not: Aşağıdaki iki metin, Türklerle ilgi geniş ölçekli bir anlatının parçaları olarak Eylül 2013 tarihinde kaleme alınmışlardır. Kitabın tümünü tamamlayıp partçaları topluca yerleştirmeyi düşündüğüm için, -diğer başka yayınlanmamış metinlerle birlikte- bu metinleri günümüze dek yayınlamadım. Bunlar bütünden ayrı olarak parça parça da yayınlanabilecekleri, ve Türkiye'nin kötüye gidişi ile ilgili güncel kirli gelişmeleri yazmak içimden gelmediği için, hemen bugün bunları Sinbad'a yüklüyorum... Kaynakların birkısmı metnin içindedir, diğer zengin kaynak listesi kitabın tümü tamamlandığı zaman yüklenecektir. Kitap, araya giren olayları yazma kaygusu ile geciktirilmiştir. İyi okumalar dileğiyle...- Yusuf Küpeli, 2015.01.06

Yusuf Küpeli, SELÇUKLU İMPARATORLUĞU ÖNCESİ İSLAM DÜNYASI, VE ABBASİ HALİFELİĞİ ÜZERİNE ÇOK KISA NOTLAR

Yusuf Küpeli, MÜSLÜMAN ARABLAR İLE TÜRKLERİN İLK TEMASLARI VE TÜRKLERİN MÜSLÜMAN OLMALARI ÜZERİNE KISA NOTLAR

ilgili metinler:

 

SELÇUKLU İMPARATORLUĞU ÖNCESİ İSLAM DÜNYASI, VE ABBASİ HALİFELİĞİ ÜZERİNE ÇOK KISA NOTLAR

 

Parça parça bazı örneklerle Oğuz Türkleri’nin serüvenlerine girmeden önce, bu Türklerin içinde yeralacakları, ve çok önemli roller oynayacakları İslam dünyasından, kısaca, ve bir-iki dikkate değer gelişmeyle sözedelim. Oguz Türkleri bu dünyaya egemen olmadan önceki bazı önemli gelişmelere gözatalım...

 

Dördüncü İslam Halifesi Ali’nin Ocak 661’de Irak’ta, Kufa’da, sabah namazını kılarken, bir Harici  (Mu’tazilah= vazgeçenler, dönenler, dışarıda kalanlar) süikastçı tarafından başına vurulan zehirli kılıcın darbesi ile öldürülmesi, Umayya ailesinin işine yarayacaktı. Başlangıçta İslam’a ve özellikle Peygamber Muhammed’in bağlı olduğu Haşimi ailesine yönelik düşmanlığına karşın Muaviye ve yakınları (Umayya ailesi), ticari yararlarını yitirmemek için Müslümanlığı kabuletmek zorunda kalmıştı. Mekkeli bu zengin ve işbilir kurnaz tüccar ailesinin lideri Muaviye’nin elleri, sözkonusu süikastın ardından tamamen serbest kalacaktı...

 

İşin aslı, Ali’yi öldüren küçük Harici grubu, böyle bir sonuca, Muaviye’yi iktidara taşımak gibi bir sonuca yolaçmak istemiyordu. Başlangıçta onlar Ali yanlısı idiler, ve asıl düşman olarak Umayya ailesini görmekteydiler ama, Ali’nin uzlaşmacı olduğunu düşünmüşlerdi. Ve Ali’ye öfkelenmişlerdi... Aslında onlar, Ali ile birlikte, aynı anda, tüccar Umayya ailesinin önderi Muaviye’yi, ve Mısır’ı fethetmiş olan Arm ibn al-As’ı, bunların üçünü de aynı anda öldürmeyi planlamışlardı. Fakat sadece Ali süikastinde başarılı olabileceklerdi... Sonuçta bu ahmakça cinayet, Muaviye’ye halifelik yolunu açacaktı. Damaskus (Şam) merkezli tüccar Emevi İmparatorluğu (661- 750) böylece şekillenecekti... Başlangıçta seçimle olan Halifelik, Muaviye tarafından babadan oğula geçen bir kurum haline getirilecekti...

 

İslam içinde “büyük fitne” olarak anılan bu dönem, adını Umayya ailesinden alan Emevi İmparatorluğu, İranlı bir köle olan Abu Müslim’in önderliğindeki büyük halk ayaklanması (747- 750) ile sonbulacaktı. Peygamber Muhammed’in içinden çıktığı Haşimi ailesi, Ali’nin amca çocukları, sözkonusu ayaklanmayı destekleyecekler ve ayaklanmanın zaferi ile iktidara geleceklerdi. Böylece, 1258 Moğol istilasına dek farklı politik iktidar merkezleri ile sürecek olan Bağdad merkezli Abbasi Halifeliği (749- 1258) dönemi başlayacaktı... Hem Abbasi Halifeliği’nin, ve hem de 1055 yılından itibaren bu halifeliğin ruhani şemsiyesi altında politik iktidarı elegeçirmiş ve Selçuklu İmparatorluğu’nu kurmuş olan Oğuz Türkleri’nin en değerli bürokratları, yöneticileri, eski ve yüksek bir kültürün mirascıları olan İranlılar olacaktı. Kısacası, Abbasi Halifeliği ile birlikte fili iktidar bir anlama İranlıların ellerine geçmiş olmaktaytı...

