Yusuf Küpeli, "Ateş olmayan yerden duman çıkmaz"

Bekir Coşkun, Bayrağın neresini seversiniz?...

 

"Ateş olmayan yerden duman çıkmaz"

Yusuf Küpeli

Bir an için çocukların eline bayrağı başkasının verdiğini ve olayın planlı bir provokasyon olduğunu düşünsek bile, kameralara yansımış olan işi her çocuk yapmaz. Bayrağa yönelik aşağılamayı neden bu Kürt çocukların yapmış olduğunu dikkatle düşünmek gerekir...

İngilizler veya Amerikalılar bayrağı don yapıp popolarına yerleştirebilirler ama, oradaki düşünce tarzı tamamen farlıdır ve bu bir sembol olarak bayrağa yönelik derin bir nefreti ve aşağılamayı yansıtmaz... Türkiye'de ise durum tamamen farlıdır, düşünce sistemi farklıdır ve sözkonusu Kürt çocuklarının bayrağa yönelik davranışlarının kökleri derinlerdedir. Bu tavır yüreklerdeki nefretin bir şekilde açığa vurulmasıdır. Olayın kahramanı çocukların ve anlaşıldığı kadar Kürt halkının azımsanamayacak bir bölümünün yüreğinde Türk devletine ve bu devletin sembollerine yönelik derin bir saygısızlık ve nefret vardır.

Şüphesiz Kürtler'de aynen Türkler gibi sınıflı bir toplumdurlar, içlerinde herçeşit insan vardır; zenginleri ve çok çok daha fazla derin bir yoksulluk içinde yaşayanları bulunmaktadır... Liderleri hatalı yollarda bile olsa, Kürt halkının karşı karşıya kaldığı haksızlıklara, baskıya, zulme gözleri kapamak olanaksızdır... Aslında, Kürt halkını bağlayan esaret zincirleri, diğer ucuyla Türk halkını da bağlamaktadırlar. "Ezen ulusun da özgür olamayacağı" gerçeği halen geçerlidir... Kürt toplumu ağır baskılar altında tutulurken Türk halkının da özgür ve refah içinde olmadığı ortadadır. İki halk arasında beslenen düşmanlık, sadece belirli iktidar odaklarının işine yaramaktadır, bunların iktidarlarını güçlendirmekte, kasalarını doldurmaktadır...

Bayrağa yönelik saygısızlık, aşağılama, sonuçta bir milleti bütünüyle aşağılamakla eş anlamlıdır ve sonderece ahlak ve akıl dışı bir davranıştır. Yalnız, tüm kürtlerin, özellikle çocukların bukadar ince düşünebilmelerine, haksızlıklara karşı çıkarken, nefretlerini ifade ederken doğru yolu ve yöntemi bulmalarına da olanak yoktur. Aynı şey türklerin çoğunluğu için de gerçektir... Fakat Türkiye'yi yönetenler, ülkedeki iktidar odaklarının patronları, tüm bu gerçekleri anlayacak kadar eğitimli ve bilgili insanlardır. Onlar, bayrak olayının gerisinde giderek büyüyen bir nefret ve devletten kopma duygularının yattığını gayet iyi anlamaktadırlar. Ve bu gelişmekte olan nefrete çözüm bulmak yerine, karşı nefreti geliştirerek sorumluluklarını halı altına süpürmeye ve hem de iktidarlarını korumaya çalışmaktadırlar.

Kürt toplumundaki bu nefret, malesef, tüm renkleri ayırt etme yeteneği olmayan eğitimsiz veya yanlış eğitilmiş beyinlere has bir özellikle sadece ülkeyi yönetenlere yönelik olarak değil, aynızamanda tüm Türklere yönelik olarak ta gelişmektedir. Bu gerçek sadece Kürt toplumuna özgü değildir; sap ile samanı ayırt edememek eğitimi eşitsiz tüm toplumlara has bir tavırdır... Sonuçta, Kürtler sadece devletten değil, bütünüyle türklerden kopmaktadırlar ve bu yanlış her iki taraftaki aşırı milliyetçi, faşist güç odaklarının ve emperyalist güçlerin işine gelmektedir...

