not: 12 punto ile 30 A-4 sayfası tutan aşağıdaki iki metin, Türklerle ilgi geniş ölçekli bir anlatının parçaları olarak Eylül 2013 tarihinde kaleme alınmışlardır. Şüphesiz hem Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun ve hem de Anadolu (Rum) Selçuklu Devleti'nin tarihleri, aşağıda anlatılanlardan çok daha geniştir. Fakat yine de, bu metinler okunduğu zaman, her iki Selçuklu devleti hakkında da genel anlamıyla doğru bilgilere sahip olunacağını sanmaktayım... Bunları yazabilmek için, asıl olarak, değerli tarihçi Profösör Osman Turan'ın kapsamlı çalışmalarından ve ayrıca değerli aydın Doğan Avcıoğlu'nun Türklerin tarihleri üzerine yapmış olduğu çalışmalardan yararlandım. Şüphesiz, bulabildiğim başka birtakım kaynakları da kullandım. Kaynakların önemli birkısmı metinlerin içinde belirtilmektedirler. Diğer zengin kaynak listesi, kitabın tümü tamamlandığı zaman yüklenecektir... "Rum" sözcüğü, metinlerin içinde de belirtilmiş olduğu gibi, Roma İmparatorluğu topraklarını ifade etmektedir. "Rum Selçuklu Devleti" derken, Roma imparatorluğu toprakları üzerinde kurulmuş Selçuklu Devleti'ni anlamak gerekir... Bilindiği gibi Anadolu'nun kapıları Türklere, 1071 yılında, Alp Arslan tarafından açılmıştır. Buna karşın, Anadolu içindeki asıl Türk yapılanması, "Rum Selçuklu Devleti"nin kurucusu Süleyman Şah döneminde, hatta ondan da sonra akın akın gelen Türk aşiretleri ile gerçekleşmiştir... Aşağıdaki metinler de, Suriye sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti toprağı sayılan türbesi nedeniyle günümüzde adı çok anılan Süleyman Şah hakkında da kısa birtakım bilgiler vardır... İyi okumalar dileğiyle.- Yusuf Küpeli, 2015.01.06

 

Yusuf Küpeli, BÜYÜK SELÇUKLU İMPARATORLUĞU ÜZERİNE ÇOK KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ, YA DA “RUM SULTANLIĞI” VE İLK HAÇLI SEFERLERİ ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

bağlantılı metinler:

 

 

BÜYÜK SELÇUKLU İMPARATORLUĞU ÜZERİNE ÇOK KISA NOTLAR

 

Bilindiği gibi Oğuz (Oguz, Oghuz, Ghuzz), bir Türk aşiretler konfederasyonudur ve yazılanlar doğru ise eğer, Oğuz’un sözcük anlamı da “aşiretler” olmaktadır. Selçuklu, Osmanlı, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safavi hanedanları, bunların hepsi, Oğuz Türkleri arasından gelmedirler... Bir de, tüm Oğuz aşiretlerini Oğuz Kağan’a bağlayan bir Oğuz efsanesi vardır. Efsaneye göre, “Oğuz’un, Gün, Ay, Yıldız, Gök, Dağ, Deniz adlarında altı oğlu olmuştur. En büyük oğul olan Gün’den Kayı adında bir oğul daha doğmuştur...”, vs. Osmanlı İmparatorluğu’nu kuran aşiretin, ailenin, işte bu son anılan oğuldan, Kayı Boyu’ndan geldiği iddia edilmektedir ama, en ünlü Osmanlı ve Türk tarihçisi Profösör Halil inalcık, 2008 yılında, bunun sonradan üretilmiş bir kurgu olduğunu, iddia etmiştir... Profösör Halil inalcık, sözkonusu kurgunun nedenselliklerini, ve anlatımın kurgu olduğuna dair birtakım kanıtlarını açıklamıştır.

 

Yine aynı tarihçi, Osmanlı devletinin kuruluş tarihi konusunda da yeni bir iddia ortaya atmıştır. Fakat sonuçta, Osmalı İmparatorluğu’nu kuran Türk halkının konuştuğu türkçenin ve Osmanlı Sarayı’nda konuşulan türkçenin, bir Oğuz türkçesi olduğu kesinlikle bellidir. Gerçi Osmanlı Sarayı’nda konuşulan türkçe, ve üretilen edebiyatın dili, arabça ve farsça sözçüklerle olağandan fazla karışmış, yeni bir saray jargonu halini almıştır ama, konuşulan dilin özü Oğuz türkçesidir ve resmi dil de yine aynı türkçedir... (jargon, bir meslek grubu, veya bir grup insan tarafından konuşulan, diğerleri tarafından pek anlaşılamayan sözcükler, ifadeler, konuşma biçimi olmaktadır.) Yine, Selçuklu, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safavi hanedanları kuran Türklerin konuştukları türkçe de, bir Oğuz türkçesidir ama, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun resmi dili farsçadır...

 

Abbasi Halifeliği’nin ruhani şemsiyesi altında 1055 yılında Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun temellerini atan Tuğrul Bey (990- 1063), ve onunla birlikte hareket eden aşiretler, Oğuz türkçesi konuşan Oğuz Türkleri idiler. Sünni İslam dünyasında birliği sağlayan, Doğu’da Mâveraünnehir’den (Transoxania, Aral gölüne dökülen Siri Derya ile Amu Derya nehirleri arasında kalan verimli topraklar), İran, Irak, Suriye üzerine dek egemen olan Tuğrul Bey döneminde, Oğuz aşiretleri, Anadolu içlerine girmeye başlamışlardır (Grekçe bir sözcük olan Anadolu veya Anatolia, “güneşin doğduğu” yer anlamınadır.)... Pratikte Kurucusu Tuğrul Bey sayıldığı halde, sözkonusu İmparatorluğa neden “Selçuklu” denilmiştir?, sorusu akla gelebilir...

 

Aral Gölü ile Hazar Denizi arasındaki topraklara egemen Oğuz Yabgusu yanında (en güçlü Oğuz beyi yanında) bir Kınık boyu beyi olarak Sü-başı (ordu kumandanı) iken, Cend’de “bağımsız” göçebe bir beylik kurarak hanedanı başlatan ve savaşları ile şöhreti yayılan Selçuk’a, duydukları bir saygının göstergesi olarak Selçuk’un torunları, yeni devlete O’nun adını vermişlerdir. Zaten sözkonusu devletin temellerini atan kişi de Selçuk’tan başkası değildir. (Yabgu, -daha önce de ifade etmiş olduğum gibi- eski Türklerde en yüksek asalet ünvanı ve hükümdar anlamına gelmektedir.). Selçuk’un Mikail, Arslan Yabgu (İsrail Yabgu), Musa Yabgu, ve Yusuf Yabgu adlarında dört oğlu olmuştur... “Demir Yaylı” ünvanı ile tanınan Dukak, Selçuk’un babası Dukak’da, devlet işlerinde söz sahibi bir bey idi...

 

“Bağımsız” derken, bunu tam bir egemenlik anlamına değil, çok büyük ölçüde başına buyruk olma biçiminde kavramak gerekir. Çünkü, -Prof. OsmanTuran’ın anlatımıyla- Selçuk’un 200 bin çadır ile göçmüş olduğu Cend’de, Oğuz Yabgusu’nun etkisi sonderece zayıftı. Selçuk’un başında olduğu Kınık boyu, yılda bir kez vergi ödemelerinin dışında herhangi bir hesap vermiyordu... Aynı bölgede İslamiyet hızla yayılmakta idi, ve Prof. OsmanTuran, kaynaklarını göstererek, koskoca Kınık boyunun 960 yılında bütünüyle İslamiyeti kabulettiğini yazmaktadır. Bu kabuledilen, Sünni İslam’dan başkası değildi... Yine aynı yazara göre Kınık boyu, sözkonusu bölgede, -daha önce haklarında kısa bilgiler verilmiş olan- Türk asıllı Karahanlı Hanedanı ile İran asıllı Samani Hanedanı arasında süren savaşlarda aranan bir güç olacaktı... İlginçtir, Selçuk, İrani olan Samani Hanedanı’na yardımcı olacaktı. Anlaşılmış olacağı gibi bu aşiretlerde, Türk olsun olmasın aynı toplumsal katagori içindeki aşiretler, milliyet bilincine sahip değillerdi. Onlar, doğru veya yanlış yarar hesabı yaparak taraflarını belirlemekte idiler... 

 

Samaniler, sınırlarını Karahanlılar’a karşı koruması karşılığında Selçuk’a, Buhara ile Semerkand arasında yurt vereceklerdi. Selçuk bu yeni yurda göçmeden önce, Cend’de ölecek ve buraya gömülecekti... Böylece Kınık aşireti, daha güneye, Mâveraünnehir’in güneydeki daha zengin ve daha gelişmiş bölgelere doğru Selçuk olmadan inmiş oluyordu...

 

Bazı kaynaklara göre, Yahudi dinini kabuletmiş Hazar Türk İmparatorluğu’nun ordusunda subay olarak kariyerine başlayan Selçuk, Aral Gölü ile Hazar Denizi arasındaki topraklara yerleşmiş olan ve dokuz aşiretinin oluşturduğu “Dokuz Oğuz” aşiretler konfederasyonundan kopan Kınık Aşireti’nin önde gelen bir mensubu idi. Yukarıdaki oğul adlarına bakarak, Selçuk’un oğullarına vermiş olduğu adlara bakarak, Yahudi dinini kabuletmiş Hazar Türk İmparatorluğu’ndan, hatta Yahudi dininden gelmiş olduğunu rahatca düşünebiliriz...

 

Selçuklular üzerine iki büyük cilt eser vermiş olan Profösör Osman Turan’a göre, “Selçuklular’ın, 24 Oğuz kabilesinin Kınık boyuna ait oldukları konusunda bir şüphe yoktur”. Yine Prof. Osman Turan’da, sözkonusu göçebe Oğuz aşiretlerinin önceki yerleşim yerlerinin, Aral Gölü ile Hazar Denizi arasındaki topraklar olduğunu yazmaktadır. Kınık boyu buralardan koparak güneye doğru inmiş, ve medeniyetin merkezine yaklaştıkça İslamlaşmış, ve bir imparatorluğa doğru yürümüştür anlaşılan... Devlet olma işini gerçek anlamı ile başaranlar, Selçuk’un iki torunu, Çağrı ve Tuğrul beyler olacaklardır...

 

Gazneli Mesud’un ordusuna karşı Dandanakan zaferini (22 Mayıs 1040) kazanarak devletin gerçek anlamıyla ve geri dönülemez biçimde temellerini atan Tuğrul Bey ve Çağrı Bey kardeşler, 1037 yılıda bir savaşta yaşamını yitirmiş olan Selçuk oğlu Mikail’in oğullarıdırlar. Bunlardan Tuğrul Bey, 1055 yılında, Bağdat Sünni Halifesi’nin ruhani şemsiyesi altında, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun ilk hükümdarı olacaktır... Anadolu (Rum) Selçuklu Devleti’nin temellerini atan Kutalmışoğlu Süleyman Şah ise, Selçuk’un oğullarından Arslan Yabgu’nun (İsrail Yabgu) torunudur...

 

Bazı kaynaklara göre, Kuzeydoğu İran’da yeralan gelişmiş Horasan kentine gelen Selçuk yanlısı ajitatörler, buradaki Sünni Müslüman Türk halkını, Türk aşiretlerini, Kuzeydoğu İran’a, Afganistan’a, ve Kuzey Hindistan’a egemen Türk asıllı Gazneli Hanedanı’na (977- 1186) karşı ayaklanmaya kışkırtmışlardır... Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, gerçek anlamıyla devlet olma süreci, 23 Mayıs 1040 günü Gazneli ordusuna karşı kazanılan Dandanakan zaferi ile başlamıştır... Selçuk’un oğullarından Tuğrul Bey ile Kardeşi Çağrı Bey komutasındaki Selçuklu güçleri, 22 Mayıs 1040 günü, Merv (şimdiki güney Türkmenistan’da yeralan Mary kenti) yakınlarındaki Dandanakan muharebesinde Gazneli Mesud’un ordusunu ağır bir yenilgiye uğratmışlardır. Önceden, Gazneliler hakkında kısa bilgiler verilirken ifade edilmiş olduğu gibi, çok güçlü olan Gazneli Mesud’un ordusu karşısında bu zafer, çölün kıyısında zengin su kuyularına sahip Dandanakan hisarı tutularak, yani suyun başı tutulup Gazne ordusu susuz bırakılarak kazanılabilmiştir... Sözkonusu zafer, yeni devletin ilk adımı, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’na doğru atılan ilk büyük adım olmuştur... Oğuz Türkleri karşısında ağır bir yenilgiye uğrayan Gazneli Mesud, Horasan’ı Selçuklular’a bırakarak Afganistan’a ve Hindistan’a çekilirlerken, Tuğrul ve Çağrı kardeşler tüm İran platosunu elegeçirmişlerdir...

 

Prof. Osman Turan’ın anlatımı ile Selçuklu ordusu, kendisinden çok daha iyi silahlanmış güçlü Gazne ordusuna karşı birçeşit yıpratma savaşı yürütecekti. Çağrı Bey’in cesareti ve taktikleri doğrultusunda Selçuklu ordusu vur-kaç operasyonları yapacak, ve çekilirken su kuyularını tahribedecek, kullanılmaz hale getirecekti. Gazneli hükümdarı Sultan Mesud, Selçuklu ordusunu izlerken, Merv ile Sarahs arasında, kum çölü kenarında, su dolu kuyuları bol Dandanakan hisarına ulaşmayı planlamaktaydı. Fakat, ordusu ile Dandanakan’a ulaştığında O, Mesud, su kuyularının birkısmının Selçuklular tarafından tahrib edilmiş olduklarını, kullanılamaz halde olduklarını görecekti. Diğerleri ise Selçuklu ordusunun denetimi altındaydı... Suya yetişme amacıyla saldırılar düzenleyen Gazne ordusu, Selçuklu ordusunun karşı saldırılarına maruz kalacaktı... Üç gün süren Dandanakan meydan muharebesi, susuz, aç ve yorgun olan Gazne ordusunun sonunu getirecekti. İçindeki 370 kadar Türk kölenin Selçuklulara katılmasının ardından, Gazne ordusu dağılacaktı. Ordusunun dağılmasından sonra Sultan Mesud, 23 Mayıs 1040 günü, 100 kadar süvarisi ile muharebe alanından kaçarak kurtulabilecekti. Selçuklular, Gazne ordusunun silahlarını, mallarını, hazinelerini elegeçireceklerdi...

 

Yine Prof. Osman Turan’ın anlatımı ile, hemen orada, zaferin kazanıldığı savaş alanında, tüm Selçuklu beylerinin toplantısı sonucu, kurultay kararı ile, Tuğrul Bey’in hükümdarlığı ilanediledekti. “Savaş sahasında derhar çadır ve taht kurup Tuğrul Bey’i üzerine oturttular, ve bütün beyler O’nu Horasan hükümdarı olarak selamladılar.” Elde edilen ganimetlerin çoğu askerlere dağıtılacaktı. Önceden beri zafer müjdeleyen müneccim, ve Gazne ordusunun saflarından Selçuklu güçlerine katılmış olan köleler, hediyelere boğulacaklardı... Türkistan büyüklerine ve çevredeki diğer hanedanlara fetihnameler yollanarak bu zafer duyurulacaktı... Abbasi Halifesi’ne yolladıkları fetihnamede Selçuklular, Gazneli Mahmud’un ve Mesud’un zulümlerinden, Horasan büyüklerinin kendilerinden himaye talep etmiş olmasından, ve savunma maksadı ile savaşarak zaferi kazanmış olduklarından, sözetmekte idiler. Aynı fetihnamede onlar, Gazne Hanedanı’nın “köle soyundan geldiğini”, kendilerinin ise “Padişah soyundan, Oğuz soyundan” olduğunu anlatmakta idiler. Selçuklular, “Zulmü kaldırıp adaleti kurduklarını”, iddia etmekteydiler...

 

Selçuklular’ın Halifeye yollamış oldukları mektubun başında, eski Türk hakimiyet sembolü olan “ok” ve “yay” işaretleri bulunmakta idi. Aynı mektupta onlar, Selçuk oğullarının Halifeye eskiden beri sadık olduğunu, ve gazaya devam edeceklerini yazmakta idiler... Anlaşılan Selçuklular, bir başka Müslüman devlete karşı vermiş oldukları savaşı Halife nezdinde ve Sünni İslam dünyasında meşrulaştırmak, kurmuş oldukları devleti Sünni İslam dünyasının en yetkili kişisine onaylatmak istemekteydiler. Kendilerini saldırgan değil, savunma amacıyla savaşan bir güç olarak göstermeleri, günümüzde bile devletlerin kullandıkları kurnazca bir politik söylemden başka birşey değildi, ve tüm bu politik manevraları onların nekadar temkinli ve dikkatli olduklarını göstermekteydi...  

 

Prof. Osman Turan’ın anlatımı ile, Feodal Türk devlet geleneğine uygun olarak, ve Gök Türkler’de ve Karahanlılar’da olduğu gibi devlet, Selçuklular’da da hanedanın tüm üyelerinin ortak malı sayılmakta idi... Yukarıda açıklanmış olduğu gibi Tuğrul Bey’in Sultanlığı ilanedildikten sonra, Selçuklular’ın egemenlik alanı, hanedanın öndegelen üyeleri arasında paylaştırılacaktı. Sultan olarak Tuğrul Bey, Nişâpûr’u (Neyshãbür, Meşhed/Mashhad’ın batısında) ve Horasan’ı da içine alan daha batıdaki topraklara sahibolacaktı. Batı’da fethedilecek topraklar O’nun olacaktı. Merkezi Merv olmak üzere Amu Derya’ya dek uzanan ülkelere, şimdiki Türkmenistan’ın güneyine, Sarahs ve Belh kentleri ile doğu-merkezi Afganistan’da yeralan Gazne’ye (Ghazni, Ghazna) dek olan topraklara, Melik (hükümdar, mal sahibi) ünvanı ile ve ordu kumandanı olarak Çağrı Bey sahibolacaktı. İnanç Bey, -en yüksek asalet ünvanı ve hükümdar anlamına- Yabgu ünvanını muhafaza ederek, şimdiki kuzeybatı Afganistan’da yeralan Herat merkez olmak üzere doğu İran ve güneybatı Afganistan’da yeralan Sistan’a (Seistan,) dek uzanan vilayetlerin hükümdarı oluyordu... Bu kardeşlerin hepsi, kendi bölgelerinde adlarına para bastırmak, ve vergi toplamak hakkına sahiptiler...

 

Burada özetlenmeye çalışılandan çok daha karmaşık ve zengin süreçler yaşanacaktı şüphesiz. Çağrı Bey, Harizim Şah Hanedanı ile savaşmak zorunda kalacaktı. Tuğrul Bey, Kuzey İran’da, Hazar’ın güneyinde yeralan Tabaristan ve Curcan bölgelerini elegeçirecekti. Harizim Şah’lar ve Gazneliler ile savaşlar sürecekti... Çağrı Bey’in oğlu Alp Arslan (1030- 1072 veya 73) Gazneliler’i ağır yenilgiye uğratacaktı ama, Gazne Hanedanı (977- 1186) varlığını 1183, bazılarına göre ise 1186 yılına dek sürdürecekti... İsyancı Oğuzlar, Kızıl Bey’in idaresinde, Rey’de, bir beylik kurmuşlardı. Halife’nin şikayeti üzerine Tuğrul Bey, İbrahim Yınal komutasında bir orduyu, şimdiki Tahran’ın 20- 30 km kadar güneyindeki Rey üzerine yollayacaktı. Rey, 1040’lı yılların başında Selçuklu güçlerinin eline geçecekti. Tuğrul Bey, harabolmuş bu kenti imar ettirtecekti. Tuğrul Bey, kuzeydoğu İran’da yeralan Mashhad’ın (Meşhed) hemen batısındaki başkent Nişâpûr’un (Neyshãbür) yerine Rey’i Selçuklu devletinin yeni başkenti yapacaktı. Prof. Osman Turan’ın yazdığına göre, Tuğrul Bey’in 1042’de Rey’de bastırmış olduğu paralar günümüze dek gelebilmiştir... Sonuçta Tuğrul Bey, Selçuk egenmeniliğini Batı’da İran’a, ve Doğu’da -Orta Asya Türk medeniyetinin merkezi olan- Mâveraünnehir’e (Transoxania) dek yayacaktı. Tuğrul Bey, 1055 yılında Bağdad’a egemen olacak, ve Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun temellerini atacaktı...

