Aşağıdaki12 punto ile 14 A-4 sayfası tutan metin, 2019 yılının yaz sonunda tamamlanmış ve yayını beklemekte olan genişp hacimli bir kitabın, Latin Amerika ve ABD empşeryalizmi ile ilgili bir kitabın üçüncü bölümüdür. Zengin kaynak listesi kitabın sonundarır.- Y. Küpeli

 

Yusuf Küpeli, Latin Ameika’da gelişen Venezuela merkezli bağımsızlık hareketi, Avrupa’da yaşanan gelişmelerin devrime etkilri, Simón Bolivar, diğerleri ve ayrıca kısaca Garibaldi ve Alexander von Humboldt hakkında

(...) II. Tupac Amaru başkaldırısının hemen ardından -Venezuela merkezli- “Creole” isyanı, Latin Amerika’nın bağımsızlık savaşı, ufukta gözükecekti. “Creole” denilenlerin daha aydın olanları, Avrupa’nın Locke, Helvetius, Voltaire, Montesquieu, Rousseau vs. gibi birtakım akılcı ve aydınlanmacı düşünürlerinden etkilenip özgürlükçü, bağımsızlıkçı düşüncelere sahip olmuşlardı... Napolyon’un (Napoleon Bonaparte, 1769- 1821) İspanya’yı istilası veİspanya kıralı VII. Ferdinand’ı (1784- 1833) tahtından edişi, Latin Amerika’daki Venezuela merkezli başkaldırının fitilini ateşlemişti...

(...) İspanya, Latin Amerika’da bulunan tüm kolonilerini yitir, İspanyol imparatorluğu yıkılırken, İngiltere dışişleri bakanı Lord Canning, “Sonunda Latin Amerika özgür ve o bizim!”, demişti. Lord Canning’in bu anlamlı cümlesi, vahşi doğa da terkedilmiş leş arayan akbabalara veya sırtlanlara özgü bakış açısını, emperyalist dünyanın bakış açısını mükemmel biçimde yansıtmaktaydı...

 

Latin Ameika’da gelişen Venezuela merkezli bağımsızlık hareketi, Avrupa’da yaşanan gelişmelerin devrime etkilri, Simón Bolivar, diğerleri ve ayrıca kısaca Garibaldi ve Alexander von Humboldt hakkında

 

Yusuf Küpeli

 

İspanya, kontrolu altındaki Latin Amerika kolonilerini, İspanya’dan yollanan valiler, yargıçlar, bürokratlar ve Katolik Kilisesi’nin yardımları ile yönetmekteydi. İspanya’nın egemen olduğu coğrafyalarda, İspanyol yöneticilerin en büyük destekçisi, sonderece tutucu, sekter bir Katolik mezhebi olan Dominikan (Dominican) Kilisesi idi. Portekiz’in egemen olduğu -günümüzde olandan çok daha büyük- Brazilya topraklarında ise, koloniyalistlerin en büyük destekçileri, alabildiğine sekter Cizvit (Jesuit, Yesus, İsa topluluğu, İsa sosyetesi) mezhebi mensubu papazlardı... Süreç içinde Latin Amerika’da, özellikle 1500’lü yılların sonlarından itibaren, tarıma dayalı yeni bir güç, iktidara aday yeni bir sosyal sınıf doğacaktı...

 

İspanyol ana ve babadan Latin Amerika’da doğan yüksek rütbeli asker, papaz, yargıç veya toprak zengini yeni seçkinlere, “Creole” denilecekti. “Creole” adını alan bu yeni yönetici aristokrasi, İspanya doğumlu aristokratlardan daha seçkin sayılacaktı... Aynı süreç içinde, getirisi yüksek olan kakao vs. gibi tarim ürünlerinin pazarı genişlemekte ve kentleşme yükselmekte idi. Örneğin, 1700’lü yılların sonlarına doğru, Karaip Denizi kıyısındaki Karakas büyümüş ve Meksika’ya kakao ihracatının merkezi haline gelmişti... Tarım ürünlerine dayalı ticaretin zenginliğini elinde tutan ve bunun ötesinde yüksek rütbeli papaz, asker, yargıç gibi seçkin meslek sahiplerinden oluşan Latin Amerika doğumlu “Creole” adlı aristokrasi, artık İspanya’nın egemenliğinden kurtulmak istemekteydi... (Parantez dışı yazmam gerekirse... Kakao, kahve vs. gibi yüksek getirisi olan ürünleri üreten büyük toprak sahipleri, 1900’lü yılların ilk yarısına dek ekonomide egemen olacaklardı. Brazilyalı büyük romancı Jorge Amado (1912-), “Tarçın Kokulu Kız” [“Gabriela”, 1958] adlı romanında, Brazilya’da “Albaylar” adını alan kakao plantasyonu sahiplerinin ekonomik ve siyasi güçlerini yeni gelişmiş banka ve endüstri sermayesine yitirişlerini, ülkedeki ekonomik- sosyal- politik değişimle birlikte toplumsal değer yargılarının da nasıl değiştiklerini, sürükleyici bir aşk öyküsünün dekorunda, şiirsel bir dille anlatır...)

 

İspanyol sömürgecilere karşı ilk büyük başkaldırı, II. Tupac Amaru (José Gabriel Condorcanqui, 1740-42 – 1781) önderliğinde Peru’da başlayacaktı... Peru’nun “hintli” denilen yerli İnka halkının İspanyol sömürgecilere karşı isyanına önderlik etmiş ve 1571 yılında İspanyollar tarafından idam edilmiş olan I. Tupac Amuru’nun anısına, bu yeni “hintli” lidere de II. Tupac Amaru adı verilmişti. Sonunda İspanyol sömürgeciler tarafından yakalanacak olan II. Tupac Amaru, Mart 1781’de idam edilecekti... İlginç olan, “Creole” adını alan Latin Amerika doğumlu yerli aristokrasinin, II. Tupac Amaru başkaldırısıyla, isyana katılmış olan yerli halkla ittifak yapmış olmasıydı... II. Tupac Amaru başkaldırısı sürerken, Kuzey Amerika’da bulunan 13 ingiliz kolonisi de, bağımsızlık uğruna İngiltere’ye karşı savaşmaktaydı... İngiltere ile rekabet halinde olan Fransız monarşisi, 13 İngiliz kolonisinin başkaldırısına destek olmaya çalışmaktaydı...

 

II. Tupac Amaru başkaldırısının hemen ardından -Venezuela merkezli- “Creole” isyanı, Latin Amerika’nın bağımsızlık savaşı, ufukta gözükecekti. “Creole” denilenlerin daha aydın olanları, Avrupa’nın Locke, Helvetius, Voltaire, Montesquieu, Rousseau vs. gibi birtakım akılcı ve aydınlanmacı düşünürlerinden etkilenip özgürlükçü, bağımsızlıkçı düşüncelere sahip olmuşlardı... Napolyon’un (Napoleon Bonaparte, 1769- 1821) İspanya’yı istilası veİspanya kıralı VII. Ferdinand’ı (1784- 1833) tahtından edişi, Latin Amerika’daki Venezuela merkezli başkaldırının fitilini ateşlemişti... (Hemen parantez dışı belirtmek gerekirse... Uruguay’da, ekonomik kriz koşullarında, 1963 yılında, adını II. Tupac Amaru’dan alan ve silahlı terör yöntemleri uygulayan “Tupamaro” adında “solcu” bir şehir gerillası örgütlenmesi doğacaktı. Öğrenciler ve orta sınıflar arasında oldukça geniş bir taban bulan bu örgütlenme, 1973 yılında gerçekleşen askeri darbe ile bastırılıp yokedilecekti...)

 

İspanya kralı VII. Ferdinand’ın -tahta oturtulduğu- 1808 yılında Napolyon tarafından devrilmesi, Fransız ordusunun İspanya’yı işgali, yaşanan kargaşa ve merkezi otorite boşluğu içinde, Nisan  1810’da, Karakas’ta toplanmış olan birkısım “Creole”, en tepedeki İspanya görevlisini yerinden edecekti. İktidara bir “Creole” cuntası egemen olacaktı. Venezuela, 5 Temmuz 1811’de bağımsızlığını ilanederken, Latin Amerika’da İspanya’dan bağımsızlığını ilaneden ilk ülke olacaktı... Aynı günlerde Meksika’da da sular kaynama noktasına ulaşmıştı... Yerli halkın önemli bir çoğunlukta olduğu Peru, sürekli bir başkaldırı bölgesiydi. Diğer yandan, 1780 ve 1790 yıllarında, Portekiz’in kotrolundaki Brazilya’nın kuzeyinde, iç taraflarda bir mineral (maden) zengini olan 587 bin kilometre kare büyüklükteki Minas Gerais’te ve yine kuzyde, Minas Gerais’in doğusunda, Atlantik kıyısında yeralan 561 bin kilometre kare büyüklükteki mineral ve tarım ürünleri zengini Bahia’da iki büyük ayaklanma yaşanacaktı... (Büyük romancı Jorge Amado, yoksul ve eğitimsiz Bahia halkıını, mitoloji dünyaları ile, düşler ve acı gerçekler arasında sallanan renkli yaşamları ile birlikte ve şiirsel bir dille anlatır...)