Türkiye'de yaşanacak toplumsal- politik istikrarsızlıklardan yarar bekleyebilecek bazı dış iktidar odaklarının ve Kürtlerin karşısına "yönetici" rolünde çıkan kişilerin Kürt toplumunun başına gelenlerde, yaşanan trajedilerde sorumlulukları vardır şüphesiz. Fakat yine de en ağır sorumluluk yıllardır Türkiye Cumhuriyeti'ni yönetenlerdedir... Çünkü, sadece Türkiye'de değil başka birçok ülkede de farklı halklar aynı devletin çatısı altında yaşayabilmektedirler ama, sözkonusu ülkelerin çoğunda Türkiye'de yıllardır olanlar yaşanmamaktadır veya aynı ölçüde ve biçimde yaşanmamaktadır, yaşanmamıştır. Türkiye'nin ve bölgenin kendine has özellikleri olsa bile, tüm yaşanmış olanların ille de yaşanmış olmaları gerekmemektedir. Bugüne dek yaşanmış olan toplumsal trajedilerdeki en ağır sorumluluk Türkiye yönetimlerine ait ise, gelecekte yaşanabilecek olanlardan da en ağır biçimde onlar sorumlu olacaklardır.

Kürt feodalizmi en az iki bin yıldır halkının kanını bölgede şekillenen politik dalgaya göre değişik güç merkezlerine pazarlamaktadır. Bu uğursuz geleneğin günümüzde de -değişik sıfatlarla politik arena da boy gösteren- Kürt güçlerinin birkısmı tarafından bir biçimde sürdürüldüğü gerçektir. Sözkonusu olay en azından Irak'ta elle tutulur biçimde yaşanmaktadır ve Türkiye'deki bazı Kürt örgütlenmelerinin başında olanlarda düşünce yapısı olarak bunlardan pek farklı değillerdir... Diğer yandan, "ateş olmayan yerden duman çıkmaz" diye doğru bir deyiş vardır. Yani, ortada ciddi bir sorun olmasa, kimse bunu istismar edemez. Tüm provokasyonlar, kışkırtmalar, hatta dış müdahaleler maddi bir temel üzerine oturmak zorundadırlar. Siz bu maddi temeli görmemezliğe gelerek sorunu hep kendi dışınızda aramaya çalışırsanız ve bir kışkırtmaya başka benzer kışkırtmalarla yanıt verirseniz, sorunu büyütmeye ve kanlı bir areneya çekmeye çalışıyorsunuz demektir. Böyle bir areneda olacakların sonunu ise baştan kestirebilmek olanaksızdır ve gelişecek süreçten her iki halkında derin yaralar alacağı bir gerçektir. Şüphesiz birileri de kısa veya uzun vade de bazı kazançlar sağlayacaklardır.

Ekonomik sorunları nedeniyle sinirleri zaten gergin olan halkı, -aradan iki gün geçtikten sonra- "bayrağa hakaret" nedeniyle kışkırtmak ve ülke de Kürt düşmanı bir hava oluşturmak yerine, bayrağa yönelik aşağılamanın nedenlerini düşünmek daha akılcı olacaktır. Ve şüphesiz bunu yaparken kendinizi kürtlerin yerine koyarak düşünmeniz daha da akılcı olacaktır... Sırası gelince "bin yıl" edebiyatı yapılmasına karşın, dili ve kültürü baskı altında tutulan, resmi kurumlarda aşağılanan, herşeylerini geride bırakarak dört- beş milyonu büyük kentlere göçe zorlanan, on milyon küçük ve büyük baş hayvanı telef olan, iki ateş arasında kalıp yasal olarak tamamen suçsuz insanları katledilen bir halkın yüreğinde zehir oluşmayacakta, kimlerin yüreğinde oluşacaktır?

