Yusuf Küpeli, I. Süleyman (Kanuni Süleyman, Muhteşem Süleyman) dönemi, Macaristan’ın alınışı, ilk Viyana kuşatması, diğer seferler, ayaklanmalar, İran Safavi Hanedanı ile savaşlar, ve Kürdistan olarak anılan coğrafyada yapılan idari düzenlemeler üzerine notlar

 

bölüm 3

 

Batı’da, Balkanlar’da ve Orta Avrupa’da ve Akdeniz’de Habsburg Hanedanı ve Venedik ile kanlı bir boğazlaşma içine sürüklenmiş olan Osmanlı, Doğu’da da -yine Osmanlı’ya karşı birkısım Batı’nın desteğini alan- Türk asıllı İran Safavi Hanedanı ile, diğer yandan Kızıl Deniz’de ve Hint Okyanusu’nda Portekiz ile bogazlaşma içinde idi... Osmanlı’nın 1517’de Mısır’ı fethetmesinden önce, Hint Okyanusu’ndan gelen değerli mallar, Kızıl Deniz ve Mısır üzerinden Venedik’e ulaşmaktaydı. Kızıl Deniz ve Basra (Pers Körfezi) halen çok önemli ticaret yolları üzerinde idiler ve aslında günümüzde de artan ölçüde öyledirler...

 

Portekizli kaptan Bartolomeu Dias’ ın (1450- 1500) 1488 yılında “Ümit Burnu”nu (“Cape of Good Hope”) keşfetmesinden, ve bu yol üzerinden Vasco da Gama’nın (1460- 1524) 1497 yılında zengin Hindistan’a ulaşmasından beri kolonial, denizaşırı sömürgeci bir dünya gücü olma yolunda ilerleyen Portekiz, önce, Mısır’a egemen Memluklu Sultanlığı (1250- 1517) ile Kızıl deniz ve Hint Okyanusu egemenliği üzerine savaşa tutuşmuştu. Osmanlı’nın 1517- 18 Mısır egemenliğinden ve 1534 yılında ilk kez Irak’ı elegeçirip, 1538 yılında Basra’ya inmesinin ardından, her iki alanda ve Hint Okyanusu’nda Osmanlı ile Portekiz karşı karşıya geleceklerdi...

 

Aslında, Osmanlı ile Portekiz arasındaki ilk deniz savaşı, daha Memluklu Sultanlığı Mısır’a egemen iken, 3 Şubat 1509 günü Batı Hindistan kıyısında yaşanacaktı. Günümüz Bombay’ının 160 kilometre kuzeyinde, kuzeybatı Hindistan’da yeralan Gujarat Yarımadası’nın güneyinde, Vereval kentinin 40 mil güneydoğusunda yeralan Diu limanı yakınında yaşanan ve “Diu Deniz Savaşı” adını alan bu kapışma, ikinci Chaul Savaşı olarak ta anılmaktadır (Bombay’ın hemen güneyinde yeralan Chaul açıklarında, 1508’de, Arablar ile Portekizliler arasında bir deniz savaşı daha yaşanmıştı. Bu savaşta, Portekizli kaptan Lourenço de Almedida yaşamını yitirmişti... Portekizli kaptan, Seylan’a [Ceylon, Sri Lanka] yönelik bir keşif seferi yapmaktaydı...) Osmanlı savaş gemileri, Hint Okyanusu egemenliği peşindeki Portekiz’e karşı Memluklu Sultanlığı’na yardım için orada idiler... Yine Osmanlı amirali Salman Reis, 1517 yılında, Mekke’nin (Mekkah, Mekka) hemen batısında, Kızıldeniz kıyısında yeralan ticaret limanı Jeddah’ı (Jiddah) Portekiz saldırısına karşı koruyacaktı...

 

Sözkonusu “Diu Deniz Savaşı” (1509) sırasında gemi sayısı olarak Portekiz filosundan çok üstün olan Mısır Memluklu donanması, sadece Osmanlı tarafından değil, Venedik Cumhuriyeti, Adriyatik’in doğu kıyısındaki Ragusa Cumhuriyeti (Dubrovnik) ve başka Arablar tarafından da desteklenmekte idi... Sonuçta, 18 gemisi ile 250 gemilik bir donanmayı yenilgiye uğratan Portekiz, Ümit Burnu üzerinden süren ticaret açısından Hint Okyanusu rotası üzerinde stratejik önemi olan Goa limanını, Seylan’ı (Ceylon, Sri Lanka), daha doğuda Hint Okyanusu’na bir kama gibi uzanan Malacca’yı, ve daha batıda Basra (Pers) Körfezi’nin girişini kontrol eden Hürmüz’ü (Hormuz, Ormuz) işgaledecekti (Malacca veya Malay, Melaka, Malaya, Malaysia adlarını alan ve günümüzde Malezya [Malaysia] devletinin toprakları olan yer, Tayland’ın veya eski adıyla Siam’ın güneyinden Hint Okyanusu’na doğru bir kama gibi uzayıp giden yarımadadan ve devamındaki irili ufaklı adalardan oluşmaktadır. Burası, Portekiz’in işgaletmiş olduğu yarımada ve devamındaki adalar, Hint Okyanus’un doğusuna girişi, ve aslında Pasifik’e uzanan deniz yollarını kontrol etmektedir.)... Ayrıca Kızıl Deniz’in girişi üzerinde, Aden’de kontrolu sağlayacak olan Portekiz’in yakın gelecekteki rakibi, Mısır’a giren, Kızıl Deniz ve Basra (Pers Körfezi) yoluyla Hint Okyanusu’na açılan Osmanlı İmparatorluğu olacaktı...

 

O yıllarda, 1400’lü yılların sonundan bağımsızlığını elde edeceği 1640 yılına dek Habsburg İspanya’sına bağımlı konumunda olan Portekiz ile ve Habsburglar gibi büyük bir güçle Osmanlı arasında yaşanmakta olan savaşlar, sözkonusu Batılı ülkeleri İran’a yaklaştıran başlıca neden olmaktaydı- Portekiz, 1700’lü yıllarda İngiliz etkisi altına girecektir... İleride, Şah Büyük Abbas (I. Abbas, 1588- 1629) ile I. Elizabeth İngilteresi (1558- 1603) arasında da yakınlaşma yaşanacaktı. İngiliz Sir Robert Sherley, Şah Büyük Abbas’ın ordu reformuna, modern topçu birliklerinin oluşturulmasına yardımcı olacaktı... Anlaşılmış olacağı gibi Osmanlı, doğusunda İran Safavi Hanedanı (1502- 1736) tarafından meşgul edildikçe, Batı’da ilerlemesi frenlenmekte, hatta durdurulmakta idi. Osmanlı-Safavi savaşları, Osmanlı’nın Batı cephesindeki gücünü zayıflatan en önemli etkendi... İran- Portekiz yakınlaşması, Portekiz’in Memluklular ile savaşmakta olduğu yıllarda, Safavi Hanedanı’nın kurucusu Şah İsmail yönetimi sırasında (1501- 24) başlamıştı...

 

Yavuz Selim’in Çaldıran zaferinin (24 Ağustos 1514) ardından, Osmanlı-Safavi savaşları, aynızamanda bir Sünni-Şia çatışması olarak Kanuni Süleyman ile Şah I. Tahmasp (şahlığı, 1524- 76) arasında da sürecekti. Aynı çatışma, daha önce anlatılmaya çalışılmış olduğu gibi, Şia-Alevi Türkmen başkaldırıları ve bu halka yönelik katliamlar olarak Osmanlı sınırları içinde de bir biçimde sürmekteydi. Şüphesiz bu başkaldırıların hepsinin de Osmanlı’nın yönetiminden, uyguladığı aşağılama ve baskılardan, ekonomik sorunlardan kaynaklanan nedenleri bulunmaktaydı ama, sonuçta ayaklananlar, Şia-Alevi inancına, İrandaki Safavi devletine ait ideolojiye bağlı Türkmenlerdi. Safavi Devletini kurup ayakta tutan güç te, yedi Türkmen aşiretinden başkası değildi. Bu durum, Safavi devletinin yapısı, ilgili bölümde açıklanmış olduğu gibi, ancak Şah Büyük Abbas (I. Abbas, şahlığı, 1588- 1629) döneminde değişikliğe uğrayacaktı... Şah İsmail’in (I. İsmail, 1487- 1524; şahlığı, 1501- 24) en büyük oğlu Şah I. Tahmasp’ın İran-Safavi tahtına oturmasından sonra da İran’ın Osmanlı’ya yönelik politikalarında değişiklik olmayacak, Anadolu içlerindeki Şia-Alevi ideolojik propogandası sürüp gidecekti. Aynı dönemde Osmanlı Orduları, Kanuni Süleyman önderliğinde, İran’a üç kez (1534, 1538, 1543) gireceklerdi...