 

Eylül 1810’da, ileride “Meksika’nın bağımsızlığının babası” olarak anılacak Katolik papaz Miguel Hidalgo y Costilla (1753- 1811), kilise çanlarını çalarak İspanya’ya karşı bağımsızlık savaşını başlatacaktı. Miguel Hidalgo, çok büyük ölçüde yoksul halktan kurulu askeri gücü ile önemli başarılar sağlamış olmasına karşın, sonunda kaybedecekti. Ayaklanmanın üçüncü ayında Miguel Hidalgo’nun talihi terse dönecekti. O, 1811 yılının Ocak ayının ortasında İspanya güçleri tarafından yakalanıp idam edilecekti... Bağımsızlık hareketinin sembolü haline gelmiş olan Miguel Hidalgo’nun yerini, bir diğer ihtilalci Katolik papaz, José María Morelos alacaktı. José María Morelos, Eylül-Ekim 1813’de, Meksika’nın ortasındaki Chilpancingo kentinde bir kongre toplayacaktı. Bu konre, Meksika’nın İspanya’dan bağımsızlığını ilanedecekti. Ekim 1814’de anayasa yazımı tamamlanacak ve José María Morelos ihtilalin lideri olarak seçilecekti. Wall Street bankerlerinin adamı General Smedley Butler, ABD’nin petrol güvenliği için Meksika’nın bu bağımsızlık mücadelesine yardımcı olacaktı... Kralcı güçler, Aralık 1815’de, ihtilali bastırıp Morelos’u öldüreceklerdi. Beş yıl sonra bağımsızlık gerçekleşecekti ama, toplumsal eşitsizlik ve monarşi 1823 yılına dek egemen olacaktı... Aslında, sonrası da pek parlak olmayacaktı...

 

Yine aynı dönemde, 1900’lü yılların başında ABD, National City Bank’ın kazançları için Haiti’ye ve Kuba’ya müdahale edecekti vs... Geçmişi 1799’a ulaşan City Bank, 1969’da, The Chase Manhattan Corparation adlı holdingin bir parçası olacaktı. ABD hükümetleri ve ABD Dışişleri Bakanlığı (State Department), ABD merkezli banka-ticaret-endüstri sermayelerinin birleşmesi ile oluşmuş mali-sermayenin, tekellerin koruyucu organı, temsilcisi gibi çalışmaktaydı. Fakat şüphesiz bir devlet olrak ABD’nin ilgi alanı ve politik müdahale nedenleri, sözkonusu mali-sermayenin, tekellerin ilgi alanlarını aşmaktaydı ve aşmaktadır...

 

Latin Amerika’nın bağımsızlık mücadelesinin semboli haline gelmiş olan ve aynızamanda “Özgürleştiren” olarak ta anılan Simón Bolivar (1783- 1830), Venezuela’nın başkenti Karakas’ta, İspanya kökenli bir aristokratın oğlu olarak doğacaktı. Henüz üç yaşında iken babasını, altı yaşında iken ise annesini yitirecek olan Simón Bolivar’ı Amcası büyütecekti. Ailenin tüm varlıklarını yöneten amca, O’na, Bolivar’a özel öğretmenler tutacaktı... Bolivar 16 yaşına geldiğinde, daha iyi bir eğitim için Avrupa’ya yollanacaktı... Üç yıl kadar İspanya’da yaşıyacak olan Simón Bolivar, 18 yaşında iken, 1801 yılında, bir İspanyol asilzadesinin kızı ile evlenecekti... Paris’i ziyareti sırasında Bolivar, eski çocukluk arkadaşı Simón Rodríguez ile karşılaşacaktı. Simón Rodríguez, O’nun, Bolivar’ın rasyonel ve aydınlanmacı düşünürleri okumasını sağlıyacaktı. Locke, Helvetius, Voltaire, Montesquieu, Hobbes, Bufon, Rousseau vs gibi düşünürlerin fikirleri ile kendisini yenilemiş olan Simón Bolivar, kafasında İspanya’dan bağımsızlık düşleri ile 1807 yılında Venezuela’ya, Karakas’a dönecekti... Simón Bolivar’ın ülkesine dönüşü, yeni bağımsızlığına kavuşmuş ABD üzerinden, ABD’nin doğu kentleri üzerinden olacaktı.

 

Latin Amerika’nın bağımsızlık hareketi, Simón Bolivar’ın ülkesine dönüşünün (1807) ardından, 1808 yılında Napolyon’un (Napoleon Bonaparte, 1769- 1821) İspanya’ı işgali ve 2 Mayıs 1808’de Madrid’e girerek kıralı ve İspanyol hükümetini devirmesinin ardından başlıyacaktı. İber yarımadasının işgali ve İspanyol hükümetinin devrilişi, İspanya’nın Amerika’da bulunan kolonilerinde de krize yolaçacaktı. Sonuçta, İspanya’ya karşı 1808’de başlayıp 1826 yılına dek sürecek bir bağımsızlık savaşı başlayacaktı... Burada hemen belirtmekte yarar vardır... O yıllarda Avrupa’nın en ilerici gücü olan Napolyon’un İspanya monarşisini devirmiş olması Latin Amerikalı ihtilalcilerin, bağımsızlık savaşçılarının işlerini kolaylaştırmış, onlara güç vermişti ama, olay bununla da sınırlı değildi. Fransız devrimini (1789) hazırlayan aydınlanmacı düşünceler, aynızamanda Latin Amerikalı ihtilalcılerin yollarını da aydınlatmıştı...

 

Simón Bolivar, birçok gizli toplantıya katılacaktı ve sonunda, 19 Nisan 1810 günü, İspanya’nın tayin etmiş olduğu vali, resmen görevinden alınacak ve Venezuela’dan kovulacaktı. Vali’nin görevleri bağımsızlıkçı bir cuntanın eline geçecekti... Simón Bolivar, devrimci cunta tarafından özel bir görevle İngiltere’ye, Londra’ya yöllanacaktı... Temmuz 1810’da Londra’ya ulaşan Bolivar’ın görevi, ihtilalci koloninin yönetiminin görüşlerini Londra hükümetine anlatmak, Londra’nın ihtilalci hükümeti resmen tanımasını sağlamak, İngiltere’den silah ve hertürlü destek temin etmekti...

 

Bolivar’ın yardım sağlama çabaları ciddi bir başarı elde edememiş olsa da, Bolivar, Francisco de Miranda’nın göçmenlik yaşamından Venezuela’ya, Karakas’a geri dönmesini sağlayacaktı... Francisco de Miranda, kaçmış olduğu İngiltereden gelerek 1806 yılında Venezuela’ya çıkartma yapmış ve ülkeyi özgürleştirmeye çalışmıştı ama, başarısızlığa uğramıştı. Bu nedenle O, yeniden İngiltere’ye kaçmak zorunda kalmıştı... Venezuela’ya dönüşünün ardından Francisco de Miranda, bağımsızlık güçlerinin en önemli generali, komutanı olacaktı...

 

Venezuela meclisi, 5 Temmuz 1811’de ülkenin bağımsızlığını resmen ilanedecekti. Yeni cumhuriyet için bir anayasa hazırlanacaktı. Özel ayrıcalıklar ve Hintli (Indian, yerli halk) vergisi kaldırılacaktı. Kısacası, ırkçı yasalar büyük ölçüde yürürlükten kaldırılacaktı... Buna karşın, siyah Afrikalı kölelerin konumları aynı kalacaktı ama, Bolivar köleliğe karşı idi ve köle ticareti yasaklanacaktı.... Sonuçta, 1800’lü yılların ortalarına gelindiğinde, Kuba ve Brezilya dışında tüm Latin Amerika ülkelerinde kölelik kaldırılacaktı... Katolik inancı yeni devletin resmi dini olarak kabuledilecekti... Göçmenlik yaşamından dönmüş olan Francisco de Miranda devrimci ordunun komutanı olurken,  Simón Bolivar’da general olarak devrimci orduya katılmıştı... Bağımsızlık mücadelesinin başlamasından kısa süre sonra, Simón Bolivar’ın da aralaında olduğu birçok genç subay ile Miranda arasında görüş ayrılıkları ortaya çıkmaya başlayacaktı...

