Not: Bulgar ve Macar halkları ile ilgili kısa bilgiler veren aşağıdaki metin, Türklerle ilgili geniş bir çalışmanın parçaları olarak Ağustos 2013’te kaleme alınmışlardır. "Geniş çalışma" derken, doğrudan birtakım belgelere gidilmesini değil, farklı araştırmacıların, değişik ciddi tarih kitaplarının ve tarihle ilgili makalelerin okunarak yapıldığı bir çalışmayı, bu yolla tarih hakkında bilgi edinme çabasını kastetmekteyim. Sonunda, edinmiş olduğum bilgileri, kendi yorumlarımla insanlara aktarmayı, bilgiyi yayma işini kastetmekteyim. Ve sanırım, doğru insancıl bir bakış açısı ile ve karmaşık tarihi süreçleri becerebildiğim ölçüde analitik yorumlarla insanlara aktarabiliyorum... Şüphesiz, hem Bulgar ve hem de Macar halklarının acılı tarihleri, burada verilen bilgilerden çok çok daha zengindir. Bu metinlerdeki amaç, her iki toplumun da kökenleri ve yaşamış oldukları bazı önemli serüvenler hakkında kısa, genel ve doğru bilgi vermektir. Diğer yandan, sinbad.nu’ye yüklenmiş farklı metinlerde, her iki toplum hakkında da bilgiler bulmak mümkündür. Örneğin, yine 2013 yılında yazılmış ve 2014 yılında sinbad.nu’ye yüklenmiş olan “I. Süleyman (Kanuni Süleyman, Muhteşem Süleyman) dönemi...” başlıklı metinde, Macaristan hakkında epeyce bilgi verilmiştir... Kaynakların önemli kısmı metinlerin içinde belirtilmiştir. Zengin kaynak listesi, kitabın tamamı yayınlanırken gelecektir... İyi okumalar dileğiyle.- Yusuf Küpeli, 2015.01.15

 

Yusuf Küpeli, GÜNÜMÜZ BULGARİSTAN’INA ADINI VEREN VOLGA BULGARLARI, BULGAR DEVLETİ VE MACARLAR HAKKINDA KISA NOTLAR

a)      Volga Bulgarları ve modern Bulgar toplumu hakkında kısa bilgiler

b)      Macar toplumu hakkında kısa bilgiler

Bağlantılı metinler

 

 

GÜNÜMÜZ BULGARİSTAN’INA ADINI VEREN VOLGA BULGARLARI, BULGAR DEVLETİ VE MACARLAR HAKKINDA KISA NOTLAR

 

a)      Volga Bulgarları ve modern Bulgar toplumu hakkında kısa bilgiler

 

Türk oldukları şüphe götürmeyen Volga Bulgarlari’nın şimdiki Bulgaristan’a gelmeden önceki, 681'den önceki serüvenleri konusunda bazı farklı anlatımlar bulunmaktadır. Yukarı Volga ve Kazan ile bağlantıları kurulan ve 681’de günümüz Bulgaristan’ına gelip kendilerinden önce bölgeye yerleşmiş Güney Slavları ile birleşen bu Bulgarlar, 800’lü yılların sonlarına, 900’lü yılların hemen başlarına dek türkçelerini koruyabilmişlerdir...

 

Bir anlatıma göre... Modern Bulgaristan’a adlarını vermiş olan sözkonusu Volga Bulgarları, kendileri gibi türkçe konuşan Hun aşiretlerinin baskısı altına, yaklaşık 370-460’li yıllarda, Volga-Kama nehirlerinin keşiştikleri Bolgar (Bulgar) kenti civarından, şimdiki Tataristan Cumhuriyeti’nin sınırları içinde kalan ve Kazan yakınlarında bulunan en eski yurtlarından güneye inmeye başlamışlardır. Bir görüşe göre onlar, buraya, 370’li yıllarda Hun aşiretleri ile birlikte gelmişlerdir. Yine onlar, 480’li yıllarda, Azak Denizi’nin hemen kuzeydoğusuna yerleşmişlerdir. Bu topraklar, sözkonusu yılda onlara, Ostrogotlar’a (Doğu Gotları) karşı savaşmaları karşılığında Doğu Roma (Bizans) tarafından kiralanmıştır...

 

Azak Denizi’nin kuzeydoğusuna yerleşmiş olan Bulgar aşiretleri, 560’lı yıllardan itibaren Avarlar’ın, 500’lü yıllarda Orta Asya’dan gelmeye başlamış olan Avarlar’ın tutsakları olmuşlardır. Bulgarlar, Kurt veya Kubrat (kağanlığı, yaklaşık 605- 642) adlı önderleri tarafından 635 yılında organize edilmiş bir başkaldırı ile Avar tutsaklığından kurtulmuşlardır. Kağan Kubrat önderliğinde Bulgarlar, Azak’ın kuzeydoğusunda ve kuzeyinde, güney sınırları Kuban Nehri olan güçlü bir aşiretler konfederasyonu, bir devlet kurmuşlardır. Onlar, Bizans’ın tanımlaması ile, “Büyük Bulgaristan”ı kurmuşlardır... Kubrat adı, Kurt, bildiğimiz Kurt anlamına gelmektedir...

 

Aslında aynı dönemde, yani Kubrat’ın başkaldırdığı yıllarda,  Avarlar’ın sözkonusu coğrafyada ve Kafkaslar’da güçlerinin sonderece zayıflamış olması gerekir. Çünkü Avarlar, 500’lü yılların sonlarına doğru, Attila imparatorluğu yıkıldıktan birsüre sonra, Macar ovalarına yerleşmişlerdir. Avarlar, Baltık ile Adriyatik arasında, 500’lü yılların sonlarından 800’lü yılların sonlarına dek yaşayacak bir imparatorluk kurmuşlardır. Tuna’nın kollarından Tisza Nehri ile Tuna Nehri arasında kalan ovalar, onların merkez üsleri olmuştur. Bazı tarihçilere göre halk olarak Avarlar’ın kökenleri ve dilleri belirlenememektedir. Diğer yandan, Avar aşiretler konfederasyonu içinde, türkçe konuşan aşiretler ile Hint-Avrupai diller konuşan aşiretlerin birarada bulunduğunu yazan tarihçiler vardır... Bizans’a karşı savaşan Avarlar, 626’da, Constantinople’yi (İstanbul’u) neredeyse alacak duruma gelmişlerdir... 

 

Güneydoğularında, şimdiki modern Bulgaristan coğrafyasında, 681 yılında, Kubrat’ın oğullarından Asparuh önderliğinde Bulgar Kağanlığı’nın kuruluşu, Avarlar’ın yeni ülkelerindeki, şimdiki Macaristan coğrafyasındaki konumlarını zayıflatmıştır. Ve Avarlar, 800’lü yılların başlangıcında, 805’te, Frank Kralı Charlemagne’ye (kırallığı, 768- 814) yenilerek, onların, Franklar’ın vasalı (kölesi), ya da bağımlısı konumuna sürüklenmişlerdir...

 

Fransa’nın adı Frank’tan gelmekle birlikte, günümüzde kuzey Fransa’da, Belçika’da ve Batı Almanya’da yaşıyan Franklar, almanca konuşan bir Germen (Alman) toplumu idi... Koyu Katolik bir krallık kurmuş olan Franklar nedeniyle Macaristan, daha Avarlar döneminde, büyük ölçüde Katolikleşmiştir... Kısacası, Kubrat’ın başkaldırıp Azak Denizi’nin kuzeydoğusunda Büyük Bulgaristan’ı kurmuş olduğu dönemde, Avarlar’ın sözkonusu coğrafya da güçlerini zaten yitirmiş olduklarını söyleyebiliriz...

 

Biliyorsunuz, Hunlar hakkında bilgiler vermeye çalışırken, anlatımın sonuna doğru, kısaca, Kutrigur ile Utrigur Hunları’ndan sözetmiştim... Bizans’ın kışkırtması sonucu, Karadeniz’in kuzeyinde ve Azak Denizi’nin kuzeybatısında yaşamakta olan Kutrigur Hunları ile, biraz daha doğuda, Don’un Azak ile buluştuğu civarda yaşamakta olan Uturgur veya Utrigur Hunları, Bizans’ın da kışkırtmaları ve entrikaları ile, aralarında, sonu gelmeyen kanlı bir kardeş kavgasının içine sürüklenmişlerdi. Ben bu gerçeği, daha önce, Hun toplumu hakkında bilgiler verirken yazmıştım...

 

Evet, René Grousset’in anlatımına göre, Bulgarlar’ın, Kutrigur Hunları ile bağlantıları vardır. Bulgarlar, 600’lü yılların ilk yarısında, Kuban ile Azak Denizi arasında, Onogur (Onugur, On Ok) Bulgar aşiretine bağlı Kağan Kubrat’ın (ölümü, 642) önderliğinde güçlü bir kağanlık kurmuşlardı. Britannica’nın Bizans tarihinden sözeden maddelerinden birinde, Onogur Hunları’nın adları geçmektedir. Çağdaş kaynaklar, bunların Bulgarlar olarak anıldığını ifade etmektedirler. Kısacası, Britannica ile René Grousset’in verdiği bilgi uyuşmaktadır. Sonuçta, bazı Hun aşiretleri ile Bulgar aşiretleri arasında bir bağ olduğu anlaşılmaktadır... Yine farklı anlatımlarda, ve René Grousset’in anlatımında, 600’lü yıllarda, Azak Denizi’nin kuzeyinde, Kubrat önderliğinde, güçlü bir Bulgar Kağanlığı’nın kurulmuş olduğu konusunda da ayrılık yoktur...

