Aşağıdaki 12 punto ile 16 A-4 sayfası tutan metin, 2019 yılının yaz sonunda tamamlanmış ve yayını beklemekte olan geniş hacimli bir kitabın bölümüdür…- Y. Küpeli

Yusuf Küpeli, Arjantin, Perón, Videla, Kissinger, Papa I. Francis, “Ölüm Mangaları”

(...) tarihleri yukarıda verilmiş olan tüm darbelerin içinde yeralan CIA, baştan beri Arjantin’deki darbenin de içindeydi. Zaten, daha sonra açıklanacak olan ABD Dışişleri Bakanlığı belgeleri sözkonusu gerçeği ortaya çıkartacaktı... CIA destekli “Kondor Operasyonu” çerçevesinde yürütülen devlet terörünün hedefinde tüm sol örgütlenmelerle ve bunlara sempati duyanlarla birlikte Perón yanlılarının da olması, ABD’nin baştan beri darbenin içinde olduğu düşüncesini doğrular nitelikteydi. Anlaşılan, Perón yanlılarının bölünüp parçalanmaları, terörün kışkırtılması ve darbe öncesi silahlı kuvvetlerden Perón yanlısı subayların tasviye edilmeleri işlerinde CIA aklı ve emeği mevcuttu.

(...) ABD’nin Ulusal Güvenlik Arşivi’nin (National Security Archive) 21 Ağustos 2002 günü açılan -sayı numaraları belli- belgelerinden birine göre, Arjantin ordusu, “terörizme karşı savaş” adıyla yürüttüğü “kirli savaş”ın (1976- 83), ABD tarafından destekleneceğinden emindi. Arjantinli subaylar, ABD’nin Dışişleri Bakanı (Secretary of State) Henry Kissinger dahil yüksek rütbeli Amerikalılar’dan gelen sinyallere bakarak, ABD’nin arkalarında olduğu düşüncesine varmışlardı...

Henry Kissinger, darbenin hemen ardından Arjantin’i birkaç kez ziyaret etmiş ve darbe liderleri ile görüşmüştü...

(...) Genel kanıya göre, 30 bin kişi öldürülüp kaybedilmişti.. 

(...) Türkiye’deki 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından kaybolan 20 bin kadar kurbanın yakınları, anneleri, eşleri, seslerini duyurabilmek için her Cumartesi günü nasıl toplanıp barışçı bir gösteri yapıyorlarsa, Arjantinli kurbanların yakınları da, kayıpların anneleri de, her Perşembe toplanıp benzer biçimde gösteri yapmaktadırlar. Türkiye’de her Cumartesi günü toplanıp gösteri yaparak kayıplarını arayan kişilere nasıl “Cumartesi Anneleri” deniyorsa, her Perşembe toplanan Arjantinli annelere de, toplandıkları yerin adına izafeten, “Plaza de Mayo Anneleri” denilmektedir.

 

 

 

Arjantin, Perón, Videla, Kissinger, Papa I. Francis, “Ölüm Mangaları”

 

Yusuf Küpeli

 

Nüfusu 2019 yılı itibariyle 45 milyonu birmiktar aşmış olan Arjantin’in yüzölçümü, 2 milyon 776 bin 890 kilometre karedir (Bazı kaynaklar, dünyanın en geniş alana sahip sekiz ülkesinden biri olan Arjantin’in yüzölçümünü, 2 780 092 kilometre kare olarak göstermektedirler.) Bu büyüklüğü ile Arjantin, Brezilya’dan sonra Latin Amerika’nın ikinci büyük ülkesidir... Arjantin’in, Antartisk’te ve farklı coğrafyalarda toprağı vardır. Arjantin’in kendisine ait sayıdığı, İngiltere’nin ise kendi kolonisi kabulettiği güney Atlantik’teki Falkland Adaları (Malvinas Adaları), 1982 yılında İngiltere ile Arjantin arasında yaşanan savaştan beri, İngiltere’nin işgali altındadırlar. İki ana ve 200 kadar küçük adadan oluşan 12 bin 200 kilometre kare büyüklükteki sözkonusu adalar, Arjantin’in güneydoğu kıyısına sadece 480 kilometre mesafededirler... Bilindiği gibi, Buenos Aires, Arjantin’in başkentidir. Burası, aynızamanda ülkenin en kalabalık ve en büyük kentidir. Buenos Aires, 1776 yılında başkent olmuştur. Çünkü, o yıla dek Arjantin, Peru Yardımcı Krallığı’nın bir parçası idi.....

 

Para olarak peso kullanan, resmi sayılmasa da ispanyolca konuşulan, nüfusunun ezici çoğunluğu Roma Katolik Kilisesi’ne bağlı Hristiyan olan ve federal bir cumhuriyet konumundaki Arjantin Cumhuriyeti, yıllar içinde birçok değişikliğe uğramış olan 1853 anayasaı ile yönetilmektedir. Askeri darbeler, diktatörlükler ve son olarak 1976- 1983 yıllarında ülkeyi yöneten askeri cunta döneminde, sözkonusu anayasa, birçok değişikliğe uğramış, darbeler almıştır. Resmi adı Arjantin Cumhuriyeti olan ülke de, iki kamaralı bir meclis (kongre) vardır. Senato’da, her federe bölgeden ve Federal Başkent’ten altı yıllık dönemler için seçilmiş üçer temsilci bulunmaktadır. Temsilciler Meclisi’nin dört yıllık dönemler için seçilmiş üyeleri nüfus oranlarına göre belirlenirler. Yürütme erkini elinde tutan cumhurbaşkanı ve yardımcısı (ikinci başkan), dört yıllık bir dönem için seçimle gelirler ve iki kez seçilebilirler. Yüksek Mahkeme’nin yargıçları, cumhurbaşkanı tarafından ömür boyu görev yapmak üzere atanırlar... 

 

Buenos Aires’in yoksul mahallerinde 1880- 1900 yıllarında gelişmeye başlayan ve Arjantin ile özdeşleşen “tango”, “arjunun dansı” adıyla anılan danstan türemişti. “Arjunun dansı”nın kökleri, Buenos Aires kentinin kuruluş yıllarına dek uzanmaktaydı... İlk “beyaz adam”, İspanyol donanmasının baş kaptanı Juan Diaz de Solis ve tayfaları, 1516 yılında, Atlantik Okyanusu’na açılan derin haliç Rio de la Plata’ya gemileriyle gireceklerdi. İleride, 1536 yılında, Rio de la Plata adı verilen haliçin 240 kilometre kadar içerisinde, Rio de la Plata’nın kara ile birleştiği yerin güney ucunda, Paraná Nehri’nin (Rio Paraná) Rio de la Plata ile buluştuğu alanın biraz güneyinde, Buenos Aires kenti kurulmaya başlanacaktı. Aynı kent, 1580 yılında yeniden bir kuruluş yaşayacaktı...

 

Uruguay hakkında bilgi verirken de söylemiş olduğum gibi, “Beyazlar” geldiğinde, bölgenin yerli halkı, avcılık ve balıkçılıkla geçinen göçebe kabilelerden oluşmaktaydı. Ülkenin kuzeybatısında tarım yapan Inka halkından yerliler vardı. Sözkonusu Inka halkı, güneydeki Mendoza kentine dek ulaşan bir anayol inşa etmişti... Günümüzde bu yerli halktan geriye kalanlar, melezlerle birlikte Arjantin nüfusunun sadece yüzde üç kadarını oluşturmaktadırlar...

 

Önceden de kısaca yazmış olduğum gibi, İspanya Krallığı, kolonilerindeki valilerini, “viceroy” (“yardımcı kral, ikinci kral”) olarak adlandırmaktaydı. İspanya, egemen olduğu Latin Amerika topraklarında, idari bölge olarak -kendi hükümetleri ile birlikte- dört Yardımcı (İkinci) Krallık oluşturmuştu. Bunlardan ilki, 1500’lü yıllarda kurulan Yeni İspanya (Meksika, Mexico) Yardımcı Krallığı olurken, ikincisi de Peru Yardımcı Krallığı olmuştu. Daha sonra, 1700’lü yıllarda, Yeni Granada Yardımcı Krallığı ile Peru Yardımcı Krallığı’ndan kopartılan topraklarla Rio de la Plata Yardımcı Krallığı kurulacaktı. İspanya’nın elindeki Meksika Körfezi’nde, Florida’da, Karaibler’de ve 1565’de İspanya’nın egemenliği altına giren Filipinler’de de benzer yönetimler kurulacaktı... (Okuyucuya kolaylık olması açısından tekrarlamak gerekirse, New [Yeni] Granada veya Gran [Büyük] Colombia, şimdiki Peru’nun kuzey yarısı, Guyana’nın batısı, Brazilya’nın kuzeybatısı, Venezuela, Kolombia, Ekvador ve Panama toprakları olmaktadır).

 

Rio de la Plata Yardımcı Krallığı, ya da şimdiki Arjantin, 1776 yılında Peru Yardımcı Krallığı’ndan ayrıldıktan sonra, başkenti Buenos Aires olmuştu... İspanya İmparatorluğu’nun 1600’lü yılların sonlarında ve 1700’lü yıllarda çöküşe geçmesiyle birlikte, Latin Amerika’da kurulu “Yardımcı Krallıklar”da yeniden şekillenmeye başlayacaklardı. Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, İspanya’dan ilk kopan, ilk özgürleşen ülke, ilk yıkılan İspanyol yönetimi, Yeni İspanya (Meksika, Mexico) Yardımcı Krallığı olacaktı. Meksika, 1813’de bağımsızlığını ilanedecek ve 1820 de ülkenin bağımsızlığı resmiyet kazanacaktı...

 

Buenos Aires’de kurulan ilk hükümet, ülkeyi, İspanya Kralı VII. Ferdinand (iktidarı, 1808- 1833) adına yönetmekteydi. Önceden de ifade edilmiş olduğu gibi, 1808 yılında İspanya tahtına oturmasından çok kısa süre sonra, aynı yıl, VII. Ferdinand’ın iktidarı Napoleon Bonaparte (1769- 1821) tarfından kesintiye uğratılacaktı. VII. Ferdinand, “Napolyon Savaşları” (1792- 1815) boyunca Fransa’da tutsaklık yaşamı sürecekti. O’nun bu iktidarsızlığı, Latin Amerika’da varolan diğer İspanyol kolonilerinde olduğu gibi, Arjantin’de de bağımsızlık ateşinin harlamasına yardımcı olmuştu... Arjantin’i, Uruguay’ı, Paraguay’ı ve Bolivya’nın güneyini içine alan otonom federasyon statüsündeki Rio de la Plata’nın Birleşik Bölgeleri yönetimi, 1810 yılında şekillendirilecekti. Rio de la Plata’nın Birleşik Bölgeleri adlı kuruluş, İspanya Krallığı’ndan bağımsızlık yolunda atılmış ilk adımdı...