 

Devrimci ordu içinde görüş ayrılıkları sürerken, 26 Mart 1812 günü, Karakas başta olmak üzere Venezuela’nın özgürleşmiş bölgelerinde büyük yıkıcı bir deprem yaşanacaktı. Bu durumdan yararlanan sömürgeci İspanyol gücleri, devrimci bölgelere bir seri askeri operasyon düzenleyeceklerdi. Biraz tartışmalı bilgilere göre, devrimci ordunun komutanı Francisco de Miranda, kralcı İspanya güçlerinin komutanı ile bir anlaşma yaptıktan sonra, cumhuriyet hazinesinin de birkısmını alıp kaçarken, İspanyollar tarafından yakalanacaktı. Bir başka anlatıma göre ise, Bolivar’ın kışkırtması sonucu Miranda, İspanyol güçlerine sığınacak ve kaçışından dört yıl sonra İspanya’da bir zindan da ölecekti. Yine farklı kaynaklara göre, İspanya güçlerinin  karşısaldırısı nedeniyle umutsuzluğa kapılan Miranda, İspanyol ordusunun komutanı ile bir ateşkes anlaşması imzalayacaktı. Aralarında Bolivar’ın da olduğu generaller bu anlaşmaya itiraz edince, Miranda kaçmaya kalkışacaktı. O, İspanyol askerleri tarafından yakalanarak, İspanya’nın güneydoğusunda bulunan Cádiz’de hapsedilecek ve orada, hücresinde yaşamını yitirecekti...

 

Devrimci ordunun sözkonusu bozgununun ardından, aile dostlarının yardımları ile bir pasaport edinmiş olan Simón Bolivar, “Yeni Granada”nın Kartegena kentine kaçacaktı. Bolivar’ın kaçmış olduğu topraklar, İspanya karşıtı yurtsever güçlerin kontrollarında idi...  Bolivar, burada, “Kartegena Manifestosu” (“El Manifiesto de Cartegena”) adıyla ilk önemli politik yayınını yapacaktı. O, devrimci orduya, Venezuela’da bulunan İspanya iktidarını yıkmalarını emretmekteydi... O yılların New Granada denilen topraklarının doğudaki bir parçası olan Venezuela’nın, günümüzde olandan çok daha geniş bir coğrafyaya sahip olduğunu unutmamak gerekir... (“New Granada”, şimdiki Peru’nun kuzey yarısı, Guyana’nın batısı, Brazilya’nın kuzeybatısı, Venezuela, Kolombia, Ekvador ve Panama topraklarıdır. Kartegena ise, Kolombia’nın kuzeyinde, Atlantik kıyısında bir kenttir. Kolombia’nın hem Atlantik’te ve hem de Pasifik’te kıyıları vardır.)

 

Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için hemen belirtmek gerekirse, İspanya Krallığı, egemen olduğu Latin Amerika topraklarında, idari bölge olarak -kendi hükümetleri ile birlikte- dört Yardımcı (İkinci) Krallık oluşturmuştu. Bunlardan ilki, 1500’lü yıllarda kurulan Yeni İspanya (Meksika, Mexico) Yardımcı Krallığı olurken, ikincisi de Peru Yardımcı Krallığı olmuştu. Daha sonra, 1700’lü yıllarda, Yeni Granada (New Granada) Yardımcı Krallığı kurulmuştu. Aynı yüzyılda, Peru Yardımcı Krallığı’ndan kopartılan şimdiki Arjantin topraklarına, Rio de la Plata Yardımcı Krallığı adı verilmişti. İspanya Krallığı, tayin ettiği sömürge valilerine, Yardımcı Kral (“viceroy”) ünvanını vermekteydi...

 

Kartegena kentinde emrine verilen küçük devrimci birliklere komuta eden Simón Bolivar, aynı kentin biraz doğusunda güneyden kuzeye doğru akan ve Kartegena’nın kuzey doğusundaki liman kenti Barranquilla’dan Atlantik’e dökülen Magdelena Nehri çevresini İspanyol güçlerden temizleyecekti. Bolivar, düşmana karşı hızlı, hareketli ve saldırgan gerilla taktikleri uygulamaya başlamıştı. Başarıları nedeniyle Bolivar’a Venezuela’nın devrimci ordusunda general rütbesi verilecekti. O’nun Venezuela’nın özgürlüğü için hazırlamış olduğu plan kabul edilecekti...

 

Bolivar, kumanda ettiği 500 adamın başında, balta girmemiş cangıl ormanları ve bataklıkları aşarak üç ay süren zorlu bir yürüyüşün ardından Karakas’a ulaşacaktı. Yaşanan altı meydan savaşının ardından İspanyol güçlerini kovmayı başaran Bolivar, 6 Ağustos 1813 günü Karakas’a girecekti. Kent meclisi, Karakas’a zaferle girmiş olan Bolivar’a “özgürleştirici” ünvanını verecekti... Simón Bolivar, artık sözü dinlenen tek lider (bazılarına göre politik diktatör) konumuna yükselmişti...

 

İşin aslı, özgürlük savaşı daha yeni başlamıştı... 1812 Moskova seferinin hezimetle sonuçlanmasının ardından Napolyon, 1814’de tüm iktidarını yitirmişti. VII. Ferdinand yeniden İspanya tahtına oturmuştu. İspanya monarşisinin restore edilmesinin ardından İspanya, kaybedilmiş Latin Amerika kolonilerine karşı yeniden bir saldırı başlatmıştı. Venezuela ovalarındaki kovboylar (“Ilaneros”) kralcı İspanyol ordusuna katılmışlardı ama, aralarından devrimci safa katılanlar da olacaktı... “Ilaneros” olarak adlandırılan kovboyların başlarında, José Tomás Boves adinda birisi vardı. José Tomás Boves komutasındaki disiplinsiz kovboylar (“Ilaneros”) ordusu, 1914 yılında Karakas’ı elegeçirecekti... Böylece ikinci Venezuela Cumhuriyeti’de sonbulacaktı... Bolivar, zorlukla, kıl payı kaçıp kurtulabilmişti...

 

(Parantez dışı olarak kısaca belirtmek gerekirse... Fransız ordusu (130 000) ile Rus ordusu (120 000) arasında 7 Eylül 1812 günü Moskova’nın 110 kilometre kadar batısındaki Borodino’da yaplan meydan savaşında, Tatar asıllı General Kutuzov komutasındaki Rus ordusu, büyük kayıplar vermiş olmasına karşın, Napolyon’un ordusuna da ağır kayıplar verdirmişti. Fransız ordusu Moskova’ya girebilmişti ama, halkı tarafından aynı  gün ateşe verilen Moskova, Napolyon’un güçleri için yaşanamaz bir cehenneme dönüşmüştü... Sonuçta, Fransız ordusunun ağır kayıplar vermesi ve geriye kalan sadece on bin askerle çekilmesi, Kutuzov’un nihai zaferi olmuştu. Aynı süreç, Napolyon’un politik anlamda sonunu hazırlamıştı... Napolyon [Napoleon Bonaparte, 1769- 1821,] 1814’de devrilip Elbe [Elba] adasına sürüldükten sonra, 1815’de geri dönmüştü. Haziran 1815’de Waterloo’da savaşı yitirdikten sonra O, güney Atlantik’de bir ingiliz adası olan St: Helena’da, sürgün yaşamında, kalan ömrünü tamamlayacaktı...

 

(Leo Tolstoy [1828 -1910], “Savaş ve Barış” [1865- 69] adlı ölmez romanında, çar dahil bir kısım aristokrasinin ihanetine karşın yoksul halkın, köle konumundaki köylülüğün vatanına nasıl sahip çıktığını, işgal edilmiş olan toprakları ve Moskova’yı Napolyon’un ordusu için nasıl yaşanmaz hale getirdiğini, köylülüğün bu fedakarlılığının bir kısım namuslu Rus aydınları, Rus aristokratları tarafından nasıl farkedildiğini anlatır. Leo Tolstoy, çok varlıklı bir aristokrat olan Piyer Bezuhov’un [Pierre Bezukhov] kişiliğinde “Dekabrist” [“Aralıkçı”] başkaldırının işaretlerini verir. Sivil ve özellikle asker aydınlardan oluşan, güney ve kuzey örgütlenmeleri olmak üzere iki gurubu bulunan “Dekabrist” ihtilalcilerin temel hedefi, toprakta köleliği kaldırarak köylülüğü özgürleştirmek idi. Bir ihbar sonucu 14 Aralık 1825’de erken bir ayaklanma başlatmak zorunda kalmış olan “Dekabrist” örgütlenme yenilgiye uğramıştır ama, düşünceleri geleceğin devrimci hareketlerine ilham vermiştir.- bu satırları yazan kişi, “Dekabrist” ihtilalcilerin  hapsedilmiş oldukları hücreleri görmüştür .. Diğer yandan yine Leo Tolstoy, savaşı bir satranç oyunu gibi gören Napolyon’un karşısındaki General Kutuzov’un, savaşı, duyguları olan insanların bir eylemi olarak gördüğünün ve emrindekilere nasıl değer verdiğinin altını kalın biçimde çizerek anlatır... Y. K.)