 

Selçuklular Bağdad’a kurtarıcı kimliğinde gireceklerdi... Tuğrul Bey’in Bağdad’a egemenliği, Abbasi Halifesi Ka’im bi’Emirillah’ın Tuğrul Bey’den yardım talebi sonucu gerçekleşecekti... Kuzey İran’a egemen olan Daylam kökenli ve Şia ideolojili Buyid Hanedanı (Büveyhi Hanedanı, 945- 1055), Sünni Bağdad Halifesi’ni baskı altına almıştı. Kuzeybatı İran’a ve Irak’a egemen olan Büveyhi veya Buyid Hanedanı, Bağdad Halifeliği’nin yıkılmasını isteyen Kahire Merkezli ve Yedi İmam Şiası (İsmailiye) ideolojili Fatimi Halifeliği ile bağlantı içerisinde idi. Daha doğrusu, 945 yılından beri Bağdad Sünni Halifesi’ni tutsak duruma düşürmüş olan Büveyhi veya Buyid Hanedanı, Kahire merkezli ve Yedi İmam Şiası ideolojili Fatimi Halifeliği tarafından finanse edilmekte idi...

 

Şia baskısı altındaki Abbasi Halifesi Ka’im bi’Emirillah, Tuğrul Bey’den yardım isteyecekti... Şia fesadına sonvermek, Fatımi Halifeliği’ni yoketmek, ve Bağdad merkezli Sünni İslam ideolojisi ile Selçuklu iktidarını birleştirerek tüm İslam dünyasına egemen olmak, İslam dünyasında birlik kurmak niyetinde olan Tuğrul Bey, Aralık 1055’te Bağdad’a girecekti. Prof. Osman Turan’ın ifadesi ile, Bağdad’da başlayan Şia isyanı bastırılacak, Buyid (Büveyhi) Hanedanı’nın son temsilcisi Abu Nasr al-Malik ar-Rahim (Prof. Osman Turan’ın ifadesi ile, Melik ur-Rahîm) en yakınları ile birlikte yakalanacaktı. Büveyhi Hanedanı’nın sonu getirilecekti. Kaçan Deylem kökenli emirlerin (prenslerin), askerlerin, evlerine, arazilerine, mülklerine elkonacaktı. Oğuz askerleri, bu evlere ve arazilere yerleştirileceklerdi. Buyid (Büveyhi) Devleti’ne ait ülkeler, Selçuklu sınırları içine katılacaktı...

 

Artık, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun doğuşu gerçek anlamı ile başlamaktaydı... İbn ul-Cevzi, İbn ul-Esir, Abu´l´Farac, ’İmâd ud´din, Ahbâr ud-devle, ‘Azimi, İbn Kalânisî adlarını kaynak göstererek Halife’nin Tuğrul Bey’i taçlandırmasını ve yeni ünvanlarla donatmasını anlatan Prof. Osman Turan’dan özetleyerek yazacak olursak... Halife, Şia güçlerini yoketmiş olması nedeniyle Tuğrul Bey için muhteşem bir merasim hazırlayacaktı. Selçuklu Sultanı ile Halife ilk kez karşılaşmaktaydılar, ve Tuğrul Bey, Halife’nin önünde yeri öpecekti. Ardından Tuğrul Bey, Halife’nin tahtının yanına kurulmuş olan tahta oturacaktı. Tercüman aracılığı ile Halife, İslam’a yapmış olduğu hizmetler nedeniyle Tuğrul Bey’e teşekkür edecekti. Halife, Tuğrul Bey’in başına çok değerli bir taç oturtacak ve hil’at (ağır, değerli kaftan) giydirecekti. Yine Halife, Tuğrul Bey’e murassa (değerli taşlarla donanmış) altın bir kılıç takacak, ve sancak verecekti. Taçlandırma ve kılıç kuşatma merasiminin ardından Halife, Tuğrul Bey’i “Dünya Sultanı” (doğunun ve batının sultanı) ilanedecekti. Ve Halife, Tuğrul Bey’e, “Dinin temeli” anlamına Rükn üd-din ve yine “Halife’nin ortağı” anlamına Kasım Emîr ul-mu´minîn adlarını takacaktı. Kaynaklara göre 1058 başında gerçekleşen bu merasimin sonunda Halife, Tuğrul Bey’e, Sultana, ahid-nâmesini (ahitname, anlaşma evrakı, kağını, senedi) verecek ve O’nun için dua edecekti. Tuğrul Bey’de, sürekli olarak İslam’ın ve Halife’nin emrinde olacağını bildirecek ve Halife’nin elini öpecekti. Bu şekilde sonbulan merasimin ardından Tuğrul Bey, Halife’ye çok değerli armağanlar gönderecekti...

 

Müslüman olmalarının ardından Türkler’in Ortadoğu’da egemenlik yolunda ilerlemelerine yardımcı olan Cihat (Kutsal Savaş) inancı hakkında bilgiler veren tarihci Gyula Kaldy-Nagy’de, yukarıdaki anlatımı doğrular yönde yazmaktadır... Gyula Kaldy-Nagy, yukarıda haklarında bilgi verilmiş olan Şii Buyid (Büveyhi) Hanedanı’nın 110 yıllık iktidarına 1055’de sonveren Tuğrul Bey’in, Sünni Halife el-Kaim tarafında vakur bir törenle “Doğu’nun ve Batı’nın hükümdarı” ilanedilmiş olduğunu yazmaktadır. Yine aynı tarihci, Sünni inanca bağlı halklar üzerindeki etkinliğini arttırabilmek amacıyla Tuğrul Bey’in 1062 yılında Halife el-Kaim’in kızıyla evlendiğini yazmaktadır. Aynı yazar, bu olanlara karşın Tuğrul Bey’in Halife’nin dünyevi gücünü (politik etkinliğini) Büveyhiler döneminde olduğundan daha fazla arttırmasına izin vermediği gerçeğinin altını çizmektedir. Diğer anlatımlar da bu gerçeği doğrulamaktadır...

 

Selçuklular, Tuğrul Bey tarafından Bağdad’da Büveyhi egemenliğinin yıkılmasının ardından, vergi defterlerine elkonulmuş, toplanmış vergiler Selçuklu hazinesine aktarılmıştı. Halife’ye yıllık 50 bin dinar para ile 500 kür buğday, maaş olarak bağlandıktan sonra, dini otoritesi dışında herhangi bir yetki, iktidar bırakılmayacaktı. Dini ve dünyevi işler bütünüyle ayrılacak, dünya işleri Selçuklu Hanedanı’na ait olacaktı. Kısacası Halifelik, sembolik bir kurum haline gelmekteydi... Ardından Selçuklular, Suriye üzerine yürüyeceklerdi...

 

Artık Sünni İslam dünyası içinde en büyük meşru güce sahibolan Sultan, Tuğrul Bey’den başkası değildi. Şüphesiz bu durum, Yedi İmam Şiası ideolojili, veya asıl anılan adıyla İsmailiye ideolojili ve Kahire merkezli Fatimi Halifeliği’nin düşmanlığını bitirmeyecek, aksine keskinleştirerek sürdürecekti. İsmailiye ve türevleri, özellikle politik şiddeti, siyasi süikastleri temel mücadele yöntemi olarak benimsemiş olan Nizari İsmailiyesi, Fatımi Halifeliği tarafından desteklenen Hasan-e Sabbah yönetimindeki Haşhaşçılar, ileride Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun başına bela olacaklardı. Bunlar, Haçlı güçleri ile de işbirliği yapacaklardı... Oniki İmam Şiası henüz politik bir güç olarak tarih sahnesine çıkmamıştı ama, gelişmekte idi...

 

Şüphesiz gerçek toplumsal yaşam, mutlu biçimde sona eren masallarda yeralan, “onlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine”, ifadesine uygun olarak ilerlemiyordu ve sınıflı toplumlarda asla bu klişeye uygun ilerlemez. Sınıflı toplumlarda, kötülükler olmadan, isyanlar ve iktidar kavgaları yaşanmadan akan bir zaman düşünmek olanaksızdır, ve Selçuklu dünyasında da baştan beri şehzade kavgaları, isyanları yaşanacaktı. Fakat, değişik Türk toplumlarının tarihleri hakkında genel bir fikir vermeye çalışan böyle bir metinde, tüm ayrıntılara girmek demek, asıl konudan uzaklaşmak olacağı için...  Tuğrul Bey 1063 yılında öldüğü zaman, geriye bir erkek evlar bırakmamıştı. Fakat O, kendisinden önce, 1061 yılında ölmüş olan -Horasan, Batı İran valisi- kardeşi Çağrı Bey’in dul eşi ile evlenmiş ve bu hanımın Çağrı Bey’den olma oğlu Süleyman’ı veliaht tayin etmişti... Tuğrul Bey’in bu vasiyeti, Süleyman’a tahtı bırakması, Çağrı Bey’in diğer oğlu Alp Arslan (Alp, şovalye, atlı savaşcı anlamına gelmektedir, ve Alp Arslan’ın gerçek adı çok uzundur...), ve ayrıca Kutalmış tarafından tanınmayacaktı. Taht kavgasına, Selçuk’un torunu Er-basgan’da karışacaktı... Asıl mücadele, Alp Arslan ile Kutalmış arasında geçecekti, ve kazanan Alp Arslan olurken, Kutalmış yaşamını yitirecekti...

 

Savaşçılığı ile ünlenmiş olan yeni Selçuklu hükümdarı Alp Arslan (Şovalye Arslan, Suvari Arslan, 1030- 1072 veya 73; yönetimi, 1063- 72/ 73), idari işleri, ünlü İranlı veziri Nizam al- Mülk’e (1018/ 19- 14 Ekim 192) bırakarak, sadece askeri işlerle, savaşlarla ilgilenecekti... O’nun, Alp Arslan’ın, Bizans ordusuna karşı 1071’de Malazgirt’te kazandığı zaferin ardından, Anadolu’nun kapıları Türklere gerçek anlamıyla açılacaktı... Anadolu’nun doğusunda, Yukarı Fırat bölgesinde, zamanın Ermenistan toprakları içinde yeralan Malazgirt Ovası’nda, Doğu Roma (Bizans, Byzantine) İmparatoru Romen Diojen’in (Romanus IV. Diogenes; yönetimi, 01.01.1068- 1071) ordusu ile karşılaşan Alp Arslan komutasındaki Selçuklu ordusu, kendisinden oldukça kalabalık olmasına karşın moral olarak zayıf ve kozmopolit yapıdaki Bizans ordusunu yenmeyi başaracaktı...

 

Sözkonusu savaş hakkında detaylı bilgiler veren değerli bilim insanı Doğan Avcıoğlu, “Türklerin Tarihi, dördüncü kitap”ta şunları anlatmaktadır... Bizans ordusu içinde, Bulgaristan kökenli Uz (Oğuz) Türkleri, ve yine onlar gibi Bizans ordusunda paralı asker olan ve -günümüzde yaşamayan- bir Oğuz Türkçesi konuşan göçebe Peçenek (Pecheneg) Türkleri bulunmaktaydı. Sözkonusu Uz ve Peçenek Türkleri, savaştan bir gün önce karşılarındakilerin Türk olduklarını tesadüfen anlayacak, ve onlarla gizlice anlaşıp savaş anında saf değiştireceklerdi... Böylece, Anadolu’nun, ya da bir başka ifadeyle “Küçük Asya”nın kapıları Türklere sonuna dek açılacaktı... Uz (Oğuz) ve yine bir Oğuz türkçesi konuşan Peçenek Türkleri, Hiristiyan olmalarına karşın, kendileri gibi Oğuz türkçesi konuşan Alp Arslan’ın askerleriyle anlaşacaklar, birlik olacaklardı...

 

Aslında, Bizans ordusundan çok daha küçük olduğu söylenen Alp Arslan’ın ordusunu bileşiminde Türk olmayan unsurlar, Arablar, İranlılar, ve örneğin Mervani Kürtleri de bulunmaktaydı. Jeremy Black tarafından hazırlanmış olan “Bütün Zamanların Yetmiş Büyük Savaşı” adlı araşatırmaya göre, Alp Arslan’ın ordusunun neredeyse tamamı süvari gücü idi ve bunların çoğu atlı okçulardı... Farklı halklardan oluşan bu Selçuklu ordusunu birlik halinde tutan güç, tutkal, İslam inancı idi... Bağdad Halifesi al-Qa­`im (1031- 1075), Bizans’a karşı yapılan bu sefere tüm desteğini vermiş, Müslümanları birliğe davet etmişti...

 

Uz ve Peçenek Türkleri’nin Alp Arslan’ın ordusunun saflarına geçmeleri ile savaşın galibi belirlenecek, ve Anadolu’nun, ya da bir başka ifadeyle “Küçük Asya”nın kapıları Türklere sonuna dek açılacaktı... Şüphesiz Alp Arslan’ın ordusunun kazandığı bu çok önemli tarihsel zaferin tek nedeni, Bizans ordusundaki Uz ve Peçenek güçlerinin saf değiştirmiş olmaları değildi...

 

Aslında Selçuklu Türkleri, savaştıkları coğrafyanın yabancısı değillerdi. Onlar, Bağdad Halifeliği üzerinde egemenlik kurmalarının (1055) hemen ardından, 1057 yılında Malatya’yı (Melitene), 1059 yılında Sivas’ı (Sebasteia) yağmalamışlardı. Yine Selçuklular, 1060 yılında tüm Doğu Anadolu coğrafyaşında fırtına gibi esmişlerdi... Süphan Dağı’nın hemen kuzeyinde, Patnos’un biraz güneybatısında, güneybatıya doğru akarak Fırat ile birleşen Murat Nehri’nin doksan derecelik bir açı ile batıya döndüğü yerin hemen doğusunda yeralan Malazgirt Ovası, Alp Arslan güçleri için yabancı bir arazi değildi... Diğer yandan, çöküş sürecine girmiş olan Bizans, İtalya’da, Balkanlar’da büyük sorunlarla karşı karşıya idi. Bizans ordusunda paralı askerlik yapan Peçenekler, aslında, uzun zamandır Bizans’ın başına bela olmuş bir topluluktan gelmekteydiler; Peçenekler, uzun zamandır Bizans ile çarpışmakta idiler. Onların kolayca Alp Arslan’ın ordusunun safına geçmelerinin gerisinde, kendilerine yapılmış vaadlerin yanında, Bizans ile olan düşmanlıklarının etkisi de olmuş olabilirdi...

 

Bazılarına göre asker sayısı tahminen 200 bini aşan, diğer yandan Mikhail Psellos’un (1018- 1079) güncesinden yararlanan Jeremy Black’a göre ise asker sayısı 40- ile 60 bin arasında değişen Bizans ordusunda tam bir birlik olduğu söylenemezdi. Bizans ordusunda, yerli askerlerden, doğrudan imparatora bağlı Varang Muhafız birliğinden başka, Ermeniler, Süryaniler, paralı askerler olarak Frank- Alman- ve Norman ağır süvarileri, ve -yukarıda adları geçmiş olan- Türk hafif süvarileri bulunmaktaydı... Bizans ordusu daha yolda iken, Alman paralı askerler, para konusunda olaylar çıkartmışlardı...

 

Türklerin çekildiğini sanan IV. Romanus Diogenes, ordusunun birkısmını, Alp Arslan’ın yolunu kesme düşüncesi ile -Malazgirt’in güneyinde, Süphan Dağı’nın güney tarafında, Van Gölü’nün kuzey kıyısında bulunan- Ahlat’a doğru yollayarak güçlerini bölecekti... Tüm bunlara karşın, yine de Alp Arslan’ın ordusu Bizans ordusundan çok daha küçüktü... Gücünün zayıflığının bilincinde olan Alp Arslan, barış görüşmesi talebinde bulunacaktı... Kapadokya askeri aristokrasisinden gelen ve ölen İmparator Constantine X. Ducas’ın eşi Eudocia  Macrembolitissa ile 1 Ocak 1068’de evlenerek Bizans tahtına oturabilmiş olan IV. Romanus Diogenes, önemli bir zafer kazanarak prestijini yükseltmeyi ve tahttaki konumunu güçlendirmeyi planladığı için, Alp Arslan’ın barış teklifini reddedecekti. O, oturduğu Bizans tahtında kendisini güvenlikli hissetmiyordu. Tahtın asıl varisi Constantine X. Ducas’ın oğlu Romanus büyümekte idi. Kısacası, IV. Romanus Diogenes’in tahttaki konumu sağlam değildi; O, bir vasi gibi görülmekteydi... Constantine X. Ducas, ölmeden hemen önce, hasta yatağında, tahtı, oğlu adına eşine devretmişti... Constantine X. Ducas’ın eşi de, kadın olmaktan kaynaklanan zayıflığını kapatabilmek amacıyla, iyi bir asker olan IV. Romanus Diogenes ile evlenmişti...

 

Bizans ordusu, önde üç bölüm ve arkada yedekler olmak üzere dört parça halinde dizilmişti. Merkezdeki güce imparator IV. Romanus Diogenes komuta etmekteydi... Selçuklu ordusu ise üç parçadan oluşmaktaydı ve merkezde Alp Arslan vardı... İlk saldırıyı Türkler başlatacaklar ve çekileceklerdi. Amaçları, Bizans ordusunu içlere doğru çekmekti... Türkler, klasik bozkır taktiği ile çekilecekler, ve merkezden içlere doğru dalan bizans güçlerini kanatlardan süvari birlikleri ile çembere alıp yoketmeye başlayacaklardı. Savaş, saatlerce, akşama dek sürecekti... IV. Romanus Diogenes’in karargaha dönüş emri, ricat sanılacak ve Ermeni güçlerin başlattıkları panik halinde kaçış, tüm orduya yayılacaktı... Türklerin kayıpları belli olmamakla birlikte, Bizans ordusu çok sayıda kayıp verecekti. Çok sayıda asker de Selçuklu ordusuna teslim olacaktı....

 

Alp Arslan’a tutsak düşen IV. Romanus Diogenes, fidye ödeme sözü vererek serbest kalacaktı ama, Bizans aristokrasisi artık O’nun düşmanı idi. İlginçtir, IV. Romanus Diogenes’de, Alp Arsalan’da aynı yıl, 1072 yılında yaşamlarını yitireceklerdi (alp = atlı savaşcı, şovalye)... Alp Arslan 1072 yılında bir süikaste kurban giderken, IV. Romanus Diogenes ise aynı yıl tarajik bir sona ulaşacaktı... İktidar kavgasının kurbanı olarak büyük bir ihanete uğrayacak olan IV. Romanus Diogenes önce kör edilecek, gözlerine mil çekilecek ve ardından O, Marmara Denizi’ndeki Prote? adasına sürülecekti. IV. Romanus Diogenes, 1072’de sözkonusu ada da ölümle buluşacaktı... Constantine X. Ducas’ın oğlu Romanus, Michael VII. Ducas adıyla Bizans tahtına oturtulacaktı...

 

Malazgirt savaşı ile yeni bir dönem başlar, Anadolu’nun kapıları Türk aşiretlerinin göçlerine sonuna dek açılırken, Ortodoks Bizans, düşmanı Katolik Latinler’den yardım isteyecekti. Böylece, Alp Arslan’ın 1071 Malazgirt zaferi, 1095’de başlayacak olan ilk Haçlı seferini kışkırtmış olacaktı... İkinci Haçlı Seferi (1147- 1149) sırasında, yani Alp Arslan’ın Malazgirt zaferinden 76 yıl kadar sonra, Anadolu Selçuklu (Rum Selçuklu) Devleti Sultanı Mes’ud Haçlı güçlere karşı savaşırken, Batılı Latinler, Anadolu’dan, Türkiye diye sözetmeye başlayacaklardı... Konunun uzmanı Prof. O. Turan’a göre, Batı kaynakları ilk kez Mes’ud döneminde Anadolu’dan “Türkia” (Türkiye) olarak sözedeceklerdi. Şüphesiz bu ifade, Anadolunun daha 1100’lü yıllarda ne ölçüde Türkleşmiş olduğunun en büyük kanıtı idi...

