Yusuf Küpeli, ABD’nin askeri gücü, toprakları dışındaki askeri üsleri, yayılması ve dünya egemenliği düşleri üzerine notlar

 

1- ABD’nin askeri gücü, yayılması, askeri harcamaları ve yeniden kışkırtılan silahlanma yarışı üzerine bazı genel bilgiler

 

notlar:

 

 

1- ABD’nin askeri gücü, yayılması, askeri harcamaları ve yeniden kışkırtılan silahlanma yarışı üzerine bazı genel bilgiler

 

İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle birlikte İngiliz Emperyalizmi’nin boşluğu, ABD’nin ekonomik ve askeri hegemonyası ile doldurulmuştur. Savaşın hemen ardından ABD, 100 kadar ülke ve alanda, tüm kıtalarda ve bu kıtaların arasındaki adalarda, Antartika’dan Kuzey Kutbu’na dek ulaşan en geniş coğrafyada, 2000 üs alanına yerleştirilmiştir. (Monthly Review, by The Editors, U.S. Military Bases and Empire,  www.monthlyreview.org/03.02editr.htm). Yine Monthly Review’e göre ABD, bu üs alanlarında, 30 bini aşkın tesisten oluşan ve dünyanın hiçbir döneminde görülmemiş olan bir askeri denetim ağı oluşturmuştur... ABD nin günümüzdeki konumuna karşın, “üzerinde güneş batmayan” İngiliz İmparatorluğu, en güçlü dönemlerinde bile sadece 35’i aşkın kolonisi konumundaki ülkede askeri üs ağına sahipti ve özellikle deniz geçitlerini denetleyerek egemenliğini sürdürmektedir. (Monthly Review, by The Editors, U.S. Military Bases and Empire, www.monthlyreview.org/03.02editr.htm).

 

Varolduğu sürece -öncelikle- Sovyetler Birliği’ni ve tüm sosyalist sistemi çembere alan ve günümüzdede asıl olarak Çin’i ve Rusya’yı artan ölçüde çember içine almayı sürdüren bu üs ağı, bir yukarıdaki aynı kaynağa göre, Pentagon’un konu ile ilgili 2001 raporunda 38’i aşkın denizaşırı ülkeye yayılmış olarak gösterilmektedir. Chalmers Johnson’un 22 Şübat 2007 tarihli Z Net’te yayınlanmış olan “737 U.S. Military Bases = Global Empire” başlıklı makalesine göre, 2005 yılı verileriyle ABD’nin kendi dışındaki ülkelerde 737 askeri üssü vardır. Bu metinden anlaşıldığı kadarıyla, Monthly Review’de yeralan 2000 sayısı, ABD içinde olan üslerle birlikte toplam sayıyı yansıtmaktadır…

 

Yayılma sürecinin sürmesi, yeni üsler ve tesisler kurulması ve bunların birkısmının kayıtlarda gözükmemesi nedeniyle sözkonusu sayı sürekli kabarmaktadır. Denizaşırı ülkelerdeki ABD askeri üslerinin sayılarının 1000’e ulaştığı da yazılmaktadır... Z Net’te yeralan aynı makaleye göre, en güçlü olduğu dönemde Roma İmparatorluğu (İsa’dan Sonra 117), İngiltere’den Mısır’a ve Ermenistan’a dek uzanan 37 tane asıl büyük askeri üs ile polislik görevini yerine getirmekteydi…

 

İlk ABD ordusu, Kuzey Amerika kolonilerinin Büyük Britanya’dan politik bağımsızlıklarını kazanmaları sürecinde, İhtilalci Amerikan Savaşı yıllarında (1775- 83) şekillenmiştir. Düzenli ordu ilk kez 14 Haziran 1775 günü Kıta’ya Ait İkinci Kongre sırasında kurulmuştur. Ve ardından 1787 anayasasına göre askeri gücün başkomutanlığı ABD Başkanı’na verilmiştir. Askeri gücü yönetmesi amacıyla sivil bir kurum olan Savunma Bakanlığı (Department of War) 1789 yılında şekillendirilmiştir... Yine aynı kongre sırasında orduyu desteklemesi amacıyla 13 Ekim 1775 günü Donanma kurulmuştur ama, bunun ayrı bağımsız bir güç olarak şekillenmesi 1784 yılında gerçekleşmiştir. ABD ticaret gemileri 1798 yılına dek savunmasız seyretmek zorunda kalmışlar ve korsanların hedefi olmuşlardır. Sonunda, 30 Nisan 1798 günü Kongre, Donanma Bakanlığı (Departmet of Navy) kurulması kararını almıştır. ABD Donanması ilk önemli savaş deneyini 1812 yılında İngiliz Kıraliyet Donanması karşısında elde etmiştir... İçsavaş yıllarında (1861- 65, Kuzey- Güney savaşı), endüstrileşmiş olduğu için özgür işgücüne gereksinim duyan ve bu nedenle toprakta köleliğin kalkmasını isteyen Kuzey Birliği’nin (Union) zaferinde Donanma önemli rol oynamıştır...

 

Aynı içsavaş sürecinde ilk kez Kuzey güçleri -ABD Hava Kuvvetleri’nin ilk adımı sayılabilecek- balonları kullanmışlardır. ABD Ordusu Muhabere Birlikleri Havacılık Tümeni ilk kez 1 Ağustos 1907 günü kurulmuştur. Haksız emperyalist ve halk düşmanı bir politikanın ürünü olarak ilk ABD askeri uçağı Meksika halk ayaklanmasının önderi Pancho Willa’nın güçlerine karşı kullanılmışsa da, başarı elde edilememiştir...ABD askeri uçakları I. Dünya Savaşı yıllarında aktif görev yapmışlardır ve 1920 yılında ordu yeniden organize edilirken Hava Gücü’de kurulmuştur... Silahlı Kuvvetler’in bir parçası olarak ABD karasularında hizmet veren Kıyı Muhafızları (Coast Guard, USCG) 1790 yılında kurulmuştur...

