15- 16 HAZİRAN 1970 BÜYÜK İŞÇİ DİRENİŞİ ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

a- 15- 16 Haziran 1970’e uzanan süreç üzerine çok kısa anımsatmalar

 

b- 15- 16 Haziran 1970 büyük işçi direnişi

 

BAZI KAYNAKLAR                                              dinlemek için tıkla: Grup Yorum - Bir Mayıs

 

(not: Aşağıdaki "15- 16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi Üzerine Kısa Notlar" başlıklı metin, 12 Haziran 2007 Salı akşamı gözden geçirildi. Görülebilen imla hataları ve bozuk cümleler düzeltildi. Paragraflar yenilendi. Yeni cümleler ve paragraflar eklenerek anlatım biraz daha zenginleştirildi.- Y. Küpeli)

 

15- 16 HAZİRAN 1970 BÜYÜK İŞÇİ DİRENİŞİ ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli

 

a- 15- 16 Haziran 1970’e uzanan süreç üzerine çok kısa anımsatmalar

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin 1924 Anayasası işçilere örgütlenme hakkını tanımıştı. Aynı yıl, İstanbul, İzmir, Adana, Bursa, Eskişehir, Konya, Edirne, Zonguldak vs. gibi değişik ölçülerde endüstrileşmiş kentlerde 20 civarında sendika kurulmuştu. Ve bunlar, ülkede tek parti konumundaki CHP’nin güdümünde olan “Türk İşçi Birliği” adlı örgütlenmeden koparak, 30 bini aşkın üyeye sahip “Amele Teali Cemiyeti” adlı birliği oluşturmuşlardı...

 

Ertesi yıl, 1925 Şeyh Sait ayaklanmasının yarattığı havadan yararlanılarak, tüm sendikal örgütlenmeler yasaklanacaktı. Amele Teali Cemiyeti kapatılacaktı... Diğer yandan, Türkiye proleteryasının politik örgütlenme hakkı çok daha ağır baskılar altındaydı...

 

İşçi sınıfının ekonomik ve demokratik örgütlenme haklarına yönelik yasal engellemelere ve fiili ağır baskılara karşın, büyük ekonomik kriz yılları olan 1929- 33’de Türkiye’de birçok grev olacaktı. Sonunda, 1933 yılında meclis, grevi yasaklayan bir yasa çıkartacaktı...

 

Türkiye'de işçiler, 1937’de çıkartılan bir yasa ile 8- saat işgünü hakkına sahibolacaklardı. Aslında II. Enternasyonal’in kesin kuruluş tarihi olarak kabuledilen Paris’teki Temmuz 1889 kongresinden beri -işçi sınıfının temel hedeflerinden biri olarak- savunulan ve Batı'nın ileri endüstri ülkelerinde çoktan yaşama geçirilmiş olan azami 8-saat işgünü nihayet Türkiyeli işçiler içinde gerçek olacaktı ama, yine de bu yasa birçok eksikle birlikte sakat olarak kabuledilecekti. Kısacası, birçok koşul altında 11-saat işgününe izin verilmekteydi. (8-saat işgünü mücadelesi için bak: 4- Emperyalizm aşamasına evrimleşen kapitalizm koşullarında proletaryanın güçlenen örgütlülüğü; II. Enternasyonal, 8- saatlik işgünü, işçi sınıfının birlik ve dayanışma günü 1 Mayıs; I. Dünya Savaşı ve ihanet)

 

Yine aynı yasaya göre Türkiye'de işçiler ilk kez hastalık durumlarında ücretlerinin sınırlı birkısmını alma hakkına sahibolmuşlardı. Ve kadınlara doğum izni kullanma hakkı tanınmaktaydı. Yeraltı işlerinde kadınların ve çocukların çalıştırılması ilk kez yasaklanmaktaydı...

 

Aynı yıl Türkiye’de 400 bini aşkın işçi vardı ve sözkonusu iş yasasının kapsamına girenler ise sadece 180 bin 374 işçi idi. Kısacası, coğunluk için ağır kölelik koşullarında bir çalışma yaşamı sürmekteydi. Türkiye burjuvazisi devletin yardımıyla vahşi bir sömürü gerçekleştirmekteydi.

 

Türkiyeli işçiler, ülkenin çalışanları, 1947 yılına sendikasız ve kendi legal politik örgütlerinden yoksun olarak gireceklerdi. Aynı yıl bazı sendikalar kurulacaktı ama, bunlar hemen kapatılacaklar, kurucuları yargılanıp ağır cezalara çarptırılacaktı. Her örgütlenme, ekonomik ve demokratik hak arama çabası kolayca “komünizm” damgasını yiyip cüzzamlı gibi tecrit ediliyordu...

