not: Babai ayaklanması üzerine olan aşağıdaki metin, yakında tamamlanıp Sinbad'a yüklenecek olan bir kitabın, Türk dilleri ve bunları konuşan halklar üzerine bilgiler veren kitabın bölümlerindendir. Sözkonusu ayaklanma ile ilgili bölümün ayrıca okunabileceğini düşündüğüm için, yazılanları, kitabın tümünü yüklemeden önce buraya, Sinbad'a yüklüyorum. İyi okumalar dileğiyle.- Yusuf Küpeli

 

(...) Anadolu Selçuklu Devleti en geniş sınırlarına ulaşmıştır ama, kargaşa durmamıştı. Başkaldırmış Harizimli güçlerinin, Harizimliler’e karşı birleşmiş Selçuklu ve Eyyubi ordularının Doğu illerindeki manevralarından halk yorgundu, yoksullaşmaktaydı... Selçuklu aristokrasisinin, Sultan Gıyasettin Keyhüsrev’in ve çevresinin yaşam tarzları, şarabın su gibi aktığı sefahat alemleri, ve Gürcü prensesi ile Keyhüsrev’in yaşadıkları hakkında çıkan söylentiler, halkı, özellikle tamamen farklı bir dünya görüşüne ve zor kanaatkar bir yaşama sahibolan göçebe Türkmenleri rahatsız etmekteydi... İran’ı elegeçiren, Selçuklu ve Irak sınırına dek ulaşmış olan Moğol güçlerinin saldırıları, Anadolu’ya doğru Türkmen göçünü yoğunlaştırmıştı... Artık, Moğol atlarının rüzgarı Anadolu’da da esmek üzereydi... İşte tam bu sırada, 1240 yılında, “Baba İshak Ayaklanması” patlayacaktı...

 

Yusuf Küpeli, Baba İshak, ya da Babai ayaklanması üzerine kısa notlar

 

Moğollar’ın önünden Anadolu’ya akan Türkmenler, biçimsel olarak Müslüman olmakla birlikte, özünde eski inançlarından, Şamanizm’e bağlılıktan kopmamışlardı. Eski İran dini Zoroastrianism’de olduğu gibi iyilik ile kötülüğün kaynaklarını kesin çizgilerle birbirinden ayıran Şamanizm’in etkisindeki Türkmenler, daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, Sünni İslam tarafından -Kuran’ın metninin dışında işlerle uğraşan anlamına- batıni katagorisi içindeki tarikatları (yolları), özellikle Zoroastrianism’den etkilenmiş Sufi İslam’ın değişik biçimlerini seçmişlerdi. Bunlara manevi anlamda önderik edenler de, eski Şaman giysilerini atıp kolayca basit, ucuz, yün Sufi deviş hırkalarına bürünen ve sonderece basit bir yaşam süren Sofu’lar olmuşlardı...

 

(...) Anadolu Selçuklu Devleti en geniş sınırlarına ulaşmıştır ama, kargaşa durmamıştı. Başkaldırmış Harizimli güçlerinin, Harizimliler’e karşı birleşmiş Selçuklu ve Eyyubi ordularının Doğu illerindeki manevralarından halk yorgundu, yoksullaşmaktaydı... Selçuklu aristokrasisinin, Sultan Gıyasettin Keyhüsrev’in ve çevresinin yaşam tarzları, şarabın su gibi aktığı sefahat alemleri, ve Gürcü prensesi ile Keyhüsrev’in yaşadıkları hakkında çıkan söylentiler, halkı, özellikle tamamen farklı bir dünya görüşüne ve zor kanaatkar bir yaşama sahibolan göçebe Türkmenleri rahatsız etmekteydi... İran’ı elegeçiren, Selçuklu ve Irak sınırına dek ulaşmış olan Moğol güçlerinin saldırıları, Anadolu’ya doğru Türkmen göçünü yoğunlaştırmıştı... Artık, Moğol atlarının rüzgarı Anadolu’da da esmek üzereydi... İşte tam bu sırada, 1240 yılında, “Baba İshak Ayaklanması” patlayacaktı...