 

İran Safavi Hanedanı ile Osmanlı arasında yaşanan savaşların ağırlıklı olarak geçtikleri yerler, Azerbeycan toprakları ile Kürdistan olarak bilinen topraklardı. Osmanlı’da Kürdistan adı, sınırları kesinlikle belli ve bağımsız ayrı bir siyasi birliği ifade etmek için değil, bir halk topluluğunun yoğun olarak yaşadığı bölgeyi göstermek amacıyla kullanılmıştı... Aynı dönemde ve devamında, sınır boylarında birçeşit tampon bölge konumunda olan özerk veya yarı özerk Kürt beyleri arasında sık sık saf değiştirmeler de yaşanmakta idi. Saf değiştirme olayı, yaşamakta oldukları coğrafyanın da etkisi ile olmalı, zaten Kürt üst sınıflarının binlerce yıldır süregelen karakteristik tavırlarındandı...

 

Sözkonusu saf değiştirmelerin Osmanlı dönemindeki en ilginçlerinden biri, 1543 iran doğumlu olan ve Şah I. Tahmasp’ın sarayında yetiştikten sonra Osmanlı’ya sığınarak Bitlis (Bedlis) emirliği yapan Rozkan aşiretinden Şeref Han ve daha önce Osmanlı’dan İran’a sığınmış olan babası Bitlis (Bedlis) hanlarınından Şemseddin Han adlı kişilerin gidiş-gelişleri ile ilgili olandır... Farsca olarak yazımı 1597 yılında tamamlanan ve M. Emin Bozarslan tarafından 1971 yılında arapçadan türkçeye çevrilen, birkısım Kürt beylerinden ve Kürt aşiretlerinden sözeden “Şerefname” adlı birçeşit Kürt tarihinin yazarı olan Şeref Han, kitabında, babası Bitlis hanlarınından Şemseddin Han’nın ve kendisinin serüveninden de sözetmektedir...

 

Bitlis Emiri Şemseddin bin Şeref Han, bazı kaynaklara göre 1531 yılına dek, oğlu Kürt tarihçisi Şeref Han’ın anlatımına göre ise 1535 yılına kadar Osmanlı Sultanı’nın hizmetinde İran’a karşı İmparatorluğun sınırlarını savunmuştur. Tarihçi Şeref Han, babası için özet olarak, “Görevini okadar iyi yapıyorduki, hem Osmanlı’yı ve hem de İran Safavi Devleti’ni memnun ediyordu.”, diye yazmaktadır. Herhalde bu “büyük mahareti” nedeniyle Bitlis Emiri ile I. Süleyman (Kanuni Süleyman) arasına “kara kedi” girecek ve Emir Şemseddin bin Şeref Han İran’a kaçmak, Şah Tahmasp’a (şahlığı, 1524- 76) sığınmak zorunda kalacaktı... Aynı kişi, Şemseddin bin Şeref Han, sığındığı İran’da Tevacıbaşı (saray muhafızlarının komutanı anlamına gelen moğolca sözcük) yapılacaktı. Bu görevinin yanında Şemseddin bin Şeref Han, İran Kürdistan’ı Beylerbeyi olacaktı ve Han ünvanını ozaman alacaktı (Han ünvanı, bir Türk-Moğol ünvanı olup, aslı Kağan’dır. I. Murad’a dek -Murad dahil- Osmanlı padişahları da Kağan ünvanını kullanmışlardır.)...

 

Tarihçi Şeref Han ve erkek kardeşi, Şah Tahmasp’ın sarayında büyüyüp eğitim görmüşlerdir. Kardeşlerin her ikisi de daha sonra yeniden, 1579 yılında, III. Murad (sultanlığı, 1574- 95) ile ilişkiye geçerek Osmanlı’ya sığınmışlardır. Nahcivan’da, İran Azerbeycanı’nın yöneticisi iken Osmanlı’ya sığınmış olan tarihçi Şeref Han, -vaktiyle İran’a sığınmış olan babası gibi- Bitlis Emiri yapılırken, kardeşi Halef Bey ise Eleşkird ve Melezgird sancaklarının başına getirilmiştir... Bu olayda ilginç olan bir diğer yan da, “her iki tarafı da memnun eden” ama, sonunda Şia inancına bağlı Safavi Hanedanı’na sığınan Şemseddin bin Şeref Han’ın Sünni İslam’a bağlı olması gerçeğidir. Anlaşılan, birkısım Kürt beyleri için kişisel yararlar kolayca inancın üzerine çıkmaktadır. Sadece bir kamuflajdan ibaret olduğu anlaşılan inançlar, gerektiğinde kolayca çıkartılıp atılabilmektedir. Aslında, haksızlık etmeden konuşmak gerekirse, sözkonusu eğilim Kürt beyleri arasında çok güçlü biçimde yansısa da, aslında bu durum, tüm üst sınıflara özgü bir ikiyüzlülüktür. Hatta günümüzde, ABD’nin ve ortaklarının emperyalist ekonomik ve politik yararlarına hizmet eden, halkı Müslüman diğer ülkelere saldıran kökten “İslamcı” örgütlenmeler bile doğmuştur. Çünkü bu örgütler, ekonomik olarak sözkonusu emperyalist merkezlerden beslenmektedir... Diğer yandan İran Safavi Hanedanı, Osmanlı’nın gözünde, “Şia kafiri”nden başka birşey değilken, Osmanlı Sarayı, “Şia kafiri”ne sığınmış olan Kürt beylerini rahatca geriye kabuledebilmekte, ve hatta onlara eski makamlarını, geçmişteki güçlü konumlarını bağışlayabilmekte idi. Kısacası, ikiyüzlülük tek taraflı değildi, ve bu üst sınıflar için “kutsal” olan tek şey, ekonomik yararları, politik güçleri idi... Osmanlı için, ha Katolik Habsburg Hanedanı’na karşı savaşmış olmak, ha Şia inancına bağlı Safavi Hanedanı’na karşı savaşmış olmak, veya bunlarla zaman zaman işbirliği yapmak, ideolojik açıdan farketmiyordu. İdeoloji (düşünce sistemi), yarar hesaplarına göre esnetilebilir, ya da katılaştırılabilirdi...

 

Kitabında hem kendisinden ve hem de Osmanlı’dan İran’a sığınmış olan babasından sözeden Şeref Han, babası gibi Safavi İran’ında çok yüksek görevlere getirilmişti. Bu konumuna karşın O’nun hangi hesapla aniden Osmanlı’ya geri dönebilmiş olduğunu anlamak oldukça zordur. Daha doğrusu O’nun bu değişkenliğini anlamak zordur ama, yine de bu işin gerisinde ince birtakım menfeat hesapları, ve belki de korkular olduğu bellidir... Yeniden Osmanlı’ya dönmesinin ardından sözkonusu kişinin Bitlis (Bedlis) eyaletinin yönetimine atanması olayı ise, hem dönemin hükümdarlarının Kürt beylerine karşı yaklaşımlarını ve hem de Kürt beylerinin düşünce yapılarını yansıtması açısından ilginçtir... Anlaşılan dönemin Sultanı III. Murad (sultanlığı, 1574- 95), kendisine sadık kaldıkları sürece, Osmanlı için İran’a karşı savaştıkıları sürece onları el üzerinde tutulacaklarını Kürt beylerine göstermek istemiştir ve gerçek böyledir...

 

Osmanlı sultanlarına ve kendi soyuna övgülerle dolu olan kitabının biryerinde Şerefhan, soyundan sözederken, Eline Şia-Alevi Türkmen kanı bulaşmış olan Yavuz Sultan Selim’i kastederek, “Selim Divanı’dan Bitlis’in yönetiminin Emir Şeref’e verilmiş olduğunu” yazmakta ve ardında, -yukarıda kısaltılarak ifade edilmiş olan- şu cümleleri sıralamaktaydı: “Emir Şeref bu görevi gerektiği gibi yerine getiriyor; kamu çıkarını gözönüne alarak tutumunda iki tarafı, yani hem İran’lıları, hem de Osmanlılar’ı hoşnut ediyordu...”, demektedir...

 

Doğrusu, bu satırları yazanın düşüncesine göre, sürekli savaşmakta olan iki hanedandan her ikisini de memnun edebilmek, nasıl mümkün olur?, pek bilemiyorum. Bu durum, Kürt beylerinin birkısmının nekadar kaygan bir zemine adapte olduklarının, her an saf değiştirmeye teşne olduklarının, tarafların her ikisini de bir ölçüde aldatarak ayakta kalmaya çalıştıklarının, daha doğrusu kişisel yararlarını korumaya çalıştıklarının tipik göstergelerinden birisidir. Burada ifade edilen “kamu yararı” sözcüğü, çeviri sırasında yapılan bir ekleme değilse eğer, sadece ve sadece öncelikle aşiret beyinin ve sonra aşiretin yararı biçiminde anlaşılabilir. Zaten, aşiret beylerinin kendi yararları ön planda olduğu için, binlerce yıl içinde birtürlü birleşip kendi devletlerini kurmayı akıl edemeyen Kürt aşiretleri, bölgedeki egemen güçler, imparatorluklar arasında -ayırım yapmadan- saf değiştirerek, mevcut kaypak zemine tam bir uyum sağlayarak, büyük güçlerden biri hesabına askeri görevler yerine getirerek günümüze dek gelebilmeyi başarmışlardır... Diğer yandan, Çaldıran savaşının (1514) ardından Kürdistan denen bölgenin ikiye bölünmüş olduğunu, günümüz Irak’ının kuzeyindeki Kürt bölgesinin de Osmanlı sınırları içine katıldığını, diğer Kürt bölgelerinin de İran Safavi devletinin sınırları içinde olduğunu unutmamak gerekir... Safavi İran’ının elinde kalan Irak’ın diğer büyük bölümü ve Bağdat, ancak 1534 yılında, Basra ise 1538’de Osmanlı sınırları içine katılacaktır. Geleceğiz...