 

Yine Emevi döneminden başlayarak İranlılar, eski düalist dinleri Zoroastrianism’i adım adım, yaklaşık 500 yılı alan bir süreç içinde İslam’a taşıyacaklar, en ünlülerinin başında İranlı Şahabeddin Yahya Suhrawardi (idam edilerek ölümü, 1191) gibi kişilerin geldiği teologların çabaları ile 12 İmam Şiası olarak anılan yeni dinlerini şekillendireceklerdi... Sünni İslam’dan farklı olarak -aynen Kilise gibi- Cami’nin devletten ayrı şekillendiği, bir ruhban sınıfının oluştuğu 12 İmam Şiası, yine Sünni İslam’dan farklı olarak -aynen Zoroastrianism’de ve Hiristiyanlık’ta olduğu gibi- düalist bir evren anlayışına (kozmolojiye) sahibolacaktı. Sözkonusu inanç biçimi ile İranlılar, kendi eski kimliklerini koruyabileceklerdi...

 

Simyager (alchemist), hekim ve aynı zamanda “Binbirgece Masalları”nın ünlü karakterlerinden olan beşinci Abbasi Halifesi Harun ar-Rashid (Halifeliği, 786- 809), Arab kimyasının babası sayılmakta, ve Batı’nın bilim dünyasında yakınen tanınmaktadır. Efsanevi kimliğine karşın bazı tarihçiler tarafından pek te başarılı bir yönetici sayılmayan Harun ar-Rashid, hatalı bir seçimle, Halifeliğin Bağdad merkezli en önemli bölümlerinin yönetimini, Arab asıllı meşru eşi Zubeyde’den olma oğlu al- Amin’e (Muhammad, altıncı Abbasi Halifesi, 809- 813) bırakacaktı. Yine Harun ar-Rashid’in İranlı (Pers) bir cariyeden olma ve kardeşinden sadece altı ay kadar önce doğma (786) daha yetenekli oğlu al-Ma’mun’a ise, imparatorluğun doğu bölgeleri, şimdiki Türkmenistan’da bulunan Merv merkezli Horasan’ın egemenliği kalacaktı. Bu seçim, al- Amin için Halifelik yolunun açılması anlamına gelmekteydi... Babasının ölümü ile birlikte O, al- Amin (Muhammad), Bağdad’da Halifeliğini ilanedecekti...

 

Harun ar-Rashid’in İranlı bir cariyeden olma oğlu al-Ma’mun, yukarıda ifade edilen gelişmeden birsüre sonra, İranlı bürokratların da kışkırtmaları ile, Halifelik makamında oturan yarı-kardeşine karşı bir taht kavgası başlatacaktı. Abbasi Halifeliği içinde bir Arab-İranlı çatışmasına dönüşen bu kardeş kavgası, 813’de Bağdad’ın düşmesi, ve al- Amin’in öldürülmesi ile al-Ma’mun lehine sonuçlanacaktı...

 

Yedinci Abbasi halifesi olarak tahta oturan al-Ma’mun, Haricilik veya Mu’tazilah (= vazgeçenler, dönenler, dışarıda kalanlar) doktrinini, resmi devlet doktrini haline getirecekti. Biryanıyla İslam dünyası içinde rasyonel düşüncenin, aklın kapılarını, bilimin ve bilimsel düşüncenin kapılarını -dönemin şartları içinde- sonuna dek aralayan bu çok önemli adım, diğer yandan Sufi inançların, ve ileride İran’da egemen olacak olan 12 İmam Şiası’nın da yollarını açacaktı...

 

Aslında bu, İslam’ın kutsal kitabı Kuran’da yazılanların özüne, Peygamber Muhammed’in öğretisine, Sünni İslam’ın o güne dek yaşayıp gelmiş geleneklerine yönelik büyük düşünsel bir başkaldırıydı. İslam dünyasında önemli bir dönüm noktasıydı. Biraz sonra kısaca özetleyeceğim gibi Harici doktrini, Kuran’ı Allah’ın kelamı olarak değil, bir devlet doktrini, politik bir metin olarak kabuletmekteydi. Sonuçta Muhammed’de onların gözünde Allah’ın sözcüsü, temsilcisi olmuyordu...

 

Sözkonusu adım, Hariciliğin resmi devlet doktrini haline getirilmesi, diğer yandan, Sünni İslam dünyası içinde yüzü geçmişe yönelik güçlü reaksiyoner bir akımın doğmasına, günümüz Suudi Arabistan’ında egemen sonderece tutucu Vahabi (asıl adıyla, Muvahhidun, Tekçi) öğretinin temelinde duran Hambali doktrininin üretilmesine vesile olacaktı. Son ifade edilen reaksiyoner doktrinin üreticisi teolog Ahmed ibn Hanbal (780- 855), öğretisinde, Peygamber Muhammed’in yaşadığı yılların Arab dünyasının, henüz diğer zengin kültürlerle beslenmemiş göçebe çöl Arablarının çok daha geri ve güçlü ataerkil dünyalarının dar kültürünü, düşüncelerini, yaşamını temel almaktaydı. Ahmed ibn Hanbal ve öğretisi Hambali mezhebi, o yılların yaşam tarzına, Muhammed’in varolduğu yıllara öykünmekteydi. Hanbal, o dönemin taklit edilmesini, o dönemde olana benzer biçimde yaşanmasını istemekteydi...

