Aşağıdaki metin, Çin tarihi ve kültürüyle ilgili olarak hazırlanmış ve henüz basılmamış olan 18 bölümlük bir kitabın 4ncü bölümüdür.

 

4- Dört bin yıl boyunca Çin’i yönetmiş olan hanedanların sıralanışları, geçmişte Doğu'nun ve Batı'nın sınırlı ilişkileri, Çin dili ve modern Çin toplumu hakkında genel bilgiler

 

Yusuf Küpeli

 

İ. Ö. 2205 yılından İ. S. 1912 yılına dek Çin’i yirmi kadar farklı hanedan yönetmiştir. Bunların birkısmı aynı zaman süreçleri içinde ve birbirleri ile çatışma halinde varolmuşlardır... Manchu/ Ch’ing Hanedanı (1644- 1912) sözkonusu hanedanların sonuncusudur... Çin’de imparatorlar, göğün (cennetin, yaratıcı gücün) yeryüzündeki temsilcileri, yerle gök arasındaki bağlatı halkası konumunda olmuşlardır ve buna uygun ünvanlar kullanmışlardır...

 

Arkoolojik bulgulara ve belgelere göre kaydedilmiş ilk egemen Çin sülalesi Shang Hanedanı’dır ve bunlar İ. Ö. 1523- 1027 yıllarında ülkeyi yönetmişlerdir. Shang Hanedanı’nın egemenlik süreciyle ilgili tarihler değişik kaynaklarda biraz farklı gösterilmektedir. Bazıları bu sülalenin iktidar yıllarını İ. Ö. 1766- 1122 olarak kaydetmektedirler... Shang Hanedanı yazılı kayıtlara geçmiş ilk sülale olmakla birlikte, bundan önce gelen Xia (Hsia) Hanedanı vardır. Bazı tarihi kaynaklar ilk yönetici sülale olarak Xia (Hsia) Hanedanı anılmaktadır. Yönetim tarihleri tam kesinleşmemekle birlikte Xia (Hsia) Hanedanı’nın iktidar yılları bazı kaynaklarda İ. Ö. 2005- 1818, diğerlerinde ise İ. Ö. 2205- 1766 olarak gösterilmektedir. Xia (Hsia) Hanedanı, Shensi Bölgesi’nin güneyinde şekillenmiştir ve iktidar yılları bronz dönemine aittir. Burası, Wei He tarafından sulanan sonderece verimli ovaların olduğu bir alandır. Daha önce de ifade edildiği gibi, Xia (Hsia) Hanedanı aynızamanda dokuz masal kırallığının sonuncusu olarakta anılmaktadır...

 

Xia (Hsia) Hanedanı öncesi dönemler, Lung-shan veya Longshan olarak adlandırılan kültürü kapsamaktadır. Merkezi Çin’de şekillenmiş olan bu neolitik kültür, İ. Ö. 3500- 2000 veya 3000- 2000 yıllarını kapsamaktadır... İsveçli jeolog ve arkeolog Johan Gunnar Andersson tarafından bulunan ve erken bronz dönemini de kapsadığı anlaşılan Yang-shao veya Yangshao kültürünün tarihlerini ise İ. Ö. 3000- 1500 olarak kaydedilmektedir... Neolitik kültür, sözcüğü ile, halen bazı taştan aletlerin kullanıldığı ve “taş devri” denen çağın son dönemi kastedilmektedir.

 

Adını, bulunduğu Shantung Bölgesi’ndeki kentten alan Lung-shan kültürü veya evrensel adı Neolitik (neolithic) kültür olan süreç, Sarı Nehir vadisiyle ilintilidir. Bir- iki cümle ile bu dönem, halen kadının ön planda bulunduğu, inaç sistemi olarak Şamanizm’in (Shamanism) egemen olduğu, hayvanların evcilleştirildiği, çömlekçi tekerleğinin (tezgahının) ve taşımada araba tekerleğin kullanıldığı yıllardır. Bu dönemde yerleşik yaşama geçilmeye başlanmıştır; evler yapılmış ve köyler doğmuştur... İ. Ö. 3000’de Sarı Nehir vadisinde pirinç ekilmiştir. Değişik yeni teknolojiler gelişmiş, işi kolaylaştıran aygıtlar yapılmış, başta altın, bakır, kurşun gibi madenler eritilmiş, dönemin sonunda bakır ve kalay karıştırılarak tunç imaledilmiştir vs...

 

Çin’in medeniyete ilk geçiş dönemini kapsayan Yangshao kültürü, 1921’de Honan Bölgesi’nde, Pekin yakınlarında, Yang-shao’da başlayan kazı sırasında İsveçli jeolog ve arkeolog Johan Gunnar Andersson tarafından bulunmuş ve buluş 1923’de yayınlanarak dünyaya duyurulmuştur. Honan bölgesinde bulunan ve güneybatı Asya kültürleri ile bağlantısı olan Yangshao kültürü İ. Ö. 3000- 1500 yıllarını kapsamaktadır ve bronz bulguların 1300 yıllarından daha erken döneme, Shang Hanedanı (İ. Ö. 1766- 1122) yıllarına ait olabileceği hesaplanmaktadır...

