Aşağıdaki 12 punto ile 16 A-4 sayfası tutan metin, 2019 yılının yaz sonunda tamamlanmış ve yayını beklemekte olan genişp hacimli bir kitabın bölümüdür. Zengin kaynak listesi kitabın sonundarır.- Y. Küpeli

Yusuf Küpeli, ABD’nin Avrupa’da müdahaleleri, NATO-CIA örgütlenmesi olan “Gladio” veya “kontra-gerilla”, İtalya’ya ABD müdahalesi, Almanya’da “Gençlik Birliği” skandalı, Yunanistan’da ve Türkiye’de faşist darbeler, 12 Eylül 1980 NATO-CIA darbesinin içsel ekonomik nedenleri ve gerilen uluslararası ilişkilerin darbeye etkisi, darbeye giden yolu döşeyen “kontra-gerilla” tetikçileri, provokasyonlar, kanlı katliamlar

 (...)ABD Dışişleri Bakanlıgı’na (Secretary of State) bağlı Politik Planlama Karargahı’nın yöneticisi George Kenan’a, tüm Avrupa’da kalıcı bir örgüt kurma görevi verilecekti. Emre göre, Kenan’ın kuracagı örgüt tamamen gizli olacaktı. Bu gizli örgütün bütçesi, CIA tarafın'dan karşılanacaktı. Sözkonusu örgüt, Dışişleri (secretary of state), ve Savunma Bakanlıkları tarafından denetlenecekti ama, bakanlıklar örgütün eylemlerinden sorumlu olmayacaklardı. Sözkonusu bakanlıklar, asla bu örgütle ilişkili gözükmeyeceklerdi. Hiçbir kural tanımadan çalışacak olan örgüt, sagcı-faşist guruplara yardımcı olmakla, yeraltı sabotaj örgütleri oluşturmakla, aşırı “solcu” gurupların içine girerek onları yönlendirmekle, hatta aşırı “solcu” terör örgütleri kurmakla, provokasyonlar, süikastler ve sabotaj eylemleri örgütlemekle görevli idi. NATO’nun 1949 yılında kurulmasının ardından, sözkonusu gizli örgüt NATO komutanlığının emrine girecekti

(...) Aynı örgüt, Aldo Moro cinayetinde ve Elrom cinayeyinde olduğu gibi siyasi süikastlerde rol alacaktı... Ülkeden ülkeye değişik adlar taşıyan bu örgüte, Türkiye’de, “kontra-gerilla”; İtalya’da “Gladio”; Yunanistan’da “Kızıl Teke Postu”, Federal Almanya’da “Gençlik Birligi” (BJD) vs. gibi adlar verilecekti... ,

 

 

ABD’nin Avrupa’da müdahaleleri, NATO-CIA örgütlenmesi olan “Gladio” veya “kontra-gerilla”, İtalya’ya ABD müdahalesi, Almanya’da “Gençlik Birliği” skandalı, Yunanistan’da ve Türkiye’de faşist darbeler, 12 Eylül 1980 NATO-CIA darbesinin içsel ekonomik nedenleri ve gerilen uluslararası ilişkilerin darbeye etkisi, darbeye giden yolu döşeyen “kontra-gerilla” tetikçileri, provokasyonlar, kanlı katliamlar

 

Yusuf Küpşeli,

 

ABD’nin iç işlerine karışmadığı veya karışmaya çalışmadığı, rejim değişikliği yapmak istemediği ülke neredeyse yok gibidir. Bunun günümüzde gözüken en son somut örnekleri, Afganistan’da, Irak’ta ve Suriye’de yaşananlardır. Ortadoğu’da olan kanlı operasyonlarla bağlantılı olarak Kafkaslar’da yaşananlar, ayrı bir gerçektir. Ukrayna, iç işlerine şiddetle müdahale edilenlerden bir diğeridir. Musaddık’a yönelik 1953 CIA- MI 6 darbesinin ardından İran, yeniden uzun zamandır hedeftedir. Endonezya’nın seçilmiş cumhurbaşkanı Sukarno’ya karşı 1967 yılında gerçekleştirilen ve rejim değişikliğinin yanında bir milyon insanın katledilmesi ile sonuçlanan CIA- MI-6 darbesi bir başka gerçektir... Türkiye ve Yunanistan, Truman Doktrini (1947) ve Marshall “Yardımı” ile ucuza elegeçirilmelerinin ardından, derin ABD müdahalelerinin, Pentagon merkezli askeri darbelerin hedefi olmuşlardır (bak: Yusuf Küpeli, Bazı silahlı kuvvetlerden ve askeri darbelerden örneklerle ordu-siyaset bağı ve “Ordu siyasetin dışında kalmalıdır!” yalanı üzerine notlar http://www.sinbad.nu/darbeler.htm ; 6- a) İran, Musaddık, CIA ve MI-6 darbesi ; 6- c) Endonezya, Sukarno, Suharto, CIA ve MI-6 darbesi ; 6- e) Yunanistan, anti-Nazist mücadele, İngiliz tuzağı ve içsavaş, NATO ve yasadışı Kontragerilla, Lambrakis cinayeti, CIA-Papadapoulos darbesi ; Yusuf Küpeli, Truman Doktrini ve Doğu Akdeniz’de sahnelenen trajedilerden bazı örnekler http://www.sinbad.nu/trumandokt.htm )

 

Truman Doktrini (1947) ve Marshall “Yardımı” (Marshall Plan, 1947) ile ve 4 Nisan 1949’da imzalanıp 24 Ağustos 1949’da yürürlüğe girmiş olan NATO ittifakı anlaşması ile tüm Batı Avrupa ülkelerinin iç işleri ABD’nin müdahalelerine açılacaktı. ABD, özellikle İtalya’da ve Fransa’da, istemi dışında herhangi bir rejim değişikliğini engellemek için hertürlü müdahaleyi göze almıştı. ABD, ilk müdahalesini İtalya’da yapacaktı...

 

Dışişleri Bakanı olduğu dönemde George C. Marshall, Avrupa’da -Nazizme karşı direnişi örgütlemiş- komünist partilerin iktidara gelmelerini engellemek, Hitler Almanyası’na karşı zaferin asıl galibi Sovyetler Birliği’nin Avrupa halkları ve devletleri üzerindeki etkisini kırmak amacıyla, Marshall Planı olarak bilinen Avrupa’yı Yeniden Elegeçirme Programı (European Recovery Program).adıyla bir düzenek kuracaktı. Aralarında Yunanistan’ın ve Türkiye’nin de olduğu 16 Avrupa ülkesinde -eşit düzeyde olmayan yardımlarla- kapitalist ekonomik sistem diriltilecek, Hitler’e en büyük desteği vermiş olan Alman tekelleri yeniden canlanacaklardı. ABD’deki gıda fazlasının birkismı da halklara yardım olarak dağıtılacaktı... (George C. Marshall, 1880- 1959, II. Dünya Savaşı döneminin generali, 1947- 49 yıllarının Dışişleri Bakanı, 1950- 51 yıllarının Savunma Bakanı...)

 

Yayınlanmış olan resmi bildiriye göre NATO'nun kuruluş amacı, demokrasiyi ve insan haklarını korumaktı. ABD’nin Ulusal Güvenlik Konseyi’nin (National Security Concil) 30 ocak 1951 tarihli yazısı, NATO üyesi ülkelerle yapılan gizli bir anlaşmanın metni idi. Gizli NATO anlaşmasının 5nci paragrafı, komünistlerin seçimle iktidara gelme, veya hükümette önemli mevkiler elde etme durumlarında ABD’ye ve bağlaşıklarına müdahale hakkı tanıyordu. Aynı metin de, müdahale için kullanılacak araçlar sıralanmaktaydı. ABD’nin Genel Kurmay Başkanlıgı’nın (Joint Chief of Staff) bir başka çok gizli (top secret) yazısı, İtalya’da ve Fransa’da komünistlerin gücünü kırmanın nihai hedef oldugunu açıklanıyordu. Sözkonusu amaç uğruna hertürlü aracın kullanılabileceği kaydediliyordu...