 

Kuzeybatı Arjantin’de yeralan Tucumán kentinde (şimdiki, San Miguel de Tucumán) 32 delege ile toplanan kongre (meclis), 9 Temmuz 1816 günü, Arjantin’in İspanya’dan bağımsızlığını ilanedecekti. Bağımsızlık mücadelesi 1818 yılında tamamlanabilecekti... Tucumán’da toplanmış olan sözkonusu 32 üyeli kongre, Juan Martín de Pueyrredón’u yüksek diktatör olarak atamıştı. Aynı kongre, 1817 yılında, Buenos Aires kentine taşinacaktı. İki yıl sonra kabuledilen anayasa ile, güçlü merkezi bir hükümet kurulacaktı. Bu gelişmenin ardından, Paraguay’ın, Uruguay’ın ve Bolivya’nın, Arjantin ile birlikte oluşturdukları Rio de la Plata’nın Birleşik Bölgeleri yapılanmasından kopmaları süreci başlayacaktı. Sonuçta birlik kongresi, 1820 yılında, ayrılığı onaylayacaktı ve Arjantin tek başına kalacaktı.

 

Juan Manuel de Rosas’ın 1829 yılına başlayan diktatörlüğüne dek Arjantin’de kargaşa ve ayrılıkçılık egemen olacaktı. Önce Buenos Aires bölgesinde kontrolu sağlayan Juan Manuel de Rosas, 1835 yılında tüm ülkeyi kontrol edecekti. Juan Manuel de Rosas 1852 yılında devrilecek ve 1853 yılında yeni bir anayasa yapılacaktı. Yeni anayasanın ardından Buenos Aires bölgesi, birliğe katılmak istemeyecekti. Fakat, diğer parçaların askeri güçleri karşısında yenilgiye uğrayınca, 1860 yılında, Buenos Aires bölgesi de Arjantin birliğine katılmak zorunda kalacaktı. Yabancı sermaye ile demiryolları yapılacak ve ülkeye teknoloji girişi sağlanacaktı. Ülke de, Sığır ve koyun yetiştiriciliği alabildiğine gelişecekti. “Pampa” adı verilen, Arjantin’in ortalarından başlayıp kıtanın en güneyine dek uzanan ve yaklaşık Türrkiye kadar, 760 bin kilometre karelik bir yüzölçümü olan düzlükler, sığır yetiştiriciliği için mükemmel alanlardı ve halen öyledirler. Sonuçta Arjantin, Avrupa’ya büyük miktarlarda hayvansal gıda, et, yün ve tarım ürünleri ihraç eden bir ülke haline gelecekti.

 

“Ranch” adı verilen hayvan yetiştiricisi devasa çiftliklerin varlıklı ataerkil tutucu sahipleri, Arjantin’in politik yaşamına egemen olacaklardı. Ülke, 1880’den 1916 yılına dek, alabildiğine tutucu bu “ranch” sahibi unsurların oluşturdukları oligarşi (oligarchy) tarafından yönetilecekti. Aynı dönemde İngiliz sermayesi ile demiryolları yapılacak ve ülke nüfusunda hızlı bir artış olacaktı. (İsa’dan önce 384- 322 yıllarında yaşamış olan Grek düşünür Aristo [Aristotle], politik gücü kendi yararları için despotça ve yasasız biçimde kullanan .küçük bir gurubun iktidarı için “oligarchia” sözcüğünü kullanmıştı. Kısaca oligarşi, ekonomik güç sahibi çok dar bir gurubun yolsuzluk ve yasasızlık batağına saplanmış despotik yönetimlerine verilen addır.)..

 

Kendisi de bir “ranch” sahibi olan avukat Hipólito Irigoyen, Radikal Parti’nin adayı olarak 1916 yılında, -ilk kez halkın oyu ile- cumhurbaşkanlığına seçilecek, ve egemen oligarşinin iktidarına sonverecekti. Ardından, 1922 seçimlerini Marcelo T. De Alvear kazanacaktı. Hipólito Irigoyen, 1928 yılında yeniden cumhurbaşkanı seçilecekti. Arjantin, 1920’li yıllarda, dünyanın en zengin yedi ülkesi arasındaydı. Fakat, 1929- 30 yıllarında ABD’nin mali merkezi Wall Street’in çöküşü, “Büyük Deprasyon” olarak anılan ekonomik krizin başlayışı, Arjantin ekonomisini de derinden vuracak, 1930 yılında gerçekleşen askeri darbe ile Hipólito Irigoyen’in politik yaşamı sonbulacaktı... “Büyük deprasyon” olarak anılan dünya çapındaki derin ekonomik krizin yaşangığı yıllarda, Eylül 1930’da, Hipólito Irigoyen’in liberal yönetimini deviren askeri darbenin lideri José Félix Uriburu, Ekim 1922’de İtalya’da iktidara gelen faşist Benito Mussolini’nin ve 1929- 30 yıllarında hızlı bir yükselişe geçmiş olan Alman Nazi Partisi’nin etkisinde kalmış faşist bir subaydı. Kısacası, 1930 darbesi faşist bir darbeydi. Arjantin’in yönetici aristokrasisinden gelen darbenin lideri José Félix Uriburu, 1892’de cumhurbaşkanı yardımdılığı ve 1895 yılında da cumhurbaşkanlığı yapmış olan José Evaristo Uriburu’nun yeğeniydi. José Evaristo Uriburu, Arjantin silahlı kuvvetlerini yeniden organize eden ve mali sistem de reformlar yapmış olan kişiydi.

 

Anlaşılacağı gibi, José Félix Uriburu’nun liderliğinde gerçekleşen faşist darbenin gerisinde, ülkenin yönetici üst sınıfları vardı. José Félix Uriburu, ülke anayasasında ve seçim yasasında bazı değişiklikler yaptıktan sonra, devirmiş olduğu liberal-radikallerin politik yaşama dönmelerine izin verecek ve 1931 yılında seçim organize edecekti. Arjantin’in politik yaşamını yeniden biçimlemiş olan José Félix Uriburu, kendi izinden gelen en beğendiği subay Agustín Pedro Justo’nun cumhurbaşkanı seçilmesini sağlayacaktı. Agustín Pedro Justo, aynızamanda ordu subaylarının ezici çoğunluğunun da destekledikleri kişiydi... Askeri akademiyi 1903 yılında bitirmiş olan Agustín Pedro Justo, Buenos Aires yakınındaki sivil ve askeri akademide, askeri bilimler, matematik, mühendislik konularında dersler vermiş ve 1930 yılında ordunun başkomutanı olmuştu. O, 1932- 1938 yıllarında Arjantin’in cumhurbaşkanı olacak ve ağır ekonomik sorunlarla uğraşmak zorunda kalacaktı...

 

Sonraki, 1938- 40 yıllarının cumhurbaşkanı Roberto M. Ortiz olurken, 1940- 43 yıllarının cumhurbaşkanı ise Ramón S. Castillo olacaktı. General Agustín Pedro Justo’nun desteğini alan Ramón S. Castillo, tutucu koalisyona gücünü yeniden kazandıracaktı. Arjantin, II. Dünya Savaşı yıllarında tarafsızlık politikası izleyecekti. ABD’nin 1941 yılında savaşa dahil olması da bu politikayı değiştirmeyecekti. Muhalefet, Ramón S. Castillo’nun bu tarafsızlık politikasına karşı çıkacaktı... Destekçisi General Agustín Pedro Justo’nun Ocak 1943’de ölümünün ardından, Haziren 1943’de, Ramón S. Castillo iktidarını yitirecekti. Ramón S. Castillo’yu deviren, Castillo’nun kendi kabinesindeki savaş bakanı General Pedro P. Ramírez’den başkası değildi... Üç yıllık ömrü olan bu darbe ile Juan Perón’da politika sahnesinde gözükmeye başlayacaktı... General Pedro P. Ramírez cuntası döneminde, II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, 1944 yılında Arjantin, Müttefikler’in safına katılıp, Japonya’ya ve Nazi Almanyası’na savaş ilanedecekti...

 

Arjantin, II. Dünya Savaşı sonrası, savaş suçlusu olarak aranan Naziler’in sığındıkları ülkelerin başında gelecekti. Bunların en ünlülerinden birisi, 1958 yılında Arjantin’e yerleşen ve İsrail ajanları tarafından Mayıs 1960’da Buenos Aires’den kaçırılarak Aralık 1961’de İsrail’de idam edilen SS cellatlarından Adolf Eichmann’dır... Nazi savaş suçlularına pasaport temin edilmesinde, onların kaçırılmalarında ve Arjantin gibi ülkelere sığınmalarda, Vatikan ve “Hitler’in Papası” olarak ta tanınan Papa XII. Pius (papalığı, 1939- 58) başrolü oynamıştır...

 

Adolf Eichmann’ın İsrail’de idam edilmiş olmasından sözetmişken, parantez dışı olarak çok önemli bir gerçeğin daha altını çizmekte yarar vardır... Şüphgesiz Simon Wiesenthal gibi samimi Nazi avcısı Yahudi aydınları, Nazizme gerçekten karşı olan Yahudiler vardır ama, işin aslı, İsrail devletinin Nazi devletinden bir farkı yoktur. İsrail devletinin temelinde duran siyonist ideoloji de Nazizim gibi ırkçıdır. Yahudiliğin “kutsal” kitabı Tevrat, ırkçı paragraflarla doludur. Kısacası Yahudiler, kendi dinlerinden ve Siyonizm’den kurtulmadan, gerçek anlamda Nazizme karşı olamazlar. Adolf Eichmann’ın idamı ve daha birkaç Nazi savaş suçlusuna yönelik operasyon, sadece propoganda amaçlıdır, algı yönetimidir... İsrail devleti de, kadın-çoluk-çocuk ayırımı yapmadan silahsız yoksul filistinli köylülere yönelik dehşet verici katliamlarla, soykırımlarla, zorla göç ettirmelerle kurulmuştur ve İsrail’in bu politikası sürmektedir...

 

Yahudi olan Henry Kissinger’in, Yüzbaşı rütbesi ile ABD’nin Avrupa’daki istihbarat örgütünde çalıştığı 1945- 49 yıllarında vermiş olduğu raporlarda, “Nazi subaylarının ABD tarafından yeniden örgütlenmesini istediğini” ve aynızamanda MOSSAD ile ortak çalışan ABD servislerinin Nazi savaş suçlularını yeniden nasıl örgütlemiş olduklarını önceden yazmıştım... Himmler komutasındaki Nazi SS örgütlenmesinin teoride ikinci, pratikte ise birinci adamı olan ve Hitler tarafından “bir orduya bedel” olarak tarif edilen Reinhardt Heydrich, 1935 yılında şunları söylemişti: “İki çeşit Yahudi vardır ve bunlardan iyi olanlar Siyonistlerdir. Onlara en sıcak selamlarımızı ve resmi iyilik dileklerimizi yollarız Toplama-iş-izolasyon-ölüm kamplarında sıradan Yahudiler katledilirlerken, ileride İsrail devletini kuracak olan Siyonistler ile Nazi liderlerinin ilişkileri sürmekteydi...