 

Baba İshak, ya da Babai ayaklanması üzerine kısa notlar

 

Moğollar’ın önünden Anadolu’ya akan Türkmenler, biçimsel olarak Müslüman olmakla birlikte, özünde eski inançlarından, Şamanizm’e bağlılıktan kopmamışlardı. Eski İran dini Zoroastrianism’de olduğu gibi iyilik ile kötülüğün kaynaklarını kesin çizgilerle birbirinden ayıran Şamanizm’in etkisindeki Türkmenler, daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, Sünni İslam tarafından -Kuran’ın metninin dışında işlerle uğraşan anlamına- batıni katagorisi içindeki tarikatları (yolları), özellikle Zoroastrianism’den etkilenmiş Sufi İslam’ın değişik biçimlerini seçmişlerdi. Bunlara manevi anlamda önderik edenler de, eski Şaman giysilerini atıp kolayca basit, ucuz, yün Sufi deviş hırkalarına bürünen ve sonderece basit bir yaşam süren Sofu’lar olmuşlardı...

 

Sınırlı bilgilerden anlaşıldığı kadarıyla, efsanevi bir karakter haline getirilen Baba İshak, anlaşılan, Sufi deviş hırkası giymiş eski bir Şamandır, veya Şaman inançlarından kopmamış bir Sofu’dur. Sofu sözcüğü, daha önce ifade etmiş olduğum gibi, grekçe bilgelik anlamına gelen Sofia sözcüğünden üretilmedir. Kısaca Sofu, akla, bilgiye sahip kişi, bilge kişi, anlamına kullanılmaktadır...

 

Anlaşılan O, Baba İshak, Anadolu’ya göçe zorlanmış olan Türkmenler’in ve savaşlardan yorulmuş yerli halkın acılarını yüreğinde duymuştur... Yazın otlak, kışın yerleşecek kışlak bulmakta zorlanan, yerel egemenlere ağır vergiler ödemek zorunda bırakılan bu göçerler, içinden geldikleri daha eşitlikçi ve daha özgür göçebe yaşam tarzı ile maddiyatın egemen olduğu bu yeni dünyayı karşılaştırmakta, ve eski dünyalarını özlemektedirler...

 

Yine onlar, sözkonusu yeni gelmiş göçerler, Selçuklu aristokrasisinin lüks yaşamına tepki duymaktadırlar. Anlaşılan Baba İshak’ta tüm bu duygu ve düşünceleri paylaşmakta, ve mevcut adaletsiz düzenin yıkılarak yerine daha adaletli ve göçebe anlayışına uygun daha paylaşımcı kardeşce bir düzenin kurulmasını özlemektedir. O, bu yönde telkinlerde bulunmuş birisidir anlaşıldığı kadarıyla... Yoksul bir yaşam süren göçerlerin ve halkın o dönemdeki yönetime duymakta oldukları tepkiyi daha iyi kavrayabilmek için, Doğan Avcıoğlu’nun “Ebu’l-Ferec Tarihi II. S. 537”den aktardığı şu satırlara bir göztalım: “Gıyasettin Keyhüsrev, Gürcü Kraliçesi’nin kızını alır, çok sever. O, şarapçı sarhoş kuşlarla eğleniyor, işleri kölelerine bırakmış. Herbiri istediği gibi hareket ediyor. Kraliçe memleketinden Hiristiyan elbiseleri giyerek gelmişti. Katolikos ile kutsal adamlar ve Kilise papazları kendisine refakat ediyorlardı.”...

 

Yine Orta Asya Türkmen Sufi kültürünün en önemli karakteri Ahmet Yesevi’nin (1103- 1166/ 67), Sufi öğretinin temellerini yorumlayan, günlük yaşamla ilgili öğütler veren “Divan-ı Hikmet” adlı yapıtındaki “Benim garip halkım, korkunç talihsizlikler çağındayız!/ Vaktiyle usta olan okumuş kişiler,/ şimdi saldırgan, teşhirci ve ahmak oldular./ Gerçeği seven dervişler şimdi düşman kesildiler./ Benim garip halkım, gör bak: Bu dünya yokolmaktadır!/ Dünyanın sonu çok uzaktamıdır?”, dizeleri ile geçmişin çok daha eşitlikçi ve yoldaşca göçebe yaşamına özlem duyduğunu görmekteyiz. Ahmet Yesevi’nin ölümü ile, Orta Asya’dan gelen Türkmenlerle birlikte tarih sahnesine çıkan Baba İshak’ın, ve “Babai ayaklanması”nın arasında yaklaşık yarım asırlık bir zaman dilimi vardır...