 

Aslında, Malazgirt Meydan Muharebesi’nden kısa süre önce Peçenekler, Kiev’in Rus prensi I. Yaroslav’ın (Akıllı Yaroslav, Yaroslav Mudry; Kiev’in büyük prensi, 1019- 1054) karşısında, 1036 yılında, ağır bir yenilgiye uğrayarak bozkırdaki egemenliklerini sonlandırmışlardı. Bundan sonra onlar, Peçenekler, yüzlerini Bizans’a dönecekler, Bizans ile anlaşma yoluna gireceklerdi... René Grousset’e göre Bizans, Müslüman Türklere karşı Hiristiyan Türkleri ordusuna almıştı. Yani Grousset’e göre, Malazgirt meydan muharebesi (1071) sırasında IV. Romanus Diogenes’in ordusunda bulunan Uz (Oğuz) ve Peçenek Türkleri, Hiristiyan idiler. Buna karşın onlar, savaş sırasında, Müslüman olan Alp Arslan’ın safına geçeceklerdi...

 

Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, sadece askerlikle ilgilenen, ve devlet işlerini yürütmekte uzman Nizam al- Mülk (Mülk’ün, Devlet’in Düzeni, 1018/ 19- 1092) adlı İran asıllı değerli bir baş vezire, yardımcıya sahip olan Alp Arslan, Gürcistan’ı, Ermenistan’ı, ve Anadolu’nun (Küçük Asya) büyük kısmını Selçuklu İmparatorluğu’nun toprakları içine katacaktı... Yusuf Harizmi adlı teslim olmuş bir kale muhafızı tarafından 1072 yılının sonuna doğru hile ile bıçaklanarak ağır yaralanıp ölecek olan, bir Süikaste kurban giderek genç yaşta yaşamını yitiren Alp Arslan’ın yerini, henüz 17 yaşında olan oğlu Melik Şah (1055- 1092) dolduracaktı. Henüz bir çocuk olan Melik Şah, baş vezir ve bilge devlet adamı Nizam al- Mülk sayesinde, ancak O’nun koruyup kollaması altında işini yürütebilecekti... Süikastçi Haşhaşçılardan bir fedai tarafından 14 Ekim 1092’de öldürülmesine dek, imparatorluğun asıl yöneticisi baş vezir Nizam al- Mülk olacaktı... Nizam al- Mülk’ün, hükümdarlara devlet yönetimini anlatan, siyaseti öğreten, “Siyasetname” adlı bir de kitabı vardır...

 

Melik Şah’ın aynı yıl ölümünün ardından (1092) bölünecek olan İmparatorluk, en güçlü olduğu dönemde, Kazakhistan’ın, Kırgızistan’ın, Tacikistan’ın batı topraklarını, Afganistan’ın kuzey topraklarını, Basra Körfezi’nden ve Hürmüz Boğazı’ndan Arab Denizine dek uzanan kıyıların doğusunu (Balucistan), İran’ı, Irak’ı, Suriye’yi, ve Filistin’i, Arab Yarımadası’nın batısını, Anadolu’nun büyük kısmını sınırları içine almaktaydı...

 

Tahran’ın kuzeyinde, Elburuz sinsilesinin ve İran’ın en yüksek dağı Demavand’ın eteklerindeki Alamut Kalesi’ne yerleşmiş Hasan-e Sabbah (ölümü, 1124) yönetimindeki Haşhaşçılar, siyasi süikastlerle Selçuklu yönetimi ve Sünni islam dünyası içinde politik destabilizasyon yaratmayı hedeflemişlerdi... Demavand, 5671 metre yüksekliğindedir, ve eski İran için Yunanistan’daki Olympus gibi mitolojik bir dağ konumundadır. Hasan-e Sabbah’ın merkezi olmadan önce de zaptedilmesi zor eski bir kale olan Alamut Kalesi’nin, Demavand’ın mitolojik özelliği ile bir bağı yoktur... Vaktiyle Fatımi Halifeliği emrinde İsmailiye ideolojisinin dailerinden (propogandistlerinden) biri iken, çok daha aşırı görüşlere sahip Nizari İsmailiyesi’nin önderi konumuna gelen İranlı Hasan-e Sabbah, restore edip yeniden şekillendirdiği Alamut Kalesi’nde oluşturduğu sahte cennetin aldatma gücü ile, hemen cennete gideceklerini sanan gözü kara süikastcilere, “kutsal katiller”e sahibolacaktı. O, İran’a egemen Selçuklu yöneticilerinden özellikle nefret etmekteydi...

 

Sekizinci Fatımi Halifesi al-Mustansır (1029- 1094; yönetimi, 1036- 1094) öldüğü zaman, Mısır’da yaşıyan İsmailiye topluluğu al-Mustansır’ın küçük oğlu al-Mustali’nin Halifeliğini (İmamlığını) onaylamıştı. Sözkonusu onay aslında, düzeni sağlaması için Kahire’ye yerleştirilmiş Ermeni asıllı generalin baskısı ile, birçeşit zorla gerçekleşmişti. Yeni Halife al-Mustali, politik iktidarın askeri güç tarafından kullanılmasının aracı olmuştu... Mısır halkının onayına karşın, İran’da ve Suriye’de yaşamakta olan İsmailiye cemaati, al-Mustali’nin Halifeliğini reddedecekti. İran ve Suriye cemaatları, al-Mustali’nin yerine, al-Mustansır’ın büyük oğlu Nizar’ı yeni İmam olarak kabuledeceklerdi. Böylece, İran’da ve Suriye’de İsmailiye’nin aşırılığa kaçan bir kolu olarak Nizari İsmailiyesi şekillenecekti... Geleneksel İsmailiye, Mustali İsmailiyesi olarak varlığını sürdürecekti... Sözkonusu ayrılığa karşın Fatımi Halifeliği, rakibi Sünni Bağdad Halifesi’ni ve O’nun politik gücü Selçuklu İmparatorluğu’nu yıpratmak amacıyla, Nizari İsmailiyesi’nin önderi Hassan-e Sabbah’ı tüm gücüyle destekleyecekti...

 

Wladimir Bartold’un tarihi gerçeklere dayandığı anlaşılan “Fedaîlerin Kalesi Alamut” adlı romanında verdiği bilgilere göre Hassan-e Sabbah, politik cinayetler için fedai olmak üzere eğitilen gençleri, yiyeceklerine afyon karıştırarak uyutmakta, ve ardından onları kurduğu sahte cennette ayıltmaktaydı. Gerçekten cennete geldiklerini sanan bu zavallılar, “hurilerle” dolu “cenneti” yaşadıktan sonra, yine afyonla uyutulup gerçek dünyalarına taşınmaktaydılar. Onlar, yaşamış oldukları sahte cennetin ardından, tekrar aynı cennete gelme umuduyla ölüme gözü kara gitmekte, en tehlikeli işleri rahatça yapmakta idiler... Önemli ve ünlü politik karakterlere yönelik cinayetlerinde kullanacağı bu gençlere, “cennetin anahtarının elinde olduğu” yalanını yutturan Hassan-e Sabbah, onları istediği gibi kullanabilmekteydi. Fedailer, öldükten sonra da aynı “cennete” gideceklerine, ve aşık oldukları “hurilerle” sonsuza dek orada yaşayabileceklerine inandıkları için, ölüm onlara bir mükafat gibi gelmekteydi... Burada “dai” sözcüğü, inancın propogandisti, misyoneri anlamına gelirken, Fidai (fedayi) sözcüğü ise, feda edilen, “canını feda eden dai” anlamına gelmektedir...

 

Fatımi Devleti’nin başkenti Kahire merkezli İsmailiye Şiası’nın (Yedi İmam Şiası) ekstrem bir kolunu oluşturan Nizari İsmailiyesi’nin önderi ve Türk düşmanı İranlı Hasan-e Sabbah (ölümü, 1124), elindeki gençleri afyonlayarak uyutup sahte cennetinde korkusuz birer ölüm makineleri haline getirmekle kalmamış, aynızamanda Haçlı güçleri ile de işbirliği yapmıştır... Devletin üst yöneticilerine yönelik süikastleri ile Selçuklu İmparatorluğu ve Sünni İslam dünyası içinde politik destebilizasyona neden olan Haşhaşçılar örgütlenmesinin merkezi Alamut Kalesi, sonunda, Cengiz’in torunlarından Hülagü (1217- 1265) tarafından yokedilmiştir... İran’ı, Bağdad’ı, Suriye’yi elegeçiren, ve -yukarıda adı geçmiş olan Kıpçak Türkü- Memluklu hükümdarı Baybars tarafından durdurulan Hülagü’ya bağlı Moğol güçleri, 1256 yılında, Haşhaşçılar’ın merkezi Alamut Kalesi’ni elegeçirmeyi başarıp, sözkonusu örgütlenmenin kalbine ağır bir darbe vurmuşlardır... Yine daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, aynı İlhanlı Moğolları’da, saldırgan Haçlı güçleri ile İttifak içinde olacaktı...

 

Melik Şah, bilime, sanata, ve edebiyata derin ilgi gösteren birisiydi... Örneğin, daha çok rubaileri ile, dört mısradan oluşan felsefi içerikli ve sonderece lirik şiirleri ile ünlenmesine karşın, aslında büyük bir matamatikçi ve astronom olan İranlı Ömer Hayyam (Khayyam= “Çadırcı”; 1048- 1113), bizzat Selçuklu Sultanı Melik Şah tarafından davet edilecekti. Melik Şah O’nu, astronomi bilgisinden yararlanarak yeni ve daha doğru bir takvim yapmakla görevlendirilecekti. Yine O, Ömer Hayyam, astronomlar için Isfahan’da bir gözlemevi kurma işini üzerine alacaktı... Diğer yandan, Büyük Selçuklu İmparatorluğu sarayında, İran dili farsça, resmi bir dil olarak kullanılacaktı. Eski İran kökenlilerin yüksek bürokrasideki, ve bilim alanındaki ağırlıkları ve farsçanın resmi dil olması dikkate alınırsa, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’na, bir Türk-İran imparatorluğu bile denebilir... Sözkonusu gerçeğe karşın Hasan-e Sabbah, İranlı veya Türk, tüm Selçuklu yönetiminden nefret edecekti...

 

Selçuklu sultanı Melik Şah ve büyük vezir Nizam al- Mülk ile dost olan Ömer Hayyam, ahmakca inançlara, bağnazlıklara, dini dogmalara ince bir alayla yaklaşan, haksızlıklara başkaldırı yüklü olan, ve estetik olarak mükemmel sayılması gereken dörtlükler kaleme alacaktı. Ömer Hayyam’a ait “Rubai” (dördül) adı verilen bu dörtlükler, 1960’lı yılların hemen başında türkçeye kazandırılacaktı... Nazım Hikmet’i okumadan önce şiire pek ilgi duymayan bu satırların yazarı, Nazım Hikmet’ten önce, 1962- 63 yılında tanıma şansına sahibolduğu Ömer Hayyam’ın dörtlükleri karşısında şaşkına dönecek, edebiyatın bu türü karşısında ilk kez heyecanlanacak, ve bu dörtlüklerin bazılarını ezberleyecekti... Anlaşılmış olacağı gibi Ömer Hayyam, günümüz toplumlarında, asıl olan matamatikçi ve astronom kimliği ile değil ama, şair kimliği ile tanınacaktı...

 

Nizam al- Mülk’ün 14 Ekim 1092 günü bir Haşhaşcı süikastci tarafından öldürülmesinden kısa süre sonra, Kasım 1092’de, henüz 37 yaşında olan Melik Şah’ta yaşamını yitirecekti. Daha doğrusu, Melik Şah’ta öldürülecekti ve aslında Nizam al- Mülk’ü Haşhaşcı bir katilin öldürdüğü anlatısı da şüpheli idi, kesin değildi. Birçok düşmanı olan Nizam al- Mülk’ü, Melik Şah’ın öldürtmüş olabileceği üzerine bile şüpheler vardır... Sözkonusu cinayetlerin ardından Büyük Selçuklu İmparatorluğu eski birleşik güçlü konumunu yitirecek, bölünmeye sürüklenecekti... İmparatorluk, 1140’lı yıllarda tam bir çöküşe sürüklenecekti...

 

İran, Irak, Suriye, Lübnan, Filistin, Amu Derya ve Sri Derya nehirleri arasında kalan zengin topraklar (Mâveraünnehir) dahil Orta Asya’nın bir bölümü, Afganistan, ve Anadolu’nun büyük kısmı üzerinde yayılmış olan, ileride tarih sahnesine çıkacak olan Osmanlı İmparatorluğu ölçüsünde merkezi bir yapıya, buna uygun kurumlara sahibolmayan, daha çok aşiretler temeli üzerinde bir aile federasyonu biçiminde örgütlenmiş olan Büyük Selçuklu İmparatorluğu, parçalanma sürecine girecekti. Öncedende ifade etmiş olduğum gibi, İmparatorluk daha kuruluşu sırasında kardeşler arasında paylaşılmıştı... Özetlendiği gibi teşkilatlanmış devasa bir imparatorluğun, idari merkezine gelen ağır bir darbenin ardından parçalanma sürecine girmesi, anlaşılır bir olaydır kanımca...

 

Büyük vezir Nizam al- Mülk’ün yokluğunda ve Melik Şah’ın ölümünün ardından, Melik Şah’ın farklı eşlerden olma dört oğlu, ve ayrıca Suriye egemeni ve Horasan valisi olan iki ayrı kardeşi arasında kanlı bir iktidar kavgası başlayacaktı. Sözkonusu mücadele, devlet içindeki farklı grublaşmaların, kliklerin kendi yararlarını korumak amacıyla önderlerini, ya da daha doğrusu üzerine yatırım yapmış oldukları öndegelen Hanedan mensubunu kışkırtıp kullandıkları bir savaştı aynı zamanda. Bu uzun karmaşık süreci bir-iki cümle ile özetlemeye çalışcak olursak... Hanedandan aileler ve onlara bağlı aşiretler temelinde tüm bu grublaşmalar daha devlet kurulurken vardı ama, saygınlığı olan güçlü bir otorite, güçlü bir Sultan bunları birarada tutabiliyordu. O otorite kaybolunca, ortada saygın ve güçlü bir Sultan kalmayında, sözkonusu birlik rahatca dağılma sürecine giriyordu...

 

Örneğin, henüz beş yaşında olan Nasiraddin Mahmud’un ne gibi bir iktidar hırsı ve hesabı olabilirdi. Fakat O’nun adının gerisine gizlenen annesi Terken Hatun’un ve çevresindekilerin iktidardan büyük beklentileri vardı. Terken Hatun, Melik Şah’ın ölümünün hemen ardından, küçük oğlu I. Mahmud’u Sultan ilanedecekti ve askeri kazanma hesabıyla hazineyi neredeyse boşaltacaktı... Nizam al- Mülk yanlıları ise kaçırıp kurtardıkları -henüz 14 yaşındaki- büyük oğul Ruknaddin Berkyaruk’u öne sürerek iktidar kavgasının güçlü tarafı haline geleceklerdi. İktidar kavgasının tarafları arasında, kendisini Sultan ilanetmiş olan Şam (Damaskus) merkezli Suriye egemeni Tutuş’da vardı. Tutuş, iktidar uğruna savaştığı Berkyaruk’un amcası, ve ölmüş olan Melik Şah’ın kardeşi idi. Sonuçta, 1093 yılında, Nizam al- Mülk yanlılarının desteklediği Ruknaddin Berkyaruk duruma büyük ölçüde egemen olacak ve 1104 yılına dek iktidarda kalacaktı ama, içsavaş, O iktidarda iken de sürecekti...   

 

Savaş alanında ölen Tutuş’un bertaraf edilmesinin ardından, Prof. O. Turan’ın anlatımı ile, Ruknaddin Berkyaruk’un başı, yine Sultanlık iddiasında olan Horasan egemeni amcası Arslan Argun ile derde girecekti. Berkyaruk, Arslan Argun’un üzerine, diğer amacası Börübars’ı yollayacaktı ama, Börübars, kardeşi Argun tarafından öldürülecekti. Berkyaruk, 1097 başında amcası Arslan Argun’u bertaraf edebilecekti. O, bertaraf ettiği amcası Arslan Argun’un yerine, yani merkezi Merv olan Horasan valiliğine, küçük kardeşi Sancar’ı atayacaktı. Fakat O’nun Sancar ile birliği uzun sürmeyecekti... Asıl dramatik olan, bu kanlı kardeş kavgası yaşanırken I. Haçlı Seferi’nin başlamış olması idi. Devlet hazinesinin boşalmasına, ve onbinlerce cana malolan kanlı içsavaş Büyük Selçuklu İmparatorluğu sınırları içinde sürerken, ilk Haçlı Seferi (1095) ilanedilecekti. Haçlı yıkımının sürdüğü 1100- 1101 yıllarında, Selçuklu Sultanı Ruknaddin Berkyaruk, güçlerini birleştirmiş iki yarım kardeşi Mehmed Tapar ile Horasan meliki yapmış olduğu Sancar karşısında kanlı bir iktidar savaşı vermekteydi. İktidar savaşını başlatan ve birlikte davranan Tapar ve Sancar, öz kardeştiler... I. Mehmed Tapar, 1105- 1118 yıllarında “Büyük Selçuklu İmparatorluğu”nun Sultanı olacaktı ama, artık o eski Büyük Selçuklu İmparatorluğu ortada yoktu...

 

Sultan Sancar (Mu’izz Ad-Din Sancar, 1084 veya 86- 1157; yönetimi, 1096- 1157) yönetiminin ilk döneminde, Büyük Selçuklu İmparatorluğunda bir dirilme, yeniden eski güçlü günlere dönüş yaşanacaktı... Büyük Selçuklu İmparatorluğu, sadece Batı’dan gelen Haçlı Seferleri’nin değil, aynızamanda doğudan gelen göçebe savaşcı kavimlerin, 1100’lü yılların ilk yarısında başlamış olan yeni bir kavimler göçünün tehdidi altındaydı... Daha önce haklarında bilgi verilmiş olan Harizim Şahlar (Harizim Şah Hanedanı, 1077- 1231) ve Mâveraünnehir üzerindeki Karahanlılar (840- 1212), Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun vasalı (bağımlısı, kölesi) konumuna sürüklenmişlerdi... Biryandan Peçenekler, Kumanlar ve diğer birkısım Oğuz Türkleri Karadeniz’in kuzeyinden batıya doğru akarlarken, diğer yandan bir ölçüde Moğollaşmış Kıpçak, Karluk ve diğer Türk gurupları Mâveraünnehir bölgesine girmekteydiler. Yine diğer yandan, 400’lü yıllarda mançurya’da gözükmüş olan Moğol aşireti Kitanlar (Khitans), önce 900’lü yıllarda Kuzey Çin’de bir hanedan kurmuşlar, daha sonra 1120’li yıllarda Kara-Kitanlar adıyla batıya akın edip Karahanlı topraklarına, verimli Mâveraünnehir bölgesine girmişlerdi. Onlar, Selçuklular’ın vasalı konumundaki Karahanlı Hanedanı’nı yıkmak yerine, bölgede egemen güç olarak yaşamaya başlamışlardı... Karluk Türkleri’nin ve diğer isyancı Oğuz Türkleri’nin Karahanlı yönetimini zayıflatan başkaldırı eylemleri, Kara-Kitan egemenliğine yardımcı olmuştu...