 

Faşizm dünya çapında ağır bir yenilgiye uğramıştı ama, izleri silinmemişti. “Soğuk Savaş”ı başlatan Truman yönetimi, “Batı’nın değerlerini ve yaşam tarzını koruma” söyleminin gerisine gizlenerek Hitler kalıntılarını kendi denetiminde yeniden örgütlemeye, canlandırmaya başlamışlardı... (Hitler'in mirasını devralan Truman ve Truman Doktrini ile ilgili daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Truman Doktrini ve Doğu Akdeniz’de sahnelenen trajedilerden bazı örnekler  )

 

ABD yönetiminin Hitler'in izinde yürüyor olmasına ve bunun somut örneklerinden biri olarak Yunanistan halkının demokratik seçiminin hile ve terör yöntemleriyle ve kanla bastırılmasına karşın, -Türkiye'nin de içinde olduğu- ABD etkisindeki dünya da politik bir hareketlenme ve savaş yıllarına oranla daha demokratik bazı esintiler gerçekleşmekteydi... Bunun başlıca nedenlerinden biri, ulusal pazarların ABD merkezli tekeller için açılma çabası iken, diğeri de Nazizme karşı savaşın asıl galibi Sovyetler Birliği'nin uluslararası arenada kazanmış olduğu büyük prestijdi. Sovyetler Birliği'nin, Batı'nın ve Türkiye gibi ülkelerin işçi sınıfları için bir çekim merkezi olması, sadece yasalarla ve baskı yöntemleriyle engellenemezdi. Çalışanlara da birşeyler vermek, Sovyetler Birliği'ni çekim merkezi olmaktan çıkartacak kadar birşeyler vermek gerekmekteydi...

 

Sonunda, CHP’nin 20 Şubat 1947 günü Meclis’ten geçirttiği bir yasa ile işçilerin sendikalaşma hakları kabuledilecekti. İşçi ve “işveren” (aslı, işgücünü satın alan) sendikaları ve sendikal birlikleri hakkında kanun, şöyle bir şartı içermekteydi: “Sendikalar milli teşekküllerdir. Milliyetçiliğe ve milli menfeatlere aykırı hareket edemezler

 

Aslında, herzaman olduğu gibi burada “milli menfaat” ifadesi ile kastedilen, burjuvazinin, üst sınıfların yararları idi. “Milli menfaat” adına işçilerin, halkın ezici çoğunluğunun değil de küçük bir azınlığın, patronların yararları kollanınca, işçiler grev yapamazlardı elbette. Ve zaten, henüz işçiler ve onların ekonomik örgütlenmeleri olan sendikalar, işpazarında rekabet edebilmek, patronlara sattıkları emeklerinin değerini yükseltebilmek için gerekli olan gerev ve toplusözleşme hakkından yasal olarak yoksundular.

 

Grev ve toplusözleşme haklarından yoksun göstermelik sendikalar bir de tepeden, yöneticileri kanalıyla tek partinin, devletin kontrolu altına alınmışlardı. Daha önce yaşanmış baskıların ve bu durumun (tepeden doğrudan kontrolun) etkisiyle işçilerde sendika kurma hevesi kalmamıştı. Ancak yasanın çıkışından epey sonra ilk sendikalar kurulmaya başlanacaktı.

 

Legal politik örgüte, legal politik arenada sahte olmayan bir İşçi Partisi veya bir Komünist Partisi örgütlenmesine sahip olmadan ve sendikasız olarak ağır baskılar altında geçen 1925- 47 sürecinin ardından, 1947- 63 yılları da işçiler ve tüm çalışanlar için devletin yüzde yüz denetiminde kısırlaştırılmış göstermelik sendikalarla, örgütlenmelerle geçecekti...

 

“Sınıfsız- zümresiz kaynaşmış bir toplum” mavalı ile boşa geçen yaklaşık üç on yılın ardından, sözkonusu mavalın kaynağı CHP kendi içindeki farklı üst sınıflar nedeniyle parçalarına ayrılacaktı. Tekelleşme yolundaki işbirlikçi burjuvaziye ve büyük toprak sahiplerine dayanan Bayar- Menderes ekibi, halkın mennuniyetsizliğini “demokrasi” türküleriyle kanalize edip iktidar koltuğuna oturacaktı. Halbuki CHP’nin izlemiş olduğu politik çizgiden onlarda sorumlu idiler ve dayandıkları güçler aynı süreç içinde, kent ve kır emekçilerinin vahşice sömürülmeleri süreci içinde palazlanmıştı...

 

CHP'nin koruyucu şemsiyesi altında palazlanıp Washington'un da desteğini alarak sahte demokrasi nağmeleri ile iktidar koltuğuna çöreklenmiş olan şımarık DP patronları için herşey bir “düş” gibiydi ama, halk için özünde değişen pek birşey olmayacaktı. Sonuçta sorunlar birikmeye, memnuniyetsizlik artmaya başlayacaktı. İktidar sarhoşluğu içindeki -demokrasi kültüründen tamamen yoksun- DP patronları, “domokratlıklarını” çok çabuk unutup kırallıklarını ilanetmeye, alışılageldiği üzere ellerindeki iktidarı kötüye kullanarak baskıcı bir rejimin temellerini atmaya başlayacaklardı. Gogol'ün ünlü kahramanı Çiçikov'a bile taş çıkartacak organize bir sahtekarlıkla ölülerin dahi "vatan cephesi"ne kaydedildikleri bu kışkırtıcı ortamda bıçak kemiğe dayanacak, önemli bir halk ve gençlik desteğiyle 27 Mayıs 1960’da ilk askeri darbe gerçekleşecekti- seçim sisteminin kötülüğü sonucu o dönemin DP iktidarı da aynen günümüz AKP iktidarı gibi  aldığı oydan kat kat fazla bir temsil gücüne sahibolmuştu ve kesinlikle ülke halkının çoğunluğunu temsil etmiyordu.

