http://www.sinbad.nu/ 

11 eylül konspirasyonu, USA, İsrail

 

Yusuf Küpeli 

 

Bazı kişiler, dünyanın 11 eylül terör eyleminden sonra “tamanen değiştiğini” sakız çiğner gibi tekrarlamaktadırlar. Aynı kişiler, tüm karmaşık bileşenleriyle akıp gitmekte olan tarihi, sözkonusu günün “öncesi” ve “sonrası” olarak gerçekdışı katagorilere ayırmaktadırlar. Şüphesiz sözkonusu yalanı bilinçli yayanlar olduğu gibi, güçlü propogandanın etkisinde kalıp bilgiçlik taslayan papağanlar da vardır. Yalan güçlü ve yaygındır, çünkü 11 eylül saldırısından ulusal ve uluslararası arenada kâr sağlayan merkez halen dünyanın en büyük ekonomik ve askeri gücüdür. 11 eylül provokasyonu, Pentagon’a ve bağlaşığı uluslarüstü tekellere dünya hakimiyeti için topyekun saldırı “gerekçesi” yaratmıştır. Darbeyi planlayanlar hem USA’nın iç politikası üzerinde ve hem de dünya düzeyinde tam bir hakimiyet için önemli adımlar atmışlardır.

 

Dünyayı 11 eylül olayının değiştirdiğini iddiaya kalkışmak, Birinci Dünya Savaşı’nın asıl nedenini Sareyevo’da sıkılan mermiye bağlamak kadar yalan ve saçmadır. Avusturya- Macaristan imparatoru Francis Joseph’in yeğeni Françis Ferdinand’ın ve eşinin küçük “Kara El” örgütü üyesi Sırp milliyetçisi Gavrilo Prinçip tarafından öldürmesi, zaten patlama noktasına gelmiş olan emperyalist güçler arasındaki uzlaşmazlıkların savaşa dönüşmesi için sadece gerekçe yaratmıştır. Eğer Ferdinand vurulmasaydı, bir başka gerekçe bulunacak ve bu yeniden paylaşım savaşı yine başlayacaktı. Sareyovo’da sıkılan mermi de, 11 eylül olayı da, zaten yeterli ölçüde birikmiş olan karanlık hesapların eyleme dökülmesi veya “Pandora’nın kutusu”nun devrilmesi için sadece gerekçe yaratmışlardır.

 

İkiz kulelere saldırının gerisinde, İsrail istihbarat birimleri ile USA istihbarat birimleri içindeki bir gizli guruplaşmanın, konspirasyonun olduğu görüntüsü her geçen gün daha da netleşmektedir. Türk basınında aktarıldığına göre, 17 eylül 2001 tarihli Haaretz adlı İsrail gazetesi, “olayın hemen ardından FBI tarafından beş İsrail vatandaşı Yahudinin yakalanıp sorguya alındığı” yazmıştır. Bunların kimlikleri ve soruşturmanın sonucu hakkında hiçbir açıklama yapılmamıştır. Yine iddiaya göre, Ariel Sharon New York gezisini olaydan bir gün önce iptal etmiştir. İkiz kulelere çarpan uçaklar çok uzun süre rotalarının dışında uçtukları ve böyle durumlarda müdahaleyi gerekli kılacak bir alarm siztemi olduğu ve anında müdahale de mümkün olduğu halde, sistem işlememiştir.

 

Türk basınına yansıyan son ilginç haber ise, Pentagon çevreleri tarafından “saldırıyı örgütleyenlerin lideri” gibi yansıtılan ve fotoğrafları internet dahil tüm medya’da basılan Muhammed Atta ile ilgilidir. Hürriyet gazetesinin 3 eylül 2002 tarihli sayısında verilen habere göre, Atta’nın babası Muhammed el Emir Atta, yüksek tirajlı haftalık Alman gazetersi Bild’e, oğlunun 12 eylül günü kendisini telefonla aradığını ve saldırıdan habersiz olduğunu anlatmıştır. Öldüğü ilanedilen oğlunun halen yaşadığını ve USA istihbarat birimleri tarafından yokedilmemek için saklandığını iddia etmiştir.

 

Michael Isikoff imzasıyla 2002 eylül ayının ilk haftası içinde Newsweek’te yayınlanan habere göre, 11 eylül’ün ardından uçak korsanları olarak ilanedilen Khalid (Halid) Almihdhar ile Nawaf Alhazmi’nin yakın arkadaşları (oda arkadaşları) olan biri, FBI’ın habercileri (ispiyonları) arasındadır. Olayla ilgili şüpheleri derinleştiren sualler artmaktadır ve Usame bin Laden’i suçlayanların yanıtlayamayacakları daha onlarca soru vardır. Zaten Laden’de sözkonu “saldırıyı örgütlediği” iddiasına karşı çıkmıştır ve artık Laden’in yaşayıp yaşamadığı da kesin olarak belli değildir. Ayrıca bu kişinin Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) tarafından eğitildiği ve ailesinin Bush ailesi ile iş ortağı olduğu bilinmektedir. Laden ailesi en az 20 yıldır Bush ailesi ile iş ortağıdır. Başta Laden olmak üzere daha onbinlerce Vahabi ve Deoband tarikatları üyesinin ve en az 43 farklı ülkeden onbinlerce müslümanın CIA’nın eğitim kamlarından geçtikleri, bunların dosyalarının USA istihbarat birimlerinin elinde olduğu bilgisi günlük basın organlarına yansımaktadır. Yine bilinen gerçeğe göre, kitleleri korkutan, toplumda paniğe ve büyük iktidar odaklarının manipilasyonlarına uygun sürü psikolojisi yaratan terör, İsrail istihbarat birimlerinin temel çalışma yöntemleri arasındadır. “İslami”, “sol” veya başka etiketli birçok terör örgütünün CIA ve İsrail’in ünlü istihbarat örgütü MOSSAD veya benzeri kuruluşlar tarafından ikinci elden örgütlenebildikleri ise artık bir sır değildir.

