not: Aşağıdaki metin, değişik Türk halkları ve bu halkların dilleri üzerine bilgiler veren bir kitabın küçük parçalarındandır. Büyüklüğü 12 punto ile 11 A-4 sayfası tutan bu metni ayrıca yayınlamanın yararlı olabileceğini düşündüm. Umarım işinize yarar. İyi okumalar dileğiyle- Yusuf Küpeli, 17 Temmuz 2012

 

Yusuf Küpeli, ŞEYH BEDREDDİN, BÖRKLÜCE MUSTAFA, TORLAK KEMAL, VE AYRICA BEDREDDİN-MANİ PARALELLİKLERİ ÜZERİNE KISA NOTLAR

Osmanlı yönetimi tarafından derin bir nefret duygusu ile varlığı, düşünceleri, ve yaptıkları ile ilgili tüm izler yokedilmeye, silinmeye çalışılmış olan Şeyh Bedreddin hakkında tam doyurucu bilgiler verebilmek pek mümkün gözükmese de, ya da benim için gözükmese de, anlatılacak birşeyler vardır şüphesiz. Ve ben, Nazım Hikmet’in “Simavne Kadısı oğlu Şeyh Bedreddin Destanı”nın ilk bölümünü aşağıya yerleştirerek anlatımıma başlamak istiyorum...

 

ŞEYH BEDREDDİN, BÖRKLÜCE MUSTAFA, TORLAK KEMAL, VE AYRICA BEDREDDİN-MANİ PARALELLİKLERİ ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Vaktiyle, 1965 veya 1966 yılında, henüz Nazım Hikmet’in şiirleri yasaklı iken, sadece orada-burada, dergilerde veya gazetelerde tek-tük yayınlanır iken, üst sınıflardan gelen varlıklı ve aydın bir arkadaş, Nazım Hikmet’in “Simavne Kadısı oğlu Şeyh Bedreddin Destanı” adlı yapıtının daktilo edilip gizlice dağıtılan bir kopyasını, 3-5 günlüğüne bana verecekti. Destanı okurken müthiş heyecanlanacak, bazı dizeleri hemen ezberleyecektim. Sanki başkaldıranların arasında bende vardım... Henüz ortalarda fotokopi makinası olmadığı, daktilom da bulunmadığı, ve o sıralarda daktilo yazmaktan da anlamadığım için, bu uzun destanı elimle, kitap harfleri kullanarak, ve kopya kağıtlarından yararlanarak, yedi nüsha çoğaltacaktım. Yaptığım iş sonderece yorucu idi  ama, bu destan birilerine daha, daha fazla insana ulaşmalı diye düşünmüştüm.

 

Osmanlı yönetimi tarafından derin bir nefret duygusu ile varlığı, düşünceleri, ve yaptıkları ile ilgili tüm izler yokedilmeye, silinmeye çalışılmış olan Şeyh Bedreddin hakkında tam doyurucu bilgiler verebilmek pek mümkün gözükmese de, ya da benim için gözükmese de, anlatılacak birşeyler vardır şüphesiz. Ve ben, Nazım Hikmet’in “Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı”nın ilk bölümünü aşağıya yerleştirerek anlatımıma başlamak istiyorum... (bak: Nazım Hikmet, Simavne Kadısı oğlu Şeyh Bedreddin Destanı, http://siir.gen.tr/siir/n/nazim_hikmet/seyh_bedrettin_destani.htm)

 

“1.

Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi,
duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
gümüş ibriklerde şarap,
bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup
yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak
Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi.
Çelebi hünkâr idi amma
Âl Osman ülkesinde esen
bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgâr idi.
Köylünün göz nuru zeamet
alın teri timar idi.
Kırık testiler susuz
su başarında bıyık buran sipahiler var idi.
Yolcu, yollarda topraksız insanın
                    ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar
                                          köpüklü atlar kişner iken
çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
                                                                tarumar idi.
Velhasıl hünkâr idi, timar idi, rüzgâr idi,
                                                      ahüzar idi.
”

(...)

 

“Fetret Devri” olarakta anılan sözkonusu 11 yıllık kanlı kardeş kavgası sürecinde, Sufi inançlara sahip Türkmen halka daha yakın gözüken Musa Çelebi tarafından 1411 yılında Edirne’de kazasker (baş kadı, baş yargıç) olarak görevlendirilmiş olan Şeyh Bedreddin’in doğum yılı olarak Dr. Hikmet Kıvılcımlı, 1359 yılını verirlerken, bazıları bunu 1365 yılı olarak göstermektedir. Doğrusu, kaynak gösterilmeden verilen bu tarihler konusunda tam bir kanıya varmak mümkün olmasada, Şeyh’in öldürüldüğü 1420 yılı konusunda ortak bir yargı mevcuttur. Aslında, okuduğum bazı metinlerde öldürülme yılı 1416 ile 1420 arası olarak gösterilse de, çoğunluk 1420 yılında birleşmektedir... Musa Çelebi tarafından baş yargıçlığa (kazaskerliğe, baş kadılığa) atanmış olan Şeyh Bedreddin, müridlerinden olan Börklüce Mustafa’yı yanına kethüda (kazaskerden sonra gelen, ve işlere yardımcı olan görevli) olarak alacaktır. Eğer bu doğru bilgi ise, Türkmen ve Bektaşi olduğu söylenen Börklüce Mustafa, eğitimli biridir...