 

R. Kh. Bariev, “Bulgar Tarihi Özeti” başlıklı ve 2007 Sankt-Petersburg baskılı ingilizce uzun yazısında, İ. Ö. 100’lü yıllarda Bulgarlar’ın Aral Gölü, Amu Derya (Oxus) civarında olduğunu ifade etmektedir. O, Bulgar tarihini İ. Ö. 700’lü yıllara dek indirmektedir. Aynı tarihci, onların, İ. Ö. 700’lü yıllardan İ. S. 100’e dek olan zaman dilimi içinde Sarmatlar tarafından yönetildiklerini, iddia etmektedir. Yine aynı tarihçi, Bulgarlar’ın, İ. S. 100’lü yıllarda -Sarmat Konfederasyonu’ndan- Alan aşiretlerinin yönetimi altında olduklarını, ve 200’lü yıllardan 400’lü yıllara kadar da Hunlar tarafından yönetildiklerini ifade etmektedir... Aynı yazar, “Büyük Bulgaristan” adının Grek toplumundan geldiğini, Bulgarlar’ın kendilerinin aynı ülkeyi “Kara Bulgaristan” olarak adlandırdıklarını, ifade etmektedir. Yine O, “Kara” sözcüğünün o dönemde sadece “siyah”ı ifade etmediğini, aynızamanda “büyük” anlamına geldiğini, hatta “batı” anlamına olduğunu, yazıyor. Sözkonusu yazar, bundan dolayı, bildiğimiz “Kara Deniz”e onların, Bulgarlar’ın “Kara Dingez”, dediklerini ifade ediyor. Yani O, “Kara Deniz” adının Bulgarlar’dan geldiğini ama, onların, Bulgarlar’ın buradaki “kara” sözcüğü ile “batı”yı ifade ettiklerini, muhtemelen “Batı Denizi” veya “Büyük Deniz” demek istediklerini yazıyor...

 

Daha önce ifade etmiş olduğum gibi, Kağan Kubrat’ın önderliğinde kurulmuş olan “Büyük Bulgaristan”, konum olarak, daha çok Azak Denizi’nin kuzeydoğusuna düşmektedir. Ve Kara Deniz, onların, “Büyük Bulgaristan”ın biraz batısında kalmaktadır... Tüm bu ilginç bilgilere karşın, kanımca, Bulgar tarihinde halen birçok boşluk vardır...

 

René Grousset, Kağan Kubrat’ın ölümünün ardından, Hazar Türkleri’nin ilerleyişi karşısında, Bulgar aşiretlerinin ikiye bölündüklerini yazmaktadır (Hazarlar’da aslında bir aşiretler konfederasyonudur, ve sözkonusu konfederasyonun çekirdeğinde Türk aşiretleri durmakla birlikte, aynı konfederasyonun içinde Türk olmayan farklı birçok unsur da mevcuttur. Bazı tarihçilere göre Hazar aşiretleri, Gök veya Kök Türkler’in batıdaki uzantılarıdırlar...).

 

Bulgar aşiretlerinin birkısmı, Kubrat’ın oğullarından Bayan (Bat-Bayan veya Bezmer olarak ta anılıyor) komutasında, Hazar egemenliğini tanıyarak bulundukları bölgede kalmışlardır (Bayan, aynızamanda Moğol adıdır.). Bu daldan gelenler, ileride, daha kuzeye, Kama ve Kazan taraflarına çıkmışlardır. Aynı Bulgarlar, kuzeyde, Volga-Kama nehirlerinin keşiştikleri Bolgar (Bulgar) kenti civarında, ve Kazan yörelerinde, muhtemelen, Büyük Bulgaristan’ı yeniden kurmuşlardır. Bunlar orada, yerli halk ve muhtemelen diğer göçmen guruplarla karışarak üç parçaya ayrılmışlar ve bölgedeki varlıklarını 600 yıl kadar korumuşlardır. Yarı göçebe yaşamı sürdüren ve sözkonusu toplumsal temelde konfederatif bir yapıya sahibolan bu halk, ya da bu aşiretler, kentler kurmamış olsa da, Bulgar ve Suvar adlarında iki kentleri olmuştur. Sözkonusu kentler aracılığı ile onlar, Kuzeylerindeki Ruslar ile ve güneylerindeki Bizans ve Bağdat merkezli Abbasi Halifeliği ile ticaret yapmışlardır. Sonunda Volga Bulgarları, yaklaşık 922 yılında, İslam inancını kabuletmişlerdir...

 

Yukarıdaki paragrafta haklarında kısa bilgiler verilmiş olan Volga Bulgarları, 1237 yılında, daha önce adını anmış olduğum Cengiz’in torunlarından Batu’nun komutasında 1236 yılında Batı’ya ilerlemeya başlıyan Moğol-Kıpçak süvarilerinin önünde konumlarını yitirmişler, Batu önderliğine kurulmuş olan Altın Ordu veya Kıpçak Kağanlığı devletinin bir unsuru haline gelmişlerdir. Sonuçta, Volga Bulgarları tarafından kurulmuş olan bu ikinci Büyük Bulgaristan tarih sahnesinden silinerek  Kıpçak Kağanlığı’nın bir unsuru haline gelmiştir... Daha önce sinbad.nu’ye Altın Ordu’yu veya Kıpçak Kağanlığı’nı anlatan göreceli uzun bir metin yüklemiş olduğum gibi, Ukrayna toplumunun tarihini özetleyen metinde de Kıpçak Kağanlığı hakkında oldukça geniş bilgi vermiştim... Sonuçta Volga Bulgarları kimliklerini yitirerek Slav Rus toplumu ile karışıp kaybolmuşlardır...

 

Biraz tekrarlamak gerekirse, başlangıçta Bulgarlar, “Volga-Kama nehirlerinin keşiştikleri Bolgar (Bulgar) kenti civarından, şimdiki Tataristan Cumhuriyeti’nin sınırları içinde kalan ve Kazan yakınlarında bulunan en eski yurtlarından güneye, Azak denizinin hemen kuzeyine göçetmişlerdir. Bulgar aşiretlerinin Kubrat önderliğinde Azak Denizi’nin kuzeydoğusunda kurmuş oldukları Büyük Burgaristan’ın dağılmasının ardından, Bulgar aşiretlerinin birkısmı Hazar Konfederasyonu’na bağlanmışlardır. Bunlar daha sonra, eski yurtlarına, Volga-Kama nehirlerinin kesiştikleri yöreye, Kazan yöresine çıkarak, Batu’nun süvarileri gelinceye dek burada Büyük Bulgaristan’ı kurmuşlardır... Kama ve Kazan yörelerinin, ve buradaki Bolgar (Bulgar) kentinin, Bulgarlar’ın yurtları arasında olduğu kesin bilgidir. Diğer yandan, Bulgar aşiretlerinin Kağan Kubrat önderliğinde Azak Denizi’nin kuzeydoğusunda kurmuş oldukları Büyük Burgaristan konusunda da bir tartışma yoktur...

 

René Grousset, bu kuzeydeki, Kazan yöresindeki Bulgarlar’ın son temsilcilerinin Çuvaş (Chuvash) halkı olduğunun sanıldığını, ifade etmektedir... Türkçe konuşan veya bazı dil bilimcilere göre daha bağımsız bir Altay dili konuşan Çuvaş (Chuvash) halkı, Batı Rusya’da Volga Nehri’nin orta kısımları yakınında yeralan Otonom Çuvaşistan (Chuvashia) Cumhuriyeti’nde yaşamaktadırlar. Çuvaş (Chuvash) halkının konuştuğu dil ile Volga Bulgarları’nın ve aynı zamanda Hun aşiretlerinin konuştukları dil arasında yakın bağlar olduğu düşünülmektedir...

 

Bunlar, Çuvaş toplumu, Rus Ortodoks Kilisesi’ne bağlanmışlardır. Nüfusu günümüzde 500 bini aşan Çuvaşistan’ın (Chuvashia) dışında da yaklaşık bir milyon Çuvaş (Chuvash) yaşamaktadır... Keten endüstrisi, ağır traktör endüstrisi, hareketli aygıtlar endüstrisi, kimya endüstrisi ve büyük bir hidroelektrik santrali olan bölgede, halkın çoğunluğu, beşte üçten fazlası, kentlerde yaşamaktadır. Tarım enstütülerine sahibolan ve öğretmen yetiştiren Çuvaş Üniversitesi, 1967 yılında kurulmuştur. Bölgede zengin bir tarımsal üretim bulunmaktadır...

 

Doğru olduğunu sandığım bir anlatıma göre, Kağan Kubrat’ın beş oğlu vardı. Kubrat, ölümünden önce oğullarına, “birleşik kalmalarını, yaklaşan ölümünden sonra dağılmamalarını” vasiyet etmişti. Buna karşın, 642’de Kubrat’ın ölümünün arından, sözkonusu beş oğlunun beşi de farklı yönlere gideceklerdi...

 

Azak Denizi kıyısında kalan aşiretlerin birkısmı, -türkçe konuşan aşiretlerin oluşturduğu- Hazar İmparatorluğu tarafından yutulacaktı. Sözkonusu aşiretlerle birlikte Azak Denizi kıyısında kalan oğul, René Grousset’in sözünü ettiği Bayan’dan başkası değildi...Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, bu aşiretlerin birkısmı, Bayan önderliğinde, vaktiyle gelmiş oldukları kuzeye, Kama ve Volga nehirlerinin birleştiği yöreye, Bulgar kenti civarına çıkacaklar ve orada yeniden “Büyük Bulgaristan”ı oluşturacaklardı...

 

Oğullarda bir diğeri, komutasındaki aşiretlerle Orta Avrupa’ya göç edecek ve orada Avar aşiretleri ile birleşecekti... Oğullardan üçüncüsü, Lombardlar’a hizmet ederken, İtalya’da kaybolacaktı (Lombard Kırallığı [584-774], Ostrogot [Doğu Gotu] aşiretlerinin İtalya’da kurmuş oldukları bir kırallık idi. Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, Bulgar aşiretleri ile -Almanlar’ın, Alman toplumu ile bağlantılı diğer halkların, İsveçliler’in ataları olan- Ostrogot aşiretleri arasındaki ilişkiler, 400’lü yılların sonunda ve 500’lü yıllarda, Karadeniz’in ve Azak Denizi’nin kuzeyinde başlamıştı. Daha önce ifade etmiş olduğum gibi Bizans, Ostrogodlar ile savaşmaları karşılığında sözkonusu toprakları Bulgar aşiretlerine kiralamıştı... Anlaşılan, Kubrat’ın üçüncü oğlu, emrindeki aşiretlerle birlikte, kendilerinden daha gelişmiş ve güçlü olan Lombard Kırallığı’na paralı askerlik yapmaya başlamıştı...)

 

Günümüz Bugaristan’ında, modern Bulgaristan’da anlatılan efsaneye göre Kağan Kubrat, rüyasında ölümünü görür. Ve O, oğullarını toplar, onlara ölümünün yaklaştığını anlatır, ve onların ellerine birer ok verir. Kubrat’ın istemi üzerine, oğulları, okları kolayca kırarlar. Daha sonra Kubrat, oğullarının ellerine, oklardan yapılmış birer demet verir, ve şimdi de bunları kırmalarını ister. Şüphesiz, demetler kırılmazlar. Bunun üzerine Kubrat, onlara, birlikte olurlarsa, bu demetler gibi sağlam kalacaklarını anlatır... İlginçtir, aynı efsane, farklı karakterlerle, ve belki biraz nüans farkları ile daha birçok halkın kültüründe vardır...