 

İslam içindeki Sünni ve Şia ana kollarının dışında üçüncü bir ana kol olan Haricilik doktrini, Arab Yarımadası emirliklerinden Umman’da (Oman), ayrıca Kuzey Afrika’da ve Doğu Afrika bulunan Tanzania’nın parçası Zanzibar adasında küçük bir azınlığın inancı olarak halen varlığını sürdürmektedir. Evren anlayışı (kozmoloji) olarak daha çok Şia’ya yakın bu inanç biçimine bağlı olanlar, İslam’ın doğup geliştiği olaylı yıllarda, “Eğer Allah parçalanamaz bir bütünse, ezelden ebede varsa, Kuran neden belirli bir zaman dilimi içinde indirilmiştir?”, sorusuna bir yanıt aramaktaydılar. Ve onlar bu soruya yanıt olarak, “Kuran’ın insan eliyle yazılmış olduğu” sonucuna ulaşmaktaydılar...

 

Hariciliği resmi devlet doktrini haline getiren Halife Mamun’da, Peygamber’in “getirdiği” kitabın “sadece devlete ait bir dogma” olduğunu ilanedecekti. Halife, yani “Peygamber vekili” olan Mamun, “Kuran’ın Alah’ın emirleri olduğu”, inancını yalanlanmakta, bu kitabın sadece “politik bir metin olduğunu” iddia etmekteydi... Bilindiği gibi Halife demek, Peygamber’in vekili, temsilcisi demek olmaktadır. Mamun, sözkonusu bu kurumu da bu haliyle inkarederek, Halifeliği tamamen “yaratıcı gücün” temsilciliği, “Allah’ın yeryüzündeki vekili” haline getirmekteydi... Kısacası O, “Peygamber’in Allahın elçisi olduğu” ve “Kuran’ın Allahın sözlerini içerdiği” inancını açıkça inkar etmekteydi...

 

Haricilik veya Mu’tazilah doktrinin kurucusu Vasil ibn Ata (700- 748), Hasan al-Basri’nin (642- 728) ve diğer bazı önemli dini karakterlerin öğrencisi olmuştu. Yine O, Emevi (Umayya) Hanedanı’na karşı başlayan ayaklanmaya katılmış bir ihtilalciydi... Hariciler, “kaderin önceden Allah tarafından belirlendiği, iyiliğin de kötülüğün de Allahtan geldiği” inancına, “alınyazısı” denen şeye itiraz etmekteydiler. Haricilik veya Mu’tazilah doktrinine göre insanlar, seçimlerini özgür iradeleri ile gerçekleştirmekte, kaderlerini kendileri belirlemekte idiler. Özgür iradeleri ile onlar, ya kötülüklerin (şeytanın) safını, ya da iyiliğin yolunu seçmekteydiler. Daha ayrıntılı ifadesiyle, onlara göre Allah, insanlar için sadece iyi şeyler istemekteydi ama, insanlar kendileri özgür iradeleri ile davranışlarını belirlemekte, bilerek iyilik veya kötülük yapmaktaydılar.

 

Aslında bu düşünce tarzı ve “yaratıcı güce” verilen “sadece iyilik isteme” kimliği, iyili ile kötülüğü kesin sınırları ile ayırma anlayışı, ve insanların özgür iradeleri ile bunlardan birisini seçme düşüncesi, “iyiliğin de kötülüğün de Allahtan geldiği” iddiasındaki Sünni İslam’a yüzde yüz zıt bir inanç biçimi idi. İyiliği de kötülüğü de aynı kaynağa, Allah’a bağlayan Sünni İslam’da bulunmayan sözkonusu düalism, iyiliğin ve kötülüğün kaynaklarını ayırma anlayışı, eski İran dini düalist Zoroastrianizm’de ve yine Part asilzadesi olan İran kökenli Mani’nin (216-274/ 277?) kurduğu Manichaeism’de de bulunmaktaydı (Part’lar, Kuzeydoğu İran’dan gelip, İran’daki Helen iktidarına, Seleucid Krallığına son veren ve İ.Ö. 247 yılında İ.S. 224 yılına dek İran’ı yöneten İran asıllı bir kavimdir.)... Kısacası, Zoroastrianizm’e ve Manichaeism’e özgü evren yorumu (kozmoloji) ve ayrıca Hiristiyanlık’ta bulunan benzer evren anlayışı, iyiliğin ve kötülüğün kaynaklarını kesinlikle ayıran inanç biçimi, Hariciliği devletin resmi doktrini haline getiren Halife al-Ma’mun ile birlikte İslam dünyasında ilk kez güç kazanıyordu. İleride aynı düalism, 12 İmam Şiası ve bu inancın türevleri ile birlikte İslam dininin içine çok daha fazla girecekti...

 

Al- Mamun’un babası Harun ar-Rashid’in özel öğretmeni Yahya, İranlı Barmakid sülalesinden gelmekteydi. Bunlar, eski yüksek eğitimli rahip sülalesi idiler. Barmakid sülalesinin, İslamiyet öncesi İran’da, -Part Hanedanı’nın yerini almış olan- Sasani Hanedanı (224- 651) yıllarında çok büyük güç sahibi olan ve politik-ruhani bir kast oluşturan Zoroastrian rahipler soyundan olmamaları için bir neden yoktu. Anlaşılan, eski mesleklerini rahatça Müslüman imamlar veya eğitmenler olarak sürdürmekte, ve Yönetim çevrelerinde eski İran düşüncesini yaymakta idiler... Ayrıca, Halife al-Ma’mun’un annesi de İranlı bir cariye idi. Anlaşılan al-Ma’mun, eski İran düşüncesinin, felsefesinin etkileri ile büyümüştü... Edebiyat, felsefe, bilim konularında dönemlerinin en ileri gelenleri olan bu İran kökenli kişiler, sarayın içinde en yüksek bürokratik mevkileri de tutmakta idiler...