 

Shang Hanedanı (İ. Ö. 1766- 1122) döneminde Çin alfabesi, yazı sistemi oluşmuştur (Bu hanedanın dönemleri değişik kaynaklarda biraz farklı gösterilmektedir ve hanedanın çöküşünün İ. Ö. 1122- 1030 yıllarını kapsadığı yazılmaktadır.). Ayrıca yine aynı dönemde, Shang Hanedanı sırasında, yılı 360 gün olarak gösteren, tesbit edilen 12 ayı ise 30’ar güne ayıran oldukça gelişmiş bir takvim üretilmiştir. Çin takvimi, hem güneşin ve hem de ayın hareketleri dikkate alınarak hazırlanmıştır... Shang Hanedanı’nın ardından yönetici sülaleler, Zhou (Chou) Hanedanı (İ. Ö. 1027- 771) veya (İ. Ö. 1122- 770); Bahar ve Sonbahar Dönemi olarakta anılan Geç Zhou (Chou) Hanedanı (İ. Ö. 770- 256) veya (İ. Ö. 770- 476); Küçük Devletler Dönemi veya Savaşan Devletler Dönemi (İ. Ö. 476/ 475- 221) olarak sıralanmaktadırlar. Savaşan Devletler Dönemi (İ. Ö. 476/ 475- 221) olarak anılan yıllarda varolan 6- 7 kadar prenslik birbirleri ile sürekli savaşmışlardır.

 

Batı Chou (İ. Ö. 1135- 1079) ve Doğu Chou (Geç Chou, İ. Ö. 720- 247) olarak sınıflandırılan Chou (Zhou)Hanedanı, 800 yılı aşan ömrü ile Çin’in en uzun ömürlü yönetimi olmuştur. Çevresinde doğan feodal lordlukların bazılarının ileride başlattıkları ayaklanma ile yıkılacak ve yerini sürekli birbirleri ile çatışan küçük feodal devletlere bırakacaktır. Kısacası, Chou (Zhou) Hanedanı’nın yıkılışı ile “Savaşan Devletler” dönemi başlamıştır... Günümüz Çin devletinin güneyinde, Shantung bölgesinde, Doğu Chou devletinin vasalı (kölesi) olarak doğan, daha sonra bağımsızlaşan ve İ. Ö. 722- 249 yıllarında varolabilen Lu devleti, Kunfuçyus’un (Confucius, İ. Ö. 551- 479) doğup eserlerini kaleme aldığı yerdir aynızamanda. Dönemin istikrarsızlığının ve düzen özleminin Kunfuçyus’un temel motivasyonu olduğu düşünülmektedir.

 

Savaşan Devletler Dönemi’nin ardından Ch’in (Qin) Hanedanı (İ. Ö. 221- 206) duruma egen olarak Çin’i merkezi bir yönetim altında birleştirmiş ve Erken İmparatorluk Dönemi devletleri olarak anılan süreci başlatmıştır. Günümüzde kullanılan Çin adı da bu hanedandan kalmadır... Erken İmparatorluk Dönemi olarak anılan yılların ilk imparatorluğunu kuran, Çin’i birleştirmeyi başaran ve ülkeye sülale adı olan “Çin” adını miras bırakan Ch’in (Qin) Hanedanı (İ. Ö. 221- 206), Savaşan Devletler Dönemi’nde Shensi Bölgesi’nde relatif küçük bir devletti... (Konuya ileride daha ayrıntılı gelinecektir.) Kısa ömürlü bu ilk imparatorluğun veya Ch’in (Qin) Hanedanı’nın yıkılmasının ardından, İ. Ö. 206- 202 yılları istikrarsızlıklarla, içsavaşlarla geçmiştir... Sonunda, -günümüz Çin toplumunun yüzde 90’dan fazlasının kimliğini ilintilendirdiği- Han İmparatorluğu (İ. Ö. 202- İ. S. 220) kurulmuştur. Erken (Önceki) Han Hanedanı (İ. Ö. 206/ 202- İ. S. 9) yıllarından sonra, Geç Han Hanedanı (İ. S. 25- 220) dönemi başlamıştır. Ömrü bir kaos ile noktalanan Han İmparatorluğu’nu, kısa süreli Üç Kırallık Dönemi (220- 265 ve 280) izlemiştir.

 

Sözkonusu Üç Kırallık Dönemi boyunca üç ayrı Han generali ülkenin kuzeyinde, batısında ve güneyinde kısa ömürlü üç devlet kurmuşlardır. Batı Chin (Jin, Tsin) devleti, 265- 317 yıllarında şekillenmiştir. Doğu Chin (Jin, Tsin) devleti ise, ülkeyi 317- 420 yıllarında yönetmiş. Aynı dönemin bir bölümü ve devamı Altı Hanedanlık olarak sayılmıştır. Altı Hanedanlık (220- 589) dönemi, Han Sülalesi’nin sonu (220) ile Sui Hanedanı’nın kuruluşu (589) arasındaki yılları kapsamıştır. Kısa ömürlü Sui Hanedanı’nın (581/ 586- 618) kuruluş süreci 581’de başlamış ve güney Çin’in alınış tarihi 589’da tamamlanmıştır... Birbirini izleyen sözkonusu kısa ömürlü Altı Hanedanlık, güney ve güneydoğudaki Wu (222- 280); Doğu Chin (317- 420); Liu-Sung (420- 479); Güney Ch’i (479-502), Güney Liang (502- 557) Güney Ch’en (557- 589) olarak sıralanmaktadırlar. Aynı dönemde merkezi Çin’de, Yangtze Nehri kıyısındaki Nankin başkent olmuştur... Aynı dönemde hem Taoism gelişmiş ve hem de ithal edilen Budism çok yaygın bir halk dini haline gelmiştir.