 

Azak Denizi’nin kuzeyindeki Büyük Bulgaristan’ın dağılmasının ve Kubrat’ın oğullarının yollarının ayrılmasının ardından, Kubrat’ın beşinci oğlu Asparuh (Asparukh), ordusu ile batıya yönelmiş, Dniester Nehri’ni geçtikten sonra güneye dönüp Tuna’yı aşmış, ve şimdiki Bulgaristan topraklarına girmiştir. Bölgeye egemen olan Bizans (Doğu Roma) İmparatoru IV. Constantine (imparatorluğu, 668- 685) komutasındaki ordu, 681 yılında, -şimdiki turistik kent- Burgas’da, daha doğrusu Burgas’ın kıyı şeridi yakınlarında, Güneşli Kıyı (ingilizce de, Sunny Beach; isveççe de, Soliga Stranden; bulgarca da, Слънчев Бряг Slăntjev Brjag [Slatjev Birjag]) denen yerin yakınlarında, Asparuh (Asparukh) komutasındaki Bulgar ordusuna yenilmiştir. Bu yenilgisinin ardından IV. Constantine, sözkonusu topraklar üzerinde Bulgar egemenliğini filen tanımak zorunda kalmıştır. Böylece, Asparuh’a (Asparukh) bağlı Bulgar-Türk aşiretleri, Tuna ile Balkan Dağları arasındaki verimli ovalara yerleşmişlerdir... Hemen belirteyim, sözkonusu savaş 681 yılında yaşandığı sırada, Burgas liman kenti henüz kurulmamıştı. O yıllarda buraları, vahşi doğanın bir parçası idi... Burgas kenti, çok sonra, yaklaşık bin yıl sonra, 1600’lü yıllarda, Osmanlı yönetimi (1396- 1878) altında, bir balıkçı köyü olarak kurulacaktı. İleride aynı kent, Karadeniz ticaretinin önemli limanlarından biri haline gelecektir...

 

Yukarıda özetlenmiş olan tarihi gerçeğe bağlı olarak modern Bulgaristan, Bulgar Devleti’nin başlangıç tarihini, 681 yılı olarak kabul etmektedir. Yine modern Bulgaristan, kurucu önderi olarak, 681 yılında Bizans (Doğu Roma) ordusunu şimdiki Burgaz yakınlarında yenerek bölgeye sabit bir adım atan kağan Asparuh’u tanımaktadır. Ülke’de, başkent Sofya’da, Asparuh’u at üzerinde gösteren büyük bir heykel bulunmaktadır... Bulgar devleti, 1981 yılında, devletlerinin kuruluşunun 1300ncü yılını büyük törenlerle kutlanmıştır...

 

René Grousset’e göre, Bizans İmparatoru II. Justinian (yönetimi, 705- 711), Türkçe konuşan Bulgarlar’ın o topraklar üzerindeki egemenliklerini resmen tanımıştır... Bu yeni gelen ve türkçe konuşan Şamanist Bulgarlar, Tuna’nın güneyinde yaşamakta olan ve kendilerinden (Bulgarlar’dan) yüz yıl kadar önce bölgeye yerleşmiş olan Güney Slavları ile barışçı biçimde birleşmişlerdir... Toplumsal gelişmenin askeri demokrasi aşamasındaki Bulgarlar, toplumsal gelişmenin daha üst basamaklarında olan, tarımla uğraşan Güney Slavları ile 681 yılında konfederatif Bulgar Devleti’nin temellerini atmışlardır. Sözkonusu coğrafya da kurulan bu ilk Bulgar devletinin başkenti, -günümüzde kaliteli konyakları ile tanınan- Pliska kenti olmuştur...

 

Slavlar bölgeye bir yüzyıl kadar önce gelmişlerdir; çünkü, Batı’ya doğru ilerleyen Hunlar, Hun toplumu ile ilgili metinde ve daha başka metinlerde ifade edilmiş olduğu gibi, Ostrogotlar’ın (Doğu Gotları) ve Visigotlar’ın (Batı Gotları) egemenliklerini dağıtınca, Kuzey Karpatlar’da yaşamakta olan Slav aşiretlerinin üzerlerindeki baskılar kalkmıştır. Daha önce de yazmış olduğum gibi, artık önleri açılmış olan Slav aşiretleri, 400’lü yılların sonlarından ve 500’lü yılların başlarından itibaren güneye, Balkanlar’a; Batı’ya, şimdiki Çek Cumhuriyeti yönüne; ve Doğuya, Ukrayna’ya ve daha kuzeye doğru göç  etmeye başlayacaklardı...

 

Romanya’da, Karpatlar’da kalan Slav aşiretleri, Dako-Roma kültürü tarafından asimile edilerek tarih sahnesinden silinirlerken, güneye, Balkanlar’a inmiş olan Slav aşiretlerinin birkısmı, bölgenin en eski halklarından olan İllirya halkını, yani Arnavutlar’ı, ovalardan yüksek yerlere, daha batıya doğru süreceklerdi. Bu Slav aşiretleri, ilk büyük Sırp devletini, şimdiki Kosova’da kuracaklardı. Daha sonra, ilerideki tarihlerde, Yugoslavya (Güney Salavları’nın ülkesi anlamına) denen ülkeyi şekillendirecek olan bu devletin ilk başkenti, Prizen olacaktı...

 

Şimdiki Bulgaristan topraklarına yerleşmiş olan Slav aşiretleri ise, kendilerinden önce varolan ve bölgenin en eski halklarından olan Traklar  ile ve Hunlar’ın önünden kaçarak aynı topraklara yerleşmiş olan Visigotlar ile karışmaya, onları içlerinde asimile etmeye başlayacaklardı (Daha önce,  Spartaküs’ü anlatırken, adlarını Trakya’ya vermiş olan ve Herodotus’ın tarihinde uzun uzun anılan Traklar hakkında epeyce bilgi vermiştim.). Bunların, Bulgaristan’a yerleşmiş olan Slavlar’ın devletleşme süreçleri ise, daha önce de belirtmiş olduğum gibi, 681’de Asparuh önderliğinde Tuna’yı geçerek gelmiş olan Bulgar aşiretleri ile birlikte başlayacaktı... Kurulan konfederatif birlikte Bulgarlar askeri işlerin sorumluluğunu alırken, Slavlar ekonomiden sorumlu olacaklardı...

 

Bulgar halkının Slav kültürü içinde asimile olmasında başrolü Hiristiyanlık oynayacaktı... Henüz göçebe ve yarı-göçebe Türk geleneklerine uygun olarak kağan ünvanıyla anılan ve 813 yılında Constantinapol’u (İstanbul) kuşatıp kentin çevresini tahribedecek kadar Bizans içlerine girmiş olan Kağan Kurum (yönetimi, 803- 814) döneminde, Hiristiyanlaşma ve Slavlaşma süreci hız kazanmıştı. Çünkü, Kilise’de Slav dili ile ibadet edilmekteydi... Hiristiyanlaşma ve Slavlaşma süreci için asıl dönüm noktası, Kağan I. Boris (yönetimi, 852- 889) yönetimi yıllarında gerçekleşmiştir... Aynı yıllarda Bulgaristan, Avrupa’nın en geniş sınırlara sahip devleti haline gelmiştir... Dikkat edilirse, o yıllarda Bulgar hükümdarları, halen, bir göçebe Moğol- Türk ünvanı olan Kağan ünvanını kullanmaktaydılar...

 

Kağan I. Boris, egemen olduğu sınırlar içindeki halkın birliğini sağlayabilmek amacıyla, Hiristiyan inancını bir tutkal gibi kullanmak, yönettiği halklar arasında inanç, dil ve kültür birliği sağlamak istemişti. Önce O, Vatikan ile ilişkiye geçecek ve Roma Katolik Kilisesi’ne bağlanmak isteyecekti. Buna karşın O, aynı günlerde, Bizans karşısında bir savaşı kaybedince, Bizans’ın baskısı ile Ortodoks Kilisesi’ne resmen bağlanacaktı...

 

Ortodoks Hiristiyan inancını kabuletmiş olan I. Boris, 864 yılında vaftiz edilip Mikael (Michael) adını alacaktı... Yine O’nun döneminde Slav dili ile eğitim ülkede resmileşecek ve egemen kılınacaktı... Diğer yandan, İleride Aziz (Saint, Sankt vs.) ünvanı ile taclandırılacak olan Makedonya-Selanik doğumlu Kiril (Cyril, 827- 869) ve Methodi (Methodius, 825- 884) adlı iki erkek kardeş, Tuna Slavları’nı zaten geniş ölçüde Hiristiyanlaştırmışlardı. Hem dinbilimci (teolog) ve hem de dilbilimci (linguist) olan kardeşler, Grek alfabesini temel alarak, halen Bulgaristan’da, Rusya’da ve daha başka bazı ülkelerde kullanılmakta olan ve kendi adları ile anılan alfabeyi de üreteceklerdi...

 

Sözkonusu kardeşler, Kiril ve Methodi kardeşler, halkın sadece Hiristiyanlaşmasına değil, aynızamanda Slav kültürünün gelişip yaşadıkları coğrafyada egemen olmasına da hizmet edeceklerdi... Böylece, Slavlar ile yanyana yaşamakta olan Bulgar aşiretleri, bölgeye gelmelerinden 200 yıl kadar sonra, biraz acılı, isyanlarla dolu bir süreç içinde hızla Slavlaşacaklardı...

 

Aslında, asimilasyonun gerçekleştiği isyan yüklü bu yıllarda, Bulgar Kilisesi’nde de bir başkaldırı başlayacaktı. Çar Peter (927- 969) yönetimi yıllarında, Bogomil adlı bir papaz, “ibadet için Kiliseye gerek yok, bu iş açıkta, dağ başlarında da yapılabilir” diyerek, resmi Doğu Roma Ortodos Kilisesi’ne ve devlete başkaldıracaktı. Bogomil, 200’lü yılların ortalarında Mezopotamya’da doğmuş olan ve Doğu Roma sınırları içine Neo (Yeni) Manicheizm adıyla giren düalist Maniciliği (Manicheizm’i), Bogomilism adıyla Hiristiyanlığa taşıyacaktı...