 

Siyonist Menaham Begin’in Irgun Zvati Leumi (Etzel) adlı çetesi, 1946 temmuz ayının son günlerinde, Kudüs’te İngiliz yönetiminin yerleşmiş olduğu ve dörtte üçü sivil halka açık olan yedi katlı lüks Kıral Davud Oteli’ni, yedi süt bidonu içine yerleştirilmiş 350 kilo Tri Nitro Tolien (TNT) ile havaya uçurmuştur. Bölgedeki İngiliz yönetiminin yaptığı resmi açıklamaya göre, olayda 91 kişi yaşamını yitirmiş, 45 kişi ise ağır yaralanmıştır. Ölenlerin sadece 28 tanesi ingilizdir. Ezici çoğunluğu sivil masum kişiler olan kurbanların 17 tanesi Yahudi, 41’i Arap ve 5’ide diğer halklardandır. Şüphesiz bu olay gerçek anlamıyla bir terör eylemidir; çünkü, bunu gerçekleştirenlerin hiçbir kitle bağları olmadığı gibi, bölgedeki yahudiler de o dönemde sadece küçük bir azınlık idiler. Buna karşın, eylemi örgütleyen Irkçı çetenin gerisindeki siyonist politik gücün gizli bir planı, iki bin yıl önce vasal bir devlet olarak varlığını sürdürmekte olan İsrail’i yine politik anlamda aynı vasal karakteriyle diriltmeye yönelik bir konspirasyon vardı- 11 eylül saldırısının arkasında da çok daha büyük iktidar hesaplarıyla ilgili bir konspirasyon olduğu açıktır. Kitleleri korkutmaya, İngiliz yönetimini işlemez hale getirmeye ve yerli halkı bölgeden kaçırmaya yönelik Kıral Davud Oteli saldırısının ardından, Filistin halkına yönelik terör planlı olarak sürmüştür.

 

Irkcı faşist Menaham Begin’in ve çetesi Irgun Zvati Leumi’nin cinayetleri Kıral Davud oteli katliamı ile sınırlı değildir. Aynı çete, daha İsrail devleti resmen kurulmadan önce, Filistin halkını korkutup bölgeden kaçırmak amacıyla, 9 nisan 1948 sabahı Kudüs yakınlarındaki Deir Yassin köyünü basmış ve yaralı olarak kaçıp kurtulabilen birkaç kişi dışında tüm köy halkını vahşice katletmiştir. Begin’in çetesi tarafından öldürülen 250’yi aşkın insanın çoğu kadınlar ve çocuklardır. Gebe kadınlar, rahimleri açılıp çocukları alınarak öldürülmüşler, bilinçli olarak dehşet yaratmak için insan gövdeleri ikiye biçilmiştir. Öldürülmeden önce kadınların kulakları kesilip altın küpeleri alınmış, faşistlerin uyguladıkları tüm yöntemler bu katliamda sergilenmiştir. Yahudi toplumu yaklaşık 1900 yıldır Hıristiyan dünyasında kendisine uygulanan aşağılama ve terör yöntemlerinin ve son olarak sistematik Nazi terörünün ruhunda biriktirdiği zehiri, yoksul barışcı Filistili köylülere kusmaya başlamıştır. Şiddetin ve aşağılanmanın sarmalında yetişenlerin ve dini ideolojilerinin çekirdeğinde ırkçılık duranların, diğerlerine şiddetten ve aşağılamadan başka verecek birşeyleri olamaz şüphesiz.

 

Siyonist terörün alabildiğine yoğunlaştığı 1948 yılının 14 mayıs günü İngiliz yönetimi bölgeyi terketmiş ve aynı gün İsrail kendisini bağımsız devlet olarak ilanetmiştir. Bu olay gerçekleştiği sırada tüm bölgede sadece 600 bin kadar yahudi vardı. Komşu Arap ülkeleri ile İsrail arasında çıkan 15 mayıs çatışmasının hemen ardından, yaklaşık 800 bin Filistinli Arap ve belki de daha fazlası zor kullanılarak topraklarından sürülmüşler ve diğer Arap ülkelerine göçe zorlanmışlardır. Avrupa’da hazır bekleyen 500 bin Yahudi acele Ortadoğu’ya yollanmış ve ülkeyi terke zorlanan Filistinli Arapların topraklarına yerleştirilerek İsrail vatandaşı yapılmışlardır. Aslında böylece, Hitler’in Avrupa’da başlattığı Yahudi soykırımını zamanında görmemezlikten gelen ve bu şekilde onaylamış olan Batılı devletler, yahudi halkını bir kez daha ustaca ateşe atmışlardır. Hitler’in soykırımından arta kalan Avrupa’lı yoksul Yahudiler, Kıtadan tehlikeli Israil’e, başka semitik bir yoksul halkın yaşamakta olduğu topraklara ustaca sürülmişlerdir. Böylece Batılı tekeller eski Haçlı işgal bölgelerinde yeniden bir ileri askeri karakol oluştururlarken, Yahudi toplumu ile bağlantılı yepyeni bir büyük sorun yaratmışlar ve Hıristiyan dünyasının geleneksel yahudi düşmanlığını bu sorunun gölgesinde gizleme olanağına kavuşmuşlardır. Antisemitizmin kalesi Hıristiyan Batı, sözde Yahudi savunucusu tiyatrosu oynamanın ve bu halka yönelik günahlarını örtbas etmenin yolunu bulmuştur. Ve Haçlı ordularının eski işgal alanlarına yerleştirilen Yahudiler, Araplar’ın petrollerine elkonması operasyonunda ustaca kullanılmaya başlanmışlardır.