 

Türkiye’nin sivil ve askeri bürokrasisi tepeden NATO ve CENTO gibi emperyalist militarist birliklerle ve dolayısıyla güçlü uluslararası mali- sermaye çevreleri ile bağlanmış olmakla birlikte, henüz bu tekelci sermaye çevreleri ve yerli bağlantıları ordunun tepesinde ve şüphesiz asıl olarak daha alt kademlerde bir denetim kuramamışlardı... O yıllarda ekonomik durumları çok kötü olan ve genellikle yoksul ailelerden gelen subayların ve astsubayların yürekleri henüz halkınki ile birlikte atmaktaydı; halk acı duyduğu zaman, aynı acıyı onlar da duymaktaydılar. Ve sonuçta, daha sonra olacak Pentagon güdümlü darbelerden farklı olarak bu darbe, - NATO ve CENTO’ya bağlı kalmakla birlikte- Türkiye halkı ve çalışanları için çok daha özgürlükçü bir ortam yaratacaktı. İleri de gerçekleşecek 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri ile yokedilecek 1961 Anayasası, Türkiye toplumunun sahibolduğu en demokratik içerikli anayasa olacaktı.

 

Aydınların, öğrencilerin ve geniş halk kitlelerinin desteğini almış 27 Mayıs 1960 müdahalesinin getirdiği Anayasa, öncekilere -ve özellikle daha sonra gelecek olanlara- göre çok daha demokratik olmakla birlikte, bu anayasada da henüz işçilerin, çalışanların grevli ve toplusözleşmeli sendikal hakları garanti altına alınmış, yasalaştırılmış değildi... En önemli işçi hakları kısa süre sonra elde edileceklerdi.

 

İçinde olduğumuz 2000’li yılların yiyicileri, vurguncuları ve bunların beslemesi olan kalemler tarafından “demokrasi kahramanı” ilanedilen Menderes- Bayar ikilisi, on yıllık güçlü iktidar dönemlerinde, işçilerin demokratik sendikal hakların yanına yaklaşmadıkları gibi, işçi sınıfının politik örgütlenme çabalarına da önceki iktidarları aratmayacak bir şiddetle saldırmışlardır. İktidara gelir gelmez, 1951 yılında, Washington'a yaranma kaygusuyla, gürültülü bir "komünist" tutuklaması başlatmışlardır... O yıllarda MİT görevlilerinin, özellikle İstanbul teşkilatında görevli olanların maaşlarını ABD'nin (CIA'nın) ödediği eski devlet görevlileri tarafından anlatılıp yazılmaktadır... Devrildiği zaman Başbakanlıktaki özel kasasından kadın donu çıkan biryantinli saçlı toprak ağası Menderes'in ve yağcılarının demokrasiden anladıkları, anlaşılan, "Lüks Nermin" gibilerin sermayelerini güvenlik içinde işletebilmeleriydi.

 

ABD'den daha fazla para çekebilmek için, alabildiğine büyütülmüş bir "komünizm" hayaleti yaratmak, işçi sınıfının tüm demokratik ve ekonomik haklarına saldırmak başlıca uğraşıları olmuştu. Ortada halkla bağları olan legal bir komünist partisi olmamasına karşın, "komünizm ile mücadele dernekleri" adlı faşist örgütlenme de DP iktidarı yıllarında kurulmuştu. Genellikle kiralık kriminal unsurları bünyesinde örgütleyen bu saldırgan kuruluşun ilk şubesi 1954 yılında İzmir'de açılacaktı. Daha sonra tüm büyük kentlerde aynı adla besleme dernekler kurulup eyleme geçeceklerdi. Bunlar, işçi hareketlerinin geliştiği 1960'lı yıllarda devreye sokulacak olan MHP'ye bağlı para-militer (yarı-askeri) faşist saldırgan "bozkurt" örgütlenmesinin ilk biçimleri idiler... Ceza yasasının ünlü 141'nci ve 142’nci maddeleri hem o yıllarda ve hem de daha sonra uzun yıllar hükümlerini sürdüreceklerdi...

 

Askerlerin -hiyerarşi dışında başlatmış oldukları- bu halk destekli müdahaleyi izleyen 1962 yılında, Türkiye’de yaşayan 15- 65 yaş arasındaki çalışabilir nüfus yaklaşık 16 milyon kişi idi. Çalışabilir nüfusun yüzde 77’den biraz fazlası tarımda, yaklaşık yüzde 9’u ise endüstride bulunmaktaydı. Ülkenin toplam nüfusu ise 30 milyon kadardı...

