Nazi Almanyası ve Polonya, Büyük Biritanya, ABD, Sovyetler Birliği, Varşova ayaklanması ve yalanlar  üzerine kısa notlar

Yusuf Küpeli

a. Avrupalılar, Polonyalılar ve Türkiyeliler üzerine kısa notlar

 

Avrupa’da değişik milletlerden insanlarla ilişki kurmuş olanlar, bilirler... Tipinizden, konuşmanızdan herhangi bir Avrupa ülkesinden olmadığınızı anlarlar ve birsüre sonra nereli olduğunuzu mutlaka sorarlar. “Hata edip”te Türk olduğunuzu söylerseniz, karşınızdakinin az veya çok şöyle bir duraksadığını ve hemen aranıza camdan bir duvar örüldüğünü hissedersiniz. Bu tavır kişilerin entellektüel düzeylerine, insancıllık ölçülerine ve politik çizgilerine göre değişir ama, sonuçta en solcusu ile bile aranızda belli belirsiz bir duvar olduğunu farkedersiniz. Herkesin kendisine göre bir nedeni vardır ve “korkutucu” Türk imajı şu veya bu şekilde bilinç altlarına değişik ölçülerde kazınmıştır. Son iki askeri darbe de bu duygunun cilası olmuştur...

 

Atlantik’in kuzeyinde, İskandinavya veya Büyük Biritanya ile Kuzeybatı Kanada’nın tam ortasında, Grönland’ın hemen güneyinde duran Izlanda neresi, Türkiye neresi, demeyin... Izlandalı bir hanım, karşısındakinin Türk olduğunu öğrenince birden selamı sabahı kesmiş. Genç erkek durumu kavrayamamış ve “sorunun ne olduğunu?”,  öğrenmek istemiş. Kız asabi bir uslupla, “Bundan 500 yıl kadar önce sizin korsanlar gelmişler ve  kıyıdaki tüm kadınları toplayıp kaçırmışlar; birdaha benimle konuşma!”, diyerek kestirip atmış. Doğrusu, “bizim korsanlar” Avrupa ile Amerika’nın ortasındaki İzlanda’ya dek gitmişler demekki, diyerek bu işten “övünç payı” çıkartılabilir ve “sarışın uzunboylu Türklerin soylarında acaba Izlandalı varmı?”, diye de düşünülebilir ama, korsanlığı sadece Türkler yapmadılar. Soygunların, katliamların en korkunçlarını aslında Avrupalılar yapmışlardır ve yüzyıllarca birbirlerini de boğazlamışlardır. Bu gerçeğe karşın, yalana dayalı propogandaların ürünü olarak öncelikle Türklere ve ayrıca en genel anlamıyla İslam toplumlarına yönelik tüm olumsuz önyargıların değişik nedenleri vardır...

 

Örneğin, emperyalist emellere, soyguna yönelik Haçlı mantalitesi ile yürütülmüş propogandalar en edebi ifadesini İngiliz emperyalizminin frekansları ile düşünen ve yine aynı emperyalizmin edebiyat dünyasında temsilciliğini yapan Bombay doğumlu ünlü yazar Rudyard Kipling’in (1865- 1936), “DOĞU DOĞUDUR, BATI BATIDIR; BUNLAR ANCAK SAVAŞ ALANINDA KARŞILAŞIRLAR!” deyişinde bulur. Ve bu deyiş, yine edebiyat dünyasında ve oradan atlamış olduğu sinama endüstrisinde yüzmilyonlarca insana seslenebilen Tolkinen’in “Yüzük” üçlüsünde, özellikle “Kıralın Dönüşü Masalı”nda tam bir bütünsellik içinde beyinleri zehirler. Tolkinen’in Doğu’ya özgü ejderha sembolleri ile ve “çirkin şeytanlar” olarak yansıttığı “karanlığın güçleri”, sarışın mavi gözlü “kahramanlar” tarafından yenilen “kötü yıkıcı yaratıklar” biz doğululardan başkaları değildir. Bu ırkçı yalanların genç insanların şuur altlarında değişik ölçülerde tahribatlara neden olmamaları olanaksızdır...  Şüphesiz kötülük tek taraflı değildir; yalan, sömürü, baskı, şiddet, işkence en alasından Doğuda’da vardır. Batılılar gibi sınıflı toplumlar olan Doğulular ve Güneyliler kanatlı melekler değillerdir ama, böyle köklü bir ırkçılık özellikle Batı’ya özgüdür. Ve yine şüphesiz Batılı insanların beyinlerinde değişik ölçülerde iz bırakmış ırkçı yalanları, düşmanlıkları, Batı’nın üst sınıfları ve onların sözcüleri kendi saldırgan talancı yararları doğrultusunda üretmişlerdir.

 

İşine geldiği zaman sadece korsanları ön plana çıkartan aynı egemen düşünce yapısı, Orta ve Latin Amerika’nın tüm doğu kıyılarını ve Antartika’yı günümüzün tekniği ile başarılabilecek bir ustalıkla gösteren 1513 tarihli Piri Reis haritası hakkındaki bilgileri ise kitlelere ulaştırmamakta, ilgili elitin dosyalarında tutmaktadır. Peki, Türkiye’yi temsil iddiasında olanlar, iş lafa veya asıl olarak kişisel yararlara gelince “Türk oğlu Türk” olup mangalda kül bırakmayanlar, bu ve benzeri konularda Türk halkının tarihi değerlerine sahip çıkmaktamıdırlar? Veya daha doğrusu sözkonusu karakterlerin kaç tanesinin bu tarihten, tarihin olumlu yanlarından haberleri vardır?..