 

İtalya’da, 1977-1978 yıllarında derin bir politik kriz vardı ve komünistler iktidara ortak olabilirlerdi... Aynızamanda ceza hukuku profösörü olan Hristiyan Demokrat Parti’nin lideri Aldo Moro, 1955- 57 yıllarında adalet bakanlığı, 1957- 59 yıllarında eğitim bakanlığı, 1963- 68 yıllarında başbakanlık yapmıştı. Deneyimli ve ünlü politikacı Aldo Moro, İtalya’yı içine sürüklenmiş olduğu politik krizden çıkartmak amacıyla, İtalyan Komünist Partisi ile birlikte hükümet kurma kararı almıştı... Kendilerine “kızıl tugaylar” adını vermiş olan bir örgüt tarafından kaçırılan Aldo Moro’nun ölüsü, 54 gün sonra, 9 Mayıs 1978 günü Roma’da bulunacaktı. Böylece, İtalyan Komünist Partisi’nin hükümete girmesi engellenecekti... Kendilerine “kızıl tugaylar” adını vermiş olan kitleden kopuk hastalıklı terör gurubunun, yasadışı bir NATO- CIA örgütlenmesi olan “Gladio” tarafından yönlendirildiği, manupule edildiği açığa çıkacaktı. P- 2 Mason Locası’nın ve Vatikan’dan bazı Kardinaller’in de işin içinde olduğu kirli tezgahın kurbanı Aldo Moro’nun kurtarılması için tek bir güç sahibi sağcı politikacı veya polis teşkilatı harekete geçmemişti. İtalya üzerindeki ABD- NATO- CIA etkisi bu ölçüde büyüktü...

 

Türkiye’de de, Ilgız Aykutlu gibi en tepedeki birtakım polis şeflerinin önceden biliyor olmalarına ve eylemi gerçekleştirenlerin kaldıkları yerin dinleniyor olmasına karşın, İsrail başkonsolosu Efraim Elrom’un kaçırılıp öldürülmesine izin verilmişti. Böylece, Türkiye’nin politik yaşamı, “Gladio”nun Türkiye’deki karşılığı olan “kontra-gerilla” örgütlenmesinin terörüne alabildiğine teslim edilmişti. Türkiye toplumunun, emekçi halkın uzun mücadelelerle kazanmış olduğu demokratik haklar, işçi hakları, sendikal haklar onlarca yıl geriye götürülmekle kalmamış, demokratik süreçleri sürekli baltalayan kitleden kopuk terör eylemleri kurumsallaştırılmıştı. Ayrıca, aynı terörün yardımıyla, önce Birinci Erim Kabinesi’nin, ardından da İkinci Erim Kabinesi’nin devrilmeleri ve çok daha sağdaki Ferid Melen hükümetinin (1972- 73) kurulması sağlanmıştı.... Özellikle Birinci Erim Kabinesi, kolay spekületif kazançlara kayacak sermayenin endüstriye yönlendirilmesini sağlayacak bir programı hazırlamıştı...

 

ABD, Federal Almanya’nın ve diğer Avrupa ülkelerinin siyasi süreçlerine sürekli müdahale edecekti... Türkiye 1952 yılında henüz daha NATO’ya üye olmadan, hatta daha 1949 yılında NATO kurulmadan, “Alp Arslan Türkeş” adını kullanan Hüseyin Feyzullah adlı ırkçı faşist kişinin de aralarında bulunduğu Türk ordusundan bazı subaylar, 1948 yılından itibaren ABD’de kurslara katılmaya başlamışlardı. İleride faşist bir örgütlenmenin başına geçecek olan Hüseyin Feyzullah (Türkeş), 1961 askeri darbesinin içinde yeralmışken, ABD’de eğitim görmüş olan subaylardan Papadapoulos’da, 1967 tılında Yunanistan’da gerçekleşmiş olan NATO darbesinin başındaki kişi olacaktı... Latin Amerika’da faşist darbeler gerçekleştiren birçok subay da, aynı dönemde ABD’de askeri eğitim görmüşlerdi...

 

II. Dünya Savaşı’nın bitimine doğru ABD başkanı olan Harry S. Truman’ın (başkanlığı, 1945- 53), Sovyetler Birliği’ne yapılan yardımları durdurması ve Hiroshima ile Nagasaki kentlerine atom bombaları attırtması ile ABD yönetimi, “Soğuk Savaş” denen süreci başlatmıştı... ABD’nin savaş sonrası en büyük korkusu, komünizm ve Sovyetler Birliği idi. Zaten bu nedenle ABD yönetimi, Nazi yönetiminin -doğu cephesi askeri istihbaratının şefi- Tümgeneral Reinhard Gehlen başta olmak üzere eski Nazi istihbaratçılarını ve savaş suçlusu Nazileri koruyup yeniden organize edecekti. Tümgeneral Reinhard Gehlen ve OSS (Office of Strategic Services) yöneticilerinden Allen W. Dulles gibi kişilerin önderliğinde, eski OSS mensupları ve eski Nazi istihbaratçıları kullanılarak, 1947 yılında, CIA (Central Intelligence Agency) kurulacaktı... (bak: Yusuf Küpeli, Radyasyon yüklü mantar bulutunun altında ani, yavaş, tarifsiz acılarla ölümün adı: Hıroşima ve Nagazaki ve sürmekte olan tehlike http://www.sinbad.nu/nagasaki.htm ; Yusuf Küpeli,  Yaşamın ve ölümün emrinde nükleer enerji  http://www.sinbad.nu/nukleer%2001.htm ;  a- Hıroşima, Nagasaki, Nükleer a enerji  ve rakipsiz  dünya egemenliği düşleri http://www.sinbad.nu/nukleer%201.htm )

 

NATO’nun (North Atlantic Treaty Organization) 4 Nisan 1949’da kuruluşunun hemen ardından, 1950- 52 yıllarında, NATO çerçevesinde ve NATO’ya üye ülkelerin tümünde, eski Nazi savaş suçluları ve diğer tüm faşist unsurlar kullanılarak tamamen yasadışı gizli bir örgütlenmeye gidilecekti. Hatta aynı unsurlar, Ukrayna gibi, Avusturya gibi, İsviçre gibi, İsveç gibi NATO üyesi olmayan ülkelerde de örgütleneceklerdi... Eylül 1973’ten Ocak 1976’ya dek CIA’nın direktörlüğünü (başkanlığını) yapmış olan William Colby, “Onurlu Adam” (“Honorable Men: My Lıfe In The CIA”) adlı anılarında, 1950’li yılların başlarında Stockholm’de, ABD elçiliğinde görevli iken, sözkonusu gizli NATO örgütlenmesine paralen örgütleri İsveç’in de içinde olduğu tüm Skandinabya’da kurmuş olduğunu yazacaktı...

 

Olayı biraz daha ayrıntılı olarak özetleyecek olursak... ABD Dışişleri Bakanı (Secretary of State) oldugu yıllarda Vietnam’da katledilen 3 ile 5 milyon arasındaki insanın ölümünden birinci derecede sorumlu olan Henry Kissinger, 1945 yılından 1949 yılına dek Yüzbaşı rütbesi ile ABD’nin Avrupa’daki istihbarat örgütünde çalışmıştı. O’nun vermiş olduğu raporlardan birkısmı 1985 yılında açığa çıkacaktı... Yahudi asıllı olan Kissinger, 6 milyon Yahudinin sistematik olarak katledilmesinden sorumlu Nazi subaylarının ABD tarafından yeniden örgütlenmesini istiyordu. Almanya’da patlayan ve hemen kapatılan skandal, Kissinger ve benzerlerinin gerçekleşmiş olan düşleri idi...

 

Kissinger’in istedigi anti-komünist ve anti-demokratik yasadışı ABD- NATO örgütlenmesi ilk olarak İtalya’da başlayacaktı. İtalya’da, daha NATO kurulmadan, 1948 yılında seçimler olacaktı. ABD yönetimi, komünistlerin hükümete katılmaları durumunda iç savaş kışkırtma kararı alacaktı. Yaptığı işin ve toplumsal olayların politik özünün bilincinde olmayan Salvatore Giuliano adlı bir haydut, ABD’ye bağlı servisler ve büyük sermaye çevreleri tarafından desteklenerek, Salvatore Giuliano’nun eylemleri yardımıyla Sicilya istikrarsızlaştırılacaktı. Bu istikrarsızlık, İtalyan Komünist Partisi’nin iktidar olmasını engellemek için kullanılacaktı.....

 

Tüm Avrupa’da eski Nazi savaş suçluları ve diğer tüm faşist unsurlar, NATO şemsiyesi altında, CIA’nın ve lokal servislerin kontrolunda, gizlice ve değişik adlarla örgütlenip silahlandırılacaklardı. Kitleden kopuk terör yöntemleri uygulayan aşırı “sol” örgütlerin kuruluşlarında, faşist paramiliter (yarı askeri) örgütlerin yaratılıp sahaya sürülmelerinde, faşist rejimleri iktidara taşıyacak değişik terör eylemlerinde, faşist askeri darbelerde, hatta kökten dinci terör örgütlerinin şekillendirilmelerinde, sözkonusu yasadışı NATO örgütü baş rolde olacaktı. Aynı örgüt, Aldo Moro cinayetinde ve Elrom cinayeyinde olduğu gibi siyasi süikastlerde rol alacaktı... Ülkeden ülkeye değişik adlar taşıyan bu örgüte, Türkiye’de, “kontra-gerilla”; İtalya’da “Gladio”; Yunanistan’da “Kızıl Teke Postu”, Federal Almanya’da “Gençlik Birligi” (BJD) vs. gibi adlar verilecekti.