 

İşçiler boğaz tokluğuna çok ağır koşullarda çalışmaktaydılar. Yine işçilerin ezici çoğunluğu, büyük kentlerin çevrelerinde oluşmuş “gecekondu” adlı altyapı hizmetlerinden yoksun derme- çatma yerleşim merkezlerinde yaşamaktaydılar... O yıllarda Ankara nüfusunun yüzde 45’i, İstanbul nüfusunun yüzde 21 kadarı ve İzmir nüfusunun yüzde 18’i gecekondularda yaşamaktaydılar. Henüz ekonomide ağırlık tarımdaydı ama, endüstri işçileri belirli merkezlerde yoğunlaşmışlardı ve bilinç düzeylerinde hızlı bir yükseliş gerçekleşmişti. Ve sonuçta işçiler, emeklerini satarken ellerindeki tek silah olan grev ve toplusözleşme haklarını elde edebilmek için mevcut sendikalarının birkısmı ile birlikte yoğun bir mücadele başlattılar.

 

Aynı amaca yönelik olarak 31 Aralık 1961 günü 150 bin kişinin katıldığı büyük bir miting düzenlendi. Bu, o güne dek görülen en büyük işçi eylemiydi. Grevli- toplusözleşmeli sendikal haklar uğruna başlatılan sözkonusu mitinge, 29 ilden 5000 sendika temsilcisi katılmıştı. İiçiler, işsizliğin ve pahalılığın sonbulması, sosyal adaletin gerçekleşmesi, demokratik hakların verilmesi talepleriyle İstanbul cadelerinde yürüyeceklerdi. Yine 1961 yılında aynı hedefe yönelik olarak İzmir, Ankara, Eskişehir, Afyon, Denizli, Nazilli gibi kentlerde mitingler örgütlenmişti...

 

İktidar kanadından gelen tüm içi boş vaadlere karşın işçiler eylemlerini sürdürdüler ve 3 Mayıs 1962 günü yedi bini aşkın işçi Ankara’da yalın ayak ve yamalı elbiselerle yürüyüşe geçip polis barikatını aşarak Meclis’in önüne dek geldiler. Meclis ve Senato başkanları ile görüşmek istiyorlardı. Polisin saldırısına uğradılar ve yedikleri ağır dayağın yanında 30 kadarı da gözaltına alındı... İşçiler arkadaşlarını geri almak için direnişlerini sürdürdüler; yıldırılamadıklarını belli ettiler...

 

Sonunda, 20 Temmuz 1963 günü yürürlüğe girecek olan 275 sayılı yasa ile işçiler grevli ve toplusözleşmeli sendikal haklarına kavuştular. Grev hakkı birçok şarta bağlanmıştı, genel grev halen yasaklı idi ama, yine de işçiler için bu kazanım büyük bir adımdı...

 

Aynı yıl sekiz, 1964 yılında ise 78’i özel sektörde yapılan 83 grev gerçekleşti... Sözkonusu yıllarda, Şubat 1961’de, 12 sendikacının girişimleri ile TİP kuruldu. TİP, marksist- leninist olmayan sosyalist bir parti kimliğiyle politik arena da işçi haklarını ve demokratik özgürlükleri savunma mücadelesi başlattı... Y. N. Rozaliyef’in yazdığına göre, bu partinin programı asıl olarak İngiliz İşçi Partisi’nin programından esinlenilerek hazırlanmıştı. Yine Rozaliyef’e göre sözkonusu program, partinin gelişmesini frenlemekteydi... TİP'i kuran sendikacılar daha sonra DİSK’in kuruluşuna da öncülük edeceklerdir...

 

Güçlü bir ideolojik ve teorik belkemiğinden yoksun olmakla birlikte TİP’in varlığı, toplumda politik bilincin yükselmesine katkı yapacaktı. Devlet denetiminden bağımsız gelişen grevler, öğrenci hareketleri, TİP'in Meclis'te duyulan sesi ile birlikte hızla yükselen toplumsal bilinç, CHP’yi de makyaj değişikliğine zorlayacaktı... Yaklaşık bir çeyrek asırlık mutlak iktidar süreci boyunca işçi sınıfını ağır baskılar altına almış olan bu politik parti (CHP), önce “ortanın solunda” olduğunu ilanedecek ve daha sonra ülkedeki değişime koşut olarak bu adımını genişletecekti. Şüphesiz olayın TİP’in önünü kesmek ve toplumsal uyanışı denetim altına almak gibi konspiratif bir yanı da vardı ama, yine de toplumsal baskı CHP’yi de değişime zorlamaktaydı. Olayın bu cephesi olumluydu şüphesiz...

 

Vaktiyle güçlü biçimde devletin denetimine girmiş olan Türk- İş üst yönetimi, sözkonusu hızlı toplumsal değişim süreç içinde iyi bir sınav veremeyecekti. İşçilerin ezici çoğunluğu grevli- toplusözleşmeli sendikal haklar için mücadele verirlerken, onlar (Türk-İş), bu talebin yolunu kesmeye çalışacaktı. Türk-İş patronları, geçmişin alışkanlığı ve ABD elçiliğinden gelen dolarların etkisiyle, anti- komünist gösteriler, mitingler örgütleyeceklerdi. Her hak istemini “komünistlikle” suçlama adetinde olan mülk sahibi sınıfların ve birkısım devlet bürokrasisinin güdümünde kopartılan yalan fırtınasına çığırtkanca katılacaklardı. Şüphesiz bu tip eylemlerin kişisel ekonomileri açısından kârlı yanları da vardı. Basındaki bilgilere göre, Türkiye’de bulunan ABD temsilcilikleri daha 1962 yılında anti- komünist propogandalar ve eylemler için 600 bin dolarlık bir fon ayırmışlardı. Bu, o güne göre hiç te az bir para değildi. Ve Türk- İş konfederasyonu aynı yıl kurulup eyleme geçmişti. Grevli- toplusözleşmeli sendikalar yasası kabuledilmeden bir yıl önce, işçi düşmanlığının şampiyonu ABD'nin temsilcilikleri, gelişmenin yönünü farkedip, karşı tedbirlerini almışlardı. “Testiyi kırmadan önce Hoca kızını dövmüştü”...