 

Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Sicilli Osmani’nin II. cildini kaynak göstererek, Şeyh Bedreddin’in soyunun Selçuklu Hanedanı’na dayandığını, iddia etmektedir. Yine Kıvılcımlı, Mehmet Süreyya beyin, “Şeyh’in ecdadı Selçuklu Devleti vezirlerinden idi”, diye yazdığını nakletmektedir. Dr. Hikmet Kıvılcımlı devamla, Şemsettin Sami beyin, “Şeyh aslında Selçuklu Hanedanı neslinden olup”, diye yazdığını ifade etmektedir. Yine O, Belgratlı Muhtesip Zade Haki’nin, “Şeyh’in ecdadının Selçuklu sülalesinden Alâettin’in kardeşi oğluna dayanıp vezir olduğunu”, biçiminde yazdığını aktarmaktadır. Son olarak Kıvılcımlı, Taşköprülü’nün, “Söylendiğine göre Şeyh’in dedeleri Selçuk Oğulları’nın veziri ve kendisi Sultan Alâettin Selçuki’nin biraderi oğlu idi”, diye yazdığını nakletmektedir. Anlatımına daha da açıklık getiren Dr. Kıvılcımlı, “(...) Hayrullah Efendi Tarihi’nde, Şeyhle akraba olan Selçuklu Sultanı Ferâmürz oğlu III. Alaeddin’dir”, diye belirtmektedir... Bu bilgiler gerçeği yansıtıyorsa eğer, Bedreddin, yönetici sınıflardan ve köklü aydın bir aileden gelmektedir. Bu akla uygundur, böyle bir kişinin köklü aydın bir aileden gelmiş olması sonderece mümkündür... Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya göre Osmanlı, Şeyh Bedreddin’in soyu üzerine bilinçli olarak susmuştur, O’nun köklerini gizlemeye çalışmıştır... (daha geniş bilgi için bak: KADI İSRAİLOĞLU SİMAVNALI ŞEYH BEDREDDİN, http://www.onergurcan.org/hikmet%20kivilcimli/bedreddin.html)

 

Günümüzde Şeyh Bedreddin’in yaşamı hakkında bilinenlerin büyük kısmının, Hafız Halil tarafından kaleme alınmış olan Menakıbname’ye dayandığı ifade edilmektedir. Günümüz Yunanistan’ının sınırları içindeki Simavna kasabasında doğmuş olduğu söylenen Şeyh Bedreddin’in annesinin Melek Hatun, Bedreddin’in babası olan Simavna kadısı ile evlendikten sonra Müslüman olan Hiristiyan bir Grek kadınıdır. Bedreddin’in annesinin entellektüel konumu hakkında bir bilgi yoktur ama, Hiristiyan kültürü ile yetişmiş bu hanımın oğlunu etkilememiş olduğunu düşünmek zordur... Önce Edirne’de fıkh (şeriat bilgisi, İslam hukuku) eğitimi alan Bedreddin, Bursa’da astronomi ve matamatik dersleri almıştır. Konya’da mantık ve astronomi dersleri aldıktan sonra, Menakıbname’ye göre O, Bedreddin, 8 Aralık 1382 tarihinde Kahire’ye eğitime gitmişti. Sanırım O’nun, yaşamındaki asıl dönüm noktası, Kahire’de temasa geldiği yeni bilgilerle, yeni düşüncelerle başlayacaktı...

 

Neyin efsane neyin gerçek olduğu belli olmayan, ve aslında Bedreddin’in düşünce dünyası hakkında da bir fikir vermeyen anlatıları biryana koyar, ve anlatılmayanlar üzerine düşünecek olursak... Kara Orman ile bağları olan, yani Manichaeism’in Bulgaristan’daki versiyonu olan Bogomil Kilisesi ile bağı olan Şeyh Bedreddin, sanırım, Kahire’de Manichaeism bilgileri ile temasa gelmiş, ve bundan etkilenmişti. Bu satırları yazanın düşüncesine göre O, sıradan bir vahded-i vucut kuramcısı olmadığı gibi, Anadolu Alevi inancı ile de bağlantılı değildi ama, Manichaeism’in derin etkisi altında idi... Kahire’de eğitim görmüş olan Şeyh Bedreddin, kanımca, Mani’nin (216- 274?) düşüncelerinden, Manicheism’den derin biçimde etkilenmiştir. Sasani İmparatoru I. Behram döneminde (yönetimi, 273- 76) -Zoroastrian rahiplerin baskıları sonucu- trajik bir ölüme yollanan Mani ve Manicheism hakkındaki herşey İran’da vahşice yokedilmiş olmakla birlikte, en geniş Manicheism arşivi, İran’ın elinin uzanamadığı Kahire’de, Bedreddin’in eğitim gördüğü merkezde bulunmaktaydı...

 

Yine bu satırları yazana göre, Sufi inançlara sahip Türkmenlerle birlikte ayaklanmaya Hiristiyan ve Yahudi unsurların da katılmış olmaları, bu Müslüman olmayan unsurların, başkaldıranların ideolojisinde kendilerinden birşeyler bulmaları ile ilintilidir muhtemelen. Sözkonusu katılım, Bedreddin’in düşüncelerinin Manichaeism ile bağlarının göstergelerinden birisidir. Çünkü, Zoroastrianism ve Hiristiyanlık gibi düalist bir inanç biçimi olan Manicheism’de, Zoroastrianism’den, Hiristiyanlık’tan, Budism’den ve Mezopotamya mitilojilerinden birşeyler vardır. Sonuçta sözkonusu din, bunların bileşimlerinden oluşturulmuştur... Ayrıca O, Bedreddin, Balkanlardaki Sufi örgütlenmelerle de bağ halindeydi. Balkanlarda Sufi inançlara sahibolanların önemli birkısmı, Manicheism’in bir biçimi olan Bogomilizm’den, Bogomil Kilisesi’nden İslama geçenlerden oluşmaktaydı...