 

Aynı örgüt Federal Almanya’da çok erken deşifre olacaktı. Buna karşın ilgili dava, başsavcı Hubert Schrübbers tarafından ustaca kapatılacaktı. Davayı ustaca kapatan başsavcı Hubert Schrübbers, Agustos 1955'de, “Anayasayı Koruma Örgütü” (BfV) olarak bilinen Federal Almanya’nın iç istihbarat örgütünün başına getirilerek ödüllendirilecekti. Hubert Schrübbers, “Anayasayı Koruma Örgütü” olarak bilinen iç istihbarat servisi BfV’nin başında 18 yıla yakın kalacaktı (1.8.1955- 30.4.1972)...

 

Sözkonusu olay yaşandığında, Federal Almanya henüz NATO üyesi değildi. Federal Almanya, NATO’ya, 6 Mayıs 1954 günü katılacaktı... Federal Almanya NATO üyesi değildi ama, sabotaj, süikast vs. gibi terör  eğitimlerini, albay ünüforması taşıyan Sterling Garwood adlı bir Amerikalı veriyordu. Sterling Garwood’un beş ayrı adı daha vardı. Egitim gören eski Nazi subaylarının aylıkları 500 ile 1000 Mark arasında değişmekteydi. Sözkonusu aylıklar, 1950’li yıllar için  bayağı yüksek miktarlardı.. Aylıkları getiren ve elden ödeyen kişi, Sterling Garwood’dan başkası değildi. Coca Cola, Bosch, Salamander, Reemtsma, Mercedes'i üreten Daimler Benz firması ve daha birçok büyük şirket bu yasadışı gizli örgüte ekonomik yardım yapıyordu. Bu yasadışı gizli faşist örgütün para sorunu yoktu... Eğitim görenlerin arasında, Fransa'da, Oradour’da, bir kilise de, aralarında çocukların ve kadınların da oldugu 548 sivili öldürmekten aranan ve yine Tulle’de 120 sivili öldüren SS celladı Heinz Lammerding’de vardı. Örgütün içinde sorumlu konumlarda olan benzer kişiliklerin adları uzun bir liste oluşturuyordu...

 

Evet, ABD’nin servislerinin ilk operasyon alanı, İtalya olacaktı... Ustaca provokasyonlar örgütlenerek, ve Savaltore Giuliano adlı bir haydudut kullanılarak 1947 yılından itibaren İtalya, Sicilya merkezli olarak istikrarsızlaştırılacaktı. Sonuçta, 1948 yılında gerçekleşecek seçimlerde İtalyan Komünist Partisi’nin iktidar olması  engellenecekti...

 

ABD’nin servisleri, Savaltore Giuliano adlı genç bir haydudun (bazılarına göre Robin Hood’un) 1947 yazında Sicilya’da başlattığı eşkiyalıkla karışık terör eylemlerini kışkırtıp destekleyecekti. “Sicilya’nın bağımsızlık talebi” olarak yansıtılan bu haydutlukla karışık küçük ayaklanma kullanılarak komünistler ezileceklerdi. Savaltore Giuliano, 1 mayıs 1947’de, işci gösterisine saldırtılacak ve O’nun eliyle lokal komünist liderlerin öldürülmeleri sağlanacaktı... Kolayca yokedilebilecekken önü açılan Savaltore Giuliano çetesinin estirdiği terörden yararlanılarak, İtalyan Komünist Partisi’nin 1948 seçimlerinde iktidar olması engellenecekti. İşini tamamlamış olan Savaltore Giuliano, 5 Temmuz 1950 günü, henüz 27 yaşında iken, kendisini destekler gözükenler tarafından öldürülecekti...

 

ABD servisleri, İtalya’daki başarılarının ardından, tüm Avrupa’da ABD için benzer işleri yapabilecek bir örgütlenme tasarlayacaklardı... ABD Dışişleri Bakanlıgı’na (Secretary of State) bağlı Politik Planlama Karargahı’nın yöneticisi George Kenan’a, tüm Avrupa’da kalıcı bir örgüt kurma görevi verilecekti. Emre göre, Kenan’ın kuracagı örgüt tamamen gizli olacaktı. Bu gizli örgütün bütçesi, CIA tarafın'dan karşılanacaktı. Sözkonusu örgüt, Dışişleri (secretary of state), ve Savunma Bakanlıkları tarafından denetlenecekti ama, bakanlıklar örgütün eylemlerinden sorumlu olmayacaklardı. Sözkonusu bakanlıklar, asla bu örgütle ilişkili gözükmeyeceklerdi. Hiçbir kural tanımadan çalışacak olan örgüt, sagcı-faşist guruplara yardımcı olmakla, yeraltı sabotaj örgütleri oluşturmakla, aşırı “solcu” gurupların içine girerek onları yönlendirmekle, hatta aşırı “solcu” terör örgütleri kurmakla, provokasyonlar, süikastler ve sabotaj eylemleri örgütlemekle görevli idi. NATO’nun 1949 yılında kurulmasının ardından, sözkonusu gizli örgüt NATO komutanlığının emrine girecekti. Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, NATO’ya üye olmayan Avusturya, İsveç ve İsviçre gibi ülkelerde paralel örgütler kurulacaktı...

 

Örneğin, Yunanistan’da yapılacak seçimleri sosyalist ve merkez partilerin kazanacağının anlaşılması üzerine, Türkiye’deki “kontra-gerilla”nın veya İtalya’daki “gladio”nun Yunanistan’daki karşılığı olan “Kızıl Teke Postu” adlı gizli ve yasadışı NATO örgütünden ve 1952’de CIA tarafından reorganize edilmiş olan Yunanistan gizli servisi KYP’den gelen Papadapoulos’a, önceden hazırlanmış bir NATO planına göre, 20 Nisan 1967 günü darbe yaptırılacaktı... Papadapoulos’un önderliğinde bir grup albayın 21 nisan 1967 günü Yunanistan’da yapmış oldukları darbe, tam bir NATO operasyonu idi. “Albaylar cuntası”, NATO ile birlikte uygulanması kararlaştırılan bir plana göre darbeyi gerçekleştirmişti. Sözkonusu NATO planının adı, ironik biçimde, “Prometheus” idi. Prometheus, “insanlığa ateşi vermişti”, NATO- CIA kuklası Papadapoulos ise Yunanistan’ı ateşe vermişti....

 

Daha önce, Yunanistan darbesini anlattığım metinde de yazmış olduğum gibi, Georgios Papadapoulos (1919- 1999), II. Dünya Savaşı boyunca işgalci Nazi güçleri ile işbirliği yapan ve ardından İngilizler’in safına geçen faşist subaylardan birisi idi. Papadapoulos, 1953 yılında ABD’de, CIA’da eğitilmişti. Binbaşı rütbesi ile Yunanistan’a dönen Papadapoulos’un asıl bağlantısı, ülkedeki CIA temsilcisi (sorumlusu) John Fatseas olacaktı. Papadapoulos, bir CIA ajanı olmasının ötesinde, CIA modeline göre yeniden örgütlenmiş olan Grek gizli servisi KYP’nin adamı idi. Yine O, 1951- 52 yıllarında tüm NATO ülkelerinde değişik adlarla örgütlenmiş olan tamamen yasadışı gizli faşit kuruluşun üyesiydi. Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, sözkonusu yasadışı gizli örgüt, İtalya’da “Gladio”, Türkiye’de “kontra-gerilla”, Federal Almanya’da “gençlik birliği”, Yunanistan’da ise “kızıl teke postu” vs. gibi adlar almaktaydı. Kısacası Papadapoulos, faşist ve yasadışı gizli NATO örgütlenmesinin Yunanistan’daki kolu olan “kızıl teke postu” adlı örgütlenmenin öndegelen bir üyesiydi. Türkiye’de ”kontra-gerilla” adıyla bilinen aynı örgüt, Türk istihbaratının kontrolu altında çalışıyordu, ya da, daha doğrusu, istihbaratı bizzat bu örgüt kontrol ediyordu... Aynen bunun gibi, Yunanistan’da da, “Kızıl Teke Postu”,  KYP’nin şemsiyesi altında çalışmaktaydı... (daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Bazı silahlı kuvvetlerden ve askeri darbelerden örneklerle ordu-siyaset bağı ve “Ordu siyasetin dışında kalmalıdır!” yalanı üzerine notlar http://www.sinbad.nu/darbeler.htm ; Yunanistan, anti-Nazist mücadele, İngiliz tuzağı ve içsavaş, NATO ve yasadışı Kontragerilla, Lambrakis cinayeti, CIA-Papadapoulos darbesi  )