 

Kiristof Kolomp (Christopher Colombus) ilk kez 1492’de, Piri Reis’in haritası çizilmeden sadece 21 yıl önce Amerika’ya adım atacaktır ama, harita bir yana, geldiği yeri bile Hindistan sanmaktaydı. Kolomp, Karayip Denizi’nden öteye, Küba, Porte  Riko, Trinidad, Panama, Honduras kıyıları dışında herhangi bir yere yelken açmayacaktı. Yine Kolomp, 1493- 96, 1498- 1500, 1502- 04 yıllarında üç sefer daha yapmış olmasına karşın aynı kıyılarda dolanacak ve burasının Amerika olduğunu bilemeyecekti... Piri Reis’in haritasında bulunan boylamlar Avrupa denizciliği tarafından ancak 200 yıl sonra, 1700’lü yıllarda kullanılmaya başlanacaktır. Türklere denizciliği öğreten Araplar, bir çeşit pusulayı Avrupalılar’dan yüzlerce ve yüzlerce yıl önce kullanmaktaydılar... Şüphesiz edebiyattan, modern romandan bilim ve tekniğin değişik alanlarına, matematiğe, kimyaya, astronomiye, ileri tarım tekniklerine dek Batı’da yeniden doğuşun (Rönesan’sın) kaynağı Doğu’dur, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’dur, 800- 900’lü yıllarda en yüksek düzeyine ulaşmış olan İslam medeniyetidir ve İspanya’daki Endülüs Emevi medeniyetidir...

 

Korsanlarla ilgili uzun süreli bir sergide Barbaros Hayrettin’den iki satırla, basit bir korsan olarak lütfen sözedildiğini görünce şaşırmıştım... Üç gemisi olan sıradan çapulcu Batılı korsanlar hakkında ise uzun uzun ballandırılarak bilgiler veriliyordu... Emekli olduktan sonra çocuk sahibi olan sıradan bir Yeniçeri’nin iki oğlu, Oruç ve Hızır Reisler (Batılılar’ın “barbar” anlamına Barboros adını taktığı kardeşler), Fas, Cezayir, Tunus aşiretlerini birleştirerek devlet kurmuşlar, dönemin en güçlü Avrupa devleti olan İspanya’nın Latin Amerika’dan yaptığı talanı vurmuşlar, dünyanın en güçlü donanmasına sahip bu devletle ve yine denizciliğin o yıllardaki yıldızlarından İtalya kentleri ile mücadele ederek büyümüşlerdi... Ernle Bradford’un hayranlıkla biyografilerini yazdığı kardeşlerden sağ kalan Hızır (sonradan, dine yararı dokunan anlamına Hayrettin adını alacak olan küçüğü), devleti ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu’na katılmış, bir gemi mühendisi olarak bizzat inşasına hizmet ettiği yeni Osmanlı Donanması’nın başına geçmiş, ünlü Cenevizli Amiral Andrea Doria’nın 196 gemiden oluşan Haçlı Donanması’nı Yunanistan’ın batısında, Korfu Adası’nın güneyindeki Preveze açıklarında 150 gemisi ile ağır bir yenilgiye uğratmıştı.

 

Akdeniz ticaretini ve Kuzey Afrika’dan geçen altın yolunu yaklaşık bir yüzyıl rakipsiz Osmanlı İmparatorluğu’nun denetimine sokan böyle birinden, en güçlü olduğu dönemde Osmanlı Donanması’nın amirali olan kişiden sıradan bir korsan gibi, hatta daha düşük düzeyde sözedilmesi, bir yanıyla Batı’nın ırkçı düşüncelerine yorumlanabilir ama, öbür yanıyla bu ve benzer durumların başlıca sorumlusu, uşak ruhlu rantiyer yöneticilerin ve onların torpilli cahil faşist görevlilerinin ikiyüzlülükleridir... NATO’cu iktidarlara yaranabilmek için muhalifler hakkında şişirilmiş raporlar yazmaktan öte yetenekleri olmadığı hissedilen böyle görevliler; ve sağa sola imzasız tehdit mektupları yollayarak “Türk” ve “Türkçü” geçinen mafya meydancısı tipler için özünde “Türklük”, kendi halkından insanlara saldırarak keseleri ve kasaları doldurmaktan ibarettir... Kızıl Deniz ile Hint Okyanusu’ndan güçlü Portekiz denizciliğini temizleyen ve buraları Osmanlı İmparatorluğu’nun denetimine veren Piri Reis’i 1554 yılında Kahire’de idam edenlerin düşünce sistemleri halen iktidardadır. Ve böyle üç kuruşluk “Türkler” yolladıkları e- postaları ile insanları korkutacaklarını sanmaktadırlar...

 

Türklerin asırlar boyunca -diğer farklı örneklerde de gözüktüğü gibi kan ve ateşle de olsa- yöneten millet rolü oynamalarının, Haçlı Seferleri’ni durdurmalarının ve Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte Viyana kapılarına dek dayanmalarının Avrupa’da Türklere yönelik olumsuz önyargıları etkilediği düşünülebilir. Türkiye toplumunun değişik ölçülerdeki pederşahi kültürünün kamburunu sırtında taşıyarak Batı insanına batan davranışlar içine giren bazı göçmenlerinde aynı olumsuzluk üzerinde etkileri olduğu gerçektir. Fakat tüm bunların ötesinde, Hitler’in en saldırgan olduğu günlerde Alman Nazizmine, ABD’nin Kore’ye ve ardından Vietnam’a saldırdığı günlerden itibaren ABD emperyalizmine, Barbaros kardeşlerin derin izlerini taşıyan Cezayir’in kurtuluş savaşı yıllarında Fıransız emperyalizmine, en ağır baskıların sürdüğü günlerde Güney Afrika’nın ırkçı yönetimine yaltaklanan yöneticiler, Türkiye insanlarına yönelik sözkonusu aşağılamaların başlıca sorumlularıdırlar. İçte “kendi halkına” karşı acımasız bir saldırganlığı, dışta ise emperyalist efendilere yalanmanın en mükemmel örneklerini sergileyen bu karakterlerin ve bunların ülkesinden gelen insanların saygıdan yoksun bırakılacakları bellidir. Beş paralık değer vermediği halkını aşağılayıp ezen bir devletin vatandaşlarına, veya bu devletin sınırları içinden gelen kişilere Batılı toplumların yukarıdan bakmaları sonderece anlaşılabilir bir olaydır. Sen kendine değer vermezsen, başkaları da sana değer vermezler şüphesiz ve herşeyi ırkçılıkla açıklamaya da olanak yoktur...