 

Batı Anadolu’da, İzmir Karaburun’da 1415-1416’da, Börklüce Mustafa adındaki önderin fili yönetiminde başlayan sözkonusu halk ayaklanması, Çelebi Sultan Mehmed’e bağlı güçler tarafından yenilgiye uğratılacaktı. Börklüce Mustafa, işkence ile öldürülecekti... Bedreddin’in diğer öndegelen müridlerinden Torlak Kemal ise, Manisa dolaylarında daha zayıf bir ayaklanmaya önderlik edecek ve yenilerek idam edilecekti. Yazılanlara göre Torlak Kemal, Yahudi dinindendir... Sözkonusu gelişmeler sırasında sürgün yeri İznik’ten kaçarak Balkanlar’a, şimdiki Bulgaristan’da bulunan Kara Orman yöresine sığınmış olan Şeyh Bedreddin, Osmanlı casusları tarafında 1416 veya 1420 yılında kaçırılacaktı. O, öldürüldükten sonra -şimdi Yunanistan sınırları içinde olan- Serez’de çırılçıklak asılıp teşhir edilecekti. Osmanlı yönetimi, bu zalimce uygulaması ile, Bedreddin’in çıplak gövdesini teşhir ederek, “O’nun bir insan olduğunu, beklenen ‘Mehdi’, ‘kurtarıcı’ olmadığını” kanıtlamak istemişti... Aslında bu zalimce tavır, kalkışmanın ciddiyeti, ve halkın yaygın memnuniyetsizliği konusunda bir fikir vermektedir. Anlaşılan halk, bir “Mehdi”, bir “kurtarıcı” beklemekteydi...

 

Anlaşıldığı kadarıyla olaylar, 1413’de Musa Çelebi’nin kardeşi Çelebi Mehmed’e yenilmesi, Çelebi Mehmed’in Edirne sarayında resmen Osmanlı tahtına oturması ile başlayıp hız kazanacaktı... Bu gelişmenin ardından, Musa Çelebi’nin kazaskeri (baş kadısı) olan Şey Bedreddin, İznik’e sürgüne yollanacaktı... Daha önce, Musa Çelebi tarafından baş yargıçlığa (kazaskerliğe) atanmış olan Şeyh Bedreddin’in, Börklüce Mustafa’yı yanına kethüda (işlere yardımcı olan görevli) olarak aldığını yazmıştım. Aydın yörelerinden bir Türkmen olan Börklüce Mustafa, yazılanlar doğru ise, aynızamanda, Tasvîrü’l- Kulûb adlı kitabı olan bir mutasavvuftu. Ve muhtemelen O, arapça ve farsca bilmekteydi... Şeyh Bedreddin’in İznik’e sürülmesi ile birlikte Börklüce Mustafa’da Aydın’a geçecek ve orada halkı, köylüleri, haksızlıklara, adaletsizliklere karşı birleştirebilmek için propogandaya başlayacaktı. O, İslam dininin tüm bu haksızlıklara karşı olduğu fikrinden hareket edecekti...

 

İzmir körfezinden batıya, Ege Denizi’ne doğru dimdik uzanan bir pabuç, veya postal düşünün. Sözkonusu yarımadanın, ya da pabucun burnunun kuzeye, Midilli (Lesbos) Adası’na baktığını, pabucun tabanının tam karşısında, 8 km uzakta ise Sakız (Khios, Chios) Adası’nın olduğunu hesaplayın. İşte bu pabucun burnunda, gerçek adı “Karaburun” olan yerde, 1212 metre yükseklikte Akdağ vardır. Başlayacak isyanın merkez üssü, korunması nispeten kolay olan ve Sakız adası ile de iletişimin kurulabileceği bu arazi, pabucun burnu, “Karaburun” adlı dağlık mevki olacaktı... Karaburun’daki Müslüman-Hiristiyan-Musevi isyancıların, Sakız adasındaki Hiristiyan Greklerle bağları vardı. Halil İnalcık’ın yazdığına göre, o yıllarda sözkonusu adaya Ceneviz egemendi. Ceneviz, 1414 yılında, İzmir’e egemen Cüneyd’e karşı I. Mehmed’i desteklemişti. Ve aynı yıl (1414) İzmir ve Aydın, I. Mehmed’in egemenliği altına girmişti. Biraz daha güneydeki Menteşeoğulları’da, Cüneyd’e karşı mücadelesinde I. Mehmed’e destek olmuşlar ve O’nun hükümdarlığını tanımışlardı... Aslında düşünüyorum da, İzmir ve çevresi, 1402’de gelip Timurlenk fethedinceye dek, Hiristiyanlara, Malta Şovalyeleri’ne aitti ve halkın çoğunluğu da doğal olarak Hiristiyan idi... Karaburun’daki isyancıların çok önemli bir kısmı da Hiristiyan asıllı idi... Haksızlıklara, adaletsizliklere başkaldırı, eski konumunu yitirmiş olan Hiristiyan halkın tepkisi, ve Hiristiyan ideolojisi ile de beslenmiş olabilir mi idi?.. İlginçtir, ayaklanma, Osmanlı bütünüyle Batı Anadolu’ya, dolayısıyla İzmir ve yöresine egemen olduktan sonra başlayacaktı...

 

Zaten, isyanı anlatan Nazım Hikmet’in kullanmış olduğu kaynaklardaki bilgiler, isyancıların “kadınlar dışında herşeyin ortak olması üzerine düşünceleri”, paylaşımcı erken Hiristiyan komünlerinde rastlanan bir düşünce biçimidir. Kısacası, isyancıların düşünce yapılarında, erken Hiristiyan ideolojisinin, henüz Roma İmparatorluğu’nun denetimi altına girmemiş ve varlıklı Kilise örgütlenmesinin tutsağı olmamış erken Hiristiyan ideolojisinin etkileri açıkça sezilmektedir. Tüm bunlar, Şeyh Bedreddin’in düşünce yapısının, ideolojisinin, isyanın tek egemen ideolojisi olmadığını gösterir...