 

“Eskiğ Ahit” veya “Tevrat” adlı kitabı okuyanlar, bu kitabın nasıl ırkçı paragraflarla dolu olduğunu, nasıl “evlilik yasakları” getirildiğini, “Tevrat”ta tarif edilen “yaratıcı gücün” nasıl sadece Yahudi aşiretleri için olduğunu rahatça görebilirler. Geçmişte Yahudi olan ama, sonradan Protestanlığa geçen bir ana-babadan olma Karl Marks, “Yahudi Sorunu Üzerine” (“On the Jewish Question”) adlı kitapçığında, özet olarak, “Yahudilerin Yahudi dininden bütünüyle vazgeçmeden politik kurtuluşu elde edebileceğini, yani devlet kurabileceğini ama, bunun insani kurtuluş olamayacağını, Yhudilerin insan olarak kurtuluşlarının Yahudi dininden kurtuluşlarına bağlı olduğunu”, yazmıştır. Albert Einstein ve arkadaşı Hannah Arendet, İsrail devletinin kuruluşu aşamasında, 4 Aralık 1948 günü, New York Times’ın editörüne yazdıkları mektupta, “İsrail’de faşizmin yükselebileceğine, Menachem Begin’in ‘Özgürlük Partisi’nin felsefesi ve söylemiyle faşist partilere benzediğine” dikkati çekmişlerdir. Aynı mektuplarında onlar, “Menachem Begin’in başında olduğu sözkonusu partinin aşırı sağcı ve şövenist Irgun Zvali Leumi çetrsinin devamı olduğunu”, belirtmişlerdir. Yine onlar, “silahsız insanların, çocukların, kadınların ve erkeklerin öldürüldükleri Arab köyü Der Yassin (Deir Yasin) katliamını bu çetenin gerçekleştirdiğinin”, altını çizmişlerdir. Albert Einstein’in iki A-4 sayfası tutan sözkonusu mektubu, 27 Yahudi aydını tarafından imzalanmıştı... İsrail ile ilgili anlatıyı daha fazla uzatmadan kısaca ifade etmek gerekirse, Siyonist İsrail devletinin Nazi devletinden pek önemli bir farkı yoktur. Siyonist ideoloji de ırkçıdır ve bu ırkçılığın kökleri “Eski Ahit” e (“Tevrat”a) dek uzanır...

 

CIA (1947) öncesi ABD’nin gizli servisi olan OSS (Office of Strategic Services), Nazi istihbaratçılarını, Gestapo (Devlet Gizli Polisi) mensuplarını, SS üyelerini ve daha birçok Nazi savaş suçlusunu Amerika’ya kaçırıp kullanmıştır. Örneğin, sendikaların direnişlerini kırmak ve Hitler’e mali destek sağlamak amacıyla 4 Ocak 1933 günü Almanya’da yapılan toplantıya ağabeyi John Foster Dulles ile birlikte katılmış olan Allen Wels Dulles, bir numaralı OSS sorumlusu olarak İsviçre-Bern’de görev yaparken (Ekim 1942- Mayıs 1945), sözkonusu Nazi istihbaratçılarını ve suçlularını kaçırma işinde önemli roller oynamıştır . Sözkonusu iki kardeş, John Foster Dulles ve Allen Wels Dulles, 1933 yılında yapılmış olan Hitler’i destekleme toplantısına, New York’ta bulunan önemli mali merkez Wall Street’in avukatları olarak katılmışlardı...

 

İleride, 1953 yılında CIA’nın başına geçeçek olan Allen Wels Dulles, İran’ın yurtsever başbakanı Musaddık’a yapılan darbenin (1953), Guatemala’nın halkcı cuhurbaşkanı Arbenz’e yapılan darbenin (1954), Küba’ya yönelik Domuzlar Körfezi Çıkartması’nın (1961) ve daha birçok birçok kirli ve kanlı komplonun mimarı olacaktı. Allen Dulles’in ağabeyi John Foster Dulles ise, Dwight (David) Eisenhower’in başkanlık yaptığı1953- 61 yıllarında, 1953- 59’da, ABD dışişleri bakanı (Secretary of State) olacaktı...

 

OSS’in Bern baş sorumlusu Allen Wels Dulles, bu görevi sırasında (Ekim 1942- Mayıs 1945), Nazi askeri istihbaratının Doğu Cephesi komutanı, “Gurbette Doğu Ordusu” adlı istihbarat örgütlenmesinin şefi Tümgeneral Reinhard Gehlen’i ABD’ye kaçıracaktı. Yanında belgeleri, istihbarat örgütünün şifreleri ile ABD’ye kaçmış olan Reinhard Gehlen, 1947’de, Allen Wels Dulles ile birlikte CIA’nın kuruluşuna büyük emek verecekti. Yine  Reinhard Gehlen, 1956 yılında, eski SS ve Gestapo görevlilerini, savaş suçlularını çevresinde toparlayarak Alman dış istihbarat örgütü BND’yi (Bundesnachrichtendienst, Federal İstihbarat Servisi) kuracak ve 1968 yılına dek yönetecekti...

 

Tekrar Arjantin’e dönecek olursak... Orta sınıfların alt kesimlerinden gelen Juan Perón (1895- 1974), kendi adıyla anılan Peronist hareketin kurucusu ve cumhurbaşkanı olarak 1946- 55 ve 1973- 74 yıllarında Arjantin’i yönetecekti. Üst sınıflardan, yönetici aristokrasiden olmayan birisi, ilk kez ülkenin cumhurbaşkanı olarak politik yaşama damgasını silinmez biçimde vuracak ve toplumun hafızasında unutulmaz bir yer edinecekti... 

 

Henüz 16 yaşında iken askeri okula başlamış olan 1.83 m boyundaki Juan Perón, silahlı kuvvetlerin eskrim şampiyonu, iyi bir kayakçı ve boksördü. Juan Perón, 1930’lu yıllarda, askeri ateşe olarak İtalya’da görev yapmıştı. O, bu yıllarda, Faşistler’in ve Naziler’in başarılarını gözlemlemişti. Tarihe ve politika felsefesine ilgi duyan bu kişi, Juan Perón, 1943 yılında, aynı yıl sivil hükümeti devirecek olan askeri cuntaya katılmıştı. Sözkonusu askeri müdahalenin ardından, Albay Juan Perón, darbe hükümetinin işçi bakanı olmuştu. Juan Perón, ömrü üç yıl sürecek askeri rejimi etkileyen kişi olacaktı. Askeri cuntanın başında olan General Pedro P. Ramírez’den başkası değildi ama, cuntanın işçilerle ve sendikalarla ilişkilerini organize eden Juan Perón, politikaların belirlenmesinde etkin rol oynamaktaydı. O, Albay Juan Perón, 1945 yılında, başkan yardımcısı (ikinci başkan) ve savaş bakanı olacaktı. İşçi sınıfı ile olan ilişkisi ve silahlı kuvvetler içindeki gücü, O’nun bu yükselişinde etkin olmuştu...  

 

Juan Perón, asker-sivil bir gurubun darbesi sonucu, 1945 yılının Ekim ayının başında görevinden alınıp, Buenos Aires’in bir parçası olan ve Rio de la Plata Haliçi’nin içinde stratejik önem taşıyan Martín García Adası’nda tutuklanacaktı. Kısa süre sonra yapılan ve en az 300 bin kişinin katıldığı devasa mitingin ardından O, Juan Perón, 17 Ekim 1945 günü serbest bırakılacak ve görevinin başına dönecekti. Birkaç gün sonra Albay Juan Perón, Eva veya Evita ile evlenecekti... Eva Duarte Perón (1919- 1952), kocasının cumhurbaşkanlığı kampanyasına katılacak ve Juan Perón’un ilk dönem cumhurbaşkanlığı sırasında (1946- 51) resmi görevi olmayan bir politikacı olarak büyük güç kazanacaktı. İşçiler, düşük gelirliler, O’nu çok sevmişlerdi. Herhangi bir zaman resmi bir görev almayan Evita, pratikte işçi ve sağlık bakanı gibi görev yapacaktı. Juan Perón’a 1946 seçimini kazandıran, yüksek ücretler ve sosyal güvenlik konusundaki vaatleri olmuştu. İşçiler, sendikalar, orta alt sınıflar ve hatta ulusal endüstri sermayesi, Perón’u desteklemişlerdi... Aynı seçimde ABD’nin Arjantin elçisi Spruille Braden, Perón karşıtı partilere açık destek vererek Arjantin’in içpolitikasına doğrudan müdahil olmuştu...

 

Birçok araşıtırmacıya göre Perón, “Perónism” olarak adlandırılan populist bir politika izlemişti. Perón, 1951 seçimlerini de kazanıp, yeniden seçilecekti. Eşi Evita’nın 28 Temmuz 1952 günü erken ölümünün ardından, Perón’a destek azalmaya başlayacaktı. Ekonominin gidişindeki aksaklık ta O’na desteğin düşüşünde etkin olmuştu... İlk dönem cumhurbaşkanlığı sırasında O, bazı yayınları engellemişti... Aynı dönemde sendikalı işçi sayısında artış olmuştu. İzolasyonist bir dışpolitika çizgisi izleyen Perón, yabancı devletlerin Arjantin ekonomisi ve politikası üzerindeki etkileri küçültmeye çalışmıştı. Bu son ifade edilen, en çok ABD’yi rahatsız ediyor olmalıydı...

 

Perón’un ikinci dönem cumhurbaşkanlığı sırasında (1951- 55), enflasyon yükselecekti. Perón’un yeniden seçildiği 1951 yılında enflasyon, yüzde 50 sınırına dayanacak ve Arjantin pesosu yüzde 70 değer kaybına uğrayacaktı... Sonunda, Eylül 1955’de, kendisini “özgürleştirici devrim” olarak adlanrıran askeri bir müdahale ile Perón devrilecekti. Aynı askeri darbe sırasında, Arjantin Donanması’na bağlı 29 uçak, Hükümet Binası’nın da bulunduğu Mayo Meydanı’nda (Plaza de Mayo) toplanmış gösteri yapan sivil halkın üzerine bomba yağdıracaktı. Bu bombalama sırasında 300 insan yaşamını yitirecek, yüzlerce kişi yaralanacaktı... Córdoba garnizonunun ve Katolik Kilisesi’nin desteği ile Perón’u deviren askeri cuntanın başında General Eduardo Lonardi bulunmaktaydı (Pampa topraklarının kuzeybatısındaki Córdoba bölgesinin başkenti konumundaki Córdoba, Arjantin’in ikinci büyük kentidir.). Perón, Katolik Kilisesi’nin kitleler üzerindeki etkisini azaltan politikalar izlediği için, kilise, Perón’un devrilmesi işinde başrolde olmuştu. Birde, hesplanması güç bir ekonomik güce sahibolan Vatikan’ın varlıkları ile, Vatikan şirketleri ile ABD mali sermayesinin iç içe geçmiş olduğunu unutmamak gerekir...