 

Okuduğum herhangi bir metinde Ahmet Yesevi ile Baba İshak arasında bağlantı kurulduğuna rastlamadım ama, bana göre, ya da bu satırları yazana göre, Baba İshak’ın Ahmet Yesevi’nin eşitlikçi ve geçmişin göçebe yoldaşlığına özlem duyan düşüncelerinden etkilenmemiş olması olanaksızdır. Yine Ahmet Yesevi’de -Baba İshak’ın düşünce yapısında rastlandığı gibi- Şamanist inançtan kopmamış bir karakterdir. Yesevi, Şamanizmi İslam içine taşıyan Sufi bir düşünürdür. Bunların her ikisi de, hem Yesevi ve hem de Baba İshak, çok daha eşitlikçi göçebe dünyasını dağıtan, yoldaşlık anlayışını yıkan sınıflı toplum düzenine, gelişmekte olan sınıflı topluma karşı tepkilidirler. Elde Baba İshak’ın ideolojisi hakkında yazılı bir belge, ayrıntılı bilgi bulunamamış olsa bile, gerçeğin bu yönde olduğunu anlamak okadar zor değildir. Sadece o dönemin dünyasını, göçebe Türkmen dünyasını ve düşünce tarzını biraz daha iyi tanımak, anlamaya çalışmak gerekmektedir...

 

Yine aynı düalist dünya görüşüne sahip Sufi inançlara bağlı Türkmenler’de, daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, Hiristiyanlık’ta olan teslis inancına, baba-oğul-kutsal ruh üçlemesine benzer biçimde “yaratıcı” gücü (İslamiyet’te Allah) kişiselleştirme anlayışı bulunmaktadır. Ve ayrıca onlar, “yaratıcı” gücü, başta insan olmak üzere herşeyin içinde görmekte, -düalist dünya görüşüne bağlı olarak- kolayca idealize edip yücelttikleri ruhani önederlerini, Kul Himmet’in “Bir ismi Alidir, bir ismi Allah”, veya Pir Sultan’ın “Dağda, derya da, ovada/ Allah bir Muhammed, Ali…”, demesi gibi “yaratıcı” güçle aynılaştırmaktadırlar...

 

İşte bu inanç çerçevesinde, anlaşılan Baba İshak, memnuniyetsiz Türkmenler’in kafalarında “yaratıcı” güce eş koşulmuştur. O’nun ölmezliğine inanılmıştır, ve Türkmenler ondan kendilerini kurtarmasını beklemişlerdir... Bazı anlatımlara göre müridi olan Türkmenler O’nu, “La İlahe İllallah, Baba Veli Allah” olarak ta ifade etmişlerdir... Tüm bu yaşanmış olanlar aslında, hem Türkmenler’in ve hem de Baba İshak’ın ortak trajedileridir...

 

Açık, net bir anlatım olmamakla birlikte, Baba İshak hakkında okumuş olduğum metinlerden çıkarttığım sonuca göre, Baba İshak, mevcut düzene karşı etkileyici vaazlar vermiş olmakla birlikte, bir ayaklanmanın o koşullarda başarıya ulaşabileceğini düşünmemiştir, ve adıyla anılan ayaklanmanın başına geçmemiştir. O’nun önderliği, daha çok düşünsel anlamdadır... Zaten, bulunduğu Güneydoğu Toroslar yöresinden, müritlerinin çoğalmış olduğu Kefersud havalisinden tek başına Kuzeybatı’ya, Amasya’nın bir köyüne doğru göçetmiş olması, sözkonusu tavrının kanıtlarından birisidir. Kefersud, Güneydoğu Toroslar’ın başlangıcındaki Nemrut Dağı’nın güneybatısında yeralan Adıyaman ilinin bir ilçesi olan Sumeysat (Simsat, Samsat) yakınlarında bir köydür... Fakat yine de ayaklanma, kurtarıcı, belki de beklenen Mehdi olduğu sanılan ve ölmezliğine inanılan Baba İshak adına buralardan başlatılmıştır...