 

Prof. Halil İnalcık, “Devlet-i Âliyye” adlı üç ciltlik çalışmasının “Osmanlı İmparatorluğu üzerine Araştırmalar- I” adlı ilk kitabında, “Kafkasya- İran Seferleri (1534- 1639)” başlıklı bölümde şunları yazmaktadır: “(...) Doğu’da olayların kötüye gittiğini gören Süleyman, 1531’de imparatorun elçilerine iyi kabul gösterdi. Bitlis Kürt Beyi Şeref han, Osmanlı bağımlılığını bırakarak İran şahını metbû tanımıştı. Buna karşı Şah’ın Bağdat valisi Osmanlılarla anlaştı. Savaş kaçınılmaz hale gelmişti (1533). Süleyman’ın iki sene süren doğu seferi, Tebriz’in (13 Temmuz 1534) ve Bagdad’ın (27 Aralık 1534) zapt ve ilhakı ile sonuçlandı...”

 

Burada “imparator” sözcüğü ile Habsburg Hanedanı kastedilmekte, ve Doğu’ya sefer kararı vermiş olan Kanuni Süleyman’ın, Habsburg Hanedanı ile arayı düzeltmeye, Batı’da bir savaştan kaçınmaya çalıştığı anlatılmaktadır. Zaten aynı bölümün başlangıcında, “Osmanlı hükümeti, doğuda ve batıda aynı zamanda savaşa girmekten daima kaçınmıştır.”, ifadesi bulunmaktadır. Kısacası Osmanlı, aynı anda iki cephede savaşmayacak kadar düşüncelidir... Diğer yandan, karışıklık olmaması için, yukarıdaki cümlelerde geçen “Bitlis Kürt Beyi Şeref han” ifadesini, “Bitlis Kürt Beyi Şemseddin bin Şeref Han” olarak düzeltmekte yarar vardır. Çünkü, “Şeref Han” adıyla ünlenen kişi, Şemseddin bin Şeref Han’ın oğludur... Bunun yanında Prof. Halil İnalcık, Şemseddin bin Şeref Han’ın İran’a sığındığı tarihi, 1531 yılı olarak yansıtmaktadır. Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, Şeref Han’ın anlatımına göre ise aynı olay, Şemseddin bin Şeref Han’ın İran’a sığınması, Osmanlı’nın Bağdad’ı fethinden sonra, 1535 yılında gerçekleşmiştir... Sözkonusu sığınmanın nedenleri üzerine her iki kitapta da, ne “Şerefname”de ve ne de Halil İnalcık’ın yazdıklarında bir açıklama yoktur ama, bu satırları yazanın düşüncesine göre İran’a yönelik seferin nedenleri bu olaylardan çok daha önemlidir. İran seferinin, İran tarafına geçen Şemseddin bin Şeref Han’ın ve hem de Osmanlı tarafına atlayan Bağdat valisinin yaratmış oldukları küçük sarsıntıların çok ötesinde gerekçeleri vardır...

 

İran’a yönelik seferin hedeflerine dikkat edecek olursak, Tebriz’i alan Osmanlı’nın kuzey-güney ve doğu-batı ticaret yolları üzerinde daha güçlü bir egemenlik peşinde koştuğunu görürüz. Yine Bağdad’a ve ardından Basra’ya giren Osmanlı’nın, Basra Körfezi (Pers Körfezi) yoluyla Hint Okyanusuna açılma peşinde olduğu, Mısır egemenliği ile Kızıl Deniz’e ve Hint Okyanusu’da açılmış olan Osmanlı’nın Basra yoluyla’da aynı okyanusa açılarak buradaki zengin ticaretin rantını elde etmeye çalıştığını farkederiz... Anlaşılan Osmanlı, Batı’nın sömürgelerden elde etmekte olduğu zenginlikleri farketmiş, bu alanlara kendisi de elatmaya karar vermiştir ama, Osmanlı, Okyanus koşullarına uygun gemilere, donanmaya sahip değildir... Diğer yandan yine anlaşılan Osmanlı, ikincil olarak, Şia inancına bağlı İran Safavi hanedanını yıkacak veya zayıflatacak olursa, içerideki Şia-Alevi ideolojili Türkmen ayaklanmaları sorununu da çözebileceğini düşünmüş olmalıdır. Osmanlı’nın hedeflerinin farkında olduğu anlaşılan Batı, Batı’da ilerlemeye ve Hint Okyanusu’nda yolunu kesmaye çalışan Osmanlı’ya karşı Safavi hanedanı’nı desteklemekten kaçınmamıştır...

 

Yayın yönetmenliğini Sina Akşin’in yaptığı “Türkiye Tarihi 2”de yeralan bilgilere göre, Vezir-i âzam İbrahim Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, 1533 sonbaharında yola çıkıp kışı Halep’te geçirecekti. Kanuni Süleyman geldikten sonra, Osmanlı Ordusu, 1534 yazında İran seferine başlayacaktı. Başlangıçta, seferin yönü hakkında bir kararsızlık yaşanacaktı. Önce Musul’a ve Bağdad’a yürünmesi gerektiği düşünülürken, 1533- 34 kışında Van’ın elegeçirilmesi ve Tebriz yolunun açılması ile İbrahim Paşa, önce Azerbeycan üzerine yürüyecekti. Şah I. Tahmasp (şahlığı, 1524- 76), Osmanlı güçlerinin karşısına çıkmayacak, çekilecekti. Azerbeycan, herhangi bir meydan savaşı yaşanmadan Osmanlı’nın eline geçecekti. Halil İnalcık’a göre, başlıca servet kaynağı ipeği Tebriz yoluyla Bursa’ya ve Halep’e sevk eden ve bu nedenle ekonomik olarak Osmanlı’ya bağımlı olan Gilan ve Şirvan hükümdarları, Osmanlı Sultanı’nın egemenliğini tanıyacaklardı (Gilan, kuzeybatı İran bölgesi olmaktadır. Bölge, kuzeyde Hazar Denizi [Caspian Sea], batıda Azerbeycan bölgesi, güneyde Tahran bölgesi ile çevrilidir. Burası, Büyük Selçuklu İmparatorluğu döneminde Hasan-e Sabbah’a bağlı Haşhaşcı süikastcilerin merkezi olmuştur... Dicle’nin [Tigris] önemli kollarından olan Şirvan [Diyala] Nehri ise, Batı İran’da Hamadan [eski Ecbatana, Med başkenti ve ilk Pers başkenti] yakınlarında Zagros Dağları’dan gelip batıya doğru akarak Bağdad’ın aşağısında Dicle’ye [Tigris] karışır. Yukarı Diyala [Şirvan] Orta İran ile Irak arasında dağlık bölgedir...)

 

Basra-Bağdat-Halep yolunun kontrolunu elegeçiren Osmanlı, İnalcık’a göre, Hindistan ile Ortadoğu arasındaki ticaret yolu üzerinde egemenlik kurmaktaydı. Aynı yazara göre, Osmanlı’nın Bağdad’a girmesinin ardından, Basra Emiri Raşid al-Din, 1538 yılında bir heyetle Kanuni Süleyman’a Basra Kenti’nin anahtarlarını yollayacak ve O’na bağlı olduğunu bildirecekti... Stanford Shaw’a göre, Osmanlı’nın Bağdad’a girişi de (1535) ciddi bir savaş yaşanmadan gerçekleşmişti. Zagros’u aşarak gelen Osmanlı ordusu kente yaklaştığı sırada, Sünni önderler egemen Şia güce karşı ayaklanma başlatarak duruma hakim olmuşlardı... Güney Irak bölgesi birsüre bir Arab bedevi hanedanın elinde kaldı ise de, yukarıda ifade edilmiş olduğu gibi 1538 yılında savaşsız olarak Osmanlı’ya katılacaktı. Böylece Osmanlı, Kızıl Deniz egemenliğinin ardından, 20 yıl kadar sonra Basra üzerinden de Hint Okyanusu’na inmekte, Hint Okyanusu ticareti üzerine mücadeleyi başlatmakta idi. Osmanlı’nın bu alanda karşısındaki güç, Portekiz’den başkası değildi... Osmanlı ordusu İstanbul’a çekildikten sonra, Şah I. Tahmasp, Azerbeycan’ı kolayca geri alacaktı ama, Osmanlı için daha büyük önem taşıyan Irak, Osmanlı’da kalacaktı...