 

Filistin halkına yönelik Siyonist terör, İngiliz yönetiminin bölgeyi terketmesinin ardından şiddetini arttırarak sürmüştür. Nazi Almanyası’nın Yahudi halkına karşı uyguladığı acımasız terör yöntemleri, bu kez Yahudi siyonizmi tarafından yoksul Filistin halkına karşı uygulanmaya başlanmıştır. Masum sivil halktan kişiler, silahsız köylüler katledilmiş, 500 civarında köy yakılıp toptan haritadan silinmiştir. Yerli Filistin halkının onda dokuzu zor kullanılarak topraklarından sürülmüştür. Ve aynı kanlı etnik temizlik halen tüm hızıyla sürmektedir. Bu kanlı karanlık terörü başlatanlardan Menahem Begin ve diğer çete elemanları, Siyonist yönetimin “ulusal kahramanları” olmuşlardır. Begin gibi biri sistemin yapısına uygun olarak, Adalet Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Refah Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, İletişim Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı, Tarım Bakanlığı yaptığı gibi, aynızamanda İsrail’in altıncı Başbakan’ı da olmuştur. Tüm bu nedenlerle ve sıralanmaları çok uzun bir liste oluşturacak İsrail yönetimine ait terör suçları nedeniyle, 11 eylül terör eyleminin ardında da İsrail istihbarat birimlerinin olabileceğini düşünmek sonderece normaldir. Ayrıca, olayın politik sonuçları bunu düşündürtmektedir.

 

Yeni terketmiş olduğumuz yüzyılda, ondan önceki yüzyılların tümünde uygulanmış olan şiddet ve terörü kat kat aşan bir şiddet ve terör politikasının USA ve İsrail yönetimleri tarafında izlendiğini iddia etmek kesinlikle abartma olmaz. Buna karşın, şiddetin karşısında boyun eğen ve şiddete tapınan, yalanın ve ikiyüzlülüğün iktidarda olduğu öyle bir dünya da yaşamaktayızki, şiddeti en çok uygulayan USA ve İsrail, zengin Batı’nın politik terminolojisinde “demokratik ülkeler” olarak anılmaktadırlar. Bu ikiyüzlülüğün ve yalanın en tipik örneklerinden biri, Ortadoğu’da terörün ve sivil halka yönelik en acımasız şiddet uygulamalarının başlatıcısı olan Meneham Begin’e 1978 yılında, Camp David “anlaşması”nın ardından Nobel Barış Ödülü’nün verilmiş olmasıdır. Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ile birlikte, İsrail Başbakanı, terörün babası Menaham Begin’e Nobel Barış Ödülü’nün verilmesinin gerekçesi, “Ortadoğu’da şiddeti yoketmesi ve teröre karşı mücadele etmesidir.” Bu ölçüde yapışkan derin bir yalanın, ikiyüzlülüğün yaşandığı bir dünyada, 11 eylül saldırısının gerisinde USA ve İsrail merkezli bir konspirasyonun olabileceğini düşünmek sonderece doğaldır.

 

Emperyalist güçler tarafından yapay bir devlet olarak şekillendirilen ve halen yeryüzünde varolan 12 milyon civarındaki Yahudi’nin sadece 4 milyon kadarını ülkesine çekebilmiş olan İsrail’in, temelinde ve harcında şiddet ve terör vardır. Camp David, militarist İsrail’i Arap dünyasına kabulettirmeye, Arap dünyasını bölmeye, İsrail devletinin güvenliğini hukuki açıdan garanti almaya, ağırlıklı olarak Batı Yakası ve Gazze’de yaşıyan Filistinliler’e gelecekle ilgili bazı umutlar vermeye yarayan sözde bir barış anlaşması olmuştur. Bu anlaşmadan şimdi geriye hiçbirşey kalmamıştır. Özünde Batı’daki emperyalist ve militarist güçlerin ve özellikle USA emperyalizminin bir ileri karakolu olan, bu görevi nedeniyle desteklenen saldırgan militarist İsrail’in modern tankları, Camp David’e ve daha sonra yapılan tüm anlaşmalara karşın, Batı yakası ve Gazze’de Filistinler’in evlerini, işyerlerini yıkmakta, çocuklar, kadınlar, silahsız sivil insanlar öldürülmektedir. İki yılı aşkın süredir planlı ve sistematik olarak süren İsrail devlet terörünün acımasız örneklerinden biri daha dün yaşanmıştır. Medya’daki haberlere göre, 2002 ekim ayının ilk haftası içinde, Gazze’de barışcı gösteri yapan silahsız halk topluluğunun tam ortasına İsrail helikopterlerinden roket atılmış ve aralarından kadınların ve küçük çocukların da olduğu 14 sivil Filistinli ölmüş, yüzlercesi yaralanmıştır. Yüzyıllar boyunca Yahudi halkının sürgünde yaşamış olmasının ve aşağılanmasının insanların ruhlarında yarattığı güvensizliğin ve yine dini inançlarının özünde duran ırkçılığın sonucu olarak derin bir paranoyanın girdabında çırpınan İsrail devleti, sürekli umutsuzca silahlanmakta ve aynı umutsuzlukla etki alanının genişletmeye, yayılmaya çalışmaktadır. Askeri endüstri komplekslerin ırkçı yayılmacı USA’sı ile İsrail’in kullandığı terör yöntemleri birbirlerinin kopyası gibidir. Sonuçta, biri (USA) tüm dünyaya, diğeri (İsrail) tüm bölgeye hakimolmaya çalışan bu iki militarist gücün, saldırganlıklarına demagojik gerekçe yaratmak amacıyla 11 eylül eylemini birlikte planladıklarını düşünmek sonderece doğaldır. 