 

Aslıda işçi sendikalarının içlerinde elbette görüş ayrılıkları, daha sağ ve sol guruplaşmalar olabilirdi ama, temel görevi işçilerin ekonomik haklarını savunmak olan bu örgütlenmeler ne ölçüde büyük ve bütünsel olurlarsa, iş pazarındaki pazarlık güçleri de o ölçüde artar, işçilerin ekonomik taleplerini daha güçlü biçimde savunabilirler. Bu nedenle, sendikaları ideolojik temelde bölmek, parçalamak işçi sınıfının yararına yönelik bir tavır değildir. Zaten sendikalarda parçalanmalar gerçekleştiği zaman, işçilerin sadece ekonomik taleplerinin değil, aynızamanda politik örgütlenmelerinin önüne de yeni engeller daha kolay çıkabilir... Zamanın sendikacıları bu gerçeğin ne ölçüde bilincindeydiler bilemem ama, Türk- İş içindeki gerilim, farklı görüşlere sahip sendikalar arasındaki çatışma bölünmeye doğru evrimleşmekteydi...

 

Türk- İş yönetimi, Ereğli’deki Morrison-Nadsen Amerikan şirketinin işyerindeki grevi, Mersin’deki Amerikan- İngiliz ortaklığı ATAŞ rafinerisindeki işçilerin grevlerini, İstanbul’da yapılan Kavel grevini, Zonguldak maden işçilerinin grevini yasadışı ilanedip kırmaya çalışmıştı... Bu tavırlar ayrılık eğilimlerini güçlendirmişti.

 

Türk-İş’in Ocak 1964’de Bursa’da yapılan kongresi sırasında bazı sendikalar bu konfederasyondan ayrılacaklar ve Mayıs 1964’de İstanbul’da Hür Türk- İş adlı yeni bir konfederasyon kuracaklardı. En büyük bölünme ise, 1965 Zonguldak grevinin ardından gerçekleşecekti...

 

Zonguldak grevinin ardından ayrılanlar, Türkiye İşçi Sendikaları Dayanışma Konseyi adlı bir birlik oluşturacaklardı. Ve sözkonusu konseyi oluşturan sendikacılar arasında yeni bir konfederasyonun kuruluşu için görüşmeler başlayacaktı...

 

Petrol İşçileri Sendikaları Federasyonu’nun açıklamasına göre, yukarıda anılan görüşmelerin gerçekleştiği 1965 yılında Türkiye’de 728 işçi sendikası bulunmaktaydı. Bunların sadece 270’i Türk- İş konfederasyonuna üye idi. Türkiye’de, endüstri ve tarım işçilerinin sayıları yaklaşık iki milyondu. Türk- İş’e üye işçilerin sayıları ise sadece 280 bin kadardı. Türk- İş dışındaki sendikalı işçilerin sayıları ise 700 bin kadardı. Kısacası, mevcut işçilerin yaklaşık yarısı sendikalı idiler ve sendikalıların ancak üçte bir kadarı Türk- İş çatısı altındaydılar.

 

Paşabahçe Şişe- Cam Fabrikası’nda sürmekte olan uzun grev sırasında Türk- İş yönetiminin takındığı grev kırıcı tavır bardağı taşıracaktı. Sözkonusu grev kırıcı tavır, Türk- İş’e bağlı sendikalar arasındaki bölünme eğilimini ve yeni bir sendikal federasyonun çatısı altına örgütlenme arzusunu güçlendirecekti...

 

Türk- İş yönetimi, Kristal- İş önderliğinde 31 Ocak 1966 günü başlamış olan ve ikinci ayını doldurmak üzere bulunan bu grevi 21 Mart 1966’da bitirmeye kalkışacaktı. İşçiler kararı kabuletmeyip direnişi sürdürünce, Petrol- İş, Maden- İş, Teksif, Deniz- İş, Basın- İş, Ulaş- İş, Enerji- İş, Kimya- İş, DYF- İş, Şöför- İş, Ar- İş, Tez Büro- İş, Karayolları Sendikası, Oley- İş, Sağlık- İş, Harp- İş, Gıda- İş, Tekstil- İş gibi diğer sendikalar sözkonusu grevi desteklemek amacıyla bir konsey (meclis) oluşturacaklardı. Sonunda, Demirel Hükümeti’nin kararıyla, 83’ncü gününde grev ertelenecekti. Grevi destekleyen Kristal- İş ve Petrol- İş gibi sendikalar geçici süreler için Türk- İş’ten ihraç edileceklerdi. Anlaşılmış olacağı gibi, Türk- İş yönetimi Demire Hükümeti ile ortak davranmaktaydı. Türk- İş’ten ihraç edilen bu sendikaların birkısmı daha sonra DİSK’in kuruluşunda yeralacaklardı...