 

Babil doğumlu ve İyi yürekli Mani (216- 274?), kuzeydoğu İran’dan gelerek İran üzerindeki Helen egemenliğini yıkan, ülkeyi İ. Ö. 247 yılından İ. S. 224 yılına dek yönetecek olan Part İmparatorluğu’nu kuran Part kraliyet soyu ile bağlantılı bir Part asilzadesi idi... O, Mani, kendi adıyla anılan barışcı, düalist, ve eklektik bir din geliştirmişti... Sürekli savaşların yaşanmakta olduğu bu dünyada O, barışı sağlama düşü ile, Zoroastrianism’den, Budism’den, Hiristiyanlıktan, ve bazı Mezopotamya mitolojilerinden yararlanarak, kendi adıyla anılan, Manichaeism olarak adlandırılan düalist barışcı bir din üretmişti... İyi yürekli barışcı Mani’nin (216- 274?) yaşamı, malesef, trajik biçimde sonbulmuştu...

 

Pers İmparatorluğu’nun mirascısı olan Sasani İmparatorluğu’nun büyük hükümdarı I. Shapur (ölümü, 272), Mani’yi sevecek ve inancını yayması için O’na özgürlük tanıyacaktı. Fakat O’nu, Mani’yi tehlikeli bir rakip olarak gören, oluşturdukları güçlü ruhban sınıfı ile imparatorluğun politikası üzerinde etkin olan Zoroastrian (Zerdüşt) rahipleri kastı, I. Shapur’un yerini alan oğlu I. Bahram’ı (yönetimi, 273- 276) kontrolları altına alarak Mani’yi hapsttirtecekler, ve 26 gün süren bir suçlama sürecinin ardından derisini yüzdürterek O’nu başkentin kapılarından birisine astırtacaklardı. Bu acımasız davranışlarının nedeni, halka, Mani’nin beklenen mehdi olmadığını, sıradan zavallı bir insan olduğunu göstermekti (Değerli araştırmacı Henry Corbin’in, “Spiritual Body and Celestial Earth, From Mazdean Iran to Shi’te Iran” başlıklı kapsamlı araştırmasında belirtildiği gibi, “Mehdi” düşüncesi, “Saoshyants” adıyla eski iran dini Mazdaism’in, ya da Zoroastrianism’in merkezinde durmakta idi...)

 

O’nun, Mani’nin üretmiş olduğu din, aynen Zoroastrianism’de ve Hiristiyanlık’ta olduğu gibi, iyiliğin ve kötülüğün kaynaklarını ayırmaktaydı. İşte bu anlamda, iyiliğin ve kötülüğün kaynaklarının ayrılması anlamında düalist olan Manichaeism, Doğu’da Çin’e, Batı’da ise tüm Balkanlar’a dek yayılacaktı...

 

Daha önce, Uygurlar hakkında bilgiler verirken kısaca anlatmış olduğum gibi Manicilik, Doğu’da, şimdiki Moğolistan toprakları üzerinde ve hatta daha fazlasında bir imparatorluk kurmuş olan Uygur Kağanlığı (742- 848) tarafından resmi devlet dini olarak kabuledilecekti. Uygurlar, Kağan Tengri Bögü ile, 700’lü yılların ikinci yarısında, Manicheism’i resmi devlet dini olarak kabuledeceklerdi (René Grousset’in türkçe çevirisinde, Çinliler’in aynı kağana, “Teng-li Meu-yu” dedikleri, bunun türkçesinin ise “İl-tutmuş Alp Külüg Bilge Kağan” olduğu ve bu kağanın Mani rahipleri ile 762 yılında Çin kenti La-yang’da [Lo-yang, Honan] temasa gelmiş olduğu yazılmaktadır... Diğer yandan Tengri, Şamanizm’de, hem gök ve hem da bildiğimiz Tanrı anlamınadır. Yine diğer yandan, bilindiği gibi, Türkiye türkçesindeki “uygarlık” sözcüğü, üst sınıfları kentli bir yaşam süren Türk-Uygur halkının bu adından gelmektedir...)

 

Manichaeism, Batı’ya, Roma İmparatorluğu sınırları içine, neo-Manichaeism (yeni-Manicilik) adıyla girmişti... Hiristiyan inancından çok daha katı bir düalizmin savunucusu olmakla birlikte, düalist Hiristiyanlık ile olan felsefi yakınlığı, neo-Manichaeism’in Balkanlar’da Bogomilizm olarak yeniden üretilmesine kolaylık sağlamıştı. Yine aynı felsefi yakınlık, neo-Manichaeism’in Bogomilizm adıyla Hiristiyan halk arasında yayılmasına yardımcı olmuştu... Ayrıca, yaşanmakta olan derin sosyal çalkantılar, ekonomik olarakta güçlenmiş olan Bulgar devleti içinde derinleşen toplumsal sınıf çelişkileri, halen göçebe kültürlerini korumakta olan ülkedeki dağınık Bulgar aşiretlerinin Hiristiyanlaştırılarak asimile edilme sorunları nedeniyle olmalı, neo-Manichaeism’in, Bogomilizm adıyla Balkanlarda yayılması zor olmayacaktı. Kanımca, aynızamanda bir başkaldırı inancı olan Bogomilizm, özellikle asimilasyona direnen Bulgar aşiretleri için bir çekim merkezi olmuştur. Muhtemeloen Bogomilizm, onlara, Ortodoks Hiristiyanlığa göre çok daha çekici gelmiştir... Kısacası, gelişmelerden, düzenden memnun olmayanlar, toplumda kaybedenler katagorisi içinde olanlar, “dağ başlarında da ibadet edilebilir” diyen Bogomilizm’i kendileri için bir sığınak olarak görmüş olabilirler, ve kanımca öyle olmuştur....

 

Sonuçta, Manicheizm, Balkanlar’da, Bogomilizm olarak yeniden üretilecekti. Tekrarlamak gerekirse Bogomilizm adı, sözkonusu inancın Balkanlar’da kurucusu olan Bogomil adlı Bulgar bir papazdan gelmektedir...

 

İleride, Osmanlı İmparatorluğu’nun “Fetret Devri” yıllarında (1402- 1413), kanlı kardeş kavgası yıllarında, henüz varlıklarını sürdürmekte olan Bogomiller ile -yine Manichaeism ile bağlantılı- Şeyh Bedreddin inancı ve müritleri arasında da bağlar kurulacaktı. Karaorman’a sığınmış olan Bedreddin’i, muhtemelen Bogomil inancında olanlar koruyup saklamışlardı... Birbirlerine karşı savaşan kardeşlerden Musa Çelebi, başlangıçta Balkanlar’da egemendi, ve 1410 yılında O, Şeyh Bedreddin’i kendisine baş kadı olarak atamıştı... Şeyh Bedreddin’in sonu da, Mani’nin trajik sonuna benzer biçimde gelecekti... Kardeş kavgasının galibi Çelebi Sultan Mehmed, O’nu, Bedreddin’i, casusları aracılığıyla Karaorman’dan kaçırtıp Serez çarşısında çırılçıplak astırarak teşhir ederken, halka, O’nun beklenen Mehdi olmadığını, sıradan zavallı bir ölümlü olduğunu göstermek istemişti...

 

Sonuçta, inanç olarak Ortodoks Kilisesi’ni ve Slav dilini ülkeye, Bulgaristan’a egemen kılan I. Boris, tahtını oğlu I. Simeon’a (yönetimi, 925- 927) bırakarak bir manastıra kapanacaktı. Artık, I. Simeon ile birlikte, göçebe Türk geleneğine uygun Kağan ünvanı terkedilecek, ve -Roma imparatorluk ünvanı Sezar ile eş anlamlı olarak- Çar ünvanı kullanılmaya başlanacaktı...

 

İlk Slav üniversitesi, yine Bulgaristan’da, 900’lü yılların sonlarına doğru St. (Aziz) Clement tarafından kurulacaktı... Kısacası Bulgarlar, Ruslardan çok önce medenileşeceklerdi. Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, Ruslar’ın günümüzde kullandıkları Kiril (Cyril) alfabesini üreten iki Ortodoks Bulgar papazı olacaktı. “Çar” (Sezar) ünvanı, Ruslardan çok önce, Slavlaşmış Bulgar kralları, ya da Güney Slavları tarafından kullanılmaya başlanacaktı... Daha önce sinbad.nu’ye yüklemiş olduğum ve Ukrayna’nın tarihi ile ilgili bilgiler veren kitrapta belirtmiş olduğum gibi, Rusya-Ukrayna toprakları üzerinde kurulan ilk Rus devleti, Kiev Rus, 681’de temelleri atılmış olan Bulgar devletinden 200 yıl kadar sonra, 879 yılında kurulacak ve 980 yılında Kiev’i başkenti yapacaktı... Yine Bulgaristan 860’lı yıllarda Ortodoks Hiristiyanlığa geçerken, Kiev Rus, 988’de, bir yüzyılı aşkın süre sonra Hiristiyanlığı kabuledecekti...

 

Bulgaristan, 1396 yılında, İstanbul’un Türkler tarafından fethinden 57 yıl önce Osmanlı-Türk yönetimi altına girecekti. Yine Bulgaristan, 1877- 78 yıllarında yaşanan Rus-Osmanlı savaşında Osmanlı’nın yenilgisinin ardından, 1878’de, bağımsızlığını elde edecekti. Bu zamana dek, 500 yıla yakın süre Bulgaristan, Osmanlı-Türk yönetiminde kalacaktı. Osmanlı yönetimi dini inançlara, Kiliseye dokunmadığı için, sözkonusu uzun süre içinde Bulgarlar, dillerini ve kültürlerini Kilise sayesinde koruyabileceklerdi. Yoksa, onların bu uzun süre içinde asimile olmaları işten bile değildi...

 

Modern Bulgar edebiyatı, Bulgar ulusal edebiyatı, yurtsever ve değerli bir yazar olan Ivan Vazov (1850- 1921) ile birlikte oldukça erken ve ileri bir düzeyde doğacaktı... Ivan Vazov’un türkçeye çevrildiğini sanmadığım ve Bulgar halkının Osmanlı’ya başkaldırısını konu edinen “Boyunduruğun Altında” (Under The Yoke, 1894) adlı romanında, ünlü Diyarbakır Hapishanesi’nden sözedilmektedir... Bulgar lirik şairi ve Bulgar başkaldırısının kahramanlarından sayılan Hiristo Botev’de (1849- 1876), özgürlük mücadelesini başlatma düşü ile, küçük isyancı gurubunun başında, Mayıs 1876’da Tuna’yı aşarak Romanya’dan Bulgaristan’a girdikten kısa süre sonra, Osmanlı’nın Arnavut asıllı zaptiyesi tarafından pusuya düşürülüp öldürülecekti... Ütopik sosyalist düşüncelere sahip olan Hiristo Botev, iki yıl daha yaşama şansına sahip olsa idi, Bulgaristan’ın Osmanlı’dan bağımsızlığına tanık olabilirdi...

