Not: Aşağıdaki metin 28 Ekim 2004 günü gözden geçirildi, bazı cümleler düzeltildi ve yeni eklerle zenginleştirildi.

AB ÜYELİĞİ UMUTLARI ve AB ÜZERİNE

Yusuf Küpeli

Yapılan, politik arenadaki verilere dayanan eksik bir analiz olsa da, olabilecekler hakkında bazı ipuçları verebileceğimi sanıyorum…

Bundan yaklaşık on yıl önce, 1995 sonunda ve 1996’nın ilk ayında gümrük birliğine katılım gerçekleşirken, Çiller yönetimi, AB'ye girilmiş havası yaratarak olayı iç politika malzemesi yapmıştı. Batılı kadın politikacılarda görülmeyen biçimde kadınlığını ön plana çıkarttığı için ”kadın” olan başbakan, bu "başarısı" ile iktidarını kalıcılaştıracağını sanmışti. Kameralar karşısında "AB’ye katılımı gerçekleştiren" kahraman rolü oynamıştı... Buna karşın, gümrük duvarlarının yıkılmasının Türkiye'nin dış ticaret açığını büyütmesi dışında ülkeyi AB'ye daha fazla yaklaştırmadığı kısa sürede anlaşılacaktı...

Günümüzde, 17 Ekim 2004 tarihli basın haberlerinde, Ankara ticaret Odası (ATO) başkanı Sinan Aygün, gümrük birliğinin şimdiye dek Türkiye’ye maliyetinin 79,5 milyar Dolar olduğunu söylemektedir. Aygün aynı nedenle her yıl dış ticaretin ortalama sekiz milyar Dolar açık verdiği bilgisini aktarmaktadır. Sinan Aygün, ”Türkiye'nin tam üye olmadan gümrük birliğine giren tek ülke olduğu, Yunanistan'ın AB’ye 1981'de tam üye olduğu halde, gümrük birliğine 1986 yılında, İspanya ve Portekiz'in ise 1986'da tam üye olmalarına karşın gümrük birliğine 7 yıl sonra, 1993'te girdikleri”, bilgilerini vermektedir (http://www.haberx.com/ ; http://www.hurriyetim.com.tr/haber/0,,sid~1@w~2@nvid~483010,00.asp). DİE’nin kısa bir süre önce verdiği sayılar da Sinan Aygün’ü doğrulamaktadır. DİE’ye göre, “2003 yılı ocak-temmuz döneminde 11 milyar 185 milyon dolar olan dış ticaret açığı, 2004 yılı ocak-temmuz döneminde yüzde 73.6 artarak 19 milyar 419 milyon dolar olmuştur. İhracat ithalatı 'karşılamamaktadır'” Aygün, Türkiye’nin AB ile serbest ticaret anlaşması yapması gerektiğini vurgulamaktadır. (AB- Türkiye ilişkilerinin tarihçesi ile ilgili kısa bilgiler için bak: Türkiye- AT ilişkileri, http://www.die.gov.tr/PROJECTS/GUMRUK/ek.html ; İ. K. Ülger, Avrupa Birliği Hukukunu Ne Derece tanıyoruz, http://www.foreigntrade.gov.tr/ead/DTDERGI/nis97/7.htm ; Avrupa Birliği- Genel bilgiler, http://www.gumruk.gov.tr/ab/genel.htm)

”Kadın” başbakan, yukarıda kısa örneklerle sonuçları sergilenen bol reklamlı "büyük başarısı"na karşın, politika sahnesini, kariyerlerini terketmekten kurtulamamıştır. Sistemin çürümüşlüğü, pisliğe bulaşmayan politikacının varolmaması sayesinde hakkındaki şişkin yolsuzluk dosyalarından kurtulmayı ise rahatca başarmıştır. Ve yeniden saheye çıkma umutlarını koruyarak kenara çekilmiştir.

AB'ye üyelik başvurusunun üzerinden 41 yıl, gümrük anlaşmasının üzerinden yaklaşık on yıl geçtikten ve daha düne dek "Varşova Paktı"nın üyeleri olan "Doğu Avrupa" ülkeleri AB'ye tam üye olduktan sonra, tüm soğuk savaş yılları boyunca ucuza Batı'nın bekçiliğini yapmış ve halkından habersiz topraklarını nükleer bir savaşın hedefi haline getirmiş olan NATO üyesi Türkiye'ye, "üyelik müzakerelerinin 2005'de başlayabileceği" umudu 2004’ün 10’ncu ayına girilirken lütfen verilmiştir. Umudun gerçek olup olmayacağı, müzakerelerin başlayıp başlayamayacağı ise ancak aynı yılın Aralık ayının ikinci yarısında belli olacaktır.

Müzakerelere başlama kararı verilse bile, üye olmanın elle tutulabilir bir garantisi ve hatta umudu ortada gözükmemektedir... Türkiye’nin önüne konulan engellerin diğer hiçbir AB üyesi veya adayı ülkenin önüne konmadığı -şakayla karışık olarak- kendileri tarafındanda ifade edilmektedir. Türkiye’nin tam üyeliği açısından yansıyan bu umutsuz resmin kaynağında, -politik ve idari anlamda şekillenme aşamasında olan- Avrupa Birliği’nin içindeki sağ güçlerin, mali- sermaye politikacılarının Türkiye’yi eşit üye olarak görmenin emperyalist yararları açısından doğurabileceği zararlar üzerine yaptıkları hesaplar yatmaktadır. İçinde proletarya güçlerini, çalışanları ve bunların değişik politik örgütlenmelerini barındırıyor olmakla birlikte, AB sonuçta emperyalist bir birliktir. AB içinde iktidarın asıl sahibi mali- sermaye güçleridir ve bunların emperyalist sistem içinde sömürülenler arasında olan bir ülkeyi eşit üye olarak sofralarına oturtmak istemelerinin mantığı yoktur...

Türkiye’nin kendi ekonomik gerçekleri de emperyalist sistem içindeki konumunu ve AB’nin zenginler sofrasından ne ölçüde uzak olduğunu yansıtmaktadır. Basındaki bilgilere göre, halen Türkiye’de kişi başına ulusal gelir ortalaması, Avrupa’nın en köylü üyesi Polonya’da olanın yaklaşık yarısı kadardır. Gerçek bununla da sınırlı kalmamaktadır. Kişiler ve bölgeler arasındaki gelir uçurumları da hiçbir AB ülkesinde gözükmeyecek derecede derindir. Ülkenin doğusundaki bazı illerin kişi başına gelir ortalamaları en geri bıraktırılmış yoksul Afrika ülkelerinde olanı aratmayacak düzeydedir. AB ülkelerinde olandan çok daha yüksek olan, resmi verilere göre yüzde 15’e yaklaşan işsizlik oranını ve yaklaşık 14 milyon insanın günde 1 Dolar civarında gelirle yaşamak zorunda olması gerçeklerini de bu bilgilere eklemek gerekir.

Bilinen yukarıdaki gerçeklere karşın, yayılma düşlerine sahip AB patronları, ve özellikle -aynen Birinci Dünya Savaşı öncesi yıllarında olduğu gibi Anadolu'yu Ortadoğu’ya, Asya içlerine ve alt kıta Hindistan’a açılan yolu olarak gören Almanya, Türkiye’yi küstürmeyecek bir formül bulmaya çalışmaktadır. Bunlar, güçlü bir silahlı kuvvetlere sahibolan Türkiye’yi saraylarının, ticaret yollarının ve enerji yollarının “bekçisi” gibi görmek istedikleri için, asıl niyetlerini açıklamaktan kaçınmaktadırlar. Ve ülkeyi hesapladıkları role razı etmek için müzakerelere başlama kararı alacakları hissedilmektedir ama, sonrası için hiçbir garanti vermemektedirler... Bundan sonrasının yorucu, bıktırıcı ve sonuçta Türkiye yönetimlerini diz çökertmeye yönelik bir süreç olacağı şimdiden hissedilmektedir. Kibarca, “imtiyazlı üye” olun, şunlar şunlar karşılığında muhafızlığımızı yapın, ya da ne yapalım elimizden başkası gelmez denilecektir...

Aynı birliği “üstün” Germen “ırkının” yönetiminde zor ve şiddet yoluyla vaktinden erken kurmaya çalışan Hitler Almanyası’nın planlarında da Türkiye’ye biçilen rol “satalit/ uydu ülke” olmak idi... Günümüzde yığınsal Nazi partileri politik arenada gözükmeseler de, Hitler kalıntıları, mirascıları, değişik partiler, bürokrasi ve devlet içinde devlet olan gizli servislerde köşebaşlarını tutmuşlardır- bu sadece Almanya’nın değil, kuzeyi ve güneyiyle birçok Avrupa ülkesinin gerçeğidir. Değişik kamuflaj giysileri içindeki faşistler sonderece güçlü olarak varlıklarını korumaktada oldukları gibi, Hitler’i ve Nazi partisini iktidara taşımış olan mali- sermaye güçleri de eskisinden çok daha güçlü ve birleşik olarak zaten varlıklarını korumaktadırlar. Avrupa Birliğinin asıl motoru ve temel politikalarının tayinedicisi rolünü, vaktiyle Hitler ve Mussolini’yi iktidara taşımış olan sermaye çevreleri oynamaktadırlar... Yani açıkçası, 1940’lı yıllarda Almanya’da Türkiye için biçilen rolün daha fazlasının Almanya ve tüm Avrupa’da günümüz Türkiyesi için de düşünülmediği ortadadır. Diğer yandan, kariyerlerini, geleceklerini Türkiye halkına değil, emperyalist patronlara bağlamış olan “İslamcı”, liberal, “demokrat”, “sol” vs. her türden etiketli politikacılar ve aydınlar, AB kapısındaki dilenciliği “demokrasi mücadelesi” gibi yansıtabilmektedirler. Ve bu, halktan kopuk kozmopolit Osmanlı bürokrasisi ve aydın tipinin bir geleneğidir aynızamanda.