 

Ömrü üç yıl olacak darbenin ardından Juan Perón, önce, 19 Eylül 1955 günü Paraguay’a kaçacak, ardından, Madrid’e yerleşecekti. O, Madrid’de, Maria Estela (İsabel) Martínez adında Arjantinli bir dansözle üçüncü evliliğini yapacaktı. Perón’un ilk eşi kanser nedeniyle ölmüştü. Daha önce yazılmış olduğu gibi, halkın sevgilisi olan ikinci eşi Evita, 1952 yılında yaşamını yitirmişti. Isabel Perón adıyla tanınacak olan bu üçüncü eş, Perón’un 1 Temmuz 1974 günü ölümünün ardından, Mart 1976’da gerçekleşecek olan askeri darbeye dek Arjantin’in cumhurbaşkanı olacaktı... 

 

Sözkonusu yeni askeri diktatörlük sırasında, önce, darbenin lideri General Eduardo Lonardi cumhurbaşkanı olmuştu. Fakat kısa süre sonra, Kasım 1955’de, General Pedro Egenio Aramburu cumhurbaşkanı olacaktı. Bu 1955- 58 yıllarının yönetimi, Perónist partiyi dağıtacak ve sendikaları devletin denetimi altına alacaktı... Arturo Frondizi, 1958 seçimlerinin galibi olacaktı. Bu dönemde yabancı sermaye yatırımları artacaktı. Yapılan devaluasyon, ihracatcıların ve yabancı yatırımcıların işine gelmişti ama, alt ve orta sınıflar durumdan rahatsızdı. Arturo Frondizi, muhalefeti bastırabilmek için ordu gücüne başvuracaktı. Yeniden örgütlenmiş Perónistler, Mart 1962’de, Buenos Aires dahil önemli bölgelerde kontrolu sağlayacaklardı. Bunun üzerine silahlı kuvvetler Arturo Frondizi’yi desteklemekten vazgeçecekler, Kongre’yi (çift kamaralı meclisi) dağıtacaklar ve José María Guido başkanlığında yeni bir hükümet kuracaklardı. Guido’nun 18 aylık yönetimi boyunca iki ayrı cuntanın mücadelesi yaşanacaktı. Kızıllar (Colorados), aşırı sol ve birkısım Perónist unsurlardan oluşurken, anayasal hükümet isteyen Maviler (Azules), yine içinde birkısım Perónist barındıran bir koalisyon idi. Donanma mensuplarının Nisan ayında bastırılan ayaklanmalarının ardından, Temmuz 1963’de yapılan seçimleri, Halkın Radikal Medeni Birliği adayı  Arturo Illia kazanacaktı. Bu seçimlere Perónistler’in ve Komünistler’in katılmalarına izin verilmemişti...

 

Ekonomik ve politik istikrarsızlıklarla yüklü Arturo Illia yönetimi, bir gurup Perónistin de desteğiyle, ordunun kumandanı General Juan Carlos Organia’nın Haziran 1966’da gerçekleştirdiği darbe ile yıkılacaktı... Sendikalar, Perónist olanlar ve Perónisme karşı olanlar olarak bölünmüştü. Perón yanlıları ise, çoktan, sağ kanat ve aşırı “sol” kanat olarak ikiye bölünmüşlerdi..... Genel İşçi Konfederasyonu CGT’nin birkısım önderleri tarafından desteklenen darbeci General Juan Carlos Organia, cunta lideri olarak cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacaktı. Bazı politik bilimcilere göre, bu dönemde, Brezilya, Şili ve Uruguay cuntalarına ve ileride gelecek olan Arjantin cuntasına da örneklik edecek “otoriter-bürokratik devlet” örgütlenmesi şekillenecekti. Yüksek enflasyon ve politik istikrarsızlık sürecekti. Peso, yüzde 40 devalüe edilecekti...

 

Aslında, yargısız infazlar ve insanları kaybetme işleri, 1976 askeri darbesinden çok önce, 1960’lı yılların sonlarında ve 1970’li yılların başlarında başlamıştı. Örneğin, 1969- 71 yıllarında, Arjantin’in ikinci büyük kenti Córdoba’da, Tucumán bölgesinde, ülkenin üçüncü büyük kenti Rosario’da ve batı Arjantin’deki Mendoza bölgesinin başkenti Mendoza’da önemli işçi ve öğrenci protestoları olmuştu. Üç gün sürmüş olan bu olaylar sırasında 16 kişi öldürülmüş, onlarca kişi yaralanmış ve 200 kişi tutuklanmıştı. “Cordobazo” olarak bilinen bu olaylar, 1966 darbesinin başındaki General Juan Carlos Organia’nın iktidarının sonunu getirmişti... Perón’u devirmiş olan 1955 darbesinin ardından, önce, General Eduardo Lonardi cumhurbaşkanı olmuş ve daha sonra da General Pedro Egenio Aramburu aynı koltuğa oturmuştu. Emekli general ve eski cumhurbaşkanı General Pedro Egenio Aramburu, Haziran 1970’de öldürülecekti...

 

Örneğin, Ağustos 1972’de, Arjantin’in en güneyindeki Chubut bölgesinin başkenti olan Rawson’daki hapishanede bulunan Montonero (aşırı “solcu” Perónist gurup), Halkın İhtilalci Ordusu (ERP, Troçkist silahlı eylem örgütlenmesi) ve Perónist Silahlı Güçler (FAR) mensubu 25 mahkumun 16 tanesi kaçmaya karar verecekti. Fakat onlar, yine ülkenin en güneyindeki Trelew havaalanında kendilerini bekleyen uçağa ulaşamayacaklardı. Çembere alınıp tutuklanan kaçaklar, Almirante Zar deniz üssüne götürülecekler ve orada kurşuna dizileceklerdi. “Trelew katliamı” olarak tarihe geçen bu yasadışı yargısız infaz sırasında, General Alejandro Lanusse cumhurbaşkanı idi. General Alejandro Lanusse, Mart 1971 darbesini gerçekleştirmişti ve 1973 yılında anayasal demokrasiye geçit vermiş olan kişiydi...

 

Yukarıda da ifade edilmiş olduğu gibi, General Alejandro Lanusse, Mart 1971’de iktidara elkoyacaktı. O, anayasal demokrasiyi canlandırmak için harekete geçecekti. Silahlı kuvvetler, yaklaşık on yıl aradan sonra politik partilerin kuruluşlarına ve genel seçimlere izin vereceklerdi. Bu gelişmenin ardından, 11 Mart 1973 günü gerçekleşen genel seçimi, yüzde 49.5 oyla Héctor J. Cámpora kazanacaktı. Cámpora, Mart 1973’de cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacaktı. Yapılan seçimde Perón yanlıları, her iki mecliste de çoğunluğu elde etmişlerdi...

 

Aynı yıl (1973) başlamış olan petrol krizi, Arjantin ekonomisini derinden vurmuştu. Grevler yükselmiş, Perón yanlısı ekstrem “solcu” guruplar, bazi gençlik örgütleri, gösterilere ve terör eylemlerine başlamışlardı. Seçimden hemen önce, Ekim 1972’de kısa süreliğine Arjantin’e dönmüş olan Perón, yapılan seçimin ardından, Haziran 1973’de ülkesine kesin dönüş yapacaktı... Aynızamanda hükümetin başı olan cumhurbaşkanı Cámpora tarafından sosyal refah bakanlığına atanmış olan Perón’un özel sekreteri José López Rega ve sendika liderleri, Perón’un onayı ile aşırı “sol” terör eylemlerine karşı kampanya başlatacaklardı. Héctor J. Cámpora, Temmuz 1973’de cumhurbaşkanlığı görevinden istifa edecekti. Yapılan yeni seçimi Juan Perón kazanacak ve Eylül 1973’de yeniden ülkenin cumhurbaşkanı olacaktı.

 

Şili’de gerçekleşen faşist askeri darbenin (11 Eylül 1973) hemen ardından, 25 Eylül 1973 günü, -Dünya Sendikalar Federasyonu’nun da üyesi olan- İşçi Genel Konfederasyonu (Confederation Generale du Travail) CGT’nin genel sekreteri ve Perón’un kişisel dostu José Ignacio Rucci, “Montonero”lar olarak adlandırılan ve kent terörü uygulayan aşırı “solcu” Perónist gurup tarafından öldürülecekti. Gelecek yılın, 1974’ün sonunda, bu kez Federal Polis’in başındaki Alberto Villar, yine “Montonero”lar tarafından öldürülecekti. Güvenlik güçlerini kışkırtan bu son süikastin sonuçları ağır olacaktı. General Cáceres Moié’yi öldürmekten ve 29ncu Dağ Piyade Alayı’na saldırmaktan sorumlu tutulan 22 Montonero üyes, askeri darbeden kısa süre sonra, Aralık 1976’da tutuklanacaklar ve işkencenin ardından yargısız biçimde infaz edileceklerdi... Hesaplamalara göre, 1976 darbesine dek son bir yılda 5 182 (beş bin yüzsekseniki) şiddet eylemi gerçekleşmişti... Türkiye’de 12 Eylül 1980 darbesinden önce, terör tırmandırılmış ve bu nedenle 5 bin  civarında insan yaşamını yitirmişti. Darbe öncesi Arjantin’de de sağ ve “sol” terör eylemleri tırmandırılmaya başlanmıştı...

 

Juan Perón’un 1 Temmuz 1974 günü yaşamını yitirmesinin ardından, cumhurbaşkanlığı koltuğuna, Juan Peron’un üçüncü eşi Isabel Martínez de Perón (María Estela Martínez Cartas) oturacaktı. Isabel’in başbakanı ise, Perón’un özel sekreteri José López Rega’dan başkası olmayacaktı... Isabel, yüksek enflasyon, işçi grevleri ve giderek yükselen politik şiddet, silahlı terör eylemleri ile uğraşmak zorunda kalacaktı. Kendilerini “Halkın İhtilalci Ordusu” (“ERP”) olarak adlandıran Troçkist bir gurup ve birtakım paramiliter örgütler, terör eylemlerine başlamışlardı. Darbe öncesi Türkiye’de olduğu gibi, Arjantin’de de yüzlerce insanın yaşamına malolacak sağ ve “sol” terör eylemleri hız kazanmıştı. Her iki ülkedeki terörün gerisinde de aynı darbeci eller olmalıydı...