 

Özünde insanları ayıran asıl çizgiler hangi milletten oldukları değildir. İnsanları temel olarak sınıfsal ve diğer yandan düşünsel farklılıklar ayırmaktadır... Hitler ve avanesi tamamen bilim dışı olarak ve Alman mali- sermayesinin dünya hakimiyeti hesabına, Germenler’in, Hint- Avrupai toplulukların “yönetici üstün ırk” olduğunu iddia etmişlerdir ama, öncelikle tüm Alman muhaliflerini, sosyalistlerini yoketmekten ve yine “ari” katagorisi içinde olan Çingeneleri, Slavları, Grekleri ve diğer direnen Avrupalı toplulukları katletmekten geri durmamışlardır... Naziler daha iktidara adım atarlarken, 1933 yılında Münih yakınlarında ilk toplama kampı olan Dachau’yu kurmuşlardı. Anılan yıldan itibaren buraya sadece Alman komünistleri, sosyal demokratları, sendikacılar ve diğer Alman muhalifler kitleler halinde doldurulmuşlardır. Ancak çok daha sonraları başkaları aynı kampa yerleştirilmişlerdir... Slavların, Greklerin ve diğer Avrupalı toplulukların içinde kendi halklarına karşı Nazi Almanyası ile birleşenler olmuştur şüphesiz... Nazi Almanyası ile birleşen bazı Grekler, savaş sonrasında rahatlıkla Anglo- Amerikan emperyalizminin emrine girebilmişler ve bu yeni efendilerinin desteği ile iç savaşta kendi halklarından insanları katletmişlerdir...

 

Eğer Grekler günümüzde Batı’da Türklerden daha fazla seviliyorlar ve saygı görüyorlarsa, bunun tek ve öncelikli nedeni eski Grek kültürüne duyulan saygı veya Hıristiyan olmaları değildir. Zaten o kültürün kökleride sonuçta Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya uzanmaktadır. Greklere duyulan saygının başlıca nedeni, Nazizm’e ve ardından kendi faşistlerine karşı verdikleri savaşta 600 bini aşkın can yitirmeleri, genellikle haksızlıklara karşı direnen bir halk olmaları ve kendilerine duydukları saygı ile ilgilidir (1).

 

İnsanları ayıran asıl çizgiler hangi “millet”ten oldukları veya hangi dili konuştukları değildir ama, ırkçı ideolojilerin çoğu kez bilinçsizce değişik ölçülerde esiri olmuş Avrupalı toplumların içinde -kendi ülkesinde de aşağılanan- sıradan emekçi Türkler olarak yaşamak kolay bir iş değildir. Ve Türkler açısından bunun tek istisnası, sanıyorum Polonya toplumudur. Türk olduğunuzu söylediğiniz zaman irkilmeyecek ve size yakınlık gösterebilecek insanları sadece Polonya’da bulabilirsiniz...

 

Bu yakınlığın köklerini iki toplumun tarihi geçmişlerinde aramak gerekir... Slav olmalarına, bir Slav lehçesi konuşuyor olmalarına karşın, Çarlık Rusyası ile Osmanlı İmparatorluğu arasında yaşanmış olan kanlı rekabet, tarihi boyunca büyük güçlerin arasında sıkışıp kalmış olan Polonya ile güçlü Osmanlı İmparatorluğu arasında yaşanmamıştır... Sonuçtan emin olarak tüm ağırlıkları, gereksiz lüksü ile 1683’de Viyana kapılarına yerleşmiş, dış mahalleri elegeçirmiş ve kentin bugün- yarın düşmesini bekleyen Osmanlı ordusu, son anda yetişen III. John Sobieski komutasındaki Polonya süvarileri tarafından yenilgiye uğratılmış ve daha sonra Sobieski yine Türklere ve İsveçlilere karşı savaşan Rus Çarı Büyük Petro ile birleşmiş olsada, bu olay tüm tarihi süreç içinde bir virgül gibi kalmaktadır... Şüphesiz, “Gafil Sobieski olmasaydı Avrupa Birliği (AB) sorununu çoktan halletmiştik, şimdi bukadar uğraşmamıza gerek kalmazdı.”, diye düşünenlerde olabilir ama, Viyana önlerinde olmasa, bir başka yerde Osmanlı’nın çöküş borusu yine de çalacaktı. Anlaşıldığı kadarıyla merkezi baskıcı sistem artık bir üst düzeyde kendi kendisini üretme yeteneğini yitirmiş, çoktan çürümeye başlamıştı.