 

Daha önce, Mısır valisi Arnavut Ahmet Paşa’nın başlattığı ayaklanmayı bastırması ve buraya bir düzen vermesi amacıyla 1525 yılında Kanuni Süleyman’ın Sadrazam İbrahim Paşa’yı Mısır’a yollamış olduğunu ve Pargalı İbrahim Paşa’nın Mısır’da gerçekleştirmiş olduğu idari reformları kısaca yazmıştım... İbrahim Paşa, sözkonusu reformlarının yanında, Süveyş’te bulunan eski Memluklu tersanesini yenilemiş, ve Kızıldeniz için ayrı bir donanma komutanlığı oluşturmuştu (Bilindiği gibi o yıllarda “Süveyş Kanalı” henüz yoktu... Yine bilindiği gibi, Kızıldeniz’in kuzeyinde, -Mısır ile Sina çölü arasında- bir ok gibi uzayarak giden Süveyş Körfezi, Mısır’ın Süveyş kentinde sonbulmaktadır. Akdeniz’de, Port Said’de başlayan Süveyş Kanalı, Süveyş Körfezi ile, yani Kızıldeniz ile, Süveyş kentinin olduğu yerde birleşmektedir... Bir Fransız şirketi tarafından açılan 160 kilometrelik Süveyş Kanalı, 11 yıl süren bir çalışmanın ardından 1869 yılında tamamlanmıştır...) Pargalı İbrahim Paşa’nın 1525 yılındaki kararı ile Süveyş tersanesinde hazırlanmaya başlanan Kızıl Deniz donanması, ancak 1530 yılında hizmete girebilmiştir. Sözkonusu donanma, yukarıda belirtilmiş olduğu gibi, Mısır Valisi Hadım Süleyman Paşa komutasında 13 Haziran 1538’de sefere çıkacak, Hint Okyanusu’na açılacak ve Portekiz’in kontrolundaki Aden kentini ve Yemen’in kıyı şeridinde daha birtakım yerleri elegeçirecektir. O, kuzeybatı Hindistandaki Diu limanı almakta başarısız olacaktı... Okyanus koşullarına uygun ağır güçlü gemilere sahibolan Portekiz, Hint Okyanusu’nda üstünlüğü elinde tutmayı sürdürecekti. Osmanlı, elindeki hafif teknelerle Portekiz karşısında pek başarılı olamayacaktı...

 

Daha önce, 1509 Diu deniz savaşı vesilesi ile adı anılmış olan Diu limanı ve bu limanın yeraldığı kuzeybatı Hindistan’ın Gucerat Yarımadası, Gucerat eyaleti, Bombay’ının 160 kilometre kuzeyinde bulunmaktadır. Portekiz üssünün bulunduğu Diu limanı ise, Gujarat Yarımadası’nın güneyinde, Vereval kentinin 40 mil güneydoğusunda yeralmaktadır. Gucerat eyaleti, Müslümanların ellerinde idi, burasının lokal hükümdarı Müslüman idi... Hadım Süleyman Paşa, Aden ve Yemen ile birlikte Diu’yu elegeçirerek Kızıl Deniz ticaretini güvenlik altına almayı ve yine güvenlikli biçimde Hint Okyanusu’na açılmayı planlamakta, bu okyanustaki portekiz egemenliğini yıkmayı düşlemekteydi... Paşa, Portekiz’in elinde olan Aden’i ve Arab Yarımadası’nın güney kıyılarında, Hint Okyanusunun uzantısı olan Arab Denizi kıyılarında, ya da Yemen’in güney kıyılarında birçok yeri 1538’de elegeçirmiş olmakla birlikte, kuzeybatı Hindistandaki Diu limanı almakta başarısız olacaktı. Diu limanı, Hint Okyanusu ticaret yolu üzerinde önemli duraklardan biri idi...

 

Stanford Shaw’a göre, Gucerat’ın Müslüman hükümdarı Osmanlı’dan yardım istemişti ve Hadım Süleyman Paşa O’na yardıma gitmişti ama, Hadım Süleyman Paşa Gucerat’a ulaştığı sırada, ondan yardım istemiş olan hükümdar ölmüştü. Ölen hükümdarın yerini alan oğlu ise, Osmanlı’nın karaya çıkışına izin vermemiş. Hatta O, Hadım Süleyman Paşa’ya karşı Portekiz gücünden yardım istemişti. Kısacası Shaw’a göre, Hadım Süleyman Paşa Hindistan’ın kuzeybatısında herhangi biryeri elegeçiremeden, Aden’de ve diğer Yemen kıyı şeridinde elde ettikleri ile Mısır’a geri dönmek zorunda kalmıştı... Aden Körfezi’nin kuzeyinde ve Kızıl Deniz’e giriş yolu üzerinde yeralan Aden, Hindistan’dan Ortadoğu’ya, Arab Yarımadası’na ve Kuzey Afrika’ya yönelik ticaret açışından büyük önem taşımaktaydı. Süveyş Kanalı’nın 1869’da tamamlanması ile birlikte bu önem daha da artacak ve Hindistan’ı elinde tutan İngilizler Aden’e gireceklerdi... Hint Okyanusu’nun ticaret yolu üzerinde Osmanlı-Portekiz savaşı, Hadım Süleyman Paşa’nın 1538 seferi ile başlamıştı ve bu savaş daha uzun süre, 1589 yılına dek devam edecekti...

 

Yemen’in Aden Körfezi’ne ve Arab Denizi’ne dönük kıyı şeridini elegeçirmiş ve aynı ülkenin içlerine doğru ilerlemeye başlamış olan Osmanlı, 1547 yılında Sana kentini elegeçirerek Yemen’in fethini hemen hemen tamamlayacaktı- yeniden Portekiz’in eline geçmiş olan Aden, 1548’de Piri Reis tarafından geri alınınca, Yemen’in fethi önemli ölçüde tamamlanmış olacaktı... Güneybatı Yemen’de, Kızıldeniz kıyısına 16 kilometre mesafede bulunan ve Ziyadid Hanedanı dönemi (819- 1018) Yemen’inin merkezi olan Zebid (Zabid) ile günümüz Yemen’inin başkenti Sana (San’a`, Sanaa), Osmanlı tarafından ayrı vilayetler olarak örgütlenecekti... Aynı yıl, 1547’de, Osmanlı’nın Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu donanmasının Kaptan-ı Derya’lığına (donanmanın en büyük amiralliğine), Kitab-ı Bahriye’nin yazarı ve aynızamanda haritacı (kartograf) olan Piri Reis (doğumu,1465- 70 arası; ölümü, 1554 veya biraz daha erken ya da biraz daha geç bir tarih) getirilecekti. Bir işin kurucusu, başı, üstadı anlamına gelen ve farsca bir sözcük olan “Pir” ünvanı, gerçek adı Hacı Ahmed Muhiddin Ibn Hacı Mehmmed (Muhammed) olan ünlü denizci ve haritacıya bir saygının ifadesi olarak verilmişti...

 

Gelibolu doğumlu olan Piri Reis (Hacı Ahmed Muhiddin Piri Ibn Hacı Mehmmed), Osmanlı donanmasına katılmadan önce, amcası Kemal Reis’in yanında denizciliğe başlamış ve onunla birlikte Akdeniz’de korsanlık yapmıştı. Kemal Reis, Sultan II. Bayezid döneminde (1481- 1512) İspanya Müslümanları’na yardım etmesi amacıyla 1492’de İspanya’ya yollanmıştı. Piri Reis, amcası ile birlikte birçok Müslümanı İspanya’dan Kuzey Afrika kıyılarına taşımıştı... Amcası Kemal Reis’in 1511 yılında Akdeniz’de yaşanan çok etkili bir fırtına sırasında  yaşamını yitirmesinin ardından Gelibolu’ya dönen Piri Reis, seyir (navigation) üzerine çalışmaya başlayacak ve Kitab-ı Bahriye adlı değerli ve ünlü eserini 1521 yılında tamamlayabilecekti. Bu satırları yazan sözkonusu eseri görmemiş olmakla birlikte, değerli birtakım tarihçilerin ifadelerine göre, içinde Akdeniz kıyılarının haritalarını da barındıran bu değerli elyazması, aslında Piri Reis’in en büyük yapıtıdır... Yine O, 1513 yılında, Güney Amerika’nın doğu kıyılarını, Afrika’nın kuzeybatı kıyılarını, İspanya’nın birkısım batı kıyılarını ve Antartika’yı oldukça doğru biçimde gösteren bir dünya haritası çizecekti. Tarihçilerin ifadelerine göre bu harita, 1498 yılında Kristof Kolomb’un (Christopher Columbus) tarafından çizildikten sonra kaybolan haritadan yararlanılarak çizilmişti ve bu gerçeği Piri Resi bizzat kendisi yazmıştı. Piri Reis, Batı Akdeniz kıyılarında korsanlık yaparken Kristof Kolomb’un kayıp haritasını elegeçirmiş olabilirdi... O’nun, amcası Kemal Reis ile birlikte Kristof Kolomb’un gezilerine katılmış bir denizciyi tutsak aldığı ve bu denizciden birçok ilginç öykü dinlemiş olduğu bilinmektedir... Piri Reis, Daha sonra, 1516 yılında kaptan olarak Osmanlı Donanması’na katılacaktı...