    

Uzun hazırlık toplantılarının ardından, Türkiye Maden- İş Sendikası, Türkiye Lasti- İş Sendikası, Türkiye Basın- İş Sendikası gibi örgütlerin öncülüğünde hazırlanan DİSK tüzüğü, 13 Şubat 1967 sabahı valiliğine verilecek ve yeni konfederasyon örgütlenmesi tüzel kişiliğine kavuşacaktı... Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) böylece işçi hareketi içindeki yerini almıştı.

 

DİSK elbette diğerlerine ve özellikle Türk- İş’e göre işçilerin ekonomik haklarını daha militanca savunan bir sendika olacaktı. Ayrıca DİSK, Türk- İş’in “partiler üstü” sendika yalanına da karşı duracaktı. O, açıkça TİP’in safında yeralacaktı. Fakat tüm bu gerçeklere karşın DİSK’i tamamen komünistlerin egemen oldukları bir sendika sanmak çok hatalı olur...

 

DİSK’e bağlı birkısım sendikaların bazı yöneticileri, daha kolay örgütlenebilmek için zaman zaman bazı patronlarla anlaşabiliyorlardı. Diğer yandan, DİSK içinde de Amerikan sendikacılığının çok büyük etkileri vardı. Çünkü, sonuçta onu kuranların birkısmı ilk sendikal eğitimlerini ABD’de almışlardı. Sonuçta, toplumdaki tüm demokrasi deneyimsizliğine, bilgisizliklere, bilinç yetersizliklerine ve devlet müdahalelerine karşın, Türkiye koşullarında DİSK çok daha mücadeleci olacaktı. Ve bu yeni sendikal örgütlenmenin üye sayısı hızla yükselecekti...

 

Sonuçta, DİSK’in gerçek anlamıyla sınıf sendikası olma çabalarının sağcı hükümetleri ürküttüğü bir gerçektir. Diğer yandan DİSK’in varlığının Türk- İş’i de daha mücadeleci bir çizgiye sürüklediği düşünülebilir. Çünkü, başkatürlü eriyip yokolabilirdi. Bu rekabet sürecinde Türk-İş'in üye sayısında da artış yaşanacaktı ve Türk-İş'de -aynen CHP gibi- daha "sol"da gözükme çabasını başlatacaktı...

 

b- 15- 16 Haziran 1970 büyük işçi direnişi

 

Dünya 1970 yılına ekonomik krizle girmişti ve göreceli zayıf Türkiye ekonomisi de bundan kendine düşen payı yeterince almıştı... İktidar koltuğunda -DP'nin devamı geçinen- sağcı AP, Demirel hükümeti oturmaktaydı. Bu iktidarın dayandığı mali- sermaye çevreleri, “eski güzel günlere” dönme düşleri taşımaktaydılar. Ne güzel(!), daha yedi yıl önce ne grev hakkı ve ne de toplu sözleşme hakkı vardı. Ne olmuşsa olmuş, 27 Mayıs'ın ardından “malesef” söz hiç istenmeden “ayağa düşmüştü”. Eskiden olsa, mevcut ekonomik krizin yükünü “yüce milli menfaatler” söylemiyle kolayca bu “ayaktakımının” sırtına yükleyebilirlerdi ama, şimdi -grevli ve toplu sözleşmeli- bir iş piyasasında sorunu çözmek zorlaşmıştı. Bu bozukluğu düzeltmek, yeniden işçilerin ellerini ve kollarını bağlamak, “halk adamı çoban sülü” namıyla yaldızlayıp sahneye sürerek başbakanlık koltuğuna oturttukları Demirel’e düşmekteydi...

 

Demirel Hükümeti, krizin yükünü işçi sınıfının sırtına kolayca yükleyebilmek, Türkiye’nin iş yaşamını tekrar 1950’li yılların tamamen anti- demokratik ortamına çekebilmek amacıyla, 274 sayılı Sendikalar Kanunu ile 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu’nu değiştirmek için harekete geçti.

 

Sözkonusu 274 sayılı yasada yapılacak değişiklikle, kurulabilmeleri için sendikalara asgari bir üye sayısı limiti getirilmekteydi. Eğer dahil oldukları işkolundaki işçilerin en az üçte birini örgütleyemezlerse sendika olma hakları bulunmayacaktı. Bu durum, aynı işkolundaki işçilerin en az üçte birini örgütleyebilmek, Türkiye gibi bir ülkede pek başarılabilecek bir iş değildi. Ayrıca sendika kurucuları o işkolunda en az üç yıldan beri çalışıyor olmalıydılar. Sendikaların uluslararası işçi örgütlerine üye olma hakkı da, aynı işkolunda en çok üyeye sahip sendikaya veriliyordu. Böylece diğerlerinin uluslararası örgütlenmelere üye olma hakları yokediliyordu. Diğer yandan, farklı işkollarındaki sendikaların aynı yörede birlik oluşturma hakları da yokedilmekteydi... Diğer birçok engelle birlikte sendikalara üye olma işi de zorlaştırılıyordu...