 

Avcıoğlu’nun anlatımına göre Baba İshak, kendisini “peygamber” ilanettiğinde, ya da bu satırları yazana göre buna zorlandığında, veya hatta kendi iradesi dışında müritleri tarafından “peygamber” olarak anılmaya başlandığında, Baba Resul (resul= elçi, peygamber, haberci), veya Baba Resul’ullah olarak anılmaya başlanır. Hatta yukarıda ifade etmiş olduğum gibi, “yaratıcı” gücü kişiselleştiren, başta insan olmak üzere herşeyin içinde “yaratıcıyı” arayan birkısım Sufi düşünce yapısına uygun olarak O, yaratıcı güç ile, İslam’ın “Allah”ı ile dahi aynılaştırılır. Bir anlama İsa’nın başına gelmiş olan, O’nun da başına gelir... Avcıoğlu’na göre, Haçlı kaynaklarında aynı kişiden, “Paparoissole” olarak sözedilir. Bildiğiniz gibi Hiristiyan inancında “papa”, “baba” anlamınadır ve aynızamanda “baba-oğul-kutsal ruh” İsa veya İsa’nın yeryüzündeki temsilcisi anlamına da gelebilir...

 

Sadece Türkmenler’e değil, Kürtler’e ve Hiristiyanlara’da vaaz veren, onları da safına çağıran Baba İshak, Prof. Osman Turan’a göre, zahidane (zahid= dinin emirlerine katı biçimde bağlı, sofu) bir yaşam sürmektedir. O, sürekli oruç halindedir, kimseden birşey kabuletmemektedir, sonderece kanaatkar ve yoksul bir yaşam tarzına sahiptir...

 

Bu satırları yazana göre, Baba Resul’un aynızamanda Kürtler ve Hiristiyanlar üzerinde etkili olabilmesi gerçeği, muhtemelen, O’nun Hiristiyanlık’ta da varolan olan düalist düşünce yapısı ve teslis anlayışı nedeniyle olmalıdır. Zaten bölge halkı üzerinde, -iyilik ile kötülüğün kaynaklarının ayrılması ve bunların sürekli karşı karşıya gelmeleri anlamına- düalist İran dini Zoroastrianism’in etkileri henüz sürmekteydi. Yine düalist bir evren anlayışına sahip olan ve İsa’yı sadece saf bir iyilik kaynağı olarak gören Hiristiyan inancının da aynı halk üzerinde etkileri vardı. Hem asıl olarak Zoroastrianism’den, hem Hiristiyanlık’tan, hem Budism’den, ve hem de bazı Mezopotamya mitolojilerinden esinlenmiş eklektik ve düalist bir inanç biçimi olan Manicheism’in de aynı bölge halkı üzerinde izleri sürmekteydi... Türkmenler’in Sufi inançları da, Şamanism’in izlerini taşıdığı kadar, Zoroastrianism’den, Hiristiyan kozmolojisinden, ve Manicheism’den derin biçimde etkilenmişti, ve etkilenmiştir. Bu nedenle, bölgedeki Kürt ve ayrıca Hiristiyan halkın, Baba İshak ile düşünsel anlamda rezonansa gelebilmesi zor değildi... Şüphesiz, mevcut toplumsal haksızlıklardan Hiristiyan ve Kürt halkın bezmiş olması gerçeğini de buna eklemek gerekir...

 

Hem Doğan Avcıoğlu’na ve hem de Prof. Osman Turan’a göre Baba İshak, bir ara, ilk gözükmüş olduğu Malatya’nın güneyinden, Fırat’tan Güneydoğu Toroslar’a, Besni’ye, Adıyaman’a, ve Maraş’a uzanan bölgeden, mürütlerinin çoğaldığı Kefersud çevresinden kaybolacaktı. Ve ardından O, Anadolu’nun kuzeybatısında, Amasya’nın bir köyünde ortaya çıkacaktı...

 

Okuduğum metinlerde dikkat çekilmemekle birlikte, bu yöre, Amasya, Tokat, Niksar yöreleri, daha önce yazmış olduğum gibi, I. Kılıç Arslan ile birlikte 1090’lı yıllarda Haçlı Seferi’ne karşı savaşmış ve Türkmen halkın gözünde “ermiş” mertebesine yükseltilmiş Dânişmendi Gümüş-tekin soyundan gelenlerin, Danişmendiler’in egemen oldukları bir bölgeydi. Yine önceden yazılmış olduğu gibi, daha sonra, ileride, Antakya Prensi Bohemond’un fidyesinden Kılıç Arslan’a pay verilmemesi nedeniyle Dânişmendi Gümüş-tekin ile Kılıç Arslan’ın arası açılacaktır, ve savaşacaklardır. Bohemeond, 1103 yılında, Danişmend’e ödediği yüklü fidyenin ardından serbest bırakılacak ve Antakya’ya dönecekti ama, bu fidyeden I. Kılıç Arslan’a pay verilmeyecekti... Bundan sonra da Danişmendiler ile Anadolu Selçuklu Hanedanı arasında bir rekabet, çatışma sürüp gidecektir...