 

Diğer yandan Osmanlı, elegeçirmiş olduğu Aydın ve Menteşe donanmalarını kullanarak, Ege adaları ile Batı Anadolu arasındaki ticari bağı, alışverişi kesmekteydi. Bu ticari blokaj ile Osmanlı, başta kıyıya yakın olan Sakız Adası (Khitos, Chitos), Midilli (Lespos) gibi adaların halkını zor duruma düşürerek buraları elegeçirmeyi planlamaktaydı. Diğer yandan Osmanlı, sözkonusu adalarla yoğun ticareti olan, buralara tahıl satan kıyı köylülerine ve tücarlarına zarar vermekteydi. Bu kıyı köylüleri çoğunlukla Hiristiyan inancından mı idiler? Tarımla asıl olarak yerli Hiristiyan halkın uğraştığı gözönüne alınırsa, ticari blokajdan asıl olarak bunların zarar görmüş oldukları düşünülebilir... Kısacası, Osmanlı’ya başkaldırı için, özellikle tarımla uğraşan bölge halkının, bölgenin eski Hiristiyan ahalisinin bir nedeni daha vardı... İzmir yöresindeki, Karaburun’daki başkaldırının önderliğini, Börklüce Mustafa yapacaktı, veya aslında zaten O, başlamış olan ayaklanmanın başına geçmeye zorlanacaktı...

 

Nazım Hikmet, “Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı”nın girişinde, Darülfünün İlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisi Mehemmed Şerefeddin Efendi’nin, 1925-1341 senesinde Evkafı İslâmiye Matbaasında basılan ‘Simavne Kadısı oğlu Bedreddin’ isimli risalesininin altmış beşinci sayfasına yeralan Cenevizlilerin sırkâtibi Dukas’ın Bedreddin hakkındaki anlatımını aktarıyor: “O zamanlarda İyonyen körfezi medhalinde kâin ve avam lisanında Stilaryum - Karaburun tesmiye edilen dağlık bir memlekette âdi bir Türk köylüsü meydana çıktı. Stilaryum, Sakız adası karşısında kâindir. Mezkûr köylü Türklere vaiz ve nesayihte bulunuyor ve kadınlar müstesna olmak üzere erzak, melbûsat, mevaşi ve arâzi gibi şeylerin kâffesinin umumun mâli müştereki addedilmesini tavsiye ediyor idi.” Nazım Hikmet devamla şunları yazıyor: “(…) Mehemmed Şerefeddin Efendi’yi düşündüm. Risalesinde Bedreddin’in gayesinden bahsederken, ‘Erzak, mevâşi ve arâzi gibi şeylerin umumî mali müşterek addedilmesini tavsiye eden Börklüce’nin kadınları bundan istisna etmesi bizce efkârı umumiyyeye karşı ihtiyar etmiş olduğu bir takiyye ve tesettürdür. Zira vahdeti mevcûda kail olan şeyhinin Mustafaya bunu istisna ettirecek bir dersi hususiyet vermediği muhakkaktır,’ diyen bu tarihi kelâm müderrisini asırların üstüne remil atıp insanların zamirini keşfetmekte yedi tulâ sahibi buldum. Ve Marksla-Engels’ten iki cümle geldi aklıma: ‘Burjuva için karısı alelâde bir istihsal âletidir. Burjuvazi, istihsal âletlerinin içtimaileştirileceğini duyunca tabiatiyle bundan içtimaileştirilmenin kadınlara da teşmil edileceği neticesini çıkarıyor.’”

 

Nazım Hikmet’ten yapılan yukarıdaki alıntıların dili biraz eski olsada, sanırım bu anlaşılır bir türkçedir. Yine anlaşılmış olacağı gibi, hem Mehemmed Şerefeddin Efendi, ve hem de O’nun alıntı yapmış olduğu Cenevizli Dukas, isyancıları, ve onların başındaki Börklüce Mustafa’yı ve şüphesiz ayrıca Şeh Bedrddin’i aşağılamakta, bu halk başkaldırısına düşmanca yaklaşmaktadırlar ama, aynı kişiler, yinede onların -kadınlar dışında- herşeyin eşitce paylaşılmasını isteyen fikirlerini doğru biçimde yansıtmaktadırlar. İsyana karşı da olsalar, onların anlatımlarından, isyanın karakterini, ve isyanın önderlerinin düşüncelerini anlamak mümkün olmaktadır. Diğer yandan Mehemmed Şerefeddin Efendi, hem bu isyancıların düşünce yapılarını anlamadığı için ve hem de başkaldırıya düşmanca duygular beslemesi nedeniyle, “kadınları paylaşımın dışında tutma” söyleminin “sahte” olduğunu, “takiyye” olduğunu iddia etmektedir. Kısacası Mehemmed Şerefeddin Efendi, Börklüce Mustafa’ya ve isyancılara çamur atmaya çalışmaktadır. Nazım Hikmet ise, Marks’tan ve Engels’ten yaptığı mükemmel bir alıntı ile, Mehemmed Şerefeddin Efendi’nin ve benzerlerinin düşünce yapılarını sergilemekte, bu çarpıklığa gerekli yanıtı vermektedir…

 

Nazım Hikmet, düz yazı ile kaleme alınmış olan giriş bölümünde, uykusuz geçen hapishane gecesinde, aklında Bedreddin ve yoldaşları, devamediyor... “(...) Aklımda İbni Arabşahtan, Âşıkpaşazâdeden, Neşriden, İdrisi Bitlisiden, Dukastan ve hattâ Şerefeddin Efendiden okuya okuya ezberlediğim satırlar var”:

 

“Şeyhi İznike serdiklerinde kethüdası Börklüce Mustafa Aydın eline vardı. Andan göçtü Karaburun’a vardı.