Herkesin bildiği bu trajik öykü uzar gider ve daha dün 13 yaşında bir çocuğun gövdesine 13 kuşun saplayanların devlet tarafından korunduğunu, yasalardan kaçırıldığını herkes bilmektedir... Başlatılan "bayrak" kampanyasının ardından Kürt kurumları haklı olarak korkuya kapılıp "bayrağa saygılarını" ifade etseler ve işin gerisinde "provokasyon" aramaya çalışsalar da, Kürt toplumunun azımsanamayacak bir bölümünün bu devletten koptuğu ve yüreğinde Türklere karşı bir nefretin giderek derinleşmeye başladığı anlaşılmaktadır. Asıl sorun buradadır ve bunun üzerine düşünülmesi gerekmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu Kürt halkının yaşadığı bölgeye Çaldıran zaferinin ardından, 1514'de girmiştir. Molla ve tarihci İdris-i Bidlisi'nin yardımları ile 25- 30 kadar Kürt beyini birleştirerek ve bölgeyi üç ayrı idari bölüme ayırarak kansız biçimde denetim altına almıştır. Daha önce Akkoyunlu ve Safavi hanedanları gibi Şia inancındaki Türk devletlerinin gölgesinde yaşayan Sünni inançtaki Kürt beyleri, ileri görüşlü İdris- i Bidlisi'nin yol göstericiliğinde, çağın asıl gelişmekte olan gücü Osmanlı İmparatorluğu'nun koruması altına girmişler ve ona askeri hizmet sunmuşlardır... Osmanlı, bölgedeki Kürt beylerinin en güçlülerine iç işlerinde tam otonomi, diğerlerine yarım otonomi verirken, birkısmının bölgesini de doğrudan merkeze bağlı sancaklar haline getirmiştir. (daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, ZAMAN TÜNELİNDE KÜRTLERLE BİR YOLCULUK  )

Sonuçta Osmanlı, kürtleri yine Kürt beylerine dayanarak idare etmiştir ve bu durum imparatorluğun idari yapısı içinde bir ayrıcalık oluşturmuştur. Kürt otonomisinin 1600'lü yıllardan itibaren erezyona uğramaya başlamasına ve 1800'lerden itibaren feodal karekterli ciddi Kürt ayaklanmalarının patlamasına karşın, sözkonusu yönetim biçiminin özü hiç değişmemiştir... Tek millet yaratma amacını benimseyen cumhuriyet Türkiyesi'de zayıflığı nedeniyle aynı izde yürümüştür. Yeni duruma uyum sağlayamayan bazı şeyhlerin, Kürt beylerinin önderliğindeki dini ideolojili ayaklanmaları aşırı güç kullanarak ezmiş olmasına karşın, Cumhuriyet yönetimi, kürtleri yine de Kürt beylerine ve şeylerine dayanarak yönetmiştir. Ülkede gericiliği besleyen bu olgunun bedelini her iki halkta ağır biçimde ödemiştir ve ödemektedir. Asıl olarak bu nedenle hiçbirzaman toprak reformu yapılamamış ve ülke ciddi biçimde demokratikleşememiştir...

Yani, iyi niyetle veya bilgisizlik nedeniyle yapılan ve bir ölçüde hamasi içerik taşıyan "bin yıl iç içe yaşadık" edebiyatı gerçeği ifade etmemektedir. İki halkın ancak yan yana yaşadığı ve bazı ortak yanlarına ve derin kültür alışverişine karşın özünde farklı kültürleri paylaştığını söylemek çok daha doğrudur ve sorunlara çözüm yolları bulabilmek için herzaman gerçeklere gereksinim vardır. Aksi taktirde zaten -aynı devlet çatısı altında geçen- bin yıllık süreç içinde tam bir kaynaşmanın gerçekleşmesi, halkların tek bir millet haline gelmeleri gerekirdi...