 

ABD’de askerlik yaşı 17- 45 olarak belirlenmiştir ve 2005 yılı verilerine göre bu ülkenin aktif olan ve olmayan toplam asker sayısı 2 milyon 685 bin 713 kişidir. Bunların 1 milyon 426 bin 713 tanesi aktif görevdedir. Diğer yandan, 2004 yılı ile ilgili bir başka şemaya göre 1 milyon 450 bin 689 asker aktif görevdedir. Yine 2004 yılı verilerine göre sözkonusu aktif görevde olan askerlerin 500 203 tanesi orduya (kara ordusu) aittirler ve bunların 414 325 tanesi gönüllü askerdir. Ordunun yüzde 15.2 kadarı kadındır ve 69 307 tanesi ise subaydır. Donanmaya bağlı operasyon gücü Deniz Piyadeleri (Marine Corps) 1775 yılında kurulmuştur ve 2006 yılı verileriyle sayıları 180 000 kadardır. Bunların 157 150 tanesi gönüllü askerdir. Subay sayısı 19 052’dir ve Deniz Piyadeleri’nin içindeki kadın oranı yüzde 6 kadardır. Hava Kuvvetleri içinde aktif görev yapan personelin sayısı 358 612’dir. Bu sayı neredeyse Donanma’da görev yapanların sayısına eşittir ve ayrıca aynı sayı kara ordusunda görev yapanlardan da sadece 151 00 kişi kadar daha azdır. Sözkonusu oranlar ABD silahlı gücü içinde Hava Kuvvetleri’nin ne ölçüde büyük önem taşıdığının ve operasyonel gücünün büyüklüğünü kanıtları olmaktadır... Hava Kuvvetleri içinde görev yapan personelin 285 520 tanesi gönüllüdür. Aynı kuvvet içindeki kadın oranı yüzde 19.6’dır ve toplam subay sayısı 73 091 kadardır... Alaska ve Havai dahil ABD karasularında görev yapan Kıyı Muhafızları’nın (Coast Guard) 2004 itibariyle sayıları 40 151 olmaktadır. Bunların 31 286 tanesini gönüllüler oluşturmaktadır. Kıyı Muhafızları’nın içindeki kadın oranı yüzde 10.7 kadardır ve subay sayısı 7 835’tir... ABD’nin sınırları dışında 325 bini aşkın asker görev yapmaktadır ve bunların 170 bin kadarı Irakta işgal gücü olarak bulunmaktadır.

 

ABD’nin ulusal askeri kumanda hiyerarşisi en genel biçimiyle şu şekilde oluşmaktadır:

 

Merkezde başkumandan olarak ABD Başkanı ve aynı kare içinde O’nun hemen altında Savunma Bakanı durmaktadır. Bununla eşit düzeyde ve sadece bununla bağlantılı olarak ve Başkanı yönlendiren bir kurum olarak -solda- Ulusal Güvenlik Konseyi/ Meclisi (National Security Council) durmaktadır. Bu Meclis, iç, dış ve askeri politikalar konusunda Başkan’a danışmanlık yapma, yön verebilme amacıyla 1947 yılında kurulmuştur. ABD Başkanı, Ulusal Güvenlik Konseyi’nin (NSC) başkanlığını yapmaktadır. Başkan ve Savunma Bakanı dışında bu Meclis’in diğer üyeleri, “Genelkurmak Başkanı” (Joint Chiefs of Staf), CIA (Central Intelligence Agency, Merkezi İstihbarat Servisi) Sekreteri ve Başkan’ın Senato içinden uygun bulduğu diğer kişilerden oluşmaktadır... Türkiye’de varolan MGK’nın NSC’den esinlenmiş olduğu anlaşılmaktadır...

 

Savunma Bakanlığı’ndan üç ayrı kol ayrılmaktadır ve bunlardan biri, solda duranı, Ordu’yu, Donanma’yı ve Hava Kuvvetleri’ni bünyesinde toplayan Askeri Daireler veya Askeri Bölümler (Military Departments) yapılanmasına uzanmaktadır. Merkez de yine Başkan ve Savunma Bakanlığı ile bağlı Birleşik Kuvvetler (Unified Commands) bölümü durmaktadır. En sağda ise yine Başkan ve Savunma Bakanı ile bağlantılı Joint Chief of Staf  (Kadroların Ortak Şefi, Komutanı) durmaktadır. ABD Başkan’ı Joint Chief of Staf  ile doğrudan bağ içinde olabilmektedir. Joint Chief of Staf’ın da Unified Commands ile doğrudan bağı vardır... Yani, ABD sisteminde Joint Chief of Staf, Türkiye’de olduğu gibi tüm kuvvetlerin doğrudan komutanı ve en yetkili kişi konumunda değildir. Joint Chief of Staf’ın (Kadroların Ortak Şefi, Komutanı) ve aynı makamın ikinci kişisinin altında, ayrıca, Ordu’nun Kadro Kumandanı (Chief of Staf of the United States Army), Donanma’nın Donanma Operasyonları Şefi (Chief of Naval Operations), Deniz Piyadeleri’nin Kumandanı (Commandant of the Marine Corps) ve Hava kuvvetleri’nin Kadro Kumandanı (Chief of Staf of the United States Air Force) vardır ve tüm bunlar doğrudan Savunma Bakanlığı’na (Pentagon) bağlıdırlar...

 

Yukarıda hernekadar Joint Chief of Staf’ı Türkiye’de varolan “Genelkurmak Başkanı”nın karşılığı gibi gösterdimse de, bu ikisi birbirlerinin tam karşılığı olmamaktadırlar. Ve zaten o nedenle Türkiye’de olan’ı tırnak içinde yazmıştım... Türkiye’de Anayasa’nın 117 maddesine göre başkumandanlık Cumhurbaşkanı’na aittir ama, pratikte işleri Genelkurmay Başkanı’nın götürdüğü ve tüm kuvvet komutanlarının yasal olarak doğrudan Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı oldukları açık bir gerçektir. Türkiye’de Cumhurbaşkanı’nın başkomutanlık yetkisi sadece semboliktir. Anayasa’nın aynı maddesinde açıkça, “Genelkurmay Başkanı Silahlı Kuvvetler’in komutanı olup, savaşta başkomutanlık görevlerini Cumhurbaşkanı namına yerine getirir.”, diye yazılıdır. Kısacası, ABD ordusu ile TSK’nın komuta kademelerinin hiyerarşik anlamda örgütlenme modelleri farklıdır. Bu durum her iki ülkenin tarihi geçmişlerinin farklılığından ve farklı devlet yapılanmalarından kaynaklanmaktadır. Fakat bazı Amerikancı çevreler ABD’de olana benzer bir sıralanmayı Türkiye’de de yaşama geçirmeye sonderece heveslidirler... Diğer yandan, Türk ordusunun askeri örgütlenme tarzı NATO’ya girişten önce Prusya- Alman geleneğine uygun üçlü bir düzen içinde iken, NATO’ya girdikten sonra ABD sistemine uygun beşli örgütlenme düzenine geçmiştir... Savaş ilanı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere yollanması kararı, veya yabancı kuvvetlerin Türkiye’de konumlandırılması kararı, Anayasa’nın 92. maddesine göre Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetkileri içerisindedir... 