“Diyordu ki: ‘Ben senin emlâkine tasarruf edebildiğim gibi sen de benim emlâkime aynı suretle tasarruf edebilirsin.’ Köylü avam halkı bu nevi sözlerle kendi tarafına celp ve cezb ettikten sonra hırıstiyanlar ile dostluk tesisine çalıştı. Çelebi Sultan Mehmedin Sarohan valisi Sisman bu sahte rahibe karşı hareket ettiyse de Stilaryumun dar geçitlerinden ileriye geçmeğe muvaffak olamadı.

 “Simavne kadısı oğlu işitti kim Börklücenin hali terakki etti, o dahi İznikten kaçtı. İsfendiyara vardı. İsfendiyardan bir gemiye binip Eflak eline geçti. Andan gelip Ağaçdenizine girdi.

“Bu esnada müşarünileyhin halifesi Mustafanın Aydın elinde avazeyi huruç ve fesat ve ilhadı Sultan Mehemmed'in kulağına vâsıl oldu. Derhal Rumiyei suğra ve Amesye Padişahı olan Şehzade Sultan Muradın ismine hükmü hümayün sadır oldu ki Anadolu askerlerini cem ile mülhid Mustafanın def'ine kıyam eyliye. Ve mükemmel asker ve teçhizat ile Aydın elinde anın başına ine...

“Mustafa, on bine yakın müfsit ve mülhid müritlerinden olan asker ile şehzadeye mükabeleye kıyam eylediler.

“Mübalega cenk olundu.”
 

(...)

 

Yine Nazım Hikmet’ten isyanın karakterini yansıtan birkaç dize ile anlatımı sürdürelim...

Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş
Aydın elinde Karaburun’da.
Bedreddinin kelâmını söylemiş
köylünün huzurunda.

Duyduk ki; «cümle derdinden kurtulup
piri pâk olsun diye,
     on beş yaşında bir civan teni gibi, toprağın eti,
ağalar topyekün kılıçtan geçirilip
verilmiş ortaya hünkâr beylerinin timarı zeameti.»

(...)

 

Konu ile ilgili değişik metinlere göre, Karaburun’da, Börklüce Mustafa’nın çevresinde, 4 ile 10 bin arasında isyancı toplanmıştı. Başlangıçta, Çelebi Mehmed’in Saruhan valisi İskender Paşa, kendi güçleri ile isyancıların üzerine yürüyecekti. Fakat O, başkaldırmış olanlar karşısında yenilgiye uğrayacaktı... Börklüce Mustafa’nın ve yandaşlarının bu zaferi, taraftarlarının artmasına, isyana katılımın yükselmesine yolaçacaktı. Katılanların çoğunluğu, muhtemelen, Hiristiyan ahali idi...

 

İskender Paşa’nın başarısızlığının ardından Çelebi Sultan Mehmed, tüm Saruhan ve Aydın kuvvetlerinin başında olarak Timurtaş Paşazade Ali Bey’i isyancıların üzerlerine yollayacaktı. Ali Bey’de isyancı köylüler karşısında yenilgiye uğrayacak, ve yakın çevresi ile birlikte Manisa’ya kaçarak yaşamını kurtarabilecekti... Bunun üzerine Çelebi Sultan Mehmed, yanına veziriazamı Bayezid Paşa’yı da katarak oğlu Murad’ı (II. Murad, 1404- 1451; sultanlığı, 1421- 44 ve 1446- 51) Rumeli Ordusu’nun başında Börklüce Mustafa’nın üzerine, Karaburun’a yollayacaktı... İlginçtir, Murad’a bu isyanı bastırma sorumluluğu verildiği zaman, O henüz 12 yaşında idi ve artık muhtemelen bir “çocuk” sayılmıyordu. Yaşanan trajik olaylar, tehlikeli ilişkiler, ve alabildiğine yoğun yaşanan zaman içinde insanlar, erken olgunlaşıyor olmalıydılar... Yine ilginçtir, II. Murad’da tahtını, kendi isteği ile, 1444 yılında, henüz 12 yaşında olan oğlu II. Mehmed’e (Fatih Sultan Mehmed, 1432- 1481; sultanlığı, 1444- 46 ve 1451- 1481) terkedecekti. Fakat daha sonra O, dıştan ve içten gelen tehditler nedeniyle, yaşanan politik kriz sonucu, 1446’da yeniden tahta oturmak zorunda kalacaktı...

 

Anadolu’dan ayrıca takviye birlikler toplayan Beyazıd Paşa, Karaburun’un dağlık arazisine yürürken, yolu üzerinde dehşet saçacak, katliam yapacaktı. Bunun, moral bozmaya yönelik bilinçli bir katliam olduğu açıktı... Osmanlı ordusu Karaburun üzerine yürürken, donanma da, Sakız Adası ile olan bağı, isyancıların Sakız Adası’na kaçış yollarını kesmekte idi...

 

Karaburun’da yaşanan savaşı, sözkonusu destanın 9. bölümünden iki parça alarak Nazım Hikmet’in düş dünyasından aktaralım. Akıcı güzel sözlerin etkileyici, inandırıcı güçleri vardır...

 

“9.

 

Sıcaktı.
Sıcak.
Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı
                                            sıcak.