 

Prof. Dr. Osman Turan’ın “Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti” adlı kitabındaki bilgilere göre, 1137 yılında, Karahanlı hükümdarı Kağan II. Mahmud, Kara-Kitanlar’ı, Karluklar’ı ve diğer göçebeleri safına katarak batıya, Selçuklu topraklarına doğru akınlar yapmaktaydı (Osman Turan, II. Mahmud’dan, “Mahmud Han” olarak sözediyor. Yine Osman Turan, Kara-Kitan yerine Kara-hıtay adını kullanarak yazmakta ama, ben, Kara-Kitan demenin daha doğru olacağı kanısındayım.) Aslında, hem Harizim Şahlar ve hem de Karahanlılar Müslümandılar ama, Karahanlılar ile birlikte Selçuklu sınırlarına yağma akınları yapan Moğol Kara-Kitanlar, kesinlikle Müslüman değillerdi. Onların birkısmı Budism’e, diğerleri ise Şamanizm’e inanmaktaydı... Kendisini İslam dünyasının koruyucusu olarak gören Sultan Sancar, Kara-Kitanlar ve Karahanlılar üzerine sefer yapmaya karar vermişti...

 

Aynı kitaptaki bilgilere göre Sultan Sancar, 1141 yılında, 300 bin kişilik bir ordu ile Semerkand’a ulaşacaktı (Semerkand veya Samarkand, Mâveraünnehir’in güneyinde yeralmakta ve iki nehre de yaklaşık eşit uzaklıkta durmaktadır. Günümüzde Semerkand, başkent Taşkent’ten sonra Özbekistan’ın  ikinci büyük kenti konumundadır.)... Sultan Sancar’ı yanıltan Karahanlı hükümdarı, O’nu, Karluklar’ın üzerine yönlendirdi, yaşananlarla ilgili olarak Karluklar’dan şikayetci oldu. Çünkü Karluklar, orada, diğerlerine göre çok daha kalabalık gurubu oluşturmaktaydılar. Anlaşılan Karahanlı Sultanı, Selçuklular ile bu gurubu savaştırıp aradan sıyrılmak istemişti... Bu durum karşısında Karluklar, Sultan Sancar’a elçi yolladılar ve 50 bin koyun, 15 bin deve, ve 5 bin at karşılığında O’nun hizmetine girmeye hazır olduklarını bildirdiler... Çevresindekiler, “Karluklar’a güven olmayacağı” konusunda Sultan Sancar’ı ikna edince, Sultan, onların bu tekliflerini reddedecekti. Anlaşılan, “düşmanlarını bölmek” gibi akıllıca bir taktiğe başvurmayacak kadar kibirli olan Sultan Sancar, 300 bin kişilik ordusuna fazla güvenmişti...

 

O’nun bu tavrı, Karluklar’ı, diğer birtakım göçebe Oğuz boylarını, Kara-Kitanlar’ı ve Karahanlılar’ı Sultan Sancar’ın karşısında birleştirdi. Yaklaşık eşit büyüklükte olan iki ordu, 10 Eylül 1141 günü, Semarkand civarında, Katvân denen mevkide savaşa tutuştu. Sultan Sancar’ın güvenmeyerek tekliflerini reddetmiş olduğu Karluklar, karşı safın en güçlü savaşcıları konumundaydılar... Sultan Sancar, yaşamında ilk kez, Karluklar ve Kara-Kitanlar karşısında büyük bir yenilgiye uğradı. Sancar’ın ordusu tamamen dağılırken, eşi ve önemli emirleri, kumandanları tutsak düştüler. Bu savaşta, Sancar’ın ordusundan 30 bin asker, birçok devlet adamı ve bilge kişi yaşamını yitirdi. Yaşamını zor kurtaran Sultan Sancar, Belh istikametine doğru kaçtı (Kuruluşu İ. Ö. 2000’li yıllara uzanan ve Afganistan’ın en eski kenti olan Belh, ülkenin kuzeyinde,  Afganistan’ın şimdiki Özbekistan ve Tacikistan sınırlarının güneyinde uzanmaktadır. Burası, aynızamanda Mevlana Celaleddin Rumi’nin doğum yeridir [1207].)... Sancar’ın bu ilk yenilgisi, Kara-Kitanlar’ı, Amu Darya nehrinin kuzeyine dek tüm Orta Asya boyunca egemen duruma getirirken, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun da sonunu hazırlayacaktı... Kara-Kitanlar, Karahanlı devletine dokunmayacaklardı...

 

Diğer yandan Büyük Selçuklu’nun batısında Haçlılar önemli bir direnişle karşılaşmada Kudüs’ü (arapça, Al-Quds veya Al-Kuds; ibranice, Jerusalem) elegeçirip görülmemiş bir katliam gerçekleştirecekler, ve Jerusalem Krallığı’nı (1099- 1187) kuracaklardı (Kent Haçlı güçlerinin eline geçmeden bir yıl kadar önce, 1098’de, Kahire merkezli ve Yedi İmam Şiası [Ismailiye] ideolojili Fatimi Halifeliği Kudüs’ü Selçuklu İmparatorluğu’nun elinden almıştı.) Sözkonusu Krallık, Jerusalem Krallığı, Selahaddin (Salah al- Din, dinin onuru) Eyyubi (1137/38- 1193) tarih sahnesinde rolünü oynamaya başladıktan sonra, 1187 yılında, Selahaddin Eyyubi tarafından yıkılacak, Kudüs (Jerusalem) Haçlılar’dan geri alıncaktı... Haçlıların yapmış olduklarının tam tersine Selahaddin Eyyubi, herhangi bir Hiristiyanın malına, ırzına ve canına zarar vermeyecekt. Hatta O, Hiristiyan ahalinin birçoğundan herhangi bir ücret bile almadan isteyenin malları ile çekip gitmesine izin verecekti. Aynı gerçek, kente yaşayan Yahudi halk için de sözkonusudur... Gerçekte Katolik inanca bağlı Haçlı Hiristiyanlar, sadece Müslümanları değil, aynızamanda kentteki Yahudileri ve hatta Ortodoks Hiristiyanları dahi acımasızca katletmişlerdi... Henüz “insan hakları” ve “demokrasi” kavramları mevcut olmadığı için, bir yağma seferi olan Haçlı seferinin gerekçesi, “insan haklarını korumak” değildi ama, Hiristiyanlık için kutsal yerleri, Kudüs’ü (ibranice, Jerusalem) “kurtarmak” idi. Barışcı İsa, haberi dahi olmadan, kanlı bir yağmanın, talanın aleti haline getirilmişti...

 

Birsüre sonra başlayacak Moğol istilası ve yıkımı ile üst üste gelecek Haçlı Seferleri’nin yarattığı yıkım, o dönemin dünyasının en ileri medeniyetine, kültürüne sahibolan İslam dünyasının gerilemesinde, bu dünya içinde fanatik hoşgörüsüz akımların doğmasında başlıca rolü oynayacaktı. Örneğin, İslam içinde tutuculuğun en önde gelen temsilcilerinden teolog Ibn Taymiyya’nın (1263- 1328) öğretisi, Haçlı güçlerle ittifak halindeki Moğol istilası sürerken doğacaktı. Yine İslam içinde tutuculuğun, geriye dönüşün öğretisi olan Hambelism’in çok daha katı bir biçimi olan Taymiyya öğretisi, Muhammed ibn- Abdulvahab (1703/ 4- 1787) tarafında 1700’lü yılların ikinci yarısında şekillendirilecek olan en tutucu, en geriye dönük, en fanatik akıma, püritan Vahabism’e (asıl adıyla, Muvahhidun = tekçi) kaynaklık edecekti... Herkesin farkedebileceği gibi, sonderece özetlenerek verilen bu geçmişle ilgili bilgiler, aslında, günümüzde yaşanmakta olanlara da bir ölçüde ışık tutmaktadırlar...

 

İlk Haçlı Seferi başladığı sırada, sadece Selçuklu İmparatorluğu’nun kendi içinde değil, Selçuklu İmparatorluğu ile Yedi İmam Şiası (İsmailiye) ideolojili ve Kahire merkezli Fatimi Halifeliği arasında da savaş sürmekteydi... Haçlı orduları 1098 yılında, -içeriden bir ihanetin yardımı ile- Antakya kentini oluk oluk kan akıtarak elegeçirirlerken, Fatimi Halifeliği’de Kudüs’ü (Jerusalem) Selçuklu İmparatorluğu’nun elinden almaktaydı. Hemen hemen bir yıl sonra, 1099’da, -Latin, Fransa ağırlıklı- Haçlı ordusu Kudüs’ü zaptedecek ve yaklaşık 70 bin sivili katledecekti...

 

Artık, Büyük Selçulu İmparatorluğu’nun eski haşmeti kalmamıştı. İmparatorluk, yakın gelecekte “Atabeylik” adını alan ve çok büyük ölçüde bağımsız olan lokal hükümdarlıklara ayrılacaktı... Aslında, Selçuklu’ya göre çok daha merkezi bir yönetime ve daha güçlü kurumlara sahibolan Osmanlı İmparatorluğu’nda da, merkezi otoritenin büyük ölçüde güç yitirdiği 1700’lü yılların sonunda ve 1800’lü yılların başında, “Ayan” adını alan ve hemen hemen bağımsız hükümdarlar konumunda olan, “yarı bağımsız” valiler ortaya çıkacaktı... Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, Son Büyük Selçuklu İmparatoru Sultan Sancar (yönetimi, 1096- 1157) olacaktı, ve 1194 yılında Büyük Selçuklu İmparatorluğu tarih sahnesinden tamamen çekilirken, yerini, Kirman (Kerman, güneydoğu İran’da), Irak, Suriye merkezli olarak parçalanmış küçük ve zayıf Selçuklu kalıntıları alacaktı...

 

Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun bu son kalıntıları, Cengiz Kağan’ın torunlarından Hulagu Kağan’ın (1217- 1265) 1258 yılında Bağdad’ı alması ve ardından Suriye’yi elegeçirmesi ile tarihten tümüyle silinecekti. İran’a, Irak’a ve Azerbeycan’a yerleşmiş olan Azerbeycan merkezli İl Kağanlığı’nın (İlhanlı) kurucusu olan Hulagu’nun ordusu, bir Kıpçak Türkü olan Baybars tarafından, 1260 yılında, Filistin içindeki Nablus yakınlarında, Ayn Calut (Jalut) mevkiinde ağır bir yenilgiye uğratılacaktı. Böylece Suriye İl Kağanlığı’ndan koparken, Kahire merkezli Memluklu devletinin eline geçecekti...

 

Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun tarihten tamamen silinmesinden sonra, geriye, sadece Anadolu Selçuklu Devleti, ya da “Rum Sultanlığı” kalacaktı... Anadolu Selçuklu Devleti’nin (Rum Sultanlığı) doğuşu ise, Melik Şah’ın henüz sağ olduğu, iktidarın merkezinde oturduğu bir döneme rastlayacaktı... Selçuklu Sultanı Alp Arslan’ın 1071’de Malazgirt’te kazanmış oldukları zaferin ardından hızla batıya doğru ilerleyen Türkler, 1075’de İznik’i fethedecekler, 1080’de ise Kadiköy önlerine dek gelip Bizans’ın kapısına dayanacaklardı. Ayrıca onlar, aynı yıllarda Ege kıyılarına dek ulaşacaklardı... Pratikte Büyük Selçuklu İmparatorluğu’ndan bağımsız olarak gelişmiş olan Anadolu (Rum) Selçuklu devleti, 3 Temmuz 1243 tarihinde Kösedağ savaşını yitirince, Moğol İl Kağanlığı’nın (İlhanlı) vasalı (kölesi, bağımlısı) konumuna sürüklenecekti...

 

Yusuf Küpeli

Eylül 2013

yusufk@telia.com

 

 

 

ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ, YA DA “RUM SULTANLIĞI” VE İLK HAÇLI SEFERLERİ ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Doğan Avcıoğlu’na göre, Selçuklu Devleti’nin (Rum Sultanlığı) şekillenmesinde, bazıları Hiristiyan olan birçok Türkmen beyini kendi hesabına kullanan Bizans’ın da (Doğu Roma) rolü olmuştur... Bizans İmparatoru Aleksios (I. Alexius Comnenus; imparatorluğu, 1081- 1118), İznik’i almış ve Kadiköy önlerine gelmiş olan Süleyman Şah (Süleyman ibn Kutalmış; yönetimi, 1077- 1086) ile -kaybedilen toprakların nasıl olsa tekrar kendi eline geçeceğini düşünerek- 1081 yılında bir anlaşma imzalayacaktı. Aleksios, Süleyman’ın Anadolu’da varolan egemenliğini, ve İznik’in Anadolu Selcuklu Devleti’nin başkenti olmasını tanıyacaktı... Sözkonusu tanıma, yeni bir devletin varlığını tanımak oluyordu şüphesiz. Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Selçuk’un oğullarından Arslan Yabgu’nun (İsrail Yabgu) torunudur...

 

Doğan Avcıoğlu’na göre, kaynaklarda pek açıklık olmamakla birlikte, gerçekleştirdiği tanıma ile Aleksios, Marmara kıyılarından Kuzey Suriye’ye dek uzanan belirsiz bir alanı Süleyman’a bırakmıştı ama, bu araziler zaten pratikte Bizans’ın elinde değildi. Filaret? ve benzeri Bizans düşmanlarının kontrolları altındaydı. Yine Avcıoğlu’na göre, Bizans kaynaklarına inanmak gerekirse, Aleksios, vasalı (kölesi) saydığı Süleyman’ı sözkonusu anlaşma sayesinde Doğuya yöneltmekle hem kendi elindeki toprakları garanti altına almakta ve hem de Marmara ve boğazlar üzerindeki Türkmen baskısını zayıflatmakta idi. Britannica’ya göre, I. Alexius Comnenus’un dışpolitikası, Anadolu üzerindeki Bizans egemenliğini restore edebilmek üzerine kuruluydu.

 

Kısacası, Anadolu Selçuklu Devleti’nin veya Rum Sultanlığı’nın temelleri, yukarıda özetlenmiş olan şekilde atılmıştı... Bu satırları yazana göre, Bizans’ın Rum Sultanlığı’nı tanıması ile şüphesiz, Büyük Selçuklu İmparatorluğu ile Anadolu Selçukluları arasına, ya da Melik Şah ile Süleyman arasına kama sokulmaktaydı aynızamanda. Nitekim Doğan Avcıoğlu’da, anlatımının ilerleyen bölümünde, bu yöndeki gelişmeye dikkatleri çekmektedir... “Rum Sultanlığı” adı, Roma’dan, Doğu Roma’dan gelmektedir. Rum ile, Doğu Roma İmparatorluğu, bu imparatorluğun toprakları, ülkesi kastedilmektedir... Akıllı ve kurnaz biri olduğu anlaşılan I. Alexius Comnenus, Bizans’ta kendi hanedanını kuracaktı...

 

Yine Doğan Avcıoğlu’na göre, sınırları belli olmayan İznik merkezli bu Sultanlığa gerçek anlamıyla devlet demek zordu. Süleyman’ın egemenliği, bazı kentlere ve kalelere yerleştirilmiş askeri garnizonlarla sınırlı idi. Bu dönemde, 1080’de olan göçlerle Anadoludaki Türkmen sayısı hayli artmış olmakla birlikte, yine de bölgeye bütünüyle egemen olacak sayıda Türkmen mevcut değildi. Bir de, Süleyman’ın Anadolu’da bulunan Türkmenler’in tümü üzerinde bir kontrolu, egemenliği yoktu. Ve Bizans, halen Anadolu’nun birçok kentinde ve kalesinde kontrolu elinde tutmaktaydı... Diğer yandan, Sultanlık ünvanını ve gücünü kimse ile paylaşmak niyetinde olmayan Melik Şah ve O’nun veziri Nizam al- Mülk, sözkonusu gelişmeden rahatsız olmuşlardı. Onların izni olmadan kimseye Sultanlık verilemezdi, ve onlar Anadolu Selçuklu Sultanlığı’nın ilanedilmesini hoş karşılamıyacaklardı...

 

Prof. Osman Turan’a göre, Süleyman’ın ölümünün (1086) ardından, küçük yaşta olan oğulları yakalanıp Melik Şah’a yollanacaklardı ve Rum Sultanlığı tahtı birsüre boş kalacaktı... Anlatılması sayfalar alacak birçok ayrıntının arasından bazı göreceli daha önemli olayları seçecek olursak, Melik Şah, Anadolu Selçukluları’na boyun eğdirmek, onları kendisine tabii kılmak amacıyla İznik üzerine bir ordu gönderecekti. Bunun üzerine, Süleyman’ın vekili Ebülkasım, önce Bizans İmparatoru Aleksios (I. Alexius) ile bir ittifak yapacak, ve sonra yerini kardeşi Ebu’l Gazi’ye bırakarak, İznik muhasarasının kaldırılması talebiyle Melik Şah’a doğru yola düzülecekti. Fakat O, daha hedefine ulaşamadan yolda öldürülecekti... Bu sırada, 1092 sonuna doğru, Melik Şah ölecek, ve Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nda kanlı bir iktidar kavgası, içsavaş başlayacaktı. Sözkonusu kanlı iktidar kavgası sürecinde İznik muhasarası kaldırılacaktı. Bundan sonra Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Anadolu Selçukluları ile birdaha ilgilenmeyecek, onlara baskı yapmaya kalkışmayacaktı... Anlaşıldığı kadarıyla zaten, baskı yapacak gücü de kalmamıştı...

 

Prof. O. Turan’ın anlatımını özetleyecek olursak... Melik Şah’ın ölümünün (1092 sonu) ve İznik muhasarasının kaldırılmasının ardından, Melik Şah’ın elinde tutsak olan Süleyman’ın iki oğlu, Kılıç Arslan ve Kulan Arslan (Dâvud) serbest bırakılacaklar ve İznik’e geleceklerdi. Süleyman’ın tahtına Kılıç Arslan oturacaktı. Kılıç Arslan’ın enejisi, devlete canlılık verecek ve Bizas güçleri Marmara kıyılarından sürülecekti. Yine İmparator Aleksios’un (I. Alexius) önerisi ile, Çanakkale yöresini elegeçirip çok güçlenmiş olan Çaka’ya karşı ortak operasyon düzenleyip O’nu etkisiz hale getireceklerdi... Doğan Avcıoğlu’nun açıklamasına göre, Ege bölgesinde, İzmir’de ve Efes’te, Çaka (Çakan) ve Tengribirmiş (Tanrı birmiş veya Tanrı tanıyan anlamına olmalı) adlarındaki şeflerin önderliğinde bağımsız Türkmen beylikleri ortaya çıkmıştı. Anlaşılan, Çanakkale’ye doğru genişleyip Bizans’ı tehdit edenler bunlardı. Kılıç Arslan bunları aynızamanda kendi varlığına yönelik bir tehdit olarak gördüğü, veya Bizans’ın oyununa geldiği için, sözkonusu Türk beyliklerine karşı İmparator I. Alexius ile birlikte harekete geçecekti...

 

Çaka’ya karşı kazanılan zaferin ardından elleri boş kalan Kılıç Arslan, babası gibi, Doğu’ya yönelecek, Ermeniler’in elindeki Malatya’yı 1096’da kuşatacaktı... Malatya’nın başındaki Ermeni Gabriel, Doğan Avcıoğlu’nun ifadesi ile, Melik Şah tarafından yöneticiliğe atanmıştı. Fakat anlaşılan, Melik Şah’ın ölümünün (1092) ardından yaşanan kargaşa döneminde tamamen bağımsız davranmaya başlamıştı... Malatya egemeni Gabriel’in zulmünden yerli Hiristiyanlar, özellikle Süryaniler şikayetçi idiler. Kılıç Arslan bu memnuniyetsiz Hiristiyan unsurların da desteğini alarak kenti elegeçireceği sırada, Haçlı güçleri Anadolu’ya gireceklerdi. Kılıç Arslan kuşatmayı bırakıp hızla geri dönecekti...