 

Avusturya’yı Osmanlı’dan kurtaran Polonya süvarileri, ileride ülkelerinin önemli bir sektörünün Avusturya- Macaristan İmparatorluğu’nun egemenliği altına girmesini engelleyemeyeceklerdir... Polonya egemenliğindeki son bağımsız topraklarda 1795 yılında Çarlık Rusyası, Prusya/ Almanya ve Avusturya tarafından paylaşılacaktır. Polonya halkı 1918 yılına dek 123 sene bu üç farklı kültürün baskısı altında yaşamak, değişik etkiler altında kültürel- psikolojik bozulmalara uğramak zorunda kalacaktır. Ülkenin tüm bölümlerini hesaba katarsak, bu işgalin süresi 130 yılı da aşar ve bazıları, “Zaten bunlar iyice şaşırmış oldukları için Türkleri sevebiliyorlar(!)”,  diye de düşünebilir... Kaba espiriler biryana, ezilen, baskı altında kalan tüm toplumların ahlaki, psikolojik çarpıklıklar yaşıyor olmaları bir gerçektir. Bu açıdan dünyada -halen medenileşmemiş, çocuk kalmış bazı küçük topluluklar dışında- tam sağlıklı bir halk bulmak zor olsada, bazıları diğerlerine göre çok daha fazla bozulmuşlardır...

 

Polonyalıların Türklere gösterdikleri dostluğun temelinde, yakın tarihlerindeki bu 130 yılı aşkın esaret dönemi boyunca Osmanlı İmparatorluğu’ndan görmüş oldukları güçlü destek yatmaktadır. Çarlık Rusyası’nın ve Habsburg Avusturyası’nın rakibi Osmanlı İmparatorluğu, Polonyanın kurtuluş mücadelesine elinden gelen desteği vermekle kalmamış, etkisi altında geçen tüm uluslararası konferaslarda Polonya’nın yerini/ koltuğunu egemen bir devlete has görüntüsü içinde boş olarak saklamış, varetmiştir. Bu süreç içinde iki toplum arasında üst düzeyde diplomatik ilişkileri de aşan sıcak bağlar kurulmuştur. Baskılardan kaçan Polonyalı göçmenler Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde güvenlikli bir yaşama kavuşabilmişlerdir...

 

Örneğin, Polonya’nın ulusal kahramanı ve ülkenin en büyük şairi kabuledilen Adam Mickiewicz (Miskiyeviç), 26 Kasım 1855 günü İstanbul’da kolera nedeniyle ölmüştür... Şimdiki Beyaz Rusya (Belarus) sınırları içinde 24 Aralık 1798’de doğmuş olan Adam Mickiewicz hakkında yazılanlar, tarihten de yararlanarak halkının ulusal duygularını canlandırma, birliğini sağlama, topluma bağımsızlık mücadelesi için gerekli enerjiyi aşılama yönünde yoğun çaba sarfetmek, olarak özetlenebilir. Ve şüphesiz Polonya romantizminin en büyüğü sayılan Mickiewicz’in farklı, erotismden aşka dek hertürlü bireysel insancıl sorunlara da değinen şiirleri ve yazıları vardır... Mickiewicz’in toplu eserleri 16 cilt olarak komünist yönetim yıllarında, 1949- 55 arasında basılmıştır...

 

Rus ulusal edebiyatının kurucusu ve aynızamanda haksızlıklara başkaldırının büyük şairi Aleksandır Puşkin ile de dostluğu olan Adam Mickiewicz, İtalya’nın birliği ve özgürlüğü için mücadele eden büyük ihtilalci Giuseppe Garibaldi’ye (1807- 82) yardım için Polonyalı alaylar örgütlemiştir. Bunlar, İtalya’nın uyanışını bastırmaya çalışan Avusturya’nın Habsburg  Monarşisi’ne karşı 1848- 49’da ülkenin kuzeyinde savaşmışlar ve yenilmişlerdir... Halk halen Kuzey İtalya ovalarında açan gelinciklerin renklerini, Garibaldi’nin özgürlük savalşçıları ile birlikte Adam Mickiewicz’in başkaldırı ruhuyla beslenen Polonyalı süvarilerin kanlarından aldığını düşünmektedir... Mickiewicz, 1854 Kırım savaşı günlerinde, Osmanlı başkentindeki Polonya ordusu askerlerine moral vermek amacıyla geldiği İstanbul’da, başlayan kolera salgını nedeniyle 26 Kasım 1855 günü ölmüştür. (Adam Mickiewicz hakkında bazı kısa bilgiler için bak: http://hum.amu.edu.pl/~zbzw/ph/am/am200.html ; http://www.kirjasto.sci.fi/mickie.htm )

 

Polonya, Türkiye’de ve şüphesiz dünyada daha çok, -Roma İmparatorluğu’nun baskısı altında gizli örgütlenmek zorunda kalan ilk eşitlikçi Hıristiyanları, onlara yapılan işkenceleri anlatan romanı- “Quo Vadis” ile 1905 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Henry Sienkiewicz ile tanınır. Sienkiewicz’de İstanbul’da bulunmuştur... Bunun yanında Polonya, dev film yönetmeni Andrzej Wajda (1926- ) ve yine yeryüzünün bir- iki en büyük bilim kurgu yazarından biri ve aynızamanda Krakov Üniversitesi’nde bilim adamı olan Stanislaw Lem (1921- ) ile uluslararası arenada tanınır ve saygı görür... Daha birsürü uluslararası ün sahibi yazarının ve sanat adamının yanında, ingilizce yazıyor olmasına karşın, Polonyalı bir bağımsızlık savaşcısı yurtseverin oğlu olarak Polonya’da doğan büyük romancı Joseph Conrad’ı da (Jozef Teodor Konrad Korzeniowski, 1857- 1924) sanırım anmak gerekir. Ve yine şüphesiz bilimde devrim yaratanlardan büyük Polonyalı astronom Nicalaus Copernicus’u (1473- 1543) herkes tanır.