 

Ekonomik kriz ve tırmandırılan terör, yeni bir askeri darbe için gerekli politik iklimi hızla olgunlaştırmaktaydı... Sonuçta, 24 Mart 1976 günü saat 01:00 sularında hava kuvvetlerinden subaylar, Isabel’i evinde tutuklayacaklardı. Saat 03:00 sularında, tüm televizyonlar ve radyolar askeri cuntanın kontrolunda idiler. Gün ağarırken, yüzlerce politik aktif kişi, sendikacı, işçi ve öğrenci evlerinden toplanacaktı... Gerçekleşmiş olan darbeyi yöneten askeri cunta, Isabel Perón’u beş yıl ev hapsinde tutacaktı. Ardından Isabel, İspanya’da politik mülteci olacaktı... Yönetime elkoyan (24 Mart 1976) silahlı kuvvetlerin başındaki generallerin, CIA ile kolkola oldukları açıkça belliydi. Darbeci generaller, iktidarı ellerinde tuttukları yedi yıl boyunca, “Kondor Operasyonu” Operation Condor”) çerçevesinde, halka karşı hertürlü şiddeti uygulayacaklar, insanları kaybetme, işkence ve cinayet suçlarını işleyeceklerdi. Onlar, “kirli savaş” olarak adlandırılan uygulamalar yapacaklardı...

 

Askeri darbenin lideri, Isabel Perón tarafında Ağustos 1975’de ordunun başkomutanlığına atanmış olan Jorge Rafeel Videla’dan (1925- 2013) başkası değildi. Anlaşılan birileri Isabel Perón’u oyuna getirmişlerdi. Isabel Perón, Perón’un soyadını taşımasının ötesinde herhangi bir özelliği ve politik deneyimi olmayan birisiydi... Bir albayın oğlu olan cunta lideri Rafeel Videla, Ulusal Askeri Kolejı 1944 yılında bitirmiş ve 1971 yılında tuğgeneral olmuştu... Kumandayı alır almaz silahlı kuvvetleri yeniden organize etmeye başlayan Videla’nın ilk işi, Juan Perón’a sempati duyan subayları yerlerinden etmek olmuştu. Videla, kendilerini “Halkın İhtilalci Ordusu” (“Ejército Revolucionario del Pueblo”, ERP) olarak adlandıran Troçkist olma iddiasındaki örgütlenmenin kentlerde yürüttüğü silahlı eylemlere karşı savaş açacaktı. Silahlı kuvvetler bunlardan yüzlercesini öldürecekti. “Montonero”lar olarak adlandırılan ve kent terörü uygulayan aşırı “solcu” Perónist gurup, darbeden kısa süre önce “yeraltına” inmişti... Ülkenin kuzeybatısında, eski Inka arazisi olan 22 500 kilometre karelik Tucumán cangılında bir gerilla hareketi vardı. Bunlar, ABD’nin Vietnam’da uygulanmış olduğu taktiklerle bitirilmek istenmekteydi. Ordu, ülkeyi beş askeri zona ayrılmıştı ve her bölgenin komutanına işlerinde tam bir serbestlik tanınmıştı.....

 

Sonunda, ekonomik krizden ve silahlı terör eylemlerinin yaratmış olduğu politik iklimden ve toplumsal psikolojiden yararlanılarak, 24 Mart 1976 günü, Jorge Rafeel Videla önderliğinde askeri cunta yönetime elkoymuştu... Paraguay’da 1954’de, Brezilya’da 1964’de, Bolivya’da 1971’de, Uruguay’da 1973’de ve yine 1973’de Şili’de, ABD destekli benzer askeri darbeler gerçekleşmişti ve bunlar halen yaşamaktaydılar...  Darbeyi gerçekleştirdiği sırada Korgeneral olan Rafeel Videla, sonradan sayıları beşe çıkartılacak olan üç kişilik askeri cuntanın lideri konumundaydı. O, cuntanın lideri olarak 29 Mart 1976 günü cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacaktı. Videla, 29 Mart 1981 gününe dek cumhurbaşkanı olarak kalacaktı. Darbeciler, yaptıkları işi, “Yeniden Ulusal Örgütlenme Süreci” olarak adlandıracaklardı. Burjuva demokratik düzenin başlayacağı 10 Aralık 1983 gününe dek cunta içinde üye ve görev değişiklikleri olacaktı...

 

Bazı bilgilere göre darbeden iki ay önce ABD Dışişleri Bakanlığı’nın (Secretary of State) olacaklardan haberi vardı. Bu satırları yazanın düşüncesine göre ise, tarihleri yukarıda verilmiş olan tüm darbelerin içinde yeralan CIA, baştan beri Arjantin’deki darbenin de içindeydi. Zaten, daha sonra açıklanacak olan ABD Dışişleri Bakanlığı belgeleri sözkonusu gerçeği ortaya çıkartacaktı... CIA destekli “Kondor Operasyonu” çerçevesinde yürütülen devlet terörünün hedefinde tüm sol örgütlenmelerle ve bunlara sempati duyanlarla birlikte Perón yanlılarının da olması, ABD’nin baştan beri darbenin içinde olduğu düşüncesini doğrular nitelikteydi. Anlaşılan, Perón yanlılarının bölünüp parçalanmaları, terörün kışkırtılması ve darbe öncesi silahlı kuvvetlerden Perón yanlısı subayların tasviye edilmeleri işlerinde CIA aklı ve emeği mevcuttu. Şüphesiz tüm bu bölünüp parçalanmalar ve şiddet eylemleri yoktan varolmamışlardı; bunların hepsinin birtakım toplumsal-ekonomik nedenleri mevcuttu ama, bu toplumsal-ekonomik temeller üzerinde özel olarak çalışıldığı, fay hatlarının özel olarak kanırtıldıkları belliydi. Farklı alternatifler mevcuttu, herşey olması gerektiği gibi olmamıştı...

 

ABD’nin Ulusal Güvenlik Arşivi’nin (National Security Archive) 21 Ağustos 2002 günü açılan -sayı numaraları belli- belgelerinden birine göre, Arjantin ordusu, “terörizme karşı savaş” adıyla yürüttüğü “kirli savaş”ın (1976- 83), ABD tarafından destekleneceğinden emindi. Arjantinli subaylar, ABD’nin Dışişleri Bakanı (Secretary of State) Henry Kissinger dahil yüksek rütbeli Amerikalılar’dan gelen sinyallere bakarak, ABD’nin arkalarında olduğu düşüncesine varmışlardı...

 

Henry Kissinger, darbenin hemen ardından Arjantin’i birkaç kez ziyaret etmiş ve darbe liderleri ile görüşmüştü... Arjantin Dışişleri Bakanı Amiral Cesar Augusto Guzzetti ile Henry Kissinger, Arjantin’deki darbeden bir ay onbir gün kadar sonra, 10 Haziran 1976 günü, üç yıl önce kanlı bir askeri darbe yapmış olan Augusto Pinochet’in Şili’sinde, Santiago’da, Hotel Carrera’da buluşup bir saat kadar görüşmüşlerdi. Kissinger oradan Mexico City’e gidecekti... Sözkonusu ikili arasındaki görüşme, ABD elçiliği tarafından rapor edilmişti. İnsan hakları ile ilgili ürkütücü bilgilere karşın Kissinger, Arjantin’deki durumu “anlayışla” karşılamıştı. Bu görüşme, ABD’nin Dışişleri Bakanlığı’nın kayıtları içine girmemişti. ABD Elçisi Robert Hill’in 20 Eylül 1976 tarihli raporuna göre Guzzetti, sözkonusu görüşmeyi Videla’ya ve Kabine’ye rapor etmişti. Guzzetti’nin ifadesine göre, Kissinger’in “insan hakları” ile ilgili bir endişesi yoktu ama, “terör işinin bir an önce bitirilmesini” istemekteydi. Daha sonra Henry Kissinger, Santiago’da, “Umarım Arjantin terör problemini mümkün olduğu kadar çabuk kontrol altına alır”, demişti... Kissinger’in “terör” ile ilgili bu sözleri, “muhalefeti bir an önce bitirme” telaşı, insan hakları sorunları ile ilgili olmayıp, işin uzayıp ta olanların duyulması durumunda ABD toplumunda başlayabilecek insan hakları protestoları ile ilgiliydi... (bak: https://nsarchive2.gwu.edu//NSAEBB/NSAEBB73/index3.htm)

 

Ulusal Güvenlik Arşivi’nin 2004 yazında açılmış olan belgesine göre, ABD’nin Dışişleri Bakanı (Secretary of State) Henry Kissinger, Arjantin Dışişleri Bakanı Amiral Cesar Augusto Guzzetti’ye, sözkonusu görüşme sırasında şunları söylemişti: “Eğer yapılacak işler varsa, sizler onları hızla yapmalısınız. Normal süreçlere hızla geri dönebilmelisinizSantiago’da yapılan aynı görüşme sırasında Guzzetti’nin, özet olarak, asıl problemlerinin terörizm olduğunu ve sorunu 6 ile 12 ay içinde çözebileceklerini ifade etmesinin ardından Kissinger, yeniden şunları söylemiştir: “Bizler, Arjantin’de yaşanan olayları yakından izliyoruz. Yeni hükümete iyi dileklerimizi iletiyor ve başarılar diliyoruz. Bizler, başarınız için neler gerekli ise yapacağız.” Bunlar söylenirken, uluslararası kamuoyu, ABD medyası, üniversiteler ve bilimsel enstütüler, ABD Kongresi, ve hatta Arjantindeki ABD Elçiliği, Arjantin’deki insan hakları ihlallerine karşı seslerini yükseltmekteydiler. Bilim insanlarına, işçi liderlerine, öğrencilere ve politikacılara karşı yoğun insan hakları ihlalleri işlenmekteydi. Bu koşullarda Kissinger devamla şunları söyleyecekti: “Bizler, zor bir süreçten geçtiğinizin bilincindeyiz. Belirgin bir ayırım yapılamadan politik, kriminal ve terörist eylemlerin birbirlerine karıştıkları ender bir zaman dilimi içindeyiz. Devlet otoritesini kurmak zorunda olduğunuzu anlıyoruz.” Burada daha önemli kısımları aktarılmış olan aynı görüşme ile ilgili kayıtlar uzayıp gitmektedir ... (bak: https://nsarchive2.gwu.edu//NSAEBB/NSAEBB133/index.htm)

 