 

Şüphesiz kesin birşey söylemek olanaksızdır ama, Baba İshak’ın gelip Amasya yöresine, Selçuklu Hanedanı’ndan hoşlanmayan Danişmendiler’in yoğun olduğu bir bölgeye yerleşmiş olması, acaba tesadüfmü idi?, yoksa bilinçli ve planlı bir seçimmi idi? Bence, bu satırları yazana göre, Baba İshak’ın yeni yerleşimi bilinçli bir seçimdi. Fakat yine de olayla ilgili anlatımlarda çok büyük boşluklar olduğu için, kesin birşey söylemek zordur... Bu satırları yazanın duygularına göre, sadece Güneydoğu Toroslar yöresindeki yeni gelmiş göçebe Türkmenlerle başlatılacak bir isyanın başarısına inanmayan Baba İshak, propogandasını Danişmendiler’in yoğun olduğu bölgede de sürdürerek, Anadolu’da varolan tüm memnuniyetsiz Türkmen unsurları birleştirmek, ve bundan sonra harekete geçmek istemiş olabilir... Ya da gerçekten O, kargaşa ve çatışma ortamından uzaklaşarak manastır yaşamına benzer bir yaşam içinde düşüncelerini geliştirmek istemiş te olabilir...

 

Baba İshak, Amasya civarında bir köyde, boğaz tokluğuna koyun çobanlığı yapmaya başlar. Herhangi bir ücret istemeden hayvanlara sevgi yüklü bakımı, şefkati, alabildiğine kanaatkar yoksul yaşamı ile O, halkın sevgisini kazanır. Baba İshak, hastalıklardan eşler arasındaki geçimsizliklere dek yöre halkının tüm sorunları ile ilgilenir. Halk, O’nun kerametler gösterdiğine inanmaya başlar. Ünü yayılınca O, bulunduğu köyün yakınındaki bir tepe üzerine küçük bir tekke inşaedip çile doldurmaya, birçeşit keşiş yaşamı sürmeye başlar. Burası, O’nun propoganda merkezidir... Baba İshak’ın görüşlerini çevrede yayan müritleri, Amasya, Tokat, Çorum, Sıvas, Doğukarahisar bölgelerinde O’nun etkinliğini arttırırlar...

 

Baba İshak yanlıları, Maraş ve Urfa çevrelerinde de çoğalıp yayılmaya başlamışlardır. Avcıoğlu’na göre Baba İshak’ın müridleri (tüm varlıkları ile O’na teslim olmuş izleyicileri), Urfa ve Harran çevresini kasıp kavuran Harizimşahlılar’ı da kazanmaya çalışmışlar, onları Selçuklu yönetimine karşı savaşa davet etmişlerdir. Selçuklu yönetiminden kopmuş Harizimşahlılar’ı safına çağırmış olması, Prof. Osman Turan’a göre, Baba İshak’ın zamanının politik koşullarını ne ölçüde iyi tanıdığının bir göstergesidir...

 

Biraz farklı cümlelerle de olsa, hem Avcıoğlu’nun ve hem de Prof. Osman Turan’ın anlatımlarına göre, müridlerinin gözünde bir velî (ermiş) mertebesine yükseltilmiş olan Baba İshak, 1240 yılına gelindiğinde, Selçuklu Sultanı Gıyasettin Keyhüsrev’e karşı açıkça cihad ilanetmiştir... Mevcut bilgiler, Avcıoğlu’nun ve Prof. O. Turan’ın ifade ettikleri yönde olsa da, bu satırları yazana göre, iletişim olanaklarının sonderece sınırlı olduğu o günün dünyasında, Baba İshak’ın haberi olmadan, veya O’nun bazı sözlerini yanlış yorumlayarak, bazı müridlerin O’nun adına cihad ilanedip savaşı başlatmış olmaları da mümkündür. Çünkü, cihadın başlatıldığı Adıyaman ve Maraş çivarı ile Baba İshak’ın yaşamakta olduğu Amasya yöresi arasında çok uzun bir mesafe, kuş uçuşu en az 400 km, normal yol ile ise çok çok daha uzun bir mesafe vardır...