 

Osmanlı’dan bağımsızlaşması, Bulgar toplumunda tarajik gelişmelerin sonbulması anlamına gelmiyordu... Bunların en önemlilerinden biri, İtalya’da Mussolini faşizmi yükselirken, Bulgaristan’da yaşanmış olan askeri darbe ve ardından gelen ağır baskı yıllarıdır...

 

Bulgaristan’da küçük ve orta toprak sahibi köylülük yoğundu ve bunlar örgütlenmişlerdi. Köylülerin partisi olan “Tarım Birligi”nin başkanı Aleksandur Stamboliyski, 1920 yılında Başbakan olarak tek başına hükümeti kurmuştu... Ülkede işci sınıfının sayısal azlıgına karşın, Dimitur Blagoev (Dedo) önderliğinde güçlü bir komünist partisi vardı... Köylüler ve komünistler, 1923 baharındaki seçimlerde oyların yüzde 75’ini almışlardı. Güçlü ve halktan yana bir karakter olan Aleksandur Stamboliyski, hükümeti yeniden tek başına kurma şansına sahip olmuştu... Mussolini’nin fikirlerinden esinlenmiş olan Bulgar subayları, “Halkın Baglaşıkları” (Peoples Concord) adında bir cunta oluşturmuşlardı. Bu cunta, 9 Haziran 1923'de Askeri darbe gerçekleştirecek ve Aleksandur Stamboliyski aynı gün köyünün yakınlarında yakalanıp katledilecekti...

 

Kral III. Boris, cunta lideri Prof. Aleksandur Tsankov’u başbakanlıga atamıştı. Faşist teröre başlamış olan Tsankov yönetimine karşı köylüler, Eylül 1923’de ayaklanacaklardı. Sözkonusu köylü ayaklanmasının yaklaşık üçüncü ayında, biraz geçikmiş olarak, Dimitur Blagoev önderliğindeki komünistler de ayaklanmaya katılacaklardı. İlk işçi-köylü ittifakı olan bu ayaklanma, tarihin kaydettigi bu ilk anti-faşist ayaklanma, 1925’de kanlı biçimde bastırılacaktı. Kanlı Tsankov faşizmi, korku ve terör yöntemleri ile 20 yıl iktidarda kalacaktı... Faşizm’in Avrupa’da yıkılması ile birlikte, Bulgaristan’da yeni bir dönem başlayacaktı...

 

Günümüz Bulgaristan’ında türkçe konuşan yaklaşık bir milyon kişi bulunmaktadır. Bunlar, Osmanlı İmparatorluğu döneminde bölgeye, Balkanlar’a yerleştirilmiş olan Türkler’in bir bölümüdürler. Balkanlardaki Türkler, Oğuz türkçesini, Türkiye’de konuşulan türkçenin aynısını konuşmaktadırlar... Osmanlı’dan ayrı olarak kuzey Balkanlar’da, Moldova topraklarında yerleşmiş olan Gagauz (Gök-Oğuz) halkı da bir Oğuz türkçesi konuşmaktadır. Fakat bunlar, Ortodoks Hiristiyan inancına bağlıdırlar...

 

Artık, o eski Volga Bulgarları ve onların türkçeleri yoktur- daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, kaybolan eski Bulgar diline günümüzde en yakın dilin Çuvaş dili olduğu düşünülmektedir... Bulgar toplumu, Herodot Tarihi’nde anılan savaşcı Traklar’ın; Güney Slavları’nın; Vestra Gotlar’ın (Batı Gotları); türkçe konuşan Volga Bulgarları’nın; bölgeye girip-çıkmış diğer halkların; 1200’lü yılların ortalarında gelen Moğol-Kıpçak süvarilerinin; muhtemelen, Bizans’ın çekirdeğinde duran bir miktar Grek’in; ve sonuçta Osmanlı Türklerinin karışımından oluşmaktadır. Modern Bulgaristan’da, Bulgaristan Cumhuriyeti’nde egemen olan ve tüm toplumu kucaklayan, bir Batı Slav dilidir... Çağdaş bulgarcanın içinde, beş bin kadar türkçe kökenli sözcük olduğu ifade edilmektedir. Şüphesiz bu sözcüklerin birkısmı da türkçeye arapçadan ve farscadan gelmedir... Sonuçta, günümüz Bulgaristan’ında egemen olan, Bulgar halkının ilişkide olduğu farklı kültürlerle zenginleşmiş olan, bir Bulgar-Slav kültürüdür...

 

Osmanlı döneminde bölgeye yerleştirilmiş olan Türkleri biryana koyacak olursak, yukarıda adları geçen tüm halklar, Slav dili ve kültürü içinde eriyerek çağdaş Bulgar toplumunu oluşturmuşlardır- şüphesiz oralardaki Türkler de, yaşamakta oldukları ülkenin kültürünün etkisi altındadırlar. Bunun yanıda, bir de, İslamlaşmış ama, Slav dillerini unutmamış, halen Slav dili ile anlaşan ve Slav olan Pomaklar vardır...

 

b)      Macar toplumu hakkında kısa bilgiler

 

“Tarihin İzinde Balkanlar ve ABD” adlı kitabımda, yıllar önce, şunları yazmıştım: “(...) Ural dil ailesinden, Finno-Ugric dillerinden Ugric dilini konusan Magyarlar (Macarlar), önce, ilk yurtları batı Sibirya’dan güneye, Ukrayna’ya, Don nehrinin batı kıyılarına inmişlerdir. Yedi göçebe Magyar aşireti, üç Hazar Türk aşireti ile federatif bir birlik oluşturmuştur. Magyar-Hazar aşiretler birliği, komşuları  tarafından On-Ogur (On-Ok) olarak adlandırılmıştır. Slavlar bunlara, Hungarian demişlerdir. Sözkonusu aşiretler konfederasyonu, 800’lü yılların sonunda, Romanya üzerinden Macaristan’a girerek güney Slavları ile Çekoslavakya ve Polanya Slavları arasındaki bağı kopartmışlardır...”

Slavlar, bu halka, Hungarian, yaşadıkları ülkeye de Hungary demiş olabilirler ama, konu ile ilgilenen tarihçilere göre, İngilizce de kullanılan “Hungary” sözcüğünün kökeni latincedir. Aynı tarihçilere göre bu sözcük, “Hungary” sözcüğü, ya “On-Ogur” sözcüğünden, ya da “Hun” sözcüğünden türetilmiştir... Bilindiği gibi, Batı’ya, Roma topraklarına akınlar düzenleyen Attila’nın (406- 453; yönetimi, 434- 453) ana üssü, şimdiki Macaristan topraklarında idi. Bu konuda, Attila ve Hun toplumu hakkında, önceki metinde bilgi verilmiştir...

Hemen belirtmek gerekirse, bazı tarihçilere göre, Buda-Pest (Budapeşte) olarak anılan Macaristan’ın başkentinin Buda parçasının adı, -daha önce hakkında bilgi verilmiş olan- büyük Hun imparatoru Atilla’nın ağabeyi Bleda’dan gelmektedir. Bu görüşe göre, Buda’nın kurucusu Bleda’dan başkası değildir... Sözkonusu açıklamayı kabul etmeyenler, Buda adının slavca olan voda (su) sözcüğünden türetilmiş olduğunu iddia etmektedirler... Bir diğer teoriye göre, kentin diğer parçasının adı, Pest (Peşte) adı ise, yine slavca olan ve mağara anlamına gelen peshtera sözcüğünden türetilmiştir. Bu konuda da farklı teoriler vardır... Budapeşte’nin olduğu bölgede, İsa’dan hemen önceki yüzyılda, Keltler yaşamışlardır... Buda ve Pest kentlerinin adlarının birleşmesinden meydana gelmiş olan Tuna’nın iki yakasındaki bu karşılıklı iki kentin tek kent haline gelmeleri, 1873 yılında gerçekleşmiştir. Sözkonusu ayrı iki adın (Buda ve Pest adlarının) birlikte “Budapest” (Budapeşte) olarak ilk kez kullanılmaları ise, biraz daha erkene, 1831 yılına rastlamaktadır...

Önce, ne anlama geldiği kafada soru işareti yaratan On-Oghur, veya On-Ogur (On-Ok) sözcüğü üzerinde durmaya çalışalım... Bu sözcük, Britannica’nın Macar toplumu ile ilgili maddesinde “On-Ogur” (On-Ok) olarak geçmektedir. Sözkonusu ad onlara, komşuları tarafından takılmıştır. Bu ad aynızamanda bir Bulgar aşiretinin de adıdır... Özetleyecek olursak, Ural dil ailesinden Fin-Ugrik (Finno-Ugric) dillerini konuşan ve Yukarı Volga ve Kama nehirleri bölgesinde yaşamakta olan Magyar aşiretleri, 800’lü yıllarda daha güneye inmişler, ve bunlardan yedi tanesi, Hazar Türkleri’nden üç aşiretle konfederasyon kurup Batı’ya ilerlemişlerdir. Sözkonusu -yedi Magyar ve üç Türk aşiretinden oluşan- birlik, 800’lü yılların sonunda Karpatları geçmiş, ve 900’lü yıllarda, şimdi Macaristan olarak anılan topraklara yerleşmişlerdir... Magyar aşiretlerinin çoğunlukta oldukları birliğe türkçe bir adın, On-Ogur (On-Ok) adının, birlikteki Türk aşiretlerden birisinin adının verilmiş olması, süreci yönlendirenin sözkonusu Türk aşireti olduğunu düşündürtmektedir.. Sözkonusu coğrafyada, Magyar egemenliğinden önce, yine Doğu’dan gelmiş olan Avarlar’ın, ondan önce de Hunlar’ın egemenlikleri mevcuttu. Halen Macaristan’da Attila adı oldukça popülerdir...

Macar ve Macaristan adları, anlaşılmış olacağı gibi, Magyar adının biraz farklı söylenişidir. Zaten, günümüz Macaristan’ının resmi adı, Magyar Köztársaság olmaktad. Yani, Türkler’in onları Macar olarak adlandırmaları, Macarlar’ın kendilerini adlandırışları ile aynıdır... Aslında, eski Macaristan toprakları, günümüzde olandan çok daha genişti...

