Rahmi Yıldırım, EMEĞİN ONURU SENDİKALI OLMAKTIR

(...) Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın çıkardığı Basın gazetesinin son nüshasından bu yana geçen zaman diliminde de Deniz Feneri yolsuzluğu, Başbakan’ın Doğan Grubu medyasına yönelik boykot çağrısı, Ergenekon soruşturması ve Aktütün saldırısı dolayısıyla medya profesyonelleri bıktırırcasına “demokrasi mücadelesi” verdiler, düşünce ve basın özgürlüğünden söz etiler. Ne ki, tartışmaların seyri, sözü geçen kavramların ne denli ucuzlatıldığını, çürümüş siyasal yapı ve medya ile yolsuzluk arasındaki simbiotik ilişkiyi, “dördüncü güç” karşısında “beşinci güç” (kavram İgnaciot Ramonet’nin)  gereksinmesinin ne denli ivedilik kazandığını gösterdi...

- Demokrasi bahane, sermaye birikimi şahane

- Medya emekçilerinin örgütsüzlüğü

Sinbat'ın notu: Yukarıdaki başlığı taşıyan yazının Sinbat'a yerleştirildiği 26 Ekim 2008 Pazar günü, TV kanalları, Ankara Shereton Oteli'nin girişinde, -Başbakan'ın da davetli olduğu bir düğünde- fotoğrafçılık görevini yapmaya çalışan Hürriyet muhabirinin, ortada herhangi bir neden yokken, otelin korumaları tarafından acımasızca nasıl dövüldüğünün fotoğraflarını vermekteydiler. Güçlü ve eğitimli korumalar, savunmasız muhabire, anlaşılması zor nefret ve kin duygularıyla, yumruklar ve tekmelerle saldırmaktaydılar. Onlar, kolu kırılmış vaziyette acılar içinde yerde yatan gazeteciyi hala tekmelemekte, üzerinde zıplamaya çalışmaktaydılar... Ve yine aynı günlerde, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü'nün basın özgürlüğü ile ilgili olarak 173 ülke arasında yapmış olduğı sıralamada Türkiye, en sonlarda, 102nci sırada yeralmaktaydı... İktidar yanlısı basın organlarının, Kanal 7' nin kurucularının ve görsel basın organlarında ahlaka uygunluğu denetlemekle sorumlu RTÜK adlı kurumun başkanının adlarının da bulaşmış olduğu Deniz Feneri yolsuzluğu skandalı Türkiye'de örtbas edilmeye çalışılırken; Almanya'da tüm delilleri ile açığa çıkmış bu skandal -iktidarın korkutmuş olduğu- Türkiye basını tarafından artık görmezliğe gelinirken; işkenceciler ve binlerce faili mechul cinayetin katilleri insanların arasında rahatça dolaşırlarken, başbakan, "demokrasi" havarisi rolünü oynamayı sürdürmekteydi ve sürdürmektedir... www.sinbad.nu

 

EMEĞİN ONURU SENDİKALI OLMAKTIR

Utangaç bir ifadeyle “ana akım” diye adlandırılan burjuva iletişim kuramlarına göre medya dördüncü güçtür, kamuoyunun serbestçe oluşumuna aracılık eder, kamu adına siyasal otoriteyi eleştirir ve denetler. Kitle iletişim araçları, bireysel, toplumsal, ulusal ve uluslararası konuların akılcı biçimde öğrenilmesi için haber ve bilgi aktarırlar. Yine kitle araçları, tartışma ve diyalog kanalı olarak ortak sorunların kavranmasında, uygun çözümün bulunmasında özendirici rol oynarlar. Ayrıca medya eğlence ve eğitim gereksinmelerine de karşılık verir.

Ana akım kuramlarında medyanın bütün bu işlerin altından kalkabilmesi için düşünce ve basın özgürlüğünün sağlanması gereğinden söz edilir. Medya profesyonelleri her vesileyle demokrasi, düşünce ve basın özgürlüğünden dem vururlar. Medya emekçileri de ciddi ciddi kamusal bir misyonla yükümlü oldukları ve kamu adına dördüncü gücü temsil ettikleri sanısındadırlar.

Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın çıkardığı Basın gazetesinin son nüshasından bu yana geçen zaman diliminde de Deniz Feneri yolsuzluğu, Başbakan’ın Doğan Grubu medyasına yönelik boykot çağrısı, Ergenekon soruşturması ve Aktütün saldırısı dolayısıyla medya profesyonelleri bıktırırcasına “demokrasi mücadelesi” verdiler, düşünce ve basın özgürlüğünden söz etiler. Ne ki, tartışmaların seyri, sözü geçen kavramların ne denli ucuzlatıldığını, çürümüş siyasal yapı ve medya ile yolsuzluk arasındaki simbiotik ilişkiyi, “dördüncü güç” karşısında “beşinci güç” (kavram İgnaciot Ramonet’nin)  gereksinmesinin ne denli ivedilik kazandığını gösterdi.

Almanya’da mahkeme kararına bağlanan Deniz Feneri yolsuzluğu, inanç hortumculuğunun Türkiye ile sınırlı kalmadığını, iktidar partisiyle birinci derecede akraba bir medya kuruluşunun ve iktidarın kolladığı bir derneğin yolsuzluktaki rolünü de ortaya koydu. Davanın iddianamesinde geçen Başbakan’a yönelik iddia, gazeteciliğin profesyonel kodlarına göre, dünyanın neresinde olursa olsun “bomba” haber değerindeydi.

Başbakan’ın bir başbakana yaraşır şekilde iddianın medyada haberleştirilmesini beklemeden yolsuzluğun Türkiye ayağının ortaya çıkması için harekete geçmesi gerekirdi. Ne ki, bu beklenti boşunaydı. Başbakan, makamına yaraşır şekilde davranmadı; “bomba” haberi ele geçiren medya grubu da elde ettiği enformasyonu siyasal iktidara karşı pazarlık nesnesine dönüştürdü.

Pazarlığın bir yanında elindeki medya gücüyle Başbakan’a giderek Hilton arazisine imar izni ve Ceyhan’a rafineri ruhsatı isteyen, istediğini alamayınca elinde tuttuğu dosyayı habercilik iddiasıyla manşete çıkartan medya patronu.

Pazarlığın öbür yanında rafineriyi damadının şirketine verme niyeti ve inanç hırsızlığıyla finanse edilen medya kuruluşuna akrabalığı bir parça ortaya çıkınca, elindeki iktidar gücüyle karşıt medyayı baskı altına alan, boykot çağrısı yapan, rakip medya patronunu “sana beş gün süre, açıkla, yoksa ben açıklarım” şantajıyla susturmaya çalışan, kirli pazarlıkları açıklamak ve yargıya göndermek görevlerinden kaçınan Başbakan.

Arada Almanya’daki yolsuzluğun Türkiye ayağını soruşturmakta ayak sürüyen yargı organları...

Ekranlarda, mikrofonlarda ve sayfalarda ise okuyucuyu, izleyiciyi, demokrasi mücadelesi verildiğine ikna etmeye çalışan medya profesyonelleri, bilim adamları...

İnanç yolsuzluğu davasından “millet iradesini savunma” görevi çıkarmayı başaran cemaat medyası personeli...

 

Demokrasi bahane, sermaye birikimi şahane

Kavganın aktörleri, yardımcı oyuncuları, çığırtkanları üzerlerine düşeni yaptılar, yapıyorlar.

Demokrasi, millet iradesi, basın özgürlüğü gibi içi boşalmış kavramlarla örtülen gerçek şudur ki, siyaset, kamu kaynaklarını talan ve yağma pratiğidir. Pasta paylaşımında siyasi yapı ile “dördüncü güç” medya simbiotik ilişki içindedir.