 

Doğan Avcıoğlu’nun aktarması ile, Resmi Selçuklu tarihçisi İbn Bibi’ye göre, Baba İshak’ın Kefersud ve Maraş bölgesine giden müridleri, Türkmenler’e, at ve silahlarını hazırlamalarını söylemişlerdir. Onları, ilanedilecek tarihte, kötülerin kökünü kazımak, dünyayı düzeltme eylemini başlatmak, ve memleketler fethetmek için hazır olmaya davet etmişlerdir. Eyleme katılanlar ganimetten pay alacaklar, karşı çıkanlar ise acımasızca öldürüleceklerdir... Avcıoğlu’nun ve Prof. O. Turan’ın anlatımlarına göre Türkmenler, merkep, koyun, sığır gibi mallarını satarak at ve silah almaya davet edilmişlerdir...

 

Prof. O. Turan’ın ifadesi ile, mallarını satıp silahlanan Türkmenler, Türk kabileleri ve obaları, “her köşeden çekirgeler ve karıncalar gibi kaynaştılar ve savaşa başladılar.” Yine Avcıoğlu’nun ve Prof. O. Turan’ın anlatımları ile, harekete geçmiş olan Türkmenler, Sumeysat, Kahta, Adıyaman bölgelerini işgaledip, kendilerine uymayan Müslüman ve Hiristiyan halkın mallarını yağmaladılar, canlarını aldılar. Malatya Subaşısı (şimdiki emniyet müdürü gibi biri veya garnizon komutanı) Muzaferiddin Alişir, isyanı bastırmak üzere güçleri ile Babailer’in üzerlerine yürüdü ise de, savaşı kaybetti, bozguna uğradı. Malatya’ya dönen Muzaferiddin Alişir, yeniden asker topladı, Germiyanlılar’ı (ileride, 1302- 1429 yıllarında Kütahya yöresinde bir beylik oluşturacak olanlar) ve Kürtler’i de safına katarak yeniden Babailer’in üzerine yürüdü. Alişir, yeniden mağlup oldu... Üst üste kazanılan iki zaferin ardından moralleri ve inançlarına bağlılıkları yükselen Baba İshak yanlısı Türkmenler, Sıvas üzerine yürüdüler...

 

Direnen Sivas halkı ve Sivas garnizonu, Babailer karşısında başarısız kalınca, çevredeki Türkmeler de onların, Babailer’in saflarına katılmaya başlayacaklardı. Karşı koyan Sivas ilerigelenlerini öldüren Babailer’in ellerine çok sayıda ganimet geçecekti... Kafalarında ölümsüzleştirip “yaratıcı” güç mertebesine çıkarttıkları ve bu nedenle “Baba Resul” olarak adlandırdıkları ruhani önderleri Baba İshak’a bir an önce kavuşabilmek için, onlar, Babailer, Tokat ve Amasya yönüne doğru harekete geçeceklerdi...

 

Bu satırları yazana göre, Babailer’in, Baba İshak’ın yaşamakta olduğu Tokat ve Amasya yönüne doğru yürümeleri, bir an önce O’na kavuşmak istemeleri, “cihad” çağrısının doğrudan Baba İshak tarafından yapılmadığının, onun adına bazı kolay kazanç peşindeki sabırsız ve işgüzar müritleri tarafından yapılmış olabileceğinin göstergelerinden birisidir. O dönemde Baba İshak’ın Amasya’nın bir köyünden tüm gelişmeleri denetleyebilmesi olanak dışıdı idi... Diğer yandan, yine bu satırları yazana göre, isyancıların Selçuklu Hanedanı’nın merkezi, iktidarın kalbi Konya yerine, kuzeydeki alakasız Amasya’ya doğru yürümeleri, sonderece büyük bir stratejik hata idi. Anlaşılan bu tavırları ile onlar, başlangıçta çok korkmuş, hatta paniğe kapılarak Beyşehir Gölü’nde bir adaya sığınmış olan Selçuklu Sultanı Gıyasettin Keyhüsrev’e, kendisini toparlaması için zaman kazandırtmışlardı...