George Washington Üniversitesi tarafından 28 Mart 2003 tarihinde yayınlanan Ulusal Güvenlik Arşivi’nin belgesindeki bilgilerden sadece bir- ikisini kısaca aktaralım... Bu belgedeki ilk bilgiye göre, Pentagon ve CIA, Arjantin ordusuna karışık mesajlar yollamıştı. ABD devlet görevlileri, Arjantinli Generaller’e, Washington’un insan hakları konusunda “ciddi olmadığını ve buna zaman ayırmadığını”, söylemişlerdir. Diğer yandan, ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan Patricia Derian’ın raporlarından birisinde şunlar yazılıdır: “Arjantin hükümeti, insanları toplayıp askeri birliklere götürmektedir. Orada onlara, su, elektrik ve psikolojik aşağılama yöntemleri ile işkence yapılmaktadır. Oradan hapse yollanan kurbanlara psikolojik işkence yöntemi kurnazca sürdürülmektedir. Çöplüklerde veya yol köşelerinde cesetleri bulunan ve öldürülmüş oldukları kesinlikle belli olan kişiler, öldürülüp oralara bırakıldıktan sonra, kalabalığa ateş açmış oldukları veya askeri birliğe saldırdıkları, rapor edilmektedir.” (bak: https://nsarchive2.gwu.edu//NSAEBB/NSAEBB85/)

 

Açılmış dökümanlardan 16 Haziran 1976 tarihli ve 6 numaralı olana göre, elçiliğin ikinci kişisi Maxvell Chaplin, 14 Haziran 1976 günü, Arjantin Dışişleri Bakanlığı’nın en yüksek görevlisi Mr. Pereya ile görüşmüştü. Görüşmenin konusu, Uruguaylı ve Şilili göçmenlerin Buenos Aires’de kaçırılıp işkenceden geçirildikten sonra 12 Temmuz günü salıverilmeleri ile ilgiliydi... Yine Maxvell Chaplin’in raporuna göre, olan, yansıtıldığı gibi aşırı sağ, aşırı “sol” ve hükümet güçleri arasındaki bir çatışma değildi. Olan, “aşırı sağcı ölüm mangaları” nın operasyonları ve güvenlik güçlerinin yaptıkları idi... Kissinger ile Guzzetti’nin 19 Ekim 1976 günü gerçekleşen ikinci görüşmelerinde de “insan hakları” ile ilgili sorun yaşanmayacaktı. Kissinger ABD devleti adına cuntaya tam desteğini verirken, Arjantin’in ABD büyükelçisi Robert Hill durumdan rahatsızdı... Aslında, Arjantin’de kan gövdeyi götürmekteydi. İnsanlar öldürülmekte, kayıp edilmekte, işkence görmekte ve hapse atılmakta idiler... Hem Arjantin’in askeri ve polisi ve hem de sivil faşist “Ölüm Mangaları” terör estirmekteydiler. Öldürülenler arasında, Buenos Aires’de yaşamakta olan Michellini ve Gutierrez Ruiz adlarında Uruguaylı iki eski senatör de vardı... Yaşanan kötülüklerle ilgili bilgiler uzayıp gitmekteydi. (bak: https://nsarchive2.gwu.edu//NSAEBB/NSAEBB73/index3.htm)

 

Kirli Savaş (Dirty War, Guerra Sucia) ifadesi bizzat Arjantin askeri cuntası tarafından kullanılacaktı. Askeri cuntanın iktidarı boyunca (1974- 83) uygulanan devlet terörü, Kondor Operasyonu’nun (Operation Condor) bir parçası olan ABD tarafından desteklenecekti. “Üç A” olarak ta adlandırılan “Arjantin Antikomunist Alyansı”nın, kısa ifadesiyle AAA’nın bir parçası olan faşist “Ölüm Mangaları”, askerler ve sivil güvenlik güçleri, tüm politik azınlıkları, sosyalizme ve sosyalizm ile bağı olan düşüncelere inananları, sol kanat Peronistleri ve Montoneros hareketinden olanları avlayacaklardı. Okuyabildiğim tüm kaynaklara göre, 30 bin civarında insan kaybolmuştu. Öğrenci, sendikacı, yazar, gazeteci, artist, sosyalizme sempati duyduğundan şüphelenilen kim varsa, AAA’nın kurbanı olmuştu. Kurbanlar, önce tutuklanmışlar, işkence görmüşler, öldürülmüşler ve ardından ölüler kaybedilmişti. Bazıları uçaklardan Güney Atlantik’e diri diri atılmışlardı. Bunlar olurken, Washington, askeri cuntaya 50 milyon dolarlık askeri yardım sağlamıştı. ABD Kongresi’nin onayı ile, 1978 yılının yazında, ABD’den yapacağı ithalat için Arjantin’e 800 milyon ABD doları kredi verilmişti... Diğer yandan, Katolik Kilisesi’nin üst yönetimi, askeri diktatör General Jorge Videla’ya tüm desteğini vermişti...

 

Bundan (2019’dan) altı yıl önce, 30 Mart 2013 tarihinde, kendime ait “’ayak öpme gösterileri’ ile birlikte yürütülen yalan kampanyası hakkında” başlıklı notla birlikte Prof. Michel Chossudovsky’den çevirerek www.sinbad.nu  adresine yerleştirmiş olduğum “Washinton’un Papası”? Papa I. Francis Kimdir? Kardinal Jorge Mario Bergoglio ve Argentin’in “Kirli Savaşı” adlı metinde, Arjantin’de olanlar ve Papa I. Francis’in o yıllarda Arjantin’deki Cizvit tarikatının lideri olarak askeri cuntaya vermiş olduğu destek anlatılmıştı. Papa II. John Paul tarafından 2001 yılında Kardinalliğe yükseltilerek Papalık yolu açılmış olan Jorge Maria Bergoglio, Mart 2013’te, Papa I. Francis adıyla Papalık koltuğuna oturacaktı. Jorge Mario Bergoglio’nun (Papa I. Francis’in), askeri diktatörlük sırasında Arjantin’de neler yapmış olduğu, ABD ile birlikte askeri cuntayı nasıl desteklemiş olduğu, Vatikan tarafından biliniyordu şüphesiz ama, tüm bu bilgilere karşın O, Kardinal yapılmış ve O’nun için Papalık yolu açılmıştı. Haksızlıklara başkaldırmış İsa’nın adını kullanarak yoksulları aldatan Vatikan, yoksulları sömüren, yoksulları köleleştiren, kanlı savaşları kışkırtan uluslarüstü tekellerin safındaydı. Vatikan sermayesi ile ABD mali-sermayesi iç içe geçmişti... Prof. Michel Chossudovsky’den yapılmış olan çeviri de ve bana ait ek metinde, bu kötülüklerin birkısmı anlatılmaktadır... (bak: http://www.sinbad.nu/francis1.htm )

 

Papa olduktan sonra İsa’yı taklit etmeye çalışarak “ayak yıkama” gösterileri yapan Jorge Mario Bergoglio (Papa I. Francis), Arjantin’de Cizvit tarikatının önderi olduğu sırada, Pentagon ve Wall Street destekli General Jorge Videla liderliğindeki askeri diktatörlüğü (1976- 1983) tüm gücüyle desteklemişti. O, “ölüm mangaları”na, sol eğilimli genç rahipleri teslim etmişti. Yani O, herşeyden önce ve asıl olarak, askeri diktatörlüğün önderlerinin, Arjantin ekonomisini talan eden Wall Street’in patronlarının, askeri diktatörlüğün gerisinde duran Pentagon’un, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın ve Beyaz Saray’ın patronlarının ayaklarını yıkamıştır. Ve zaten bu nedenle O, Jorge Mario Bergoglio, aynı işini tüm Latin Amerika düzeyinde sürdürebilmesi amacıyla Vatikan’ın başına oturtulmuştur... Papa II. John Paul’ün, Jorge Mario Bergoglio’yu (Papa I. Francis) 2001 yılında Kardinalliğe yükselterek Papa’yı seçecek olan kurula alması, bir tesadüf, veya II. John Paul’ün özgür iradesi ile yapılmış bir iş olarak düşünülemez. Arjantin’de varolan General Videla önderliğindeki Pentagon ve Wall Street destekli askeri rejimin baş dayanaklarından olan Washington’un adamı Jorge Mario Bergoglio, özellikle ABD’nin Latin Amerika politikasında oynayacağı rol nedeniyle seçtirilmişti... Papa I. Francis’in yukarıda özetlenmiş olan Latin Amerika halkları ile ilgili rolü, artık, denetim altındaki medya organlarında estirilen bir yalan rüzgarıyla birlikte başlatılmıştı...

 

Prof. Michel Chossudovsky’nin anlatımıyla O (Jorge Mario Bergoglio, şimdiki Papa I. Francis), 1973 yılında, Arjantin Bölgesi’nin (Taşrası’nın) İsa Topluluğu’nun başına atanmıştı (İsa Topluluğu = Jesus Sosyetesi, veya Jesuit, türkçe söylenişi ile Cizvit). Arjantin’de yaşanan General Jorge Videla liderliğindeki askeri diktatörlük sırasında (1976- 1983) Bergoglio, mevcut konumu ile Arjantin’deki en yüksek rütbeli Cizvit görevlisi idi. Daha sonra O, Buenos Aires’in bishopu ve archbishopu olacaktı. Daha önce de yazılmış olduğu gibi, 2001 yılında Papa II. John Paul, O’nu Kardinalliğe yükseltecekti.

 