 

Papadapoulos’un ABD’de eğitim görmüş olduğundan sözederken, akla, Türkiye’den de bir isim gelmektedir... Sonradan, siyasi yaşamında “Alp Arslan Türkeş” adını kullanacak olan Hüseyin Feyzullah, Nazi yanlısıydı ve II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Nazi faliyetlerine katılmış olması nedeniyle tutuklanmıştı. Teğmenliği sırasında tutuklanıp yargılanmış olmasına karşın Hüseyin Feyzullah, diğer 14 subayla birlikte, 1948 yılında eğitim için ABD’ye yollanacaktı. Konunun uzmanlarının anlatımlarıyla, vaktiyle tutuklanıp yargılanmış bir subayın herhangi bir dış göreve veya kursa yollanması teamüllere aykırı idi ama, o yıllarda tüm eski faşistleri, eski Nazileri örgütlemekle meşgul olan CIA, anlaşılan,  “Türkeş”e torpil yapılmasını sağlamıştı. Nasıl olsa o yıllarda Türk istihbarat elemanlarının maaşlarını CIA ödemekteydi..

 

“Türkeş”, Latin Amerika’dan getirilen faşist subaylarla birlikte, Kansas’ta, askeri akademi de “kontra-gerilla” veya “kural dışı harb” eğitimi görecekti. Anlaşılan, bir NATO örgütlenmesi olan “Gladio”nun Türkiye’de karşılığı olan tamamen yasadışı “kontra-gerilla” örgütlenmesinin kurucularından birisinin de Hüseyin Feyzullah (A. A. Türkeş) olması planlanmıştı... “ABD’nin üzeinde derin etki bıraktığından” sözeden ve anlaşılan, ABD’li patronları tarafından beğenilen “Türkeş” (Hüseyin Feyzullah), daha sonra, 1950’li yılların ortalarında Pentagon’da görev yapacaktı... Ardından O, Hüseyin Feyzullah, bilindiği gibi, “Türk milliyetçisi” rollerinde, ileride Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) adını alacak olan Cumhuriyetci Köylü Millet Partisi (CKMP) adlı kuruluşu başına geçecekti. Yine O, Dündar Taşer adlı binbaşı emeklisi bir başka faşist eski subayla birlikte parti bünyesi içinde SA taklidi paramiliter bir gençlik örgütü oluşturaraktı... Kısa süre sonra,  “Türk milliyetçiliği” yalanının tek başına pek işe yaramadığı farkedilince, bu bilimdışı ideoloji islamiyetle karıştırılacak ve yamama (eklektik) bir “Türk-İslam” sentezi üretilecekti. Böylece, “Türk-İslam” sentezi ile afyonlanmış beyinler kullanılarak toplumun ilerici, aydınlanmacı, demokratik yanına karşı saldırıya geçilecekti...

 

“Komando” veya “bozkurt” adı verilen SA taklidi sözkonusu gençlik örgütlenmesi kullanılarak Pentagon yanlısı faşist askeri müdahalelere zemin hazırlayan silahlı provokasyonlar örgütlenecekti. “Komando” veya “bozkurt” adı verilen örgütlenmenin, bir NATO kuruluşu olan “Özel Harb Dairesi”nin veya “kontra-gerilla”nın denetiminde olduğu açıkça belliydi... Aynızamanda birtakım “sol” terör örgütlerini de denetleyen “Kontra-gerilla” tarafından yönlendirilen  terörün yardımı ile gerçekleşen 12 Eylül 1980 faşist Pentagon-NATO darbesinin ardından, NATO’cu faşist partinin başındaki Hüseyin FeyzullahTürkeş”), “yargılamalar” sırasında, “Görüşlerimiz iktidarda, biz ise buradayız!”, diyecekti... Darbe, silahlı kuvvetlerin birliğini koruyabilme kaygusuyla, sola vururken, birmiktar sağa vurmak zorunda kalmştı... (Bak: Yusuf Küpeli, Kendilerine “komando” veya “ülkücü” adını takmış olan faşistlerin ilk saldırıları ve Ankara Üniversitesi’ne bağlı Siyasal Bilgiler Fakültesi, ya da “Mülkiye” öğrecilerinin bir dönem neredeyse bütünüyle nasıl sosyalist eğilimli oldukları üzerine http://www.sinbad.nu/pislikler.htm ).

 

“(...) Zafer Arapkirli’nin Londra’dan yolladığı ve Milliyet’in 13 Şubat 2000 tarihli nüshasında yayınlanan ‘Ahtapot operasyonu’ başlıklı habere göre,  Kissinger’in planına uygun olarak başlatılan politik provokasyonlar zinciri için Türkiye’deki bazı odaklara gizlice büyük paralar ödenmiştir. Arapkirli’nin İngiliz gazetesi The Independent’den aktardığı aynı habere göre, sözkonusu ‘Ahtapot Operasyonu’na  Federal Almanya Başbakanı ve Hiristiyan Demokrat Partisi lideri Helmut Kohl’de katılmıştı. ‘Ahtapot’ kod adlı bu operasyon için ödenen USA ve Federal Almanya kaynaklı paraların çoğu Türkiye’ye, bir kısmı da İspanya’ya ve Portekiz’e gitmişti. Yine aynı habere göre, CIA’nın Nicaragua’da “Kontras” gücüne ayırdığı paranın bir kısmı da bu fona ayrılmıştıTürkiye’de bireysel terör eylemleri yapan “sol” ve faşist terör örgütlerinin CIA ve Federal Alman dış istihbarat servisi BND için bir maliyetleri olmuştu ama, bu paraların nasıl harcandıkları, harcanan paraların miktarı açıklanmamaktaydı...” (bak: “Halkın ekmeğine ve özgürlüklerine saldıran 12 Eylül darbesi 24 yaşında; hazırlık tatbikatı 12 Mart darbesi 33 yaşını çoktan doldurdu ve dünyanın en ünlü ajanprovokatörlerinden biri üzerine kısa notlar, http://www.sinbad.nu/yevnoazev.htm”... )

 

Halkın örgütlenmesine ve ekmeğine yönelik provokasyonlar için dışarıdan akıtılan paraların miktarları belli değildir ama, Sayıştay’ın verilerine göre, 1971 yılından 2000 yılına dek devlet kasasından örtülü ödeneğe 116 milyar US- Dolar’ı akmıştır.  Bu paraların hayırlı işlere gitmediği belli olduğu gibi, tüm hesapların Sayıştay’a yansıtılmadıkları da ayrıca bilinmektedir. Örneğin, basındaki haberlere göre, devletin hesaplarını denetlemekle yetkili bu yüksek yargı kurumuna, Sayıştay’a, 2000 yılına ait herhangibir hesap verilmemiştir. Aynı kurum, neyi nasıl denetleyeceğini bilememektedir. Sayıştay’ın yine aynı yıla ait raporuna göre, devlet kasasından denetimsiz olarak harcanan ve çalınan paralar 116 milyar dolar karşılığındadır ve bunların da hayırlı işlere harcanmadıkları bellidir. Kısacası, yüksek yargı organı Sayıştay’ın arşivinde 25 Ağustos 2000 günü başlayan ve üç gün süren yangın boşyere çıkartılmamıştır...

 

Sözkonusu yangında yokolan yolsuzluk dosyaları ile birlikte, aynı yolsuzluklar sırasında çalınan paraların nerelere harcandıklarını izleme olanağı da kaybolmuştur. Bu sonderece örgütlü soygunun sağladığı kazançların hepsinin özel kasalara gitmediği, devlet kasasından çalınan paraların önemlibirkısmının tetikçiler, ispiyonlar ve “sol” dahil değişik politik maskelerin gerisine gizlenmiş provokatörler için harcanmış oldukları rahatca düşünülebilir. Çünkü, gizli faşist örgütlenmeler, bu soygun yöntemlerini dünyanın heryerinde kullanmaktadırlar. Faşist örgütlenmelerin harcamaları için yapılan böylesi hırsızlıklar, silahla banka soymaktan daha kazançlı ve kolay olanıdır. Şüphesiz politik güce sahibolmadan da sözkonusu işleri başabilmeniz olanaksızdır.   