 

Kıralcı kovboylar (“Ilaneros”) ordusunun Karakas’ı elegeçirmesinin ardından Bolivar, 1914 baharında, ordusunun kalan güçleri ile birlikte Kolombia’ya sığınacaktı. Simón Bolivar, burada, toplumsal bir kaos ile karşılaşacaktı. Birkaç başarısız çatışmanın ardından O, Bolivar, Mayıs 1815’de, -Karaib Denizi’ndeki İngiliz adası- Jamaika’ya sığınacaktı. Simón Bolivar’ın kaçışının ardından, Venezuela’ya gelen bir İspanyol ordusu, bu eski İspanyol kolonisinin işgalini tamamlayacaktı. Ardından, vaktiyle Bolivar’ın sığınmış olduğu Atlantik kıyısındaki ihtilalci Kolombia kenti Kartegena, İspanyol ordusunun eline geçecekti. İspanyol ordusu, birkaç ay içinde tüm Kolombia’da egemen olacaktı. Arjantin’de süren ayaklanma dışında tüm eski İspanyol Latin Amerikası tekrar İspanya’nın olmuştu....

 

Simón Bolivar, Jamaika’da, yaşamının en önemli metinleri olan “Jamaika’dan Mektuplar” (“La Carta de Jamaica”) adlı yazılarında, Şili’den, Arjantin’den Meksika’ya dek Latin Amerikanın kuşbakışı genel görünümünü, özenli bir resmini çizecekti. O, Latin Amerika için, Büyük Britanya’yı örnek alan iki meclisli anayasal bir cumhuriyet projesini dile getirecekti. Simón Bolivar’ın kafasında olan, “Lordlar Kamarası” gibi soya dayanan bir üst meclis ve “Avam kamarası” gibi seçilmiş bir halk meclisi ve ömür boyu iktidarda kalmak üzere seçilmiş bir cumhurbaşkanı idi...

 

(Bolivar’ın planladığı iki meclisli bir sistem ve kralı çağrıştıran ömür boyu cumhurbaşkanlığı kurumu, günümüzün bakış açısıyla pek demokratik gözükmeyebilir. Fakat bu düşüncelerin 1810’lu yıllarda geliştiğini, Bolivar’ın aristokratlar ile kölelerin varolduğu bir dünyada yetişmiş olduğunu, ve o yıllarda İngiliz sisteminin katı İspanyol monarşisine göre çok daha demokratik olduğunu unutmamak gerekir. Yine aynı yıllarda İspanyol liberalleri, anayasal ve meclisli bir monarşi için, parlementoya karşı sorumlu bir monark için mücadele vermekteydiler... Montesquieu [1689- 1755], İngiliz sisteminden esinlenerek yazdığı “Yasaların Ruhu” [1748] adlı eserinde “kuvvetler ayrılığı” prensibini, yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinin bağımsızlıkları prensibini daha yeni açıklamıştı. Amerikan ve Fransız ihtilallerini derinden etkilemiş olan Montesquieu’nun düşünceleri, Simón Bolivar’ı da etkilemişti. O’nun öngördüğü anayasal sistemde de bir denge arayışı olduğu ortadaydı... Y. K.)

 

İspanya, 1815 yılında, Atlantik üzerinden Pablo Molillo komutasında çok güçlü bir ordu yollayacaktı. Buna karşın, ne Amerika Birleşik Devletleri ve ne de Büyük Britanya, Bolivar’a herhangi bir yardım vaadinde bulunmuşlardı.  Sonunda Bolivar, Fransa’ya karşı özgürlüğünü 1804 yılında, daha yeni kazanmış küçük Haiti Cumhuriyeti’ne geçecekti... Haiti’de Bolivar, dostca karşılanacaktı. Genç Haiti Cumhuriyeti, Bolivar’a, para ve silah yardımı yapacaktı...

 

Venezuela kıyılarına yaptığı iki başarısız çıkartmanın ardından Simón Bolivar, 1817 yılında, İspanyol güçlerinin kolay erişemiyecekleri Orinoko Nehri Vadisi’nde karargahını kurmaya karar verecekti... Orinoco Nehri (Orinoco River), bir süre Venezuela-Brazilya ve Venezuela-Kolombia sınırında kuzeye doğru aktıktan sonra, Venezuela’nn ortalarında doğuya doğru dönüp Trinidad adasının karşısında Atlantik’e dökülen 2700 kilometre uzunluğun büyük bir nehirdir....

 

Çoğunluğu İngilizlerden ve İrlandalılardan oluşan birkaç bin askeri ve subayı saflarına katmış  olan Bolivar, karargahının merkezini, günümüzde Ciudad Bolivar adını almış büyük bir kent olan zamanın Angostura adlı küçük merkezde kuracaktı. İspanyol ordusunun istilasına uğramamış olan Angostura (Ciudad Bolivar), Orinoko Nehri’nin ortalarında ve nehrin hemen güneyinde kurulmuştu. Kent, kuzeyden gelecek saldırılara karşı nehrin koruması altındaydı. O, Bolivar, buraya, Atlantik kıyısından, Orinoko Nehri’nin deltasından tekneyle gelmişti...

 

“Napolyon Savaşları”nın (1792- 1815) bitmesinin, Napoleon’un 16- 18 Haziran 1815’de Waterloo’da son büyük yenilgisini alması ile Fransa’nın Avrupa’daki üstünlüğünün kesinlikle sonbulmasının ardından, bağımsızlık hareketi için hem olumsuz ve hem de bazı olumlu gelişmeler olmuştu. Fransa’da Bourbon hanedanından XVIII Louis’in tahta oturtulmasının, Fransız monarşisinin restore edilmesinin, Avrupa monarşılerinin yeniden dominant duruma gelmelerinin ardından, bu koşullarda, İngiliz ordusundan binlerce İngiliz ve İrlandalı asker ve subay terhis edilmişti. Bu askerlerin ve subayların büyük kısmı, işsiz dolaşmaktansa, devrimci bir ideal uğruna Simón Bolivar’ın emrinde Latin Amerika’nın özgürlüğü için savaşmayı tercih etmişlerdi. İşin bu yanı, bağımsızlık hareketi için olumlu olandı. Sonuçta, Bolivar’ın devrimci ordusundaki İngilizler ve İrlandalılar, paralı askerler değiller, devrim için savaşan gönüllülerdi... Diğer yandan, Avrupa’da tutucu monarşilerin eegemen olmaları, Latin Amerika ihtilali için olumsuzluktu. İhtilalcilerin Avrupa’dan maddi yardım almaları, tanınmaları olağanüstü zorlaşmıştı...

 

Angostura’da bir gazete yayınlamaya başlayacak olan Bolivar, buradan çevredeki, ovalardaki ihtilalci güçlerle ilişki kuracaktı. O’nun ilişki kurmuş olduğu guruplardan birisi, José Antonio Páez, diğeri ise Francisco de Paula Santander tarafından yönetilmekteydi. İleri de, 1831’de Venezuela’nın cumhurbaşkanı olacak olan José Antonio Páez (1790- 1873), “Indian” (yerli halk) melezi bir “Ilanero” (kovboy) idi ve devrimci saflara 1810 yılında katılmıştı… Bolivar, 1819 baharında, New Granada’da veya Gran (Büyük) Colombia adlı topraklarda bulunan İspanyol güçlerine yapılacak saldırının planlarını hazırlamıştı.  Yurtsever gerilla birlikleri, Simon Bolivar’ın önderliğini onaylayacaklardı... (New Granada veya Gran [Büyük] Colombia, şimdiki Peru’nun kuzey yarısı, Guyana’nın batısı, Brazilya’nın kuzeybatısı, Venezuela, Kolombia, Ekvador ve Panama toprakları.)

 

Simón Bolivar askeri saldırısını başlattığında, İngiliz lejyonu dahil emrinde sadece 2500- 3000 (ikibinbeşyüz- üç bin) kadar asker vardı. Asker sayısının azlığı nedeniyle O’nun bu saldırısı, askeri tarihin en cesurca eylemlerinden birisi olarak değerlendirilecekti... Simón Bolivar’ın saldırısı, İspanya güçleri için sürpriz olacaktı. Şimdiki Kolombia’nın merkezinde konumlanan ve Kolombia’nın başkenti olan Bogotá kenti yakınlarındaki Boyacá’da 7 Ağustos 1819 günü gerçekleşmiş olan savaşı, İspanya ordusu kaybedecekti. Devrimci ordunun bu zaferi, Latin Amerika’nın İspanya’dan bağımsızlığının kapısını sonuna dek açacaktı. O yıllarda “New Granada” (“Yeni Granada”) veya “Gran (Büyük) Granada” adıyla tek ülke olarak kabuledilen Kolombia, Venezuela, Ekvador ve Panama topraklarının büyük kısmı, Kolombia ve Venezuela artık İspanya’nın kontrolundan büyük ölçüde kurtulmuşlardı...