 

Anlaşılan, tüm bu işlerden asıl kazançlı çıkan, politika ustası Bizans İmparatoru I. Alexius’tan başkası değildi. Güneyden gelen Çaka tehdidinden Kılıç Arslan’ın yardımı ile kurtulmuş olduğu gibi, şimdi de O’nun doğuya yönelmesi ile Selçuklular’dan gelebilecek bir tehdidi uzaklaştırıyor, ve onları kendisi ile dost olmayan Hiristiyanlar’ın üzerine salıyordu. Halbuki ileride Osmanlı, Doğu’ya değil, Batı’ya yönelerek güçlü bir imparatorluk olabilecekti...

 

Tatlı yağma düşleri ile yola çıkmış olduğu anlaşılan bu ilk Haçlı kafilesi, düzensiz ve disiplinsiz bir kalabalıktı ve başlarında Pierre adlı bir Keşiş (hiç evlenmemiş bir manastır rahibi) vardı... O yıllarda Doğu’nun zenginlikleri, alabildiğine abartılı biçimler alarak Batılı toplumların düşlerini süslüyor, soygun arzularını kamçılıyordu. “Kutsal yerleri” kurtarmak ise, yağma hesaplarının bahanesi idi... Pierre’nin önderliğindeki çapulcu takımı, Eylül 1096’da, henüz Kılıç Arslan gelmeden, kolayca imha edilecekti... Fakat arkadan gelen, Kont ve Dük ünvanlı kişilerin komutasında ağır zırhlı ve savaş deneyimli şovalyelerden (atlı savaşcı) oluşan düzenli ve güçlü bir ordu idi. Sayıları bir milyon civarında olmalıydı... İşte bu ordu İznik’i kuşatacaktı. Kılıç Arslan’ın dışarıdan çemberi yarma girişimi, başarısızlıkla sonuçlanacaktı...

 

İznik Haçlı güçlere teslim olurken, Kılıç Arslan’da, Dânişmendi Gümüş-tekin ile birlikte, kalabalık Haçlı ordusunu Eskişehir civarında karşılayacaktı. Çok kanlı bir savaşın ardından, Türk tarafı geri çekilecekti. Haçlıların zırhları oklara karşı dirençli idi... Türkler, Konya Ereğlisi’nde Haçlılar’ı yeniden karşılayacaklardı. Fakat bu zırhları güçlü saldırganların ilerleyişleri durdurulamayacaktı. Kılıç Arslan ve Dânişmendi Gümüş-tekin, bu büyük güce karşı vur-kaç taktikleri uygulayarak ağır zayiat verdireceklerdi... Prof. Osman Turan’ın ifadesi ile, asker sayısı bir milyonu aşan Haçlı ordusu, Antakya önlerine geldiğinde, kayıpları nedeniyle sayısı 300 bin civarına inmişti...

 

Anadolu’da büyük yıkıma neden olan bu ilk Haçlı seferi geçtikten sonra, Kılıç Arslan, devletin merkezini Konya’ya nakledecekti. Yirmi beş yıl Selçuklu (Rum Sultanlığı) egemenliğinde kalmış olan İznik ve çevresi ise, tekrar Bizans’ın eline geçecekti...

 

Bir de, yukarıda adı Haçlı güçlere karşı savaşta geçen Dânişmendi veya Doğan Avcıoğlu’nun anlatımı ile Danişmend Gazi hakkında kısaca bilgi vermek gerekirse... Farsça’da adı “bilge kişi” anlamına gelen Danişmend, Malatya’dan çıkıp Kızılırmak ve Yeşilırmak bölgelerini, Amasya, Tokat, Niksar yörelerini fetheden ve adı Türkmen halkı arasında efsaneleşen, türbesi Anadolu Türkmenleri tarafından yüzyıllar boyunca kutsal bir yer sayılan kişidir... Yine Avcıoğlu’nun anlatımı ile, ileride, tuksak edilecek olan Antakya Prensi Bohemond’un fidyesinden Kılıç Arslan’a pay verilmemesi üzerine, Danişmend ile Kılıç Arslan’ın arası açılacak, ve savaşacaklardır. Bu çatışma Kılıc Arslan’ı yeniden Bizans ile ittifaka iterken, Danişmend’de Haçlı güçleri ile ittifaka sürüklenecektir... Mücadele, Kılıç Arslan’ın galibiyeti ile sonuçlanacak, ve Dânişmendi Gümüş-tekin 1105 yılında ölecektir...

 

Türkler, Haçlı güçlerin yaratmış olduğu sarsıntıyı hızla atlatıp toparlanacaklardı. Antakya Prensi Bohemond önderliğinde Suriye’den Anadolu’ya doğru ilerleyen Haçlı ordusu, 1100 yılında, Malatya yakınlarında, Gümüş-tekin Danişmend tarafında bozguna uğratılacak, başta Bohemeond olmak üzere sözkonusu ordunun komutanları esir alınıp, Niksar’da hapse atılacaklardı... Bu kişileri kurtarmak amacıyla 1101 yılında Anadolu’ya giren iki büyük Haçlı ordusundan biri Amasya civarında, diğeri de Ereğli’de tamamen imha edileceklerdi... Asıl adı Marc olan 1050 veya 1058 doğumlu Otranto Prensi Bohemond, I. Haçlı Ordusu’nun önderlerinden idi. Antakya’nın Haçlı güçlerin eline geçmesinden sonra O, 1098- 1101 ve 1103- 04 yıllarında Antakya Prensi ünvanına da sahibolacaktı... İçeriden bir ihanetin yardımıyla, bir Ermeni’nin geceyarısı kapıları açması sonucu, Bohemond’un kumandasındaki ordu, 3 Haziran 1098 günü Antakya’yı kanlı bir operasyonla elegeçirmişti... Türkler’in elinde tutsak olan Bohemeond, 1103 yılında, Danişmend’e ödediği yüklü fidyenin ardından serbest bırakılacak ve Antakya’ya dönecekti. Yukarıda da ifade edilmiş olduğu gibi bu fidye, Kılıç Arslan ile Danişmend’in arasını açacaktı... Bohemond, 1111’de ölecekti.

 

Bizans’ın istediği gibi Doğu’ya yönelmiş olan Kılıç Arslan, Danişmend’in karşısında kazanmış olduğu zaferin ardından, -yukarıda, bir önceki bölümde anılmış olan- Büyük Selçuklu Sultanı I. Mehmed Tapar (yönetimi, 1105- 1118) ile mücadeleye girişecekti... O, Kılıç Arslan, Büyük Selçuklu Sultanı Tapar’a bağlı olan Musul Valisi’nin denetim alanı içindeki Diyarbakır yöresi beyliklerinin üzerine yürüyecekti... Avcıoğlu’nun anlatımı ile, eski Musul valisi Çökermiş ile yeni vali Çavlı arasındaki mücadele, Kılıç Arslan’ın bölgeyi fethini kolaylaştıracaktı. Çökermiş tarafı Kılıç Arslan’a yardımcı olacaktı... Önce Harran’ı ve ardında Musul’u alacak olan Kılıç Arslan, Büyük Selçuklu Sultanı I. Mehmed Tapar’ın valisi Çavlı karşısında 1107’de yenilgiye uğrayıp öldürülecekti. Kılıç Arslan’ın iki oğlu, Şehinşah (Melik Şah) ve belki Mes’ud  tutsak edilerek Sultan Tapar’a yollanacaklardı. Küçük oğlu Tuğrul Arslan ise, Konya’da annesinin yanında idi...

 

Sözkonusu gelişmenin ardından Anadolu Selçuklu Devleti büyük bir krize sürüklenecek, Konya ve çevresine sıkışıp kalacaktı. Anadolu’da Danişmend’ler ön plana çıkacaklardı. Buna karşın, Anadolu Selçuklu hanedanından bağımsız olarak Türkmenler, Ege kıyılarına, Bizans toprakları üzerine doğru akınlarını sürdüreceklerdi...

 

Kılıç Arslan ailesinin yakını ve Kılıç Arslan ile oğullarının naibi (devleti vekaleten yöneten kişi) Hasan Bey, Sultan Tapar ile iyi ilişkiler geliştirip Melik Şah’ın (Şehinşah) serbest bırakılmasını sağlayacaktı. Konya’ya gelen Melik Şah’ın (Şehinşah) ilk işi, -bu satırları yazan tarafından anlaşılmaz biçimde- naibi Hasan Bey’i öldürmek ve kardeşi Mes’ud’u hapsetmek olacaktı. Herhalde O, Hasan Bey’in etkinliğinden korkmuş, ve O’nun kardeşi Mes’ud ile kendisine karşı birleşeceğini düşünmüştü...

 

Hasan Bey gibi Melik Şah’da Bizans üzerine akınları sürdürecekti. Anlaşılan, bir ekonomik getirisi olan bu akınları, bölgeye yeni gelen Türkmen aşiretleri istemekte idiler, ve sözkonusu akınlar Selçuklular’ın aşiretleri kontrol etmelerine yardımcı olmaktaydı... Bu akınlardan birisine Büyük Selçuklu Sultanı Tapar’da küçük bir birlik yollayacaktı. Fakat daha sonra O, Tapar, Anadolu Selçukluları’nı dikkate almadan, Bizans İmparatoru I. Alexius ile bir barış anlaşması imzalayacaktı... Mes’ud (yönetimi, 1116- 1155/ 56), Danişmendler’den kayınpederi Emir Gazi’nın desteği ile ağabeyi Şehinşah’ın üzerine yürüyecekti. Bunun üzerine Şehinşah, Bizans İmparatoru I. Alexius ile bir anlaşma yapacaktı ama, yine de kardeşi Mes’ud karşısında yenilgiden kurtulamayacaktı... Konya ve çevresine sıkışmış olan Anadolu Selçuklu Devleti’nin tahtına, 1116 yılında, Mes’ud oturacaktı. Melik Şah’ın (Şehinşah) korkusu, gerçek olmuştu...

 

I. Alexius’un oğlu II. John Comneneus (yönetimi, 1118- 1143), 1118 yılında Bizans tahtına oturduktan sonra, Bizans’ı eski konumuna getirebilmek amacıyla Türklere karşı saldırıyı sürdürecekti. O, Denizli, Uluborlu gibi kentleri elegeçirecekti... Bu arada, Prof. O. Turan’ın anlatımı ile, Ankara ve Kastamonu taraflarına yerleşmiş olan Kılıç Arslan’ın diğer oğlu Arab, tahtı elegeçirme hevesi ile, 1126’da kardeşi Sultan Mes’ud’un üzerine yürüyecekti. Bu durum karşısında Bizans İmparatoru II. John Comneneus ile ittifak yapan Sultan Mes’ud, üzerine yürüyen kardeşi Arab’ı mağlup edip Klikya’ya kaçmaya zorlayacaktı (Klikya, veya Cilicia, Tarsus, Adana, Silifke ve Mersin üzerinden Suriye sınırına doğru Toros Dağları ile Akdeniz arasında kalan bölge; Küçük Ermenistan toprakları). Fakat bu arada Kastamonu, Bizans’ın eline geçecekti... II. John Comneneus, Türkleri Anadolu’dan atmak amacıyla, 1140 yılında, Danişmendler’in merkezi Niksar üzerine yürüyecekti. Fakat O, amacına ulaşamadan 1141 yılında İstanbul’a dönecekti... Danişmendi Melik Mehmed’in 1143’te ölümünün ardından, Danişmendler arasında iktidar kavgası başlayınca, insiyatif yeniden Selçuklu Sultanı Mes’ud’un eline geçecekti. O, Mes’ud, Sıvas’ı, Yukarı Ceyhan bölgesini elegeçirecek ve Malatya’yı kuşatacaktı. Anadolu’da hakimiyet yeniden Selçuklular’ın eline geçecekti...

 

Mes’ud Doğu’ya doğru genişlemesini sürdürürken, Türkmenler’de Menderes ve Gediz vadilerinden aşağılara, Ege’ye doğru akınlarını sürdürüyorlar, ilerliyorlardı... Bizans tahtına, II. John Comneneus’un oğlu I. Manuel Comneneus (yönetimi, 1143- 1180) oturmuştu. Türkleri Anadolu’dan bütünüyle atma niyetinde olan I. Manuel Comneneus, Batı Anadolu’da zaferler kazandıktan sonra, 1147’de, ordusunun başında, Konya üzerine yürüyecekti. O, Akşehir civarında Selçuklu direnişini kırıp bu kenti yakacaktı. Gelişmeyi duyan Sultan Mes’ud, Doğu’dan hızla dönecekti... Prof. O. Turan’ın anlatımı ile Mes’ud, kuvvetlerini Aksaray önünde toplayacaktı... Selçuklular bu savaşta, gerilla taktikleri kullanarak, pusular kurarak Bizans ordusunu zaman içinde zayıflatacaklardı. Sonunda İmparator I. Manuel, zamanın aleyhine işlediğini farkedip, İstanbul’a doğru geri çekilecekti. Çekilişi sırasında O, Türkmenler tarafından taciz edilecekti... I. Manuel’in bu çekilişinde, gelmekte olan yeni büyük Haçlı ordusunun da etkisi vardı. Bu tehdit, Selçuklu Sultanı ile Bizans İmparatoru’nun yeniden birbirlerine yaklaştıracak, ittifaka zorlayacaktı... Katolik ve Latin Haçlılar, Grek Ortodoks Kilisesi’nin merkezi olan Bizans için, Müslüman Türklerden daha büyük bir tehditti...

 

“Zengi, Eyyubi, Memluklu ve Baybars” ile ilgili bölümde adı geçmiş olan -Büyük Selçuklu İmparatorluğu’na bağlı- Musul Atabeyi Imadeddin Zengi (1084- 1146), 1144 yılında, Edessa (Urfa) kontluğunu yıkıp elegeçirmişti. Daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, pratikte bu zaferi kazanan, Zengi’nin ordusunun kumandanı Şirkuh’tan (kürtçe, Arslan) başkası değildi. Ağabeyi Eyyub ile birlikte Zengi ailesine bağlı Şirkuh, Merkezi Urfa (Edessa) olan Haçlı Devleti’ne saldırmış ve bu devleti yıkıp tarihten silmişti. Edessa’nın (Urfa) düştüğünü öğrenen Avrupa aristokrasisi, telaşlanmış, heyecenlanmıştı. Ve Papa III. Eugenius (Blessed Eugene, yönetimi, 1145- 53), İkinci Haçlı Seferi için çağrı yapmıştı...

 

Haçlı ordusu, Alman İmparatoru III. Conrad tarafından yönetilecekti. Fransa Kralı VII. Louis, 1148 baharında, Kudüs (Jerusalem) önünde, III. Conrad’ın komutasındaki Haçlı Ordusu’na katılacaktı. Haçlılar, 50 bin kişilik bir güçle, Şam (Damaskus) üzerine doğru yürüyüşe geçeceklerdi... Ölmüş olan Musul Atabeyi Imadeddin Zengi’nin yerine tahta oturmuş olan oğlu Nureddin Zengi (yönetimi, 1146- 1174) komutasındaki ordu, Haçlıları ağır bir yenilgiye uğratacaktı ve böylece II. Haçlı Seferi, -Haçlılar için bir felaketle- sonuçlanacaktı... Bundan sonra, yine Şirkuh’un emrindeki ordu, 1149 yılında, Antakya Prensi (Haçlı) Raymond’un ordusunu dağıtacaktı. Ve Şirkuh, elleriyle öldürdüğü Raymond’un kafasını Nureddin’e getirecekti. O’da bunu gümüş bir tepsi içinde Bağdad Halifesi’ne yollayacaktı...

 

Aslında, II. Haçlı Seferi sırasında Haçlı ordusu, Anadolu’dan geçerken de ağır darbeler alıp zayıflayacaktı... Prof. O. Turan’ın anlatımı ile, rivayete göre, Bizanslı rehberler, Haçlı ordusunu pusuya elverişli yanlış yollara süreceklerdi. Ve Haçlı ordusu, 1147 yılında, Eskişehir yakınlarında pusuya düşüp, Selçuklu güçleri tarafından büyük ölçüde imha edilecekti. Anadolu’lu Rumlar’da (Romalılar, Ortodoks Grekler) Haçlılara yönelik saldırılara ve yağmaya katılacaklardı...

 

Aynı sefere katılmış olan diğer Haçlı güçleri, yollarını güneye, kıyı şeridine döndürerek, Efes, Denizli, Antalya üzerinden hedeflerine ulaşmaya çalışacaklardı. Bu arada Türkler, acıyıp bazı Haçlıları kurtaracaklardı, ve üç bini aşkın Fransız Haçlısı, İslamiyet’i seçip Müslüman olacaktı... (Yalnız burada üzülerek bir hataya dikkati çekmek istiyorum... Selçuklular ile ilgili anlatımda sık sık kaynak gösterdiğim Prof. Osman Turan’ın “Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti, İstanbul 2009” adlı kitabının 290ncı sayfasında yeralan İkinci Haçlı Seferi ile ilgili anlatımında, “Fransa Kralı St. Louis VIII. Kumandasında...”, şeklinde bir ifade yeralmaktadır. Yani Profösör, İkinci Haçlı Seferi’ne, VIII. Louis’in katıldığını yazmaktadır ama, bu tamamen hatalı bir anlatımdır. Sözkonusu kitapta, Alman İmparatoru Konrad III ile birlikte İkinci Haçlı Seferi’nin “önderleri”nden biri olarak adı geçen Fransa Kralı VIII. Louis, 1223 ile 1226 yıllarında, yani İkinci Haçlı Seferi’nden çok sonra kısa bir dönem için Fransa Kralı olmuştur. Yukarıda da ifade etmiş olduğum gibi, İkinci Haçlı Seferi’ne katılan, 1137 ile 1180 yıllarında Fransa Krallığı yapmış olan VII. Louis’ten başkası değildir... Kimbilir belki de bu bir baskı hatasıdır. Çünkü, VII’nin VIII olarak yazılması okadar zor değildir... Bende dalgınlıkla VII yerine VIII yazabilirdim...)

 

İkinci Haçlı Seferi (1147- 1149) sırasında Anadolu Selçuklu (Rum Selçuklu) Devleti Sultanı Mes’ud’un Haçlı güçlere vurduğu ağır darbeler, kazandığı zaferler, hem Sultan’ın ve hem de Anadolu Selçuklu Devleti’nin Türkmen halk üzerindeki etkisini, otoritesini yükseltmiştir. Ayrıca Bağdad Halifesi’nin, Mesud’a hil’at (ağır, değerli kaftan) ve sancak gibi egemenlik sembolleri yollayarak O’nu kutlaması, Selçuklular’ın Anadolu’da yükselişlerine katkı yapmıştır...

 

Doğu’dan Katolik Fransız Haçlılar’ı sürmesinin ardından Mes’ud, Danişmendliler’in de yardımlarıyla güneye, Kilikya’da egemen Ermeniler’in üzerlerine yürümüştür. Fakat atlarda başlayan bir hastalık nedeniyle bu sefer yarım kalmıştır (Kilikya veya Cilicia, Mersin, Tarsus, Silifke ve Adana’dan Suriye sınırına doğru Toros Dağları ile Akdeniz arasında kalan bölge.)... Yaklaşık 40 yılı bulan iktidarı boyunca Mes’ud (yönetimi, 1116- 1155/ 56), dikkatli ve temkinli bir politika ile Anadolu Selçuklu Devleti’ni canlandırıp yükselişe geçirtmiştir. O, Anadolu’yu Türkler için yurt haline getirmiştir... Prof. O. Turan’a göre, Batı kaynakları ilk kez O’nun döneminde Anadolu’dan “Türkia” (Türkiye) olarak sözedeceklerdi, ve şüphesiz bu sonderece anlamlı bir ifadeydi. Yine Prof. O. Turan’a göre, Bizans’ın ağır vergilerinden ve baskısından bunalmış Rumlar (Anadolu’lu Grekler), birçok yerde, gönüllü olarak Mes’ud’un adaletli yönetimi altına girmeyi tercih edeceklerdi. Yine O’nun yönetimi sırasında ilk imar işleri ve medeni faaliyetler başlıyacaktı...