 

Unified Combatant Commands (Birleşik Şavaşcı Kumandanlık) 6 coğrafi bölgeye ve 4 eylem alanına yayılmış 10 Birleşik Savaşcı Kumandanlık’tan oluşmaktadır. Birleşik Devletler Kuzey Kumandanlığı (NORTHCOM), sivil güçlerle birlikte anayurdun güvenliğini sağlamaktan ve Kuzey Amerika Anayurdu’nu savunmaktan sorumludur. Birleşik Devletler Merkezi Kumandanlığı (CENTCOM), Mısır’dan Pers Körfezi bölgesine ve oradan Orta Asya içlerine kadar sorumludur. Ayrıca Afrika Boynuzu (Etopia, Eritria, Cibuti, Somali ve Kenya) denen bölgeden sorumludur ve sorumluluğu AFRICOM’a (Birleşik Devletler Afrika Kumandanlığı) kadar uzanmaktadır. Birleşik Devletler Avrupa Kumandanlığı (EUCOM) Avrupa ve İsrail’den sorumludur ve aynızamanda AFRICOM üzerinde de sorumluluğu vardır. Birleşik Devletler Pasifik Kumandanlığı (PACOM), Havai dahil Asya-Pasifik bölgesinden sorumludur. Birleşik Devletler Güney Kumandanlığı (SOUTHCOM), Orta ve Güney Amerika ve bu kara parçasını çevreleyen sulardan sorumludur. Birleşik Devletler Afrika Kumandanlığı (AFRICOM), Mısır dışındaki tüm Afrika’dan sorumludur. Birleşik Devletler Özel Operasyonlar Kumandanlığı (SOCOM), Ordu, Donanma, Hava Kuvvetleri ve Deniz Piyadeleri için özel operasyonlar sağlar. Birleşik Devletler Birleşik (Ortak) Güçler Kumandanlığı (JFCOM), birleşik destek gücü olarak diğer kumandanlıklara destek verir. Birleşik Devletler Stratejik Kumandanlığı (STRATCOM), caydırıcı stratejik güçleri bünyesinde toplar ve uzayın kullanılmasını koordine eder. Birleşik Devletler Ulaştırma (Nakliye) Kumandanlığı (TRANSCOM), tüm bölgesel kumandanlıklar için yararlı hertürlü askeri malzemenin nakledilmesinden sorumludur.

 

“Soğuk Savaş” sürecinin çoktan tarih olmasına karşın, ABD’ni askeri harcamalarında azalma değil, sürekli bir artış sözkonusudur... Örneğin, Yugoslavya’ya yönelik olarak 78 gün süren ve gayriresmi hesaplara göre 60 milyar dolar civarında bir maliyeti olan ağır bombardımanın gerçekleştiği 1999 yılında ABD bütçesinden askeri harçamalara 281 milyar dolar ayrılmıştı. Aynı yıl egitime ayrılan miktar 35 milyar dolardı ve yine aynı yıl ABD’nin askeri bütçesi tüm NATO ülkelerinin ve fazladan Japonya’nın ve Güney Kore’nin toplam savunma bütçelerinden 79 milyar dolar daha fazla idi. Yani, ABD’nin savunma bütçesi 281 milyar dolar tutarken, tüm diğer sözkonusu ülkelerin toplam savunma bütçeleri 202 milyar dolar tutmaktaydı. Aynı yıl (1999) ABD’nin askeri bütçesi 310 milyar dolar olarak tamamlanacaktı (2007 yılı değeriyle: 382.38 milyar). Ardından her gelen yıl önce on, sonra yirmi, daha sonra kırk milyar doları aşan sayılarla kabaran ABD askeri bütçesi, 2002 yılında 382 milyar dolara ulaşacaktı (2007 yılı değeriyle: 436.36 milyar). Çünkü artık Afganistan bombalanmış ve işgaledilmişti. Ve bundan sonra, 2003 yılında, Irak’ın yıkımı ve işgali ile birlikte çok daha büyük bir sıçrayış gösteren ABD askeri bütçesi 500 milyar dolara ulaşacaktı (2007 yılı değeriyle: 558.42 milyar). Irak işgalinin ardından gelen her yıl yine artan rakamlarla şişen ABD askeri bütçesi, 2005 yılında 522 milyar dolar iken, 2006 yılında 571.6 milyar dolar olarak tamamlanacaktı (2007 yılı değeriyle: 582.66 milyar dolar). Günümüzde, 2007 yılında ise W Bush yönetimi askeri harcamalara 626.1 milyar dolar ayırmıştır ve bu miktarı arttırmaya çalışmaktadır. Gelecek 2008 yılı için ise 643.9 milyar dolarlık bir askeri bütçe düşünülmektedir...

 

Daha 1943 yılında tüm üretiminin yüzde 38’i savaş malzemesinden oluşan, bir başka ifadeyle ekonomisi alabildiğine militarize hale gelmiş olan ABD kapitalizminin, barıştan değil, savaştan kazanç sağlayacağı ortadadır. Fakat şüphesiz bu gelişmenin de bir limiti, süreci tam terse döndürecek bir son noktası vardır... Emperyalizm aşamasının son basamaklarında olan günümüz kapitalizminin motivasyonu, itici gücü, azami kâr, veya bir başka ifadeyle kâr üstü kâr (1) olmaktadır. En kolay ve yüksek düzeyde azami kârın ise -geri dönüşü olmayan- ileri teknoloji ürünü sofistike (karmaşık yapıda) silahlardan, bilgisayarlarla donatılmış roketlerden ve diğer bilgisayarlı silahlardan elde edilebileceği bellidir. Bir kez kullanılıp tüketildikten sonra başka işe yaramayan, kalıntılarından yeni birşey üretilemeyen, veya tamir edilemeyen bu silahlar, ABD ekonomisini kanla beslemekte, yoksulların kanlarıyla ekonomiyi canlı tutmaktadırlar...

 

Başka bir anlatımla, gerilimin, ve buna bağlı silahlanma yarışının ve çatışmaların olmadığı düşmansız bir dünya, ABD ekonomisi ve askeri- endüstri komplekslerle bağlantılı ABD yönetimleri için sonderece sıkıntı verici istenmeyen bir durum yaratmıştır. Onlar, sadece dünya egemenliğine yönelik saldırı amacıyla değil, militarize olmuş ABD ekonomisinin yeniden canlanabilmesi için de acele bir düşmana, dünya düzeyinde yeni gerilimlere gereksinim duymuşlardır...