Gözler önündeki mevcut AB gerçeğine karşın, ”erkek” başbakan, -eski çabuk unutulmuş- ”kadın” başbakanın "ya olacak ya olacak" söylemini de ödünç alarak, eşit üyelikle ilgili ham hayalleri ve sadece müzakere tarihi ile ilgili umutları AB'ye çoktan "tam üye olmuşuz" gibi yansıtmaya çalışmaktadır. AB'nin boşluklarla ve "ama"larla dolu diz çökertmeye yönelik belirsiz vaatlerini halka neredeyse kazanılmış AB üyeliği olarak duyurmaktadır. Aynı başbakan, AB karşısında zaman zaman toplumun onurunu okşayan bazı tiyatral çıkışlar yapıyor olsada, temel çizgisi utanç verici bir dilencilik olarak yansımaktadır. Ortada somut bir kazanım olmadan ve böyle bir umut dahi verilmeden, başbakan ve dışişleri bakanı Avrupa’da kapı kapı dolaşmakta; çevrelerine gülücükler ve öpücükler yaymakta; yanlarında taşımaktan ürktükleri eşlerinin ve kızlarının sıkma başlarını yok sayarak, ne ölçüde “Batılı” oldukları üzerine nutukları atmaktadırlar. Başka hiçbir çaresi, çıkış yolu kalmamış kişiler havasında avuç açmaktadırlar. Hatta başbakan, o “muhteşem tarih bilgisi” ile, “Vaktiyle Osmanlı’ya Avrupa’nın hasta adamı diyordunuz!”, diyerek eskidenberi “Avrupalı” olduğumuzu kanıtlamaktadır(!) Batı emperyalizminin Türkiye toplumunu küçültücü, aşağılayıcı ifadelerini “Batılı” olmanın kanıtı olarak sunmaya kalkışmak, yepyeni bir diplomasi taktiği olmalıdır. Şüphesiz böyle taktikler ancak uşak ruhu ile, dilencilere özgü düşünce yapısı ile keşfedilebilirler...

Dilencilerin saygı görmeyecekleri ve herhangi bir pazarlık güçlerinin olmayacağı ise bellidir... Tüm mevcut gelişmeler, AB ile ilgili gürültünün daha çok iç politikaya yönelik olduğu izlenimini vermektedir. Dışa karşı dilenci tavrı takınılırken, içte de AB karşısında zafer kazanmış rolü, “mütevazi kahraman” rolü oynayan başbakan, Cumhurbaşkanlığı koltuğuna dikmiş olduğu gözünü gizleyebilmek için, "biz politikacılar gelip geçiciyiz, makamlarda kalıcı değiliz, önemli olan burada hoş bir seda bırakmaktır" gibi “dramatik” sözler etmektedir. İçe yönelik aynı sözleriyle, AB üyeliği ile ilgili "zafer kazanmış" olma yalanını perçinlemeye çalışmaktadır. "Bukadar büyük bir iş başarmış" olmasına karşın, gözü kalıcılıkta, daha yukarılarda değildir(!); O'nun için önemli olan ülkeye ve halka hizmettir(!) “Elemterefiş kem gözlere şiş

Bu oynadığı rolle Tayyip Erdoğan'ın artislik konusunda "Kendim için birşey istiyorsam namerdim(!)" diyen Demirel'den çok daha usta olduğu anlaşılmaktadır. Aslında, başbakanın oyunculuktaki başarısını, -diğer tüm işlerinde olduğu gibi- kozmopolit danışmanına borçlu olduğu hissedilmektedir... Bilinen ünlü danışmanın ve benzerlerinin, AB- Türkiye ilişkileri ve halkı aldatma konularındaki ”taktikleri” daha çok başbakanamı, yoksa tekelleşme sürecinin baskıları ve zorunlulukları ve emperyalist yayılma düşleri ile birleşmiş olan AB patronlarınamı verdikleri ise tartışılabilir… Kozmopolit danışmanın ve benzerlerinin gerçekte kimlerin, asıl olarak hangi tarafın yardımcısı oldukları aslında çok büyük bir soru işareti de değildir. Biraz düşünmesini bilenler, kaderlerini ve kariyerlerini en güçlü gördüklerine bağlamış olan sözkonusu danışmanların gerçekte kimlere yardımcı olduklarını anlayabilirler... Yardım edilen, Türkiye’yi hazma uygun biçimde yutmaya hazırlanan “kurt” rolündeki AB merkezli uluslarüstü tekellerdir. AB’yi “cennet” ve “demokrasinin kalesi” olarak gösteren eksik ve yanlış bilgilerle aldatılıp hazma uygun hale getirilen ve “kırmızı şapkalı kız” rolünde kurdun ağzına doğru sürülen/ manupule edilen ise Türkiye halkıdır.

AB'ye yatırımın kariyerleri açısında faydalı olacağını düşünen, AB fonlarından yararlanmayı hesaplayan profösör, aydın, yazar vs. ünvanlı birtakım kişiler de başbakanın kozmopolit danışmanından farklı bir rol oynamamaktadırlar. Raporda mevcut ve basına dahi yansıyan tüm aşağılamaları ve gümrük birliğinin yaratmış olduğu bilinen sonuçları yalayıp yutarak, temelsiz bir AB şakşakcılığı yapmaktadırlar. Hatta bunların en hızlı “demokrat” geçinenleri, “Türkiye’nin en devrimci ve değiştirici gücü AB’dir. Her siyaset yapmaya yönelik adım siyasetini AB üzerinden yapmaz ise bu devrimci dinamiğin gerisinde kalır.”, kalır gibisinden kerameti mali- sermaye çevrelerinden menkul “cevherler” yumurtlamaktadırlar. Aynı büyük sermaye çevreleri ile ilintili medya tekellerinden birinde köşe kapmış ve yine sözkonusu çevrelerden menkul “demokrat” ününün rehavetine kapılmış bir başaka liberal, bir adım daha ileri giderek, 22 Ekim 2004 tarihli Özgür Politika gazetesine, eski “solcu” bir Türk olarak, “faşist bir kültürümüz” var demekte ve konuştuğu basın organının ifadesi ile, “Avrupa'nın Türkiye'nin faşist kültürünü düzeltmeye çalıştığını”, belirtmektedir. Doğrusu, bir halkın kültürünün faşist olduğu iddiası politik edebiyata yepyeni bir “katkı” olmaktadır.

 

Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan ve daha nicelerini yetiştiren ve modern edebiyatında Nazım Hikmet, Orhan Kemal ve daha onlarca ve onlarca insancıl yazara sahibolan, müziğinden danslarına dek yaşamın tüm alanlarını kapsayan halk kültürünün diğer zengin dallarında da sayısız insancıl değerleri bulunan Türk halkının faşist olmadığını, Türk halk kültürününün faşizmle ve özellikle Batı’da yoğun biçimde gözüken ırkçılıkla uzaktan yakından bağının olmadığını, Batı kökenli faşizmden esinlenmiş olan “kadrocu” kapıkullarının ortamında yetişmiş bu kişinin bilmesi gerekir. Böyle kolay puan toplamaya ve sahte “demokrat” havası atmaya yönelik ahmakca adi iddialara ayrıntılı yanıt vermenin bile gereksiz olduğunu ayrıca belirtmekte yarar vardır... Bilincinde olarak veya olmayarak Türk halkının kültüründen ve ülkedeki diğer halk kültürlerinden kopuk olan; beyni, midesi ve rahat yer arayan poposu tarafından yönlendirilen; köksüz kozmopolit Osmanlı’nın aydın tipinin bir devamı olan sözkonusu aydınların özel olarak araştırılmaya ve bunların sahte “demokratlıklarının” ayrıntılı teşhirine gerek vardır ama, olay yazımızın kapsamını aşmaktadır. Kökleri Osmanlı sarayına uzanan bu Hacivat kılıklı aydın tipinin, parasını ve ününü önüne atan gücün emrinde silah kullanan savaş lordlarından bir farkı yoktur. Bunların kullandıkları, silahtan, mermiden çokdaha tehlikeli yalanlardır. Kendilerini haklı çıkartmak için ihanet ettikleri gücü, halkı, bir biçimde aşağılamak zorundadırlar.