 

İstanbul’da yaşayanların birçoğu, Boğaz’ın Anadolu yakasındaki Beykoz’a bağlı Polonez Köy’ü bilirler... Bu köyün tarihi ve toplumsal yapısı hakkında bilgiler veren www.polonezkoy.com/tarihce.html ve www.polonezkoy.com/kurulus.html adresli web sayfasına göre, Avusturya- Macaristan İmparatorluğu ve Çarlık Rusyası, sınırları içine sığınan Polonyalıları iade etmesi için Osmanlı İmparatorluğu’na ağır baskılar yapmışlardır. Bu baskıları karşılayabilmenin ve Polonyalıları iade etmekten kurtulmanın tek yolu, sığınmacıların İslam dinine geçmeleri olmuştur. Aynı nedenle 1840’lı yılların ortasından itibaren üst rütbeli subaylardan erlere ve aristokratlardan/ soylulardan sıradan insanlara dek birçok Polonyalı din değiştirmiştir. Müslüman adları alarak Osmanlı İmparatorluğu’nun vatandaşı olmuşlardır... Şimdi artık aynızamanda turistik ve göreceli büyük bir yerleşim merkezi olan Polonez Köy (Polonya Köyü), sözkonusu sayfanın verdiği bilgilere göre ilk kez aynı yıllarda Rus ordusundan zorunlu askerlik yapmak istemedikleri için kaçan Polonyalı askerler tarafından kurulmuştur. Ve yine -artık aynı adı taşıyor olmasa da- 1800’lü yıllar da Pera’da (Beyoğlu) bir sokağa Leh (Polonya) adı verilmiştir. (Polonez Köy için ayrıca bak: www.kenthaber.com/sayfalar/koy.asp?KoyKodu=36264&IlceKodu=9902&IlKodu=34 )

 

Biraz dolanbaçlı da olsa, Türkiyelilerle Polonyalıları bağlayan iplerden biride, kendi alanında 20’nci Yüzyılın en büyükleri arasında olan Türk proleterya şairi Nazım Hikmet’tir. Vala Nurettin’in “Bu Dünyadan Nazım Geçti” adlı yapıtında verilen bilgilere göre, haksızlıklara başkaldırının büyük şairi Nazım Hikmet Ran’ın annesinin dedesi, yukarıda sözedilen Polonyalılar gibi İslamiyet’e geçmiş Polonyalı bir aristokrattır. Bazı ikiyüzlü ve miğdeleri ile “Türklük” taslayan sağcı ve faşist çevreler bu gerçeğe dayanarak Nazım Hikmet’i karalamaya, O’nun “Türk şairi sayılamayacağını” iddia etmeye çalışmaktadırlar. Diğer yandan aynı çevreler, kısa vadeli politik kazançları doğrultusunda, Nazım Hikmet’i haksızlıklara başkaldıran gerçek kişiliğinden soyutlayarak sahiplenmeye, şairin adını -kısa vadeli politik amaçlarla ve diğer insanları aldatarak- kullanmaya çalışmaktadırlar. Bu kirli işe Alman Nazizmi’nin yardakçılarından eli kanlı “Türkeş” dahi bulaşmıştır (2).  

 

(1) Papadopulos Grek toplumunun utancı ise eğer, NATO’cu darbeye direnmiş olan sayısız Grek aydını ve halkı aynı toplumun övünç kaynaklarıdır ve sonuçta Papadopulos’u hapse atılmaktan hiçbir güç kurtaramamıştır. Papadopulos’tan defalarca daha ağırını Türkiye toplumuna yapmış olan, “Atatürkçülüğü diriltme” ve “demokrasiyi sağlam temellerine oturtma” söylemleri ile iktidarı gaspetmesine karşın, varolan sınırlı demokrasiyi de kökünden torpilleyen; ABD’nin Yeşil Kuşak politikasını Türkiye’de yaşama geçiren; Gülenci- Hikmetyarcı Tayyip Erdoğan gibilerin günümüzdeki iktidarlarının temellerini atan; tüm politik partilerdeki ve toplumdaki eşi emsali görülmemiş çürümenin tohumlarını serpen NATO’cu Evren ve avenesi ise halen en “saygıdeğer” kişiler olarak tatlı bir yaşam sürdürdürmektedirler. Getirmiş oldukları rejim ise 1982 Anayasası ve diğer yasalarla hukuken varlığını sürdürmektedir. Aynı rejim, yetiştirdiği kadroları ve topluma yerleştirdiği “moral” anlayışı ile ise filen hükmünü yürütmektedir. Ve böyle köleleştirilmiş toplumların fertlerine de dışarıda -doğal olarak- köle muamelesi yapılmaktadır... Mustafa Kemal’in bağımsızlık mücadelesinin onurlu günleri, o yıllarda Türk toplumuna duyulan saygı, çoktan erozyona uğramıştır.

 

“Milliyetçi” geçinen, “Türklüğü” kimseye bırakmayan ama, diğer yandan kişisel ve sınıfsal yararları çerçevesinde kendi halkına hertürlü kötülüğü yapan “Türklerin”, -tüm anlatımda yer yer geçen- Nazizme özgü ikiyüzlülüğü sergilemedikleri iddia edilebilirmi? Türklükle hiç alakası olmayan NATO’nun, ABD’nin yararları uğruna ve bu emperyalist güçlerin desteği ile ülkesinin ilerici insanlarına saldıranlar, politik cinayetler işleyenler, katliamlar örgütleyenler nasıl “Türkler” olabilirler?.. Beyaz Saray’ın, Pentagon’un “Bizim oğlanlar”ı, 12 Eylül Darbesi’nin kahramanları, bir yandan ABD’nin Yeşil Kuşak  politikasını ülkede yaşama geçirirlerken, yüzbinlece Türk insanına işkence yaparlarken, vatandaşlıktan atarlarken, idam ederlerken, demokratik özgürlükleri kısıtlarlarken, diğer yandan en hızlı “Türk” ve “milliyetçi” rolü oynamaları, kişisel kazançlar ve satılmışlık ötesinde hangi gerekçelerle açıklanabilir acaba?