 

Sözkonusu Altı Hanedanlık süreci içinde Türk ve Moğol aşiretleri, Çin’i ortasından ikiye bölen Yangtze Nehri’nin biraz kuzeyinden itibaren ülkenin kuzey parçasına bütünüyle egemen olmuşlardır. Bunlar, türkçe konuşan ve Türk olan Toba’nın (T’o-pa) önderliğinde 386’da Wei devletini veya Wei Hanedanı’nı (386- 534/ 535) kurmuşlardır. Güçlü Budist inançlara sahibolan ve Budizmi devlet dini haline getiren Wei Hanedanı yaklaşık 200 yıl yaşadıktan sonra Sui Hanedanı’nın (581- 618) kurucusu Wen-ti tarafından yıkılmıştır. (Wen-ti veya Wendi; tapınak adı, Sui Kao Tsu; kişisel adı, Yang Chien; yönetimi, 581- 604)

 

Bazı tarihçiler tarafından Klasik İmparatorluklar Çini olarak tasnif edilen dönemin başlangıcında Sui Hanedanı bulunmaktadır ve bunlar Çin’in 300 yıllık parçalanmışlığına sonvererek ülkeyi yeniden birleştirmişlerdir. Kısa ömürlü Sui Hanedanı’nın boşluğunu T’ang Hanedanı (Tang, 618- 907/ 917) doldurmuştur. Bunu yine merkezi yönetimin çöktüğü Wu-tai (Beş Hanedanlar) ve On Kırallık dönemi (907- 960) izlemiştir. Aynı dönem içinde kuzey Çin’in eski imparatorluk bölgesi birbirleri ile çekişen beş farklı hanedan (Wu-tai) tarafından denetlenmiştir. Aynı süreç içinde güney Çin’de ise relatif stabil rejimler olarak on kırallık varolmuştur. Bu nedenle aynı yıllar On Kırallık (Shih-kuo) dönemi olarakta anılmıştır... Chou Hanedanı’nın generallerinden olan ve ülkeyi yeniden birleştirmeyi başaran Chao K’uang tarafından kurulan Sung (Song) Hanedanı (960- 1279), 1127 yılından sonra sadece Çin’in güneyinde egemen olabilmiştir. Çünkü, 1211 yılından itibaren kuzeyde Cengiz Kağan’ın (Temuçin, 1155? veya 1162?- 18 Ağustos 1227) önderliğinde Moğol istilası başlamıştır. Güney Sung (Song) Hanedanı (1127- 1279), Çin’in bütününü elegeçiren Kubilay Kağan (1215- 94) tarafından yıkılmıştır.  

 

Geç İmparatorluk Çini olarak anılan dönem Moğol Yüan Hanedanı (1206- 1368) ile başlatılmaktadır. Bu hanedanın temellerini atan, 1215’de Çin’in kuzeyini elegeçirebilmiş Cengiz Kağan olmakla birlikte, hanedanın asıl kurucusu Çin'in tümüne egemen olan Kubilay Kağan'dır. Kubilay Kağan, Cengiz Kağan'ın torunudur... Çin’in güneyi, dolayısıyla bütünü torunu Kubilay Kağan tarafından 1279 yılında fethedilebilmiştir ve sözkonusu hanedanın asıl kurucusu da Kubilay Kağan olmuştur... Aynı yıl, 1279’da Yüan Hanedanı’nı resmen ilaneden Kubilay Kağan, Çin usulü idari sistemi de ödünç almıştır. Fakat Moğollar, yabancı kökenli diğer hanedanlar gibi olmamışlar, bütünüyle çinlileşmemişlerdir. Temel ayrılıklarını herzaman korumuşlardır ve 1300’lü yılların ortasında başlayan köylü ayaklanması ile yıkılmışlardır...

 

Kubilay Kağan’ın ölümü ile -Sarı Deniz’den veya Pasifik’ten Karadeniz’e dek uzanan- uçsuz bucaksız Moğol İmparatorluğu dörde bölünmüş ve bu bölünme Çin’e de yansımıştır... Diğer yandan, Kubilay Kağan’ın torunlarının bozkırın kişiyi güçlü kılan sade yaşamından koparak Çin’in uyuşturucu sefahat alemlerine dalmalarına ve birbirleri ile de çekişmeye başlamalarına, Moğol yöneticilerin Çin halkı ile kopuklukları da eklenince, Yüan Hanedanı’nın sonu gelmiştir. Hanedan’ın son temsilcisi Togan Temür (1333- 1370), güneyde Kanton’da başlayarak yayılan köylü ayaklanması sonucu egemenliğini yitirmiştir. Böylece Çin’de varolan Moğol yönetimi kesinlikle sonbulmuştur...

 