 

Günümüze ancak iki parçası kalabilmiş, veya iki parçası bulunabilmiş olan bu dünya haritasının çiziminde Kristof Kolomb’un kayıp haritasından başka haritalar da kullanılmıştı. Bu satırları yazanın tahminine göre Piri Reis, “Kuba devrimi 50. yılını doldururken Kuba tarihinden notlar” adlı kitabımda hakkında kısaca bilgi verilmiş olan Çinli Amiral Zheng He’nin çizmiş olduğu -zamanına göre mükemmel- dünya haritasından da yararlanmış olabilir... Sözkonusu kitapta yazmış olduğum gibi, Gavin Menzies imzalı, 2002 ve 2003 İngiltere baskılı “1421, The Year China Discovered The World” (“1421, Çin’in dünyayı keşfettiği Yıl”) başlıklı ve notları ile birlikte 650 sayfadan biraz fazla tutan kitapta, Zheng He’nin -Amerika kıtası dahil- keşifleri ayrıntıları ve kanıtlarıyla anlatılmaktadır... Müslüman inancına bağlanmış olan büyük Çinli amiral ve diplomat Zheng He (Cheng Ho, orjinal adıyla Ma San-Pao, 1371- 1435), Güney Atlantik akıntılarından da yararlanarak, 1421 yılında, Kristof Kolomp’tan tam 71 yıl önce -Afrika’nın batısından- Güney Amerika kıyılarına ve Antartika’ya ulaşmıştı. Bu keşif, Çinli amiralin, Zheng He’nin, ve yanındaki Zhou Wen, Zhou Man, Yang Qing, ve Hong Bao gibi kaptanların tek keşifleri değildi şüphesiz. Onlar, Batı dünyası, Avustralya’dan habersiz iken, bu kıtanın çevresinde dolaşmışlar, Avustralya’nın her kıyısında izler bırakmışlardı. Yeni Zellanda’yı keşfetmişler, Pers Körfezi’ne (Basra) ve Afrika’nın doğu kıyılarına gelmişlerdi. Bölgenin, dünyanın, zamanlarına göre mükemmel bir haritasını yapmış oldukları gibi, geriye, Afrika’dan Zürefa çizimleri dahi bırakmışlardı. Yine onlar, Batılılardan çok önce Ümit Burnu’nu keşfetmişler, ve Afrika’nın batı kıyılarını dolaşmışlardı... Amiral gemisinin uzunluğu 127 metreyi, genişliği ise 52 metreyi bulan Zheng He’nin bu gemisinin yanında Kristof Kolomb’un 36 metre uzunluğundaki Santa Maria adlı kalyonu ve 15’er metre uzunluklardaki diğer iki gemisi, Pinta ve Nina, birer tahliye sandalı gibi kalmaktaydılar...  Zheng He, sözkonusu gezilerini, Ming Hanedanı’nın (1368- 1644) üçüncü imparatoru olan Zhu Di (iktidar adı, Yonglo; tapınak adı, Ch’eng Tsu veya T’ai Tsung; kişisel adı, Chu Ti veya Zhu Di, 1360- 1424; imparatorluğu, 1402- 24) döneminde imparatorun desteği ile gerçekleştirmişti (Bazı Batılı tarihçiler Zheng He’nin Amerika kıtasına gitmediğini iddia etmektedirler ama, düşünceme göre, Gavin Menzies’in Zheng He üzerine araştırması gerçeği yansıtmaktadır)... Piri Reis’in sözkonusu haritası bir Alman araştırmacı tarafından 1529 yılında Topkapı Sarayı’nda keşfedilecek ve gün ışığına çıkartılacaktı... Tarihçilere göre Piri Reis, Osmanlı-Türk haritacılığının temellerini atan kişidir...

 

Yavuz Selim’in Mısır Seferi’nde (1516- 17) görev alan Piri Reis, Rodos’un fethi (21 Aralık 1522) seferine de katılacaktı... Sadrazam Pargalı İbrahim Paşa ile birlikte Mısır Valisi Ahmed Paşa’nın isyanını (1524) bastırmaya giden Piri Reis, fırtına nedeni ile Rodos Adası’na sığınmak zorunda kalınca, Pargalı İbrahim Paşa ile yakından tanışma olanağına kavuşacaktı. Rodos’da geçirdikleri günler sırasında Pargalı İbrahim Paşa, Piri Reis’in değerini kavrayacaktı. Piri Reis, Pargalı İbrahim Paşa aracılığıyla Kitab-ı Bahriye adlı eserini ve haritalarını Kanuni Süleyman’a sunma olanağı bulacaktı... Ayrıca Piri Reis, 1528 yılında bir dünya haritası daha çizecekti. Bu haritada O, -dünyanın en büyük adası olan- ve Kuzey Atlantik Okyanusu’nda bulunan Grönland’ı (Greenland), Kanada’nın kuzeydoğu kıyısındaki Labrador’dan, Quebec’den (Kebek) ve Newfoundland’dan güneydeki Florida’ya, Kuba’ya ve Orta Amerika’nın birkısmına dek olan geniş bir alanı göstermekteydi (Bu satırları yazan kişi, sözkonusu haritayı, 1962 yılında, Kara Harb Okulu’nda, topoğrafya dersinde görmüştür. Topoğrafyacı albay, sözkonusu haritayı getirip gururla öğrencilere göstermişti...). O, Piri reis, anlatımlara göre bu haritasını, farklı haritalardan yararlanarak oldukça doğru biçimde çizmişti... Piri Reis’in çizmiş olduğu daha başka haritalar da vardır...

 

Komuta merkezi Süveyş olan Mısır Donanması’nın (Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu Donanması) başına geçmesinin (1547) ardından Piri Reis, 26 Şubat 1548 günü Aden’i yeniden Portekiz’in elinden geri alacaktı. Osmanlı tarafından 1538’de fethedilmiş olan Aden, Portekizliler tarafından geri alınmıştı. Piri Reis, 1548’de kenti yeniden Osmanlı sınırları içine katacaktı... Bu gelişmenin ardından Piri Reis, her yıl düzenli olarak Hint Okyanusu’na açılacaktı... Basra 1538’de Osmanlı’ya katılmış olmakla birlikte, Arab şeyhleri tarafından yönetilmekte idi ve ancak 1547’de doğrudan Osmanlı’nın bir vilayeti haline gelecekti. Kızıl Deniz’den ve Aden Körfezi’nden sonra Osmanlı’nın Hint Okyanusu’na açılan ikinci kapısı olabilecek olan Basra’nın çıkışı, -bölgedeki birkısım Arab şehlerinin de desteği ile- Portekiz tarafından tutulmuştu. Portekiz, 1508 (bazılarına göre 1507) yılından itibaren Pers Körfezi’nin (Basra Körfezi) girişindeki Oman Körfezi’nin güney kıyısında yeralan Muskat (Muscat, Masqat, günümüzde Oman Sultanlığı’nın başkenti) kentini elinde tutmaktaydı. Yine Portekiz, Basra Körfezi’nin (Pers Körfezi) tam çıkışındaki, Basra Körfezi’ni Oman Körfezi’ne bağlayan dar geçidi (Hürmüz Boğazı) kontrol eden Hürmüz (Hormuz, Ormuz, Jazireh-ye Hormuz) Adası’nı 1514 (bazılarına göre 1515) yılından beri kontrolu altında tutmakta idi. Portekiz’in Muskat’a (Muscat, Masqat) ve Hürmüz’e (Hormuz, Ormuz) inşaetmiş olduğu kaleler elegeçirilmeden, Osmanlı’nın Basra’dan Hint Okyanusu’na açılması olanaksızdı...

 

Güçlü bir donanma ile -Kızıl Deniz, Aden Körfezi ve Hint Okyanusu yoluyla Oman Körfezi’ne- giren Piri Reis, 1552 yılında, aynı körfezin güney kıyısındaki Muskat’ı ve Hürmüz Boğazı’nın kuzey kıyısındaki liman kenti Bandar Abbas’ı (Bandar-e ‘Abbas, “Abbas’ın limanı” anlamına) Portekiz’in elinden alacaktı. Burası, Bandar Abbas, yaklaşık 1514 yılından beri Portekiz’in kontrolunda idi... Fakat, Hürmüz (Hormuz, Ormuz) ve Bahrein Portekiz’in elinde kaldığı için, Osmanlı’nın Basra’yı kullanarak Hint Okyanusu’na açılması olanaksız olacaktı... İleride, 1622 yılında, İngiliz-İran birleşik güçleri Hürmüz’ü Portekiz’in elinden alacaklardı. Portekiz, Hürmüz’ü (Hormuz, Ormuz), İngiltere tarafından desteklenen Şah Büyük Abbas’a (I. Abbas, yönetimi, 1588- 1629) kaptıracaktı...