 

Sultan Gıyasettin Keyhüsrev, kumandanlarından Hacı Armağanşah’ı (Mubarizeddin Armağan-şah) Amasya Subaşısı (emniyet müdürü veya garnizon komutanı) atayacak ve Babai isyanını bastırmakla görevlendirecekti. İsyancılardan önce Amasya’ya yetişen Hacı Armağanşah, Baba İshak’ı yakalatıp kale burcuna astırtacaktı...

 

Prof. O. Turan’ın aktarması ile, daha önce adı anılmış olan “Ebu’l-Ferec Tarihi”ne göre, pusuya düşürülen Baba İshak, boğulduktan sonra kale burcuna asılmıştı... Anlaşılmış olduğu gibi bu kale burcuna asma işinden amaç, Baba İshak’ın sıradan ölümlü bir insan olduğunu göstererek Babailer’in morallerini yıkabilmekti... Fakat Türkmenler, hala, “O’nun ölmediğine, sadece göğe uçup melekleri yardım için getireceğine,” inanmaktaydılar... Hiristiyanlar’ın “İsa-Mesih’in ölmediğine, göğe uçtuğuna, birgün dönüp onları kurtaracağına”, inanması gibi Türkmenler’in’de “Baba İshak’ın ölmediğine, sadece göğe uçup melekleri yardım için getireceğine” inanmaları, Babailer ile Hiristiyanlar arasındaki düşünce paralelliğini göstermesi açısından ilginçtir. “Birgün geleceğine” inanılan “kurtarıcı” Mesih, veya Mehdi inancı, “Ari” kahraman Saoshyant olarak Zoroastrianism inancında, Eski Ahit’te, hem “Yedi İmam” ve hem de “12 İmam” Şia inançlarında ve bunların türevlerinde bulunmaktadır... Anlaşılan Türkmenler, Baba İshak’ı, İsa Mesih veya beklenen Mehdi yerine koymuşlardı...

 

Baba İshak’ın ölümsüz olduğuna, ölmediğine inanan Babailer, “Baba resul Allah” naraları ile Amasya Kalesine doğru saldırıya geçeceklerdi. Yaşanan şiddetli çatışmalarda, Mubarizeddin Hacı Armağanşah yaşamını yitirecekti. Sonuçta Amasya, Babailer’in ellerine geçecekti...

 

Baba İshak’ın ölmediğine, onları zafere taşıyacağına inanan Türkmenler, bu kez Konya üzerine doğru harekete geçeceklerdi ama, bu satırları yazana göre, artık oldukça geçikmişlerdi. Selçuklu sultanına düşünmek ve gerekli tedbirleri almak için yeterince zaman kazandırmışlardı...

 

Avcıoğlu’nun ve Prof. O. Turan’ın anlatımlarına göre, Selçuklu Sultanı Gıyasettin Keyhüsrev, Erzurum Uc’una, Moğollar’a karşı yerleştirmiş olduğu orduyu, Babailer’in üzerine sürecekti. Kayseri’ye gelen bu orduya, Sultan’ın paralı Frank (Fransız) ve Gürcü askerleri de katılacaktı. Böylece, sayısı 60 bin süvariye ulaşan Selçuklu ordusunun başına, kumandan olarak, Necmeddin Behramşah tayinedilecekti...

 

Bu olaylar yaşanırken, Konstantinoupolis (İstanbul) merkezli Latin İmparatorluğu’nun (1204- 61) varlığını sürdürdüğünü anımsamakta yarar vardır sanırım... Sözkonusu imparatorlukta Venedik yönlendirici güç olmakla birlikte, Fransızlar çoğunluğu ve askeri gücü oluşturmaktaydılar. Selçuklu ordusundaki paralı Frank askerleri, muhtemelen, sözkonus Latin İmparatorluğu’ndan gelen birtakım maceracı unsurlardan oluşmaktaydı...