 

Sadece yaklaşık 3000 (üç bin) kadar askerden oluşan başkaldırı ordusuna Simón Bolivar ve Francisco de Paulo Santander komuta etmekteydiler. Sürpriz saldırıyı başlatan bu iki kumandan, 12 Temmuz’da Ganezá’yı, 25 Temmuz’da Vargas Nehri çevresini, 5 Ağustos’ta Tunja’yı, ve son olarak ta 7 Ağustos ta Boyacá’yı elegeçirmişlerdi. Francisco de Paulo Santander’in emrindeki güçler Boyacá Nehri üzerindeki köprüyü tutup İspanyol garnizonuna yardım gelmesini engellerlerken, Simón Bolivar’ın emrindeki güçler de Boyacá’da bulunan İspanyol ordusuna saldırmışlardı... Bu saldırı sırasında 1800 (binseküzyüz) İspanyol askeri tutsak alınmıştı. Anlaşılan, İspanyollar, ülkelerinden binlerce kilometre uzakta savaşmak istemiyorlardı...

 

Bolivar’ın güçleri, 10 Ağustos 1819 günü Bogota’ya gireceklerdi. Orada, Francisco de Paulo Santander’in ikinci başkan olduğu geçici hükümet kurulacaktı. Bogota’dan Venezuela kenti olan La Angostura’ya geçen Simón Bolivar, burada, Gran (Büyük) Kolombia Cumhuriyeti’nin (1822- 30) kurulmuş olduğunu ilanedecekti (Angostura, daha önce de belirtilmiş olduğu gibi, günümüzde Ciudad Bolivar olarak adlandırılan bir güney Venezuela kentidir. Sırtını küçük tepelere dayamış olan bu kent, Orinoko Nehri’nin ortalarında, nehrin güney kıyısında kurulmuştur. Hatırlanacağı gibi Bolivar, saldırısını başlatmadan önce, merkez karargahını Angostura’da kurmuştu.)...

 

Bolivar, Aralık 1819’da, Angostura’da cumhurbaşkanı ve askeri başkumandan olarak seçilecekti. Francisco de Paulo Santander ise ikinci başkan olarak atanacaktı... Simon Bolivar, cumhurbaşkanı olarak seçildiği Angostura (şimdiki, Ciudad Bolivar) Kongresi’nde (Meclisi’nde) köleliğin kaldırılması için de mücadele verecekti. Aslında, Bolivar’da Afrikalı siyah kölelere sahipti ama, kölelerin özgürleştirmelerini istemekteydi. Afrikadan getirilmiş olan köleler, her iki safta da asker olarak savaşmaktaydılar... Bolivar’ın köleliğe karşı bu tavrı, Latin Amerika’da köleliğin kaldırılmasını kolaylaştıracaktı. Şili’de ve Meksika’da kölelik 1823 ve 1829 yıllarında kaldırılacaktı. Sonuçta, 1800’lü yılların ortalarına gelindiğinde, Kuba ve Brezilya dışında tüm Latin Amerika ülkelerinde kölelik kaldırılacaktı... Britannica’ya göre, köle ticareti, 1810 yılında Venezuela’da ve Meksika’da, 1811 yılında Şili’de, 1812 yılında Arjantin’de zaten yasaklanmıştı. İspanya ve İngiltere, 1817 yılında yapmış oldukları bir anlaşma ile, 1820 yılından itibaren köle ticaretine sonverilmesi konusunda anlaşmışlardı. Şili, yukarıda da ifade edilmiş olduğu gibi, 1823 yılında, siyah kölelere özgürlüklerini verecekti. Meksika ise köleliği 1829 yılında tamamen kaldıracaktı. Aynı olay Peru’da 1854 yılında gerçekleşecekti...

 

Gran (Büyük) Kolombia Cumhuriyeti’nin ilanından üç gün sonra, Kolombia Cumhuriyeti kurulacaktı. Sözkonusu federasyon, idari olarak, Bogotá (Kolombia Cumhuriyeti’nin başkenti), Karakas (Venezuela’nın başkenti) ve Quito (Ekvador) merkezli idi. Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi yeni devlete şimdiki Peru’nun kuzey yarısı, Guyana’nın batısı, Brazilya’nın kuzeybatısı, Venezuela, Kolombia, Ekvador ve Panama dahildi ama, devlet üç federe parçadan oluşmaktaydı... Merkezi hükümet ise Venezuela’da, Bogotá’da kurulmuştu. Üç parçadan oluşan ve her parça için bir başkan yardımcısı bulunan bu federatif yapılanma, gerçekte, tam olarak özgürleşmiş değildi. Çünkü, Venezuela’nın büyük kısmı ve Ekvador (Quito) halen İspanya Krallığı’nın kontrolu altındaydı. Kısacası, idari olarak üç parçalı olan Gran (Büyük) Kolombia Cumhuriyeti’nin iki parçası halen İspanya Krallığı’nın elindeydi... (“Gran Colombia Cumhuriyeti” ya da “Büyük Kolombia Cumhuriyeti”, tarihi olarak günümüzün Kolombia Cumhuriyeti’nden daha farklı ve daha büyük bir coğrafyayı ifade etmektedir. (Gran = büyük)

 

Gran Colombia Cumhuriyeti’nin uluslararası arena da tanınması bir sorun olacaktı. Napolyon’un yenilgisi ile birlikte yeniden dirilmiş olan Avrupa monarşileri, Gran Colombia Cumhuriyeti’ni bağımsız bir devlet olarak tanımak istemiyeceklerdi... Diğer yandan Avrupa’da başlayan liberal başkaldırı, Bolivarcı bağımsızlık hareketinin imdadına yetişecekti. Kendi güçlü iç dinamikleri de olmakla birlikte, Latin Amerika’nın bağımsızlık hareketi, Avrupa’da yaşanan politik gelişmelerle sıkı sıkıya bağlı idi...

 

Avrupa monarşilerini yıkmış olan -zamanına göre sonderece ilerici- Napolyon, sonunda, yenilmişti ama, halkların ve Avrupalı aydınların kafalarında derin izler bırakmıştı. Avrupa’nın ve özellikle Fransa’nın aydınlanmacı düşünürleri, “Napolyon savaşları” kanalıyla katı Rus monarşisinin duvarlarını yıkmayı bile başarmışlardı... “Dekabrist” (“Aralıkçı”) ayaklanması (1825) ile ilk kez eyleme dökülecek olan bu düşünceler, 1870’lerin “Narodnaya Volya” (“Halkın Arzusu” veya “Halkın Özgürlüğü”) hareketi ile, bu hareketi hazırlayan Dobrolyubov (1836- 61), Çerniçevski (Chernyshevsky, 1828- 1889), Belinsky (1811- 48), Herzen (1812- 70) gibi Rus aydınlanmacıları, Rus düşünürleri ve yazarları ile sıçrama yapacaktı. Ulusal Rus edebiyatının kurucusu sayılan A. Puşkin (Pushkin, 1799- 1837) gibi bir büyük şair ve yazar, hatta, Ukrayna doğumlu Gogol (1809- 1852), Lenin’in kenti Simbirsk’ten (Ulyanovsk) Tatar asıllı Turgenev (1818- 1883), ayrıca Lermontov (1814- 1841) vs. gibi büyük edebiyatçılar, hepsi aynı dönemin ürünleri idiler...

 

Napolyon’un kesin yenilgisinin ardından, Eylül 1815’de, Rusya, Avusturya, Prusya arasında sonderece tutucu “Kutsal İttifak” şekillenmişti. İngiltere dışında diğer Avrupa yöneticilerinin, Papa’nın ve hatta Osmanlı İmparatorluğu’nun dahil olduğu bu gerici ittifakın temel hedefi, Avrupa toplumlarını dini ilkeler çerçevesinde kontrol altında tutmak, hertürlü halkçı ve liberal ayaklanmayı engellemekti. “Korkunun ölüme faydası yok” özdeyişini kanıtlarcasına, Avrupa halkları Avrupa monarşilerine karşı ayaklanacaklardı. Avrupa halkları, Avrupa feodalizmine karşı, 1820, 1830 ve 1848 yıllarında başkaldıracaklardı. İlk iki ayaklanma liberal görüşlerin ışığında gelişmiş olmakla birlikte, sonuncusunda, 1848 ayaklanmasında, Avrupa proleteryası, işçi sınıfı, tarih sahnesinde kendsini göstermişti... İşçi sınıfının tarih sahnesinde rol almaya başlayışı ile birlikte K. Marks (1818- 83) ve F. Engels (1820- 95), 1848 yılında, “Komunist Partisi Manifestosu” adlı eserlerini yayınlayacaklardı...