 

M. W. Shelley’in ünlü kurgu roman kahramanı Frankenstein’in değişik gövde parçalarından üreterek can verdiği, kendi elleriyle yarattığı canavarının kurbanı olması gibi, ABD sistemi de (bir anlama tüm insan soyu) kendi yarattığı ve kapitalist sistemin azami kâr yasasına göre işleyen silah endüstrisinin kurbanı olmuştur. Çünkü bu endüstri, kan ve ölümle beslenmektedir. Bir başka ifadeyle, “yabancılaşma” veya insan soyunun kendi yarattığı nesnelerin tutsağı haline gelmesi kapitalizmin enperyalizm aşamasında ve bu sistemin en güçlü olduğu Amerika’da zirvesine ulaşmıştır... Ve bu paragrafa son bir ilave yapmak gerekirse, Frankenstein’in kendi elleriyle yarattığı canavarının kurbanı olarak canvermesi gibi, ABD kapitalizmi ve sistemi de kendi yarattığı silahlanma canavarının, düzeni savaşa ve yayılmaya zorlayan bu canavarın kurbanı olarak canverecektir. Bu canveriş, hem ekonominin dengesinin bozulması sonucu doğacak başkaldırılarla ve hem de üretilen silahların sonunda üretip kullanana dönmesi biçiminde gerçekleşecektir. Bir Çin atasözü, "Kartalı vuran ok kendi kanadından yapılır!", der. ABD kartalının da aynı bicimde canvereceğinden kimsenin şüphesinin olmaması gerekir. Zaten onlarda bu korkuyu sürekli yaşamaktadırlar. Aynı korkuları nedeniyle daha da saldırganlaşmaktadırlar...

 

Sovyetler Birliği’nin çöküşünün, Varşova Paktı’nın dağılışının hemen ardından, dünyadaki toplam askeri harcamalar hızlı bir düşüş göstermişlerdir. Örnekleyecek olursak, dünyadaki toplam askeri harcamalar 1988 yılında 1 trililyon doların üzerinde iken, 1990 yılında toplam harcamaların miktarı 800 milyar dolara yaklaşmıştır. Yaratılan körfez krizi (1990- 91) ile düşüşün iğmesi yavaşlatılmış olsa da, tamamen durdurulamamıştır. Dünya düzeyinde askeri harcamalar 1994 yılında 800 milyar dolar düzeyinde olurken, bundan sonra gelen beş yıl içinde düşüş sürmüş, toplam harcamalar 700 milyar dolar düzeyine yaklaşmıştır. Ancak Yugoslavya’ya yönelik ağır bombardımanın başladığı 1999 yılında grafik yeniden bir yükseliş göstermeye başlamıştır...

 

Askeri- endüstri komplekslerin adamı olarak başkanlık koltuğuna oturan ve “birarada varolma” sürecini noktalayarak “soğuk savaş”ı yeniden tırmanışa geçirten Ronald Reagan’ın (1981- 89) -ozamana dek görülmemiş büyüklükte bir miktar olan- 112 milyar doları yatırarak başlattığı “Stratejik Savunma Sistemi” (SDI) veya diğer adıyla “Yıldız Savaşları” projesi, Bill Clinton tarafından 1993 yılında rafa kaldırmıştır. Fakat başlatılan Yugoslavya saldırısı ile birlikte, 1999 yılında, askeri- endüstri komplekslerin artan baskıları sonucu, 10 milyar dolar daha ödenerek sözkonusu proje yeniden canlandırılmıştır- aynı proje W Bush döneminde altın çağını yaşamaktadır...

 

“İkiz Kuleler”e yönelik 11 Eylül 2001 provokasyonu ile tekrar yükselişe geçen toplam askeri harcamalar, sonunda dünya düzeyinde 800 milyar dolar seviyesine yeniden erişmiştir. Aynı provokasyon bahane edilerek önce Afganistan’a ve ardından Irak’a yapılan saldırılarla birlikte dünya düzeyindeki toplam askeri harcamalar iğmesi artan bir hızla yeniden yükselmeye başlamışlar ve 2005 yılında 1 trililyon dolar düzeyine erişmişlerdir. Ardından gelen yıllarda bu düzeyi de aşmışlardır... Artan gerilimin, Afganistan’ın ve Irak’ın işgallerinin bir sonucu olarak astronomik düzeyde artan petrol fiyatları ile birlikte, sadece “Yedi Kızkardeşler Kulübü” üyesi enerji tekelleri değil, aynızamanda askeri- endüstri kompleksler de altın çağlarını yaşamaya başlamışlardır... 

 

Yükseltilmesi planlanan gerilime gerekçe yaratma amacıyla, veya “çalınacak minareye kılıf bulma amacıyla”, Sovyetler Birliği yıkıldıktan, Varşova Paktı (2) dağıldıktan sonra yeni bir düşman yaratılmıştır... “Kültürler arası savaş” ve “terörizme karşı savaş” yalanlarıyla yaratılan “Müslüman terörist” hayaletine karşı saldırıya geçilerek biryandan ABD ekonomisinin temel direği olan silah endüstrisi canlandırılır ve yeniden pahalı bir silahlanma yarışı başlatılırken, diğer yandan da  halkı müslüman ülkelerin enerji yataklarına, petrollerine ve doğal gazına -kanlı yıkıcı operasyonlarla- elkonulmuştur. Bunların Batı pazarlarına ulaşım yolları üzerinde askeri denetim kurulmuştur. NATO’nun (3) varoluş prensibi ve görev alanı değiştirilip genişletilerek emperyalist ülkelerin ABD önderliğindeki politik ve askeri birlikleri korunup geliştirilmeye başlanmıştır. Batı Avrupa’nın sınırları dışında kalan ülkeler dahi asil üye olarak örgüte alınmaya başlanmışlardır. Özünde asil üyelikten pek farklı olmayan “barış için işbirliği” kamuflajıyla Avrupa dışındaki birtakım ülkeler NATO’ya alınmışlar ve örgüt Orta Asya içlerine doğru genişletilmeye başlanmıştır... Halen örgütün adı NATO olmakla birlikte, gerçekte bu örgüt artık Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü olmaktan çıkmıştır...   