Sıcaktı.
Bulutlar doluydular,
bulutlar boşanacak
                         boşanacaktı.
O, kımıldanmadan baktı,
     kayalardan
                 iki gözü iki kartal gibi indi ovaya.
Orda en yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
    seven,
en büyük, en güzel kadın:
                                    TOPRAK
                nerdeyse doğuracak
                                         doğuracaktı.

(...)

“Sıcaktı.
Bulutlar doluydular.
Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.
Birden-
           - bire
kayalardan dökülür
                    gökten yağar
                                    yerden biter gibi,
bu toprağın verdiği en son eser gibi
Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına
                                                                        çıktılar.
Dikişsiz ak libaslı
                            baş açık
                 yalnayak ve yalın kılıçtılar.

Mübalâğa cenk olundu.

Aydının Türk köylüleri,
         Sakızlı Rum gemiciler,
                              Yahudi esnafları,
on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
Bayrakları al, yeşil,
    kalkanları kakma, tolgası tunç
                                            saflar
pâre pâre edildi ama,
boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
on binler iki bin kaldı.

Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
                                         her yerde
                                                       hep beraber!
                                          diyebilmek
                                            için
on binler verdi sekiz binini..

Yenildiler.

Yenenler, yenilenlerin
                 dikişsiz, ak gömleğinde sildiler
                                   kılıçlarının kanını.
Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
Edirne sarayında damızlanmış atların
                                             eşildi nallarıyla.

(…)”

 

Börklüce Mustafa tutsak alınıp Ayasluğ’a (Selçuk’a) getirilecekti. İşkencelere karşın O, düşüncelerinden dönmeyecekti. Sonuçta Börklüce Mustafa, kollarından ve ayaklarından çarmıha çivilenip bir devenin üzerinde Selçuk’ta dolaştırılarak teşhir edilecekti. Siyasi iktidar, insanların güvenmiş oldukları Börklüce Mustafa’nın işte böyle “zavallı” bir duruma düşmüş olduğunu, “başkaldıranların sonunun böyle olacağını”, halka göstermek, güç gösterisi yapmak istemişti anlaşılan. Korku, totaliter rejimlerin, mutlak monarşilerin en önemli dayanaklarındandı, ve dayanaklarındandır...

 

Börklüce Mustafa Karaburun’da  isyanın başına geçerken, Şeyh Bedreddin’de, Eflak üzerinden yandaşlarının bulunduğu Karaorman bölgesine, Bulgaristan’a geçecekti... Okuduğum birçok metinde, herhangi bir kanıt gösterilmeden, isyanı bizzat Şeyh Bedreddin’in örgütlediği, Börklüce Mustafa’nın ve Torlak Kemal’in Bedreddinin direktifleri yönünde hareke ettikleri, biçiminde “bilgiler” vardır, veya bu imaj yaratılmaktadır...

 

Anadolu’da birçok toplumsal-ekonomik sorunun olduğu, Timurlenk istilası, ve ardından yaşanan kanlı kardeş kavgası ve kargaşa nedeniyle köylülerin ve diğer çalışan insanların sorunlarının kördüğüme dönüştüğü, isyancı duyguların büyüdüğü, rahatca düşünülebilir. Fakat isyan, politik iktidarın artık tek elde toplandığı, merkezi otoritenin güç kazandığı bir dönemde başlamış olduğu için, Şeyh Bedreddin gibi bilgili birisinin, aynızamanda devlet tecrübesi olan birisinin, böyle bir dönemde 5- 10 bin kişi ile bir kalkışma örgütleyeceğini düşünmek, biraz akıldışı olur... Daha öncede ifade etmiş olduğum gibi I. Mehmed, daha 1414 yılında tüm Batı Anadolu’ya egemen olacaktı. İsyan ise, 1515- 16 yılında başlayacaktı ve isyan başladığında bölgede onlara destek verebilecek bir başka egemen güç yoktu... Doğrusu elimde somut bir veri yok ama, sözkonusu kalkışmanı Şeyh Bedreddin gibi bilgili ve devlet deneyimi olan birisinin isteği ve denetimi altında başladığı iddialarının uydurma oldukları kanısındayım. Fakat diğer yandan, Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal’in Şeyh Bedreddin’in müridleri oldukları bellidir. Sonuçta bu kişilerin isyancıların başında gözükmeleri, Şeyh Bedreddin’in birkısım düşüncelerinin isyancılar tarafından benimsenmiş olması, O’nu isyanın önderi gibi yansıtmış, ve isyanın kurbanları arasına sokmuştur...

 

Gerçeğin yukarıda açıkladığım gibi olduğunu samimiyetle düşünüyorum... Zaten Şeyh Bedreddin’in isyan başlarken İznik’ten çok uzaklara, Karaorman bölgesine gitmesi, O’nun başlayan isyan ile bağının kopuk olduğunu gösterir. Şeyh, Manichaeism’in Balkanlar’daki yansıması olan Bogomil inancına bağlı halkın arasına kaçmıştır muhtemelen, ve düşüncelerini orada yaymaktadır. Tüm bunlar, O’nun sözkonu isyanla pratikte bir bağının olmadığını gösterir. Hatta, Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal’in bile, olayın örgütleyicileri olmalarından ziyade, zaten başlamış olan isyanın içine sürüklenmiş kişiler olduklarını düşünmekteyim. Kısacası onların, zaten başlamış olan bir kalkışmanın başına geçmek zorunda kaldıkları kanısındayım...