 

Görünüşte yüzde yüz bir geriye dönüş yoktu ama, Demirel Hükümeti tarafından getirilen bu değişiklik önerileri eğer Meclis’ten geçecek olurlarsa, sınıf sandikacılığının mezarı kolayca kazılabilir. İşçilerin ekonomik ve demokratik mücadele silahları olan grev ve toplu sözleşme hakları ve herşeyeden önce örgütlenme halkları ağır bir darbe yiyebilirdi. Sonuçta DİSK’in sonu gelirdi... Meydan, patronlarla, patronlar ve devlet bürokrasisi ile anlaşarak kişisel kasalarını dolduran sendikacı rolündeki gözboyayıcılara kalırdı.

 

Sonuçta, çogunluğu DİSK’e bağlı olan işçiler, İstanbul ve İzmit gibi büyük endüstri merkezlerinde 15 Haziran 1970 sabahı işbaşı yapmayıp yürüyüşe geçtiler. İstanbul’da, Kartal, Bakırköy, Levent, Topçular, Sağmalcılar, Gebze gibi yerlerde bulunan fabrikalardaki işçiler ve yine İzmit’te 115 fabrikadan işçiler ters yönlerden aynı istikamete doğru düzenli birşekilde yürüyüşe geçtiler.

 

Yolları üzerinde bulunan fabrikalardaki işçilerde onlara katıldığı için, yürüdükçe sayıları artmaktaydı... İlerleyen işçiler, polis barikatını aşarak Kadiköy’de birleştiler. Polisin açtığı ateş sonucu bir arkadaşlarını yitirmişlerdi... Yolu kesmek üzere yollanan askerler, başlarındaki subayların emriyle işçilere dokunmayacaklardı ve yürüyüş kolu tankların üzerinden geçip gidecekti... İşçiler, bu ilk gün saat 17.00’ye dek eylemlerini Kadıköy’de sürdüreceklerdi.

 

Ertesi gün, 16 Haziran’da aynı yoğunlukla süren gösterilerde ise üç işçi ölecek, 84 işçi yaralanacak ve 500’ü aşkın gösterici gözaltına alınacaktı. Ve aynı günün akşamı İstanbul ve İzmit’te 60 gün süreyle sıkıyönetim ilanedilecekti... Sendika yöneticileri tutuklanıp ağır ceza istemleri ile yargılanmaya başalanacaklardı...

 

Türk- İş yönetiminin engelleme çabalarına karşı sözkonusu direnişe, aralarında Türk- İş’e üye işçilerinde bulunduğı 200 bin civarında işçi katılacaktı. İlerici gençler de bu haklı ve demokratik eylemin içinde yeralacaklardı. Demirel Hükümeti’nin değiştirmek istediği 274 ve 275 sayılı yasalarla ilgili değişiklik önerileri gerçekleşmeyecekti. Örgütlü demokratik güçlerini gösteren işçiler kazanmışlardı... Fakat üst sınıflar, onların politikacıları bu yenilgilerinin rövanşını alabilmek, yığınların ekonomik ve demokratik mücadelelerini geriletebilmek için yeni hileler peşindeydiler. Ellerindeki en büyük silahları, “sol” adına sahneye çıkartılan kitlelerden kopuk bireysel terör eylemleri olacaktı.

 

Geniş işçi yığınları politik arana da örgütlü güçlerini gösterdikten kısa bir süre sonra kitlelerden kopuk bazı küçük gurupların önemsiz silahlı terör eylemleri başlayacaktı. Denetim altında bırakılan, yakalanmayan bu gurupların eylemleri olduğundan en az yüz kat daha büyütülerek kitlelere yansıtılacak, toplum içinde korku salınacaktı. Bu icazetli terör ortamında I. ve II. Erim Kabineleri devrilecek ve 12 Mart 1971 darbesi giderek daha fazla sağa çekilecekti. Grevler ve tüm demokratik eylemler yasaklanacak, olaylarla bağı olmayan ilerici aydınlar hapsedilecekler ve 1961 anayasası büyük ölçüde budanacaktı... Fakat uluslararası konjonktür elvermediği için yeniden sınırlı bir demokratik ortama geçiş sağlanabilecekti.

 

Yarım kalan iş, devamı getirilemeyen faşist darbe, 1970’li yılların sonunda alabildiğine alevlendirilen ve kitleleri korkutan bireysel terör ortamında gerçekleştirilecekti. Beyaz Saray patronlarının “bizim oğlanlar” olarak adlandırdığı bir klik, denetim altındaki kitlelerden kopuk terörün yarattığı dehşet ortamı içinde ve "yangın söndürmeye gelen tulumbacı" rolünde 12 Eylül 1980 günü kolayca iktidara elkoyacaktı...