Volga Bulgarları hakkında kısa bilgiler veren yukarıdaki bölümün başlangıcında da şunlar yazılı idi: “Bulgarlar, 600’lü yılların ilk yarısında, Kuban ile Azak Denizi arasında, Onogur (Onugur) Bulgar aşiretine bağlı Kağan Kubrat’ın (ölümü, 642) önderliğinde güçlü bir kağanlık kurmuşlardır. Britannica’nın Bizans tarihinden sözeden maddelerinden birinde, Onogur Hunları’nın adları geçmektedir. Çağdaş kaynaklar, bunların Bulgarlar olarak anıldığını ifade etmektedir. Kısacası Britannica ile René Grousset’in verdiği bilgi uyuşmaktadır. Sonuçta, bazı Hun aşiretleri ile Bulgar aşiretleri arasında bir bağ olduğu anlaşılmaktadır...”

 

Anlaşılmış olacağı gibi, ha On-Ogur olarak yazılmış, ha Onogur (Onugur), bunların ikisi de aynıdır ve sözkonusu aşiret Hunlar ile bağlantılı bir Bulgar-Türk aşiretidir. Yine daha önce, Azak Denizi’nin kuzeyindeki Büyük Bulgaristan’ın dağılmasının ardından, Kağan Kubrat’ın oğullarından Bayan’ın önderliğinde birkısım Bulgar aşiretlerinin Hazar Konfederasyonu’na katılmış olduklarını yazmıştım... Anlaşılan, 600’lü yılların sonlarına doğru Hazar Konfederasyonu’na katılmış olan Bulgar aşiretlerinden On-Ogur veya Onogur (On-Ok) aşireti, 800’lü yılların sonlarına doğru, diğer iki Türk aşireti ile birlikte, Fin-Ugrik (Finno-Ugric) dillerini konuşan, Yukarı Volga ve Kama nehirleri bölgesinde yaşamakta olan yedi Magyar aşireti ile birleşerek, Karpatlar’ı aşıp, Macar ovalarına, şimdiki sınırlarından daha geniş bir alanı kapsayan Macaristan’a yerleşmiştir. Sadece üç tanesi Türk olan bu on aşiretin oluşturduğu birliğe neden bir Türk adı verildiğinin, neden onlara Onogur (On-Ok) dendiğinin yanıtını ise, René Grousset’te buluyoruz... Çünkü, bu on aşireti örgütleyen ve yönlendiren, muhtemelen, Onogur Türk aşiretinin yönetici sınıflarıdır, Türk asilzadeleridir...

 

Şüphesiz bu göç, Magyar aşiretlerinin üç Türk aşireti ile birlikte şimdiki Macaristan’a yerleşmeleri, kendiliğinden ve eğlenceli bir gezi biçiminde olmamıştır. Yaşanan ağır çatışmaların, dramatik olayların ardından onlar, yeni yurtlarına doğru adeta çekilmişlerdir... René Grousset’ten biraz kısaltarak aktaracak olursak... Magyar aşiretleri, 833 yılında, halen, Don ve Dinyeper nehirleri arasındaki arazilerde, Büyük Hazar Türk İmparatorluğu’na bağlı olarak yaşamakta idiler. Bulundukları Lebedya’dan? Peçenek Türkleri tarafından kovulmalarının ardından onlar, Tuna deltasına dek ineceklerdi. Onlar halen Hazar İmparatorluğu’na bağlı idiler, ve muhtemelen Hazar Hanedanı, onların başlarına, Türk Kabar aşiretinden Árpád’ı önder olarak seçecekti. Britannica’da da Árpád’ın yedi Macar aşiretinin oluşturduğu konfederasyonun başına önder olarak seçildiğine dair bilgi bulunmaktadır...

 

Daha önce Bulgarlar hakkında bilgiler vermeye çalışırken, onların, I. Simeon ile birlikte, göçebe Türk geleneğine uygun Kağan ünvanı terkedip, -Roma imparatorluk ünvanı Sezar ile eş anlamlı olarak- Çar ünvanı kullanılmaya başladıklarını, yazmıştım... İlk Bulgar imparatoru olan ve tarihe Büyük Simeon (864/ 65- 927; imparatorluğu, 925- 927; çarlığı, 893’ten itibaren) olarakta geçen Bulgar Çarı I. Simeon, Bizans ile savaş halinde idi. Bizans İmparatoru, Bulgarlar’a karşı Macarlar’dan yardım isteyecekti. Tuna’yı geçen Magyar (Macar) güçleri, Bulgarlar’ı arkadan vuracaklar ve Bulgaristan’da büyük bir yıkıma neden olacaklardı. Bunun üzerine Bulgarlar, o dönemde günümüz Rus bozkırlarının efendisi konumundaki Peçenek Türkleri’nden yardım isteyeceklerdi. Peçenekler karşısında ağır bir yenilgiye uğrayan Árpád önderliğindeki Macarlar (Magyar aşiretleri), Karpatlar’a sığınmak zorunda kalacaklardı...

 

Bir dönem Saksonya’ya (Saxony) ve Kuzey İtalya’ya egemen Fransız kökenli aristokratların hanedanı olan Carolingian Hanedanı’nından (750- 887) gelen İnparator Arnulf (892), Moravian (şimdiki Çek ve Slovak Cumhuriyetlerinin bir parçası) Düku Sviatopluk ile savaş halinde idi. Ve İmparator Arnulf, Magyarlar’dan (Macarlar’dan) yardım isteyecekti. Muhtemelen 896’da Árpád, beraberinde en güçlü Magyar aşiretleri ile Karpatlar’ı aşacak, ve yine muhtemelen 906’da Moravian İmparatorluğu’nu yıkacak ve bir sonraki yıl da da -daha önce Attila’dan sözederken Hunlar’ın merkez üsleri olarak adı geçmiş olan- Pannonia’yı zaptedecekti. Árpád, kendi aşireti için, Batı Tuna’nın merkezi yerini seçecekti... Magyarlar, bu yeni yurtlarından, Attila’nın günlerini aratmayacak biçimde çevrelerine akınlara ve yağmaya başlayacaklardı...

 

Árpád’ın 907’de ölümünün ardından aşiretler arası çatışmalar, iktidar kavgaları yaşanacaktı. Hem Doğu Bizans Ortodoks Kilisesi, ve hem de Batı Roma Katolik Kilisesi, Macarların arasında propoganda faaliyetlerine başlayacaklardı. Sonunda, Árpád’ın büyük torunu Géza (yönetimi 972- 997), birbirleri ile savaşan aşiretler üzerinde otoritesini kurabilecekti. Muhtemelen ülkeyi birleştiren bir tutkal olması hesabı ile O, Géza, 975 yılında, Roma Katolik Kilisesi’ne bağlanacaktı. Katolikleşme süreci, Géza’nın oğlu I. Stephen (Aziz Stephen, 997- 1038) döneminde hız kazanacaktı. Ayrıca O, I. Stephen (István), 996 yılında, Bavyera (Bavarian) Prensesi Gisella ile evlenerek Katolik dünyası ile bağlarını güçlendirecekti. Ağır silahlanmış Bavyeralı (Bavarian) Şovalyelerin yardımları ile O, kendisine yönelik tüm başkaldırıları ezecekti... Günümüzde de Macaristan’ın nüfusunun yaklaşık yüzde 68’i Roma Katolik Kilisesi’ne bağlıdır... Daha önce sözünü etmiş olduğum Batu komutasındaki Moğol- Kıpçak süvarilerinin 1241 yılında Macaristan’ı işgaledip Peşte’yi yakmaları sürecinde Macaristan, nüfusunun yaklaşık yarısını yitirecekti...

 

René Grousset, kaynaklarını belirterek, Fin-Ugrik (Finno-Ugric) dilleri konuşan ve Macaristan’a yerleşen sözkonusu Macar (Magyar) aşiretlerinin, aradaki dil farkına karşın, siyasi olarak, bir Türk asilzade sınıfı tarafından örgütlenmiş olmasının mümkün olduğunu, yazmaktadır. Pers (İran) coğrafyacısı Hudud al-´Alam (982) ve yine Arab coğrafyacı Gardizi (1094), biri Ural Dağları’nda kalmış, diğeri ise önce Azak Denizi’nin kuzeyine, oradan da daha batıdaki aşağı Dinyeper (Dinieper) ile Tuna deltası ve Karadeniz arasında kalan Atelkuzu ovasına göçetmiş iki Macar (Magyar) topluluğundan sözetmektedirler. Yine aynı çağın Arab coğrafyacıları, “Macğari” dedikleri Magyarlar’ı, veya Macarlar’ı, Türk olarak belirtmektedirler. Konstantin Porfirogenet’te aynı görüştedir (Cümleleri biraz düzelterek aktardığım bu biraz karışık çeviride, anlaşılan, Konstantin Porfirogenet diye, 905- 959 yıllarında yaşamış olan ve Bizans’ın “barbar” halklarla ilişkileri hakkında yazan, Slavlar ve Türkler hakkında bilgiler veren Bizans İmparatoru VII. Constantine Porphyrogenitus kastedilmektedir.- Y. K.).

 

Bunun, Magyarlar’ın (ya da Macarlar’ın) Türk olarak sayılmalarının nedeni, Onogur (On-Ok) Türkleri tarafından teşkilatlandırılmış olmalarıdır. Aynızamanda dönemin göçebe kültürü ortaktır ve bu kültür nedeni ile iki toplumu ayırmak okadar kolay değildir- günümüzde ise, ne o eski dönemin Magyarları ve ne de Türkleri kalmıştır... Diğer yandan aynı yazar, başka bazı kaynaklara dayanarak, Macaristan’ı 800’lü yılların sonlarından 1301 yılına dek yönetmiş olan Árpád Hanedanı’nın, Türk Kabar aşiretinden gelmiş olabileceğini yazmaktadır. Yazar, Macarlar’a “Türk” denmesinin bir nedenini de, Konstantin Porfirogenet (VII. Constantine Porphyrogenitus olmalı) döneminde Bizans ile yapılan elçi değiş-tokuşu sırasında, Kabar veya Onogur Türk asilzade sınıfına mensup elçilerin başkanlarına, “Türk Prensleri” (“arkhontes ton Turkon”) denmesine bağlamaktadır. Anlaşılan, Bizans’a yollanan Macar elçileri, toplumdaki iyi eğitimli Türk asılzade sınıfından gelme kişilerdi...