Prof. Michel Chossudovsky’nin anlatımından parça parça aktarmalar yapalım... “(...) ABD Dışişleri Bakanı (Secretary of State) Henry Kissinger, 1976 askeri darbesinde perde arkasından rol oynamıştı. Kissinger’in Latin Amerika konusundaki en üst bakan yardımcısı William Rogers, darbeden iki gün sonra ona şunları söyleyecekti: ‘Arjantin’de beklentimiz, çok geçmeden uygun bir tıkanıklığın, muhtemelen bir miktar kanlı olayların yaşanmasıydı’...” (National Security Archive, March 23, 2006) “(...) Darbecilerin suçları ile ilgili olarak Buenos Aires’deki en büyük mahkeme, ironik olarak, 5 mart 2013 günü, Kardinal Bergoglio’nun Papa olarak atanmasından bir hafta önce açıldı. Buenos Aires’de sürmekte olan mahkemede araştırılanlar: ‘Kondor Operasyonu sırasında işlenmiş olan suçların tümünün ortaya çıkartılması, 1970’lerde ABD tarafından desteklenen Latin Amerikalı diktatörlerle yürütülen koordineli işbirliği ve 1980’lerde onbinlerce rejim muhalifine uygulanan işkence, işlenen cinayetler üzerineydi.’ ”  “(...) Kendi adına ‘Kirli Savaş’ı başlatmış olan askeri cuntanın arkasında Wall Street güçlü biçimde durmaktaydı. Sırasıyla Katolik Kilisesi hiyerarşisi, askeri cuntaya güven kazandırma ve onu legalize etme (meşrulaştırma) işinde merkezi bir rol oynamıştı. Jesus Sosyetesi (Cizvitler), Katolik Kilisesi içinde konsarvatizmi (tutuculuğu) temsileden en etkili gurup olarak Arjantin’in ekonomik eliti ile sıkı bağlar içindeydiler. Cizvitler, Peronist hareketin içinde ‘solcular’ olarak adlandırılanlara karşı askeri cuntanın gerisinde güçlü biçimde durdular.” “(...) İnsan hakları ihlalleri dahil askeri diktatörlüğü eleştirmek, Katolik Kilisesi içinde bir tabu idi (yasaklı birşeydi). Kilisenin üst yöneticileri askeri cuntayı desteklerlerken, aynı Kilise’nin sıradan üyeleri insafsız askeri baskılara güçlü biçimde muhalefet etmekteydiler. İnsan hakları avukatı (savunucusu) Myriam Bregman, 2005 yılı içinde, Kardinal Jorge Bergoglio’ya karşı, iki Cizvit papazının 1976 yılında alınıp kaçırılmaları ile ilgili olarak askeri Cunta ile gizli işbirliği yapma suçlaması içeren kriminal bir dosya hazırlamıştı. Birkaç yıl sonra, ‘Kirli Savaş’ın sağ kalanları, papaz Francisco Jalics ve papaz Orlando Yorio ile birlikte onların bölgelerinden daha altı kişinin alınıp kaçırılması ile ilgili olarak Kardinal Jorge Bergoglio’yu, kaçırma eylemine yardımcı olduğu konusunda açıkça suçladılar. (El Mundo, 8 November 1010). (...) İki papaz, Francisco Jalics ve Orlando Yorio, kaçırılmalarından beş ay sonra, işkence görmelerinin ardından, salıverildiler. Fakat, aynı operasyonun parçası olarak onların gurubundan olup ta kaçırılmış olan diğer altı kişi, ‘kayboldular’. Buna dört catechist (din dersi öğretmeni) ve onların iki kocası dahildi. Bu salıverilme üzerine Orlondo Yorio, ‘diğer altı kişi ile birlikte ölüm mangalarının eline teslim edilmeleri’ ile ilgili olarak Kardinal Bergoglio’yu (Papa I. Francis) etkili biçimde suçladı. ... Jalics, inziva amacıyla bir Alman manastırına çekilmesinin ardından, yaşamış olduğu acılar üzerine konuşmayı reddetti.” (Associated Press, March 13, 2013) “Ölüm mangaları tarafından ‘kaybedilenler’ arasında yeralan Mónica Candelaria Mignone ve Maria Marta Vázquez Ocampo, CELS’in (Centro de Estudios y Sociales) kurucusu Emilio Mignone ile Madres de Plaza de Mayo’nun başkanı Martha Ocampo de Vazquez’in saygıdeğer kızları idi. (El Periodista Online, March 2013). Arjantin’in Kirli Savaşı’nda Washington tarafından gizlice desteklenen ‘Kondor Operasyonu’ (‘Operation Condor’) sırasında kaybolanlar arasında Maria Marta Vásquez, onun kocası César Lugones ve Mónica Candelaria Mignone’de bulunmaktaydı...”

 

Prof. Michel Chossudovsky’nin yazdıkları, yukarıya yerleştirmiş olduğum alıntılardan çok daha fazladır. Chossudovsky’e ait metin, O’nun yargılama sürecinde olanlarla ilgili anlatısı ve diğer olaylar üzerine verdiği bilgiler, uzayıp gitmektedir. Yalnız son olarak ondan şu alıntıyı yapmakta da yarar vardır... Prof. Michel Chossudovsky’e göre, Santiago de Chile’nin (Şili’nin Santiagosu’nun) Kardinali Raul Silva Henriquez, askeri darbenin ardından, herhangi bir karşılığı olmadan, General Augusto Pinochet önderliğindeki askeri cuntayı açıkça mahkum etmişti. Arjantin ile olan dikkat çekici farklılık, Şili’nin  Katolik hiyerarşisinin Şili kamuoyunun yaratılmasındaki etkisi olmuştur. Şili’nin  Katolik hiyerarşisinin tavrı sayesinde, Salvador Allende yanlılarına ve askeri rejim karşıtlarına yönelik politik infazlar ve insan hakları ihlalleri dalgası frenlenebilmiştir. Eğer Jorge Mario Bergoglio (şimdiki Papa I. Francis), askeri cuntaya karşı Şilili Kardinal Raul Silva Henriquez’inkine benzer bir görüş ifade etse idi, binlerce hayat kurtarılabilirdi... (daha geniş bilgi için bak: Prof Michel Chossudovsky, “Washinton’un Papası”? Papa I. Francis Kimdir? Kardinal Jorge Mario Bergoglio ve Argentin’in “Kirli Savaşı” *  Yusuf Küpeli, “ayak öpme gösterileri” ile birlikte yürütülen yalan kampanyası hakkında http://www.sinbad.nu/francis1.htm)

 

Orlando Jenkinson tarafından kaleme alınmış “In Brief: The 1976- 1983 Dictatorship in Argentina” başlıklı göreceli uzun metinde yazılana göre, Nunca Más raporu, askeri cuntanın kurbanlarını, yaşlarına, cinsiyetlerine ve işlerine göre sınıflamıştır. Bu sınıflamaya göre, kurbanların yüzde 70 kadarı erkekti. En çok kurban verilenler, yüzde 71 oranla, 21- 35 yaş gurubunda olanlardı. Kaybolanların yüzde 30 kadarı kadındı ve bunların yüzde üçü gebe idi. İşlerine veya meşguliyetlerine göre yasadışı biçimde gizlice tutuklananların (kaçırılanların) yüzde 30 kadarı “mavi yakalı” işçiler, yüzde 21 kadarı ise öğrencilerdi. Aynı şekilde kaçırılmış olanların yüzde 17.9 kadarı patronlardan, yüzde 10.7 kadarı bir konunun uzmanı olanlardan, yüzde 5.7 kadarı ise öğretmenlerden oluşmaktaydı. Kendi işini yapanlar ve diğerlerinden yüzde 5, ev kadınlarından yüzde 3.8, güvenlik güçlerinden yüzde 2.5, gazetecilerden yüzde 1.6, artistlerden yüzde 1.3 ve dindarlardan yüzde 0.3 kadarı gizlice alınmışlar veya kaçırılmışlardı. Bu yasadışı gizli uygulamaların yüzde 45 kadarı 1976 yılında, yüzde 35 kadarı 1977 yılında, ve yüzde 15 kadarı ise 1978 yılında gerçekleşmişti...

 

Yasadışı olarak gizlice yapılan kaçırmalar ve işkenceler , yabancı uyrukluların ötesinde, dokuulmazlıkları olan diplomatlara dek uzanmıştı.İki Kubalı diplomatın da gizlice kaçırılıp hapse atılmış oldukları haberi, aynı hapishanedeki Şili’nin solcu MIR (“Movimiento de Izquierda Revolucionaria”) örgütünün üyesi bir mahkumun haber vermesi sonucu anlaşılmıştı. Jesús Cejas Arias ve Crescencío Galañega adlarındaki iki Kubalı diplomat, Gordon gurubundan ve bir günlüğüne ABD- Miami’den gelen bir uzmandan işkence görmüşlerdi. Bu diplomatlarla ilgili olarak harekete geçen Kuba’nın Arjantin büyükelçisi Emilio Aragonés, 9 Ağustos 1976 günü silahlı 40 SIDE ajanı tarafından kaçırılacaktı.

FBI ce CIA işin içinde idiler. Sözkonusu iki Kubalı diplomat ile bağı olduğu gerekçesiyle eski Şilili bakan Orlando Letelier, Washington D.C. de katledilecekti. Şili’den iki işkence uzmanı, 11 Ağustos 1978’da Arjantin’e gelecekler ve sözkonusu iki Kubalı diplomata yapılan işkenceye ve bu diplomatların katledilmeleri işine katılacaklardı... Tüm bunlar, daha önce hakkında bilgi verilmiş olan “Kondor Operasyonu” (“Operation Condor”) çerçevesinde olmaktaydı... Buenos Aires’de, Automotores Orletti adında kötü ünlü bir işkence merkezi vardı...

 

Sivil SIDE ajanları, Kubalı karşı-devrimci örgütlerle, Kastro karşıtı Kubalı faşist örgütlerle ve CIA ile bağlantı içindeydiler. CIA’nın 2000 yılında açılmış olan dökümanlarına göre, Şili servisi DINA’nın ajanı Mıchael Townley ile Kastro karşıtı CORU örgütlenmesinden Ignacio Novo Sampol, 1981 yılında, Buenos Aires’de bulunan Hollandalı bir bankeri birlikte kaçırmışlardı... Alman sosyolog Elizabeth Käsemann, 1977 yılında öldürülmüştü. Amnesty International, 1979 yılının sonlarında, Videla başkanlığındaki askeri diktatörlüğün 15 bin ile 20 bin civarındaki Arjantin vatandaşının kaybolmasından sorumlu olduğunu açıklayacaktı... Kötülüklerin listesi, uyuşturucu baronları ile olan ilişikilere dek uzayıp gitmekteydi...

 

Arjantin askeri cuntası, neoliberal bir ekonomi politikası izleyecekti. Sadece bu politika bile Arjantin cuntasının ABD mali sermayesi ile bağını anlayabilmek için yeterliydi. Sözlonusu neoliberal ekonomi politikası, Arjantin’in üretim sektörünün yıkımı olacaktı... Diktatörlüğün borçlanmalarının ezici çoğunluğu, ABD’nin özel bankalarından yapılacaktı. ABD ile anlaşmalı gelişen bu süreci hükümet, “Arjantin, uluslararası özel bankalardan borç alıyor” yalanıyla örtbas etmeye çalışacaktı. Sonuçta borçlar, darbe öncesi döneme göre on kezden daha fazla katlanacaktı... 

 

Askeri darbe gerçekleştiğinde, Arjantin’de, derin bir  ekonomik ve politik kriz vardı. Ekonomi çöküntü halindeydi ve kitleden kopuk terör almış başını gitmişti. “Yeniden Ulusal Örgütlenme Süreci” (El Proceso, 1976- 83) sloganıyla iktidara elkoyan ve kendi halkına karşı Kirli Savaş (Dirty War, Guerra Sucia) uygulayan askeri cunta, ekonomiyi daha da batıracaktı. Rüşvet, yolsuzluk gibi toplumsal yapıyı içten yıkan kötülükler katlanarak artacaktı. Diktatörlük rejimleri, özellikle faşist diktatörlükler, “toplumda barışı sağlama” gibi yalanlarla iktidara el koymuş olsalar da, sonuçta, tüm toplumsal nefes yollarını tıkamış oldukları için, söylemlerinin tam tersine toplumsal çelişkileri, uzlaşmazlıkları alabildiğine derinleştirirler. Süreç içinde hızla çürümeye başlayan askeri cunta rejiminde de bu yönde, toplumsal çelişkilerin daha da derinleşmesi yönünde bir gelişme başlayacaktı. Bu gelişme, sadece en üst sınıflar dışındaki halk ile cunta arasında değil, aynızamanda silahlı kuvvetlerin içinde de kendisini gösterecekti. Örneğin, Üçüncü Ordu’ya bağlı Kolordu’nun kumandanı Luciano B. Menéndez, Üçüncü Ordu kumandanı Roberto Viola’ya karşı başkaldıracaktı. Bu ikisinin gözüken sorunları, La Opinión gazetesinin önceki editörü Jacobo Timerman’ın 29 Ağustos 1979 günü özgür bırakılması ile ilgiliydi...