 

Şüphesiz -herkesin bildiği gibi- dünyada sadece olumlu, sadece yapıcı, çok yönlü etkileşim içine girmemiş, karışmamış saf tek bir kültür dahi yoktur. “Cennetten kovulup” yararları çelişen sınıflara bölünmüş, hem ulusal ve hem de uluslararası arenelarda birbirlerini boğazlayacak ölçüde uzlaşmazlıklara sürüklenmiş, ayrıca cinsler olarakta eşitsizlikler içinde olan insan soyunun bir “bölüğünün” sadece saf, yapıcı bir kültüre sahibolduğunu iddiaya kalkışmak yalanın en büyüğü olur. Buna karşın, karanlık, baskıcı, yıkıcı kültürlerin kaynağının asıl olarak üst sınıflar olduğunu iddia etmek hiçte yanlış olmaz. Diğer yandan, alt sınıflar, halklarda basbayağı bu üst sınıf kaynaklı yıkıcı kültürlerin, hatta hertürlü dejenerasyonun etkisinde kalabilirler. Fazla ayrıntıya girmeden ve pek uzaklara gitmeden, mali- sermaye çıkarlarının ürünü olan İtalyan faşizminin ve Alman nazizminin aksi taktirde kitlesel bir tabana sahibolamayacaklarını söylemek yeterlidir sanırım... Türkiye toplumuda bu genel bilinen gerçeğin dışında değildir; inkaredilemez büyük insancıl değerlerinin yanında insanlarımız, değişik ölçülerde yıkıcı, baskıcı, pederşahi kültürlerin etkilerine açıktırlar. Türkü, Kürdü, Süryanisi vs. ile halkın önemli bir kısmı, sözkonusu üst sınıf kaynaklı yıkıcı ve pederşahi kültürlerin frekansları ile düşünmektedirler...

 

Tam burada bilincin aynasına yansıyan diğer ironik gerçekler de vardır... Bunlardan birincisi, Türkiye toplumundaki en pederşahi, gerici, baskıcı kültürlerin temsilcisi olan siyasi iktidarın, ülkeyi “demokratlaştıracak reformları” yaptığı ve “demokrasinin kalesi” diye sunulan AB’ye Türkiye’yi taşıyor olduğu iddiasıdır... ABD’nin İslamiyet içindeki en gerici unsurları kullanarak toplumu ilerletecek demokratik dinamiklere, anti- emperyalist ve sosyalist güçlere karşı şekillendirdiği “yeşil kuşak” politikasının, Pentagoncu 12 Eylül darbesinin meyvalarının nasıl bir “demokratikleştirme” gerçekleştirmekte oldukları aslında ortadadır ama, “Irak’a demokrasi getirdiklerini” iddia edenlerin propoganda aygıtının Türkiye için de böyle bir reklam kampanyası başlatmış olması anlaşılabilir. Son zamanlarda yanlarında gezdirmekten sakındıkları sıkma başlı eşleri ve diğer yakınlarıyla birlikte Avrupa’da “demokrasi” turları atanların demokrasiden anladıkları, İslamdan binlerce yıl önce de pederşahi baskıcı toplumlarda gözüken kadının köleliğinin sembolü türbanı “özgürlüğün” simgesi olarak pazarlamaktır. Diğer yandan, yeni ceza yasasını yaparlarken, toplumun en geri kesimlerini demokratik özgürlüklerini savunmaya çalışan kadınlara karşı kışkırtırlarken, çalışanların ekonomik ve sosyal haklarına saldırırlarken, Pentagon’un emrinde Irak’a asker sokmaya çalışırlarken, attıkları her adımda nasıl “demokratlar” olduklarını tekrar tekrar sergilemektedirler ve daha da sergileyeceklerdir.

 

Bunların nasıl “demokratlar” olduklarını sergileyen tipik olaylardan biri, sahneye sürülen yeni “Kürt” partisinin duyurusu okunurken de yaşanmıştır. Mayasında başbakanın kozmopolit danışmanının eli ve bu kişinin bağlı olduğu Pentagon çevrelerinin olduğu herkes tarafından anlaşılan parti girişiminin bildirgesinde, “Türkiye’ye demokrasinin dış dinamiklerle gelmekte olduğu” söylenmektedir... Doğrusu Türk, Kürt, Süryani vs. halklar, sürecin içinde olmadan, bunlar ekonomik ve demokratik haklarını örgütlü ve bilinçli olarak savunmadan ülkeye demokrasinin geleceğini, hele hele emperyalist güçler tarafından dışarıdan getirileceğini ancak beyinleri ve ruhları körelmiş ahmak cahil kişiler veya uşak ruhlu satılık karakterler, savaş lordu feodal unsurlar, mafya tipleri iddia edebilirler. Zaten mevcut siyasi iktidarın dayanmakta olduğu güçlerde bunlardır... Emperyalist güçler tarafından veya kamuflajlı ifadesi ile “dış dinamikler” tarafından getirilen “demokrasi”nin ne menem birşey olduğu Vietnam’da, diğer Hindiçini ülkelerinde, Endenozya’da, Afrika ükelerinde, halkı tarafından seçilmiş olmasına karşın CIA ve Belçika servisleri tarafından parçalanan gövdesi yakılıp asitte eritilen Lumumba’nın Kongo’sunda, Cezayir’de, Guatemala’da, Nicaragua’da ve daha onlarca ve onlarca ülkede kendisini göstermiştir. “Dış dinamiklerle” gelen “demokrasi”nin ne menem birşey olduğu, halen Afganistan’da ve Irak’ta yaşanmaktadır ve “demokratik” İsrail yönetimi de benzer bir demokrasiyi yaklaşık hergün Filistin halkına göstermektedir... Karzai, Ahmed Celebi, Iyad Allawi veya diğer etnik satılık savaş lordu feodal unsurların Türkiye karikatürlerinin, köpek balıklarının artıkları ile geçinmeyi yaşam biçimi haline getirmiş olan küçük parazitlerin, sırtlanların “demokrasi” denince neyi anlamakta oldukları artık daha iyi anlaşılmaktadır.

 

Diğer yandan, toplumda en “demokrat” geçinen veya o ünlü “dış dinamiklerin” propoganda makinesi tarafından katıksız “demokratlar” olarak tanıtılan bazı besleme aydınların aynı sirenler korosunda yeralmış olmaları da anlaşılabilir bir olgudur... Türk kültürünü “faşistlikle” karalamaya dek işi vardıran bu Osmanlı kalıntısı ve AB- ABD borazancısı karakterlerin, hem geleneksel halk kültürümüzün tüm derin insancıl yanlarından ve hem de modern kültürümüzün en insancıl yüzünden fersah fersah uzak din tüccarlarının, kadın düşmanlarının safında yeralmalarının örnekleri yakın tarihimizde de defalarca yaşanmıştır. İktidardaki Pentogon- CIA kolonlaması ortaçağ türevleri için davul- dümbelek tempo tutan “demokrat” aydınların da kendilerine göre beklentileri vardır şüphesiz ama, sözkonusu maddi beklentilerin “demokrasi” aşkı olarak kamufle edilmesi işlerini kolaylaştırmaktadır. CIA beslemesi, eroin tüccarı, kadın düşmanı, bukalemun lakaplı savaş lordu Hikmetyar’ın dizinin dibinde fotoğraf çektirmekten çekinmeyen başbakanın “demokratlığını” yayan yalan korosuna maskesiz katılmak olanaksızdır... Emperyalizmin, sömürü ve talan amacıyla girdiği coğrafyalarda, ülkenin en gerici pederşahi güçleriyle, feodal kalıntıları ile uzlaşmakta olduğu eskiden beri bilinen bir gerçektir. Bunlarla uzlaşmak hem talanın maliyetini düşürmektedir ve hem de toplumdaki tüm ilerici demokratik taleplerin bastırılabilmesi açısından yarar sağlamaktadır. Şüphesiz aynı güçler kendilerine uygun besleme aydın tipini de yaratmakta ve tüm olanakları ile ünlendirmektedirler. Toplumları ilerletecek dinamiklerin, gerçek demokrasi ve özgürlük taleplerinin “demokrasi” adına ezilip bastırılmaları Nazizmin mirası üzerinde yükselen yeni geliştirilmiş yöntemlerdir.

 

AB kapılarında dilencilik yapan, airbusları alarak Fransa’ya ve Leopard tanklarını alarak Almanya’ya rüşvetini ödeyen, kapalı kapılar ardında henüz halk tarafından bilinemeyen sözleri veren başbakan, arada aklısıra Batı’ya gözdağları da vermektedir. Kendilerinin medeniyetler arasında çatışma değil uzlaşma istediğini, Türkiye’nin Batı ile İslamiyet arasında köprü olabileceğini, eğer Türkiye AB’ye alınmazsa sonucun felaketle noktalanabileceğini vs., söylemektedir. Bu acıklı komedisini büyük bir ciddiyetle sürdüren başbakan, çok kısa süreler içinde birbirleri ile çelişen tavırları üst üste sergileyebilmektedir. Bir yandan lafla “büyük devlet” temsilcisi ve “devlet adamı” havası atarken, diğer yandan daha dün Varşova Paktı üyeleri olan küçük Polonya ve Çek cumhuriyetlerine Türkiye’nin AB üyeliği için rica ziyaretleri yapmaktan utanç duymamaktadır. Böyle birilerini hangi AB patronu ne ölçüde ciddiye alır acaba? Kısa aralıklarla bir yalanan, bir posta atan tavırlar şizofreni hastalarına özgüdür ve bu çelişkili tavırları ile Türkiye başbakanının Batı’nın patronlarını kendisine güldürdüğüne hiç şüphe yoktur. Sıkmabaş eşlerini gözlerden gizlemek için Batı ülkelerini tek başlarına dolaşan başbakanın ve dışişleri bakanının, “Biz Batılı gibi davranıyoruz(!), onlarda gerçekten batılı gibi davranırlarsa sorunlar çözülür(!)”, gevezeliklerine kendi aralarında katıla katıla gülerlerken, ellerine düşmüş Türkiye başbakanı gibi bir “madeni” sıvazlayacak, madalyalarla ödüllendirecek kadar entrika deneyimleri vardır şüphesiz.