 

“Anayasal monarşi” talebini öne çıkartan liberal ayaklanma, İspanya’da, 1 Ocak 1820’de başlamıştı. Portekiz’in kuzeyindeki liman kenti Porto’da başlayan ayaklanma, oradan hızla yayılmıştı... Sözkonusu ayaklanmanın etkisi sonucu Brazilya, 7 Eylül 1822’de Portekiz’den bağımsızlığını ilanedecekti. Portekiz, Brazilya’nın bağımsızlığını 1825 yılında tanımak zorunda kalacaktı... Avrupa’nın Sicilya, İtalya vs. gibi diğer bazı ülkelerinde de yaşanmış olan ve aynızamanda Osmanlı İmparatorluğu yönetimine karşı Yunanistan’da ulusal bağımsızlık başkaldırısı olarak örtaya çıkan 1820 ayaklanmaları, İspanya monarşısine liberal ilkeleri kabul ettirmeyi başaracaktı. İspanya monarşisinin liberal başkaldırı karşısında geri adım atışı, Latin Amerika’da bulunan İspanyol ordusunun cesaretini kırmıştı. Bu durumdan yararlanan Simón Bolivar, İspanya güçlerinin komutanı General Pablo Morillo’yu masaya oturmaya razı edecek ve O’nunla Santa Anna’da buluşup anlaşmayı sağlayacaktı. İki kumandan, Aralık 1820’de imzaladıkları anlaşma ile, altı aylık bir süre için karşılıklı olarak düşmanlıklara sonverdiklerini ilan edeceklerdi. Yeniden savaş başladığında, üstünlük artık Bolivar’da idi...

 

Karakas ovalarının yakınında 24 Haziran 1821 günü yaşanan Karabobo (Carabobo) Savaşı’nı Simón Bolivar’ın kumanda ettiği ihtilalci güçler kazanacaklardı. Aralarında İngiliz ve İrlandalı gönüllülerin de bulunduğu Bolivar’ın ordusu, 6 500 askerden oluşmuştu. Ovaların kovboyları olan “Ilaneros”ların da içinde olduğu sayıca biraz daha az kralcı İspanya güçlerine, General La Torre ve General José Antonio Páez komuta etmekteydiler... 

 

Bu zafer, Bolivar’a, Karakas’ın kapılarını açacaktı. Artık Venezuela tam olarak özgürlüğüne kavuşmuştu. Aynı yılın (1821) sonbaharında -kuzeydoğu Kolombia’da, Venezuela sınırında yeralan- Cúcuta’da toplanan kongre, yeni cumhuriyetin anayasasını hazırlayacaktı. Burada, kısa ömürlü olacak Gran (Büyük) Kolombia Cumhuriyeti şekillendirilecekti. Kolombia’nın, Vebezuella’nın, Panama’nın ve 1822’de özgürlüğüne kavuşturulacak olan Ekvador’un içinde oldukları bu kısa ömürlü (1822- 30) cumhuriyetin kuruluşunda, -ileride parçalanmaya yol açacak- iki farklı görüş çarpışacaktı... Ekvador, 1822 yılında İspanyol boyunduruğundan bütünüyle kurtarılacaktı. Kralcı İspanyol güçlerine karşı 24 Mayıs 1822 günü başlayan saldırı, 16 Haziran 1822 günü devrimci güçlerin Ekvador’un şimdiki başkenti Quito’ya girmeleriyle sonbulacaktı...

 

Artık, Gran (Büyük) Kolombia olarak anılan cumhuriyetin Kolombia, Venezuela ve Ekvador parçaları bütünüyle İspanya egemenliğinden kurtarılmışlardı. Panama, o yıllarda Kolombia’nın bir uzantısı idi... Amerika Birleşik Devletleri (ABD) bu yeni cumhuriyeti bağımsız bir devlet olarak tanımıştı. Kurtarılamamış ülke olarak geriye sadece Peru kalmıştı. Bolivya’da Peru’nun bir parçası konumundaydu. O yıllarda burası, “Yukarı Peru” olarak anılmaktaydı... Kolombia’nın bir parçası konumundaki Panama, Pasifik ile Atlantik arasında açılacak su yolu için en uygun konumda olması nedeniyle, ABD merkezli mali-sermaye güçlerinin ilgi alanı içindeydi. ABD yönetimi, Panama’nın ayrılıkçı güçlerinin ayaklanmalarına destek verecekti. Sonuçta ABD, Panama’yı Kolombia’dan kopartacak ve 6 Kasım 1903 günü  Panama’yı bağımsız bir devlet olarak tanıyacaktı

 

Daha başlangıçta, yönetim konusunda, ihtilalciler arasında görüş ayrılıkları belirmişti... Bolivar, merkeziyetçi idi. O, tüm sözkonusu parçaların tek ülke olarak kalmasını savunmaktaydı... Sonuçta, Bolivarcı ve asker ağırlıklı bir hükümet kurulacaktı. Cumhurbaşkanlığına seçilen Bolivar, yapılmış olan anayasanın fazlaca liberal olduğu kanısındaydı... İkinci başkan seçilen Francisco de Paulo Santander, başlangıçta Bolivar’a destek olmakla birlikte, 1825 yılından itibaren bu iki lider arasında da görüş ayrılıkları şekillenecekti... Görüş ayrılıklarının ötesinde, ekonomik farklılaşmalar da birliği zorlayan etkenler arasındaydı. Örneğin, İspanya’dan kurtuluş, Ekvador’un ekonomik sorunlarının çözümüne yardımcı olamayacaktı...

 

Bolivar, Peru’nun İspanyol egemenliğinden kurtuluşu için müttefik arayacaktı. Arjantin’in ulusal kahramanı José de San Martín, 1812 yılında Arjantin’in bağımsızlığı için, 1818 yılında ise Şili’nin bağımsızlığı için savaşmiş ünlü bir asker ve devlet adamıydı. Sonuçta, Peru’nun bağımsızlığı için, Bolivar ile José de San Martín işbirliği yapacaktı...

 

Arjantin’in kuzeyinde, Yepeyú’da Guaraní Indian (yerli anlamina Hintli) halkının bölgesindeki Cizvit (Jesuit) topluluğunun yöneticiliğini yapan profesyonel bir askerin oğlu olarak doğan ve İspanyol koloni ordusunda generalliğe dek yükselen José de San Martín (1778- 1850), Napolyon’un 1808 yılında İspanyol monarşisini yıkmasının ardından, Latin Amerika’da bağımsızlık mücadelesi veren ihtilalci güçler ile ilişkiye geçmişti. O, 1812 yılında Avrupa’dan Buenos Aires’e gelmiş ve ihtilalci güçlere katılmıştı. O, Arjantin’in batı sınırında, Andlar bölgesindeki geçitleri tutan Mendoza’da,Andlar Ordusu’nu kurmuş ve 1817 yılının ilk iki ayı içinde batıya doğru Andlar’ı geçerek Şili’nin kurtuluş mücadelesine yardımcı olmuştu. Ardından O, ordusu ile Lima’ya girmişti. José de San Martín’in de yardımlarıyla Peru, 28 Temmuz 1821 günü bağımsızlığını resmen ilanetmişti. José de San Martín, 22 (veya 26) Temmuz 1822 günü, Ekvador’da, Guayaquil’de yapılan toplantı sırasında, kurtuluş mücadelesinin büyük önderi Simón Bolivar ile tanışmıştı. O, 1824 yılında Fransa’ya gidecekti... José de San Martín, Arjantin’in ve Peru’nun ulusal kahramanı ilanedilirken, İspanyol Latin Amerikası’nın özgürleştirecilerinden biri sayılacaktı...

 

Yukarıdaki paragrafta da ifade etmiş olduğum gibi, Bolivar ve José de San Martín, 26 Temmuz 1822 günü, Peru’nun özgürlüğü için, Guayaquil’de biraraya geleceklerdi. İki lider arasında yaşanan bazı anlaşmazlıkların ardından, aralarında Venezuelalı, Kolombialı, Arjantinli, Şilili, Perulu askerlerin olduğu ve aynızamanda İngiliz ve İrlandalı gönüllülerden oluşan altı bin kişilik güç, Bolivar’ın komutasında, 9 Aralık 1824 günü, Peru-Ekvador sınırında, Peru’nun en kuzey ucunun ortalarında yeralan Ayacucho yakınındaki yüksek plato da İspanya ordusu ile karşılaşacaktı. Dokuz bin askerden oluşan İspanya ordusunun elindeki top sayısı, Bolivar’ın ordusunda bulunanın on katı idi... Savaşın başlamasından hemen önce, İspanya ordusundaki yerli askerler ve subaylar, karşılarında kendilerinden insanları görünce, Bolivar’ın ordusunun saflarına katılacaklardı... Kısa sürede yenilgiye uğrayan kralcı ordunun iki bin askeri öldürülmüştü... Yenilgiye uğramış olan İspanya güçleri, Peru’yu ve Bolivya’yı (Charcas) boşaltacaklardı. Son olarak kralcı güçler, Ocak 1826’da, Lima’nın liman kenti Callao’dan atılacaklardı... Bolivya 1825, Uruguay ise 1828 yılında İspanya’dan bağımsızlıklarını resmen ilanedeceklerdi...