Basit yoksul bir köylü olarak Çin’in doğu kıyısındaki Nanking yakınlarında doğmuş olan Hung-wu tarafından Ming Hanedanı (1368- 1644) kurulmuştur. Ming Hanedanı döneminde Çin, kuzeyde Kore, Moğolistan ve Türkistan içlerine doğru genişlerken, güneyde de Vietnam ve Myanmar (Burma) içlerine dek yayılmıştır. Çin’in diğer tüm yerli yöneticilerinden çok daha fazla doğu Asya üzerinde etkili olan bu iktidar aynızamanda tüm dünya da da tanınmıştır. Bu ününün ve gücünün yanında Ming iktidarı, diğer yandan, Çin’de varolan en otokratik, iktidarın hiç paylaşılmadığı merkezi baskıcı bir yönetim olmuştur. Kısa ömürlü merkeziyetçi Ch’in/ Çin İmparatorluğu’nun (İ. Ö. 221- 206) bürokratik mekanizmasını devralan Ming Hanedanı (1368- 1644) uzun süre Çin’e politik bir stabilite sağlamış olsa da, tüm despotik yönetimlerin sonunda sürüklenmekten kurtulamıyacağı idari çürümenin, rüşvetin ve devlet malını çalmanın pençesinde ordusunu besleyemez hale gelmiştir. Bu koşullar içinde imparatorluk iç çatışmalara sürüklenince, yönetim kuzeydeki Mançuryalı Tunguz aşiretlerinden yardım istemek zorunda kalmıştır... İleride daha ayrıntılı anlatılacağı gibi, fırsattan yararlanan Tunguz “kurtarıcılar”, Manchu (Ch’ing) Hanedanı’nı (1644- 1911/ 1912) kurmuşlardır. Çin’in yabancı kökenli bu son hanedanı, Cengiz Kağan soyundan Moğol yöneticilerin veya Yüan Hanedanı’nın tersine hızla çinlileşmişlerdir... Bu hanedanın sonuyla birlikte Çin’de monarşik yönetim, imparatorluklar dönemi kapanmış, cumhuriyet başlamıştır.

 

Metnin ilerideki bölümlerinde daha ayrıntılı olarak anlatılacağı gibi, 1911’de gerçekleşen ulusal devrimle birlikte Çin Cumhuriyeti kurulmuştur. Bu arada yeniden kısa bir monarşi dönemi yaşanmıştır. Ardından, güney de Sun Yat-sen liderliğinde Çin Cumhuriyeti dirilip egemen olmuştur ama, 1927’de milliyetçiler ile komünistler arasındaki ittifakı bozan Chiang Kai-shek’in komünist katliamının ardından içsavaş başlamıştır. Bunun ardından, 1937- 45 sürecinde Japon istilası ve direniş yaşanmıştır. Japon istilasının sonbulmasıyla birlikte, 1945- 49’da yeniden kanlı bir içsavaş alevlenmiş ve 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti kuruluncaya dek ülke birtürlü politik istikrara kavuşamamıştır...

 

Sınıf savaşımlarının farklı boyutlar ve görünümler alarak ulusal ve uluslararası arenalarda karşılıklı derin etkileşim içinde sürmekte olduğu bir toplumsal yaşam içinde mutlak bir politik istikrardan, stabiliteden sözetmek olanaksızdır. Ulusal ve uluslararası arenada yansımaları olan sınıflı toplumlar içinde sağlanabilen tüm toplumsal- politik istikrarlar göreceli ve geçicidirler. Buna karşın, ülkelerin farklı sosyal sınıflara bölünmüş halkları, en genel anlamıyla ve bütünüyle insan soyu, sözkonusu çatışmalarını ne ölçüde demokratik platformlarda barışçı yöntemlerle çözerek ilerleme yeteneği gösterebilirse, o ölçüde acı verici trajedilerden ve hatta tüm medeniyetlerin sonu olabilecek tehlikeli “kazalardan” korunmuş olur.

 

Doğulu Çin’in Batı ile giderek yükselen ve karmaşık biçimler alan ilişkilerinin kökü Roma İmparatorluğu dönemine dek uzanmaktadır aslında... Tarihin ilginç tesadüfü, doğu da merkezi bürokratik yapısı ile Ch’in/ Çin İmparatorluğu (İ. Ö. 221- 206) tarih sahnesine çıkarken, batı da İtalya yarımadasında da tam egemenliğini sağlayan Roma, küçük bir kırallık olmaktan çıkmış, “cumhuriyet” yönetimi ile büyük bir imparatorluğa doğru evrimleşmeye başlamıştır. Aynı Yarımada’da İ. Ö. 1000- 800’lü yıllardan itibaren bir medeniyet geliştirmiş olan Etrüksler’e galip gelen Roma, İ. Ö. 264’de tüm Çizmeyi egemenliği altından konfederatif bir yapıda birleştirecektir. Bundan sonra Roma, İ. Ö. 264- 146 yıllarında, Akdeniz egemenliği için  Kartaca ile kanlı uzun bir mücadeleye girecektir... Kartaca, Doğu Akdeniz'de, şimdiki Lübnan'da yaşamış olan Fenikelilerin Kuzey Afrika’da, şimdiki Tunus’ta İ. Ö. 814 kurdukları bir koloni olarak tarihi yaşamına başlayıp, yüksek bir medeniyet düzeyine erişmiş ve Roma'yı yıkabilecek güce dek ulaşmıştır... Roma- Kartaca savaşlar, İ. Ö. 146 yılında Kartaca'nın istila edilip vahşice toptan yokedilmesi ile noktalanacaktır. En büyük rakibi Kartaca'yı yokeden Roma, Akdeniz, Kuzey Afrika ve Grek devletleri üzerinde egemenlik kurarken, Doğu’da Çin, günümüz Çin toplumunun yüzde 90’dan fazlasının kimliğini ilintilendirdiği Han İmparatorluğu (İ. Ö. 202- İ. S. 220) ile yönetilmekteydi. Erken (Önceki) Han Hanedanı (İ. Ö. 206/ 202- İ. S. 9) yıllarından sonra, Geç Han Hanedanı (İ. S. 25- 220) dönemi başlayacaktı... Ve artık, İ. Ö. 31 yılında Roma, İ. Ö. 509 yılından beri sürmekte olan cumhuriyet yönetimini Augustus ile noktalayıp, İ. S. 476 yılına dek sürecek İmparatorluk serüvenine başlayacaktı...