 

Al-Ma’mun’un iktidar yılları ve öncesi, 800’lü yıllar, ve ardından gelen yüzyıl, İslam medeniyetinin zirveye ulaştığı büyük bir aydınlanma dönemi olacaktı. Al-Mamun yönetimi yıllarında (813- 833), tüm eski Grek bilimiyle ve felsefesiyle ilgili yapıtlar arabçaya çevrileceklerdi. Aynı amaçla Aklın Evi (Bayt al-Hikmah) adını alan bir akademi kuracaktı. Bu akademide çalışan çevirmenlerin çoğu Hiristiyanlardan oluşmaktaydı. Ayrıca yine O, al-Ma’mun, İslam dünyasında bulunmayan en önemli Bizans (Doğu Roma) metinlerini getirtip çevirttirecekti. Bağdad merkezli Abbasi Halifeliği’nin sınırları içinde, İslam dünyasında, bilimlere ilgi hızla artacak, antik çağın astronomi bilgilerini dirilten İslami okullar doğacaktı. Sadece çeviriler değil, bizzat bilimsel araştırmalar da başlayacak ve gelişecekti. İslam dünyasında, -ileride Batı’da Rönesans’a kaynaklık edecek olan- bilimin, sanatın, edebiyatın tüm dalları çiçek açacaktı...

 

Daha önce vermiş olduğum bilgilerden bazılarını tekrarlayacak olursam... Batı’da yeniden doğuşun (Rönesans) ürünü modern romanın temellerinde duran ve hatta bunun ilk türü olarak ta kabuledilen -masal içinde masal- “Binbirgece Masalları”, aynı yüzyılda, 800’lü yıllarda ve daha ayrıntılı olarak ta bir sonraki yüzyılda İslam dünyasında derleneceklerdi. Yine Haçlı seferlerinden çok önce, 1000’li yıllara girilirken İranlı Firdevsi’nin (Ferdowsi, 935- 1020/ 26) tüm zehirlerinden arındırılarak ancak 35 yılda tamamlayabildiği, ve 1010’da Gazneli Mahmud’a (yönetimi, 998- 1030) sunduğu Şahname’si (Kralların Destanı), dünya edebiyatının eşsiz klasiklerinden biridir... Rönesans’ın büyük karakterlerinden Goethe’nin yapıtlarını okuyanlar, Batı edebiyatı üzerinde, Johann Volfgang von Goethe üzerinde Firdevsi’nin (Ferdowsi) etkilerinin ne ölçüde derin olduğunu farkedebilirler. Bu satırları yazana göre, Şahname olmadan Goethe’nin “Faust”u yaratılamazdı herhalde. Yine Goethe’nin “Doğu ve Batı Divanı”nı da unutmamak gerekir... İslam dünyası içinde Aristotales’den (İ. Ö. 384- 322) sonra en büyük düşünür olarak kabuledilen ve aynı saygınlığı Batı’nın gerçek entellektüel çevrelerinde de kazanmış olan 878 Türkmenistan doğumlu ve 950 Şam? (Damaskus) ölümlü bir Türk olan Farabi, yine aynı yıllarda tarih sahnesinde gözükecek olan önemli karakterlerden birisidir...

 

Haçlı Seferleri’nin başladığı yıllarda İslam dünyasında, dünyadaki en gelişmiş matamatikten, kimyadan (simya, alchemi/ alkemi), tıptan, astronomiden, denizcilikten ve daha birçok bilim ve teknikten başka, yine Batı’da bulunmayan güçlü bir hukuki sistem mevcuttu. Yani, o yıllarda Batı’da egemen olan “göze göz, dişe diş” kuralı İslam dünyasında yoktu, tüm toplum için geçerli hukuki kurallar vardı... Alamut Kalesi’ne yerleşmiş olan Hasan-e Sabbah’a bağlı Haşhaşcı süikastcilerin cinayetleri (daha çok 1100’lü yıllar), 1095 yılında başlayıp birbirini izleyen Haçlı seferleri, ve 1200’lü yıllarda gerçekleşen Moğol istilası, İslam dünyası içinde büyük yıkıma, ve gerilemeye neden olacaktı. Zaten bu üç saldırgan güç te ayrı ayrı birbirleri ile bağlantı halindeydiler, ittifakları vardı. Daha doğrusu, Alamut Kalesi’ni merkez edinmiş Haşhaşcı katiller ile Haçlıların ve Ayrıca Haçlılar ile istilacı İlhanlı Moğolları’nın ayrı ayrı ittifakları vardı...

 

Hasan-e Sabbah tarafından afyon yutturulup sahte bir cennete yollanmalarının ardından, “ölürlerse yine aynı cennete gideceklerine” sanan fanatik Haşhaşcı süikastcilerin saldırıları sırasında, Nizam al- Mülk gibi çok değerli bir baş vezir, değerli devlet adamları, hükümdarlar katledileceklerdi. Nizam al- Mülk’e yönelik süikast, Alamut’a yerleşmiş Hasan-e Sabbah önderliğindeki Haşhaşcı katillerin üzerine yıkılmış olmakla birlikte, aslında bu cinayetin kimler tarafından işlendiği tam belli olmayacaktı. Hatta, bizzat Melik Şah’ın baş vezirini öldürtmüş olabileceği üzerine bile şüpheler mevcuttur... Moğol ve Haçlı saldırıları ile, birçok değerli bilgi birikimi tahribedilecek, yakılacak, veya çalınarak yokedilecekti. O dönemin dünyasının en ilerisi, en gelişmişi olan İslam aleminde, politik-idari yaşamda, sarsıcı çalkantılar, destabilizasyonlar meydana gelecekti...