 

Macaristan, 1241 yılında, Batu komutasındaki Moğol-Kıpçak ordusunun istilasını yaşıyacaktı ve Peşte bunlar tarafından yakılacaktı... Savaşı yitirmiş olan Macar kıralı IV. Bela (1206- 1270; kırallığı, 1235- 70), Hırvatistan’a kaçacaktı. İstilacı bozkır ordusunun bir bölümü, 1242 yılının başında, yenik Macar kıralı Bela’yı bulabilmek için Hırvatistan’a girecekti. Bu bozkır suvarileri, Dalmaçya kıyılarına dek ineceklerdi...  Batu’nun ordusunun Balkanlar üzerindeki manevraları, Moldovia (Buğdan), Romanya, Macaristan, Slovenya ve Hırvatistan coğrafyası ile sınırlı kalmayacaktı. Sözkonusu suvariler, Bulgaristan’a da gireceklerdi.... Peşte’yi yakmış olan Batu komutasındaki ordular, 1241 yazında Tuna’yı geçerek Viyana önlerine dek geleceklerdi... Sonunda, 1241 yılı biterken, Ögedey Kağan’ın Moğolistan’da ölmesi, Batı’yı daha büyük felaketlerden kurtaracaktı... Ögedey Kağan’ın ölüm haberi üzerine bu bozkır ordusu, yeni bir Kağan seçimi için Bulgaristan üzerinden, ve Karadeniz’in kuzeyinden geriye çekilecekti... Batu, 1255 veya 1256 yılında ölecekti ama, Avrupa’nın doğusunda, Karadeniz’in kuzeyinde, Batı Sibirya’da şekillenmiş olan Altın Ordu İmparatorluğu (Kıpçak Kağanlığı), çok uzun süre, yaklaşık 200 yıl, bölgeyi etkileyen en önemli güç olacaktı.

 

Türkçeden tamamen farklı olan Fin-Ugrik (Finno-Ugric) dillerinden birini konuşan Macarlar’a, günümüzde, Türk demeye olanak yoktur şüphesiz ama, onların geçmişte Türkler ile karışmış oldukları rahatca söylenebilir. Bu karışım 800’lü yılların sonlarından itibaren olduğu gibi, 1500’lü yılların ilk yarısından, 1526’dan 1600’lü yılların sonlarına dek Osmanlı İmparatorluğu yönetimi döneminde de hem kültürel ve hem de soy anlamında olmuş olabilir. Zaten Macar toplumu ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki kültürel ilişkiler, Osmanlı’nın 1526’da Macaristan’ın büyük kısmını almasından önce başlamıştır. Örneğin, herkesin bildiği gibi, İstanbul’u fetheden (1453) II. Mehmed’e en büyük topu döken, Macar ustası Urban’dan başkası değildi. Şüphesiz Urban, bu işi, top dökme işini, ekonomik kazanç sağlamak amacıyla yapmaktaydı... Zaten kültürel ilişkiler, ticaret yoluyla, ekonomik amaçlarla başlar ve gelişir...

 

Macarca’da kaç türkçe sözcük olduğunu bilemiyorum ama, ünlü Macar et yemeği “Gulaş”ın adının, Osmanlı ordusunda askerler için kazanlarda pişirilen ve “kul aşı” denilen et yemeğinden geldiği söylenmektedir... Kanımca Osmanlı tarihindeki en önemli Macar’da, birçok dil bilen ve diplomat olarak ta Osmanlı sarayına hizmet eden, ve 1727 tarihinde Osmanlı’ya matbaayı getiren, ilk türkçe kitapları basan İbrahim Müteferrika’dan (1670- 1745) başkası değildir...

 

Osmanlı ordusu, girdiği Buda kentini 1526’da yağmalamıştır ama, kentte kalmamıştır. Yine Osmanlı, ikinci Macaristan seferi sırasında, 1529 yılında Buda’yı kuşatmıştır... Sonunda Osmanlı, 1541 yılında, Buda ve Pest kentlerine yerleşmiştir. Osmanlı, camilerini ve hamamlarını yaparak kenti tam anlamıyla eline geçirmiştir… Macar tarihcilere göre ise, kaldığı 150 yıl boyunca Osmanlı, geleneksel Macar mimarisinin yokolmasına neden olmuş, kente (Buda ve Pest) birçok zararlar vermiştir... Aynı Macar tarihçilerine göre, Mohaç’da Osmanlı güçleri karşısında yaşanan yenilginin ardından Macaristan, birdaha kendisini toparlayamayacaktı. Macar toplumu, 1526- 38 yılları boyunca devamedecek uzun süreli bir içsavaşa sürüklenecekti...( Kanuni Süleyman, Mohaç Meydan Muharebesi, Macaristan'ın alınışı ve dönemin Macarları hakkında daha geniş bilgi için tıkla )

 

Avusturya Habsburg Hanedanı ile Osmanlı İmparatorluğu arasında bölünen ülkenin üçte ikisi, doğusu, merkezi bölgeleri ve Transylvania (Transilvania, Erdély, Erdel) Osmanlı kontrolu altına girmişti... Vaktiyle György Dózsa önderliğindeki büyük köylü ayaklanmasını bastıran ve Habsburg Hanedanı’nın karşıtı olan Transilvania (Erdély, Erdel) Prensi János Zápolya, Osmanlı’nın üstünlüğünü tanımış ve Kanuni Süleyman tarafından “Macar Kralı” (1526- 1540) olarak kabuledilmişti. Osmanlı kontrolunda olan ülkenin doğusunun ve Transilvania’nın (Erdély, Erdel) başına kral olarak yerleşen János Zápolya’ya, Osmanlı tarafından otonomi tanınacaktı... János Zápolya’nın yönetiminde ve Osmanlı şemsiyesi altında otonom bir statüye kavuşmuş olan Doğu Macaristan, Transilvania (Erdély, Erdel), Avusturya Habsburg Hanedanı’na karşı savaşı sürdürecekti... Macaristan’ın sürüklenmiş olduğu sözkonusu iç savaş, Osmanlı himayesindeki János Zápolya güçleri ile Habsburg Hanedanı ve bu hanedanın yandaşı birkısım büyük soylu arasındaki savaştan başka birşey değildi... Osmanlı, Macaristan’da Protestan güçleri destekleyecekti... Osmanlı İmparatorluğu ile Avusturya Habsburg Hanedanı arasındaki savaşların alanı haline gelen, bu iki gücün arasında ezilen Macaristan’da, Osmanlı İmparatorluğu’nun boşluğu, 1600’lü yılların sonlarında, Avusturya Habsburg hanedanı tarafından doldurulacaktı...

 

Macar asillerinin ve Macar halkının Avusturya’ya, Habsburg Hanedanı’na karşı bağımsızlık mücadeleleri bundan sonra da sürecekti... Avusturya, Protestan Macarları Katolikleştirmek için baskılar yapmaktaydı... Macar yurtseveri ve Protestan Macarların önderi İmre Tökeli (Imre Thököly, 1657- 1705), Habsburg hanedanının baskılarına direnebilmek için Osmanlı İmparatorluğu’ndan yardım isteyecekti... Zengin bir Protestan aileden gelen Tökeli, babasının idamının ardında -Osmanlı etkisinde olan- Transilvanya’ya yerleşmiş ve Habsburg hanedanına karşı buradan mücadeleye başlamıştı... Türkler ve Transilvanya prensi tarafından desteklenen Tökeli, Macaristan’ın kuzeyindeki bir bölge üzerinde (şimdi Romanya sınırları içinde) denetim kurmuştu ve Osmanlı O’na prens ünvanı vermişti...

 

Osmanlı’nın 1683 Viyana kuşatmasının başarısızlığı ile birlikte Tökeli’nin Macaristan’da başlatmış olduğu başkaldırı da yenilgiye uğrayacak ve direnişin merkezi istila edilecekti. Tökeli’nin eşi tutuklanarak Viyana’ya götürülecekti... Osmanlı tarafından Transilvanya prensi tayinedilmiş olan İmre Tökeli’nin şansı, 1690 yılında yeniden canlanacaktı. O, Avusturya imparatorluk güçlerini, Ağustos 1690’da Zernest’te yenmeyi başaracaktı. Fakat bu zaferinin etkisi, Osmanlı’nın 1699 yılında imzalamak zorunda kaldığı Karlofça (Carlowitz) anlaşmasına dek sürebilecekti. Osmanlı için çok ağır koşullar içeren bu anlaşmanın ardından İmre Tökeli, Osmanlı İmparatorluğuna sığınmak zorunda kalacaktı. Ve 13 Eylül 1705 günü İzmit’te ölecekti...

 

İlk emperyalist paylaşım savaşından, I. Dünya Savaşı’ndan yaklaşık yarım asır önce, Avusturya Habsburg monarşisi ile Macar bağımsızlıkçıları arasında, 1867 yılında, sağlanan bir uzlaşma sonucu, ikili Avusturya-Macaristan monarşisi şekillenecekti... Macaristan, Avusturya içinde güçlü bir otonomiye sahibolacaktı. Ertesi yıl, Hırvatistan’da -yine Avusturya içinde- benzer bir otonomiye sahibolacaktı... Macar politikacıları, İmparatorluk içinde etkin rol oynamaktaydılar...

 

I. Dünya Savaşı sırasında, Almanya, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı İmparatorluğu aynı safta yeralacaklardı... Sonuçta bu saf yenilecekti ve yenilen safta olan Avusturya-Macaristan monarşisi, 1918 yılında devrilecekti. Yaşanan bu devrim süreci içinde, 31 Ekim 1918’de, Macaristan’da, liberal olarak tanımlanabilecek bir hükümet kurulacaktı. Ve bu hükümet, Macaristan’ı, bağımsız devlet olarak ilanedecekti... 

 

Transilvanya sorunu üzerine Romanya ile Macaristan arasında sürmekte olan mücadelenin etkisiyle ve yaşanmakta olan ekonomik-politik krizin de bir sonucu olarak Macaristan, devrimci dönüşüm sürecine girecekti... Romanya, savaşın kazanan tarafında idi... Bela Kun (1886- 1939?) önderliğindeki Macaristan Komünist Partisi, 20- 21 Mart 1919’da iktidara gelecekti. Ve ardından bu parti, Macaristan Sovyet Cumhuriyeti’ni ilanedecekti... I. Dünya Savaşı’nın ardından ve Macaristan’ın bağımsız devlet olmasından hemen sonra kurulan sözkonusu Halk Cumhuriyeti (20 ile 21 Mart 1919- 1 ile 4 Ağustos 1919), Çek ve Romen birliklerinin müdahaleleri ile yıkılacaktı...