Ve sonuçta "kader ağlarını örmüş" ve gelişen kapitalizm kürt feodalizminin ekonomik arenada kuyusunu kazarken, alabildiğine gecikmiş bir Kürt milliyetçiliği feodal/ patriyalkal düşünce sistemlerinin derin etkisi altında tarih sahnesine çıkmıştır. Doğal olarak dış destekler de bulabilen bu milliyetçilik, Türkiye'yi yönetenler açısından hiç alışmadıkları ve anlamaya çalışmadıkları yepyeni gerçekler yaratmıştır. Artık durumu eskiden olduğu gibi bastırabilmeleri, denetim altına alabilmeleri ve Kürtleri eski yöntemlerle yönetebilmeleri olanaksızdır ama, bunu anlamamakta direnmektedirler.

Belli feodal kalıntıları satın alarak, bunların adamlarını veya tek tek anlaştıkları kişileri silahlandırıp maaşa bağlayarak, ellerine düşmüş birtakım Kürt kişiliklerini istedikleri gibi konuşturtarak kürtleri tamamen eski yöntemlerle baskı altında tutmaya, yönlendirmeye, idare etmeye çalışmaktadırlar... Bu yöntemler Türkiye'yi yönetenlere kısa vadede bazı olanaklar sağlıyor olsa da, uzun vadede soruna hiçbir çözüm getirmemekte, aksine hastalığı kronikleştirerek derinleştirmektedir... Yöneticiler sadece zaman kazanmaktadırlar ama, geçen zaman içinde de hem kendi kuyularını ve hem de ülkenin kuyusunu kazmaktadırlar...

Ellerine düşmüş kişiler aracılığıyla Kürtleri aldatmaya, yanlış hedeflere sürmeye çalışmak ve Türkiye halkını "bayrak" ve benzeri bahanelerle Kürt halkına karşı kışkırtmak yerine, Kürt halkının yüreğinde derinleşmekte olan kinin nedenleri üzerine oturup düşünmeleri ve bu nedenleri ortadan kaldıracak çareleri bulmaları gerekir. İktidar sahipleri Kürt halkını toptan yokedemeyeceklerine göre, sorunları yoketmeye çalışmalıdırlar ve böylesi daha akılcıdır herhalde...

Türkiye Cumhuriyeti'ni yönetenlerin şimdiye dek yaptıklerı herşeyin, tüm politikaların hatalı olduğu, kısa vadeli günlük politkalar izlemekte oldukları Irak'ta yaşanmakta olan gelişmelerden bile bellidir... Hem Türkiye'de yaşayan Kürtleri baskı altına alabilmek ve hem de başta ABD ve İsrail yönetimlerinin safında Irak'ın ulusal yönetimlerini köşeye sıkıştırabilmek için 1960'lı yıllardan itibaren Irak'taki feodal Kürt önderlerine -başta silah ve cephane olmak üzere- hertürlü desteği vermişlerdir. Onları günümüzdeki durumlarına getirenlerin başında ABD ve İsrail'in yanında öncelikle Türkiye Cumhuriyeti yönetimleri vardır ama, şimdi durumdan en çok şikayetçi olanların başında da yine Türkiye Cumhuriyeti yönetimi gelmektedir.

Aynı şekilde ülke içinde de ileride başlarına bela olacak güçleri ve kişileri öne çıkartarak kürtleri denetim ve baskı altında tutmaya çalışmaktadırlar. Halbuki Kürt halkını eşit özgür bireyler haline getirebilmek, Türkiye'de varolacak iç barışın, güvenliğin, enperyalist saldırılara karşı direngenliğin birinci garantisidir... Şüphesiz bu tip reformları, öncelikle Kürt bireylerini ve aynızamanda Türk bireylerini eşit özgür vatandaşlar haline getirebilecek reformları gerçekleştirebilmek kolay değildir. Bu hem ekonomik, hem politik, hem hukuki ve hem de kültürel alanlarda çok büyük yeni yolları açabilmeyi gerekli kılmaktadır. Ve mevcut durumdan ekonomik ve politik rant sağlayan güçlerin böyle bir işe kalkışmalarını beklemekte düştür ama, bunları engelleyebilmek için herşeyi yapabilecekleri bir gerçektir... Yine de eğer hala ülkesini seven birileri kalmışsa, bu zor işin yolunu yöntemini düşünmek zorundadır. Kürtleri artık eski yöntemlerle yönetmek olanaksız olduğu gibi, yönetime karşı benzer bir nefretin Türk halkının arasında gelişmesi için de hertürli maddi temel artan ölçülerde oluşmaktadır...