 

İsyanın merkezi olarak Karaburun’un seçilmiş olması, isyancıların kendilerini üç yanı Ege Denizi ile çevrili böyle dar bir alana hapsetmeleri, aslında, bir umutsuzluk ve zayıflık göstergesidir aynızamanda. Karaburun’un Anadolu ile karadan tek bağı, pabucun içindeki ayağın bileği sayılabilecek Urla üzerinden, merkezi otorite tarafından kolayca kontrol edilebilecek bu dar alandan olabilirdi ancak. Sözkonusu durum, isyancıların, Ege Bölgesi’ndeki geniş Türkmen kitleleri ile kopukluğu anlamına gelir. Bunun bir diğer anlamı da, isyancıların tek sağlam bağlarının Sakız Adası’ndaki Hiristiyan ahali ve diğer Ege adalarındaki Hiristiyanlar olduğudur. İsyancılar muhtemelen, Sakız Adası’ndaki, ve diğer yakın Ege adalarındaki Hiristiyan halk ile bağ kurabilme, ikmallerini oralardan yapabilme düşüncesi ile Karaburun’u seçmişlerdir. Seçimleri, onların özellikle Müslüman halkla bağlarının ve güçlerinin çok sınırlı olduğunu gösterir. Karaburun gibi küçük dağlık bir araziye sıkışmış, ve ikmal olanakları sadece adalara bağlı sınırlı bir gücün, birliğini sağlamış merkezi bir otoriteyi alt edemeyeceği bellidir. Şeyh Bedreddin’in kethüdalığını yapmış Börklüce Mustafa gibi iyi eğitimli birisinin sözkonusu gerçeği göremeyeceğini düşünmek ise, ahmaklık olur. Anlaşılan Börklüce, karmaşık duygular içinde isyanın başına geçmek zorunda kalmıştır, veya kendisini buna mecbur hissetmiştir... Şeyh Bedreddin’de aynı nedenle, isyan alanından olabildiğince uzağa, Karaorman’a gitmiştir...

 

İsyanın akışı ile ilgili bilgileri, Nazım Hikmet’in sözkonusu destanında düz yazı ile yeralan bölümden, O’nun, “(...) Aklımda İbni Arabşahtan, Âşıkpaşazâdeden, Neşriden, İdrisi Bitlisiden, Dukastan ve hattâ Şerefeddin Efendiden okuya okuya ezberlediğim satırlar var”, diyerek başladığı bölümden aktaralım:

 

“Simavne kadısı oğlu işitti kim Börklücenin hali terakki etti, o dahi İznikten kaçtı. İsfendiyara vardı. İsfendiyardan bir gemiye binip Eflak eline geçti. Andan gelip Ağaçdenizine girdi.”
 

(...)

 

“Bu esnada Ağaçdenizindeki Bedreddinin hali terakkide idi. Her taraftan birçok halk yanına toplandılar. Bilumum halkın kendisiyle birleşmesine remak kalmış idi. Bundan dolayı Sultan Mehemmedin bizzat hareketi icab etti. 

“Ve Bayezid Paşanın teklifiyle bazı kimseler Kadı Bedreddinin silki mütabaatına ve müritliğine dahil oldular. Ve birkaç tedbir ile orman içinde derdest edip bağladılar...
“Sirozda Sultan Mehemmede getirdiler. Acemden henüz gelmiş bir danişmend var idi. Mevlâna Hayder derlerdi. Sultan Mehemmed yanında olurdu. Mevlâna Hayder etti ’şeran bunun katli helâl amma mali haramdır.
’
“Andan Simavne Kadısı oğlunu pazara iletip bir dükkân önünde berdar ettiler. Bir nice günden sonra cünüb müritlerinden birkaçı gelip anı andan aldılar. Şimdi dahi ol diyarda müritleri vardır.”

 

Kısacası, Nazım Hikmet’in anlatımı ile, Beyazıd Paşa, Bedreddin’in müridleri arasına ajan yerleştirmeyi önerir. Yerleştirilen ajanlar başarılı olurlar, ve Şeyh Bedreddin’i bağlayıp, Karaorman’dan, Nazım Hikmet’in deyimi ile orman denizinden kaçırıp, -günümüzde Yunanistan sınırları içinde olan- Serez’e getirirler... Çelebi Sultan Mehmed’in yanına yerleşmiş Mevlana Haydar adında biri, “Şeriata göre bunun (Bedreddin’in) katli helal ama, malı haram”, diye fetva verir. Bedreddin hemen öldürülür ve Serez çarşısında çırılçıplak asılarak teşhir edilir...

 

Nazım Hikmet, Şeyh Bedreddin’in Serez çarşısına asılı çıplak gövdesi ile ilgili duygularını, destanın 14. bölümünde şu dizelerle yansıtır:

 

(...)

 

14.

 “Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkânının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.

Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
                                        çırılçıplak etidir.

Yağmur çiseliyor.
Serez çarşısı dilsiz,
Serez çarşısı kör.
Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

Yağmur çiseliyor.”

 

İlginçtir, barışcı, eklektik, ve düalist Manicheism inancının kurucusu Mani’de (216- 274?), kendisini koruması altına almış olan büyük Sasani İmparatoru I. Şapur’un (Shapur, ölümü, İ.S. 272) ölümünün ardından, Bedreddin’den yaklaşık 1140- 1145 yıl önce, Bedreddin’inki gibi trajik bir sona itilmişti... Shapur’un ölümünün ardından, askerlerle yakınlığı olan, Mani’yi seven, buna karşın Zoroastrian rahiblerin hoşlanmadıkları Shapur’un ilk oğlu I. Hormizd tahta oturacaktı (272). Kısa süre sonra, muhtemelen Zoroastrian rahibler tarafından zehirlenerek öldürülen I. Hormizd’in yerine, Shapur’un diğer oğlu I. Behram (yönetimi, 273- 276) tahta çıkacaktı... I. Behram, ülkede politik bir kast oluşturan Zoroastrian rahiplerin neredeyse kuklası konumundaydı. Zoroastrian rahiplerin baskıları ile I. Behram, muhtemelen 274 yılında, Mani’yi önce hapsettirecek, ardından da derisini yüzdürterek ölü gövdesini başkent Ctesiphon’un kapılarından birine astırtıp teşhir edecekti. Böylece siyasi iktidar, O’nun, Mani’nin, “beklenen kurtarıcı” anlamına “Mehdi” olmadığını, yani, “Mehdi”nin Zoroastrianizm’de karşılığı olan “Saoshyants” olmadığını, “beklenen kurtarıcı” olmadığını kanıtlamaya çalışacaktı.