 

Bazı küçük toprak parçaları dışında, “Yukarı Peru”da (Bolivya’da) yeralan bir parça toprak dışında kalan tüm topraklar İspasnyol sömürgecilerden kurtarılmıştı. Güneydoğu Bolivya’da, Andlar üzerinde, deniz seviyesinden 2 790 metre yükselklikte kurulu Sucre kenti dışındaki yerler kurtarılmışlardı. İleride, 1839 yılında Bolivya’nın başkenti olacak olan Sucre, Nisan 1825’de kralcı İspanyol güçlerden temizlenecekti... İspanya’nın askeri güçlerini 1825 yılında Bolivya’dan (“Yukarı Peru”dan) tamamen kovmayı başarmış olan Bolivarcı ordunun komutanı ve ulusal kahraman Antonio José de Sucre’nin (1795- 1830) anısına bu başkente Sucre adı takılacaktı. Başlangıçta “Yukarı Peru” olarak ta anılan bu toprakların tümüne, Simón Bolivar’ın anısına Bolivya  denilecekti. Sonradan, 1898 yılında başkent, Sucre’den La Paz’a taşınacaktı... “Yukarı Peru” diye anılan yerler, Peru’nun doğusundaki Andlar coğrafyası, Bolivya toprakları olmaktadır...

 

Latin Amerika’nın en saygın bağımsızlık savaşçılarından olan Antonio José de Sucre, aynızamanda Ekvador’un bağımsızlığını sağlamış olanların en önemlilerindendi. O, 15 yaşından itibaren, Venezuela’nın ve Kolombia’nın bağımsızlıkları için de savaşmıştı. Yine O, Bolivar tarafından kaleme alınmış anayasa çerçevesinde ilk Bolivya hükümetini kuran kişi olmuştu. O, Bolivya’nın bağımsızlığına karşı saldırgan konuma sürüklenen Peru yönetimi ile çatışmıştı. Ekvador, Kolombia ve Venezuela arasında ayrılıklar büyüdüğü zaman, Sucre’nin birliği sağlama çabaları boşa gitmişti. Sucre, evine dönerken, yolu üzerinde, Kolombialı muhalif bir askerin süikastine uğreyıp 4 Temmuz 1830 günü katledilecekti. Sucre ile birlikte Venezuelalı General Juan José Flores’de öldürülmüştü. Bazı kaynaklara göre, sözkonusu süikastler, sık ormanda işlenmişlerdi... Bu süikastlerin gerisinde, birlikten ayrılma yanlısı güçlerin olduğu anlaşılmaktadır... Birsüre sonra, 17 Aralık 1830 günü Simón Bolivar’da yaşamını yitirecekti. Kolombia, Panama, Venezuela ve Ekvador arasındaki Gran Colombia (Büyük Kolombia) Cumhuriyeti, Bolivar’ın son günlerinde, 1829- 30’da dağılma sürecine girmişti. Önce, 13 Ocak 1830’da Venezuela, birlikten resmen kopacaktı. Ardından aynı yıl Ekvador’da birlikten ayrılacaktı...

 

Bolivar, 17 Aralık 1830’da, tüberkülos (verem) hastalığı nedeniyle yaşamını yitirecekti... Venezuela’nın ayrılığında başı çeken kişi, Venezuela’nın bağımsızlığı için de savaşmış olan asker ve politikacı José Antonio Páez (1790- 1873) olmuştu. José Antonio Páez, 1831 yılında, -birlikten kopmuş olan- Venezuela’nın ilk cumhurbaşkanı seçilmişti. Bazı kaynaklara göre Páez, birliği sağlama çabası içinde yaşamış olan Bolivar’ın anısını karalama kampanyası başlatmıştı...

 

Asker ve sivil bürokrasi arasındaki çekişmeler, öncelikle, Venezuela’da olaylara neden olmuştu. Bolivar’ın 1828’den sonra hazırlamış olduğu yeni anayasa, sadece Kolombia’da ve Panama’da kabul görmüştü. Bir gurup liberalin 25 Eylül 1828 günü Bolivar’a yönelik süikast girişimleri başarısızlıkla sonuçlanacaktı. Bolivar’ı bu süikastten kurtaran, Manuela Sáenz (1797- 1856) adında ihtilalci bir kadındı. Bolivar’ın eşi olan Manuela Sáenz, varlıklı bir İspanyol’un evlilik dışı kızıydı. O, henüz 17 yaşında iken İngiliz bir tüccarla evlenmiş ve daha sonra memleketi Quito’ya (Ekvador’un başkenti) dönmüştü. Manuela Sáenz ile Bolivar’ın karşılaşmaları, 1822 yazında, Bolivar bölgede operasyonlar yaparken olmuştu... Liberal süikastcılara göre Bolivar, bir diktatör idi... Sözkonusu başarısız süikast girişiminden birkaç ay sonra, 1829 yılında, Bolivar’ın en saygın generallerinden sayılan José María Córdoba bir ayaklanma başlatacaktı. Bu ayaklanma bastırılmış olsa da, Bolivar, 8 Mayıs 1830’da, ölümünden yedi ay kadar önce Bogotá’dan ayrılacaktı. Bazılarına göre O, herhangi ciddi bir tehdit karşısında Avrupa’ya sığınabilmek için Atlantik kıyısına doğru gitmişti. Bir anlatıma göre, Bolivar’ı politik göçmenlik düşüncesine ikna eden kişi, José Antonio Páez olmuştu. Páez’in, Gran Colombia (Büyük Kolombia) adlı federasyondan kopma yanlısı olduğunu yazmıştım...

 

Arjantin, 9 Temmuz 1816 günü İspanya’dan bağımsızlığını ilanettiği sırada, günümüzdeki sınırlarının yaklaşık üçte biri kadarına sahipti. Arjantin, belli dönemlerde sınırlarını parça parça genişleterek ancak 2000 yılında günümüzdeki sınırlarına ulaşabilecekti... İspanya güçlerinin kovulmasının ardından 1828 yılında Arjantin, merkeziyetçiler (veya birlikçiler) ile federalciler arasında geçen uzun bir içsavaşa sürüklenecekti. Aslında, benzer içsavaşlar, merkeziyetçiler ile federalistler arasındaki savaşlar, Kolombia’da ve Venezuela’da da yaşanacaktı. Brezilya’da ise, 1889 yılında, askeri darbe ile monarşi yıkılacak, federal bir cumhuriyet kurulacaktı... Arjantin’de ve aslında tüm Kıta’da yaşanan iç mücadeleler döneminde, İtalya’nın siyasi birliğinin ünlü önderi Giuseppe Garibaldi (1807- 1882), Latin Amerika’da mülteci konumundaydı. Garibaldi, 1836- 1848 yıllarında Latin Amerika’da idi. O, sığınmış olduğu bu topraklarda yaşananlardan derin biçimde etkilenecekti...

 

Bir balıkçının oğlu olan Giuseppe Garibaldi, 1832 yılında, ticaret gemileri için kaptanlık sertifikası almış ve Piedmont-Sardinia Krallığı’nın deniz filosunda çalışmaya başlamıştı. Aynı yıllarda, İtalyan milliyetçiliğinin babalarından sayılan ve İtalya’nın birliği için savaşmış olan Giuseppe Mazzini (1805- 1872), ihtilalci bir topluluk olan Genç İtalya (Giovine Italia) adlı örgütü kurmuş ve eyleme geçmişti. Garibaldi, Giuseppe Mazzini’den derin biçimde etkilenmişti. Yine Garibaldi, Fransız Hristiyan sosyalizminin kurucusu utopik sosyalist Henri de Saint-Simon’un (1760- 1825) etkisinde kalmıştı...

 

Garibaldi, 1834 yılında, Pietmont’un başarısız cumhuriyetçi ihtilal girişimine katıldığı için kaçmak zorunda kalmıştı. Önce Fransa’ya giden Garibaldi, oradan Latin Amerika’ya geçmişti... Mültecilik yıllarının başlangıcında Garibaldi, -günümüzde Brezilya’nın bir liman kenti olan Rio Grande do Sul’a yerleşmişti. O yıllarda Garibaldi, Atlantik kıyısında, Brezilya’nın güney ucunda ve Uruguay sınırının kuzeyinde yeralan ve Brezilya İmparatorluğu’na başkaldıran küçük Rio Grande do Sul Cumhuriyeti’nin donanmasına gönüllü kaptan olarak katılmıştı. O, Rio Grande do Sul’un Brejilya İmparatorluğu’ndan bağımsızlığı için savaşmıştı. Brezilya’nın zaferinin ardından Garibaldi, 1839- 40 yıllarında, sözkonusu kaptanlık görevini terkedecek ve Montevideo’ya yerleşecekti. Ardından Garibaldi, 1842 yılında, Uruguay’ın, Arjantin diktatörü Juan Manuel de Rosas’a (1793- 1877) karşı vermekte olduğu özgürlük savaşına katılacak ve Uruguay donanmasında kaptan olarak görev yapacaktı. Garibaldi, 1843 yılında, Montevideo’da kurulan İtalyan lejyonunun başına geçecekti ((Arjantin’e yerleşmiş olan Avrupalı göçmenlerin ezici çoğunluğu İtalya’dan gelmedir..) Garibaldi, 1846 yılında yaşanan Saint (Aziz) Antonio Savaşı sırasındaki cesareti nedeniyle alabildiğine ünlenecek ve hatta O’nun ünü Avrupa’ya dek ulaşacaktı... Sonunda Garibaldi, 1849 yılında, komuta etmiş olduğu İtalyan Lejyonu’ndan 60 gönüllüsü ile, İtalya’nın birliği ve Avrupa’nın en tutucu monarşisi olan Avusturya monarşisinin, Habsburg Hanedanı’nın egemenliğine karşı bağımsızlığı hedefiyle İtalya’ya dönecekti...