Yapışık kardeşler 2002-2006 döneminde birlikte kazandılar. Başbakan ile Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni’nin bir sohbetinde dile getirildiği üzere, söz konusu dönemde Doğan Grubu şirketleri 10’a katlandı. Servet birikimi böylesine muhteşemken grubun medyasında Başbakan’dan iyisi yoktu. Başbakan “en büyük reformcu” ilan edildi. Grubun genel yayın yönetmenleri, yazarları, Başbakan’ı “demokratik, özgür bir Türkiye için çırpınan reformcu” diye parlatmak için birbirleriyle yarıştılar, “İkinci Atatürk” demeye getirdiler. Haber sayfalarında Başbakan’ın attan düşüşünde bile mükemmellik keşfedildi. İdris Küçükömer’in referansıyla Başbakan’ı solcu, sosyalist ilan etmeye yeltenen “romantik” yazarlar bile çıktı.

Şimdi pastadan kopartılacak dilimlerin paylaşımında kavga çıkınca yollar ayrılmış görünüyor. Bu kavgada Doğan medyası da Erdoğan medyası da üzerlerine düşeni yaptılar, yapıyorlar.

Doğan medyası Deniz Feneri’nin üzerine abanıp, Erdoğan medyasına sızdırılan Ergenekon dosyasına ve Aktütün saldırısıyla ilgili belgelere göz ucuyla bakıyor, baktığında da belgeleri çürütmeye çalışıyor. Aydın Doğan, bir ara, Başbakan’ın basın özgürlüğünü tehdit ettiğine kamuoyunu ikna etme çabasındaydı:

“Benim açımdan bu konuşmanın asıl vahim yanı, basın özgürlüğüne yönelik ağır tehditin artık iyice su yüzüne çıkmış olmasıdır.” (Milliyet, 7 Eylül 2008)

Grubun amiral gemisinin kaptanı da patronu gibi, kavganın basın özgürlüğü kavgası olduğu iddiasındaydı:

“Erdoğan’ın şahsi öfkesi, giderek Doğan Medya Grubu’na karşı verilen bir kavga olmaktan çıkıp, hızla basın özgürlüğüne karşı kavgaya dönüşmektedir.” (Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 20 Eylül 2008)

Grubun en önemli ideolojik mühimmatı laiklik ve basın özgürlüğü. Laiklik ve basın özgürlüğü söylemiyle cepheyi genişlettiğinde kendisine müttefik bulmakta zorlanmadı:

“Bu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la, Doğan Grubu’nun başkanı Aydın Doğan arasındaki bir kavga değildir… Bu, her şeyden önce bir ahlak kavgasıdır… Bir dürüstlük kavgasıdır… Bir namus kavgasıdır… Bir medya özgürlüğü kavgasıdır… Bir rejim kavgasıdır… Bir demokrasi kavgasıdır…” (Emre Kongar, Cumhuriyet, 11 Eylül 2008, siyahlar yazara ait)

Erdoğan medyası da Ergenekon dosyasına ve Aktütün belgelerine abanıyor, Deniz Feneri’ne göz ucuyla bile bakmıyor, baktığında ise “millet iradesini Cumhuriyet elitlerinin vesayetinden kurtarma” palavrasını çıkarıyor:

“Velhasıl, kavga Doğan-Erdoğan kavgası değildir. Millet iradesiyle, bu ülkede seçilmişleri vesayet altında tutmakta direnen Cumhuriyet elitlerinin mücadelesidir. Aydın Doğan ve Tayyip Erdoğan isimleri, bu mücadelenin bugünkü sembolik isimleridir. Ancak Erdoğan, millet iradesini savunma konusunda, kendinden öncekilerden daha sağlam ve kararlı duruyor.” (Hüseyin Gülerce, Zaman, 19 Eylül 2008)

İki tarafın da ideolojik söylemi, medyanın kamu adına “dördüncü güç” olmadığını, tersine, medyanın aile, okul, cami, kışla ve işyeriyle birlikte egemen sınıfın en etkili ideoloji üretme ve yayma aracı, dahası sermaye biriktirme aracı olduğunu yeterince kanıtlıyor.