Bayrağa yönelik aşağılama ve hakareti büyüterek öne çıkartmak, bu temelde aşırı milliyetçi bir kamuoyu oluşturmak, düşmanlıkları beslemek yerine, bayrağa yönelik hakaretin gerisinde yatan nedenleri düşünmek daha akılcıdır. "Ateş olmayan yerden duman çıkmaz" ve kürt halkını yüreğinde yoğunlaşan zehirin panzehirini bulmadan aşırı milliyetçi kışkırtmalarla sorunu çözmek olanaksızdır.

yusufk@telia.com

26 Mart 2005

 

Bekir Coşkun, Bayrağın neresini seversiniz?...

08.04.2005 http://www.hurriyetim.com.tr/yazarlar/yazar/0,,authorid~2@sid~9@tarih~2005-04-08-m@nvid~560410,00.asp

ÜZGÜNÜM ama ben halkımızın bayrak sevgisini anlayamadım.

Bayrak sadece devlet olmanın ifadesi değildir. Bayrağımız; özgürlükçü, demokrat, bağımsız, adil, saygın, çağdaş devlet olmanın ifadesidir.
Bayrağı sevmek dondurma sevmeye benzemez.

Onu sevmek, altında yaşamaya layık olmak demektir.
(.....)
Bütün değerleri çürümüş bir toplumda bayrak sevgisi nasıl olur?
Diyelim ki ‘Ben bayrağı çok severim’ diyenlerin yüzde 80’inin vergi kaçırarak ülkesine ihanet ettiği bir toplumda bayrak sevgisi yüzde kaç olabilir?
Sahtekárlığın, dolandırıcılığın, üçkáğıtçılığın, avantacılığın, beleşçiliğin artık günlük yaşamı tehdit ettiği... Kahvaltı sofrasına bal almaktan, kooperatife girip bir yuva sahibi olmaya kadar her adımın risk taşıdığı bir toplumda bayrak sevgisi ne kadardır?
*
Hem bağımsızlığımızın ve ulusal özgürlüğümüzün simgesi bayrağı seviyorsunuz, hem de sizi IMF ile ABD yönetiyor.
Öyle mi?..
Hem demokrasimizin sembolüdür, bayrağımızı seviyorsunuz... Hem de 70 yıldır sizi soyuyorlar, öyle tepkisiz-sessiz-sedasız-pısırık oturuyorsunuz...
Hem hukuk devleti olmanın ifadesi bayrağı sevdiniz, hem de yeryüzünün en çok kahraman sayılan çeteye sahip ülkesinin ferdisiniz...
Hem medeniyetimizin dalgalanmasıdır, bayrağımızı seviyorsunuz... Hem de ruhsat aldıktan sonra bütün apartmanlardaki otoparkları dükkán yapıp kiraya verdiniz ve kanalizasyonları denize bağladınız...
Hem çağdaş devletimizi anlatır, bayrağımızı seviyorsunuz... Hem de devrim yasalarına tekmeyi vurup, üzerimize ‘dinci demokrasi’ gömleğini giydirenleri iktidara getirdiniz...
Hem üzerinde şehitlerimizin kanlarının rengi olduğu için, bayrağımızı seviyorsunuz...
Hem de o şehitlerin canları pahasına korudukları ülkeyi satan satana, yağmalayan yağmalayana, çalan çalana...
Utanmıyorsunuz.
..
*
Kusura bakmayın, ben bu bayrak sevgisinden bir şey anlamadım.
Belki de hem seviyorsunuz, hem bayrağın neyini sevdiğinizi bilmiyorsunuzdur.
Bayrak; yüce duyguların, yüce değerlerin başımızın üzerinde dalgalanan simgesidir.
Yani neresini seviyorsunuz bayrağın?..

http://www.sinbad.nu/