 

Düalist felsefi yaklaşımı ile, teolojisi ile Sünni inançlardan çok daha fazla yine düalist olan Hıristiyanlığa yakın farklı Alevi ve Şia inançlarını sadece Hz. Ali’ye inanmak sanan başbakanın ve çevresinin herhangi iki relatif farklı kültür arasında köprü değil keçi yolu bile olamayacakları bellidir. Üniversitelerinde Türkiye’de bulunmayacak ölçülerde bu kültürleri derinlemesine araştırmış olan Batı, neyin ne olduğunu çok iyi bilmektedir ve özel olarak köprülere ve hele hele Türkiye yönetimleri gibi hayali köprülere hiç gereksinim duymamaktadır ama, kullanacak askere ve güvenlikli ticari yollara gereksinim duyduğu için tüm sözkonusu gevezeliklere sahte bir gülümsemeyle tahammül göstermektedir. Batı’nın patronlarının gözünde Türkiye’nin en değerli yanı, güçlü silahlı kuvvetleridir.

 

Ayrıca bu ünlü “kültürler arası çatışma” veya “medeniyetler çatışması” yalanını soğuk savaşın ardından üreten güçler, dünyanın enerji alanlarına elkoyma ve böylece Hitler’in “bin yıllık dünya imparatorluğu” düşünü ABD merkezli olarak diriltmek düşlerini taşıyanlardan başkaları değillerdir. Hazırlamakta oldukları saldırılarına sahte gerekçeler yaratmak amacıyla böyle bir kuyruklu yalanı üretmişlerdir. Yalanı Profösör Samuel Huntinton’a ısmarlayan, 1920 New York doğumlu CFR (Dış İlişkiler Meclisi) adlı örgüttür. Sözkonusu yalanın 1993 yazında ilk yayınlandığı organ da CFR’in 1922’den beri yılda beş kez basılan Foreign Affairs adlı dışpolitika dergisidir. Afganistan’a ve Irak’a yönelik saldırıların gerisinde duran uluslarüstü tekellerin, enerji tekellerinin, askeri- endüstri komplekslerin en üst düzeyde bir örgütlenmesi olarak doğmuştur CFR. Amacı, ABD’nin dışpolitikalarına yönverebilmektir. Bu amacına yönelik üstün başarıları tartışılmaz olan ve 1940’lı yıllardan beri ister Demokrat ister Cumhuriyetçi olsun tüm ABD başkanlarını önceden belirleyen CFR’in ünlü başkanları arasında, “The Seven Sisters” (Yedi Kızkardeşler) olarak ünlenen işbirliği içindeki Exxon, Gulf, Texaco, Mobil, Socal, BP gibi bankacılıktan değişik endüstri dallarına dek dev yatırımların sahibi enerji tekellerini yönlendiren Rockefeller gurubunun başı David Rockefeller vardır. Ünlü CFR başkanları arasında, yine Rockefeller gurubunun denetimindeki Chase Manhattan Bank’ın yönetim kurulunda oturan Henry Kissinger ve Zbigniew Brzezinki gibi elleri kanlı entrikacı dışpolitika uzmanları bulunmaktadır...

 

CFR, Kissinger ve benzeri karakterlerle ve daha onlarca ve onlarca değişik bağla, Trilateral Commission ve Bilderberger gibi diğer elitist masonik karakterli faşist örgütlerle ve yine bunlar aracılığıyla Avrupa Birliği’ni yönlendiren politikacılarla sıkı bağlar içindedir. Tüm bu nedenlerle ne ABD’nin ve ne de Avrupa’nın “demokrasi” kamuflajına gizlenmiş gerçek patronlarının Tayyip Erdoğan gibi birinin “kültürler uzlaşması” ile ilgili molla nutuklarına gereksinimleri yoktur. Onlar zaten dünya hakimiyeti için kullanacakları füzelerine kılıf olması amacıyla bu “medeniyetler çatışması” yalanını ısmarlamışlardır- “Minareyi çalacak olan kılıfını önceden hazırlar!”, derler. Ve onların füzeleri bukalemun Hikmetyar çömezi Tayyip Erdoğan’ın minaresinden çok daha etkilidir. Vaktiyle Hikmetyar’ı satınalmış olanlar, günümüzde de Hikmetyar’ın çömezi Tayyip’i rahatca kullanmaktadırlar ve sadece bu nedenle uşaklarının özünde Türkiye içpolitikasına yönelik “kültürel” gevezeliklerini de alaylı bir sırıtmayla dinlemektedirler. O yıllarda feodal savaş lordu, kadın düşmanı, eroin tüccarı bukalemun Hikmetya’ı “hürriyet mücahidi” olarak tanıtmış oldukları gibi, günümüzde de Tayyip’i “demokrasi mücahidi” olarak ünlendirmektedirler.

 

Yakın zamanda ölmüş olan ünlü aydınlardan Columbia Üniversitesi’nin Filistin kökenli profösörü Edward W. Said haklı olarak Huntington’u sert bir üslupla eleştirmiş ve “kültürler arasında çatışma” tezinin ahmakça olduğu gerçeğini, bu kişinin ürettiği şeyin bilimsel bir teori değil, eklektik/ yamama bir ideoloji olduğunu açıklamıştır vs.. Şüphesiz Edward Said gibi daha birçok aydın, kültürler arasına kesin sınırlar konulamayacağını; binlerce yıldır tüm kültürlerin birbirleri ile derin bir alışveriş içinde olduklarını; örneğin, karşı karşıya getirilmeye çalışılan Hıristiyanlık ile İslamiyet’in köklerinin büyük kısmının eski İbrani mitolojisine (Eski Ahit’e) uzandığını çok iyi bilmektedir. Çok dallı bu her iki büyük dinin, kültürün, köklerinin önemli birkısmı yine birlikte eski Hint- Avrupai mitolojilere, Hint- İrani mitolojilere, Veda dinine ve bunun iranlaştırılmışı olan Zoroastrianism’e (Mazdaizm) uzanmaktadır. Bunlardaki düalism; iyi ve kötünün çatışması; yaratıcı, yapıcı aklın ve saf temizliğin sembolü Ahura Mazda (Akıllı Efendi) ile yıkıcılığın, kötülüklerin, karanlığın efendisi “akılsız” Ahriman arasındaki çatışma, Hıristiyanlığa saf iyiliğin sembolü İsa (Jesus) ve karşıtı şeytani güçler olarak yansımıştır. Hıristiyanlık’ta İsa nasıl sadece saf bir iyiliği, temizliği simgeliyorsa, Şia ve değişik türevleri olan inançlarda da başta Ali olmak üzere -Ahura Mazda’nın meleklerinin rollerini üstlenmiş- tüm diğer imamlar saf iyiliğin, temizliğin sembolüdürler. Bu her iki düalist inançta da iyiliğin ve kötülüklerin kaynakları farklıdır... Aynızamanda Eski Ahit’te bulunan Mesih veya Mehdi inançları, diğer yandan yine her iki büyük dine (Hıristiyanlık’a ve İslamiyet’e) Hint- İrani mitolojilerden, Mazdaizm (Zoroastrianism) yoluyla da girmişlerdir. Sufi tarikatlarda aynı köklere uzanmaktadırlar ve bu karmaşık sıkı bağların öyküsü daha 800’lü yıllarda arapçaya çevrilmiş olan Zorastrianizm bağlantılı Platon’a, tüm diğer Grek klasiklerine dek uzanarak sürüp gitmektedir... Platon aynızamanda Hıristiyanlığı’da derinden etkilemiştir... Ve büyük dinler, kültürler arasındaki sözkonusu karmaşık bağların öyküsü, iyiliği ve kötülüğü aynı güce bağlayan Mezopotamya mitolojilerine, Semitik mitolojilere ve daha farklı diğer köklere dek uzanmaktadır... Kısadan da kısa anılan bazı gerçeklerin önemli bir kısmının Huntington tarafından da bilindiğinden şüphe edilmemelidir ama, O’nun ve yalanı O’na ısmarlayanların sorunları gerçekleri ortaya çıkartmak değil, saldırganlıkları için mazeretler bulmaktır sadece...

 

Kültürler arasında gerçekte savaşlara varacak çelişkilerin zaten olmadığı, tam tersine farklı milletlerden insanları birbirlerine daha fazla yaklaştırabilecek ortak yanlar, sağlam bağlar bulunduğu bilinirken, tutupta “biz kültürlerin uzlaşmalarını istiyoruz, Hıristiyanlık ile İslamiyet atasında köprü olacağız” gibisinden gevezelikler yapmak, Hintungton’un savaş kışkırtıcısı yalanlarını “doğru veriler” olarak alıp, olmayacak bir görevi üstlenmeye kalkışmak anlamına gelmektedir. Kültürler özünde birbirlerine ne ölçüde yakın olsalarda, ekonomik yarar çevreleri, politik iktidar odakları, din tüccarları, bu kültürlerin sadece bazı yanlarını öne çıkartıp deforme ederek asırlardır halkları birbirlerine karşı kışkırtmışlar, Haçlı Seferleri örgütlemişler, yapay düşmanlık tohumları ekmişler ve böylece iktidarlarını koruyabilmişlerdir...