 

Mes’ud’un ölümünün ardından, veliaht tayin etmiş olduğu Elbistan meliki (melik = hükümdar, malın sahibi) oğlu II. Kılıç Arslan (yönetimi, 1155- 1192), Anadolu Selçuklu Devleti’nin tahtına oturacaktı. II. Kılıç Arslan ile kardeşi Şahinşah arasında -dış güçlerin de dahil oldukları- yeni bir iktidar kavgası başlayacaktı. Bu arada Bizans İmparatoru I. Manuel Comneneus ile Musul Atabeyi Nureddin Zengi, II. Kılıç Arslan’a karşı ittifak yapacaklardı. Nureddin Zengi, II. Kılıç Arslan’a karşı başkaldırmış olan kardeşi Şahinşah’ı destekleyen Danişmendiler’in hamiliğini, koruyuculuğunu yapmaktaydı... Kısacası, Anaolu yine iktidar kavgaları ile karmakarışıktı, ve bu kargaşanın merkezinde Bizans durmaktaydı...

 

Prof. Osman Turan’ın ifadesi ile, kışkırtmaların merkezine, Konstantinoupolis’e (İstanbul) giden II. Kılıç Arslan, İmparator I. Manuel Comneneus ile anlaşacaktı... II. Kılıç Arslan, Konstantinoupolis’te, O’nu etkilemeye yönelik olağanüstü ikramlarla, -altın ve gümüş takımların misafirlere armağan edildiği- ziyafetlerle, araba yarışları ve fener alayları ile 80 gün ağırlandıktan sonra, I. Manuel Comneneus ile anlaşmayı imzalayacaktı. Anlaşmaya göre II. Kılıç Arslan, Bizans’tan almış olduğu bazı kent ve kasabaları iade edecek ve Bizans’a yönelik Türkmen akınlarını durduracaktı. Bizans’ta O’na, II. Kılıç Arslan’a, önemli miktarda para yardımı yapacaktı...

 

Sözkonusu anlaşmadan Bizans tarafı daha kazançlı çıkmış gibi gözükse de, II. Kılıç Arslan’da, iktidar savaşı içinde olduğu kardeşi Şahinşah’ı, Danişmendiler’i, ve Nureddin Zengi’yi Bizans’tan kopartmış oluyordu... Bizans ile yapılan anlaşmanın ardından elleri serbest kalan II. Kılıç Arslan, 1063 yılında, kardeşi Şahinşah ile O’nun müttefiği Danişmendiler’den Yağıbasan’ı mağlup edecekti. Yağıbasan’ın tasviyesinin ardından, Danişmendiler, aşama aşama tarih sahnesinden silineceklerdi. Musul Atabeyi Nureddin Zengi, Doğu Anadolu’da almış olduğu topraklardan çekilecekti. Mengücük Oğulları’da Selçuklular’a bağlandıktan sonra, Anadolu Selçuklu Devleti’nin sınırları Batı’da Sakarya’dan Doğu’da Fırat’a dek uzanacaktı... Yine Prof. Osman Turan’ın anlatımından özetleyecek olursak... Doğu’daki sınırlarını güvence altına almış olduğuna inanan İmparator I. Manuel Comneneus’da, Balkanlar ile ilgilenmeye başlayacaktı...

 

Bu arada Eskişehir bölgesinde yeni 100 bini aşkın Türkmen göçmen birikmişti. Hayvanları için otlaklara gereksinim duyan bu Türkmenler, Bizans topraklarına gireceklerdi. Comneneus ile II. Kılıç Arslan arasındaki anlaşmaya karşın, Bizans topraklarına yönelik Türkmen akınları durmayacaktı. Bu durum karşısında I. Manuel Comneneus, hem Türkmenlerin işgal etmiş oldukları toprakları geri isteyecek ve hem de kendisine sığınmış olan Danişmendiler’den Zunnun ile II. Kılıç Arslan’ın kardeşi Şahinşah’a ait toprakların kendisine verilmesi talebinde bulunacaktı. Sonuçta gerilim yeniden yükselecekti. I. Manuel Comneneus, 1175’de, hudutlarına asker gönderip tahkimata başlayacaktı. Hazırlıklarını tamamlayan I. Manuel, 1176 baharında, Türkleri sürüp Anadolu’ya yeniden bütünüyle egemen olabilmek amacıyla, çok büyük bir ordunun başında Konya üzerine yürüyecekti... Bizans ordusunda, sadece Grek askerleri değil, Fransız, Macar, Sırp ve yine yüz yıl önce Malazgirt savaşında olduğu gibi Peçenek askerleri de bulunmaktaydı. Daha öncede ifade edilmiş olduğu gibi Peçenekler, Oğuz türkçesi konuşan bir Türk kavmi idi ve Hiristiyan dinine geçmişlerdi...

 

II. Kılıç Arslan, I. Manuel’in, yüzbinlerce süvariden, yük taşıyan beş bin arabadan, ayrıca yük hayvanlarından oluşan ordusu ile bir meydan savaşına girmeyecek kadar akıllı biri idi. Önce, gerilla taktikleri ile, küçük Türk süvari grublarının vur-kaç taktileri ile sözkonusu orduyu yolu boyunca yıprattı. Sonunda II. Kılıç Arslan, 17 Eylül 1176 günü, Eğridir Gölü’nün kuzeyinde yeralan dar ve sarp bir geçitte, Myriocephalon (Kundanlı) denen yerde Bizans ordusunu pususuna düşürdü. Myriocephalon (Kundanlı) adlı geçitte Selçuklu ordusu, Bizans ordusunu çok ağır bir yenilgiye uğrattı... Türklerin bu zaferleri, yüzyıl kadar önce yaşanmış olan Malazgir savaşı kadar önemli bir olaydı. Eğridir Gölü’nün kuzeyindeki dar geçitte aldığı ağır yenilginin ardından Bizans’ın Anadoluya yeniden egemen olma düşleri bütünüyle uçup gidecekti... Sözkonusu gelişmenin ardından, 1177 ve 1182 yıllarında Kütahya ve Eskişehir yöreleri bütünüyle II. Kılıç Arslan’ın eline geçecek, ve Türkleşecekti...

 

Yukarıda özetlenen olaylar Anadolu’da yaşanırken, Suriye- Filistin cephesinde de yeni önemli gelişmeler olmaktaydı... Daha önceki Zengi, Eyyub, ve Memluklu ile ilgili bölümde özetlenmiş olduğu gibi, 1154 yılında Nureddin Zengi Şam’ı elegeçirecekti. O, İslam güçlerini birleştirebilmek amacıyla, Şirkuh komutasında bir orduyu Kahire’ye, Şia Fatımi Halifeliği’nin üzerine yollayacaktı. Amcası Şirkuh ile Kahire’ye girmiş olan Selehaddin Eyyubi, 1169 yılında Mısır’ın başına geçecekti... Selehaddin, 1187 yılında, bölgedeki Kudüs (Jerusalem) merkezli Haçlılara ait güçlü bir orduyu Ölü Deniz (Sea of Galilee) yakınlarında, Hattin’de çok ağır bir yenilgiye uğratacak ve ardında 2 Ekim 1187 günü Kudüs’ü Haçlılardan geri alacaktı...

 

Kudüs’ün kaybedilmesi Avrupa’da şok etkisi yaratacaktı. Papa VIII. Gregory, aynı yıl, Üçüncü Haçlı Seferi için çağrı yapacaktı. Ozamana dek görülmüş olan en büyük Haçlı ordusu, kendisini Kutsal Roma İmparatoru ilanetmiş olan Alman Kralı I. Frederick (Frederick Barbarossa, 1152- 1190) komutasında Mayıs 1189’da hazır olacaktı (Hitler, Sovyetler Birliği’ne karşı üç koldan yapmış olduğu büyük saldırının adını, Frederick Barbarossa’dan esinlenerek, “Barbarossa Operasyonu” olarak koymuştur.)...

 

Doğan Avcıoğlu’nun anlatımı ile Frederick Barbarossa, Anadolu’dan geçiş izni almak için bir Alman soylusunu Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan’a yollayacaktı. II. Kılıç Arslan’ın elçisi, Şubat 1190’da, Adrianople’de (Edirne), Sultan’ın Frederick Barbarossa ile işbirliğine hazır olduğunu bildirecekti. Bu sırada, II. Kılıç Arslan’ın oğullarından Kubbettin Melikşah, -tahtın gelecekteki sahibi olarak- Konya’nın gerçek egemeni haline gelecekti. Ve O’da Alman ordusuna geçiş izni verecekti... Kısacası, Alman ordusu hem II. Kılıç Arslan’dan ve hem de O’nun oğullarından Kubbettin Melikşah’tan geçiş izni alırken, aynızamanda Anadolu’da bir taht kavgası başlayacaktı. Yaşlı II. Kılıç Arslan henüz resmen Sultan iken, oğulları arasında taht kavgası alevlenecekti. Tüm bunlar olurken, o zamana dek görülmemiş büyüklükte bir Haçlı ordusu Anadolu kapılarına dayanacaktı...

 

Frederick Barbarossa, Nisan 1190’da, halen resmen Bizans’ın elinde olmakla birlikte Türkmenler ile çevrili olan Alaşehir ve Denizli’den Konya istikametine doğru yola çıkacaktı. Alman Kralı’na verilmiş olan geçiş iznine karşın, Haçlı ordusuna karşı Türkmen saldırıları başlayacaktı. Selçuklu sarayı, “saldırıları gerçekleştirenlerin kontrol dışı asiler” olduğunu bildirerek durumu kurtarmaya çalışacaktı... Konya’nın fiili hükümdarı Kubbettin Melikşah’ın bu saldırıları gizlice desteklediği söylenebilirse de, gerçekte, sözkonusu saldırıları yapan Türkmenler’in başında Rüstem adında birisi vardır...

 

Öfkeli Frederick Barbarossa, II. Kılıç Arslan’ı cezalandırma düşüncesi ile, Akşehir Ovası’ndan Konya önlerine dek çarpışa çarpışa gelecekti. II. Kılıç Arslan, Aleaddin tepesindeki kaleye kapanırken, oğlu Kubbettin Melikşah, devasa Haçlı Ordusu’na karşı direnmeye çalışacaktı. Buna karşın Haçlılar, Konya’ya girmeyi başaracaklardı... Anadolu (Rum) Selçuklu Devleti’nin merkezi Konya, büyük bir yıkımı, yağmayı, ve katliamı yaşayacaktı... Bu yenilgisi Melikşah’ın halk arasındaki prestijini, etkinliğini düşürecekti. Böylece Anadolu Selçuklu Devleti içindeki çelişkiler derinleşecek, iktidar kavgaları keskinleşecekti...

 

Frederick Barbarossa (I. Frederick), “kutsal topraklara” giden yolda, 10 Haziran 1190 günü, bazı tarihçilere göre, Saleph Nehri’ni geçmeye çalışırken, boğularak ölecekti... Bazı Türk tarihçiler bunu, Barbarossa’nın boğulmuş olduğu suyu, Silifke Çayı olarak anlatmaktadırlar. Onların Silifke Çayı dedikleri, -grekçe eski adı Seleukeia olan, İskender’in generallerinden ve Seleucid Krallığı’nın kurucusu I. Seleucus tarafından inşaedilen- Silifke’nin hemen doğusundan Akdeniz’e karışan Göksu Nehri olmalıdır. Bir başka kaynakta, Britannica’da, Göksu Nehri’nin eski adı, Calycadnus Nehri olarak verilmektedir. Bu kaynakta, Frederick Barbarossa’nın Calycadnus Nehri’inde, yani Göksu Nehri’nde boğulduğu açıkça yazılmaktadır. Kimbilir belki de aynı nehrin farklı iki adı vardı ve bunlardan biri de Saleph Nehri idi... Sonuçta, Göksu Nehri’nde boğulduğu anlaşılan Frederick Barbarossa, suya girdiği sırada kalp krizi geçirmiş olabilir...

 

Daha önceki anlatımda, 8 Haziran 1191 günü -liman kenti- Acre (Akka) önünde açlıktan teslim olmuş sivil halka, yaşlılara, kadınlara, ve çocuklara karşı yapmış olduğu katliam ile anmış olduğumuz İngiltere Kralı I. RichardArslan Yürekli” Richard, 1157- 1199), III. Haçlı Seferi (1189- 1192) çerçevesinde, deniz yolu ile gelip 1191’de önce Kıbrıs’ı Bizans’ın elinden alacaktı. Atlama taşı olarak kullandığı Kıbrıs üzerinden O, “kutsal topraklar”a ulaşacaktı. Daha önce özetlenmiş olan Acre (Akka) katliamını gerçekleştiren I. Richard, bazı küçük başarıların dışında Küdüs’ü alamadan 1192 sonbaharında geri dönecekti... I. Richard, dönerken Kıbrıs’ı Tapınak Şovalyeleri’ne satacaktı... Bu satırları yazanın düşüncesine göre, tek başına Kıbrıs’ın satışı bile, Haçlı seferleri ile gelenlerin, geldikleri topraklarla herhangi bir bağlarının olmadığını, geldikleri coğrafyaya ve bu coğrafyanın halkına karşı herhangi insani bir duyarlılık taşımadıklarını, sadece bu toprakların maddi zenginliklerinin ve kişisel ünlerin peşinde olduklarını göstermesi bakımından ilginçtir...

 

Frederick Barbarossa’dan almış olduğu darbe ile Anadolu Selçuklu devleti yeniden zayıflamış, ve özellikle Kubbettin Melikşah büyük prestij yitirmişti. Bu durum da doğal olarak taht kavgasını körüklemişti... Daha babası sağ iken tahta fiilen elkoymuş olan Melikşah, 1191 yılında, Malatya’da egemen olan kardeşi Müizeddin’in üzerine yürüyecekti. O’da Selahaddin Eyyubi’ye sığınacaktı... Doğan Avcıoğlu’nun anlatımı ile, bu kez, babası II. Kılıç Arslan’ı da yanına alan Kubbettin Melikşah, kardeşi Sultanşah’ın egemen olduğu Kayseri kentinin üzerine yürüyecekti. II. Kılıç Arslan, bir yolunu bulup Kayseri’ye, Sultanşah’ın yanına kaçacaktı. Anlaşılmış olacağı gibi Kubbettin Melikşah, kardeşinin üzerine yürürken, babası II. Kılıç Arslan’ı zorla yanında sürüklemişti... Kenti, Kayseri’yi alamadan geri dönen Melikşah, henüz babası sağ iken, Konya’da sultanlığını ilanedecekti. Konya, Sıvas, ve Aksaray, O’nun elinde idi...

 

Topraklarını oğulları arasında paylaştırmış olan yaşlı ve iktidarsız II. Kılıç Arslan, oğullarının arasını bulabilmek amacıyla birinden diğerine mekik dokuyacaktı. Oğulları ondan rahatsız olmakta, ve O’nu istememekteydiler. Sonunda, Bizanslı bir prensesten (Grek) doğma olan Uluborlu Meliki Keyhüsrev, babası II. Kılıç Arslan’ı kabuledecekti... Güney Batı Bizans sınırındaki Türkmenler’in yardımları ile Keyhüsrev, Konya’yı elegeçirecektir. Keyhüsrev Aksaray üzerine yürüdüğü sırada, 1192 yılında, II. Kılıç Arslan yaşama veda edecekti... Bu satırları yazana göre, II. Kılıç Arslan’ın yaşlılık yılları, William Shakespeare’nin Kral Lear (King Lear, basım tarihi 1605) trajedisinin -bir ölçüde- Anadolu versiyonu gibidir ama, malesef Anadolu bir William Shakespeare yetiştirememiştir...

 

Gıyaseddin I. Keyhüsrev, önce, 1192- 96 yıllarında Anadolu Selçuklu Sultanı olacaktı. Buna karşın, kanlı ve karmaşık bir çizgi izleyen kardeş kavgası durmayacaktı... Doğan Avcıoğlu’na göre, Kubbettin Melikşah, I. Keyhüsrev’in sultanlığını tanımayacaktı. O, 1193- 94 kışında kardeşi Sultanşah’ı öldürüp Kayseri’yi alacaktı. Ardından O, Kubbettin Melikşah, Elbistan’da egemen kardeşi Mugiseddin’e saldıracaktı. Elbistan Meliki Mugiseddin, Ermeni Prensi Leon’un desteğini alarak yenilgiden kurtulacaktı (Doğan Avcıoğlu’nda “Leon” olarak anılan Ermeni prensi, aslında, I. Levon veya Büyük Levon olmalı. Aynı kişi, 1199- 1219 yıllarında Küçük Ermenistan krallığı yapmıştır ve O bu krallığı güçlendirmiştir.- Y. K.)... Sonuçta Mugiseddin, Leon’un (I. Levon olmalı) vasalı (kölesi) haline gelecekti... O sırada Melikşah ölecek ve iktidar kavgasının dışında kalacaktı. Tokat Meliki Rükneddin II. Süleymanşah, O’nun, Kubbettin Melikşah’ın boşluğunu dolduracak ve devleti birleştirme görevini üstlenecekti. Ve O, 1197 yılında (1196 olmalı-Y.K.) Konya’yı kardeşi Gıyaseddin I. Keyhüsrev’in elinden alacaktı... Gıyaseddin I. Keyhüsrev, Bizans’a sığınacaktı...

 

Anadolu’da sözkonusu Kargaşa, başta Bizans ve Kilikya’da kurulu Küçük Ermenistan olmak üzere dış güçlerin de dahil oldukları taht kavgaları yaşanırken, 1198 yılında, Papa III. Innocent (III. Masum, yönetimi, 1198- 1216), Dördüncü Haçlı Seferi için çağrı yapacaktır... Latin Haçlılar’ı, Adriyatik’in karşı kıyısına, şimdiki Hırvatistan kıyılarına, Venedik gemileri taşıyacaktır. Çoğu Fransız Latin Haçlılar’ın bu taşıma bedelini ödeyecek ve savaş için gerekli donanımı satınalacak paraları yoktu. Sonunda, Venedik’in istemi üzerine, liman kenti Zara’nın (Hırvatistan’da bulunan şimdiki Zadar) alınmasında Venedik’e yardımcı olma kaydıyla, Haçlı ordusu ile Venedik yönetimi arasında anlaşma yapılacaktı. Böylece Venedik’te artık IV. Haçlı Seferi’nin bir parçası olacaktı. Venedik, Haçlılar’ın yardımı ile, Akdeniz ticaretinde rakibi olan bir başka Hiristiyan kenti Zadar’ı istila edecekti...

 

Venedik’in bu seferden asıl beklentisi, aralarında Bizans’ın da bulunduğu rakiplerini yokederek Akdeniz ticareti üzerinde tam bir egemenlik kurabilmekti... Konstantinoupolis (İstanbul) önüne gelen Haçlılar, hiç beklenmeyen bir baskınla, 13 Nisan 1204 günü kenti istila edip yağmalayacaklar, ve kentin önemli kısmını yakıp yıkacaklardı. Katolik-Latin istilacılar, Ortodoks Hiristiyanların kutsal mekanlarına tecavüz edeceklerdi... Bundan sonra Haçlılar, Çanakkale Boğazı dahil Marmara kıyılarını, Kuzey Ege kıyılarını (Selanik vs.), Doğu Yunanistan’ı, ve Peloponnes Yarımadası’nı içine alan Konstantinoupolis (İstanbul) merkezli ve yarım yüzyıl kadar yaşayabilecek olan (1204- 61) bir Latin İmparatorluğu kuracaklardı... Haçlı ordusunun sözkonusu saldırganlığı, Katolik Latinler ile Ortodoks Grekler arasındaki, ya da Katolik dünyası ile Ortodoks dünyası arasındaki tüm bağları kopartacaktı...