 

Batı’nın Çin ile ilişkilerinin Roma İmparatorluğu’nun geç dönemlerine uzandığı bilinmekteyse de, bu ilişki, sistematik olmamıştır. Ve ayrıca karşılıklı diplomatik bir tanıma sözkonusu değildir. Aynı ilişki sadece Çin hakkında Batı’nın ve Batı hakkında da Çin'in sınırlı bilgilere sahibolması anlamına gelmektedir... Örneğin, daha 500’lü yıllarda Aleksandria’da (İskenderiye) yaşamış coğrafyacıların Çin’den Tzinitza olarak sözettikleri bilinmektedir. Denizlerde karşılıklı yelken açmaların, aşiretlerin doğudan batıya hareketlerinin sınırlarını aşamayan bu ilişkiler hiçbirzaman kalıcı ve istikrarlı biçimde olamamıştır... Çin ile Batı’nın düzenli ilişkilerini başlatan, Doğu- Batı ticaret yollarını açarak güvenlik altına alan kişi, geçmişin en devasa imparatorluğunu kuran Cengiz Kağan’dan (Temuçin, 1155? veya 1162?- 18 Ağustos 1227) başkası değildir. Daha Cengiz Kağan sağ iken -Çin’in kuzeyini de içine alan- büyük Moğol İmparatorluğu’nun sınırları, Makendonyalı İskender’in egemen gözüktüğü alandan dört kez daha büyüktü. Çin’i sözkonusu imparatorluğun sınırları içine tümüyle katacak olan Cengiz Kağan’ın torunu Kubilay Kağan (1215- 1294) döneminde bu sınırlar Pasifik’ten Karadeniz’in batı kıyılarına dek uzanacaklardır... Cengiz Kağan’ın ve ardından torunlarının gücü ve yayılması Batı’yı Doğu ile ilişki aramaya zorlamıştır. Sonuçta, 1245’de Givovanni da Pian del Carpini ve yine 1253’de Willem van Ruysbroeck, büyük kervanlarla Karadeniz’in ve yine Hazar’ın ve Aral’ın kuzeyinden Asya içlerine doğru ilişki aramak amacıyla yollara düzülmüşlerdir...

 

Venedikli tüccar ve serüvenci Marko Polo (1254- 1324), Asya içlerine doğru 1271’de daha 17 yaşında iken yola düzülüp 1295’e dek yurdundan uzaklarda gezecektir. Marko Polo, gurbetteki bu 24 yılının yaklaşık 17 yılını Kubilay Kağan’ın Çin’inde geçirecektir... Kubilay Kağan ile kişisel dostluk kuran Marko Polo, 1287 yılında büyük Kağan’ın bir savaşına da tanık olacaktır. Kubilay Kağan’ın başkaldıran ve kendisiyle iktidar mücadelesi başlatan amcası Nayan’ın 300 bin kişilik ordusunu 460 bin kişilik bir ordu ile yokedişini izleyecektir... Kubilay Kağan’ın ordusu hızlı bir manevrayla ummadığı bir zamanda düşman güçleriyle temas sağlayıp, baskın niteliğinde bir savaşla zafere ulaşacaktır. Babtist edilmiş bir Hıristiyan olan Nayan’ın ordusu, sabah başlayan kanlı savaşı akşam üzeri tamamen yitirecektir... Aslında Maco Polo, Kağan’ın 1278 yılında güneye, Burma’ya yolladığı orduya da katılmıştır. Ertesi yıl, 12 bin iyi silahlanmış Moğol süvarisi, süvari birlikleri, piyade birlikleri ve kale gibi iki bin filden oluşan 60 bin kişilik Burma ordusunu yenecektir. Moğol askerleri önce fillerden korkup kaçmışlardır ama, subaylarının geliştirdiği akıllıca bir taktikler filleri ürkütmeyi ve Burma ordusunu dağıtmayı başaracaklardır. Bu savaşta elde edilen ganimet filler, Kubilay Kağan’ın ordusunda çok daha ustaca kullanılacaklardır... Şüphesiz Kubilay Kağan'ın savaşları yukarıda anılanlarla sınırlı değildir ve hatta 1274 ve 1281 yıllarında iki ke Japonya kıyılarına çıkartma girişiminde bulunmuştur. Moğolların Japonya'ya yönelik istila girişimlerinde talihlerini döndüren, direnişten ziyade fırtına olmuştur.

 

Çin’de kaldığı süre içinde Marko Polo, Kubilay Kağan’a Batı ve inançları hakkında bilgi verecektir ama, aslında iki Venedikli tüccar, Maffeo ve Nicolo Polo kardeşler ondan önce Çin’e, Pekin’e ulaşıp Batı dünyası, italya ve Papa hakkında Kubilay Kağan’a geniş bilgiler vermişlerdir... Türkçe lehçeleri çok iyi konuşan Maffeo ve Nicolo biraderler, 1260 yılında Kırım limanına gelmişler, bölgede çıkan içsavaş nedeniyle aynı yoldan geri dönemedikleri için Doğu’ya doğru yollarına devametmişler ve önce üç yıl Buhara’da kalmışlardır. Moğol korumasındaki aynı kişiler Gobi çölünü geçip 1266 yılında Pekin’e ulaşmışlar ve bildikleri türkçe lehçelerin yardımıyla Kubilay Kağan’a geniş bilgiler vermişlerdir. Ve O’nun tarafından çok büyük bir misafirperverlikle ağırlanmışlardır...