 

Avrupa’da yapılan ortak basın toplantılarında İslamiyet ile ilgili sorulara, “Evet biz farklıyız ama, Avrupa bir Hıristiyan kulübü değildir.”, tekerlemesinin ötesinde yanıt veremeyen; Batı düşüncesinin ürünü Katolik Hıristiyanlık ile Doğu düşüncesinin ürünü Ortodoks Hıristiyanlık arasındaki dünyaya bakış farklarının, İsa’yı yorumlayıştaki çelişkilerin, en genel anlamıyla İslamiyet ve Hıristiyanlık arasındaki ayrılıklardan bile derin olduğundan habersiz olan din Tüccarı Tayyip Erdoğan’ın ve çevresindeki diğer haydutların Huntington’un yalanlarını “gerçek” veriler olarak alıp palavralar atmaları anlaşılabilir bir olgudur. Ve yine asıl sorun ticaret olduktan sonra, Tayyip Erdoğan’ın dediği gibi “paranın dini olmaz” düşüncesi yaşam felsefesi haline getirildikten sonra, ha CIA aleti bukalemun Hikmetyar’ın dizinin dibine çökmüşsün, ha son Haçlı Seferini başlatmış olan W. Bush takımının önünde secdeye kapanmışsın, ha aynı yolun yolcusu Avrupa patronlarınına yalanmışsın, farketmez. Bunların din, iman, türban vs. gevezelikleri sadece halkı aldatmak, deveyi hörgücüyle yutmak içindir.

 

Geçmişten gelen meslek alışkanlığı ile, "mayasıla basura kansere kelliğe deva" bir ilaç gibi pazarlamaya çalıştıkları AB’nin Türkiye toplumuna ne kazandırıp kazandırmayacağı ve özünde ne olup olmadığı zerre kadar umurlarında değildir. Tüm çabalarının, “İslamiyet ile Hıristiyanlık arasında köprü olma” palavralarının gerisinde yatan asıl gerçek, zaten uluslarüstü tekellerle, büyük sermaye çevreleri ile önemli ölçüde bütünleşmiş olan İstanbul, İzmir vs. gibi büyük merkezlerdeki bazı mali- sermaye güçlerinin kapağı bu birliğe (AB’ye) atma hesapları ile ilgilidir. Aynı sermaye güçleri sadece kendi varlıklarının olduğu illerle bile AB’ye girmeye hazırdırlar ama, bu konuda halkı aldatmaları zor olacağı için bir çıkış yolu aramaktadırlar. İmtiyazlı üyeliğe, Türk işçilerinin ve vatandaşlarının Avrupa’da serbest dolaşımlarının engellenmesine, herşeye razıdırlar ve bu rızalarını zaten “serbest dolaşımı sürekli engellemek mümkün değildir” gibisinden gevezeliklerle açık etmektedirler. Halkın aldatılarak yiyeceği kazığa yavaş yavaş alıştırılması işini zamana yaymanın yollarını aramaktadırlar. Tüm aşağılamalara karşın, üyeliğin 15 yıl sonra gündeme gelebileceğinin ve bunun sonucunun da şimdiden belli olmadığının, son olarak Türkiye için Batı’da halk oylaması yapılacağının vs., açıkça söylenmesine rağmen, yöneticilerin utanmazca ısrarların gerisinde sadece ve sadece bu gerçek yatmaktadır. Zaman içinde halkı yiyeceği kazığa alıştırma işi, “bul karoyu al parayı” tezgahı açmış “papelciler”le yarışacak yetenekte ve bilgi düzeyinde olan AKP yönetimine verilmiştir şimdilik ve zengin Batı bunların iktidarlarını kalıcılaştırmak için elinden gelen herçeyi yapacağa benzemektedir.

 

Aynı “bul karoyu al parayı” tezgahının çığırtkanlığını yaparak köşeyi dönmeye çalışan 5 kuruşluk aydınlara göre, “Türkiye’nin en devrimci ve değiştirici gücü AB’dir. Her siyaset yapmaya yönelik adım siyasetini AB üzerinden yapmaz ise bu devrimci dinamiğin gerisinde kalır.” vs.. “Demokrasi”nin kalesi “Avrupa'nın Türkiye'nin faşist kültürünü düzeltmeye çalıştığını” görmek gerekmektedir vs.. Daha neler neler... Bunlara göre ülkeyi Türkiye’de yaşayan, çalışan, üreten, sömürülen, askerlik yapan, ülkesi için canını veren insanlar değil, aynı memleketi sadece ucuz bir turistik gezi yeri, zenginlikleri sömürülecek topraklar ve mallarını satacakları pazarları olarak gören, bu ülkeye karşı en ufacık duygusal bir bağlılıkları ve sorumlulukları olmayan Batılı kapitalistler değiştireceklerdir, demokratikleştireceklerdir(!) Ülkeye yönelik nasıl bir ihanet mantığıdır bu? Halka karşı ne ölçüde derin bir güvensizliğin ve sorumsuzluğun ifadesidir sözkonusu düşünce tarzı? Nasıl bir “demokrasi” ve “devrim” anlayışıdır bu? Buyrun, yanıtını verebilirseniz verin... Demokrasiyi gerçekten savunan insanlar herşeyden önce kendi halklarına güvenirler ve demokrasiyi bu halk için isterler. Halka özgürlüklerini, demokrasiyi kazanabilmenin bilincini vermeye çalışırlar. Riskleri de göze alarak tüm enerjileri ile böyle bir mücadeleye girerler. Tüm uluslararası ilişkileri de aynı halkın yararları açısından değerlendirmeye çalışırlar... Bu 5 kuruşlukların yaptıkları ise, halka atılacak kazığı yaldızlamaya çalışmaktır ve böyle bir eylemin hiçbir riski olmadığı gibi bahşişlerinin de olduğu anlaşılmaktadır.

 

Faşizm, Nazizm sözcükleri bile Doğu’ya değil Batı’ya, o “demokrasi”nin kalesi ilanedilen ve Türkiye’ye demokrasiyi getireceği iddia edilen Avrupa’ya aittir. Faşistler, Batı’nın mali- sermaye güçlerinin yararları için insan soyunu kana boğmuşlar, tarihte eşi görülmemiş soykırımlarını gerçekleştirmişlerdir... Doğu düşüncesinde, İslam dininnin en tutucu sekter dallarında bile ırkçılığın izlerine rastlayamazsınız ama, prütan protestanism de İsa’da bulunmayan saf bir ırkçılığı rahatca görebilirsiniz. Yanan haç sembolünün önünde siyahları, hatta katolikleri boğazlayan Ku Kulux Klan’ın bir benzerine İslamiyet içinde asla rastlayamazsınız. Anti semitism İslamiyet içinde değil, ikibin yıldır Hıristiyanlık içinde varolmuş ve soykırımlarını/ pogromlarını Batı dünyasında gerçekleştirmiştir... Hem Katolik ve hem de Protestan Kiliseleri Hitler’in emrine girmişler, katliamlarına, soygunlarına ortak olmuşlardır... Doğru, Batı’da önemli demokrasi güçleri de vardır ve günümüzde zengin batı ülkelerinin insanları çok daha özgür gözüken bir ortamda, en genel anlamıyla daha demokratik bir ortamda yaşamaktadırlar ama, bu daha az aldatıldıkları ve manupule edildikleri ve yarın gerekli olursa faşit baskıların kolayca diriltilmeyeceği anlamına asla gelmemektedir... Gerçeğin diğer yanı da, aynı Batı demokrasilerinin sömürgelerinde, kaynaklarını talan ettikleri ülkelerde gözüken cani yüzleridir. Kanlı karanlık örnekleri bu yazının kapsamını alabildiğine aşacak bu ikinci yüzü görmeden veya bilinçli olarak gizleyerek “Batı demokrasisi”ne övgüler düzmek, halklara ihanetin katmerlisidir...

 

Demokrasi mücadelesi verdikleri iddiasında olanlar herşeyden önce mevcut antidemokratik uygulamaların anası 12 Eylül 1980 darbesinin gerisinde kimlerin olduğunu, darbenin hangi güçlerin yararını korumak için gerçekleştiğini düşünmek zorundadırlar. Batı’nın Türkiye ile ilişkilerini geliştirmesi için Türkiye’nin ille de demokratik bir rejime sahibolmasına hiç gerek yoktur ama, kendi kamuoylarının vicdanlarını tatmin etmek ve ülkedeki antidemokratik rejimin efendilerine diz çöktürtmek için zaman zaman “insan hakları” ve “demokrasi” söylemlerini öne çıkartabilirler... Halen, Türkiye’nin AB üyeliği ile ilgili tartışmalar ön plana çıkartıldığı zaman bile, Türkiye’yi sadece güçlü silahlı kuvvetleri nedeniyle, Avrupa savunmasına yapabileceği katkılar nedeniyle birliğe yaklaştırmayı hesaplayanların, Türkiye’deki demokratik talepleri ne ölçüde ciddiye alabilecekleri, özellikle Kürt nüfusundan yükselen bazı talepleri ne ölçüde hesaba katacakları ortadadır.