 

Yine 12 Mart ve 12 Eylül ile ilgili aynı yazımdan aktaralım… “ (…) Ankara Cumhuriyet Baş Savcı Yardımcısı Doğan Öz, mesleğini ciddiye alan, demokratik düşüncelere sahip dürüst bir insandı. Sayıları hızla artan siyasi cinayetlerin, yükselen terör dalgasının baş sorumlusu olarak gördüğü “kontra-gerilla” örgütü hakkında bir soruşturma dosyası hazırlamaya başlamıştı. Öldürülmeden önce O, zamanın Başbakan’ı Bülent Ecevit’e verdiği ve çok az bir kısmı bazı basın organlarına yansıyan raporunda, ’sol’ terör örgütlerini, Genelkurmay’a bağlı Kontragerilla adlı yasadışı kuruluşun yönettiğini yazıyordu. Yine O, aynı kuruluşun sivil MİT görevlilerini ve siyasi polisi de kullandığını anlatıyordu. O, “kontra-gerilla” adlı örgütün, CIA ve MOSSAD ile işbirliği içinde Türkiye’yi bir askeri darbe ortamına sürüklediğini ifade ediyordu. Yine O, Böyle bir darbe ile Türkiye’nin bölgede tehlikeli serüvenlere sürüklenebileceğini, demokrasinin alternatif olmaktan çıkacağını ve ülkede faşizmin kökleşeceğini anlatıyordu…

 

“Yukarıda özetlenen gerçekleri yazılı olarak Başbakan’ı Ecevit’e veren Cumhuriyet Baş Savcı Yardımcısı Doğan Öz, 12 eylül askeri darbesinin hemen öncesinde, 24 mart 1980 günü, sabah saat 08.00 sularında işine gitmek üzere arabasına bindiği sırada silahlı saldırıya uğrayacaktı. Arabasının yanına yaklaşan birisi, Doğan Öz’ün kafasına üç kez ateş edip kaçacaktı.

 

“İbrahim Çiftci adlı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) üyesi saldırganı 18 kişi görmüştü. Bunlardan birisi, daha sonra katili beş kişi arasından kesinlikle teşhis edecekti. Çiftci, sorgusu sırasında çinayetini itiraf edecakti. O’nun anlattıkları, cinayet yerindeki bulgularla da yüzde yüz uyuşacaktı. Cinayet tüm kanıtları ile belli olduğu halde, Çiftçi'nin askeri mahkemedeki yargılaması altı yıl kadar sürecekti. Çünkü, hiyerarşinin tepesindeki birileri, O’nu (İbrahim Çiftci'yi) koruyorlardı. Avukatları, Çiftci'nin Milli Savunma Bakanlığı’nda dosyası olduğunu belirten bir yazıyı Askeri Darbe Hükümeti’nin Başbakanı Bülent Ulusu’ya yollamışlardı. Yani avukatlar, bir çeşit şantaj yapıyorlar, müvekkillerinin askerler hesabına çalıştığını ima ediyorlardı.

 

“Askeri mahkemenin yargıçları oybirliği ile Çiftçi’ye üst üste dört kez idam cezası vereceklerdi. Her defasında Askeri Yargıtay cezayı bozup dosyaları geri yollayacaktı. Sonunda yargıçlar çaresiz kalacaklar ve ‘Askeri Yargıtay’ın kararına uymak zorunda kaldıkları’, notunu düşerek İbrahim Çiftci'yi 9 ocak 1985 günü beraat ettireceklerdi. Çiftci, Abdullah Çatlı, Haluk Kırcı ve MHP'li diğer bazı arkadaşları ile birlikte 7 TİP üyesi öğrenciyi hunharca öldürme olayına da katılmıştı... O, bu yargılamadan da ceza almadan kurtulacaktı. Çiftci, artık dolar milyoneri zengin bir işadamıdır. O, sözkonusu yıllardaki son kongresinde MHP'ye başkan adayı olmuştur ama, kazanamamıştır”(Devlet Bahçeli’in başkanlığa seçildiği konre kastedilmektedir.)

 

Çok tanınmış etkili bir gazeteci olan Abdi İpekci, 12 eylül 1980 faşist askeri darbesinden kısa süre önce öldürülerek susturulacaktı. İpekci, Türkiye'de görev yapan ünlü CIA ajanı Paul Henze’ye görüşlerini açıklamasının hemen ardından, 1 şubat 1979 tarihinde öldürülecekti. Görüşme istemi Paul Henze’den gelmişti. Anlaşılan Henze, İpekçi’nin neler bilip bilmediğini anlamak istemişti… İpekçi ile Henze, 13 ocak 1979 günü İstanbul’da görüşmüşlerdi. Genel kanıya göre İpekci, antifaşist bir düşünce yapısına sahipti ve askeri darbelere karşıydı. Abdi İpekci, faşist MHP’yi şiddetle eleştiriyordu.

 

Abdi İpekci, 19- 26 aralık 1978’de Türkiye’nin doğusundaki Kahraman Maraş kentinde Kürt ve Alevi halka yönelik katliamın, “kontr-gerilla” adlı CIA bağlantılı NATO kuruluşu tarafından örgütlendiği kanısındaydı. Sözkonusu provokasyona bir CIA ajanının karıştığı İpekçi tarafından tesbit edilmişti. Yine İpekçi, “Özel Harb Dairesi” veya “kontra-gerilla” olarak adlandırılan NATO kuruluşunun, Alp Arslan Türkeş adını kullanan kişinin önderliğindeki faşist parti MHP ile içiçe çalıştığını kanıtları ile biliyordu…

 

“ (…) Çetin Altan, gazateci yazar Abdi İpekci’nin öldürülmesinden hemen sonra, emekli amiral Sezai Orkunt ile karşılaştığını ve emekli Amiral’in İpekci cinayeti ile ilgili olarak şunları söylediğini anlatmaktadır: ‘Abdi, askerlerin arazide bazı sivillere ’kontra-gerilla’ eğitimi verdiğini öğrenmiş. CIA şefi ile bunu konuşmuş. Ardından vuruldu. Halbuki Genelkurmay’ın haberi olmadan böyle talimler yaptırılmayacağını bilmesi lazımdı’… Amiral’in sözleri yoruma gerek bırakmayacak kadar açıktır. Sadece bu cinayetle ilgili bilgiler bile, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin nasıl NATO ve CIA ile ortak tezgahlandığının en somut kanıtı olmaktadır. ”

 

NATO’ya bağlı tamamen yasadışı bir terör örgütlenmesi olan “kontra-gerilla”  ile ilgili eğitimlerin silahlı kuvvetler içinde verildiğini anlamasının ardından siyasi bir cinayete kurban giden gazeteci Abdi İpekçi’nin katili olarak Mehmet Ali Ağca tutuklanmıştı… Yukarıda vermiş olduğum simbad.nu adresindeki aynı başlıklı ve 11 Eylül 2011 tarihli yazımda, devamla şunları yazmıştım.. “(…) İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş, cinayet sanığı Ağca’nın soruşturmasının uzatılarak gerçeklerin ortaya çıkmasının Orgeneral Necdet Üruğ tarafından engellemeye çalışıldığını anlayınca, Mehmet Ali Ağca’yı İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Necdet Üruğ’a teslim etmeden önce bir basın toplantısı örgütleyecekti. Bu basın toplatısında Ağca, İpekci cinayetini kendisinin işlediğini özgür iradesi ile gazetecilerin karşısında anlatacaktı. Ağca, aynı ifadesini, askeri mahkemedeki ilk duruşmalarında da tekrarlayacaktı. Buna karşın, İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Necdet Üruğ’un emrinde çalışan askeri savcı, soruşturmayı derinleştirmeyecekti. Tam aksine Ağca, kalmakta olduğu İkinci Zırhlı Tugay’ın ortasındaki Askeri Cezaevi’nden kaçırılarak kurtarılacaktır...” (Kısa süre önce benzer olay, 12 Mart 1971 müdahalesine ve ardından Nihat Erim Kabinesi’nin devrilerek rejimin daha da sertleşmesine, faşistleşmesine bahane yapılan kitleden kopuk terörün öndegelen enstrumanı olan kişinin, İsrail başkonsolosu Elrom’un katili Mahir Çayan’ın aynı hapishaneden yine oradaki görevliler tarafından kaçırılıp kullanılması ile yaşanmıştı...)