 

Şüphesiz kendileri -yukarıda sıralanan işleri- “vatanı sevdikleri için” yaptıklarını iddia edebilirler ama, zaten Türkiye’de tüm kötülükler aynı kalkanın gerisine gizlenilerek işlenmektedir... Vaktiyle Haydarpaşa Askeri Hastahanesi’nin zaptedilemeyen delilere ayrılmış yer seviyesinin altındaki kirli güneşsiz bodrumunda karşılaştığım zavallı bir astsubay da, “Yunan casusu olduğunu ama, herşeyi vatan için yaptığını.”, söylüyordu... O, paranoya krizleri geçirirken sergilediği böyle temelsiz gevezelikler nedeniyle buraya kapatılmıştı ama, sözkonusu söylemi özünde bazı çevrelerin düşünce tarzlarını açıkça yansıtmaktaydı. Onlar için herşey, kötülükler bile “vatan için” yapılmaktaydı... “Vatan için” uluslar üstü tekellerin, ABD’nin, NATO’nun, emperyalist güçlerin yararları uğruna halklarına eziyet edenler, “vatan için” ülkelerini soyanlar ve soydurtanlar yönetim aygıtının tepesine rahatca oturabilmekteydiler... Emeği ile yaşayan insanlar böyle “Türkleri” ve halen e- posta adreslerine “Türklüğün gerçek sahibi” rolünde “Türk” veya “Türkoğlu Türk” vs. rumuzları ve belirsiz adreslerle imzasız küfürlü tehdit mesajları yollayan satılmış üç kuruşluk mafya meydancısı psikopatları nasıl kendilerinden sayıp sevebilirler?

 

Adi komik tehditlerinin ve küfürlerinin altına imzalarını bile atmaya cesaret edemeyen satılık ruhları hangi katagoriden “Türk” sayabilirsiniz?.. Veya, günlük ağır işgücü ile bir kilo et bile alamayanlar, aldığı asgari ücret karnını doyurmaya yetmeyenler, günde bir Dolar veya altındaki gelirleriyle açlıkla boğuşanlar, sayıları 14 milyonu aştığı yazılan bu tip Türkler ile bankasının kasasını boşaltanlar, milyarları “vatan- millet- sakarya” edebiyatı ile çarpanlar, türban “özgürlüğü” yalanları ile din ticareti yapanlar ve hala işçi ücretlerini düşürme çabası içinde olanlar arasında nasıl bir kader birliği olabilir? Bunlar aynı katagoriden “Türkler” olabilirlermi? İnsanlara kişiliklerini ve gerçek değerlerini kazandıran olgular, içine girdikleri süslü ünüformalar veya gerisine saklanmaya çalıştıkları “Alman oğlu Alman”, “Türk oğlu Türk” gibi sıfatlar değillerdir. Onlara insan olarak değer kazandıran unsurlar, hangi milletten olurlarsa olsunlar üreticilikleri, yaratıcılıkları, diğer insanlara kazandırabildikleri değerler, entellektüel ve ruhsal gelişmişlikleridir...

 

İçine girdikleri SS ünüformaları ve altında durdukları dik siperli şapkalar kişileri, sandıkları gibi “ari ve yönetici üstün ırktan Almanlar” değil, sadece lanetle anılan kitle katilleri yapmışlardır. Diğer yandan Goethe Alman olduğu için değil, çağının kültür kaynaklarından ve aralarında özellikle Ortadoğu- İran edebiyatının da olduğu insanlığın zengin kültür birikiminden yararlanabildiği ve ağır emek verdiği için Faust’u yaratabilmiştir. Yine Einstein,  Yahudi olduğu için değil, tam tersine ırkcı Yahudi dininin kalıpları dışında tamamen özgür düşüncesi ile işine konsantre olabildiği ve alabildiğine ağır bir emek verdiği için relativite teorisini insanlığa armağan edebilmiştir. Aksi taktide, kafalarının tepesindeki küçük yuvarlak takkeleriyle “ağlama duvarı”nın önünde beyinlerindeki elektrik dengesi bozulup sara nöbetine yakalanmışlar gibi kendinden geçmiş vaziyette kafa sallayan fanatik Yahudilerin tümü de Einstain benzeri büyük işler başarabilirlerdi. Aksi takdirde, “Adanmış ülkenin seçilmiş üstün ırktan” kişileri oldukları sanısıyla kendilerini bulunmaz nimet sanan ve aslında çevrelerine büyük zararlar vermekten başka işe yaramayan fanatik Yahudiler’in hepsi Einstain gibi büyük buluşlar yapabilirlerdi. Ya da, ruhsal ve entellektüel azgelişmişliklerine karşın, SS ünüformalarının içine girince, “yönetici üstün ırkın en seçkinleri” oldukları sanısına kapılan tüm zavallı yaratıklar Goethe gibi büyük eserler yaratabilirlerdi... Şüphesiz her bireyin genetik şifrelerle nesilden nesile aktarılabilen farklı fiziki ve entellektüel yetenekleri vardır; her insan nekadar çalışırsa çalışsın çok büyük bir yazar veya dünya rekorları kırabilen bir atlet olamaz ama, sonuçta tüm bu varolabilen yetenekler işlenmediği, üzerlerine emek harcanmadığı sürece hiçbir anlam ifade etmezler.– Yusuf Küpeli, Ağustos 2004