 

Kubilay Kağan, güvenlikli olarak geri yolladığı bu iki kardeşle birlikte Papa IV. Clement’e (Papalığı, 1265- 68) bir mektup yollamıştır. Kubilay Kağan, Papa’ya yolladığı mektupta, ondan, Hıristiyanlığı ve Batı bilimini öğretebilecek 100 akıllı ve eğitilmiş aydın kişiyi Çin’e göndermesini istemiştir. Ve yine Kubilay Kağan, Kudüs’te bulunan Kutsal Türbe’den elde edilen yağdan istemiştir. (Kutsal Türbe, Jesus Christ/ İsa’nın gömülü olduğuna inanılan yerdir ve çarmıha gerildi alanın hemen yanındadır. Burası, eski Kudüs’ün kuzeybatısına düşmektedir...) Kubilay Kağan Hıristiyanlığa ilgi duymuştur ama, Budism’i seçecek ve bu inacı devlet gücüyle destekleyecektir... Sözkonusu mektup şahsen Papa IV. Clement’e (1265- 68) yollanmış olsada, o yıllarda kısa süreler içinde sık sık Papa değişiklikleri olduğu gözlemlenmektedir. Papalık koltuğuna 1271- 76 yıllarında X. Gregory, 1276 yılında V. Innocent, yine 1276 yılında V. Adrian, 1276- 77 yıllarında XXI. John, 1277- 80 yıllarında III. Nicholas, 1281- 85 yıllarında IV. Martin, 1285- 87 yıllarında IV. Honorius, 1288- 91 yıllarında IV. Nicholas, 1294 yılında V. Aziz Celestine, 1294- 1303 yıllarında ise VIII. Boniface oturmuşlardır.

 

Aslında, Kubilay Kağan ile ilk kez görüşen ve O’nun özel elçisi olarak 1269 yılında İtalya’ya, Venedik’e geri dönen Maffeo ve Nicolo Polo biraderlerden Nicolo, ünlü gezgin Marco Polo’nun babasından başkası değildir... Nicolo Polo 1269 yılında yurduna döndüğü zaman, eşinin veba salgınında öldüğünü ve oğlu Marko’nun 15 yaşını doldurmuş olduğunu görecektir. Marko’nun 17 yaşına bastığı 1271 yılında Polo biraderler, yanlarına yeni yetme Marco Polo’yu da alarak, Papa X. Gregory’nin (1271- 76) Kubilay Kağan’a yolladığı mektupla birlikte -Kudüs’ün hemen kuzeyinde bulunan- Acre limanına doğru yola çıkmışlardır... Artık Haçlı seferleri sonuna yaklaşmaktadır ve Mısır- Suriye egemeni Memluklular, 1268 yılında Antakya’yı Haçlı istilasından kurtarmışlardır (Memluklular veya Kölemenler, çoğunluğu Türk olan köle askerlerin devleti, 1250- 1517). Tripoli 1289 yılında ve Haçlı istilacıların son kalesi olan Acre’de 1291 yılında kurtarılacaktır. Kısacası, bölge karışıklıklar ve savaşlarla doludur... Papa’nın Kubilay Kağan’a göstermeye çalıştığı “yakınlık”, Haçlı güçlerin gözdikmiş olduğu zengin Ortadoğu coğrafyasını Doğu’dan baskı altına almış olan Moğol güçleri ile ittifak arama çabasından soyutlanamaz herhalde... 

 

Maffeo, Nicolo ve Marco Polo’dan oluşan üçlü, Acre’den Kudüs’e geçip Kubilay Kağan’ın istemiş olduğu kutsal yağı aldıktan sonra, Maffeo ve Nicolo yolculuğu sürdürmekten korkarlar. Bulunamayan yüz misyonerin sorumluluğu da genç Marco Polo’nun omuzlarına yüklenerek, O’nu tekbaşına Çin’e doğru yolcu ederler. Marco Polo 1772 yılında Pers Körfezi’ne (Basra Körfezi) ulaşır. Afganistan, Tibet, Türkmenistan ve Gobi Çölü üzerinden geçerek, 1275 yılında Pekin’in 180 mil kuzeybatısına ulaşır. Ve O aynı yıl Kubilay Kağan ile karşılaşacaktır... Kubilay Kağan, O’nu, 1291 yılında (bazı kaynaklarda 1292), İran’ı yöneten Moğol İlhanlı Hanedanı’na (Il-Kağan, 1256- 1353) yollanan prenses Koekecin’in kafilesine katarak yurduna geri yollamıştır. Kafile Güney Çin’de bir limandan 14 gemi ve 600 yolcuyla denize açılıp, Endonezya, Srilanka, Hindistan üzerinden Pers Körfezi’nin başlangıcındaki Hürmüz Boğazı’nda yeralan Hürmüz limanına ulaşmıştır. Marko Polo Venedik’e ancak 1295 yılında varabilecek ve gelişi sansasyon yaratacaktır. Kısa süre sonra, 1296’da, Venedikle savaşan Ceneviz güçlerinin eline esir düşecek, ve anılarını Ceneviz’de hapishane de dikte ettirtecektir. Daha sonra yazılanlardan bazılarını kendisinin söylemediğini iddia edecektir ama, bunlar yine de Çin ile ilgili önemli dökümanlar olarak tarihe kaynaklık edeceklerdir. Yukarıda verilen bazı tarihler, kaynaktan kaynağa birkaç yıl oynayabilmektedir...   