 

”Papa II. John Paul’e yönelik süikast girişiminin ardından paniğe kapılan MHP başkanı faşist Türkeş, Ağca ile bağlarının olmadığını, Ağca’nın Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin’in adamı olduğunu ve bu kişi tarafından cezaevinden kaçırtılıp yurtdışına çıkartıldığını anlatacaktı. Aynızamanda daha önce Ağca’yı polisin elinden kurtarmış  ve soruşturmanın derinleşmesini engellemiş olan İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Necdet Üruğ ise, Nurettin Ersin’in emrinde çalışan birisiydi. Bu generallerin her ikisi de, 12 eylül 1980 NATO-CIA darbesinde kilit rol oynamışlardı. Necdet Üruğ, daha sonra, Genelkurmay Başkanlığı’na dek yükselecekti. Sonuçta tüm bu gerçekler, gazeteci Çetin Altan’ın bir önceki paragrafta anlattıklarıyla ve aynı zamanda Papa II. John Paul’e yönelik süikast girişimiyle ilgili olarak ortaya çıkan diğer gerçeklerle tam bir uyum halindedirler.”

 

Kısacası, 12 Eylük 1980 NATO- CIA darbesi öncesi Türkiye’de yaşanmış olan 1 Mayıs 1977 katliamı, Ecevit’e süikast girişimi, Malatya katliamı, Maraş katliamı, Çorum katliamı gibi olaylar dahil daha onlarca ve onlarca provokasyonun gerisinde, yasadışı bir NATO kuruluşu olan “kontra-gerilla” adlı örgütlenme vardır. Türkiye’de olanlar, Yunanistan’da veya Latin Amerika ülkelerinde yaşanmış olanlardan çok farklı değillerdir ama, biraz daha zengin içerikli oldukları söylenebilir… (bak: “Halkın ekmeğine ve özgürlüklerine saldıran 12 Eylül darbesi 24 yaşında; hazırlık tatbikatı 12 Mart darbesi 33 yaşını çoktan doldurdu ve dünyanın en ünlü ajanprovokatörlerinden biri üzerine kısa notlar” http://www.sinbad.nu/yevnoazev.htm)

 

Kısaca özetlemek gerekirse... Türkiye’deki 12 Eylül 1980 faşist askeri darbesine giden yolun taşları, “komando” veya “bozkurt” denilen paramiliter faşist gurupların provokasyonları dahil değişik provokasyonlarla ve “sol” etiketli birtakım ajanprovokatörler kullanılarak döşenmiştir. Demokratik yığınsal gençlik hareketinden kopartılan gurupçukların kitleden kopuk terör eylemlerine sürüklenmeleri süreci, 1971 yılında başlatılmıştır... İleride, Mayıs 1978’de gerçekleşecek olan Aldo Moro cinayetine benzer biçimde İsrail başkonsolosu Efraim Elrom’un 17 Mayıs 1971 günü kaçırılıp öldürülmesi ile terör zirveye tırmanacaktı... İleride gerçekleşecek olan Aldo Moro cinayetinin içinde nasıl yasadışı bir NATO kuruluşu olan Gladio adlı faşist örgütlenme varsa, daha önce Türkiye’de gerçekleşmiş olan Elrom cinayetinin içinde de, Gladio’nun Türkiye’deki karşılığı olan “kontra-gerilla” adlı yasadışı kuruluş vardı. Aldo Moro’ya yönelik cinayetin ve terörün yardımıyla nasıl Hristiyan Demokrat Parti ile Komünist Partisi’nin birlikte koalisyon hükümeti kurmaları engellenmişse, Türkiye’de yaşanan terör ve Elrom cinayeti kullanılarak reformcu I. Erim Kabinesi devrilecekti. Komünüst Partisi ile koailisyon kurarak İtalya’yı politik krizden çıkartmak istediği için, “Kızıl Tugaylar” adlı terör örgütüne kaçırttırılıp öldürtülen Aldo Moro için İtalya’nın güvenlik güçleri serçe parmaklarını bile oynatmamışlardı. Çünkü, Kızıl Tugaylar denen sözde “solcu” örgüt, gizli ve yasadışı bir NATO örgütlenmesi olan Galadio tarafından infilitre edilmiş ve yönlendirilmekteydi. Aynen bunun gibi Elrom’un kaçırılacağı en az 15 gün önceden bilinmesine karşın ve kaçırıldıktan sonra tutulduğu apartman dairesinin dinleniyor olmasına karşın, ilgili güvenlik güçleri serçe parmaklarını bile oynatmayacaklardı. Çünkü, Elrom’u kaçıranların başındaki kişi de “kontra-gerilla” tarafından kullanılmaktaydı. Erim Kabinesi’nin devrilmesi ve ayrıca demokratik hakların ve işçi haklarının budanması amacıyla denetim altındaki teröre yol verilmekteydi ve aynı nedenle Elrom bilinçli olarak kurtarılmayacaktı. Kanlı bir trajedi olan Kızıldere olayına dek -kitleden kopuk ve denetim altındki- teröre yol verilecekti...

 

Başlayan yeni dönemde, terörün kullanılmış sahte kahramanları gerçek “solcu”larmış gibi ünlendirileceklerdi. Tutuklamaların ardından “sol” örgütler içinde ön plana çıkmış, başa taşınmış ajanprovokatörlerin yardımlarıyla teör kurumsallaştırılacaktı. “Kontra-gerilla” denen yasadışı NATO-CIA kuruluşu, yeni “sol” terör örgütleri yapılandıracaktı... Yığınlar, bu NATO-CIA enstrumanı yapılar tarafından üretilen illizyonun peşinde uçuruma doğru sürüleceklerdi... “Sol” terörün de bir NATO kuruluşu olan “kontra-gerilla” tarafından yönlendirilmrekte olduğunu rapor eden Ankara Cumhuriyet Baş Savcı Yardımcısı Doğan Öz, yukarıda adı verilmiş olan bir faşist katile vurdurtularak öldürtülecekti. Yaşanan terörün gerisindeki asıl gücü ortaya çıkartma çabası içindeki tanınmış gazeteci Abdi İpekçi, aynı nedenle ve aynı şekilde öldürtülecekti. Askeri darbeye dek kışkırtılan çatışmalarda, dört bini aşkın genç insan yaşamını yitirecekti...

 

Darbeye giden yolda, 1 Mayıs 1977 katliamı bir dönüm noktası olacaktı. İstanbul’da Taksim Meydanı’na toplanmış 500 bine yakın insanın üzerine, şimdiki adı “The Marmara Hotel” olan o zamanki “InterContinental Hotel”in beşinci katından, CIA- MİT ve “kontra-gerilla” ajanları tarafından uzun namlulu silahlarla ateş açılacaktı. “Sözkonusu otelin bir gün önceden bütünüyle kiralandığı ve CIA ajanlarının boşaltılmış otele yerleşmiş oldukları”, söylentisi yayılacaktı.  Sular İdaresi binasının çatısından da yine aynı şekilde ateş açılacaktı. Bu ateşin başlamasından hemen önce, Maocu gurupların toplanmış oldukları bölgeden iki el silah sesi gelmiş ve panik başlamıştı. Kitlelerin üzerine su sıkan bir panzer, yaşanan paniği derinleştirecekti. Bu kaçışma sırasında, “kontra-gerilla” tarafından kullanıldığı bilinen beyaz bir Renault arabadan halkın üzerine rastgele ateş edilecekti... Sonuçta, yaşanan panik sırasında, çoğu ezilme ve havasız kalma nedenleriyle 34 kişi yaşamını yitirecek, 126 kişi ise yaralanacaktı...

 

Ülke çapında huzursuzluk ve korku yaratmış olan sözkonusu 1 Mayıs provokasyonunu, eski başbakan Bülent Ecevit’e süikast girişimi izleyecekti. Süleyman Demirel başbakan idi ve seçimlere çok az bir zaman kalmıştı. Bülent Ecevit, 29 Mayıs 1977 günü, seçim gezisi için uçakla gelmiş olduğu İzmir Çiğli Havaalanı’nda parti otobüsüne binerken, uzun menzilli bir silahla ateş edilecekti. Süikastten kılpayı kurtulan GHP başkanı Ecevit’e, kesin öldürücü etkisi olduğu söylenen “gazlı” kurşun ile ateşedilmiş olduğu anlaşılacaktı. Ecevit saldırıdan kılpayı kurtulmuştu ama, yanında duran yakın bir dostu bacağından yaralanmıştı... Sözkonusu merminin çıktığı silah, sıradan bir polisin elinde bulunacaktı. Özel bir süikast silahı olan bu tüfekten Türkiye’de sadece üç adet vardı ve sözkonusu silahın sıradan bir polisin elinde ne aradığı sorusu akla gelecekti... Bir “kontra-gerilla” eylemi olduğu düşünülen olay, 1 Mayıs katliamı gibi örtbas edilecekti...