 

Sovyetler Birliği’nin yıkılışının ve aynı yıl (1991) Varşova Paktı’nın dağılışının ardından, genel beklentilerin tam tersine ABD’nin denizaşırı ülkelerdeki askeri üsleri artmaya başlamıştır. ABD, ürettiği Körfez krizini ve Yugoslavya’ya yönelik provokasyonlarını basamak yaparak yayılma saldırısını başlatmıştır. Kendi eseri savaşları ve gerilimi Batıya'yönelik bir "korku kaynağı" haline getirmiş, ve bu korkudan yararlanarak -kendi kuruluş felsefesine göre varlık nedeni ortadan kalmış olan “savunma örgütü”- NATO için yeni bir görev anlayışı oluşturmuştur. Böylece bu örgütün varlığını koruyup üye sayısını arttırır ve görev alanını genişletirken, diğer yandan da Balkanlar’a, Doğu Avrupa’ya, Baltık ülkelerine, Kafkaslar’a, Ortadoğu’ya, Asya içlerine doğru askeri üs sistemini yaymaya ve Batı merkezli uluslarüstü tekellerin ekonomik yayılmalarını genişletmeye başlamıştır. Afrika’nın hem doğusunda, hem batısında ve hem de kuzeyinde yeni askeri üsler oluşturma çabası içine girmiştir.

 

ABD’nin sözkonusu yayılması sırasında izlediği yol, enerji kaynaklarını, enerji yollarını ve buralar dahil dünyanın önemli merkezlerine hızla müdahaleyi olanaklı kılacak stratejik “sinir düğümleri”ni kontrol altına alma yönündedir. O bu işini asgari masrafla yapabilmek için, maliyeti çok ucuz işbirlikçiler kullanmakta, ve tüm etnik ve dini çelişkilerden yararlanmaya çalışmaktadır. Yine de askeri masrafları sürekli şişmektedir. Pentagon öncülüğünde gelişmekte olan bu sürecin ileride ABD’de yaşanacak çöküşte ve kanlı iççatışma da başlıca neden olacağından şüphe etmemek gerekir. Ufukta gözüken ve merkez üssü ABD olacak olan büyük toplumsal zelzele, malesef dünya da çok geniş bir alanda ağır biçimde hissedilecek, ve önemli kayıplara neden olacaktır...

 

Askeri harcamaların ABD bütçesinden aldıkları payın nasıl giderek yükselmekte olduğunu www.globalissues.org adresinden izlemek olasıdır... Örneğin, 2004 yılında toplam 782 milyar dolar olan ABD bütçesi içinde “savunma” harcamalarının payı yüzde 51 olmuştur. Bir sonraki 2005 yılında 820 milyar dolar olan toplam ABD bütçesinde “savunma” harcamalarının oranı yine yüzde 51 olmuştur ama, 820 milyar doların yüzde 51’i elbette bir önceki yılın yüzde 51’inden daha büyüktür. Yeni geride bıraktığımız 2006 yılında toplam bütçe 840.5 milyar dolar olurken, bu bütçe içinde “savunma” harcamalarının payı yüzde 52 olmuştur. İçinde olduğumuz 2007 yılında toplam bütçe 873 milyar dolar olarak hesaplanırken, “savunma” harcamalarının bunun içindeki payı yüzde 52.7 olarak hesaplanmaktadır... Yani, yeni geride bıraktığımız yıl ABD vatandaşlarının verdikleri vergilerin yüzde 52’si yıkıma, ölüme, savaşa gitmiştir...

 

Karşılaştırmalı askeri harcamalarla ilgili 2005 yılı verilerine göre, ABD’nin askeri harcamaları (522 milyar dolar) kendisinden sonra gelen 30 ülkenin toplam askeri harcamalarından 600 milyon dolar daha fazladır. ABD’den sonra yükseklik sırasına göre, Çin 62.5; Rusya 61.9; İngiltere 51.1; Japonya 44.7; Fransa 41.6; Almanya 30.2; Hindistan 22; Suudi Arabistan 21.3; Güney Kore 20.7; İtalya 17.2; Avustralya 13.2; Brezilya 13.1; Kanada 10.9; Türkiye 9.8; İsrail 9.7; Hollanda 9.7; İspanya 8.8; Tayvan 8.3; Endonezya 7.6; Myanmar 6.9; Ukrayna 6; Singapur 5.6; İsveç 5.6; “Kuzey Kore” 5.5; Polonya 5.2; İran 4.9; Norveç 4.7; Yunanistan 4.5; Kuveyt 4.3; Kolombiya 3.9 milyar dolar harcamışlardır (Bunlardan Çin, Rusya, Endonezya, Ukrayna, “Kuzey Kore”, Yunanistan ve Kolombiya ile ilgili veriler 2004 yılına aittirler) Kısacası, ABD’nin askeri harcamaları, dünyamızdaki toplam askeri harcamaların yarısına yaklaşmaktadır. ABD nüfusunun yeni 300 milyonu biraz aştığını, ve tüm dünya nüfusunun ise 6 milyarı aştığını düşünürseniz, ABD ile ilgili askeri harcama verisinin ne ölçüde büyük olduğunu ve dünyamızda yaşanmakta olan ölümcül sorunların gerisinde asıl olarak neyin durduğunu kafanızda sanırım daha iyi yerli yerine oturtabilirsiniz.

 

ABD’nin dünya yüzeyindeki askeri hegemonyasını arttırmaya, yeni rakip güç merkezlerinin doğmasını engellemeye, başta petrol olmak üzere dünyanın tüm enerji kaynaklarını ve stratejik minerallerini kontrol etmeye, muhtemel büyük bir savaşta üstünlüğü sağlamaya, ve Hitler’den miras alınmış “dünya imparatorluğu” düşünü gerçekleştirmeye yönelik askeri anlaşmalar ve üsler zincirini ayrıntılı olmayan bir anlatımla bundan sonra gelmek olan bölümlerde yansıtacağım...

 

Yalnız burada hemen şu gerçeği vurgulamakta yarar vardır:

 

ABD kadar büyük bir güce sahibolan ve aynızamanda militarize olmuş ekonomisinin baskısıyla daha da yayılmaya çalışan ülkelerin yönetimleri herzaman derin bir paranoyayı, birçeşit akıldışı şüpheleri ve korkuları benliklerinde taşırlar... ABD yönetimi, -1990’lı yılların ikinci yarısında kendisine bağlı bilim çevrelerinin ağzından- askeri teknolojilerde dünyanın geri kalan kısmından 10- 15 yıl kadar daha ileride olduğunu açıklamıştır. Buna karşın onlar sözkonusu açığın süreç içinde kapanabileceğinin ve hatta kendilerininkinden daha ileri teknolojilere sahibolabilecek güçlerin ortaya çıkabileceğinin bilincindedirler. Ve her militarist ırkçı egemen güç gibi bu gerçeğin korkusunu yüreklerinin derinliklerinde hissetmektedirler. Aynı korkuyla saldırganlaşmakta, "ölüme" çare ararlarken hatalar yapmaktadırlar.