Paylaşım kavgası sertleştiğinde Aydın Doğan, “Sayın Başbakan’a karşı kişisel hiçbir husumetim yok... Bu olay nereden çıktı onu da anlayabilmiş değilim... Ama oldu bir şey, benim açımdan konu kapanmıştır, uzatılacak bir husus olduğunu düşünmüyorum.” (Sabah, 1 Ekim 2008) diyerek zeytin dalı uzatınca ne basın özgürlüğü kavgası kaldı ne de demokrasi mücadelesi.

Vurgulamalı ki, piyasa tanrısının hizmetindeki medyanın kitlelere ulaştırdığı mesajlar ve haber içerikleri başından itibaren sınıfçılık, ulusçuluk, ırkçılık, cinsiyetçilik vs ayrımcılıkla sakatlanmış bir dille üretilmektedir. Medyanın dördüncü güç olduğu savı, iyi niyetli bir temenniden ibarettir. Siyaset kurumu gibi medya da ayrımcılıkla sakatlanmış diliyle imajlar üretmekte ve ürettiği imajlara halkı inandırmaya çalışmaktadır.

Medyanın ideolojik kontrol aygıtı ve sermaye biriktirme aracı olma işlevi, kapitalizmin küreselleşme olarak adlandırılan evresinde, enformasyon akışını bombardımana dönüştüren yeni iletişim teknolojilerinin desteğinde daha da belirginleşti ve pekişti.

İletişim kuramcısı Herbert Schiller medyanın reel misyonunu “kitle manipülasyonu” olarak tanımlamaktadır. Schiller’e göre haber akışını kontrol altında tutmak, zihinleri amaca uygun fikirlerle doldurmak, en etkili manipülasyon pratiğidir. Manipülasyonun orkestra şefleri medyada, halkla ilişkiler bürolarında,  reklam ajanslarında devletin ve kapitalist ekonominin naipleri gibi çalışmaktadırlar. (Schiller, Zihin Yönlendirenler, 1973, Türkçe çeviri 2005, s: 10–16)

 

Medya emekçilerinin örgütsüzlüğü

Nihayet vurgulanması gereken bir nokta, medyanın kitle manipülasyonuna cephane üreten medya emekçilerinin örgütsüzlüğüdür.

Deniz Feneri yolsuzluğu, Ergenekon soruşturması, Aktütün saldırısı ve benzeri vesilelerle sık sık demokrasi, basın özgürlüğü ve millet iradesi kavgasına tutuşan(!) medya gruplarının hiçbirinde sendika yoktur.

Cumhuriyet elitlerine karşı millet iradesini savunduğu palavrasını savuran medya gruplarında sendika hiç olmadı. Hilton arazisi ve Deniz Feneri dolayısıyla demokrasi ve basın özgürlüğü kavgası(!) veren grupta ise sendika, 1990’ların başında yüksek maaşlı profesyoneller eliyle yok edildi.

Gelinen noktada medya emekçileri, toplumsal bilinç ve örgütlenme düzeyi bakımından toplumun en geri ve zavallı kesitini oluşturmaktadır. Sendika nispeten örgütlüyken de verili paradigmanın hizmetindeydi. Ama, bilinir ki, en kötü sendika bile sendikasızlıktan iyidir.

Paradigmanın tersine çevrilmesi kuşkusuz, üretim araçlarının ve elbette medyanın mülkiyet ilişkilerini kökünden değiştirecek, devrim niteliğinde bir alt üst oluşla mümkündür. Ama böyle bir alt üst oluşa gerek kalmadan da paradigmanın zayıflatılması mümkündür. Yeter ki, okuyucunun, izleyicinin “beşinci güç” önerisini devrim bilincine dönüştürmesini beklemeden medya emekçileri, “emeğin onuru sendikalı olmaktır” bilincini edinebilsinler.

Rahmi Yıldırım

24 Ekim 2008

 

http://www.sinbad.nu/