 

İstanbul ve Ankara gibi büyük üniversite kentlerinde kışkırtılmış “sol” ve sağ çatışması temelinde günlük siyasi cinayetler sürüp giderken, taşra kentlerinde de, İslam inancının iki ayrı kolu olan Alevi ve Sünni kolları arasındaki farklılıklar ve geleneksel çelişkiler üzerine provokasyonlar kurgulanacaktı. Malatya, Alevi halkın yoğun yaşamakta olduğu kentlerden birisiydi. Hamit FendoğluHamido”) adlı aşırı sağcı belediye başkanına yollanan bombalı paketin 17 Nisan 1978 günü başkanın elinde patlaması ile olaylar başlatılacaktı. “Hamido”, “Hamido”nun eşi ve “Hamido”nun iki torunu, patlama sırasında yaşamlarını yitirmişlerdi. İşaret fişeği rolü oynayan bu provokasyonun ardından, kentin masum Alevi halkına yönelik saldırılar başlayacak ve 20 Nisan gecesine dek üç gün boyunca faşist terör sürecekti...

 

Hamit Fendoğlu’nun ölümünün sorumluluğu, olayla bir ilişkisi olmayan Alevi halkın omuzlarına yüklenmişti ve Alevi halka karşı katliam örgütlenmişti. Alevi halka ait işyerleri ve evler yakılıp yıkılmışlatdı. Alevi halka yönelik yalan yüklü kışkırtmaların ve saldırıların başında, MHP adlı faşist partinin militanları vardı. “Komando” veya “bozkurt” adını kullanan bu militanların “başpuğ”u (lideri), A. A. Türkeş adını kullanan tanınmış faşist Hüseyin Feyzullah’dan başkası değildi. Hüseyin Feyzullah, “kontra-gerilla” bağlantılı idi ve bu kişinin “Komando” veya “bozkurt” adını kullanan gençliş örgütü ise “kontra-gerilla” tarafından yönlendirilmekte idi. Hatta, sözkonusu faşist gençlik örgütünün içinden bazı seçilmişler, doğrudan doğruya “kontra-gerilla”nın emrinde tetikçilik yapmaktaydılar. Bunlardan bazıları, kısa süre sonra, mafya örgütlenmelerinin başına geçeceklerdi...

 

Malatya olaylarını, 19- 26 Aralık tarihlerinde, yine Alevi halka yönelik Maraş katliamı izleyecekti. Maraş katliamı olarak tarihe geçecek olan kanlı olayların baş aktörü, yine Hüseyin Feyzullah’dan başkası değildi... Hüseyin Feyzullah, Türkiye henüz 1952 yılında NATO’ya üye olmadan, hatta 1949 yılında daha NATO kurulmadan, 1948 yılından, ABD’de, Kansas’ta, kural dışı savaş, ya da “kontra-gerilla” eğitimi almıştı. ABD’de askeri kurslara katılmış olan Hüseyin Feyzullah adlı ırkçı faşist kişinin, yasadışı “kontra-gerilla” örgütlenmesi ile birlikte çalıştığı açıkça belliydi... MHP adlı partinin lideri olarak “Alp Arslan Türkeş” adını kullanan Hüseyin Feyzullah, Latin Amerika’dan getirilen faşist subaylarla birlikte, Kansas’ta, askeri akademi de “kontra-gerilla” veya “kural dışı harb” eğitimi almıştı. Hüseyin Feyzullah, Kansas’ta almış olduğu eğitimi, Malatya’da, Kahraman Maraş’ta, Çorum’da ve üniversite çevrelerinde uygulamalı olarak kullanmaktaydı...

 

Maraş provokasyonu, 19 aralık 1978 günü dolu bir sinema salonuna ses bombasının atılmasıyla başlatılacaktı. Bu olayın hemen ardından siyasi içerikli bazı cinayetler işlenecek ve daha sonra katliam başlatılacaktı. A. A. Türkeş (Hüseyin Feyzullah) önderliğindeki MHP’li faşist militanların başını çektiği kışkırtılmış bazı Sünni unsurlar, 22 aralık gecesi, örgütlü ve planlı olarak saldırıya geçeceklerdi. “Kontra-gerilla” adlı yasadışı NATO- CIA örgütlenmesi ile birlikte çalışan silahlı faşist MHP üyeleri, aralarında kadınların ve çocukların da olduğu 111 Alevi vatandaşı öldürecekler, 552 evi ve 289 işyerini tahrip edip kullanılamaz hale getireceklerdi. Savaştan çıkmış bir kent görünümü taşıyan Kahraman Maraş’ın sokaklarındaki cesetler, 25- 26 aralık günlerinden itibaren güvenlik güçlerince toplanmaya başlanacaktı. Faşist MHP’nin önderi (= führer) A. A. Türkeş (Hüseyin Feyzullah), olaylar başlar başlamaz basına verdiği demeçte, “Hükümetin devrilmesi belki yarın, belki yarından da yakındır!” diyerek, provokasyonun asıl amacının Ecevit Hükümeti’nin devrilmesi ve faşist bir iktidara davetiye çıkartılması olduğunu açık edecekti. Kahraman Maraş’taki kanlı olaylarların hemen ardından 13 ilde sıkıyönetim ilanedilecekti. Böylece, daha 12 eylül 1980 faşist askeri darbesinden çok önce iktidar, önemli illerde, generallerin ellerine geçmiş olacaktı. İşçi nüfusu yoğun büyük kentlerde ve özellikle Kürt halkının yaşadığı bölgelerde ilanedilen sıkıyönetim, kesintisiz 26 yıl sürecekti...

 

Maraş katliamını, Mayıs- Temmuz 1980 tarihlerinde, yine Alevi halkın yoğun olarak yaşadığı Çorum ilindeki kanlı olaylar izleyecekti... Çorum olayları sırasında da başrolde, yine aynı faşist örgütlenme vardı. Kansas’ta kontra-gerilla eğitimi görmüş olan A. A. Türkeş’in (Hüseyin Feyzullah’ın) kendilerini “ülkücü” veya “bozkurt” veya “komando” olarak tanıtmaya çalışan paramiliter faşist örgütlenmesi, Çorum’un Alevi halkına karşı saldırıya geçmişti. A. A. Türkeş’in adamları, Alevi halkın yaşamakta olduğu Milönü Mahallesi’ne saldıracaklardı...  Resmi rakamlara göre, sözkonusu faşist saldırı sırasında, çoğu Alevi 57 kişi yaşamını yitirecek, sayısı 200’ü aşkın kişi yaralanacaktı. Alevi halka ait işyerleri ve evler tahrib edilecek, sayıları 300’ü aşan ev ve işyeri yakılıp yıkılacaktı. Kent, savaştan çıkmış görünümü alacaktı...

 

Hafızalarda derin izler bırakmış daha başka kanlı provokasyonlar da yaşanacaktı... Örneğin, Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi ve üniversite öğrencisi yedi masum gencin, 1978 yılında, Ankara-Bahçelievler’de yaşamakta oldukları apartman dairesinde, 8 Ekim’i 9 Ekim’e bağlayan geceyarısı vahşice öldürülmeleri bunlardan birisidir...  Silahsız ve başlarına geleceklerden habersiz geceyarısı evlerinde oturann veya uyumaya çalışan yedi geç, kırılan kapıdan içeriye dalan silahlı katilleri tarafından bağlandıktan sonra telle boğularak veya bıçaklanarak öldürüleceklerdi. “Komando” veya “ülkücü” veya “bozkurt” olarak adlandırılan faşist örgütlenmeden olan katillerin başında, aynızamanda “kontra-gerilla” tarafından tetikçi olarak ta kullanılan Abdullah Çatlı ve Haluk Kırcı gibi tipler vardı. Abdullah Çatlı ve Haluk Kırcı, birçok cinayette imzası bulunan MHP üyesi profesyonel katillerdi... Özel bir nedeni bulunamıyacak olan sözkonusu katliamın tek motivasyonu, toplumda korku, panik havası yaratmak olabilirdi... 

 

Gelmekte olan darbenin arifesinde, 19 Temmuz 1980 günü, 12 Mart 1971 darbesinin ilk başbakanı Nihat Erim, sözde “solcu” bir örgütün tetikçileri tarafından vurularak öldürülecekti. Bu tip örgütleri bizzat “kontra-gerilla”nın kurup kullandığı bilinmekteydi. Anılarını doğru-dürüst yazamadan bildikleri ile birlikte mezara giden Nihat Erim, 12 Mart döneminde de “kontra-gerilla”nın yönlendirdiği Elrom cinayeti, Kızıldere katliamı gibi terör olaylarının yardımıyla iktidardan indirilmişti... Nihat Erim’i öldüren silahın tetiğini çeken kişi de, “intehar” süsü verilen bir cinayetin kurnanı olacak ve Nihat Erim dosyası bu şekilde kapatılacaktı.. Belli başlı büyük kentlerde hergün 25- 30 kişi öldürülmekteydi...