 

Hangi doğu düşündesi insanları, bitkiler veya hayvanlar gibi sınıflara ayırıp bir bölüğünü üstün göstermiş, diğerlerini aşağılamıştır? Bununla ilgili örnekler bulabilmeniz olanaksızdır ama, daha 1400’lü yılların İspanyası’nda kan yasaları vardı... Modern anlamda ırkçı düşünceler, insanları gerçekdışı sınıflara ayıran düşünceler Doğu’da değil, 1600’lü yılların Avrupası’nda gelişmeye başlamıştır. Bunlarla ilgili bilgilerin ayrıntısı bu yazının kapsamını aşar... Soyu bozcağını düşündükleri kişilerin kısırlaştırılmaları ile ilgili yasa İsveç’te yakın zamanda yürürlükten kaldırılmıştır... İsveç’in en kuzeyindeki Asyalı Şamanist Sami halkının yaşadığı bölgenin coğrafi adı “yama toprak/ yer” anlamına gelen Lapland’dır ve bu halk da aynı aşağılayıcı yaklaşımla yama anlamına gelen bir adla anılmaktadır çoğu zaman. Yani bunları asla kendilerinden saymamışlardır. Böyle bir yaklaşım, Kürtleri “dağ Türkü” olarak göstermeye çalışan veya “bir Türk boyu” vs. yapan en gerici, faşist kafalı Türklerin bile akıllarına gelmez. Şüphesiz Kürtler için kullanılan sözkonusu tanımların hepsi bilimdışıdır, gerçeği yansıtmamaktadır ama, ırkçı bir aşağılamayı da içermemektedirler. Şüphesiz gerici, sağcı, aşırı milliyetci güçler Kürtleri yok sayarak aşağılamaya çalışmaktadırlar ama, bu aşağılama biçimi bile Batı’da olduğu gibi ırkçı argümanlarla yapılmamaktadır. Onları sadece Türk yapmaya, kendinden yapmaya çalışmaktadırlar... Diğeri ise, Batılı ırkçılar ise, kendinden saymadıklarını tamamen dışlamakta, aşağılamakta ve bu aşağılamanın sonucu kısırlaştırmaya ve hatta soykırımlarına dek uzanmaktadır. Ve sözkonusu ırkçı düşünceler çoğu zaman bilincinde olmadan değişik ölçülerde ve Doğulu insanların kolay kolay tahmin edemeyecekleri düzeyde geniş bir kitlesel tabana, yaygınlığa sahiptirler... Kafatascılık, kafatası ölçüm aletleri ve bilimdışı eklektik/ yamama faşist ideolojiler Türkiye’ye Batı’dan ithaledilmişler, girmişlerdir. Faşizme karşı mücadele iddiasındaki o çok bilmiş “demokrat” aydınlar, mücadeleleri için gözlerini herşeyden önce idealize edip pazarlamaya çalıştıkları Batı’ya çevirmelidirler. Türkiye ve benzeri ülkelerde mevcut baskıcı rejimlerin yaklaşık tümünün gerisinde Batılı “demokratik” yönetimler vardır ve geçenlerde yıkmış oldukları Saddam Hüseyin’i bile iktidara taşıyıp büyütmüş olanlar yine Batı’nın aynı "demokratik" yönetimleridir.

Sayıları milyonlarla ifade edilen yoksul ve işsiz insanlar, yapılan propogandanın etkisiyle, Türkiye AB’ye girince tüm dertlerinin sonbulacağını sanmaktadılar... Özellikle NATO üyeliğinden beri, yarım yüzyılı aşkın süredir emperyalist bloğun içinde yeralan Türkiye’nin emekçi halkının iç ve dış mali sermaye çevreleri tarafından nasıl soyulduğu, yoksulluğun temel nedeninin yıllardır iktidarda olan Avrupa ve Amerika kuklası politikacıların işleri olduğu gerçeği ustaca gizlenmektedir. AB’yi sorunları çözecek sihirli değnek gibi gösteren propoganda, zaten yıllardır bağlı olunan emperyalist sistemin Türkiye gibi ülkelerde refahı arttıracak ileri teknolojileri engellediği, üretici güçleri geliştirecek yatırımları hiçbirzaman yapmadığı, tam tersine böyle ülkeleri borçlandırarak kısır bir döngü içine hapsettiği, gerçeğini gizlemeye yaramaktadır… Örneğin, İran’ın nükleer reaktör kurmasını, uranyumu zenginleştirmesini engellemeye, yasaklamaya çalışmaktadırlar ama, kendileri aynı teknolojinin çok daha ilerilerini rahatca geliştirmektedirler.

İleri teknolojileri engellemektedirler ama, iktidarları altındaki IMF ve Dünya Bankası gibi dev mali aygıtlarla dünya yüzeyinde spekülatif işleri, sermaye ihracını yaymaktadırlar. Yaratılan bu rantiye düzeni, spekülasyon düzeni, mafya düzeni, endüstride kapitalizmin gelişmesini engellediği kadar, politik arena da da demokratikleşmenin önündeki en büyük engeli oluşturmaktadır... Günümüzde toplam borçları 210 milyar Dolar’a ulaşan ve dış borçları yaklaşık bir yıllık bütçesi kadar olan, 60 milyar Dolar’ı aşan, bütçesinin yüzde 60’ını borç faizlerine yatıran Türkiye’nin bu kısır döngüden kurtulması Batı’nın mali aygıtlarının yararınamıdır? ABD ile birlikte AB’nin asıl emperyalist patronları, ağlarına düşmüş bir balığın gelişip serpilmesinin yolunu açarlarmı?, tutsaklarını özgürlüğüne kavuşturmak isterlermi? Peki AB patronlarının ve sözde Türkiye’nin AB üyeleğini destekleyen ABD’nin, ağlarına düşmüş Türkiye gibi bir balığı kızartıp miğdeye indirmek yerine, sofralarına eşit bir üye olarak almalarının mantığı varmıdır? (yeni not)

Yukarıda özetlenen basit gerçeğe karşın, AB’nin demokratikleşmenin yolunu açacağı mavalını okuyan aydınlardan hiçbirisi, halen şekillenme aşamasındaki ve ikili bir hukuk sistemine sahibolan AB’nin kendisinin demokratikleşme yolundamı ilerlediği?, yoksa baskıcı anti- demokratik merkezi bir idari yapıya doğrumu evrimleştiği?, sorusunu önlerine koyup araştırmamaktadırlar… AB’nin güçlü ortaklarından İngiltere’nin Irak’ta ABD ile birlikte ”demokrasiye” nasıl ve ne ölçüde katkılar yaptığı gözler önündedir. İtalya, Danimarka ve diğer bazı ”demokratik” AB üyelerinin Irak’ta nasıl ”demokratlar” oldukları ortadadır. Sözde Irak’a askeri müdahaleye karşı çıkmış olan Almanya ve Fransanın asıl dertlerinin ise bu emperyalist yağmada paylarını arttırmak olduğu gizli değildir… Örneğin, AB patronları Türkiye'nin merkezi yönetiminden şikayetçi gözükmekte, birçeşit federalizmi demokratikleşmenin anahtarı gibi ülkeye pompalamaktadırlar. İşin özü, demokrasi olgusu tek başına merkezi veya federal olmakla bağlı değildir ve federal ve hatta küçük parçalara bölünüp dağılmış toplumlarda basbayağı alabildiğine anti- demokratik olabilirler... Diğer yandan baktığınız zaman görüyorsunuzki, başta İsveç olmak üzere zengin birçok AB ülkesi alabildiğine merkezi bir idari yapıya sahiptirler. Diğer yandan AB'nin kendisi hiçte demokratik olmayan merkezi bir örgütlenmeye, sınırlı sayıdaki mali- sermaye politikacılarının demir elleri ile yönetilen anti- demokratik bir yapıya doğru evrimleşmektedir. Kısacası asıl sorunları, Türkiye'nin demokratikleşmesi değil, bir merkezi yapıyı dağıtarak dağılanı çok daha güçlü emperyalist bir başka merkezi örgütlenmenin çelik pençeleri altına alabilmektir.

Daha önce de belirtiğim gibi, en önemli AB üyeleri olan ülkelerde eski faşist güçler varlıklarını korumakta oldukları gibi, devlet aygıtlarının kilit noktalarını da ellerinde tutmaktadırlar. Bu güçleri istediği an silahlandırarak öne sürebilecek olan mali- sermaye, uluslarüstü tekeller zaten AB’nin asıl motoru konumundadırlar. AB içinde de bir sınıf kavgası, demokrasi mücadelesi sürüp gitmektedir ama, iktidar mali- sermaye güçlerinin elindedir. Daha yakın zamanda AB patronları Afrika’dan, sömürülen yoksul ülkelerden göçü engellemek, sınırlarını güçlendirmek için 30 milyar Euro ayırmışlardır. Ve daha dün AB’nin beş en güçlü ülkesi (Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya ve İspanya), göçü nasıl durdurabilecekleri üzerine tartışmışlardır. Sözde Türkiye’nin AB üyeliğine en yatkın gözüken iktidardaki Alman Sosyal Demokrat Partisi’inden başbakan Schröder ile görünüşte bu partiyle tamamen zıt görüşleri paylaşan Mussolini hayranı aşırı sağcı İtalya başbakanı Berlisconi, her ikisi de göçmenler için Afrika’nın kuzeyinde, Tunus ve Libya’da toplama kampları kurmayı önermişlerdir. Bu faşist öneri şimdilik geri çevrilmiştir ama, Cebel- i Tarık’a kurulmuş olan elektronik duvar, göçü durdurmak için son olarak ayrılan 30 milyar Euro, ağırlaştırılan yasalar, çıkartılan yeni terör yasaları, kışkırtılan ırkçılık, Avrupa’nın hiçte demokrasiye doğru evrimleşmediğinin sadece bazı sıradan göstergeleridir. Bu henüz dişlerine, gerçek bir askeri makineye sahibolmayan Avrupanın görünümüdür. Bir de bu dişler keskinleştiği zaman ortaya çıkabilecek manzarayı tahminedebilmek pek kolay olmasa da, bunun ABD’nin günümüzde dünyada yapmakta olduklarından pekte farklı olmayacağını şimdiden düşünebilmek mümkündür.