 

Yine aynı yıllarda, -çağına göre- dünyadaki en zengin kültüre sahip İslam dünyasının gelişmiş edebiyatı, matamatiği, kimyası, astronomisi, Haçlı seferleri yoluyla Batı dünyasına akmaya başlayacaktı. Aynı şekilde Batı kültürünü ve bilimini zenginleştiren bir diğer kaynak ta, değerli İsveçli tarihçi Herman Lindqvist’in “Historien om Spanien” adlı yapıtında detaylı biçimde anlattığı gibi, İspanya’da kurulmuş olan İslam egemenliği (711- 1492) olacaktı. Endülüs Emevi devleti, Batı’da ilk üniversitelerin boyattığı, bilimin, tekniğin, edebiyatın çiçek açtığı sonderece hoşgörülü bir medeniyet üretecekti. Burada, herhangi bir dini baskı, zorlama yoktu. Müslümanlar, Hiristiyanlar, Yahudiler, yanyana, hatta içiçe barış içinde yaşamaktaydılar...

 

Yusuf Küpeli

Eylül 2013

yusufk@telia.com

 

 

MÜSLÜMAN ARABLAR İLE TÜRKLERİN İLK TEMASLARI VE TÜRKLERİN MÜSLÜMAN OLMALARI ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Müslümanlık Doğu’ya doğru, Orta Asya’ya, Cin’e, Endonezya’ya dek asıl olarak tüccarlar, gezginler aracılığı ile yayılmış olsa da, Arablar ile Türkler’in ilk yoğun temasları, 700’lü yıllarda savaş alanlarında olacaktı... Sasani Hanedanı’nın (224- 651) Müslüman Arab güçleri tarafından yıkılmasının, 651’de İran’ın Arablar tarafından tamamen elegeçirilmesinin ardından, Arab orduları, hem Kafkaslar’a ve hem de doğuya, Çin’in nüfus alanı içindeki Orta Asya topraklarına doğru açılmaya başlayacaklardı. O zamana dek Türkler, genellikle Çin etkisi altında idiler...

 

Sözkonusu yıllarda Türkler, genellikle Şamanist, veya Budist inançlara sahiptiler. Ve bir de daha önce belirtmiş olduğum gibi, günümüz Moğolistan’ında ve ondan daha geniş sınırlara sahip olan Uygur Kağanlığı, 700’lü yılların ikinci yarısında, Manicheism’i resmi devlet dini olarak kabuletmişti... Bölgedeki Çin etkisini kavramak açısından, o dönemden, 800’lü yıllardan kalan ve Berlin Sanat Müzesi’nde görülebilecek olan Uygur üst sınıflarına ait resimlere bakmak yeterlidir herhalde. Bu resimlerde, Uygur prenslerinin ve prenseslerinin, türkçe konuşan bu toplumun üst sınıflardan kadın ve erkeklerin, aynen Çinliler gibi giyindikleri gözükmektedir. Uygur asillerinin Çinlilerden ayırt edilemeyecek ölçüde Çin üst sınıflarının modasını izledikleri, bölgedeki Çin etkisi açıkça gözlemlenmektedir...

 

Müslüman Arablar’ın gelişinden önce Türkler, Orta Asya’ya doğru genişleyen Çin’in (Tang Hanedanı yılları, 618- 907/ 917) etkisi altına girmişlerdi. Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, İran’ın 651 yılında bütünüyle Müslüman Arab egemenliği altına girmesi, Orta Asya üzerine bir Arab-Çin çatışması başlatmıştı... Türkler, başlangıçta, yoğun olarak Çin orduları içinde idiler... Değerli bilim insanı ve araştırmacı Doğan Avcıoğlu’nun “Türklerin Tarihi, üçüncü kitap”ta anlattığına göre, 751 yılında Arablar ile Çinliler arasında gerçekleşen, ve Çin ordusunun yenilgisi ile sonuçlanan Talas savaşı, Türklerin geleceği açısından bir dönüm noktası olacaktı. Çin ordusunun yenilgisi ile sonuçlanan bu savaştan sonra Türkler, artan hızlarla Arab etkisi altına girmeye başlayacaklardı... Yenilip geriye çekilen Çin ordusunun içinde, Türk unsurlar da, Türk savaşçılar da bulunmaktaydı... Kuzeybatı Kırgızistan’da, şimdiki Kazakhistan sınırına yakın bir yerde bulunan Talas’ta yaşanan savaş, Türkler’in tarihlerinin akışını değiştirecekti...

 

Aslında, daha önce, Uygurlar hakkında bilgiler verirken, -Doğan Avcıoğlu’nun anlatımından tamamen bağımsız olarak, farklı kaynaklara dayanarak- Talas savaşından sözetmiştim... Daha ayrıntılı bilgi verecek olursak eğer, sözkonusu savaş, 751 yılı Temmuz ayında, ülkenin batısında, Kırgızistan’daki Talas Nehri kıyılarında, şimdiki Ulye-Ata yakınında, Kao Sien-çe komutasındaki Çin ordusu, Ziyad İbn-Salih komutasındaki Arab ordusu arasında yaşanacaktı. Aslında Türkler, sadece Çin ordusu içinde değil, aynızamanda yoğun biçimde Arab ordusu safında da varlardı. Çinliler sadece Arablar karşısında değil, Arabların müttefiki olan Karluk (bir Türk toplumu) güçleri karşısında, bu birleşik ordunun önünde ağır bir yenilgiye uğrayacaklardı... Orta Asya halklarının kaderini belirleyecek kadar önemli olan bu savaş, Çinlileşme yolundaki Orta Asya’da Çin etkisini kırarken, İslamiyetin yayılmasının önünü açacaktı...