 

Herşeyin denetim altında olduğu, darbenin ertesi gün terörün bıçak gibi kesilmesi ile de anlaşılacaktı... Demirel’in 1970 yılında yapamadığı iş, 12 Eylül 1980 darbesinin ardında fazlası ile gerçekleştirilecekti. İlk genelbaşkanı bir faşist tarafından öldürülmüş olan DİSK kapatılacaktı... Sendikal hareket günümüzdeki acıklı durumuna sürüklenecekti... (12 Mart ve 12 Eylül darbeleri için bak: Yusuf Küpeli, Halkın ekmeğine ve özgürlüklerine saldıran 12 Eylül darbesi; hazırlık tatbikatı 12 Mart darbesi ve dünyanın en ünlü ajanprovokatörlerinden biri üzerine kısa notlar)

 

14 Hazıran 2005

 yusufk@telia.com

(not: Yukarıdaki metin 12 Haziran 2007 Salı akşamı gözden geçirildi. Görülebilen bozuk cümleler ve imla hataları düzeltildi. Paragraflar yenilendi. Yeni cümleler ve paragraflar eklenerek anlatım biraz daha zenginleştirildi.- Y. Küpeli)

 

BAZI KAYNAKLAR:

 

- Y. N. Rozaliyev, Türkiye’de Sınıflar ve Sınıf Mücadeleleri, Belge Yayınları, İstanbul 1979

 

- Dimitır Şişmanov, Türkiye İşçi ve Sosyalist Hareketi Kısa Tarihi (1908- 1965), Belge Yayınları, İstanbul 1978

 

- A. Şunurov, Türkiye Proleteryası, Yar Yayınları, İstanbul 1973

 

- Kemal Sülker, 100 Soruda Türkiye İşçi Hareketleri, Gerçek Yayınevi, İstanbul 1968   

 

- Kemal Sülker, Sendikacılar ve Politika, May Yayınları, İstanbul 1975

 

- Kemal Sülker, Türkiye Sendikacılık Tarihi 1, Bilim Kitabevi Yayınları, İstanbul 1987

 

- SSCB Bilimler Akademisi Doğu Bilimleri Enstütüsü, Türkiye Cumhuriyeti (1917- 1974), Araştırma 1, Kızılırmak Yayınevi, Ankara 1979

 

bağlantılı metin:

 

Yusuf Küpeli, PROLETARYANIN DEVRİMCİ ENTERNASYONAL MÜCADELESİNİN VE DÜŞÜNCE SİSTEMİNİN IŞIĞINDA TÜRKİYE PROLETARYASININ MÜCADELESİNDEN KESİRLER VE 15- 16 HAZİRAN 1970 İŞÇİ DİRENİŞİNİ DOĞRU ANLAMA VE ANMA ÇABASI

1- Bir devrimi veya çalışanlardan yana yığınsal devrimci eylemi “anmak” ve anmak üzerine notlar

2- Proletaryanın ve ideolojisinin doğuşunu hazırlayan nedenler; bilimsel ve teknolojik devrim; değer, artıdeğer, kâr ve yeni sınıf savaşımı sürecinin başlangıcı üzerine kısa notlar

3- Tarih içinde proletaryanın yükselen sınıf savaşımı, güçlenen örgütlülüğü; Komünist Manifesto, I. Enternasyonal ve Paris Komünü üzerine notlar

4- Emperyalizm aşamasına evrimleşen kapitalizm koşullarında proletaryanın güçlenen örgütlülüğü; II. Enternasyonal, 8- saatlik işgünü, işçi sınıfının birlik ve dayanışma günü 1 Mayıs; I. Dünya Savaşı ve ihanet

5- Ekim Devrimi, III. Enternasyonal, Bolşevik Partisi, Spartaküs Birliği, Alman Komünist Partisi, Berlin Ayaklanması, kısa ömürlü Macar devrimi ve Bela Kun ve diğer gelişmeler üzerine çok kısa notlar

6- Türkiye proletaryasının tarih sahnesine çıkışı, Mütareke  yıllarına  dek örgütlenme ve mücadele deneyimleri, İştirakçi Hilmi, Mustafa Suphi, İttehat ve Terakki ve diğerleri  üzerine kısa notlar

7- İttehat ve Terakki Partisi’nin iç ve dış politikaları, Balkan Savaşı  ve I. Dünya Savaşı üzerine kısa notlar

8- ABD başkanı Woodrow Wilson’un Türkiye üzerine planları, galip emperyalist güçler tarafından tümüyle yokedilmek  istenen Türkiye

 ve Mütareke yılları İstanbul’ndaki işçi eylemlerinden bazı örnekler

9- Kurtuluş savaşı yılları içinde Türkiye proletaryasının ve diğer çalışanların örgütlenme ve ulusal mücadeleye katkı çabaları, Sovyetler’in Türkiye halkı ve kurtuluş mücadelesi önderleri üzerindeki etkileri üzerine notlar

Not: Yukarıda arabaşlıkları verilen kitapçık araya başka işler girdiği için tamamlanamadan Sinbad'a yerleştirilmiştir. Burada gözüken son 9. bölüme TKP'nin kuruluşu, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının öldürülüşleri, "Yeşil Ordu" ve aynı dönemde gözüken bilebildiğim diğer işçi ve halk örgütlenmeleri ile igili bilgiler yerleştirilecektir. Ardından gelecek diğer bölümlerde ise, Türkiye proleteryasının Cumhuriyet dönemindeki serüveni özetlenmeye çalışılacaktır ve 15- 16 Haziran direnişi biraz daha ayrıntılı olarak anlatılacaktır.- Yusuf Küpeli bak: Kol ve kafa emekçileri

http://www.sinbad.nu/