 

Şeyh Bedreddin’in Serez çarşısında çırılçıplan asılmış olmasının nedeni de, Mani’nin derisi yüzülmüş ölüsünün teşhir nedeni ile tamamen aynıdır. Çelebi Sultan Mehmed ve yakın çevresi, O’nun, Şeyh Bedreddin’in, “beklenen kurtarıcı” olmadığını, “Mehdi” (“Mesias”) olmadığını, sıradan ölümlü bir insan olduğunu halka göstermek istemiştir. Bu durum, bir başka gerçeği daha yansıtır... Karaburun’da gerçekleşmiş olan kalkışmanın çapı pek büyük olmasa da, anlaşılan, genel anlamda halkın arasında yaşanan memnuniyetsizliğin boyutları sonderece büyüktü; halk, bir kurtarıcı, “Mehdi” beklemekteydi... Sözkonusu bu iki iyi yürekli insanın, Mani’nin ve Bedreddin’in sonları, ilginç biçimde birbirlerininkine benzemiştir...
 

Günümüzde psikoloji bilimi ile bağlantılı olarak ve -aşırı hareketli davranışlar içinde olan, paranoid (temelsiz aşırı şüpheci) ve şizofrenik (düşüncelerin gerçeklerden kopuk ve birbirleri ile bağlatısız olması) belirtiler gösteren ve gerçek dışı düşler gören- anlamına kullanılan manic-depressive, manyak gibi sözcükler de, vaktiyle, “içine şeytan girmiş” anlamına Mani’nin adından, O’nu aşağılamak için üretilmiştir... Daha önce ifade etmiş olduğum gibi, Şeyh Bedreddin’i karalamak amacıyla da, O’nun aslında “kadınları da ortak mal yapmak istediği”, söylentileri, yalanları yayılmıştır...

 

İslam’da “Mehdi” olarak anılan “beklenen kurtarıcı”, hem Eski Ahit’te (Tevrat) ve hem de yine tek “yaratıcılı” olan ve kökleri İ. Ö. 600’lü yıllara uzanan Zorostrianism inancında, bu dinin “kutsal” kitabı Avesta’da bulunmaktadır (En yaygın olan ve kabul gören inanış, sözkonusu dinin üreticisi Zarathustra’nın İ. Ö. 600’lü yıllarda yaşamış olduğu üzerinedir.). Kısacası, Eski Ahit’te (Tevrat), Hristiyanlık’ta ve İslam’da (özellikle Şia’da) bulunan “Mehdi” (“Mesias”) düşüncesi, Zoroastrianizm (Mazdaizm) inancında da bulunmaktaydı... Daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, Zorostrianism’de bu kurtarıcının adı, “Saoshyant” idi... Henry Corbin’in büyük bir yetkinlikle açıkladığı Zoroastrianizm’in kozmolojisine/ evrenbilimine göre, ahmak yıkıcı Ahriman tarafından yedi parçaya/ yedi iklime bölünmüş evreninin “Ari”lere özgü merkez zonunda duran “Ari” kahraman Saoshyant, birgün geri gelerek Ahriman’ın bozduğu dünyayı düzeltecek, Ahriman’ın etkisini sıfırlayacaktır. Saoshyant, Zoroastrianizm’in (Mazdaizm’in) Peygamberi Zarathustra’nın (Zoroaster) kimliğiyle geri dönecektir... Hıristiyan inancında aynı görevi yerine getirecek olan kişi İsa’dır... Şia’da ise, “kayıp” 12nci İmam Muhammed al-Mahdi al-Huyyah, -aynen Saoshyant’ın Zarathustra kimliğiyle geri dönecek olması gibi- Peygamber Muhammed’in kimliğiyle “kurtarıcı” olarak geri dönecektir...

 

Siyasi iktidarın onu hafızalardan silme, yani sözün gerçek anlamı ile birdaha geri dönemeyecek biçimde O’nu öldürme çabalarına karşın Şeyh Bedreddin, herhangi birzaman gerçek anlamıyla ölmemiş, başkaldırı duygularının yoğunlaştığı ağır haksızlıkların zamanında, hafızalarda hep daha fazla dirilmiştir. Ne “Mehdi” ve ne de “Bedreddin” fiziki bir varlık olarak gelmiyeceklerdir ama, haksızlıklara başkaldırı duyguları, ve adaleti arama çabası, hep varolacaktır. İnsanla insan ve insanla doğa arasında barışı arama düşünceleri, kötülükler sürdükçe varolacaktır. Bu insani düşünceler, herhangi fiziki bir varlıktan çok daha güçlü olarak, ve içinde Bedreddin’i de taşıyarak, ve zaman içinde hep zenginleşerek, haksızlıklar ve adaletsizlikler varolduğu sürece varolacaklardır...

 

Yusuf Küpeli

2012-07-17

 

yusufk@telia.com

 

ayrıca bak: Nazım Hikmet, Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı

kaynak: http://siir.gen.tr/siir/n/nazim_hikmet/seyh_bedrettin_destani.htm  

 

http://www.sinbad.nu/