 

Sözkonusu savaşın ardından Orta Asya üzerinde artan Arab etkisi ile birlikte, Türkler arasında, öncelikle kentli Türkler’de İslamlaşma hız kazanacaktı. Göçebe Türklerin İslamlaşmaları çok daha geç yıllara dek, 1400’lü yıllara dek sürecekti. Bunlar, çoğunluklu olarak Sufi İslam’ın değişik kollarını, Sünni İslam tarafından Batıni (din dışında sayılan, gizli işlerle uğraşan anlamında) kabuledilen yolları seçeceklerdi... Şia ve türevleri, Anadolu Aleviliği ve bağlantılı tarikatlar, Suriye Alavi inancı, ve daha başka bazıları, Sünni İslam için Batıni sayılanlar olmaktadırlar...

 

Sünni İslam tarafından “Batıni” sayılanlar, 12 İmam’ı, öncelikle Ehl- Beyt’i (Muhammed-Ali-Fatma-Hasan-Hüseyin evi), tamamen saf, kutsal varlıklar olarak kabuletmekte, Hiristiyan inancının İsa’ya, veya Zoroastrianism’in “Ahura Mazda”ya (“Akıllı Efendi”) verdiği saflık ve iyilik kaynağı olma rolüne benzer bir rolü Ehl- Beyt’e ve 12 İmam’a vermektedirler. Hatta Ali’yi Muhammed’den daha yüksek bir yere koymakta, bazıları O’na Baba-Oğul-Kutsal Ruh İsa benzeri bir kimlik atfetmektedirler. Hiristiyanlık’ta olan bu teslis inancına, Sufi şiirinde çokça rastlanmaktadır. Örneğin, 1500’lü yılların ünlü Sufi şairi Kul Himmet, “(...) Bir ismi Alidir, bir ismi Allah/ İnkarım yoktur hem vallah hem billah…”, demektedir. Aynı yüzyılın en ünlü Sufi- Alevi şairi Pir Sultan, “(...) Dağda, derya da, ovada/ Allah bir Muhammed, Ali…”, diye yazmaktadır. Açıkça görüldüğü gibi, sözkonusu dizelerde de Ali- Muhammed- Allah aynılaşmakta, İsa kimliğindeki üçleme/ teslis gibi tek bir varlık olmaktadırlar...

 

Yine Sufi inançlar, Sünni İslam’da olmayan ama, Zoroastrianism’de ve Hiristiyanlık’ta olan biçimde iyiliğin ve kötülüğün kaynaklarını kesinlikle birbirinden ayıran düalist bir dünya görüşüne, evren anlayışına sahibolmaktadırlar... Örneğin, 12 İmam Şiası’nda, aziz konumundaki İmamlar, -İsa’ya veya Ahura Mazda’ya verilen kimlik gibi- “göksel cennetlerle” özdeşleştirilmiş nur (ışık) kaynakları olarak düşünülen tamamen “saf/ temiz” varlıklardır. Bunlar, sadece iyilik kaynağıdırlar, bunlardan herhangibir kötülük gelmez... “Göksel cennetler” ise, Güneş ve Ay dahil o dönemde bilinen planetlerden başkaları değildir... Ve 12 İmam Şiası’nın kutsal varlıklarından ilk beşi veya Şia- Alevi terminolojisi ile Ehli Beyt (Muhammed-Ali-Fatma-Hasan-Hüseyin evi), üstün derecede azizler olarak diğerlerinin içinde en temizleri ve saflarıdırlar. Sıralanan adlardan Peygamber Muhammed ve kızı Fatma Zehra, sözkonusu 12 İmam’dan önce gelen ve bunların dışında olan “kutsal” iki varlıktırlar... Birçok Sufi inançta nerede ise İsa gibi “yaratıcı güç” ile özdeşleştirilen Ehli Beyt mensupları sadece iyilik kaynağı iken, kötülükler şeytani güçlere aittir... Sünni İslam’da ise, iyiliğin de, kötülüğün de kaynağı “Allah”tan başkası değildir. O, hem lutufkardır, hem de cezalandırıcı...

 

Zoroastrianism’den derin biçimde etkilenmiş olan Grek düşünürü Platon’da (İ. Ö. 427- 347) “varolan, ve yeryüzündeki herşeyin bir aslı olduğu, ve yeryüzündekilerin -bir bütünlük içinde- bu asılların yansımaları olduğu”, iddia eder. Platon’a göre, “dünyamızdaki tüm nesnelerin, gökyüzünde başka bir yerde asılları vardır; yeryüzündekiler, aynadaki görüntüleri gibi bu asılların yansımalarından başka birşey değillerdir.” İşte Platon’a Zoroastrianizm’den geçtiği anlaşılan bu düşünce, “Vahdet-i Vücud” adıyla, Sufi düşünürler tarafından İslam içine taşınmıştır. Sözkonusu düşünce Sufi İslam’da, “herşeyin bir bütünün parçaları, ve insan dahil tüm nesnelerin Allah’ın değişik suretleri, yansımaları olduğu”, biçimini almıştır... Sünni İslam’ın bakışıyla tüm sözkonusu inançlar, -din dışında sayılan, gizli işlerle uğraşan anlamında- “Batıni” katagorisi içindedirler, “İslam dışı” kabuledilirler...