 

ABD yönetimleri, gelecekle ilgili sözkonusu korkularını, bu birçeşit ölüm korkusunu yüreklerinin derinliklerinde ciddi biçimde taşımaktadırlar. Ve aynı korkularından kaynaklanan telaşlı acelecilikleriyle, askeri teknolojilerdeki güncel rakipsizliklerinden yararlanarak, bir an önce yayılmalarını tamamlamak istemektedirler. Bilim ve teknolojiler yayılmadan tüm muhtemel rakiplerini yıkıp köleleştirmek, ve ABD merkezli postmodern (modern ötesi) faşist bir imparatorluğu bir an önce sağlam biçimde dünya düzeyinde yerleştirmek istemektedirler...

 

Bilim ve teknolojinin sadece kendi tekellerinde kalmasını istedikleri için İran ve benzeri ülkelerin nükleer teknoloji geliştirmesini engellemeye çalışmaktadırlar. Bu süreç içinde koparmakta oldukları "Atom Bombası" gürültüleri sadece sahte bir bahanedir. Zaten gezegenimizi uzayda ölü bir taş yığınına döndürmeye defalarca ve dafalarca yetecek kadar Atom Bombası tekbaşına ABD'nin elinde vardır. İsrail'in ve diğerlerinin elinde olanlar ise işin çabasıdır... Sonuçta, yaşamakta oldukları telaşlı acelecilikleri ve korkularıyla çoğu zaman önemli hatalar yapmaktadırlar... Dünya düzeyinde değişik halklara ve bazı devletlere yönelik baskılarını ölçüsüz biçimde arttırdıkça, derin bir paranoya ile askeri üs ağlarını genişletip göreceli güçlü devletleri askeri çember içine almayı sürdürdükçe, hem ABD içinde ve hem de dünya düzeyinde sosyal hizmetlerin ve yardımların azalmasına, doğanın artan ölçülerde tahribolması, gelecek nesillerin yaşam alanlarının daralmasına neden olmaktadırlar. Büyük bir yokoluş pahasına askeri harcamalarını sürekli yükselttikçe, içte ve uluslararası arenalarda sosyo-ekonomik çelişkileri, uzlaşmazlıkların sürekli derinleştirmektedirler. Hem kendi içlerinde ve hem de uluslararası düzeyde derinleştirmekte oldukları toplumsal-ekonomik eşitsizliklerin yarattığı istikrarsızklıklar, sonuçta, kendi iktidar tabanlarını süreç içinde etkileri artarak süren biçimde erozyona uğratmakta, tabanlarını oymaktadır.

 

Onlar (ABD yönetimleri) büyük bir acelecilikle silahlanma harcamalarını sürekli arttırdıkça, bunun alternatif maliyeti olarak içlerindeki yoksullaşma, güvensizlik, ırkçılık yükselmektedir. Farklı kökenlerden gelenler arasındaki çelişkiler, özellikle yaklaşık iki asıldır talan etmekte oldukları Latin Amerika kökenli göçmenlerle, ingilizce öğrenmemekte ısrarlı olan ve sayılarının 40 milyonu aştığı söylenen bu katolik göçmenlerle Püritan Protestan kuzey Avrupalı daha eski göçmenler arasındaki çelişkiler derinleşmektedir... Vaktiyle Afrika’dan köle olarak getirtilmiş ve aşağılanmış siyahlar, halen aşağılanıyor olmalarına karşın, köklerinden kopmuş olmanın, ingilizceyi anadilleri gibi algılıyor olmanın, ve artık güçlü bir orta sınıfa ve burjuvaziye sahibolmanın yarattığı etkilerle Latin kökenlilerden daha uyumlu bir duruş sergilemektedirler ama, ahmak Püritan Protestan beyaz ırkçılığının, İngiliz- Alman kökenlilerin ırkçılığının hedefi olmaları onları da ayrı bir gurup haline getirmektedir. Ve bu siyahların birçoğu tepki olarak -içinde herhangi bir ayrımcılık taşımayan- İslam dinini seçmektedirler... Diğer yandan dünya düzeyinde ABD’ye ve işbirlikçilere yönelik nefret büyütmektedir. Sonuçta ABD yönetimi, hem içte ve hem de uluslararası arenada, devletler ve halklar düzeyinde kendi zıttını iğmesi artan bir hızla yaratıp güçlendirmektedir...

 

Tarih, dev imparatorlukların -burada örneklenemeyecek kadar çok- çılgın yöneticilerinin yapmış oldukları ahmakça hatalarla doludur... Mevcut derin şüpheleri ve korkuları nedeniyle ABD yönetimleri, -bir örneği Irak’ta gözükmekte olduğu gibi- hatalar yapmaktadır ve çok daha büyük hatalar da yapacaklardır. Örneğin, İran’a saldırmaya kalkmaları böyle çok daha büyük bir hata olacaktır...

 

Hitler’de -irasyonel ırkçı düşünce yapısıyla- karşısındaki düşman cephesini büyüterek bir an önce hedefine varmaya çalışırken, 12 yıllık bir iktidarın ardından “cehennemi” boylamıştır. ABD yönetimleri de kontrol edemeyecekleri kadar bir alana hızla yayılmaya çalışmaktadırlar. Bu şekilde güçlerini dağıtıp masraflarını arttırarak yayılmalarını sürdürmeye çalışırlarken, karşılarındaki düşman cephesini de hızla büyütmektedirler... Kısacası ABD yönetimlerinin birtakım davranışlarının, politikalarının -son tahlilde kendilerine de zarar verecek- bir akıldışılığı yansıtmakta olduğu açıkça görülebilmektedir. ABD’nin bu yanlışlarını görememek için, köle ruhuna, uşak ruhuna, ve bu uşak ruhunun sınırlayıp kalıpladığı ahmaklaşmış bir beyne sahibolmak gerekir... ABD emperyalizmi yenilmez değildir ve yenilecektir ama, bunu aşırı milliyetçi, ırkçı akıldışı düşüncelerden ve hamasi kahramanlık edebiyatlarından arınmış güçler, bilim ve teknolojiden ekonomiye dek her alanda diğer halklar ve devletlerle birlikler oluşturmayı başarabilen güçler başaracaklardır. Ateşi (bilimi)Olemp tanrılarının elinden çalarak insan soyuna taşıdığı için aynı tanrıların başı Zeus (ABD) tarafından cezalandırılmış olan Prometheus’un zincirlerini kıracak olan Herakles, halkların birleşik gücü ve aklı olarak yaratılacaktır...  