 

Anadolu Selçuklu tahtına 1196 yılında oturmuş olan Rükneddin II. Süleymanşah, 1204 yılında Latin Haçlılar Konstantinoupolis’i istila edip yağmalarlarken, yaşamını yitirecekti. Konya tahtı, henüz altı yaşında bir çocuk olan III. Kılıçarslan’a kalacaktı... Konstantinoupolis’ten bir Grek olan kayınpederinin evine sığınarak Haçlı güçlerinden kurtulmuş olan Gıyaseddin I. Keyhüsrev, Danişmendiler’in çağrısı üzerine Anadolu’ya dönecek ve uç boylarından Türkmenler’in yardımları ile Uluborlu’yu elegeçirecekti. Yine O, aynı Türkmenler’in ve Aksaray’da yaşayanların yardımı ile Konya’yı elegeçirip III. Kılıcarslan’ı öldürterek yeniden Anadolu Selçuklu tahtına (1205- 1211) oturacaktı... Anadolu Selçuklu Devleti’ni birleştirip güçlendiren Gıyaseddin I. Keyhüsrev, devletin sınırlarını, Batı’ya ve Kuzey’e Karadeniz’e, Bizans topraklarına doğru genişletmeye başlayacaktı. O’nun asıl amacı, Akdeniz’e inebilmekti. Anlaşılan O, Akdeniz ticareti çok kazançlı olduğunu farketmişti... Sonuçta O, 1207 yılında Antalya limanını elegeçirecek ve İtalyan kentleri ile ticari anlaşmalar imzalayacaktı. Artık Orta Anadolu’ya sıkışmışlıktak kurtulan Selçuklular, ekonomik olarak ta önemli ilerlemeler kaydedeceklerdi... 

 

Gıyaseddin I. Keyhüsrev, 1211 yılında, Nicaea (İznik) İmparatoru I. Lascaris Theodore’ye karşı savaşırken öldürülecekti. I. Keyhüsrev, savaşı kazanmıştı ama, rakiplerini kovalarken vurulup ölecekti... “İmparator” ünvanını kullanan I. Lascaris Theodore (1174- 1221; İznik İmparatorluğu, 1208- 22), Haçlı işgali altında olan Konstantinoupolis’in sürgündeki temsilcisi konumundaydı. O, Nicaea (İznik) merkezli olarak Bizans İmparatorluğu’nun sürdürücüsü görevini yerine getirmekteydi. I. Lascaris Theodore, 1204’de IV. Haçlı Seferi ile birlikte  Latin işgali altına girmiş olan Konstantinoupolis’ten kaçan Bizanslı önderlerden biri olup, 1208’de İmparator ünvanı ile taç giyerek yurt dışında Bizans yönetimini diriltmiş bir Grek idi... Savaşta yaşamını yitiren Gıyaseddin I. Keyhüsrev’in boşluğunu en büyük oğlu I. İzzeddin Keykavus (1211- 1220) dolduracaktı...

 

Avcıoğlu’nun anlatımı ile, Babası tarafından Malatya yöneticiliğine tayin edilmiş olan I. İzzeddin Keykavus, resmen veliaht tayin edilmiş olmamasına karşın, öndegelen komutanların desteği ile Kayseri’de tahta çıkacaktı. Tokat eyaleti yöneticiliği yapan kardeşi Alâaddin Keykubad, Özerk Erzurum beyi olan amcası Mugiseddin’in ve Ermeni Kralı I. Leon’un desteği ile tahta oturan ağabeyine karşı Kayseri üzerine yürüyecek ve kenti kuşatacaktı (Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, Doğan Avcıoğlu’nun anlatımında “Leon” olarak anılan Ermeni kralı, 1199- 1219 yıllarında Küçük Ermenistan krallığı yapmış ve krallığı güçlendirmiş olan I. Levon veya Büyük Levon olmalı.- Y. K.).

 

I. İzzeddin Keykavus, bol para ve bol tahıl verme vaadi ile Ermeni Kralı’nı kuşatmadan vazgeçirip ülkesine yollayacaktı. Mugiseddin’de kuşatmadan vazgeçince, yalnız kalan Alâaddin Keykubad, Ankara’ya çekilecek, ve Kastamonu Türkmenlerinin yardımları ile Konya üzerine akınlar düzenleyecekti. Fakat birsüre sonra O, teslim olmak zorunda kalıp Malatya yakınlarında bir kaleye hapsedilecekti. Babası tarafından Antalya yönetimine tayinedilmiş olan en küçük kardeş Keyferidun, Antalya limanını yeniden elegeçirmeye çalışan Kıbrıslı Latinler ile anlaştığı için, Konya’ya egemen ağabeyi I. İzzeddin Keykavus ile savaşmak zorunda kalacaktı. Sonunda O’da, Keyferidun’da yenilip öldürülecek, ve Antalya limanı I. İzzeddin Keykavus önderliğindeki Selçuklular’ın ellerinde kalacaktı...

 

İleride, Osmanlı İmparatorluğu döneminde varolan çok daha merkezi ve bürokratik yapılanma içinde, -bazı istisnalar dışında- bu kardeş kavgaları, hiçbirzaman Selçuklular’da yaşanan boyutlara varmayacaktır. Osmanlı’da bu şekilde sürekli bir kardeş kavgasının olmamasının nedeni, kanımca, kardeşlerden birisinin diğerlerini kolayca bertaraf etmesine yardımcı olacak bir geleneğin yerleştirilmiş olmasının ve merkezi büroktarik yapının çok daha gelişkinliğinin ötesinde, asıl olarak, yönetimin merkezinin aşiret yapılanmalarının tamamen dışında olmasındandır. Doğrudan Saray’a, Sultan’a bağlı profesyonel bir ordunun, yeniçeri ordusunun varlığı, aşiretler tarafından kışkırtılan kardeşler arası taht kavgalarını frenleyici rol oynamıştır... Anlaşıldığı kadarıyla, Selçuklular’da, farklı aşiretler ve hatta komşu Hiristiyan güçler, kendi yarar hesapları doğrultusunda taht kavgalarını kışkırtıp desteklemişlerdir. Bu güçler, kendi yarar hesapları doğrultusunda, hükümdarın varisi olabilecek kardeşlerden birisini destekleyerek, iç çatışmaların süreklilik taşımasına kaynaklık etmişlerdir...

 

I. İzzeddin Keykavus, 1214 yılında Sinop limanını elegeçirerek Karadeniz’e bir kapı açacaktı. Selçuklu yönetiminin eline geçen Sinop, Doğu-Batı ticareti açısından önemli bir limandı... Sinop’un Selçuklular’nın eline geçmesi ile birlikte, Trabzon’un Grek hükümdarı, Anadolu Selçukluları’nın üstünlüğünü tanıyarak onların vasalı (kölesi) haline gelecekti... Diğer yandan, Suriye sınırına dek Akdeniz kıyıları Selçuklu Devleti’nin eline geçecekti. Elegeçirmiş olduğu limanlar sayesinde Doğu-Batı ticaretinden daha fazla pay almaya başlayan Anadolu (Rum) Selçuklu devleti, artık, sözün gerçek anlamıyla güçlenmeye başlayacaktı...

 

Sözkonusu dönemde İstanbul’da, Venedik’in ön planda olduğu Latin egemenliği halen sürmekteydi. İznik merkezli sürgündeki Bizans İmparatorluğu’nun başındaki İmparator I. Lascaris Theodore, bu bölümün başından beri anılan Bizans’ın Comnenus hanedanı ile düşmandı, onlarla iktidar kavgası vermekteydi. Konstantinoupolis’te başlayan Latin işgalinin (1204) ardından, 1081 yılından beri Bizans tahtında oturan Comnenus Hanedanı’ndan Alexius ve David Comnenus kardeşler, Gürcülerin yardımları ile, Nisan 1204’de,  Trabzon İmparatorluğu’nu kuracaklardı. Kısacası, Trabzon İmparatorluğu’nun kurucusu Alexios Comnenus (1204- 1222) ile İznik merkezli sürgündeki Bizans İmparatorluğu’nun başındaki İmparator I. Lascaris Theodore arasında rekabet, iktidar kavgası vardı... Fatih Sultan Mehmed (II. Mehmed, sultanlığı, 1444- 1446 ve 1451- 1481), 1461 yılında Trabzon’u Osmanlı sınırları içine katıpta son Trabzon imparatoru David Comnenus’u idam ettirinceye dek, Trabzon İmparatorluğu Comnenus hanedanınca yönetilecekti...

 

Sonuçta, o yılların koşullarında yalnızlığa sürüklenmiş olan Trabzon’un Comnenus Hanedanı, 1214 yılından itibaren Anadolu’nun güç merkezi haline gelmiş Selçuklu yönetimi karşısında boyun eğmek zorunda kalacaktı. Onların, Anadolu Selçuklu yönetiminin yönetimin üstünlüğünü tanımaktan başka şansı yoktu. İznik merkezli Sürgünde Bizans İmparatorluğu ile düşmanlık içinde olan Alexios Comnenus, buna mecbur da kalmıştı...

 

Sinop henüz Selçuklu yönetiminin eline geçmeden önce, çevrede avlanmakta olan Trabzon Rum İmparatoru Alexios Comnenus, bölgedeki Türkmenler tarafından yakalanıp I. İzzeddin Keykavus’a teslim edilmişti. Bu sayede Sinop, Trabzon Rum İmparatorluğu’nun elinden kolayca alınmıştı. Selçuklu Devleti’nin vasallığını (köleliğini) kabulederek yılda 12 bin altın dinar haraç ödemeyi ve savaşlara 1200 asker vermeyi kabuleden Alexios Comnenus, serbest bırakılmıştı... Diğer yandan, hem Comnenus hanedanı ile ve hem de Konstantinoupolis’e yerleşmiş olan Latin İmparatorluğu ile savaş halinde olan İznik merkezli Sürgünde Bizans İmparatoru I. Lascaris Theodore, Selçuklular ile iyi geçinmek zorundaydı. Sonuçta, I. Lascaris Theodore’de Selçuklular ile barış yapacaktı...

 

I. İzzeddin Keykavus’un tahtı bırakabileceği bir oğlu olmayacaktı. Sonuçta, öndegelen komutanlar, ağabeyi I. İzzeddin Keykavus’a karşı iktidar kavgasında yenik düşerek Malatya yakınlarında bir kaleye hapsedilmiş olan Alâaddin Keykubad’ı (yönetimi, 1220- 1237) yeni hükümdar olarak seçeceklerdi. En büyük Selçuklu Sultanı olarak ün yapacak olan Alâaddin Keykubad, anlaşılan, yaşadıklarından ders almış ve tutsaklığı boyunca kendini eğitme olanağına sahibolmuştu... O, önce kendisini hapseden ve sonra da hapisten çıkartıp tahta oturtan komutanların güçlerini kırma işini ilk hedef olarak önüne koyacaktı. Gerçekten de, öndegelen askeri komutanların bazıları, Sultan’dan dahi çok daha fazla güçlenip zenginleşmişlerdi...

 

Avcıoğlu’na göre Sultan I. Alâaddin Keykubad, bu zenginleşip güçlenmiş olan kumandanların keselerini boşaltacak bir iş yapacaktı. Keykubad onları, Konya’yı ve Sıvas’ı sağlam surlarla çevirme işini keselerinden yapmaya ikna edecekti. Bu harcamalarına karşılık, sur kulelerine, harcamayı yapan komutanların adları verilecekti... Bu yolla Sultan I. Alâaddin Keykubad, komutanların servetlerini eritecekti... Yine Sultan, komutanların Saraya ve toplantılara silahlı adamları ile gelmelerini yasaklayacaktı. Ve ardından O, komutanların bazılarını uygun zamanlarda çağırtıp öldürtecekti. Yine I. Alâaddin Keykubad, öldürttüğü komutanların adamlarını kendi emrine alırken, bu komutanların servetlerine de elkoyacaktı... Sonuçta Sultan, tahtının çevresinde kendisi ile pazarlık edebilecek bir güç bırakmayarak duruma tam anlamıyla egemen olacaktı...

 

İktidarı bütünüyle ele alıp merkezileştiren I. Alâaddin Keykubad, Avcıoğlu’nun anlatımıyla, Anadolu Selçuklu Devleti’nin Akdeniz’e güçlü biçimde yerleşmesini sağlayacaktı. O, 1221 yılında Alâiye’yi (Alanya), ve Alanya ile Antalya arasındaki Alara kalesini alacaktı. Selçuklu Sultanı, Alanya’yı savaşsız bırakan sahibi Kyr Varta’ya, bu hizmetinin karşılığında birkaç köy ile birlikte Akşehir’i verecekti... Keykubad, Alanya’da ve Sinop’ta tersaneler kuracaktı. Henüz Venedik ve Ceneviz donanmaları karşısında sonderece zayıf olsada, Akdeniz ve Karadeniz sularındaki ilk Selçuklu donanması böyle şekillenecekti. Sözkonusu Selçuklu donanması ile Kırım seferi gerçekleştirilecekti...

 

Alanya’ya yerleşen Keykubad, 1221- 25 yıllarında Manavgat ve Anamur’u alarak sınırlarını Silifke’ye doğru genişletecekti. Ermeni Krallığı’na bağlı Silifke, ayrıca Mut ve Ermenek, Grek asilzadesi Mavrozomes kumandasındaki Selçuklu ordusu tarafından alınacaktı... Avcıoğlu’nun ifadesi ile Mavrozomes, Hiristiyan inancını koruyarak, “Emir Komnenos” adıyla, I. Alaaddin Keykubad (1220- 1237) ve II. Gıyaseddin Keyhusrev (1237- 1246) dönemlerinde başkomutanlık yapmıştır. Bu durum Anadolu Selçuklu yönetiminde bir istisna olmamıştır... İleride, Anadolu Selçukluları tarih sahnesinden çekilirlerken aynı topraklarda şekillenecek olan Türkmen beyliklerinin en güçlülerinden olan Karamanoğulları Beyliğini’ni üretecek Türkmenlerin’de içlerinde olduğu Türk aşiretleri, Ermeniler’den alınan sözkonusu bölgelere yerleştirileceklerdi... Şüphesiz ileride, Osmanlı tarihinde de, Türkler ile çalışacak, Müslümanlığı kabuledip Türkleşerek çok önemli işler yapacak Grek aileleri olacaktı...

 

Büyük ölçüde Doğan Avcıoğlu’nun yazmış olduklarından özetleyerek, Anadolu Selçuklu Hanedanı’nın Hiristiyan halk ile olan ilişkilerinden kısaca sözetmekte yarar olabilir... Anadolu’da Türkler, Moğol istilasına dek azınlık olmanın ötesine geçememişlerdi. Anadolu’ya asıl yoğun Türk göçü, Moğol istilası ile başlayacaktı. Türk aşiretleri, Moğollar’ın önünde, onlardan kaçarak geliyorlardı... Yine Anadolu’ya gelen göçebe Türkmenler, tarımla hiç ilgilenmedikleri gibi, genellikle tarım arazilerini bozup otlağa dönüştürmekteydiler. Bu göçebeler, çoğu kez köyleri ve kent merkezlerini yağmalayıp halkı göçe zorlamakta ve tarım ekonomisine zarar vermekteydiler. Para kullanmaktan anlamayan bu insanlar, alışverişlerini trampa (takas) usulü ile yapmaktaydılar...

 

Dönemin tarihçilerine göre Türkmenler, sürekli hareket halindeydiler. Yahudi asıllı ilk Avrupalı gezginlerden Benjamin de Tudelle (Benjamin of Tudela; Çin sınırına dek uzanan gezi dönemi, 1159- 73), “putperest” saydığı Türkmenlerden, “ekmek yemez, şarap içmez, hayvanlarının eti ile geçinirler” biçiminde sözetmişti. Bir Haçlı kaynağı, Türkmenlerin ölülerini “ok, yay ve diğer eşyaları ile birlikte gömdükleri”ni, ve Şamanist matem töreni yaptıklarını yazmıştı... Daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, İkinci Haçlı Seferi (1147- 1149) günlerinden itibaren, Türkmenler nedeniyle Batılı tarihçiler, Anadolu’ya artık Türkia (Türkiye) demeye başlamışlardı. Halbuki o dönemde Türkmenler, Rubruck’a göre, Anadolu nüfusunun ancak onda biri kadardırlar. Batılılar Anadolu’ya “Türkiye” demeye başlarlarken, Müslüman ve diğer Doğulu tarihçiler, Anadolu’yu Roma ülkesi anlamına “Rum” diyarı olarak, Anadolu Selçuklu Devleti’ni ise “Rum Sultanlığı” olarak adlandırmayı sürdüreceklerdi... (Avcıoğlu’nda Rubruck olarak anılmış kişi tam adıyla... Willem Van Ruysbroeck, Wilhelmus Rubruquıs, William of Rubrouck, Rubrouck’tan William, 1215- 1295, Fransız Katolik keşişi, gezgin, Moğol imparatorluğu hakkında bilgi toplamakla görevli...Moğollar ile ilgili deneyimlerini Fransa kralı için yazıyor... The Journey of William of  Rubrouck to the Eastern Parts of the World, 1253- 55...  Aynı kişi Marco Polo [1254- 1324] ile çağdaş... vs.).

 

Asla katı, fanatik Müslümanlar olmayan Selçuklu Sultanları, sivil yöneticilerini genellikle İran’dan getirtmekteydiler. Aslında, eski bir medeniyetin temsilcili olan İranlılar, sadece Anadolu Selçukluları’nın değil, Abbasi Halifeliği’nin, ve Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun da bürokrasilerinin, yönetici kadrolarının çekirdeğini oluşturmakta idiler. İleride Safavi hanedanı için de aynı işlevi yerine getireceklerdi...

 

Anadolu Selçukluları, yöneticilerini, arabça ve farsça bilen eğitimli kişiler arasından seçmeye çalışmakta, ve bu işi yaparken milliyet ve din ayırımını pek dikkate almamaktaydılar. Bu nedenle Selçuklu sultanları, birçok yerli Grek’i (Romalı’yı) ve Ermeni’yi yönetici konumlara getirecklerdi... Diğer yandan Selçuklu hanedanı içinde, Bizans ve Trabzon İmparatorluk aileleri mensuplarıyla evlilikler olduğu gibi, Bizans ve Trabzon saraylarından Selçuklu hizmetine girenler de olacaktı...

 

Süryaniler ile Selçuklular’ın araları herzaman çok iyi olacaktı... Bu satırları yazanın kanısına göre, İ. Ö. 600’lü yıllardan beri herhangi bir devlete sahibolmayan Süryaniler (Asuriler), bölgedeki en büyük güçle iyi geçinmeyi, o gücün otoritesine sığınarak işlerini götürmeyi benimsedikleri için olmalı, Selçuklular ile Süryaniler arasında ciddi bir problem olmamıştır...

 

Selçuklu sultanları, Ermeni Kilisesi’ne geniş özgürlük tanımışlardı. Ermeni Cemaatinin hukuksal ilişkilerini düzenleme işini Kiliseye bırakmışlardı... Ermeni Kilise ve manastırlarına yapılan vakıflar, İslam vakıfları ile eş statüde olmuştur... Anadolu Selçuklu düzeninde, dinsel anlamda tam bir hoşgörü egemen olmuştur...

 

Yeni gelen göçebe Türkmenler tarafından köyleri ve kasabaları talan edilen, tarım arazileri meralara çevrilen, ve göçe zorlanan yerleşik Hiristiyan Grek- Romalı halk, Anadolu Selçuklu yönetiminin kararları ve tedbirleri sonucu geriye, arazilerine döndürülüp korunacaklardı... Kısacası, tarım yapan Hiristiyan halk, Selçuklu sultanları tarafından koruma altına alınacaktı. Çünkü, imparatorluğun tarım ürünlerine de gereksinimi vardır, ve tarımdan elde edilen artık değer olmadan, ve asıl olarak bu ürünlere ve bunlarla bağlantılı zanaate dayalı ticaret olmadan, tek başına hayvancılık ile imparatorluk için yeterli zenginliklerin birikimi, medeniyetin gelişimi olanaksızdı, olanaksızdır...