 

Marko Polo, Kubilay Kağan’a verdiklerinden kat kat fazlasını alarak, yepyeni bilgilerle ve değerli ipek kumaşlar, mücevherler ve diğer değerli hediyelerle zenginleşmiş biri olarak yurduna dönecektir. Şüphesiz O’nun bu aldıklarına tüm Batı toplumlarını ilgilendiren bilgiler de dahildir ve asıl zenginlikler bu yepyeni bilgilerde gizlidirler... Çin sayesinde Batı, kara barut, kağıt ve İtalyan mutfağının ünlü lezzeti olarak bilinen makarna (pasta, spagetti vs.) ile ve daha birçok yenilikle tanışacaktır...

 

Haçlı Seferleri’nin yardımıyla, İslam dünyasından elde edilen değerli bilgilerle Batı’nın Ortaçağ karanlığından çıkmaya başladığı önemli bir tarihi değişim anında yaşamıştır Marco Polo. Batı’da başlayan aydınlanmaya, Polo biraderlerin, Marco Polo’nun ve diğer gezginlerin Çin’den elde etmiş oldukları değerli bilgiler de büyük katkı sağlamıştır. Ve ileride, aradan yaklaşık 600 yıl geçtikten sonra, 1800’lü yılların ilk yarısından, Çin’den alınan barutun gücüyle ölüm yağdıran İngiliz topları, Çin yönetimine diz çöktürtecektir. Zorla imzalatılan sömürgeci anlaşmaların ardından İgiliz tüccarları, Hindistan’dan getirdikleri afyonu bu ülkede özgürce pazarlayacaklardır. Kolay servetler elde ederlerken, Çin toplumunu da uyuşturucuya bağımlı kılacaklardır... Çin’e ilk sistematik misyoner akını 1500’lü yıllarda başlayacaktır ama, sömürgecilik, Hıristiyan misyonerlerin öncülüğünde 1700’lü yıllarda, Manchu (Ch’ing) Hanedanı döneminde Çin topraklarına girecektir. Ardından kanlı yöntemlerle yerleşmeye başlayacaktı... “Afyon Savaşı” (1839- 42) olarak adlandırılan sömürgeci saldırıya ileride geleceğiz...

 

Aslında, kara barut daha 900’lü yıllarda Çin’de havai fişeklerin fırlatılmalarında ve işaret verme işlerinde kullanılmaktaydı. Buna karşın bazı kanıtlar kara barutu Arapların geliştirmiş olduklarını da göstermektedir. Bu nedenle barut, Batı’ya Araplar aracılığıyla girmişte olabilir. Barutun Batı’ya her iki kaynaktan da girmemesi için bir neden yoktur aslında... Araplar, ilk kez 1304’de, -demirle güçlendirilmiş bambu kamışlardan- ok fırlatmak amacıyla kara barutu silah olarak kullanmışlardır. Batı ise barut ile ilk ciddi ilişkisini barışçı olmayan amaçlarla, ateşli silahlarda kullanma niyetiyle 1300’lü yıllarda kuracaktır... Yine kağıt ve kağıt para kullanımı Çin’de çok erken başlamıştır. Örneğin, Kubilay Kağan, iktidarı adına 1260’da kağıt para bastırtmıştır. Kağıt paraların kökü Çin’de 600’lü yıllara dek inmektedir. Ve 800’lü yıllardan itibaren kağıt paralar Çin’de sistematik olarak kullanılmışlardır. Kısacası, Marko Polo Çin’de iken, diğer para birimlerinin yanında kağıt paralarda tedavülde idiler ve Marko Polo bu paralar ve gelişmiş bir kredi sistemi hakkında bilgiler de vermektedir... Bildiğimiz sıradan kağıdın geçmişi ise Çin’de 105 yılına dek uzanmaktadır... Kısacası, kağıdın ve makarnanın Çin kökenli oldukları kesinlikle bellidir.

 

Marco Polo, Kubilay Kağan’ın Pekin’de bulunan eşsiz sarayından hayranlıkla sözetmektedir. Bu, bilinen saraylardan değildir. Duvarları altın ve gümüş kaplı saray 200 ipek şeritle tutturulmuş kamışların, değneklerin üzerine oturtulmuş, gerektiğinde parçalarına ayrılıp taşınabilen devasa bir çadırdır. Pekin dahil Çin’in kuzey yarısının daha 1200’lü yılların başında Cengiz Kağan tarafından elegeçirilmiş olduğu düşünülürse, aynı yüzyılın sonunda tüm Çin’in egemeni Kubilay Kağan’ın bile halen göçebe geleneklerden kopamadığı, Çinli olamadığı anlaşılır. Şüphesiz bu durum yabancı kökenli Çin hanedanları arasında bir istisna oluşturmaktadır ve Moğolların göçebe geleneklerine ne ölçüde bağlı olduklarını göstermektedir... Ve yine Marco Polo’nun raporlarına göre, Çin’de yılda 125 bin ton demir üretimekteymiş. Tüm Avrupa bu düzeyde bir demir üretimine anacak 500 yıl sonra, 1700’lü yıllarda ulaşabilmiş. Sadece bir bölgede 30 ton tuz üretilmekte imiş ve bu miktar da Avrupa için gözkamaştırıcı olmaktaymış...