 

Hürriyet gazetesinin 8 ekim 2002 tarihli sayısına göre, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Sergio Vieira de Mello, İsrail Dışişleri Bakanı Şimon Peres’e, -yukarıda anılan ve 14 kişinin ölümüyle sonuçlanan sivil halka yönelik havadan roketli- “saldırının kabuledilemez olduğunu ve tarafsız bir heyetce soruşturma yapılması istemini” bildirmiştir. İnsan Hakları Yüksek Komiseri, İsrail’in sivil halka uyguladığı sözkonu şiddetin, Cenevre Sözleşmeleri’nin ve sivillerin haklarıyla ilgili diğer tüm uluslararası anlaşmaların ihlali anlamına geldiğini açıklamıştır. Şüphesiz bu gerçekleri İsrail’i yönetenler ve -Menaham Begin gibi- 1994 yılında Nobel Barış Ödülü almış olan İsrail Dışişleri Bakani Şimon Peres’de bilmektedir. İkiyüzlülüğün, yalanın, şiddetin bu ölçüde hakimolduğu bir dünyada, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri’nin sözleri ne ölçüde etkili olabilir ve yankısı kaç gün sürer? İsrail ve USA’nın tüm uluslararası anlaşmaları, Birleşmiş Milletler kararlarını ve Güvenlik Konseyi kararlarını rahatca çiğnedikleri bilinmektedir. Tüm bu nedenlerle, sözkonusu yasadışı iki militarist iktidar odağının 11 eylül provokasyonunun gerisinde birlikte durduklarını düşünmek sonderece doğaldır.

 

Hertürlü kötülüğün, yalanın ve konspirasyonun temel kaynaklarından biri olan ırkçılık, Yahudi dininin kutsal kitabı olan ve uzun yüzyıllar boyunca değişik etkiler altında yazılan Tevrat’ın (Eski Ahit) birçok bölümünde kendisini açıkca göstermektedir. Örneğin, Musa’nın II. Kitabı Bab 6, Bab 34; Musa’nın IV. Kitabı Bab 15, Bab 34 ve 35; Musa’nın V. Kitabı Bab 3, Bab 9 ve daha birçok değişik bölüm gözden geçirildiği zaman Tevrat’taki sözkonusu ırkçılık okuyucunun karşısına çıkar. Aynı Kitap’ta biryandan Adem’in toz ve topraktan Yahve (Yehova, Rab) tarafından yaratıldığı veya insanların aynı soydan geldikleri iddia edilirken, öbür yandan Yahve (Rab) sadece “seçilmiş bir millet olan” Yahudiler’i (= İsa’dan 2000 yıl kadar önce Mezopotamya’nın en güneyindeki tarihi Ur kentinden -bilinemiyen nedenlerle- kovulan ve Semitik bir lehçe konuşan 12 aşiret.) korumakta, sadece onlara sahip çıkmaktadır. Yine Tevrat’ta, adları uzun bir liste oluşturan milletlerin Yahve (Rab) tarafından Yahudiler hesabına nasıl mahvedilecekleri anlatılmaktadır vs.. Musa’nın II. Kitabı Bab 34/16’da açıkca, “Ve onların kızlarını oğullarına almayasın.”, denilerek topluluk dışı evlilik yasağı getirilmektedir. Hitler’de 1935 yılında çıkarttığı bir yasa ile Alman halkına Germen olanlar dışında evlilik yasağı getirmişti. Zaten anlaşıldığı kadarıyla, Eski Ahit (Tevrat), İncil’i ve Kuran’ı kültürel olarak etkilemesine ve bu ikisinden de çok eski monoteist bir dinin kitabı olmasına karşın, Yahudiler’in veya bu dinden olanların sayılarının günümüzde toplam 20 milyona bile ulaşmamasının temel nedeni, dinin özündeki ırkçılıktır. Bu sayı azlığı, dinin diğer milletleri, halkları dışlıyor olması, Rab’ın sadece “seçkin” bir millet olan Yahudiler’i “koruyor” olması ile ilgilidir. Şüphesiz tüm Yahudiler aynı değillerdir ve bu toplumun içinden de sayısız insancıl aydınlar, çok değerli sanat ve bilimadamları, devrimciler yetişmiştir ama, böyleleri Yahudi dininin etkisinden uzak kalabilmiş olanlardır. İsrail devletinin şekillenişinde büyük etkisi olan Yahudi dininin ve bu dinin çekirdeğinde duran ırkçılığın, Yahudi halkının başındaki asıl bela olduğunu söylemek yanlış olmaz. Diğer insanları aşağılayan ırkcı bir düşünce, kendi dışındakilere hertürlü kötülüğün rahatça yapılabileceğini kabuleder ve kuruluşundan bu yana İsrail devletinin pratiği bu gerçeği kanıtlamaktadır. Ve şüphesiz böyle bir ideoloji ile silahlanmış bir topluluk, aynızamanda kendisini tecrit eder ve diğer insanların nefretini kazanır. Kısacası, yine ırkçı bir ideoloji ile dünya imparatorluğu kurma peşinde olan USA yönetimi içindeki bir klikle, İsrail yönetimi içindeki ırkçı bir iktidar odağının ortak konspirasyonları sonucu 11 eylül olayının gerçekleştiğini düşünmek doğaldır.

 

Cumhuriyet gazetesinin 11 ekim 2002 tarihli sayısındaki habere göre, San Francisco Üniversitesi Siyasi Bilimler Profösörü ve Ortadoğu Uzmanı Steven Zunes, sözde “Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarına uymadığını” gerekçesiyle USA’nın Irak’a saldırmayı planladığı bu günlerde, Güvenlik Konseyi kararlarını en çok çiğneyen ülkenin İsrail olduğunu, İsrail’in 1968 yılından bu yana toplan 32 kararı ihlal ederek bu konuda şampiyonluğu elinde tuttuğunu açıklamıştır. Sırtını yalanın, ikiyüzlülüğün ve şiddetin kaynağı Batılı büyük emperyalist ve militarist güçlere dayamış olan İsrail’e herhangi bir yaptırım sözkonusu olamayacağı için, Birleşmiş Milletler kararları bu ülke için bir önem taşımamaktadır.