 

General Evren yönetiminde 12 Eylül 1980 askeri darbesi gerçekleştiği zaman, sahnelenen CIA- NATO- MİT- “kontra-gerilla” komplosundan, darbeye giden yolun planlı provokasyonlarla sözkonusu servisler tarafından nasıl döşenmiş olduğundan habersiz yığınlar, rahat bir nefes alacaklar, “kurtulmuş” olduklarını sanacaklardı. Darbenin hemen ardından bıçakla kesilir gibi tüm terörün kesilmiş olması, aslında, terörün CIA- NATO- “kontra-gerilla” tarafından kontrol altında tutulduğunun açık göstergelerinden birisi idi...

 

Tekrarlamak gerekirse, ustaca ince detaylar hesaplanarak hazırlanmış bu darbe girişimi ile birlikte, silahlı kuvvetlerin birliğini sağlayabilmek, tüm subay ve astsubayları darbeci generallerin arkasında sıraya dizebilmek için, sağ ve “sol” tüm politik partilerin liderlerini ve yine çatıştırılmış olan sağ ve “sol” gurupların üyelerini ayırt etmeden hapse atacaklar, bağımlı askeri mahkemelerin önüne taşıyacaklardı. Darbenin hazırlanışında büyük emeği geçmiş olan “kontra-gerilla” bağlantılı faşist Türkeş (Hüseyin Feyzullah), duruşmalar sırasında, sitem edercesine, “Görüşlerimiz iktidarda, biz ise buradayız!”, demekten kendisini alamayacaktı...

 

Bir NATO kuruluşu olan Özel Harb Dairesi’nin veya “konrta-gerilla” adlı yasadışı örgütlenmenin denetimi altındaki ekstrem “sol” veya sağcı faşist örgütlerin ürettikleri terör, 12 Eylil faşist darbesinin görünürdeki “gerekçesi” olmuştu ama, sözkonusu darbenin gerisinde ekonomik nedenler ve değişen uluslararası koşullar durmaktaydı...

 

Gelmekta olan askeri darbenin temel içsel ekonomi nedeni, 24 Ocak kararları olacaktı... Süleyman Demirel’in azınlık hükümeti (12 Kasım 1979- 12 Eylül 1980), yşanmakta olan ekonomik krize, -IMF’nin istemleri doğrultusunda- herkesin bildiği 24 Ocak 1980 kararları ile müdahale etmişti. Ekonomik krizin tüm yükünü çalışanların sırtlarına yükleyen bu kararların yığınsal protestolara yolaçacağı ve aynı süreç içinde -tüm geriliğine ve oportünizmine karşın- teröre bulaşmayan yığınsal bir sosyalist hareketin, işçi hareketinin güçleneceği belliydi... İç pazar artık sermaye çevreleri için yetmez hale gelmiş. tıkanmıştı. Aynızamanda uluslararası tekellerle bağlantılı yerli sermaye gurupları, dış pazara ucuz mal satarak gelişme taleplerini öne çıkartmışlardı. Sermaye çevreleri, dış pazardaki rekabet güçlerini ve kâr oranlarını arttırabilmek için, işçi ücretlerinin düşürülmesini istemekteydiler. Böylece onlar, maliyetlerini düşürerek daha ucuza ihracat yapma düşleri kurmaktaydılar.. Darbenin içsel ekonomik nedeni, sermaye çevrelerinin bu talebi idi. Aynı sermaye çevreleri, tüm sendikal ve politik mücadelenin durdurulmasını talep etmekteydiler... Ücretlerin geriye çekilmesi, toplumsal protestoların artarak büyümesi anlamına geleceği için, zaten gerilmiş olan uluslararası ilişkiler içinde NATO’nun bölgedeki konumu daha da zorlaştırabilirdi... Seçimle iktidara gelmiş olan ve halktan oy istemek zorunda olan Süleyman Demirel hükümeti, 24 Ocak kararlarının gerektirdiği politik adımları atamaz, emekçi halka karşı doğrudan saldırıya geçemezdi. Böyle bir saldırıyı ancak askerler, seçime gereksinim duymayan askerler yapabilirlerdi...

 

İlki 12 Mart 1971 muhturası ile başlamış olan ve süreç içinde daha da sağa kayan darbenin sonbulmasındaki başlıca etken, dünyanın içine girdiği bloklar arası yumuşama süreci olmuştu. ABD ile Sovyetler Birliği, 1972 yılında, “SALT I” adını alan ve nükleer başlık taşıyabilen stratejik füzelerin, bu saldırı silahlarının üretiminde limite gitme anlaşması imzalamışlar ve “Detand” adını alan birlikte varolma, sorunları görüşmelerle çözme yoluna girmişlerdi. Uluslararası ilişkilerdeki bu yumuşama süreci, Türkiye’de de sınırlı bir demokratik düzene dönüşün kapısını aralamıştı. Sınırlı, çünkü, Özel Harb Dairesi veya “konrta-gerilla” ve bunların kontrolundaki terör örgütleri halen varlıklarını korumakta idiler... Sözkonusu terör örgütleri, 1970’li yılların sonlarına doğru, “Detand” (“Détente”) sürecinden rahatsız olan Askeri Endüstri Kompleksler’in, Pentagon’un kontrolundaki “konrta-gerilla” tarafından harekete geçirilecekti...

 

ABD Başkanı Jimmy Carter’in ulusal güvenlik danışmanı Zibigniev Brzezinski’nin  “Yeşil Kuşak Politikası”nı açıkladığı ve Afganistan’daki ortaçağ kalıntısı savaş lordu feodal unsurlara silah, mühinmat ve para yardımının başlatıldığı 1977 yılında, Türkiye’de de 1 Mayıs 1977 katliamı yaşanacaktı. Bundan böyle terör, iğmesi artan bir hızla tırmanmaya başlayacaktı... İran’da 1978 yılında başlayan Şah karşıtı yığınsal gösterilerin Şubat 1979’da “İran İslam Devrimi” ile sonuçlanıp Şah’ın devrilmesi ve NATO’nun Ortadoğu’daki uzantısı olan CENTO’nun çöküşü, yeni bir dönemin işaret fişeği olacaktı... Başkan Jimmy Carter (başkanlığı, 1977- 81) ile Brezhnev (Brejnev) arasında 18 Haziran 1979 günü Viyana’da imzalanan ve çok daha kapsamlı bir silah indirimi öngören SALT II anlaşması, Askeri Endüstri Kompleksler’in baskısı sonucu ABD Senatosu’nda onaylanmayınca, “Detand” (“Détente”) süreci sonlanacak, uluslararası gerilim yeniden yükselmeye başlayacaktı. İleride, kısa süre sonra iktidara gelecek olan Askeri Endüstri Kompleksler’in adamı Ronald Reagen (başkanlığı, 1981- 89), 29 ocak 1981 tarihli basın konferansında, ABC News’den Q. Sam Donald’ın sorusunu, “Detand, Sovyetler Birligi’nin işine yaradı. Amaçları dünya devrimidir. Onlar, moralsizdirler...”, diye yanıtlayarak, uluslararası yumuşamaya karşı olduklarını açıkça ilanedecekti...

 

Pentagon’un gerilimi tırmandırma sürecinde önemli dönüm noktalarından birisi de, 4 Kasım 1979 günü Tahran’daki ABD elçiliğinin basılması olacaktı. Bu olayın hemen ardından Washington, nükleer başlık taşıyabilen orta menzilli Persing II füze sistemlerinin Avrupa’ya yerleştirirecekti. Artık, “birlikte varolma ve sorunları görüşmelerle çözme” anlamına gelen “Détente” (uluslararası yumuşama) dönemini kesinlikle sonlandırmıştı. Sovyetler Birliği’ne yönelik tehdit güç kazanmıştı. Sovyetler Birliği için sözkonusu tehdidin odak noktalarından birisi, Afganistan idi. Afganistan hükümetinin davetine karşın daha önce Afganistan’a girmeyi reddetmiş olan Sovyetler Birliği, artık daha fazla “gerilebilecek” uluslararası ilişkiler kalmadığını görerek, Amerikan Persing II füze sistemlerinin Avrupa’ya yerleştirilmelerinden 15 gün sonra askeri güçlerini Afganistan’a sokmaya başlayacaktı... Bu koşullarda, Wahington açısından, Türkiye’de Amerikancı bir askeri darbe kaçınılmaz hale gelmişti... Özel Harb Dairesi’nin veya “konrta-gerilla”nın kontrolundaki sağ ve “sol” terör, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin görünürdeki sahte nedeni olacaktı...

 

Yusuf Küpeli

 

2019- 09- 22

 

yusufk@telia.com

 

www.sinbad.nu

 

http://www.sinbad.nu/