 

notlar:

 

(1) Azami kâr, veya bir başka ifadeyle kâr üstü kâr, bir tekelin, diğer ilişkide olduğu, iş verdiği başka birtakım üretici firmaların kârlarının birkısmını da alarak elde ettiği yüksek kâr oranını ifade etmek için kullanılmaktadır... Değer, Karl Marks’ın anlaşılır ifadesi ile, bir nesnenin içinde kristalize olmuş insan emeğidir. Örneğin, bir uçağın pervanesinin değeri, o pervanenin yapıldığı madenin çıkartılması, nakledilmesi, değişik işlemlerden geçirilmesi, pervane haline getirilmesi ve tekrar nakledilmesi vs. süreçleri içinde harcanan toplam insan emeği tarafından belirlenir, ve aynı süreçte kullanılan aletlerde kristalize olmuş insan emeği de bu değerin içinde yeralır. Kâr ise, sözkonusu üretimde yaratılmış olan değerin sadece bir bölümünün, emeğini tekrar üretebilmesine yardımcı olacak kadarının işçiye verilmesinin ve makinelerin yıpranma paylarının çıkartılmasının ardından, işgücünü satınalanın, yani kapitalistin kasasına giren artı değerin adıdır. Üretilen malın değeri biçimde kristalize olan insan emeğinin kapitaliste, işgücünü satınalana kalan kısmının adı kâr olmaktadır. Bu artı değer veya kâr, üretim için krediyi veren banka sermayesi, üretime yatırılmış endüstri sermayesi, ve üretilen nesneyi pazarlayan ticaret sermayesi tarafından paylaşılır... Pervane örneğinden devamedecek olursak... Uçak üreten tekel eğer uçağın pervanelerinin üretimini çok daha ufak bir firmaya ısmarlamışsa, o üretici firmanın kârının birkısmına da elkoyarak azami kâr, veya bir başka ifadeyle kâr üstü kâr elde etmiş olur. Çünkü, pervane üreten firma, bunu kendisine ısmarlayan tekel karşısında zayıf durumdadır, ona mecburdur, ve onun kurallarına uyarak yaşamını sürdürebilmek için kârının (elde etmiş olduğu artı değerin) birkısmından asıl üretici büyük tekel yararına vazgeçer. Tekel tarafından daha zayıf firmalara ısmarlanmış olan diğer küçük basit parçalar içinde aynı kural geçerlidir... Burada, veya tekelci kapitalizm dünyasında artık serbest rekabet kuralları işlemez...

 

(2) Batı tarafından kısaca Varşova Paktı olarak anılan ve saldırgan bir askeri birlik gibi yansıtılan bu kuruluş, aslında NATO’dan tam altı yıl sonra savunma amacıyla örgütlenmiştir. Ve bu örgüt aynızamanda bir ekonomik işbirliği ve karşılıklı yardımlaşma kuruluşu statüsünde olmuştur... Örgütle ilgili anlaşma, 26 Nisan 1985 günü yenilenmiştir... Sözkonusu örgütün adının tamamı şöyledir: Varşova Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardımlaşma Anlaşması (Warsaw Treaty Of Friendship, Cooperation, and Mutual Assistance, 1 Mayıs 1955- 1 Temmuz 1991)

 

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, Arnavutluk Halk Cumhuriyeti, Bulgaristan Halk Cumhuriyeti, Çekoslavakya Cumhuriyeti, Demokratik Almanya Cumhuriyeti (DDR), Macaristan Halk Cumhuriyeti, Polonya Halk Cumhuriyeti ve Romanya Halk Cumhuriyeti  arasında 1 Mayıs 1955 günü imzalanan anlaşma, 14 Mayıs günü yürürlüğe girmiştir... Arnavutluk Halk Cumhuriyeti 1968 yılında birlikten kopmuştur. Doğu Almanya ise, dağılmadan kısa süre önce, 1990’da birlikten ayrılmıştır.

 

(3) NATO (North Atlantic Treaty Organization= Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü), 4 Nisan 1949 günü atılan imzaların ardından, 24 Ağustos 1949 günü yaşam bulmuştur. ABD güdümündeki bu örgütün ilk kurucu 12 üyesi, ABD, Kanada, İngiltere, Fransa, Belçika, Portekiz, İtalya, Danimarka, Norveç, İzlanda, Hollanda ve Lüksenburg olmuştur. Aradan üç yıl geçtikten sonra, 18 Şubat 1952 günü Yunanistan ve Kore’de sayıları 1000’e yaklaşan genç askerlerini feda etmiş olan Türkiye örgüte alınmışlardır...

 

NATO, 2004 yılında örgüte katılan üç Baltık ülkesi, Bulgaristan, Romanya, Slovakya, Slovenya ile birlikte günümüzde 26 üyeye erişmiştir. Böylece NATO, veya daha doğrusu ABD, Türkiye dışında ve çok daha güvenilir biçimde Bulgaristan ve Romanya ile Karadeniz’e girme, elini çok daha kolay biçimde Kafkaslar’a ve Ortdoğu’ya uzatma olanağına sahibolmuştur... Diğer yandan, Estonya, Letonya ve Litvanya ile Rusya Federasyonu’nun Baltık’a açılan kapısını mayınlamıştır... Sözkonusu genişlemeye karşın kuruluşun geleceği yine de tartışmalı ve şüphelidir...

 

Diğer yandan, “Barış İçin İşbirliği” programı çerçevesinde 23 ülke NATO ile bağ içerisindedirler. Aslında sözkonusu ülkelerden bazıları bu işbirliğinde NATO’ya pek yakın durmasalar veya yakın tutulmasalarda, çoğunun bağları aslında asil üyelikten pek farlı değildir. Örneğin, İsveç gibi “tarafsız” bir ülke bile -aynı işbirliği çerçevesinde- Balkanlar’a ve ayrıca Afganistan’da sıcak çatışma alanlarına asker yollamaktadır... Kısacası günümüzde NATO, ABD’nin öncülüğündeki zengin emperyalist ülkelerin yoksul ülkelere yönelik bir savaş makinesine dönüşmüştür. NATO, başta enerji olmak üzere yoksulların doğal kaynaklarının gasbedilmesi amaçlarıyla kullanılmaktadır. Ve bu emperyalist amaçlarla NATO’nun kullanmakta olduğu “demokrasi” maskesinin tamamen uyumsuz olduğu gün gibi ortadadır. Aslında, mevcut politikaları ile NATO ableminin yerine bir gamalı haç çok daha fazla yakışmaktadır...