 

Elinde 200’ü çok aşkın -en ileri teknolojiyle imaledilmiş- atom bombası olduğu herkesce bilinen, Nükleer- Biyolojik- Kimyasal (NBC) silahları üretebilen, aynı silahlarla yüklenmiş başlıklar taşıyan 980 mil menzilli cruise füzelere sahibolan, bu füzeleri atabilecek dört denizaltısı bulunan İsrail, USA’nın her yıl verdiği 3.5- 4 milyar Dolar yardımla silahlanmasını kesintisiz sürdürmektedir. Bu çıplak gerçeğe karşın, USA’nın tehdidi altındaki Birleşmiş Milletler, Nükleer reaktörü ve nükleer silahları olmadığı zaten bilinen ve ayrıca alabildiğine zayıflatılmış olan Irak’la uğraşmaktadırlar. Vahşi Sabra ve Shatila katliamlarının baş sorumlusu İsrail Başbakanı Ariel Sharon sanki Saddam Hüseyin’den çok daha demokratik bir karakterdir ve o nedenle USA Başkanı George W. Bush tarafından ikircimsiz desteklenmektedir. Bu ölçüde derin bir ikiyüzlülüğün hakimolduğu bir dünyada, yalanın, ikiyüzlülüğün ve saldırganlığın asıl kaynağı olan USA’daki militarist güçlerin ve İsrail’li yardımcılarının, yeni fetih planlarını yaşama geçirebilmek için 11 eylül terör eylemini ustaca örgütlediklerini düşünmek sonderece doğaldır. Sözkonusu profösyonel işi saldırıyı örgütleyip başarıya ulaştırabilecek terör bilgisine ve teknolojisine sadece onlar sahiptirler. Ve eylemlerini ırkçı bir ideolojiyle sürdüren bu güçler, sadece saldırdıkları ülkelerin halklarına değil, kendi halklarına karşı da bir sorumluluk ve sevgi taşımamaktadırlar. İkiz kulelerde ölen üç bin kadar insan için timsah gözyaşları döken bu güçlerin gözünde asıl önemli olan, 11 eylül olayının propoganda yanıdır. Asıl önemli olan, önceden planlamış oldukları saldırıların “gerekçesini” 11 eylül olayı ile yaratmış olmalarıdır.

 

İsrail’de 1996- 99 yıllarında Başbakanlık yapan ve geçmişi Menaham Begin veya Ariel Sharon’dan daha temiz olmayan aşırı sağcı Benjamin Netanyahu, propoganda amacıyla hazırlanmış ve 2002 eylül ayı içinde isveççe alt yazılarla Discovery adlı kanalda gösterilen bir 3BM üretimi dökümanterinin kameraları karşısında, yüzünde aşağılama, alay ve kışkırtma yüklü gülümsemesiyle, “Asıl hedef biz değiliz, asıl hedef tüm Batı dünyasıdır, USA’dır, biz sadece küçük Şeytanız.”, demiştir. Netanyahu’nun tüm Batı’yı İslam- Arap dünyasına karşı kışkırtması ile, ikiz kuleler olayının yarattığı aynı yöndeki kışkırtıcı etki arasında paralellik kurmak ve 11 eylül provokasyonunun gerisinde Netanyahu gibilerin olduğunu düşünmek doğaldır. İkiz kulelere yapılan saldırının ardından, -Netanyahu’nun özlemlerine uygun biçimde- Filistin halkının haklı özgürlük mücadelesine yönelik saldırılar yoğunlaşmıştır. Yine aynı şekilde, İsrail’in yokolmasını istediği Irak gibi Arap devletleri ve müslümanlar, USA yönetiminin hedef tahtası olmuşlardır. Zengin Batı dünyasının üst sınıflarına özgü ırkçı Haçlı ideolojisi yükselişe geçerken, öncelikle Araplar ve tüm müslümanlar hedef tahtası durumuna getirilmişlerdir. Öncelikle USA’da ve ardından Avrupa’da McCharty günlerini aratmayan antidemokratik uygulamalar ve yeni yasalar gündeme gelmiştir. Batı dünyasının yöneticileri, zengin doğal kaynaklarını sömürdükleri güneyli yoksulların dünyasına saldırılar örgütlemek ve sınırlarını bu ülkelerden gelen göçe karşı kapatmak için sözde gerekçeler elde etmişlerdir.   

 

Tarihin akışı içinde Sareyevo’da sıkılan mermi kadar önemi olan 11 eylül saldırısının dünyayı “değiştirdiğini” iddia etmek, USA’nın emperyalist amaçlarını gizlemeye, insan haklarını ayaklar altına alan tüm Pentagon operasyonlarının sorumluluğunu birkaç fanatik Müslümanın sırtına yüklemeye yaramaktadır. “Dünyanın 11 eylül olayıyla birlikte kökten değiştiği” yalanı, USA emperyalizminin saldırganlığının gerçek nedenlerini ve bu ülkenin dünya hakimiyeti için yaptığı kanlı planları gizlemeye yöneliktir. İslamcı fanatiklerin, USA hava trafiğinin işleyişini ayrıntılarıyla bilmeyi gerekli kılan usta işi 11 eylül eylemini gerçekleştiremeyecekleri ortadadır. Hürriyet gazetesinin 5 ağustos 2002 tarihli sayısında verilen habere göre, -Afganistan’a saldırı sırasında topraklarını kullandırtan- Pakistan Cumhurbaşkanı Pervez Müşerref, yukarıdaki gerçeği New Yorker dergisine açıkca ifade etmiştir. Müşerref, Usame bin Laden’in ve El Kaide’nin 11 eylül saldırısını gerçekleştirebilecek kapasitede olmadıklarını nedensellikleri ile anlatmıştır. Pakistan istihbaratı Laden’i ve El Kaide örgütünü çok iyi tanımaktadır. Karmaşık toplumsal süreçlerin ürünü tarihi dönüm noktası niteliğindeki gelişmeleri bazı sözde kahramanların ya da çılgınların işlerine bağlamak, olayların gerisindeki büyük güçleri, asıl sorumluları gizlemeye yöneliktir.