 

Tekrarda bazan yarar vardır… Avrupa Birliği’nin merkezinde gözüken Almaya’nın ve Fransa’nın önderleri herkonuda görüşbirliği içinde olduklarını sürekli açıklamaktadırlar. Bu beyanlarının yanında, sanki Türkiye’ye yönelik danışıklı bir iyi polis- kötü polis rolü oynarcasına, Schröder birlik görüşmelerinin başlaması ve sonrası konusunda bol keseden umutlar verirken, Chirac aldığı rüşvete karşın açıkca bu üyelik işinin 15 sene sonra karara bağlanabileceğini, kararın ne olacağının şimdiden bilinemeyeceğini ve Türkiye’nin üyeliği için Fransa’da halk oylaması yapılacağını ifade etmektedir. Anayasalarını bu yönde değiştirerek işi şimdiden sağlama bağlamaktadırlar… Sözkonusu tavır Türkiye dışişleri bakanının ifade ettiği gibi ”haksızlık” değil, en açık bir aşağılama ve ”defolun” demenin fransızcasıdır. Aynı kovma tavrına Almanya ve diğer AB üyeleri de ortaktırlar ama, tüm ipleri kopartmamak, istedikleri role Türkiye’yi razı edebilmek için sadece Fransa’yı ve AB içindeki diğer bazı sağ güçleri öne sürmektedirler. ”Bizim kültürümüz İslamiyet’ten üstündür” derken ”İslamcı” Tayyip Erdoğan’ın kişisel dostu ve çocuğunun nikah şahidi rolünü oynamaktan çekinmeyen İslam düşmanı ırkçı- faşist- mafya karışımı tüccar Berlisconi sözde Türkiye’nin AB üyeliğini destekler gözükmektedir ama, partisi içinde kendisine yakın iktidar sahibi bir başka kişi buna karşı çıkmaktadır. Oynanan bu bildik tiyatro, eski hile, Berlisconi’ye yan çizme, manevra yapma olanağı sağlamaktadır. Diğer Avrupa ülkelerindeki gelişmeler de bundan farklı değildir…

 

Avrupa birliği şu anda mevcut 25 üyesine sahibolurken, bunların üyeliğe kabuledilmeleri için ne Almanya’da, ne Fransa’da ve ne de herhangi başka eski bir üyenin ülkesinde ”alalımmı yoksa almayalımmı” diye seçim yapılmamıştır. Tam tersine, üyeliğe aday ülkelerin halklarına, ”AB’ye girmek istiyormusunuz yoksa istemiyormusunuz” diye sorulmuştur, aday ülkelerde referandum yapılmıştır. Bunların önemli bir kısmında ilk oylamalarda red çıkmıştır. AB yanlısı sağ güçler evet oyu çıkartabilmek için onmilyonlarca Dolar karşılığında harcamalar yapmışlardır. Bu iş en azından İsveç’te böyle olmuştur ve halen AB karşıtları çok güçlü durumdadırlar… Türkiyeyi yönetenler ise, olayı halka doğru anlatmak ve fikrini sormak biryana, girebilmek için AB patronlarının önlerinde onursuzca kırk takla atmaktadırlar. Aynı konuda aydınlar ve kendilerine ”sivil toplum kuruluşu” diyenler ve sözde sol örgütler de üzerlerine düşen görevleri yapmamaktadırlar… Adamlar sizin alınıp alınmamanızı halkımıza soracağız derlerken bile Türkiye’yi yönetenler yaltaklanmalarını sürdürmekte, şapkalarını alıp gitmemektedirler. Tüm bu hakaretler sürerken, dışişleri bakanı rolündeki kişi TV kameraları karşısında çocuk aldatır gibi, ”Avrupa’da yaşan Türklerin onurları hiçbirdönemde bu ölçüde yükseltilmemişti, başları hiçbirzaman bukadar dik değildi(!)”, diye yalanlar söyleyebilmektedir. Aslında utanmazlık duvarını aşmış durumdadırlar ve Türkiye’nin kredisi giderek daha da düşmektedir.

Değişik renklerdeki AB aleyhtarlarının ise farklı dürtüleri vardır ve bu tiplerin de Türkiye toplumunun önünü açabilecek politikalar üretmekten uzak oldukları görülmektedir... Bunların birkısmı AB üyeliği ile birlikte mevcut iktidarlarını yitirmekten korkmaktadırlar. Değişik ölçülerdeki milliyetçi unsurlar, AB çevrelerince öne sürülen özünde şantaj amaçlı sınırlı azınlık taleplerini ülkenin ulusal bütünlüğünü parçalayacak girişimler olarak algılamaktadırlar. Eğer Batı'nın bu talepleri olmasa, AB’ye razıdırlar; AB’nin emperyalist bir birlik olması, antidemokratik bir geleceğe evrimleşmesi, gözdikmiş olduğu askeri gücü ile Türkiye’yi yeni tehlikeli serüvenlere sürükleyecek olması umurlarında bile değildir. Bu unsurların önemli birkısmı, iç ve dış politikalarda AB’ye alternatif bir çizgi üretemedikleri gibi, uluslararası arena da Türkiye toplumunu izolasyona itecek ve içte yapay bir ayrışmayı kışkırtacak sekterlik örnekleri sergilemektedirler… Sözkonusu çevreler, herşeyin ilelebet aynı kalıp kalmayacağı?, Türkiye’nin AB’ye girse de girmese de değişime uğrayıp uğramıyacağı?, kaçınılmaz değişimin hangi yönlerde olabileceği?, ne tür bir değişimin Türkiye halkının geleceğini daha sağlam biçimde güvenlik altına alabileceği?, nelerin halkın ekonomik refahını ve özgürlüklerini arttırabileceği?, sorularını -kafasını kuma gömen- bir devekuşu korkaklığı ile önlerine asla koymamaktadırlar…

Bekir Coşkun, Hürriyet’in 14 Ekim tarihli sayısında, "AB İlerleme raporu’nun tamamı ne halka yansımıştır ve ne de gazeteciler ve ülkenin aydınlarının çoğu bu raporun tamamını okunmuşlardır” diye yazmaktadır. (bak: http://www.hurriyetim.com.tr/yazarlar/yazar/0,,authorid~2@sid~9@nvid~481578,00.asp). Hatta aynı yazısında Bekir Coşkun, türkçesi olmaması nedeniyle sözkonusu raporun başbakan tarafından dahi okunmadığını iddia etmektedir. Ardından, ”Ve Türkiye okumadığı raporu tartışıyor. Böyle bir ulus yeryüzünde başka varmı, yokmu?..”, diye sormaktadır…

Erkek başbakan, -eski kadın başbakanın ağzı ile- ”olmazsa olmaz” diye boş umutların ateşli sözcülüğüne soyunmuştur ama, rakamlarla konuşan ATO başkanı Sinan Aygün, AB ilerleme raporunun ayrıntıları incelendiği zaman Türkiye’nin içeri alınmayacağının anlaşıldığını belirtmektedir. Aygün haklı olarak, ”Nasıl AB ilerleme raporunun ucu açık ve şarta bağlıysa, bizde gümrük birliğini askıya alıp ucunu açalım, şarta bağlayalım.” demektedir. Şüphesiz Türkiye halkının yararına olduğu için doğru olan bu tavrın yaşama geçebilmesi halktan yana bir siyasi iradeyi gerekli kılmaktdır. Maliyetinin şimdiye dek 79,5 milyar Dolar’ı bulduğu söylenen anlaşmanın daha fazla zarar vermesini engellemek için iptali gerekmektedir. Aslında AB patronları için çok ciddi bir uyarı niteliğinde olacak olan bu doğru tavır, Türkiye’nin sadece ekonomisine hizmet etmeyecek, aynızamanda AB karşısında pazarlık gücünü de arttıracaktır... 