 

Sufi sözcüğünün kökeni konusunda iki ayrı iddia bulunmaktadır... Türkiye’de konu ile ilgili “uzman” rolündeki bazı “çok bilmiş” mollaların iddialara göre, Sufi sözcüğü, arabça yün anlamına gelen suf sözcüğünden türetilmiştir... Fakat bu satırları yazana göre, akla daha uygun olan iddia, Sufi sözcüğünün, Grek dilinde akıl, bilgelik anlamına gelen sofia sözcüğünden türetilmiş olduğudur. Çünkü sufi inançların sahipleri, Kuran’da yazılı olandan başka birtakım “gerçekleri” akıl yoluyla üretmektedirler. Bu nedenle, Sufi sözcüğünün akıl ve bilgelik anlamına gelen sofia sözcüğünden üretilmiş olması akla çok daha yatkındır. Platonism’in, eski Grek felsefesinin Sufism üzerindeki etkisi de dikkate alınırsa, sözkonusu sözcüğün Sofia sözcüğünden üretilmiş olduğu daha da anlaşılır olmaktadır... Sufi inancın sahibi, eğitilmiş biri olarak Sofu, akla ve bilgiye sahip olan, aklın ve bilginin yolunda yürüyen kişi olarak algılanabilir. 

 

Daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, kökleri Zoroastrianizm’e ve Platon’a uzanan “Vahdet-i Vücud” kuramına göre, “insan, Allah’ın sureti, bir görünüşü,bir  yansıması olmaktadır”. Böylece Kuran bilgilerinin dışına çıkldığı gibi, aynızamanda insan yüceltilmiş, iteatkar edilgen bir varlık olmaktan çıkartılarak “yaratıcı gücün” yansıması biçiminde tarif edilmiştir. Kısacası Sufi İslam’da, Kuran’da yazılanların dışına çıkılarak, gözleme dayalı yoruma önem verilmiştir...

 

Değişik kolları olan Sufi inançlarda, “yaratıcı” güç, Allah, tüm varlıklarla özdeşleştirilmiştir. Arab Sufi düşünürü Muhiddin ibn al-Arabi (1165- 1240), “Allah herşeyin içindedir ve herşey Allahtır” demektedir. Bu anlayış, insana ve doğaya yönelik derin bir sevgi içermektedir, ve aynızamanda mutlak iktidarlara karşı bir başkaldırı ile yüklüdür… “Allahtan başka Allah yoktur!” diyen Sünni İslam ise, herşeyin üzerinde mutlak biçimde egemen kıldığı “Yaratıcı” güçü, tamamen ayrı bir yere oturtmaktadır. Bu son ifade edilen düşünce biçimi, yani Sünni İslam’ın felsefesi, -iktidarını “Yaratıcı”dan aldığı iddiasındaki- mutlak monarşilerin yönetme anlayışları ile tam bir uyum sağlamaktadır...

 

Zaten ileride, yerleşik merkezi yönetimler oluşturmuş Sünni Türkler ile göçebe veya yarı göçebe Sufi Türkler arasındaki çatışmalar, asıl olarak bu son ifade edilen düşünce farklılığı, yaşamı kavrayış farklılığı temelinde gelişmiştir... Göçebe konfederasyonları ötesinde bir yönetime, kararların bütünüyle bir merkezden alındığı baskıcı imparatorluklara, sultanlıklara tahammülü olmayan göçebeler için, katı kesin hükümleri olan Kuran yerine, iyiliği de kötülüğü de elinde tutan mutlak bir “yaratıcı güç” yerine, “yaratıcı gücü” insanla ve doğadaki tüm varlıklarla özdeşleştiren daha özgürlükçü bir Sufi düşünce tarzı uygun olmaktadır. Diğer yandan, iyiliği de kötülüğü de aynı “yaratıcı güce” bağlayan, ve bu “gücü” diğer tüm varlıklaradan ayrı bir yere koyan Sünni İslam’ın anlayışı, güçlü monarşilere, tüm İktidarı elinde toplamış olan Osmanlı Sultanları’na ve benzerlerine uygun düşmektedir. Zaten bu nedenle, yönetimler merkezileştikçe, Sufi inançları seçmiş göçebe Türkler başkaldırmışlardır. Şüphesiz bu başkaldırıların ekonomik nedenleri de vardır ama, sözkonusu ideolojik farklılık en başta gelen nedenlerden biri olmuştur...

 

İslama geçişte göçebe Türkler, yoğunluklu olarak Sufi inançları seçmişlerdir, ve başlangıçta bunlar hep çoğunluğu oluşturmuşlardır... Ayrıca, türklerin önceki Şamanist inançlarında da, Sufism’e uygun bir düalism mevcuttur... Tengri (Yüce Gök), sadece iyilik kaynağıdır... “Gücünü sadece Tengri’den alan, teması Tengri ile olan” Şamanlar bulunduğu gibi, “gücünü sadece kötü ruhlardan alan, göğün sağ yanındaki kötü ruhlarla ve yeraltı dünyasının kötü ruhları ile teması” olan “Kara Şamanlar” da vardır...