 

Mevcut alarm sistemine karşın, 11 eylül günü uzun süre rotalarının dışında yolalan uçaklara karşı neden eyleme geçilmediğini vs. gibi daha onlarca sorunun yanıtını aramaya kalkışmadan, sadece Fransız Réseu Voltaire ajansinin olayla ilgili haberine değinelim. İstihbarat örgütleri ve polis içinde güvenilir kaynakları olduğu söylenen ajans, “11 eylül günü boyunca George W. Bush’un bir askeri darbeylemi, yoksa bir dış terör saldırısı ilemi karşı karşıya kaldığına emin olamadığını” bildirmiştir. Yine aynı habere göre, “Ulusal Güvenlik Konseyi’nin üyelerinin hiçbiri de 11 eylül akşamına dek bir terörist saldırı ile karşı karşıya olduklarını akıllarından geçirmemişler, askeri bir darbenin gerçekleşmekte olduğunu düşünmüşlerdir.” Başkan ve Güvenlik Konseyi üyeleri askeri darbe olduğunu düşünmüşlerdir; çünkü, USA’nın politik yaşamında Başkan’ı ve hatta Ulusal Güvenlik Konseyi’ni aşan, kökleri Pentagon’a, askeri- endüstri komplekslere, uluslarüstü enerji tekellerine uzanan başka gizli iktidar odakları vardır.

 

Ayşe Olgun adlı gazetecinin 19 eylül tarihli Yeni Şafak’ta verdiği habere göre, Thierry Mersan adlı bir Fransız gazeteci tarafından yazılan “Dehşetengiz Hile” adlı kitapta, 11 eylül günü İkiz kulelere yönelik saldırının bir “iç darbe” olduğu anlatılmaktadır. Gazeteci, “İkiz kulelere saldıran uçakların yerden idare edildiklerini” iddia etmektedir- şüphesiz bu teknonoji vardır. “Uçaklar çarptığı anda içeride meydana gelen patlamaların kulelerin yıkılmasına neden oldukları” iddialar arasındadır. Türkçeye’de çevrilen aynı kitapta, “Pentagon’a herhangi bir uçağın düşmediği” iddia edilmektedir. Fransız gazeteciye göre, USA yönetimin olayla ilgili ciddi aydınlatıcı bir açıklama yapmması, Pentagon, CIA, FBI, Baskan Bush, itfaiye örgütü gibi kurumları birbirleri ile çelişen açıklamaları, şüpheleri güçlendirmektedir. Thierry Mersan, 100 ton ağırlığında depoları dolu ve en az saatte 400 km hızla giden bir Boing 757’nin pentagon’un sadece dış cephesine zarar vermeyeceği, carpmanın etkisinin fotoğraflarda görülenden çok daha büyük olacağı kanısındadır. Ayrıca, çekilen fotoğraflarda hiçbir uçak enkazı görülmemektedir. Ve gazeteci, “Pentagon’da uçağın kanatlarının izinin neden olmadığını?”, da sormaktadır. Peki ozaman ne olmuştur? Kendi aralarında bir çatışmamı yaşanmıştır?

 

USA’da örtülü bir Pentagon darbesi olduğu iddiasını, aynı ülkenin Dışişleri Bakanlığı bürokratları ile yakın ilişki içinde olduğunu söyleyen Türk gazeteci Yasemin Çongar’da doğrulamaktadır. Çongar, Milliyet gazetesindeki 19 agustos 2002 tarihli haberinde, ismini vermediği bir Dışişleri Bakanlığı üst yetkilisinin “Her sabah kendi kendime ‘Amerika’da darbe oldu!’ diyorum.” dediğini ve “Ozaman bu yaşadıklarımız anlamlı gelmeye başlıyor!”, diyerek sözlerini tamamladığını yazmaktadır. Gazeteci, darbeyi gerçekleştirenlerin Pentagon içindeki şahinler olduğunu, Dışişleri Bakanı Colin Powel’in büyük ölçüde insiyatifsiz bırakıldığını, Amerika’nın dışpolitikasını asıl olarak Pentagon ile birlikte Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in ve Savunma Bakan Donald Rumsfeld’in belirlediğini anlatmaktadır. Yasemin Congar, Powel’e savaş açan ekibin İsrail’deki Sharon gurubu ile ortaklık içinde olduğunu sözlerine eklemektedir. Aynen Menahem Begin gibi Sharon’un geçmişinde de kanlı bir terörün, Sabra ve Shatila katliamlarının kirli izleri vardır.

 