 

Daha önce de yazılmış olduğu gibi, İngiltere’yi işgale gelmiş olan İspanyol donanmasını İngiliz Kanalı’nda (İngiltere-Fransa arasındaki deniz), Gravelines yakınlarında, 27- 29 Temmuz 1588 tarihlerinde ağır bir yenilgiye uğratmış olan I. Elizabeth (yönetimi, 1558- 1603) İngilteresi, 31 Aralık 1600’de East India Company’yi (Doğu Hint Kumpanyası, Şirketi) kurarak Hindistan’ı sömürgeleştirmeye başlamıştı. Sonçta İngiltere, Hint Okyanusu’nda, halen İspanya’ya bağımlı konumdaki Portekiz ile karşı karşıya gelmişti. Hindistan’ı elegeçiren İngiltere için, Basra Körfezi, aynı körfezin girişini tutan Hürmüz (Hormuz, Ormuz), ve ayrıca Kızıl Deniz’in kontrolu ve bu denizin girişindeki Aden, stratejik önem taşımakta idi... Büyük Abbas’ın yaptığı ordu reformuna, özellikle topçu birliklerinin yeniden örgütlenmesine yardımcı olan ingiltere, 1622 yılında İran ile birlikte Hürmüz’ü Portekiz’in elinden alacaktı... Yine İngiltere, ileride, Basra Körfezi’nin kuzeybatı kıyısında olan ve Osmanlı egemenliği altında bulunan Kuveyt şeyhi ile, 1756’dan beri ülkenin başında olan Sabah ailesi ile gizli ilişkiler geliştirecekti...

 

Halil İnalcık’a göre Osmanlı, Kızıldeniz’in Süveyş limanında yapmış olduğu gibi Basra’da da bir tersane kurmuş ve Portekiz’e karşı donanma yapımına girişmişti. Aynı körfeze egemen olabilme amacıyla Osmanlı, Basra Körfezi’nin (Pers Körfezi) güneybatı kıyısındaki Katif’i (Al- Quatif, Suudi Arabistan’ın kuzeydoğu kıyısında, Bahrein’in tam karşısında) 1550 yılında ve Katif’in tam karşısındaki Bahrain adasını (şimdiki Bahrain Devleti, Dawlat Al-Bahrayn) 1554 yılında elegeçirecekti. Fakat, -daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi- 1552 yılındaki Hürmüz (Hormuz, Ormuz) kuşatması başarısızlıkla sonuçlanınca, Osmanlı, Basra Körfezi’nde hapsolmaktan kurtulamıyacaktı...

 

Muskat’ı ve Bandar Abbas’ı 1552 yılında elegeçirmiş olan Piri Reis, eğer bilgiler doğru ise, son durağı Basra’da, yıpranmış yaralı donanmasının büyük kısmını tamir amacıyla bırakacak, ve ganimet yüklü az sayıda gemiyle Mısır’a dönecekti... Basra Beylerbeyi Kubat Paşa’nın, ve Mısır Beylerbeyi Mehmet Paşa’nın düşmanlıklarını üzerine çekmiş olan Piri Reis, bu kişiler tarafından “görevi ihmal” suçlaması ile Mısır’da tutuklanacaktı. Bazı tarihçilerin anlatımı ile, Hindistan seferindeki başarısızlığının nedeni olarak Piri Reis’in Portekizliler’den “rüşvet alması” gösterilecek, ya da O, böyle bir iftira ile karalanacaktı. Ardından O, Mısır Beylerbeyi tarafından 1554 yılında (ya da 1553 veya 1555 yılında) boğdurularak idam edilecekti. Öldürüldüğünde Piri Reis yaklaşık 80 yaşında idi, veya hatta 80’ini aşkın bir yaştaydı. İlerlemiş yaşı biryana, bukadar değerli işler başarmış bilge bir kişinin bu şekilde vahşice öldürülmesi, büyük bir trajedi idi şüphesiz... Malesef Piri Reis’in ne öldürülmüş olduğu tarih ve ne de mezarı belli değildir ama, fırsatcı yöneticiler, “biz de böyle bir değer yetiştirdik” diye böbürlenmeyi, değeri bilinmemiş Piri Reis’in, hatta ihanete uğramış Piri Reis’in omuzlarına basarak puan toplamayı bilmektedirler... Bu satırları yazanın düşüncesine göre, sözkonusu trajedinin gizlenen, tarih kitaplarında anılmayan birsürü ayrıntısı, detayı olması gerekir. Bunların bir an önce ortaya çıkartılmaları, bu büyük denizcinin ve haritacının ölüm tarihinin doğru tesbiti, ve mezarının bulunması gerekmektedir... Malesef en iyi tarih kitapları bile gerçeğin büyük bölümünün gizli olduğu detayları, insani gerçek trajedileri atlayarak yazılmıştır, yazılmaktadır...

 

Daha önce, Barbaros Hayrettin ile ilgili bölümde, 1538 Eylül ayının son haftasında yaşanmış olan Preveze deniz savaşını anlatmaya çalışırken, Barbaros Hayrettin’in başında olduğu Osmanlı donanmasının sol kanadına Seydi Ali Reis’in komuta ettiğini yazmıştım... Daha önce Rodos’un fethine (29 Aralık 1522), ve ayrıca Akdeniz’de birçok savaşa katılmış olan Seydi Ali Reis, son olarak, 1551’de, Turgut Reis’in Trablus kalesini (Tripoli, Tarabulus Al-Gharb, günümüzde Libya’nın başkenti) fethi savaşına katılmıştı... Sinoplu bir aileden gelen Galata doğumlu Seydi Ali Reis, uzun yıllar Barbaros Hayrettin’in ve daha sonra Turgut Reis’in emrinde çalışmıştı. Piri Reis’in Trajik sonunun ardından, Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu Donanması’nın başına önce Murad Reis ve daha sonra da, Aralık 1553’te, Seydi Ali Reis atanacaktı...

 

Seydi Ali Reis’in öncelikli görevi, Basra Körfezi’nde (Pers Körfezi) Osmanlı egemenliğini sağlayabilmekti. Basra’dan 15 gemi ile 1554 yazında Hürmüz Boğazı’na doğru yola çıkan Seydi Ali Reis, önce kendisininkinden daha güçlü bir Portekiz filosunu geri çekilmek zorunda bırakacaktı. Daha sonra O, Oman Körfezi’nde, Muskat (Muscat, Masqat) açıklarında 34 gemiden oluşan bir Portekiz donanması ile karşılaşacaktı. Düşmanın altı gemisini batırırken beş gemi yitiren Seydi Ali Reis, rüzgarın durumundan da yararlanarak kurtulmayı başardı ise de, güçlü bir fırtınaya yakalanarak Hindistan kıyılarına doğru sürüklenecekti...

 

Daha önce adı geçmiş olan ve halkının Müslüman olduğunu yazdığım kuzeybatı Hindistan’daki Gucerat (Gujarat) yarımadasının kıyılarına sürüklenmiş olan Seydi Ali Reis, Portekiz donanması tarafından aranmaktaydı ve elindeki gemilerle O’nun Süveyş’e ulaşması olanaksız gözükmekteydi. Sonuçta Seydi Ali Reis, az sayıda ve hasarlı olan gemilerini kıyıda bırakarak, kara yoluyla Gucerat Sultanlığı’nın başkenti Ahmedabad’a (Ahmadabad) gidecekti... Burada iyi karşılanan Seydi Ali Reis, yine kara yoluyla daha kuzeydoğuda bulunan Delhi kentine ulaşacaktı. Burada, 1555 yılında O, Hindistan’ın ikinci Moğol hükümdarı olan -Timurlenk Soyundan- Humayun’un (Nasin-ud-Din Muhammad, 1508- 1556; yönetimi, 1530- 40 ve 1555- 56) huzuruna çıkacaktı (Aslında Humayun, Osmanlı ile savaşmakta olan Safavi Hanedanlığı’ndan İran Şahı Şah Tahmasp’tan 1544 yılında askeri yardım almıştı. Böylece O, tahtını yeniden elde edebilmişti...). Seydi Ali Reis, Tacikistan, Özbekistan, Türkmenistan ve İran üzerinden geçen uzun bir yolculuğun ardından 1557 yılında İstanbul’a ulaşabilecekti... İran’dan geçişi sırasında tutuklanan ve Şah Tahmasp’ın izni ile serbest bırakılan Seydi Ali Reis, Şah Tahmasp’ın Kanuni Süleyman’a yazdığı bir mektubu beraberinde getirecekti...

 

Portekiz denizcileri karşısında Basra Körfezi’nde ve Hint Okyanusu’nda başarılı olamayan Seydi Ali Reis, Gucerat’tan, Hindistan’ın kuzeyinden İstanbul’a dönüşü sırasında gördüğü yerleri anlatan Mir’ât ül Memâlik (Ülkelerin veya Memleketlerin Aynası) adlı bir kitap yazmıştır. O’nun ayrıca, astronomi ve seyir (navigation) üzerine Mir’ât-ı Kâinât (Evren’in Aynası) ve Kitâb ül Muhit: El Muhit fî İlmi’l Eflâk ve’l Buhûr (Bölgesel Denizler’in, Astronomi ve Seyir Bilminin Kitabı) adlarında iki kitabı daha vardır. Seydi Ali Reis’in kitapları, ingilizce, fransızca, italyanca, almanca, grekçe, arapça, persçe, urdu ve rusça dahil birçok dile çevrilmiştir... Bir de, Seydi Ali Reis hakkında Abdullah Ziya Kozanoğlu tarafından yazılan ve bu satırları yazan kişi tarafından 1950’li yılların ortasında okunmuş olan gerçeklerden kopuk ve kurgu yanı bol bir “tarihi” serüven romanı vardır...