 

(2) Bir yandan yararları gereği “Türklüğü” kimseye bırakmayan, diğer yandan Türkleri’de aşağılayan ırkçı emperyalist güçlere yine aynı yarar hesabıyla yalanan sökonusu ikiyüzlü karakterler, Nazizm’in saldırıya geçtiği 1938 yılından Nazım Hikmet’i zindana atmışlardır. Büyük şairi -geçmişe göre relatif demokratik rüzgarların esmeye başladığı- 1951 yılına dek özgürlüğünden yoksun bırakan bu Nazi yardakçısı güçler, sonunda, uluslararası bir dayanışmanın da yardımıyla kurtulan Nazım Hikmet’i kaçmaya zorlayarak vatandaşlıktan atmışlardır. Aynı çevreler bir yandan Nazım Hikmet’in “vatan şairi” olamayacağını iddia ederek “vatanseverliğin” tekelini ellerine almaya çalışırlarken, diğer yandan sözde bağlı oldukları Türkiye’nin devlet kasasını soymakta, üreten ve vergi ödeyen halkı açısından ülkeyi içine düştüğü acıklı duruma sürüklemektedirler. Ve bunlar uluslararası arenalarda Türkiye’nin kredisini beş paralık duruma getirmişlerdir... Tüm emperyalistliklerine karşın İngiliz üst sınıfları ana- baba ve doğma Polonyalı olan Joseph Konrad’ı “ingiliz değildir” diyerek aşağılamaya, dışlamaya çalışmamışlardır. Şüphesiz Josef Kondrad ile Nazım Hikmet’in edebiyat dünyasındaki yerleri farklıdır; Kondrad, N. Hikmet gibi ezilen halk yığınlarının, proletaryanın militanca savunuculuğunu üstlenmemiştir ama, öyle olsa bile Nazım Hikmet’in başına gelenler hiçbirzaman O’nun başına gelmezdi... Çünkü İngiliz üst sınıfları, soyunu sopunu da işe karıştırarak Nazım Hikmet’i aşağılamaya çalışan kriminal unsurlar gibi derin aşağılık kompleksleri ile sakatlanmış değillerdir. 

 

Koskocaman kirli bir hiçten başka birşey olmayan aynı kriminal unsurlara göre, “Susurluk kahramanı” katiller, devlet destekli mafya “babaları”, başbakan ve cumhurbaşkanı yeğeni hırsızlar “Türktürler” ve “vatansever”dirler ama, üçüncü nesil dedelerinden biri Polonyalı olan Nazım Hikmet, “Türk” ve “vatansever” olamaz (!) Şüphesiz bu yalana dayalı ahmakça ve moral dışı propogandaların temel nedeni, Nazım Hikmet’in çalışan Türk ve dünya halklarının, tüm ezilenlerin safında yeralmış olmasıdır. Nazım Hikmet her türden haksızlıklara başkaldırmış olduğu için kriminal unsurların bu tip saldırılarının hedefi olmaktadır... Ve sözkonusu propogandaları yapanların soylarını soplarını araştırmaya kalksanız, Nazım hikmet’ten defalarca daha fazla karışmış oldukları ortaya çıkar... Örneğin, Kıbrıslı “Türkeş”in Türke benzediğini aklıbaşında birileri iddia edemez ve iddia ederse de güzel görünüşlü Türk insanlarına haksızlık etmiş olur... Yine de tüm sözkonusu saldırgan karakterlerin kötülüklerini belirleyen temel özellikleri, karışmışlıkları veya Türk olup olmamaları değil, moral ve entellektüel şekillenmelerindeki çarpıklıklarıdır.

 

Nazım Hikmet’i -işin içine soyu sopu da karıştırarak- karalamaya çalışan aynı kişilerin sözde övündükleri ve sahiplendikleri Osmanlı Padişahları’nın yaklaşık tümünün anaları Türk değildir. Türk olmadıkları gibi, özellikle halen Türklere özgü Kağan unvanını kullanan I. Murad’ın Kosova’da savaş alanında öldürülmesi (1389) üzerine olaydan habersiz erkek kardeşini Otağa çağırtarak hemen orada boğazlatan ve tahta oturmasının ardından Sultan unvanını alan I. Beyazıd, İmparatorluğun temellerini kılıçları ile atmış olan Türkleri aşağılamaya başlamıştır. Bundan sonra Osmanlı Sarayı aynı aşağılamayı artan ölçülerle sürdürmüştür. Beyazıd, -Saray’ın içine girmiş olduğu aşama ile birlikte- başlattığı sürecin bedelini 1402’de Ankara ovasında ordusundaki Türklerin Timurlenk’in safına geçmeleri ve yenilgiyle ödemiştir. Ve yine Türkler Kürtlerden bir 300 yıl önce, 1500’lü yılların başında Osmanlı sarayına ayaklanmayı başlatmışlardır. Türklerin ayaklanmaları halkçı içerikli ve uzlaşmasız biçimde en az bir yüzyıl kesintisiz sürer ve ancak alabildiğine kanlı operasyonlarla bastırılabilirken, Kürt ayaklanmaları sadece feodal beylerinin azalmaya başlayan otonomi sorunları ile bağlantılı olarak ve üst sınıf karakterli biçimde tarih sahnesine çıkmıştır. Sık sık saf değiştirme eylemleri ve hangi safa geçerlerse geçsinler kendilerini sorgusuz izleyen aşiret üyeleri ile birlikte istikrarsız biçimde sürekli parlayıp sönmüştür... Günümüzde olduğu gibi paranın değer yitirmeye başlamasıyla birlikte artan yoksullaşma, idari yozlaşma ve sayısız haksızlıkları nedenleriyle Osmanlı Sarayı’na başkaldıran Türkler, daha ağır haksızlıkların kaynağı olan yozlaşmaya başlamış günümüz devlet mekanizmasının ve Amerikan emperyalizminin bekçiliğini yaparken “Türklük” taslayarak tosuncuklara ve devlet mafyasının “Türk oğlu Türk” geçinen naylon “babaları”na tesadüfen rastlasalardı, onları oracıkta ikircimsiz hallederlerdi... Ve yurtdışında Türklere nasıl sadece Polonyalılar sempati duyuyorlarsa, Türk adının olumlu olarak anılmasına da -bu sahte ve soyguncu “vatanseverler” değil- Nazım Hikmet neden olmaktadır. UNESCO onların değil, Nazım Hikmet’in yılını kutlamıştır... İşlerine geldiği zaman “Romalı” ve yine işlerine geldiği zaman “Türk oğlu Türk” olan aynı ikiyüzlü karakterler bu son anılan işten de kazanç sağlamaya çalışmışlardır...