Yasemin Congar ile konuşan dışişleri yüksek bürokratının 11 eylül saldırısını bir Pentagon darbesi olarak tanımlaması, başka çok güçlü delillerle neredeyse kanıtlanmaktadır. Neil Mackay imzası ile 15 eylül 2002 tarihli Sunday Herald (http://www.sundayherald.com/print27735 ; http://crytome.org/rad.htm) gazetesinde yayınlanan makalede, Irak’a saldırının daha George W. Bush iktidra gelmeden -günümüzde Bush’un etrafını çevirmiş olan- Pentagon içinde bir gurup tarafından planlandığı anlatılmaktadır. Yazının altında, eylül 2000 tarihli “Rebuilding America’s Defenses” (Amerikan Savunmasının Yeniden İnşası) başlıklı Pentagon şahinlerine ait uzun kışkırtıcı rapor da yeralmaktadır. W. Bush’un sağ kolu Paul Wolfowitz’in de imzası ile birlikte 16 üst düzeyde Pentagon bağlantılı kişinin imzasını taşıyan 90 sayfalık rapora, ayrıca, http://www.newamericancentury.org/RebuildingAmericasDefenses.pdf adresinden de ulaşmak mümkündür. Daha 2000 yılının eylül ayında, aynı raporda İran- Irak- Kuzey Kore hedef gösterilmekte, öncelikle tüm Ortadoğuyu ve Orta Asya’yı kana bulayacak bir saldırganlık USA’nın yeni askeri stratejisi olarak öne çıkartılmaktadır. Şüphesiz böyle bir saldırganlığı öncelikle Amerikan halkına ve özellikle Avrupa halklarına ve hükümetlerine kabulettirmek pek kolay bir iş olmadığı için, New York’un ortasındaki iki dev kulenin ve 3000 kadar insanın canının aynı çevrelerce feda edilmiş olması düşünülebilir. Onmilyonlarca insanın canına malolabilecek çılgınca bir saldırganlığı “USA’nın yeni savunma politikası” olarak planlayıp sunanların, ülkelerindeki diğer kurumları ikna edebilmek ve kitleleri peşlerinden sürükleyebilmek amaçlarıyla New York’un ortasındaki ikiz kulelere saldırmaları sonderece anlaşılabilir bir provokasyondur.

 

Yine Türk basınında aktarıldığına göre, Savunma Bakanı yardımcısı Paul Wolfowitz’e ve Pentagon danışmanı Richard Perle’ye (Karanlıklar Prensi) yakınlığı ile bilinen The Weekly Standart adlı dergide Powel’in istifasını isteyen yazılar yayınlanmaktadır. Şüphesiz tüm bu haberlerde önemli gerçek payları vardır ama, benim kanıma göre, Bush yönetimi içindeki çelişkileri abartmamak gerekmektedir. Kişiler arasında olaylar üzerine politik değerlendirme farkları olabilir ve ayrıca iktidar hırsının verdiği çekişmeler de yaşanabilir ama, -yüksek yararlar karşısında- bunlar herzaman uzlaşabilir çelişkilerdir. Aynı yönetim içinde bir ekibin daha saldırgan, diğerinin ise daha yumuşak maskelerle sahneye çıkması eski bir Bizans oyunudur. Bu oyun, sözkonusu yönetimin politik manevra olanaklarını arttırır. Saldırmak gerekiyorsa birileri, geri çekilmek gerekiyorsa diğerleri ön plana çıkartılır. Zamanında geriye çekilebilmek için kapı aralık bırakılırken, düşman saflarda ve dünya kamuoyunda sürekli sahte umutlar yaratılır.

 

Yukarıda özetlenenlerden de anlaşılacağı gibi, Sareyevo saldırısı ile 11 eylül terörü arasında -tüm benzerliğe karşın- önemli bir fark vardır. Elindeki bilgilere karşın Francis Joseph, yeğeni Françis Ferdinand’ı Sareyevo yolculuğu konusunda uyarmamış, geziyi engellemeye kalkışmamıştır. Fakat buna karşın, “Kara El” örgütünü Habsburglar kurmamışlardır. Sırbistan’a yönelecek saldırının gerekçesini yaratmak amacıyla Sareyevo cinayetini Francis Joseph örgütlemiştir. Habsburglar, Balkanlardaki iktidarları açısından tehlike olarak gördükleri Sırbistan’a saldırmak için Sareyevo süikastini sadece bahane olarak kullanmışlardır. Diğer yandan, -yargı organları karşısında kanıtlanamasa bile açıkça görüldüğü kadarıyla- USA yönetimi içindeki şahinler, dünya hakimiyetine yönelik büyük saldırılarının gerekçesini kendi elleriyle yaratmışlardır. Şahinler, 11 eylül provokasyonunu İsrailli ortaklarıyla birlikte örgütlemişlerdir. CIA ve MOSSAD gibi ellerinde onbinlerce insanın dosyaları olan güçlerin, ikinci elden “İslam” veya başka etiketli örgütler kurup manupule etmeleri veya doğrudan kendileri tarafından işlenen bir suçu bunların sırtlarına yüklemeleri hiçte zor değildir. 

 

Şahinler’in darbelerinin başarısı kesinlik kazanınca, George W. Bush TV kameraları karşısında, ailece yıllardır petrol işinde ortak oldukları Usame bin Laden’i ikiz kulelere saldırının sorumlusu ilanetmişti. Tüm bu baştan aşağı yalan yüklü propogandalara karşın, Laden’in önce Sudan yönetimi, ardından Pakistan kökenli Amerikalı işadamı Mansur Ijaz ve son olarakta Suudi Arabistan eski istihbarat şefi Prens Turki bin Faysal tarafından USA’ya teslim edilmek istendiği ve tüm bu tekliflerin CIA ve USA yönetimi tarafından geri çevrildiği basın organlarında yazılmaktadır. Prens Turki bin Faysal, Suudi sarayında -CIA ile birlikte- Laden’i özellikle desteklemiş olanlardandı. Sudan yönetimi, 1992’de ülkelerine gelmiş olan Laden’i, Clinton’un “USA Anti Terör Yasası”nı imzaladığı 1996 yılında sınırdışı etmişti. Açığa çıkan en önemli skandallardan biri de, 11 eylül olayından tam iki ay önce, temmuz 2001’in ilk iki haftası içinde Laden’in Dubai’deki USA hastahanesinde idrar yolları iltihabı nedeniyle tedavi görmesi ve aynı süre içinde lokal CIA görevlisi ile görüşmesidir. Laden aynı günlerde lokal CIA yöneticisi Lary Mitchell ile görüşmüştür. Dubai emirliği Laden’in 4- 14 temmuz 2001 tarihinde ülkelerindeki Amerikan hastahanesinde tedavi gördüğünü açıklamıştır. Lokal CIA şefi Lary Mitchell’de bu hastahanede Laden ile aynı günlerde görüştüğünü, fransızca yayın yapan İsviçre TV kanalı gazetecisi Labéviére’ye anlatmıştır. Laden Dubai’de lokal CIA görevlisi ile görüştüğü sırada, Clinton tarafından 1996 yılında imzalanan antiterör yasası gereği, USA güvenlik örgütleri tarafından izlenmekteydi. Yine Laden, 1998 yılında Kenya ve Tanzanya’daki USA elçiliklerine yapılan saldırıların sorumlusu olarak sözde aranmaktaydı..