 

Kanuni Süleyman’ın başta olduğu yıllarda, 1538- 54 arası Osmanlı’nın Hint Okyanusu Donanması dört kez sefere çıkacaktı. Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, bu seferlerde Osmanlı ancak kısmi başarı sağlayabilecekti. Portekiz’in Hint Okyanusu egemenliği sürecekti... İleride, 1565 yılında, Endonezya’nın (Indonesia) ikinci büyük adası olan Sumatra’nın Müslüman Açe (Açeh) Sultanı, elçiler yollayarak Portekiz’e karşı Osmanlı’dan yardım isteyecekti. Süveyş merkezli Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu Donanması’nı yardım için göndermeye karar veren Kanuni Süleyman, Halil İnalcık’a göre, Yemen’de başlayan isyan nedeniyle ancak ateşli silahlar, bunların ustaları ve malzeme yüklü iki gemi yollamakla yetinecekti. Daha sonra, II. Selim’in (Sarı Selim, yönetimi, 1566- 74) tahta oturuşunun ikinci yılında, 1567’de, güneybatı Hindistan kıyısındaki önemli liman kenti Kalikut’un (Calicut) ve ayrıca Seylan’ın (Ceylon, Sri Lanka) Müslüman racaları, Portekiz’e karşı Osmanlı’dan yardım isteyeceklerdi...

 

Hint Okyanusu deniz ticareti üzerinde kontrol kurma peşinde olan Portekiz, daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, 1509 Diu deniz savaşı sırasında Müslüman deniz gücünü yenilgiye uğratmasının ardından, 1510 yılında, batı Hindistan kıyısındaki Bombay’ın 400 kilometre kadar güneyindeki Goa limanı üzerinde ve çok daha güneydeki Kalikut (Calicut) liman kentinde egemenlik kuracaktı. Yine Portekiz, 1511 yılında, daha doğuda, Hindiçini’nin uzantısı Malacca veya Malay (Melaka, Malaya, Malaysia, Malezya) üzerinde egemenlik kuracak ve 1512- 14 yıllarında Endonezya (Indonesia) adalarından Moluccas’a (Maluku) yerleşecekti. Basra (Pers) Körfezi’nin girişini tutan Hürmüz’ü (Hormuz, Ormuz) 1515 yılında elegeçiren Portekiz, 1557 yılında, Güney Çin Denizi kıyısında, Hong Kong’un tam karşısında Macau (Macao) kolonisini kuracaklardı... Osmanlı donanması, 1585’de Afrika’nın doğu kıyılarını Portekiz üslerinden temizleyecek ve şimdiki Kenya’nın Hint Okyanusu kıyısındaki önemli ticaret limanı Mombasa’yı Osmanlı egemenliği altına alacaktı. Fakat yerli halkın ayaklanması sonucu Osmanlı, 1589’da burayı yitirecekti... Aynı yıl Mombasa Portekiz’in kontrolu altına girecekti...

 

Daha önce, Kanuni Süleyman’ın 13 Temmuz 1534’de Tebriz’in ve 27 Aralık 1534’de ise Bağdad’ın fethi ile sonuçlanan İran seferinden sözetmiş, ve Osmanlı ordusunun İstanbul’a dönüşünün ardından Şah I. Tahmasp’ın Azerbeycan’ı yeniden elegeçirmiş olduğunu yazmıştım... Kanuni Süleyman’ın İran’a yönelik ikinci kampanyası, 1547- 48 yıllarında olacaktı. Bu kampanya sırasında, 1547 yılında Fransızlar Osmanlı’ya -topçu güçlerinin kullanılması konusunda- uzman yardımı, askeri danışmanlık yardımı yapacaklardı... Van’ı elegeçiren Osmanlı güçleri, 1548’de Azerbeycan’a girecekler, Tebriz’i yeniden elegeçirecekler ve sınırlarını Gürcistan’a doğru genişleteceklerdi...

 

Şah I. Tahmasp’ın 1552 yılında sözkonusu yerleri geri almaya çalışmasının ardından, 1553- 55 yıllarında Kanuni Süleyman’ın üçüncü İran kampanyası başlayacaktı. Şah I. Tahmasp, Osmanlı ordusu ile bir meydan savaşına girmekten bu kez de kaçınacak, geriye çekilecekti. Bunun üzerine Osmanlı güçleri, Erevan’a (Yerevan) ve Nahcivan’a (Naxçivan) girecekler, büyük bir yıkım gerçekleştirdikten sonra çekileceklerdi... Herhangi ciddi bir kazanç getirmeyen, tam tersine hazineye büyük yükler getiren bu çok masraflı İran seferleri, 1555 yılında gerçekleşen barış anlaşması ile uzun bir süre için durdurulacaktı. Kanuni Süleyman Azerbeycan’ı elegeçirmekten vazgeçerken, Şah I. Tahmasp’ta Osmanlı’nın kazanımlarını kabuledecekti... Bu üçüncü kampanya, Kanuni Süleyman’ın son İran seferi olacaktı. Fakat, Osmanlı ile İran Safavi hanedanı arasındaki savaşlar, Kanuni Süleyman’ın Zigetvar’da ölümünün (1566) ardından, 1578 yılında yeniden başlayacaktı... Safavi İmparatorluğu, 1623- 38 yıllarında Bağdat’a yeniden hakim olacaktı...

 

Sultan IV. Murad (yönetimi, 1623- 1640) döneminde, Osmanlı Hanedanı ile Safavi hanedanı arasındaki savaşlar 1639 yılına dek belirli aralıklarla sürecekti. Osmanlı ordusu, kanlı bir savaşın ardından 1639 yılında Bağdad’ı yeniden fethedecekti. Aynı savaşta, bilgiler doğru ise eğer, Bağdad’ın içinde 70 bin Şia yanlısı (Osmanlı’nın ifadesi ile, Şia kafiri) öldürülmüştü. Bu sayı, dönemine göre olağanüstü büyük olduğu gibi, özünde de birçeşit soykırımdı... Aynı yıl, Bağdad’ın ikinci kez Osmanlı tarafından zaptedilmesinin ardından gerçekleşen Kasr-ı Şirin (Qasr-ı Shirin veya diğer adıyla Zuhab barışı) barış anlaşması ile Osmanlı-İran sınırı büyük ölçüde kalıcı biçimde çizilecekti. Bundan sonra da Azerbeycan üzerine birtakım çatışmalar olsa da, sözkonusu sınırda önemli bir bir değişikli olmayacaktı...

 

Sonuçta Bağdat’ın IV. Murad tarafından yeniden alınması, bölgede üstünlüğü Osmanlı’ya geçirmiş ve -aradaki küçük çatışmalar dışında- günümüze dek sürecek bir barışın kapısını aralamıştı. İran Safavi Devleti ile Osmanlı İmparatorluğu arasında 1639 yılında imzalanan Kasrı-ı Şirin anlaşması ile -çok ufak değişiklikler dışında- gününmüzde de varlığını koruyan sınırlar belirlenmişti. İki devlet arasında 1578 yılında Azerbeycan nedeniyle başlayan ve 60 yıl kadar süren çatışmalar, sözkonusu anlaşma ile noktalanmıştı... Grekler ile Persler (Akhaemenid İmparatorluğu), Romalılar ile Partlar, Bizans ile Sasaniler ve Osmanlı ile Safaviler arasında süreklilik kazanmış olan Anadolu-İran çatışması, Kasr-ı Şirin barışı ile sonbulmuştu. Tarihin bu sürekliliği gözönüne alınırsa, sözkonusu anlaşma çok daha büyük bir önem kazanmaktadır...

 

Kasr-ı Şirin barışının Kürt toplumu açısından önemi, “Kürdistan” olarak anılan coğrafyanın veya Kürt halkının yaşadığı bölgelerin kesinlikle ikiye bölünmüş olmasıdır. Sözkonusu bölünmede Kürtler’in çoğunluğu, Osmanlı sınırları içinde kalmıştır. Bu bölünme, göçebe ve yarı-göçebe Kürtler için yeni zorluklar getirmiştir. Kışı Osmanlı sınırları içinde, yazı ise İran’daki otlaklarda geçirenler veya tersini yapanlar, her iki devletin silahlı güçlerinin müdahaleleri ile karşılaşmışlardır... İleride, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından, Irak’ın ve Suriye’nin doğmaları ile Kürt bölgeleri dörde bölünecektir. Şüphesiz Kafkaslar’da, eski Sovyet Cumhuriyetleri’nde yaşan Kürtler’de vardır. Hatta göçmen olarak Orta Asya Cumhuriyetleri’ne gelip yerleşmiş Kürtlere’de rastlanmaktadır... Diğer yandan Kasr-ı Şirin barışı, asıl olarak Kürt halkının yaşadığı alanlarda süregiden bir savaşa sonvererek bu topluma rahat bir nefes aldırtmıştır ama, Osmanlı’nın merkezileşme çabaları yeni baskıları ve iç çatışmaları beraberinde getirmiştir. Ayrıca İran ve özellikle Osmanlı, aralarında süren çekişmelerde Kürtleri birbirlerine karşı kışkırtıp kullanmayı sürdürmüşlerdir. Bunun yanında Kürtler, İran- Rus ve Osmanlı- Rus savaşlarının malzemesi olmuşlardır. Hindistan’a yerleşmiş olan İngiliz İmparatorluğu’da bölgedeki süreçlere 1800’lü yılların başından itibaren doğrudan müdahale etmeye başlayınca, durum daha karmaşık bir hal almıştır...