Aslında tüm “demokrasi” ve “demokrasiyi savunma” söylemlerine karşın NATO, daha kurulurken aynı emperyalist amaçlara sahip olmuştur... Türkiye ve Yunanistan’ın örgüte kabuledildiği 1952 yılında, tüm NATO üyesi ülkelerde, Nazi kalıntılarından, Gestapo kalıntılarından, NATO’ya bağlı olarak tamamen yasadışı “kontragerilla” örgütü, oluşturulmuştur. Sözkonusu örgütlenme, farklı ülkelerde “Gladio”, “Kızıl Teke Postu” vs. gibi değişik adlarla anılmıştır...

İleride CIA’nın başına geçecek olan William Colby, 1951- 53 yıllarında Stockholm’de askeri ateşe olarak çalışırken, sözkonusu örgütü tüm İskandinavya’da kurmakla görevli olduğunu Honourable Man (Saygıdeger veya Onurlu Adam) adlı anılarında anlatmaktadır. Kısacası örgüt, NATO üyesi olmayan İsveç’te bile şekillendirilmiştir... Federal Almanya da 9 Eylül 1952 günü patlayan bir skandal sonucu bu yasadışı terör ve provokasyon örgütü ile ilgili gerçekler tüm kanıtlarıyla ortaya çıkmıştır. Coca Cola, Bosch, Salamander, Reemtsma, Daimler Benz firması ve daha birçok büyük şirketin örgüte büyük paralar vermekte oldukları, ve aralarında Heinz Lammerding gibi ünlü SS katillerinin de bulunduğu birçok savaş suçlusu eski Nazi’nin Sterling Garwood takma adını taşıyan ve daha başka takma adları da bulunan bir amerikalı tarafından eğitildikleri, ozamana göre yüksek bir ücret olan 500- 1000 mark arasında aylık aldıkları ortaya çıkmıştır. Fakat olay ABD Dışişleri Bakanlığı’nın (State Department) baskısı sonucu savcı Hubert Schrobber tarafından duruşma aşamasında ustaca kapatılmıştır, ve aynı savcı iç istibarat kuruluşu Anayasayı Koruma Örgütü’nün başına getirilerek ödüllendirilmiştir...

 

Yunanistan’da 1967 “Albaylar Darbesi”, daha önceden hazırlanmış bir NATO planı çerçevesinde gerçekleşmiştir ve darbenin başındaki Papadapulos, Yunanistan’da adı “Kızıl Teke Postu” olan NATO’ya bağlı “kontragerilla” örgütlenmesinin adamıdır... İtalya’da sürmekte olan hükümet krizi günlerinde -komünistlerin koalisyon hükümetinde yeralmalarını engellemek amacıyla- 16 Mart 1978 günü kaçırılıp Mayıs 1978’de bir binek otomobilinin bagajında ölüsü bulunan deneyimli Hıristiyan Demokrat politikacı Aldo Moro cinayetinde kullanılanlar “Kızıl Tugaylar” adlı ekstrem “sol” bir terör gurubu olmakla birlikte, olayın gerisinde, İtalya’da adı “Gladio” olan sözkonusu NATO örgütlenmesinin bulunduğu tüm kanıtlarıyla ortaya çıkmıştır... Türkiye’de gerçekleşmiş olan 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerinin ve 1 Mayıs 1977 katliamı başta olmak üzere birçok kanlı provokasyonun, kitlelerden kopuk terör eylemleriyle darbeye demagojik mazeret üreten ekstrem “sol” ve faşist örgütlenmelerin içinde yine aynı “kontragerilla” adlı yasadışı NATO yapılanmasının bulunduğu bilinmektedir. Örnekler uzayıp gitmektedir...

 

Batı’dan NATO ile sosyalist ülkeler çembere alınmaya çalışılırken, doğudan da aynı iş ANZUS Paktı ile gerçekleştirilmiştir...

 

NATO’nun Doğu’da karşılığı olan ANZUS Paktı (Pacific Security Treaty= Pasifik Güvenlik Anlaşması) için imzalar 1 Eylül 1951’de San Fransisko’da atılmıştır. Böylece Pasifik’te, ABD, Avustralya ve Yeni Zellanda arasında ANZUS Paktı (Pacific Security Treaty) şekillendirilmiştir... Bu anlaşmanın asıl hedefi, Çin Halk Cumhuriyeti’ni çembere almak ve Vietnam’da gelişen anti-emperyalist halk direnişini durdurmak olmuştur... NATO ile ANZUS arasındaki boş halkalar ise CENTO (Middle East Treaty Organization veya Baghdad Pact Organization= Ortadoğu Anlaşması Örgütü veya Bağdat Paktı) ile tamamlanmış ve çember güneyden bağlanıp bütünlenmiştir. Böylece, başta Sovyetler Birliği olmak üzere sosyalist ülkelerin çevresinde askeri, ekonomik ve politik bir emperyalist kelepçe oluşturulmaya çalışılmıştır...

 

Sovyetler Birliği’nin yıkılmış olmasına karşın, aynı politika Rusya Federasyonu’na ve Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı sürdürülmeye çalışılmaktadır. Hatta günümüzde bu çemberin çok daha geniş bir üs ağıyla, Rusya’ya ve Çin’e çok daha yakın mesafedeki hava, kara ve deniz üsleriyle daha da sıkılmış olduğunu söylemek yanlış olmaz... Ve şüphesiz bu arada tüm ulusal ekonomiler ve İran gibi ileri teknolojilere sahip olmaya çalışan ülkeler hedeftedir...

 

Yusuf Küpeli

2003 ve 13 Nisan 2007

yusuf@comhem.se

 

 

en başa dönmek için tıkla: ABD’nin askeri gücü, toprakları dışındaki askeri üsleri, yayılması ve dünya egemenliği düşleri üzerine notlar

bir sonraki bölüm için tıkla: 2- Rio Paktı, ABD’nin Latin Amerika üsleri ve Latin Amerika’yı sömüren ticari bağlar üzerine bazı notlar

not: metin bütünüyle tamamlandıktan sonra tüm kaynaklar eklenecektir.

http://www.sinbad.nu/