 

Aslında, CIA’nın eğitiminden geçmiş olan Laden ile ilgili  işlere şaşmamak gerekir. Şüphesiz tüm bu olaylar Laden’in doğrudan CIA hesabına çalıştığını kanıtlamaya yetmese bile, ellerindeki fırsatlara karşın Laden’i yakalamak istemeyen USA istihbarat birimlerinin İslamcı terör eylemlerinden politik çıkar beklediklerini ve bu tip örgütlenmelerin varlığından tedirgin olmadıklarını gösterir. Ayrıca bu tip örgütlerin varlığı, bizzat USA istihbarat birimleri tarafından, CIA tarafından örgütlenen büyük terör eylemlerinin kamufle edilmelerine, sözkonusu terörün İslamcı gurupların sırtlarına yüklenmesine yaramaktadır. Bunun en tipik örneği 11 eylül saldırısıdır ve  özünde kendilerinin örgütlediği bu saldırı, Pentagoncu faşist kliğe sadece uluslararası planda değil, iç politikada da saldırı olanakları sağlamıştır.

 

Lemonde Diplomatik’te Atack hareketinin önderi Ingnacio Ramonet tarafından kaleme alınan ve türkçesi üç aylık Cosmopolitik dergisinde basılan makaleye ve zaten bilinen gerçeğe göre göre, USA adalet Bakanı M. John Ashcrof, 11 eylül olayının hemen ardından “yurtseverlik yasası” adı altında bir antiterör yasasını çıkarttırabilmiştir. Sözkonusu faşist yasa, güvenlik güçlerine, insanları belirsiz sürelerle gözaltına alma, gözaltına alınanları tecrit hücrelerine kapama, kişilerin telefon ve internet haberleşmelerini ve mektuplarını izleme, izinsiz olarak evlerini arama, aynı kişileri sürgüne yollama yetkisi vermektedir. Yasanın ardından tutuklanan en az 1200 yabancının 600’ü aşkını yargıç kararı olmadan ve avukatları ile görüşemeden gizlice hapsedilmişlerdir. George W. Bush, 13 kasım 2001 günü, özel yargılama usulleri olan askeri mahkemeler yaratmaya karar vermiştir. Askeri üslerde veya savaş gemilerinde kurulan ve asker üyelerden oluşan mahkemelerde sanıklar oybirliği olmadan ölüme mahkum edilebilecekler, karara itiraz edilemeyecek, sanığın avukatı ile görüşmeleri gizlice dinlenebilecek, hukuki usul gizli tutulacak ve davaya ait bilgiler on yıldan önce açıklanmayacaktır. (Daha sonra Küba’daki USA’ya ait Guantanamo Askeri Üssü’ndeki gelişme, bu kararın pratiğe geçirilmesidir.) Aynı makalede, Cumhuriyetci yorumcu Tucker Carlson’un CNN’de işkenceyi “haklı” bulan ifadeler kullandığı ve bu “haklılığa” dayanak olarak da “demokratik İsrail”in Filistinli tutukluların yüzde 85’ine işkence yapmasını örnek gösterdiği yazılmaktadır. Aslında, tüm bu gelişmeler, Türkiye’de “Susurluk skandalı” olarak anılan olayı çağrıştırmaktadır. Buna karşın Amerika kökenli “Susurluk”, ulusal ve uluslararasi arenada birlikte oynanan dev bir senaryodur. Türkiye’de olanlar USA’daki gelişmenin sadece bir uzantısı ve minyatürüdür.

 

Pentagon darbesinin başarısıyla birlikte George W. Bush, çalışma masasına çoktan konmuş olan Afganistan’a yönelik USA askeri operasyonunun palanlarını yüyürlüğe koymuştur. Ramanot’in anlatımına ve zaten bilinen gerçeğe göre, USA Savunma Bakanı Donald Rumsfield, tüm pazarlık ve teslim olma taleplerini geri çevirerek Taliban’ın yanında savaşırken yakalanan Arap esirlerin öldürülmelerini istemiştir. Bunların 400 kadarı cenk kalesinde ve daha fazlası da Tora Bora’da yakalandıktan sonra katledilmişlerdir. Afganistan’ın başına onbinlerce ton bomba yağdırılırken, Cenevre anlaşmalarının tümü USA yönetimi tarafından çiğnenmiştir. Ve zaten tüm bu nedenlerle Washington yönetimi, Uluslararası Ceza Mahkemesi projesine düşmanca yaklaşmıştır. Yabancı ülkelerde operasyonlar düzenleyen ve savaş suçu işleyen Amerikan askerlerinin diğer ülkelerin suç işlemiş askerleri gibi tarafsız uluslararası bir ceza mahkemesinde yargılanmaları USA yönetimince kabuledilmemiştir. Avrupa ülkeleri, USA’nın bu baskısı karşısında boyun eğmişlerdir. USA’nın savaş ilanı, Hazar ve Orta Asya enerji kaynaklarının ve yollarının tam ortasındaki Afganistan ile sınırlı kalmamış, Orta Asya’nın ve Alt Kıta Hindistan’ın arka kapısı konumundaki Basra Körfezi’ni tutan -aynı zamanda petrol zengini olan- iki ülkeye, Irak ve İran’a da yönelmiştir.

 

Mayıs 2002 

yusufk@telia,com

 

 http://www.sinbad.nu/