 

Kanuni Süleyman döneminde Kürt beylerinin durumuna gelince... Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, Osmanlı yönetim sisteminde, asker beslemek ve vergi vermekle yükümlü kişilere Sultan tarafından verilen topraklar, getirdikleri gelirlere göre, tımar, zeamet ve has olarak sınıflandırılmaktaydılar. Ayrıca dini kurumlara ait vakıf toprakları ile, hazine malı olan mukataa toprakları vardı. Sonuçta, kökleri bozkırdaki göçebelik yıllarının ortak mülkiyet geleneğine uzanan sisteme göre, toprakların tümüne Allah adına Sultan sahipti ve tımar, zaamet ve has topraklarını istediğine verir, istediği zamanda geri alabilirdi. Bu nedenle, Kürt beylerine verilen tam veya yarım özerklikler, toprakların babadan oğula geçme hakkı, sistemin geneli içinde çok büyük bir ayrıcalıktı...

 

Kanuni Sultan Süleyman’ın (I. Süleyman), Kürt beylerinin haklarını bildiren Hükmü Şerif’i (yasa niteliğindeki kutsal, dokunulamaz ve kaldırılamaz kararı) sözkonusu ayrıcalığın en somut örneğidir... Özet olarak aynı Hükmü Şerif’e göre, özerk Kürt beylerinin -önceden- kendilerine ait olan tüm topraklar, kaleler, diğer taşınamazlar ve sonradan onlara verilenler, tamamen kendi yönetimleri altında olacaktı. Dışarıdan bunlara yönelik hiçbir müdahale ve saldırı yapılmayacak, sözkonusu varlıklar üzerinde hiçbir şekilde kalem oynatılmayacak, bey ölünce mallarının tümü oğullarına kalacak ve bu durum ebediyete dek sürecekti. Kanuni Süleyman’ın aynı yasasına göre, ölen beyin eğer birden fazla oğlu varsa, oğullar mirası aralarında istedikleri gibi paylaşacaklardı. Ölenin hiçbir mirasçısı yoksa, duruma yine merkezi yönetim müdahale etmeyecekti. Kürt beyleri kendi aralarında toplanıp soruna çözüm üretecekler ve malları uygun gördükleri kişiler arasında paylaştıracaklardı.

 

Kanuni Süleyman’ın yukarıda özetlenen cömertliği veya Kürt beylerinin ayrıcalıkları şüphesiz nedensiz değildi. Kürtlerin üzerinde yaşamış ve yaşamakta oldukları coğrafi alan, her yöne açılan stratejik yedi askeri geçidin ve aynızamanda o yüzyılların en önemli ticaret yollarının üzerinde idi ve günümüzde de bu topraklar aynı askeri geçitlerin üzerindedir... Binyıllar boyunca bu dağlık coğrafyanın güvenliği, bölgede kurulmuş olan büyük merkezi devletlerin kendi silahlı güçleri tarafından değil, hakim devletler adına askeri görev yapıp ticaretin ve yerel üretimin rantından pay alan Kürt beyleri tarafından sağlanmıştı. Modern silahlar, özellikle helikopterler savaş arenalarında gözükmeye başlayıncaya dek, hiçbir büyük devlet kendi ordularıyla bölgede tam bir hakimiyet kurmaya kalkışmamıştı. Bu açıdan Osmanlı’nın Kürt beylerine karşı tavrı, Ortadoğu’da kendisinden önce kurulmuş büyük devletlerin tavırlarından pek farklı değildi...

 

Yukarıda açıklanan gerçeğin yanında, 1514 Çaldıran zaferi ile Osmanlı, inatçı ve savaşcı Safavi devletini pes ettirememişti ve Osmanlı’nın İran’a karşı savaşları 125 yıl kesintisiz sürecekti. Savaş arenası, Kürt aşiretlerinin yaşamakta olduğu coğrafya, Azerbeycan ve Ermenistan idi... Bu nedenle, özellikle I. Selim (Yavuz Selim), ve I. Süleyman (Kanuni Süleyman) ve ardılları için İran sınırının Kürt savaşçıları tarafından güvenlik altına alınması hayati önem taşımaktaydı... Basra’ya, Kızıldeniz’e ve buralardan Hint Okyanusu’na inmek isteyen Osmanlı için İran’ın kayda değer bir tehlike olmaktan çıkartılmasının gerekliliği, Kürt aşiretlerinin hangi safta olacaklarının önemini ayrıca arttırmıştı. Aynı nedenlerle Safavi yönetimi de Kürt beylerini hoş tutmaya çalışmış ve ayrıca Karabağ’da yaşıyan Ermeniler’e birçeşit otonomi (özerklik) vermişti (Ermeni kültürü asıl olarak burada kendisini koruyabilmiş ve Karabağ ileride gelişecek olan Ermeni milliyetçiliğinin merkezi olmuştur.). Diğer yandan, Kürt halkının yaşamakta olduğu coğrafya üzerinde kurulan egemenlik, nasıl Basra’nın ve Kızıldeniz’in yolunu açmaya yarıyorsa, aynı şekilde Azerbeycan, Kafkaslar üzerindeki egemenlik açısından da stratejik öneme sahipti ve sahiptir... Sözkonusu coğrafi önemleri nedeniyle Kürt beyleri nasıl bölgedeki büyük güçler karşısında özerkliklerini koruyarak bu güçlere birçeşit askeri hizmet sunmuşlar, ve bu hizmetlerinin karşılığı olarak ranttan paylarını almışlarsa, günümüzün küçülen dünyası içinde de aynı coğrafi avantajlarını emperyalist merkezlerle birleşerek kullanma peşindedirler ve onlar bu rollerini ustaca oynamaktadırlar...

 

Kanuni Süleyman Diyarbekir’e (Amid) dört kez gelmiştir ve Sultan’ın bir “Diyarbekir Eyaleti Kanunnamesi” vardır...  Şevket Beysanoğlu tarafından kaleme alınan ve Diyarbakır Belediyesi tarafından yayınlanan “Anıtları ve Kitâbeleri ile Diyarbakır Tarihi, 2” adlı kitapta yeralan bilgilere göre, “Diyarbekir iki tuğlu vezirliktir.”. Yasaya göre buranın vezirinin “has”ı, on iki kere yüz bin ve altıyüz altmış (1 200 600) akçe idi (Daha önce belirtilmiş olduğu gibi, 3 000 akçeden 19 999 akçeye dek  ödentisi olan mülklere “timar”; 20 000 akçeden 99 999 akçeye dek olanlara “zeamet”; 100 000’den yukarı olanlara ve milyonları kapsayan dirlik kademesine ise “has” denilmektedir.). Burada yeralan on iki (12) sancak, diğer yerlerde olduğu gibi -beyleri merkezden yollanan- “timar”lar ve “zeamet”ler şeklinde idi. Yani doğrudan merkeze bağlı idiler... Sekiz (8) sancak ise tamamen Kürt beylerine ait otonom kuruluşlardı...

 

Osmanlı’ya katılmalarının ardından buraları, sözkonusu otonom sancaklar, Bıyıklı Mehmed Paşa tarafından Kürt beylerine hatt-ı şeriflerle (padişah buyruğu ile) yurtluk ve ocaklık adıyla verilmişti. Kürt beylerine verilmiş olan sözkonusu mülkler, yukarıda daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, azil ve nasb kabul etmezlerdi. Yani bunlar, tamamen Kürt beylerinin yönetimleri altında kalacaklardı, dışarıdan bunlara yönelik müdahale ve saldırı yapılmayacaktı, sözkonusu varlıklar üzerinde kalem oynatılmayacaktı, ve bey ölünce mallarının tümü oğullarına kalacaktı... Diğer yandan doğrudan merkeze bağlı “timar” ve “zeamet” sahipleri, yeniçeri ağaları ile birlikte Diyarbekir vezirinin komutasında sefere çıkmakla yükümlüydüler. Fermana karşın eğer bunlar sefere katılmazlarsa, sahiboldukları timar”lar ve “zeamet”ler ellerinden alınırdı... Bunların dışında özel beş sancaktan daha sözedilmekte ve Diyarbekir’e bağlı sancakların adları ve diğer ayrıntılar aynı eserin 588. sayfasında sıralanmaktadır...

 

Yusuf Küpeli, 2013

 

yusufk@telia.com

 

metnin başlangıcına dön

 

http://www.sinbad.nu/