 

Türklük, Almanlık, İngilizlik veya Amerikalılık genetik bir olay değildir ve yeryüzünde karışmamış tek bir halk bile yoktur... Türklük, bir kültür, kültürün en temel ögelerinden olan dil, duygu ve ekonomik bağ işidir. Ve şüphesiz hiçbir ulusal kültür diğer kültürlerden, uluslararası kültürel değerlerden soyutlanmış da değildir. Yine her ulusal kültür kendi içinde de farklı alt kültürleri barındırır. Her milletin içinde sınıfsal antagonizmalar/ uzlaşmazlıklar ile bölünmüş daha birçok millet vardır ve bu gerçek üst sınıflar tarafından nekadar gizlenmeye ve bastırılmaya çalışılsada ekonomik ve politik kriz anlarında tüm çıplaklığı ile kendisini yansıtır...

 

Kişiler, ulusal ve uluslararası kültürün en insancıl zengin ögeleri ile beslenebildikleri sürece ve haksızlıklara karşı çıkabildikleri ölçüde hem ulusal ve hem de uluslararası anlamda daha derinlik ve değer kazanırlar. Tüm bu zengin ulusal ve uluslararası kültürel kaynaklardan alabildiğine beslenebilmiş ve ezilenlerin safında yeralmış ender Türkiyeli aydınlardan biri olan Nazım Hikmet, kendisine saldırırken türçeyi bile doğru dürüst kullanamayanların hepsinden çok daha fazla Türktür. Nazım Hikmet, türkçeye ve Türk kültürüne en değerli hizmetleri yaparken, “Türklük” taslayarak O’na saldıran kriminal veya yarı kriminal unsurlar yalanları ile aynı kültürü kirletmekten ve ülkenin halkına ve ekonomisine zarar vermekten başka birşey yapmamışlardır ve yapmamaktadırlar... Ve bir Polonyalı, “Nazım Hikmet’in annesinin dedesi bizdendi” diyerek kendisine bundan övünç payı çıkartmaya kalkışırsa eğer, bunun Türk toplumu ile Polonya toplumunun dostluğuna hizmetten daha farklı bir yanı olabilirmi sizlerce?

 

Eski göçebe yiğit Türkler, günümüzün bazı hırsız sahte “Türkleri” gibi kendilerini diğer insanlardan “Türk” olarak ayırmıyorlardı; tüm yeniliklere çocukça bir saflıkla açıktılar. Aksi takdirde Homeros, Dede Korkut Öyküleri’nde yankılanamaz veya göçebeler gelip daha ileri kültürlerin mirasları üzerine oturarak yepyeni imparatorluklar kuramazlardı... O henüz bozulmamış Türkler, “Türklük” maskesinin gerisine saklanarak hertürlü soygunu, cinayeti, ahlaksızlığı rahatca yapmayı akıllarından geçirmiyorlardı, böyle bir alçaklıktan haberdar değillerdi... Temelinde derin korkularla birlikte dipsiz bir aşağılık kompleksi ve aynı derinlikte ikiyüzlülükler yatan ırkçı bir milliyetçilik, sahiplerini izalasyona sürüklemekten başka bir işe yaramaz. Yurtdışında birçok yerde Türkler diğer insanlara sempatik gözükmüyorlarsa eğer, sözkonusu faşist karakterlerin bu olumsuzluk üzerinde azımsanamayacak katkıları vardır.- Yusuf Küpeli, Ağustos 2004

 

                                                                                                                               sonraki bölüm için tıkla

 

a. Avrupalılar, Polonyalılar ve Türkiyeliler üzerine kısa notlar

 

b. Hitler’i iktidara taşıyan Alman ve ABD tekelleri, pusuda bekleyen İngiltere ve Fransa, Sovyetler Birliği ve Nazi Almanyası, Polonya’ya saldırı ve II. Dünya Savaşı

 

c. Nazi işgali altındaki Polonya, toplama ve ölüm kampları, Alman tekelleri ile birleşmiş ABD tekelleri, “Üç Maymunları” oynayan ABD yönetimi

 

d. Varşova Ayaklanması, Büyük Biritanya ve Sovyetler Birliği

 

e. Kısa bir gerçek öykü; Polonya, Papa, Reagan, Roberto Calvi ve tarih halen yazılmaktadır

 

f. Notlar

 

g. Kaynaklar

 

Başa dönmek için tıkla: Nazi Almanyası ve Polonya, Büyük Biritanya, ABD, Sovyetler Birliği, Varşova ayaklanması ve yalanlar  üzerine kısa notlar

http://www.sinbad.nu/