 

Tüm anti-demokratik rejimler ve özellikle faşist diktatörlükler, ülke içinde büyüyen sorunları halkın dikkatinden kaçırmak, “milliyetçilik” yalanı çevresinde kitleleri yeniden kendi yönetimleri altında birleştirebilmek amacıyla, dikkatleri dışa çekmeye, ülke dışında sorunlar üretmeye başlarlar... Kıta’nın, Arjantin ile Şili’nin en güney ucunda, iki ülkenin sınırında, doğu ile batıyı birleştiren 240 kilometre uzunluğunda Beagle Boğazı (Beagle Kanalı) vardır. Charles Darwin (1809- 1882) bir doğa bilimcisi olarak, 1833- 34 yıllarında, İngiliz Beagle gemisinde, Güney Amerika’nın en güney ucunda, hizmet vermişti. Bu nedenle sözkonusu boğaza, Beagle Kanalı adı verilmişti... Bu su yolu, Kıta’nın en güneyindeki takım adaların belli başlılarını birbirlerinden ayırmaktadır. Beagle Kanalı’nın ayırdığı takımadaların büyükleri kuzeyde, daha küçük olanları ise güneydedir. Askeri cuntanın ürettiği ilk büyük dış sorun, bu adalarla ilgili olarak başlatılacaktı...

 

Askeri cuntanın lideri General Jorge Videla, 25 Ocak 1978 günü, sözkonusu adalar üzerinde hak iddia edecekti... Aslında, 1971 yılında, Arjantin ile Şili, Beagle Kanalı sorununu Beagle Kanalı Hakemliği’ne taşımak için bağlayıcı bir anlaşma yapmışlardı. Sözkonusu hakemlik, 2 Mayıs 1977 günü, Beagle Kanalı’nın ayırdığı takımadaların ve yakındaki yapılanmaların Şili’ye ait oldukları kararına varmıştı. Şimdi de General Videla, yukarıda anılan anlaşmayı çiğneyerek adalar üzerinde hak iddia etmekteydi. Videla, 22 Aralık 1978 günü, sözkonusu adalara karşı askeri operasyon başlatacaktı ama, başarılı olamayacaktı. Aynı yılın Aralık ayının sonunda Videla, Şili’ye karşı savaş ilanedecekti...

 

“Kondor Operasyonu” (“Operation Condor”) çerçevesinde işbirliği içinde cinayetler işleyen iki askeri  diktatörlük karşı karşıya gelmişti. Papa II. John Paul (Papalığı, 1978- 2005), bu iki askeri diktatörlüğü sakinleştirebilmek için harekete geçecekti. Kardinal Antonio Samorè, başaılı biçimde araya girecek ve tarafları yatıştırabilecekti. Tartışmalı adalardan üç tanesi Şili’ye bırakılırkan, Antonio Samorè’nin önerilerine uygun olarak iki ülke arasında 1984 yılında Barış ve Dostluk Anlaşması imzalanacaktı. Sözkonusu Barış ve Dostluk Anlaşması imzalandığı sırada Augusto Pinochet hala iktidardardaydı ama, Videla tutuklanmıştı ve yargılanmaktaydı... Arjantin cuntasının aniden çoküşü, Fakland (Malvinas) Savaşı veya Güney Atlantik Savaşı sonucunda gerçekleşecekti...

 

Güney Atlantik’te, Arjantin’in güneydoğu kıyısına 480 kilometre mesafede, Doğu Fakland ve Batı Fakland olarak iki büyük ve 200 kadar da küçük adadan oluşan adalar topluluğu vardı. Bu toprak parçaları, toplam olarak, yaklaşık 12 bin 200 kilometre kare büyüklüktedirler. Tek kenti ve aynızamanda başkenti Stanley (Port Stanley) olan bu adalara ilk yerleşim, 1764 yılında olmuştu. İngilizler, 1765 yılında Batı Fakland’a yerleşmişlerdi. İspanyollar tarafından yerlerinden çıkartılan bu yerleşimcilerin yerini, Fransızlar almıştı. Değişik serüvenlerin ardından İngiltere, 1833 yılında Fakland Adaları’nı işgal etmişti. ABD yönetimi, 2 Aralık 1823 günü ilanetmiş olduğu Monroe Doktrini’ne karşın bu işgal karşısında herhangi birşey yapmamıştı. İngiltere, 1841 yılında Fakland Adaları’na ilk sivil İngiliz valisini atanmıştı. Kısa süre sonra, 1885 yılında adalardaki İngiliz nüfusu 1 800 kişiye ulaşmıştı. Bundan birsüre sonra, 1892 yılında İngiltere, Fakland Adaları’nı kendi kolonisi olarak ilanetmişti. Arjantin, bu kararı protesto etmişti. II. Dünya Savaşı’nın bitiminde, Fakland sorunu, Birleşmiş Milletler’de de tartışma konusu olmuştu. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1965 yılında, Arjantin ile İngiltere’nin sorunu barışçı biçimde çözmeleri tavsiyesinde bulunmuştu. Fakat sonuçta, Arjantin askeri cuntası, 2 Nisan 1982 günü asker çıkartarak adaları işgale etmiş ve Fakland Adaları Savaşı’nı başlatmıştı...

 

İngiltere’nin savaşa gireceğini ummayan Arjantin, üç bin askerden oluşan özel birlikleri ile 2 Nisan günü, Stanley (Port Stanley) kentini işgal etmişti... Buna karşın İngiltere, 100’ü aşkın gemi ile 28 bin asker yollamıştı. Arjantin’in adalardaki asker sayısı 12 bine ulaşırken, 40 Arjantin gemisi de savaşa katılmıştı... Daha üstün olan İngiliz Hava Kuvvetleri (RAF), ilk saldırısını, 1 Mayıs 1982 günü, Stanley Havaalanı’na yapmıştı... Savaş, yaklaşık on hafta (74 gün) sonra, 14 Haziran 1982 günü, 10 bin kadar Arjantin askerinin teslim olmaları ile sonbulmuştu. Arjantin cuntasının Rio Paktı (Intern-American Reiprocal Assistance Treaty) çerçevesinde ABD’den istemiş olduğu yardıma yanıt gelmemişti. Savaş sırasında Arjantin 633 askerini yitirirken, İngiltere 255 askerini kaybetmişti. Arjantin’in deniz ve hava gücündeki kayıpları da daha fazla olmuştu. Arjantin ordusunun bu yenilgisi, zaten yıpranmış olan askeri cuntanın hızla çöküşüne neden olacaktı. Derin ekonomik çöküntü içindeki Arjantin’de, askeri cunta, Ekim 1983’de genel seçimlere izin vermek zorunda kalacaktı. Seçimi kazanan Raul Alfonsin, 13 Aralık 1983 günü cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacaktı.

 

Yedi yıllık askeri diktatörlüğün ardından yeniden burjuva demokratik düzene dönülmesi ile birlikte, 1983 yılında, ılımlı Radikal Parti’den cumhurbaşkanlığına seçilen Raúl Alfonsín (başkanlığı, 1983- 89), ilk iş olarak, Kayıp Kişileri (CONADEP) araştıracak, cuntanın işlemiş olduğu suçların dökümünü yapacak bir Ulusal Komisyon oluşturacaktı. Bu gelişmeye parelel olarak  Kongre, kurbanların ailelerine tazminat ödenmesi kararını alacaktı. Sonuçta, 11 bini aşkın aileye 200 milyon dolar civarında ödeme yapılacaktı... Raúl Alfonsín’in cumhurbaşkanı olmasının ardından, Jorge Videla ve birkısım cunta liderleri tutuklanarak yargılanmaya başlanacaklardı. Videla, 1985 yılında ömür boyu hapis cezası alacaktı. Videla, daha darbe sona ermeden, 1981 yılında emekliye ayrılmıştı ve cumhurbaşkanlığı koltuğuna General Roberto Viola oturmuştu...

 

Kayıp Kişileri araştıracak Ulusal Komisyon, 8 961 Arjantinlinin askeri cunta tarafından kaybedildiğini tesbit edebilecekti. Fakat bu sayı, Arjantin toplumu için inandırıcı olamayacaktı. Genel kanıya göre, 30 bin kişi öldürülüp kaybedilmişti. Aileler, yaklaşık bukadar insandan haber alamamaktaydılar. “Yeniden Ulusal Örgütlenme Süreci” (El Proceso, 1976- 83) sırasında yokedilmiş olan onbinlerce arjantinli halen hesaplanamamıştır. Yine aynı dönemde 400 bin kişi hapse atılmıştı...

 

Türkiye’deki 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından kaybolan 20 bin kadar kurbanın yakınları, anneleri, eşleri, seslerini duyurabilmek için her Cumartesi günü nasıl toplanıp barışçı bir gösteri yapıyorlarsa, Arjantinli kurbanların yakınları da, kayıpların anneleri de, her Perşembe toplanıp benzer biçimde gösteri yapmaktadırlar. Türkiye’de her Cumartesi günü toplanıp gösteri yaparak kayıplarını arayan kişilere nasıl “Cumartesi Anneleri” deniyorsa, her Perşembe toplanan Arjantinli annelere de, toplandıkları yerin adına izafeten, “Plaza de Mayo Anneleri” denilmektedir. Türk anneleri gibi Arjantinli anneler de, askeri cunta tarafından kaybedilmiş olan oğulları, yakınları için, her Perşembe, Mayo Meydanı’nda (Plaza de Mayo) toplanıp gösteri yapmaktadırlar. Plaza de Mayo, kökü 1700’lü yıllara giden tarihi meydanın adıdır. Aynı yüzyılda Hükümet Binası’da burada inşa edilmişti. Buenos Aires kenti, bu meydandan dışarıya döğru genişlemişti. Kısacası, Arjantinli anneler, her Prşembe, Hükümet Binası’nın da oldu meydanda toplanıp seslerini duyurmaya çalışmaktadırlar...

 

Yusuf Küpeli

 

2019- 09- 22

 

yusufk@telia.com

 

www.sinbad.nu

 

 

http://www.sinbad.nu/