 

Macaristan’da devrim süreci yaşanırken, karşı-devrimci faşist Macar güçleri de Viyana merkezli olarak örgütlenmişlerdi... Karşı-devrimci saftaki Çek ve Romen birliklerinin müdahaleleri ile 1 Ağustos 1919’da Macaristan Sovyet Cumhuriyeti’nin yıkılmasının ardından, Bela Kun, Viyana’ya iltica edecekti. Bela Kun,  III. Enternasyonal’in yöneticilerinden biri olarak, devrimci eylemlerini Almanya ve Avusturya içlerinde sürdürecekti. Sonunda Sovyetler Birliği’ne geçecek olan Bela Kun, “Troçkizm” suçlaması sonucu, Stalin’in kurbanlarından biri olarak 1930’lu yılların sonunda yaşamını yitirecekti...

 

Aynı yıl (1919) Romen güçleri Macaristan’dan çekildikten sonra, kıralın vekili Nicholas Horthy, ulusal ordu ile başkente girecekti. Demokratik bir seçim sayılmasa da, Ocak 1920’de Macar politik yaşamında ilk kez gizli oyla seçim yapılacaktı. Sol güçlerin dışlandıkları, ya da boykot ettikleri bu seçimin ardından, sağcı bir hükümet kurulacaktı... Bu hükümet tarafından 4 Haziran 1920 günü imzalanan Trianon Antlaşması sonucu, müttefik askerleri Macar topraklarından çekileceklerdi ama, Macaristan’da topraklarının yüzde 68’ini, nüfusunun da yüzde 58’ini yitirecekti...

 

Kriz sürmekteydi ve -daha önce adı anılmış olan- kıral vekili Horthy, Temmuz 1920’de Pál Teleki’yi (1879- 1941) başbakan olarak atayacaktı. Mart 1921’de, IV. Karl’ın (Charles) yeniden tahta oturma, Macaristan’da monarşiyi restore etme çabası başarısızlıkla sonuçlanacaktı... Sözkonusu süreçte sağcı güçler bölüneceklerdi... Yaşanan bölünme sırasında, herhangi bir örgüte üye olmayan aşırı sağcı parlemento üyesi politikacı Count István Bethlen (1874- 1946), kıral vekili Horthy tarafından başbakanlığa atanacaktı. Anlaşılan, herhangi bir örgüte dahil olmayan aşırı sağcı bir politikacının önderliğinde üst sınıfların yararları yönünde birlik sağlanmak istenmişti. Aristokrat bir aileden gelen Transilvanya doğumlu István Bethlen, Mayıs 1922’de yapılan seçimleri büyük bir çoğunlukla kazanacak ve ülkeyi 1921 yılından 1931 yılına dek yönetecekti... Bethlen, Bela Kun önderliğindeki Macaristan Sovyet Cumhuriyeti’ne karşı örgütlenmiş olan karşı-devrim sürecinde çok önemli roller oynamıştı...

 

Hitler ve Nazi Partisi Almanya’da iktidara ilk adımları atarlarken, 1932 yılında, kıral vekili   Nicholas Horthy, anti-semitik (Yahudi düşmanı) ve Macar ırkçısı politik görüşlere sahip Gyula Gömbös’ü (1886- 1936) başbakan olarak atayacaktı. Savunma bakanı olduğu 1929 yılından itibaren legal ve illegal faşist güçler arasındaki bağları ve işbirliğini güçlendirmiş olan Gömbös’ün yönetimindeki Macaristan’da, faşist örgütlenmeler hızla yükselişe geçeceklerdi. Sonuçta, bir Balkan ülkesi olan Macaristan’ın dışpolitikası da Nazi Almanyası’nın dışpolitika çizgisine oturacaktı... Aynı yönetim (Gömbös yönetimi) başta iken, 1935 yılında, eski bir ordu yüzbaşısı ve 1930 yılından beri ırkçı örgüt üyesi olan Ferwnc Szálasi önderliğinde, Macaristan’ın -Nazi Almanyası yanlısı- önder faşist partisi doğacaktı. Ulusal Özlem Partisi, veya Çapraz Oklar Partisi, veya Oktan Haç Partisi olarak adlandırılacak olan bu faşist parti, Macaristan politikasında etkin rol oynayacaktı... Almanya’nın Yahudi yasaları ve Yahudi politikası, Macaristan’da da yaşam bulacaktı...

 

Avrupa’da Hitler faşizminin yıkılmasının ardından, büyük güçlerin arasında sıkışıp kalmış olan Macar toplumunun dramatik serüveni yeni bir biçim alarak sürecekti. Turuman tarafından başlatılmış olan “Soğuk Savaş” yıllarında da Macaristan, büyük güçlerin kavga alanları olmayı sürdürecekti...

 

Diğer toplumlar gibi macar toplumunun serüveni de, yeni biçimler alarak sürüp gitmektedir... Magyar aşiretleri, yanlarında Türk aşiretleri ile Macar ovalarına gelmeden önce, bu topraklar üzerinde, Hunlar, Germenler, ve son olarakta -yine karışık olan- Avar aşiretleri yaşamıştı. Şüphesiz tüm bu göç ve fetih hareketlerinin öncesi de olduğu gibi, bölgeye, bir Alman dili konuşan Franklar’da girmişlerdi... Ayrıca, Batu’nun Moğol ve Kıpçak Türk süvarileri de 1200’lü yılların ortalarında aynı topraklara girmişlerdi. Daha fazlası da sıralanabilir...

 

Yukarıda özetlenmiş olanlara bakarak, Macar toplumunun da her bakımdan karışmış olduğu, değişik kültürlerin etkisinde kaldığı ve soy olarak melez olduğu rahatça söylenebilir. Fakat bu sadece Macar halkı için değil, daha önce ifade etmiş olduğum gibi modern Bulgar toplumu, ve Türkiye Cumhuriyeti halkı için de söylenebilir. Günümüz Türkiye’sinde yaşamakta olan Türklerin, daha önce Hunlar ile ilgili bölümde tarifi verilmiş olan Türklere hem kültürel ve hem de fiziki olarak hiç benzemedikleri ortadadır. Bunun nedeni de, tarihi süreç içinde Türklerin yaşam tarzlarının ve beslenme kültürlerinin değişmiş olmasının çok ötesinde, uzun yolculukları boyunca Türk aşiretlerinin, özellikle yerleşik yaşama geçmiş olanların, diğer halklarla karışmış olmalarından kaynaklanmaktadır. Özellikle Anadolu’da yaşamakta olan Türkler, Akdeniz halkları ile, ve diğer halklarla karışmışlardır. Anadolu’da yaşamakta olan Türkler’in birçoğunu, görünüş olarak, diğer Akdeniz halklarından ayırt etmek olanaksızdır... Aslında bu karşıklık, melezlik, herzaman daha iyidir, her bakımdan daha sağlıklıdır. Ayrıca, kültürler de karışarak zenginleşirler...

 

Dünyamızda, kutup çizgisinde yaşayan izole olmuş bazı Eskimo halklarını, aralarında Yakut Türkleri’nin de olduğu bazı göçebe ve yarı-göçebe kuzeydoğu Sibirya halklarını, ve yine yağmur ormanları içinde binyıllar boyunca izole olmuş bazı aşiretleri saymazsak, dünyamızda karışmamış tek bir toplum dahi yoktur. Hatta, yağmur ormanları dışında kalan diğer halklar bile bir ölçüde karışmışlardır... Sonuçta, insanları “saf kan” palavrası ile ayırıma uğratmaya çalışanlar, “kan” üzerine politika üretmeye çalışanlar, insanları deri renklerine veya bilim dışı bir başka sınıflamaya göre tamamen gerçek dışı olarak “ırklara” ayırmaya çalışanlar, düzmece ırkçı politikalar üretmeye çalışanlar, ya ahmak ve cahildirler, ya da insanları aldatarak kendi yararları yönünde manupule etmeye çalışan sahtekarlardır... Genetik bilimi, insanlar arasındaki biyolojik-genetik farklılaşmaların, sözde farklı “ırklar” olarak sınıflandırılanların aralarındaki farkların, yok denecek kadar az, hesaba katılmayacak kadar az olduğunu kanıtlamıştır...

 

Yusuf Küpeli

Ağustos 2013

yusufk@telia.com 

 önceki metin

 

Bağlantılı metinler

Yusuf Küpeli, HUN KONFEDERASYONU, HUNLAR’IN ÇİN’E VE BATI’YA AKINLARI, HUN GÖÇEBELERİ’Nİ ÇEVRELEYEN MEDENİYETLER VE DİĞER HALKLAR, “FLAGELLUM DEI=TANRI’NIN KIRBACI” ATTİLA VE HUN KÜLTÜRÜ HAKKINDA KISA NOTLAR

Yusuf Küpeli, SELÇUKLU İMPARATORLUĞU ÖNCESİ İSLAM DÜNYASI, VE ABBASİ HALİFELİĞİ ÜZERİNE ÇOK KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, MÜSLÜMAN ARABLAR İLE TÜRKLERİN İLK TEMASLARI VE TÜRKLERİN MÜSLÜMAN OLMALARI ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, BÜYÜK SELÇUKLU İMPARATORLUĞU ÜZERİNE ÇOK KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ, YA DA “RUM SULTANLIĞI” VE İLK HAÇLI SEFERLERİ ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, BABA İSHAK AYAKLANMASI, ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ’NİN MOĞOL İLHANLI (İL-KAĞANLIĞI) DEVLETİ’NİN VASALI HALİNE GELMESİ VE DAĞILARAK BEYLİKLERE AYRILMASI ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, ALTAY DİL GRUBU VE TÜRK DİLLERİ VE KÜLTÜRÜ ÜZERİNE KISA GENEL BİLGİLER

 

Yusuf Küpeli, MISIR’IN KISA GEÇMİŞİ, İSLAMLAŞMASI, FATIMİ MISIR, MISIR’DA TÜRK HANEDANLAR, ZENGİ HANEDANI, EYYUBİ MISIR, MEMLUKLULAR, VE BİR KIPÇAK TÜRKÜ OLAN BAYBARS ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam

Yusuf Küpeli, Mani, Manicheizm, Bogomilizm, Ban Kulin ve Şeyh Bedreddin üzerine çok kısa notlar

 

http://www.sinbad.nu/