Sözde İslamcı olan din tüccarı kukla başbakanın, aynı kişinin maşası olmaktan öte bir fonksiyonu olmayan iktidardaki AKP’nin ve başbakanın kozmopolit danışmanının sözkonusu en uygun tavrı sergilemelerini, Türkiye halkının zararına işleyen gümrük birliği anlaşmasını yürürlükten kaldırmalarını beklemek, olmayacak duaya amin demektir. Toplumun en geri tutucu kesimlerine, “Türkiye’de türbanı ile üniversiteye gidemediği için kızını ABD’de eğitime yolladığı” yalanını söyleyen; bu ifadeleri ile ülkesini kötülerken emperyalist ABD’yi yücelten bir başbakanın Türkiye halkının yararlarını ve onurunu koruyacak kararları alamayacağı bellidir... Şüphesiz Türkiye eleştiri dışı değildir, Türkiye'de insanları rahatsız eden birçok kötülüğün olduğu bir gerçektir, Türk vatandaşı veya Türkiye kökenli insanlar değişik nedenlerle Türkiye yönetimlerini kötüleyebilirler ama, sözkonusu kötülemeyi, aşağılamayı yapan kişi o ülkenin başbakanı olursa, işin rengi tamamen değişmektedir. Hele hele bu kötülemeyi demokratik istemlerle değil, tam tersine kadının köleliğini savunan bir rol oynayarak yaparsa, tavrı çok daha dikkat çekici hale gelmektedir. Böyle bir tavrı, Tayyip Erdoğan'ın yaranmaya çalıştığı ABD yönetiminin bile anlayabilmesi pek kolay değildir. Başbakan aynı tavrını değişik yurtdışı gezilerinde farklı cümlelerle de sergilemiştir... Böyle birinin, ülkesini aşağılayan bir başbakanın demokratlığı konusunda nutuklar atanların ise Türkiye toplumuna yönelik herhangi bir sorumluluk taşımadıkları ortadadır. Peki ne olacaktır? Doğrusu, Türkiye’nin mevcut politik partileri ve siyasi dengeleri ile bu sorunun yanıtını şimdiden verebilmek pek kolay değildir. Ufukta gözüken tehlikeli bir kaostur.

AB’nin yayılmacı emperyalist emeller taşımakta olduğu, demokratik bir geleceğe doğru evrimleşmesinin oldukca şüpheli gözüktüğü, Türkiye için de öyle pek hoş emeller taşımadığı, sadece ucuza ordusunu kullanmak istediği daha birçok tavrından anlaşılmaktadır... Örneğin, Türk askerlerinin Kıbrıs’tan çekilmesini şart olarak öne sürmektedirler ama, Kıbrıs’ın tüm askeri güçlerden ve silahlardan arındırılmış bir ada olması talebini AB içindeki “sol” güçler bile gündeme taşımamaktadırlar. Yani adadaki Grek silahlı güçleri, İngiliz ve ABD hava güçleri, İngiliz- Amerikan askerleri Türk askerlerinden daha barışcı ve demokrasi yanlısımıdırlar ki, sadece Türk askerlerinin adadan çekilmesi talep edilmektedir. Bu satırları yazan gibi militarizme yüzde yüz karşı da olsanız, Türkiye vatandaşlığından atılmışta olsanız, hangi cepheden bakarsanız bakın, böyle bir talebin Türkiye’yi kendinden saymama ve yayılma düşleri dışında mantıki hiçbir gerekçesi olmadığını rahatca görebilirsiniz... Askerlerini, silahlı güçlerini adadan çekmeleri gündeme getirilmeyen ülkeler Kıbrıs’a yüzlerce hatta binlerce kilometre uzaktadırlar ama, Kıbrıs Türkiye’nin sadece 60 kilometre güneyindedir ve bölgenin ve dünyanın mevcut koşulları içinde Türkiye’nin güvenliği açısından hayati önem taşımaktadır... İngiltere kıralı Richard, Üçüncü Haçlı Seferi’nde Kıbrıs’ı atlama taşı yapmıştır. Batılı güçler doğu akdeniz hakimiyeti ve ortadoğuya yönelik talan seferleri için tarihleri boyunca Kıbrıs’a önem vermişlerdir. Şimdi de Kıbrıs’ı doğu Akdeniz ve Ortadoğu hakimiyeti için kendilerine üs görevi yapan bir ada olarak görmektedirler ve Kıbrıs onlara taktik hava kuvvetleri ile tüm bölgeyi ucuza denetleme olanağı sağlamaktadır. Gerisi yalandır; Grek halkının düşünülmediği, öne sürülenlerin topunun uydurma mazeretler olduğu ve bu hesapların demokrasi ile uzaktan yakından bağının olmadığı bellidir. Militarizme doğru evrimleşme ve yeni pazarlar, askeri üsler elde etme peşindeki Avrupa’nın demokrasi yönünde yürümeyeceği ve Türkiye gibi ülkeleri eşit üye olarak görmeyeceği şimdiden bellidir. Militarizmin ve yayılmacı politikaların demokrasi ile yanyana geliştiklerine şimdiye dek rastlanmamıştır.

Politika eldeki malzeme ile yapılır ve günümüzde Türkiye için büyük düşler kurmak veya çok kapsamlı öneriler ileri sürmek olanaksızdır... Buna karşın düşünebilen insanların gördükleri gerçek, AB kapılarında “B planımız yok” diyerek, “olmazsa olmaz” diyerek dilencilik yapmanın Türkiye halkına kazandıracak birşeyi olmadığı ve bunun böyle sürüp gitmesinin ülkeyi sonu belirsizliklerle dolu bir kaosa sürüklemekte olduğudur. Türkiye’nin, içeride halkın birliğini güçlendirecek, enerjisini olumlu yönde harekete geçirerek refah düzeyini yükseltebilecek bir demokratikleşmeye gitmenin yollarını araması zorunluluktur. Dışarıda ise komşuları ile, kendisine daha çok benzeyenlerle yakınlaşmanın, güçlü bir ekonomik birlik oluşturmanın çarelerini bulması gerektiği akla daha uygun gelmektedir. Günümüzde birleşmiş olan Avrupa ülkeleri, hatta kökleri aynı olan İsveç ile Danimarka bile asırlarca birbirlerini boğazlamışlardır. Türkiye'nin de geçmişinde çevresindeki güçlerle kanlı olaylar yaşadığı bir gerçektir ama, bu tarih, kendisine çok daha fazla benziyen ve yararları ortak olan komşuları ile birleşmesinin, güçlü ekonomik ve politik birlikler oluşturmasının önünde engel değildir. Tarihte hiçbirşey kalıcı ve kutsal değildir. Böyle bir birleşme içinde ortaklaşa gönüllü ve onurlu bir yokoluş en akılcı olanıdır. Yaşanmakta olan tarihi süreçler çok daha büyük ekonomik ve politik birleşmeleri zorunlu kılmaktadır... Yayılmacı emperyalist emeller taşıyan AB’nin Türkiye halkına vereceği birşey yoktur ama, içeride ekonomik ve politik istikrara sahip, halkının demokratik taleplerini karşılayabilen ve dışarıda da komşuları ile gelişmiş güçlü ilişkileri olan bir Türkiye’nin AB karşısındaki pazarlık gücü artacaktır. Ve emperyalist emelleri dengeleyebilecek böyle birleşik bir güç bölge barışının da asıl garantisi olabilecektir... AB’nin Türkiye’ye herzaman ihtiyacı vardır ama, mevcut politikalarla Türkiye toplumu ucuza AB’ye satılmaya, bir yokluğa doğru sürüklenmeye çalışılmaktadır.

Ülke için sözkonusu yeni politik alternatiflerin AKP ve Tayyip Erdoğan gibilerle yaşama geçirilemeyeceği bellidir.Mevcut durum ne ölçüde karamsar gözükse de, gerçek yurtsever aydınların, halklarına sorumluluk taşıyan insanların, örgütlerin birleşerek AB ile ilgili ve diğer politik gerçekleri doğru olarak anlama ve anladıklarını kitlelere ulaştırma enerjisini göstermeleri gerekmektedir. Böylesi, olağanüstü bir çabayı zorunlu kılmaktadır ve zaten içinden geçilen süreçlerde olağan değildir. AKP’nin karşısında mutlaka yurtsever demokratik ciddi bir alternatif yaratılabilmelidir. Halkın aydınlanmasına ve politik arena da yeni demokratik alternatiflere herzamankinden daha fazla gereksinim vardır.

yusuf@comhem.se

Ekim 2004

yeni not: ATO başkanı Sinan Aygün'ün 22. 11. 2004 pazartesi günü SKY Türk TV kanalında açıkladığına göre, Türkiye'nin iç ve dış borçları 300 milyar Dolar'a ulaşmıştır ve bütçenin yüzde 70'i borç faizi ödemesine gitmektedir. Vergi ödeyenlerin paraları kendilerine hizmet olarak dönmemekte, yedi bin kadar rantiyenin kasalarını doldurmaktadır. Kısacası durum benim yukarıda açıklamış olduğumdan daha karanlıktır... Bu yeni bilgiye hemen daha önce yazmayı unuttuğum bir gerçeği daha eklemek gerekir... Bilindiği gibi dünya ticaretinin sadece yüzde 5- 10 kadarı gerçek mallar üzerinedir. Kalanı, hisse senetlerinin ve paranın kasa değiştirmesi anlamına gelen spekülatif işlerdir. Aralarında zengin AB ülkelerinin ve ABD'nin de olduğu ülkelerin en büyük gelirleri verdikleri borçlardan elde ettikleri faizler sayesinde olmaktadır ve yukarıda da belirttiğim gibi bu faiz ağına düşmüş balığı kurtarmak, dünyada egemenlik kurmuş rantiye düzenine sonvermek hiçbirzaman işlerine gelmez. Tüm kötülüklerin asıl kaynağı bu mafya düzeninden kurtuluşun yolu zenginler kulubüne umutsuzca katılma çabalarından veya onlara askeri taşaronluk önermekten değil, ortak başkaldırıdan, aynı ağa düşmüş balıkların birleşip ağı parçalamalarından geçer.- Y. Küpeli, 22. 11. 2004

 

http://www.sinbad.nu/