 

Arjantin, 1853 Anayasası ile Cumhuriyet olacaktı. İçsavaş, federalşistlerin zaferi ile 1859 yılında kesinlikle sonuçlanacaktı...Diğer yandan, daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, Simón Bolivar’ın birliği korumaya yönelik tüm çabalarına karşın, Bolivar 1830 yılında ölümü ile birlikte Büyük Kolombia Cumhuriyeti dağılmıştı... Latin Amerika’nın bağımsızlık mücadelesinden ve bu mücadelenin bir numaralı önderi olan Simón Bolivar’dan kısaca sözetmişken, Bolivar’dan sonra da olsa Latin Amerika’da iz bırakmış olan Giuseppe Garibaldi’den sözetmemek olmazdı. Garibaldi’den başka Latin Amerika’da iz bırakmış ve hatta Bolivar ile karşılaşmış olan bir başka büyük karaktere daha değinmekte yarar vardır...

 

İlginçtir ve heyecan vericidir, Simón Bolivar’ın yaşam çizgisi, yaşamının bir yerinde, “Amerika’yı doğru keşfeden kişi” olarak tanımladığı çağın en büyük bir-iki bilim adamından biri olan, hatta bazılarına göre çağını çok aşarak Albert Einstein (1879- 1955) ile eşdeğer büyüklükte olan doğa bilimcisi, modern coğrafyanın kurucusu ve coğrafya ile bağlantılı daha birçok disiplinin, örneğin, iklim biliminin, okyanus biliminin mimarı Alman bilim adamı Alexander von Humboldt (14/ 10/ 1769- 6/ 05/ 1859) ile kesişmiştir... Purusyalı varlıklı ve soylu bir subay ile Fransız Protestan bir aileden gelme anneden olma Alexander von Humboldt, yine çok değerli bir bilim adamı olan, Alman dili bilgini, eğitim reformcusu, düşünür ve diplomat Wilhelm von Humboldt’un 1767- 1835) küçük kardeşidir. Edebiyata da derin ilgisi olan genç Alexander von Humboldt, Goethe’nin (1749-  1832) yaşlılığında, dünya edebiyatının devlerinden bu büyük Alman yazarı ile dostluk kurmuştur .. Bilimsel etkileri kendi çağını aşan Humboldt’un Kosmos (1845) adlı eseri, Charles Darwin’in (1809- 1882) başucu kitabı olmuştur... 

 

Alexander von Humboldt, İspanya başbakanı Mariona de Urquijo’nun desteği ile İspanya kralından, Latin Amerika’nın heryerinde özgürce dolaşma ve inceleme yapma izni aldıktan sonra, Paris’te tanıştığı Fransız botanikçi Aimé Bonpland ile birlikte, 1799 yazında, Marseille limanından Güney Amerika’ya doğru keşif gezisine çıkmıştır. Alexander von Humboldt ile Aimé Bonpland, 1799- 1604 yıllarında, yaşamlarının beş yılını, Orta ve Latin Amerika’nın doğasını, canlılarını, coğrafyasını inceleyerek geçirmişlerdir. O, bu süre boyunca, 9 650 kilometreden uzun yolu yürüyerek almıştır. O, günümüzün Venezuela, Ekvador, Kolombia, Peru ve Kuba topraklarında dolaşmıştır. O, insanları, bitkileri, hayvanları, toprağı ve iklimiyle ve tüm bunların birbirleri üzerindeki etkileri ile dünyamızı bilimsel olarak tarif eden ilk Batılı bilim adamı olmuştur... Alexander von Humboldt, sözkonusu yıllarda, genç Simón Bolivar ile tanışmıştır. Alexander von Humboldt, Bolivar’dan etkilenmiştir ve birçok araştırmacıya göre Humboldt’ta Bolivar’ın düşüncelerini etkilemiştir... Yine Humboldt, 1829 yılında, Çar I. Nikola’nın (Nicholas I, 1796- 1855; imparatorluğu, 1825- 55) verdiği görevle, yanındaki diğer iki bilim adamıyla birlikte, Orta Asya’da, Urallar’da, Altaylar’da, Çin’in Dzungaria’sında (Kuzey Sinkiang, Cin’in kuzeybatısı, şimdiki Uygur otonom bölgesi.) ve Hazar Denizi havzasında keşif gezisine çıkmıştır... 

 

Alexander von Humboldt, köleliğe şiddetle karşı çıkan özgürlükçü bir bilim adamı olarak düşüncelerini açıkça ifade etmiştir. O, 1789 yılının özgürlükçü düşüncelerine ve Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na hayranlık duyan birisi olarak, “Bağımsızlık Bildirgesi”nin yazarı  ve ABD’nin üçüncü cumhurbaşkanı “Thomas Jefferson’un köleliği onaylıyor olmasını asla anlayamadığını”, ifade etmiştir. Franklin Frederick  adlı yazarın 26 Şubat 2019 tarihinde Global Research adlı bilimsel-politik site de yayınlanan “Alexander von Humboldt, Venezuela and the Bolivarian Revolution” Başlıklı ve “https://www.globalresearch.ca/alexander-von-humboldt-venezuela-and-the-bolivarian-revolution/5669713” adresli metnine göre, Humboldt, “İspanyol Amerikası’nın yeni cumhuriyetlerinin köleliği toptan kaldırmaya odaklanmış akıllı yasalarına yeterince saygı duyamayan birisinin olamayacağını”, yazmıştır. Yine O, “Sözkonusu saygıyla, dünyanın bu devasa parçası, Birleşik Devletler’in güneyi karşısında çok büyük bir avantaja sahiptir.”, diye yazmıştır. Devamla Alexander von Humboldt, “Kuzey Amerika’nın beyaz adamı, köleliğin en utanç verici yasaları ile kendisine beyaz bir cumhuriyet inşa etmiştir.”, diye yazmıştır… İçinde olduğumuz 2019 yılı, Alexander von Humboldt’un 250nci doğum yılıdır. Bolivar’a göre “Amerika’yı doğru keşfeden” Humboldt, Latin Amerika’nın sömürüye karşı ihtilalci halklarının anılarında seçkin bir yer edinmiştir…

                         

Artık, 1800’lü yılların ortalarında, Kuba (Cuba) ve Puerto Rico dışındaki Latin Amerika kolonileri İspanya’nın egemenliğinden kurtulmuşlardı... Ömrü Latin Amerika’nın bağımsızlığı için savaşmakla geçen ve bağımsızlıkta en önemli rolü oynamış olan Simón Bolivar’ın Gran Colombia (Büyük Kolombia) düşü gerçek olamamıştı ama, onun bağımsızlıkçı, özgürlükçü düşünceleri ve ruhu ileriye miras olarak kalmıştır. Bu bağımsızlıkçı ve özgürlükçü düşünceler, en güçlü biçimde, Kuba, Venezuela, Bolivya, Nicaragua gibi ülkelerde yaşam bulmaktadırlar. Diğer yandan, tüm Latin Amerika ülkelerinde aynı bağımsızlıkçı ve özgürlükçü düşüncelerin yaşamakta olduğunu görüyoruz. Sözkonusu özgürlükçü düşüncelerin ve umudun bastırılması amacıyla ABD emperyalizmi, öncelikli hedef olarak Venezuela ve Kuba gibi ülkeleri seçmiştir...

 

İspanya, Latin Amerika’da bulunan tüm kolonilerini yitir, İspanyol imparatorluğu yıkılırken, İngiltere dışişleri bakanı Lord Canning, “Sonunda Latin Amerika özgür ve o bizim!”, demişti. Lord Canning’in bu anlamlı cümlesi, vahşi doğa da terkedilmiş leş arayan akbabalara veya sırtlanlara özgü bakış açısını, emperyalist dünyanın bakış açısını mükemmel biçimde yansıtmaktaydı. Yalnız İngiltere değil, diğerleri de, ABD’de olaya aynı bakış açısıyla yaklaşmaktaydı. ABD, güneyindeki avın sadece kendisine ait olduğunu duyurmak, diğer vahşi avcıları uyarmak amacıyla, 2 Aralık 1823 günü, Monro Doktrini (Monroe Doctrine) olarak anılan duyurusunu yapacaktı... Latin Amerika halklarının özgürlük mücadeleleri için daha uzun bir yolları vardı... (George Canning, 1770- 1827; dışişleri bakanı, 1807- 09 ve 1822- 27; kısa süre başbakan, 1827)

 

Yusuf Küpeli

 

2019- 09- 22

 

yusufk@telia.com

 

www.sinbad.nu

 

 

http://www.sinbad.nu/