 

Amasya’dan güneybatıya, Konya’ya doğru yönelmiş olan Babailer, yollarının yarısında, Ekim veya Kasım 1240’da, Kırşehir vilayetinin Malya ovasında, Selçuklu ordusu ile karşılaşacaklardı. Avcıoğlu’na göre, mükemmel silahlanmış 60 bin suvariden oluşan Selçuklu ordusu, başlangıçta, 6 bin Türkmenden oluşan Babai gücüne karşı savaşmaktan kaçınacaktı. Babai gücünden en az on kat fazla olmalarına ve çok daha mükemmel silahlanmış olmalarına karşın, Baba İshak’ın efsanevi gücünden çekinen Selçuklu ordusunun Müslüman askerleri, savaşmak istemeyeceklerdi. Bu nedenle, Babailer’in üzerlerine önce Hiristiyan askerler sürülecekti...

 

Prof. O. Turan’ın ifadesi ile, resmi Selçuklu tarihçisi İbn Bibi’ye, Süryani asıllı bir tarihçi olan Ebu’l-Ferec’e, ve Beauvais’e göre, Hiristiyan askerlerin başlarından bir Frank (Fransız) kumandan ile Gürcü Şalva’nın oğlu Phardavla bulunmaktaydı... (Vincent of Beauvais, yani Beauvais’ten Vinvent, 1190- 1264, Papa IV. Innocent tarafından 1247’de İranda bulunan Moğollar’a, Il Kağanlığı’na, ve ayrıca Ermenistan’a yollanan elçidir. Aynızamanda teolog, papaz olan bu kişi, orta çağın ünlü Fransız ansiklopedistidir...)

 

Prof. O. Turan’ın aktarması ile, Süryani Ebu’l-Ferec’e göre, Fransız askerleri hiddetten dişlerini gıcırdatmaktadırlar ama, yine onlar, Baba İshak’ın gücünden çekiniyor olmaları nedeniyle, alınları üzerinde haç işareti yapmadan savaşa girmemekteydiler. Sözkonusu haç işareti, Fransız askerlerin dahi Baba İshak’ın manevi gücünden korktukları, bu şekilde korunmak istedikleri anlamına geliyordu...

 

Hiristiyan askerler Babailer’in ilk saldırılarını tesirsiz bırakıp püskürtünce, Selçuklu ordusundaki Müslüman askerler de cesaretlenip savaşa gireceklerdi. Artık, Baba İshak’ın herhangi gizemli bir gücü olmadığını kavramışlardı. Sonuçta, Babailer’in gücüne göre devasa sayılabilecek Selçuklu ordusu, ilk ağızda dört bin kadar Türkmeni, erkeklerle birlikte gelmiş olan kadın, çoluk-çocuk herkesi kılıçtan geçirecekti. İki-üç yaş civarında olan çocuklar dışında kimse sağ bırakılmayacaktı. Türkmenler’in tüm malları yağma edilecekti...

 

Selçuklu aristokrasisi sevinç içinde idi. Sefahat alemlerinin Sultanı Gıyasettin Keyhüsrev, yüreği ferahlamış olarak her tarafa fetih-nameler yollayacaktı. Kumandanlara hediyeler ve hil’atler ihsan edilecekti (hil’at= Sultan tarafından verilen ağır değerli kaftan). Askerlere evlerine dönmeleri emredilecekti... Bu ölçüde gürültülü bir kutlama, yenilen bir avuç isyancı için, savaşcı sayısı altı bin kişiyi zor bulan Türkmen için yapılmaktaydı... Diğer yandan, Moğol saldırısı kapıyı çalmaktaydı. Anadolu Selçuklu Devleti’nin sonu yakındı ama, Saray çevresi, önce İlhanlı (Il Kağanlığı) Moğolları karşısında vasallığı (köleliği) kabulederek varlıklı konumunu bir süre daha koruyabilecekti...

 

Geçmişin özgür göçebe yaşamına yönelik umutlarla başlamış olan kalkışma, trajik hüzünlü bir son ile noktalanmıştı. Değişip gelişen sınıflı toplum süreçleri içinde geçmişe dönüş, özgürlüğü geçmişte yakalayabilmek olanaksızdı ama, başkaldıranların daha farklı bir özgürlük anlayışlarının olabilmesi de olanaksızdı. İnsan soyu muhtemelen en geniş anlamda toplumsal özgürlüğü, en ileri teknolojilerin üzerinde yükselebilecek sınıfsız bir toplum yapısı içinde yakalayabilecektir...

Yusuf  Küpeli

 

12 Nisan 2011 (2011.04.12)

 

yusufk@telia.com

 

http://www.sinbad.nu/