 

Göçebe Türklerin içinden gelmiş oldukları Şamanizm’in, Sufi inançlara girmiş olan Zoroastrianizm ve Manichaeism gibi düalist bir inanç biçimi olması, başlangıçta çoğunluğu oluşturan göçebe Türkler’in sözkonusu düalist Sufi tarikatları seçmelerinde etkili olmuştur. Kısacası Sufi inançlar, onların geleneksel düşünce yapılarına daha uygun gelmiştir... Diğer yandan, Zoroastrianizm ile Şamanizm arasında, “ateşin kutsallığı” gibi daha birçok paralellikler bulunmaktadır... Bu nedenle Şamanist Türkler, İslam içine girmiş olan İran düşünce biçimine sahip tarikatları kolaylıkla seçmişler, ve kendi Şaman inançlarını bu tarikatlara taşımışlardır. Şamanlar, rahatça Sufi dervişler haline gelebilmişlerdir...

 

Ayrıca, yukarıda bir-iki örnekle yansıtılmış olan Sufi düşünce tarzı, evren anlayışı, “yaratıcı güç” yorumu, medeniyetlerde bulunan derin sosyal sınıf ayrımları ile gerçek anlamıyla parçalanmamış, dayanışmacı gazi yoldaşlığını ve eşitlikçiliğini yitirmemiş göçebe, veya yarı göçebe Türkmen kafa yapısına daha uygun gelmiştir. Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, göçebelerin mutlak iktidarlara tahammülleri yoktur, ve mutlak iktidarların ideolojisi olmaya elverişli Sünni İslam ile göçebe Türklerin aralarına mesafeler koymaları ise anlaşılır bir olaydır...

 

Türklerin Arablar ile ilk en önemli ciddi bağları, Bağdad merkezli Abbasi Halifeliği için köle asker olmaları, Bağdad’ın asıl güvendiği paralı profesyonel ordu gücünü oluşturmaları ile başlamıştır. O zamana dek Sünni Arab-İslam dünyasında düzenli profesyonel askeri birlikler varolmamış, yapılan tüm fetihler aşiret birlikleri ile gerçekleştirilmişti... I. Darius’dan (Büyük Darius, yönetimi, İ.Ö. 522- 486) itibaren varolduğu dönemin en mükemmel devlet örgütlenmesine sahibolan köklü bir medeniyetin temsilcileri konumundaki İran asıllı bürokratları sayesinde, Abbasi İmparatorluğu, kendisinden önceki Emevi İmparatorluğu’na göre çok daha karmaşık ve mükemmel bir devlet örgütlenmesi gerçekleştirmiş, ve asıl olarak Oğuz Türkleri’nden oluşan düzenli bir ordu kurmuştur...

 

Oğuz Türkleri, ileride politik iktidarı elegeçirecekler ve Abbasi Halifeliği’nin ruhani şemsiyesi altında Selçuklu İmparatorluğu’nu kuracaklardır. Böylece onlar, Sünni İslam dünyasının önderi, yöneticisi, ve savunucusu haline gelecektir... Önce bölünen, sonra beyliklere dağılan Selçuklu Devleti’nin boşluğunu daha bir üst düzeyde dolduran Osmanlı İmparatorluğu, çok daha merkezi bir örgütlenme ile Batı’ya doğru yayılacaktır... Ve Osmanlı, Mısır’ın fethinin (1517) ardından, Halifelik kurumunu -başkenti- İstanbul’a taşıyacaktır... Diğer yandan, Şia inancının İran’da yayılıp egemen politik güç haline gelmesini de yine Oğuz Türkleri, Safavi Hanedanı sağlayacaktır...

 

Sözkonusu uzun karmaşık süreç içinde, çok daha eski ve zengin olan Pers-İran kültürü ve dili, ve aynı şekilde Arab kültürü ve dili, Türk kültürünü ve dilini, Oğuz türkçesini ve edebiyatını, derin biçimde etkileyecekti. Türkçeye, onbinlerce farsça ve arabça sözcük girecekti... İleride Batı dilleriinden sözcükler de türkçeye girer, bu dili zenginleştirirken, Batı dillerine, özellikle Balkan halklarının dillerine binlerce türkçe sözcük katılacaktı... Bu alışveriş, Türk kültürünün ve dilinin daha da zenginleşmesine yardımcı olacaktı. Göçebe geleneği ile fetihler yapıp, yıktıkları, veya politik yönetimini elegeçirdikleri medeniyetin mirasını devralan Türkler, yabancı kültürlere kapalı değillerdi. Aksi takdirde çok-uluslu imparatorluklar kuramazlardı...

 

Yusuf Küpeli

Eylül 2013

yusufk@telia.com

 

 

ilgili metinler:

 

Yusuf Küpeli, BÜYÜK SELÇUKLU İMPARATORLUĞU ÜZERİNE ÇOK KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ, YA DA “RUM SULTANLIĞI” VE İLK HAÇLI SEFERLERİ ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, BABA İSHAK AYAKLANMASI, ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ’NİN MOĞOL İLHANLI (İL-KAĞANLIĞI) DEVLETİ’NİN VASALI HALİNE GELMESİ VE DAĞILARAK BEYLİKLERE AYRILMASI ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, ALTAY DİL GRUBU VE TÜRK DİLLERİ VE KÜLTÜRÜ ÜZERİNE KISA GENEL BİLGİLER

 

Yusuf Küpeli, MISIR’IN KISA GEÇMİŞİ, İSLAMLAŞMASI, FATIMİ MISIR, MISIR’DA TÜRK HANEDANLAR, ZENGİ HANEDANI, EYYUBİ MISIR, MEMLUKLULAR, VE BİR KIPÇAK TÜRKÜ OLAN BAYBARS ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam

 

 

http://www.sinbad.nu/