 

Köle Hiristiyan çocukları, Selçuklu yönetimi tarafından İslamlaştırılıp eğitilerek devlet hizmetinde kullanılacaklardı. Yani devşirme işi, Osmanlı’dan önce, -aynı boyutlarda olmasa da- Selçuklu yönetimi sırasında da yaşanacaktı... Avcıoğlu’nun aktardığına göre, Selçuklu resmi tarihçisi İbn Bibi, devşirme kullanımı konusunda şunları yazmaktadır: “Dâr-ül-harp’ten (Hiristiyan ülkelerinden) tutsak ettikleri birçok köleleri büyük makamlara, emirliğe çıkarır, ve sancak sahibi ederlerdi. Bugüne kadar Rum’da (Konya Devleti’nde) büyük beylerin çoğu, onların kölelerinin oğullarıdır.”... Aslında bu gerçek, köklerinden kopartıldıkları için merkezi yönetime yüzde yüz sadık olabilecek, kaderini yönetim ile birleştirecek devşirme bürokrasi ve asker kullanımı, bir üst yapı kurumu olarak devletin, özel olarak Selçuklu devletinin, yönettiği halktan göreceli olarak nasıl bağımsızlaşmış olduğunun, aynı devletin bu halk, ve hatta mülk sahipleri, sermaye sahipleri üzerinde nasıl bir baskı gücü haline gelmiş olduğunun somut göstergelerinden birisidir...

 

Tekrar en önemli Selçuklu Sultanı I. Alaaddin Keykubad’a dönecek olursak... Bu satırları yazan kişi olarak parantez dışı belirtmeliyim ki, büyük kumandanların güçlerini kırarak ve ilk kez bir donanma kurarak Anadolu Selçuklu iktidarını güçlendirip -sözün gerçek anlamı ile- denize açan I. Alaaddin Keykubad, sözkonusu davranışları ile, bir ölçüde, büyük toprak sahibi Boyarlar’ın ve Kilise’nin güçlerini kırarak Rusya’yı modernleştiren ve ülkenin ileriye hamle yapmasını sağlayan Büyük Petro (Peter I; Rusça, Pyotr I; çar, 1682- 1721; imparator, 1721- 1725) ile karşılaştırılabilir. Baltık’tan ileri Batı’ya bir kapı açan Büyük Petro’da, ilk kez 1700’lü yılların başında ciddi bir donanma kurmuştur. Ayrıca O, 1724 yılında Rusya Bilimler Akademisi’nin oluşturarak Rusya’nın modernleşip gelişmesinin ve büyümesinin kapılarını aralayan kişi olmuştur. Kısacası, Büyük Petro’dan yaklaşık 500 yıl önce yapmış olduğu bazı işlerle I. Alaaddin Keykubad, Osmanlı’nın deyişi ile “Deli” Petro’ya benzetilebilir. Şüphesiz O, sadece bazı yönleri ile “Deli” Petro’ya benzetilebilir ve bu O’nun, I. Alâaddin Keykubad’ın, yaşadığı çağa göre ne ölçüde önemli ve büyük bir karakter olduğunu gösterir... I. Alâaddin Keykubad’ın tarih sahnesine I. Petro’dan yaklaşık 500 yıl önce ve çok daha geri bir dünyada çıkmış olduğunu anımsarsak, Keykubad’ın önemini daha iyi kavrayabiliriz sanırım... 

 

Yine Avcıoğlu’na göre, o dönemde Kırım ve Anadolu arasında canlı bir ticaret vardı, ve Karadeniz ticareti ağırlıklı olarak Trabzon Rum Devleti’nin (Trabzon İmparatorluğu) denetimi altındaydı (Kıpçak Kağanlığı öncesinden sözedilmektedir.- Y. K.)... Moğollar’ın 1223 yılında Kırım’ı ilk kez elegeçirmelerinin ardından, -Kırım’ın güneydoğu kıyısındaki- Sudak (Avcıoğlu’nun yazışı ile, Suğdak) limanından birçok tüccar, servetleri ile Selçuklular’a sığınacaktı. Selçuklular, sözkonusu limandan gelirken batan bir geminin mallarına -geleneğe uygun olarak- elkoyacaklardı. Trabzon Rum Devleti, batan geminin, vasalları (köleleri) olan Kırım’dan haraç getirmekte olduğunu iddia edip, yağmalanan malların kendilerine ait olduğunu söyleyecekti. Ve ayrıca onlar, Trabzon İmparatorluğu, tüm Karadeniz limanları üzerinde hak iddia edecekti... İddiada bulunmak ile o iddiayı gerçeğe dönüştürecek güce sahibolmak farklı şeylerdir şüphesiz. Bu çıkışı ile Trabzon İmparatorluğu, iddianın ötesine geçemeyeceği gibi, 1225 yılında Sudak limanını Anadolu Selçuklu Devleti’ne yitirmekten de kurtulamıyacaktı...

 

O yıllarda, 1223’te yaşanan ilk Moğol istilasına dek, Kırım’ın en güney ucundan itibaren sadece güneydoğu kıyıları, Bizans’ın kolonisi konumundaydı. Bizans, 1204- 61 yıllarında Latin işgali altında iken, Bizans’ın yönetici Comnenus hanedanından olan Trabzon Rum İmparatoru, 1204-1223 yıllarında, Kırım’ın aynı kıyılarında, yarımadanın güneydoğu kıyılarında hak iddia etmişti... Moğol fırtınasının ardından Keykubad, Avcıoğlu’nun anlatımı ile, Kastamonu yöresindeki uç Türkmenleri’nin beylerbeyi Hüsameddin Çoban’ı, 1225 yılında, Karadeniz donanması ile Kırım seferine yollayacaktı. Hüsameddin Çoban, Kırım’ın güneydoğu kıyısındaki Sudak limamını elegeçirecekti... Burası, muhtemelen ikinci Moğol istilasına, 1239 yılına dek Selçuklular’ın elinde kalacaktı... Daha önce de yazmış olduğum gibi Kırım, ileride, Kıpçak Kağanlığı’nın bir parçası, türkçe konuşan Tatar halkının yurdu olacaktır...

 

Karadeniz’in kuzeyinde, Kırım Yarımadası’nda yeralan Sudak, aynı denizin güney kıyısında Sinop, ve Akdeniz’de Antalya limanları, I. Alâaddin Keykubad’ın iktidarı (1220- 37) boyunca işlek liman kentleri olarak Rum Selçuklu Devleti’nin kontrolu altında olacaklardı. Bu sayede Anadolu Selçuklu Devleti, deniz ticaretinde söz sahibi olacaktı. I. Alaaddin Keykubad ile zengileşen Anadolu Selçuklu Devleti, geleneksel doğuya genişleme politikasını sürdürüyor olsada, Avcıoğlu’nun ifadesi ile aynı devlet, Maraş-Malatya-Sıvas hattınının doğusuna geçemeyecekti. Doğu Anadolu asıl olarak, İran’da, Irak’ta, ve Suriye’de kurulu devletlere bağımlı kalacaktı...

 

İran, 1200’den 1231 Moğol istilasına dek, Türk asıllı Harizim Şah Hanedanı’nın (yaklaşık 1077- 1231) elinde kalmıştır... Aslında 1231 yılında olan, Harizim Şah Hanedanı’na yönelik ilk Moğol istilası değildir. Harizimler veya Harizim Şahları olarak ta anılan sözkonusu devlet, 1220 yılına gelindiğinde, günümüz İran’ının yaklaşık beşte dördüne, Türkmenistan’ın ve Özbekistan’ın tamamına, Kazakhistan’ın şimdiki Özbekistan sınırına yakın topraklarına, Amuderya (Oxus River) ile Siriderya (Jaxartes River) arasında kalan zengin Mâveraünnehir (Transoxiana) bölgesine, Afganistan’ın ve Tacikistan’ınbatı yarılarına egemen bir devletti. Egemenlik alanı içinde şimdiki Azerbeycan’ın Hazar kıyısına yakın yarısı, Baku’da bulunmaktaydı... Cengiz Kağan (Temuçin, 1155? veya 1162?- 18 Ağustos 1227), yolladığı elçinin ve tüccarlarının bir Harizim valisi tarafından öldürülmelerinin ardından, 1220 yılında, bu devletin üzerine yürüyecekti. O, 1220- 23 yıllarında, Harizimler’in Mâveraünnehir’de (Transoxania) bulunan kentlerini, Buhara’yı, Semerkant’ı ve İran’ın doğusundaki Horasan’ı yakıp yıkacaktı...

 

Moğollar, 1225- 26 yıllarında Kafkaslar’ın büyük kısmını ellerine geçireceklerdi. Cengiz Kağan’ın ölümünün (1227) ardından Moğollar, 1231 yılında, şimdiki İran Azerbeycanı’nın da içinde olduğu tüm Azerbeycan’a egemen olacaklardı. Noyan (bay, bey, mister, monsieur) Cormagon komutasında Moğol birlikleri, 1239 yılında Gürcistan’ı, Kars’ı, ve Ani’yi zaptedeceklerdi. Böylece onlar, Anadolu (Rum) Selçuklu Devleti ile Sınır komşusu haline geleceklerdi. Fakat henüz İran üzerinde tam anlamıyla egemen olamamışlardı. Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi Selçuklu ordusu bu sırada Diyarbakır’ı elegeçirmekle meşguldu, ve Selçuklu yönetimi gelişmekte olan politik sürecin henüz bilincine varmış değildi. Ve Selçuklu sınırları içinde Babai ayaklanması patlamak üzereydi...

 

Harizim Şahları’ın bu şekilde Moğollar tarafından yıkılıp dağıtılmasının ardından, birçok Harizimli, Selçuklu ordusunda, Eyyubi ordusunda, ve Irak’ta paralı asker olarak çalışmaya başlayacaktı... İran’ın tamamı, 1256 yılında, Cengiz Kağan’ın torunlarından Hülagü (1217- 1265) tarafından fethedilecekti. Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi Hülagü, Hasan-e Sabbah’a bağlı Haşhaşcı süikastcilerin yerleşmiş oldukları Alamut Kalesi’ni aynı yıl alıp yıkacaktı... İran’da İlhanlı Devleti’nin (Il Kağanlığı) kurucusu Hülagü, 1251 yılında büyük kağan seçilmiş olan ağabeyi Mönke (1208- 1259) tarafından 1255 yılında İran’ı fethetmekle görevlendirilmişti...

 

Moğollar 1258 yılında Bağdad’ı alıp yakıncaya dek Irak, 750- 1258 yıllarında Sünni Abbasi Halifeliği’nin olmuştu. Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, Sünni Abbasi Halifeliği, 1055- 1157 yıllarında Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun himayesinde, gölgesinde varlığını sürdürmüştü. Yalnız, daha önce ifade edilmiş olan ve 1100’lü yılların ilk yarısında Selçuklu hanedanı içinde başlayan kanlı iktidar kavgasına, içsavaşa, halifelik kurumu da sürüklenmişti. Son güçlü Abbasi Halifesi al-Nasır döneminde (1180- 1225), Halifelik kurumunun eski gücü restore edilmişti. Yalnız Nasır, Selahaddin Eyyubi’nin Haçlı güçlerine karşı savaşına gereken yardımı yapmamış, daha çok Türklere karşı savaşmıştı. Nasır sonrasında, Irak içinde süren politik mücadeleye, -Moğollar tarafından tamamen yokedilinceye dek- İran’a egemen Harizim Şah Hanedanlığı’da karışmış, Irak üzerinde etkili olmuştu. Bundan sonra, 1250 yılına dek, Irak üzerinde Kahire merkezli Eyyubi Hanedanı’nın (1171- 1250) ağırlığını görüyoruz. Bilindiği gibi, 1258 Moğol istilası ile birlikte Abbasi Halifeliği son nefesini verecekti... Yine Suriye, 1250 yılına dek Eyyubi Hanedanı’nın (1171- 1250) elinde kalmıştı... Hülagü, 1258’de Irak’a egemen olmuş, ve 1260’da Suriye’ye girmişti ama, Moğollar, Baybars komutasındaki Memluklu ordusu tarafından 1260’da Ayn Calut’ta ağır bir yenilgiye uğratılarak durdurulacaktı...

 

Avcıoğlu’nun ifadesi ile Anadolu Selçuklu Devleti, Maraş-Malatya-Sıvas hattınının doğusuna pek geçememiş olsa da, Kürtler ile Türklerin ilişkilerinin sınırlı olduğu söylenemez... Aslında, Anadolu’ya doğru akan göçebe Türkmenler ile sosyolojik anlamla en yakın olanlar, yine göçebe Kürtler olmuştur. Bir-iki cümle ile kısaca sözedecek olursak, Kürtler ile Türkler arasında -zaman zaman çatışmaları da içeren- çok karmaşık, yoğun ilişkiler yaşanmıştır. Bu ilişkiler içinde Türkleşen Kürt aşiretleri olduğu kadar, Kürtleşen Türkmen aşiretleri de vardır...

 

Kafkas dilleri üzerine uzmanlaşmış Rus dilbilimci (linguist), arkeolog, ve etnografyacı Nikolaj Yakovlevich Marr (1865- 1934), Anadolu’ya gelen Türklerin gerek kültürel, ve gerekse etnik tiplerinin oluşumunda, kendilerine en yakın topluluk olan Kürtler’in etkileri olmuştur, demektedir. Yine Türkler ile Kürtler arasında yoğun bir karışım olduğuna inanan Claude Cahen (Pre-Ottoman Turkey, 1968), Malatya bölgesinden Batı’ya aktarılan Germiyanlar’ın, aslında bir Türk-Kürt topluluğu olduğunu ve süreç içinde Kürtler’in Türkleştiklerini düşünür... Kürtler sade Selçuklular aracılığı ile değil, üyesi oldukları Karakoyunlu federasyonunun, ayrıca Akkoyunlu ve Safavi devletlerinin parçaları olarakta Türkmenler ile yoğun ilişkiler içinde olmuşlardır... Kürt- Zaza kökenli Ziya Gökalp, Kürt aşiretleri ile ilgili araştırmasında, Viranşehir civarındaki Karakeçili aşiretinin, Mili federasyonu içindeki Türkan oymağı’nın, Mardin kabileleri arasındaki Kiki, Dekuri, Milikebir aşiretlerinin Türk veya Türkmen kökenli olduklarını düşünür... Örnekler uzar... Günümüzdeki Türkleşme, veya Kürtleşme iddialarının birkısmı güncel politik nedenlere dayanıyor olsalar bile, birkısmı da kanımca doğrudur...

 

I. Alâaddin Keykubad’ın ölümü (1237), yeniden bir iktidar kavgasına vesile olacaktı... Avcıoğlu’nun anlatımı ile Keykubad, Eyyubi prensesinden doğma küçük oğlu İzzeddin Kılıçarslan’ı veliaht tayinetmişti. Kumandanlarına, veliahta bağlılık yemini ettirmişti... Diğer yandan yine I. Alaaddin Keykubad, büyük oğlu Gıyasettin Keyhüsrev’i (II. Keyhüsrev, iktidarı 1237- 1246) ise Erzurum Meliki olarak atamıştı... Kumandanlar, yeminlerine sadık kalmayacaklar, ve Keykubad’ın büyük oğlu Gıyasettin Keyhüsrev’i tahta çıkartacaklardı. Çünkü, yukarıda belirtmiş olduğum gibi, 1231 Moğol istilası ile dağılacak olan  Harizim Şah Devletin’den birkısım unsurlar Selçuklu himayesine sığınmıştı, ve Keykubad bunlardan oluşan ve doğrudan kendisine bağlı olan 12 bin kişilik bir ordu kurmuştu. Anlaşılmış olacağı gibi doğrudan merkeze bağlı bu ordu, diğer Selçuklu kumandanlarının iktidarları, ülkedeki etkinlikleri için bir tehdit oluşturmaktaydı, aralarında rekabet vardır. Ve bu nedenle onlar, Selçuklu kumandanları, yeminlerine ihanet edip kendilerine daha yakın buldukları II. Keyhüsrev’i tahta oturtacaklardı...

 

Selçuklu kumandanlarına daha yakın olması nedeniyle onlar tarafından tahta oturtulan Gıyasettin Keyhüsrev’in ilk işi, Avcıoğlu’nun ifadesi ile, Harizim beylerinin şefi Kayır-han’ı (Kayır Kağan) zincirleyip zindana atmak olacaktı... Kayır Kağan, Zamantı (Pınarbaşı) kalesinde yaşamını yitirecektir. Bu durum karşısında, Harizim beyleri, Selçuklular’a bağlılıktan kopup Fırat’ı geçerek yağmaya başlayacaklardı. Kendilerini durdurmak isteyen Selçuklu ordusunu bozguna uğratacaklardı. Anadolu’ya yeni gelmiş birkısım göçebe Türkmenler’de onlarla birlikte yağmaya katılacaklardı... Kısacası, Selçuklu ülkesinde, özellikle Anadolu’nun doğusunda kargaşa başlayacaktı...

 

Harizim beyleri karşısında yaşanan başarısızlıktan yararlanan ve Gıyasettin Keyhüsrev’e yakın duran, hatta hakkında Keyhüsrev’in iktidarı için Sultan Keykubad’ı zehirletmiş olduğu söylentileri yayılan Saadettin Köpek, rakip emirleri öldürtecekti... Daha birçok ayrıntı ile birlikte kargaşa, artarak sürecekti... Fırsattan istifade rakip gördülerini yıkeden Saadettin Köpek, Harizim beylerinin karşısında başarısız olacaktı. Sonuçta Keyhüsrev, 1240 yılında Saadettin Köpek’i, sarayında tuzağa düşürüp öldürtecekti... Buna karşın Harizimliler’in yağmaları sürecekti... Yine 1240 yılında, değişik vergilerden bağışık tutulmaları koşuluyla Kürtler, Diyarbakır, Ergani, Çermik gibi merkezleri Selçuklular’a teslim edeceklerdi...

 

Anadolu Selçuklu Devleti en geniş sınırlarına ulaşmıştır ama, kargaşa durmamıştı. Başkaldırmış Harizimli güçlerinin, Harizimliler’e karşı birleşmiş Selçuklu ve Eyyubi ordularının Doğu illerindeki manevralarından halk yorgundu, yoksullaşmaktaydı... Selçuklu aristokrasisinin, Sultan Gıyasettin Keyhüsrev’in ve çevresinin yaşam tarzları, şarabın su gibi aktığı sefahat alemleri, ve Gürcü prensesi ile Keyhüsrev’in yaşadıkları hakkında çıkan söylentiler, halkı, özellikle tamamen farklı bir dünya görüşüne ve zor kanaatkar bir yaşama sahibolan göçebe Türkmenleri rahatsız etmekteydi...

 

İran’ı elegeçiren, Selçuklu ve Irak sınırına dek ulaşmış olan Moğol güçlerinin saldırıları, Anadolu’ya doğru Türkmen göçünü yoğunlaştırmıştı... Artık, Moğol atlarının rüzgarı Anadolu’da da esmek üzereydi... İşte tam bu sırada, 1240 yılında, “Baba İshak Ayaklanması” patlayacaktı...

 

 

Yusuf Küpeli

Eylül 2013

yusufk@telia.com

SONRAKİ METİN, YUKARIDAKİ METNİN DEVAMI

 

 

bağlantılı metinler:

 

Yusuf Küpeli, SELÇUKLU İMPARATORLUĞU ÖNCESİ İSLAM DÜNYASI, VE ABBASİ HALİFELİĞİ ÜZERİNE ÇOK KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, MÜSLÜMAN ARABLAR İLE TÜRKLERİN İLK TEMASLARI VE TÜRKLERİN MÜSLÜMAN OLMALARI ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, BABA İSHAK AYAKLANMASI, ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ’NİN MOĞOL İLHANLI (İL-KAĞANLIĞI) DEVLETİ’NİN VASALI HALİNE GELMESİ VE DAĞILARAK BEYLİKLERE AYRILMASI ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, ALTAY DİL GRUBU VE TÜRK DİLLERİ VE KÜLTÜRÜ ÜZERİNE KISA GENEL BİLGİLER

 

Yusuf Küpeli, MISIR’IN KISA GEÇMİŞİ, İSLAMLAŞMASI, FATIMİ MISIR, MISIR’DA TÜRK HANEDANLAR, ZENGİ HANEDANI, EYYUBİ MISIR, MEMLUKLULAR, VE BİR KIPÇAK TÜRKÜ OLAN BAYBARS ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam

 

http://www.sinbad.nu/