 

Marco Polo’nun anlatımıyla, duvarları altın ve gümüşle kaplı aynı cadır- sarayın salonunda altı bin kişi birlikte akşam yemeği yiyebilmekte imiş. Sarayın odalarının duvarları, insan ve hayvan resimleriyle süslüymüş. Ve sarayın malı on bin lekesiz beyaz atın sütü, saray ahalisine ve Cengiz Kağan’ın aşiretine aitmiş... Fakat tüm bu bilgilerin yanında Marco Polo’yu asıl heyecanlandıran, Moğolların sonderece gelişmiş haberleşme sistemleri olmuş. Sözkonusu sistem, yaya- koşuculardan oluşan “ikinci sınıf” habercilerden; suvarilerden oluşan “birinci sınıf” habercilerden; ve uçsuz bucaksız Moğol İmparatorluğu’nun sınırlarının bir ucundan yönetimin merkezine, saraya görülmemiş bir hızla haber uçuran özel ulaklardan oluşmakta imiş. Anılan sonuncular, sürekli tazelenen dörtnala atlarla günde 250- 300 mil gibi -çağlarına göre- inanılmaz mesafeleri katetmekte imişler. Yaya giden ve bellerinde geldiklerini haber veren küçük çanlarla dolu kuşaklar taşıyan “ikinci sınıf” haberciler için her üç milde bir istasyonlar bulunmaktaymış. Birinci sınıf atlı haberciler için ise her 25 milde bir at değiştirme durakları bulunmaktaymış. Bunların yanında ülkede, büyük kentleri ve pazarları birbirine bağlayan, yük taşımacılığını ve dolayısıyla ticareti kolaylaştıran mükemmel bir kanal ulaşımı sistemi bulunmaktaymış...  

 

Günümüzde Çin’in yüzölçümü 9 milyon 596 bin 960 kilometre karedir. Bunun 270 bin 550 kilometre karesini sular, yani nehirler ve göller oluşturmaktadır. Toplam 14 ülke ile karadan sınırları olan Çin’in sınırlarının uzunluğu 22 bin 117 kilometredir. Kıyı uzanluğu ise 14 bin 500 kilometredir. Ülkenin kuzeyden güneye genişliği 5 bin kilometre, doğudan batıya uzunluğu ise yaklaşık 5 bin 500 kilometre kadardır... Çin Komünist Partisi’nin iktidara geldiği veya devrimin gerçekleştiği 1949 yılında ülke nüfusu 542 milyon iken, bu sayı 2000 yılında 1.3 milyara ulaşmıştır. Kadın nüfusun uzun yaşama ortalaması 74 yılı biraz geçerken bu erkeklerde 71 yıla yaklaşmaktadır. Nüfus artışını engellemek amacıyla 1970’li yıllardan itibaren çaba sarfedilmektedir. Çin’de ulusal dil olan Mandarin dışında 55 farklı azınlığın kendi dilleri bulunmaktaymış. Güney Çin’de ise yoğun olaran Kantonca (Cantonese) lehçesi konuşulmaktaymış.

 

Bir önceki bölümde anılan klasiklerin kaleme alındıkları Çin dili, genellikle doğu Asya dillerini içine alan Sino- Tibetan dil gurubuna bağlıymış... Sino- Tibetan olarak anılan dil gurubu, temel olarak Çince ve Tibeto- Burma dillerinden oluşmaktaymış. Tibeto- Burma gurubunun içinde yaklaşık 300 dil varmış... Bazı uzmanlar Çin dilini Ön- Çince, İ. Ö. 500 yıllarından daha önceki dil ve sonrası olarak ayırmaktaymışlar. Eski Çince’nin egemen olduğu dönem bazı anlatımlarda İ. Ö. 700- 200’lü yıllar, diğerlerinde ise İ. Ö. 1000- 600’lü yıllar olarak gösterilmektedir. Yine bazı anlatımlarda İ. Ö. 200’lü yıllardan İ. S. 907’ye dek geçen süreçteki dil Orta Çince olarak tasnif edlirken, diğerlerinde Orta Çince İ. Ö. 600’lü yıllardan İ. S. 900’lü yıllara kadar konuşulan dil olarak gösterilmektedir. Bundan sonrası ise tüm kaynaklarda Modern Çince olarak tasnif edilmektedir...

 

Çincenin değişik lehçeleri farklı diller olarakta tasnif edilmekte imişler. Bunların en popüler olanı Mandarin çincesi, daha çok kuzey, merkez ve batı Çin’de konuşulmaktaymış. Doğu Mandarin, Pekin civarında, Sarı Deniz kıyılarından kuzeye Mançurya’ya dek olan bögede, Batı Mandarin ise, merkez ve batı bölgelerde konuşulmaktaymış. Bunun yanında, doğu kıyılarında, Shanghai ve daha güneydeki kıyılarda konuşulan Wu; bunun hemen kuzeyinde Jianghuai; güneydoğudaki kıyılarda ve Taiwan’da konuşulan Hokkien (Min); Alt alta olan Wu ve Hokkien bölgelerinin hemen batısında Gan; bunun biraz daha güneyinde Hakka (Kejia); batı da çok geniş bir alanda Huguang (Xinan); merkezde, ortada, Xiang; kuzeyde, Doğu Mandarin ve Batı Mandarin bölgelerinin arasında kalan geniş bir alanda Jin; en güneyde, Güney Çin Denizi kıyılarında Kantonca (Cantonese, Yue); bu son anılanın hem batısında, Vietnam sınırına yakın yerlerde ve hem de aynı bölgenin kuzeyinde bir alanda Ping & Xiangnan lehçeleri konuşulmakta imiş...

 

Birleşik ulusal bir dil yaratabilmek için 1900’lü yılların başında Mandarin temel alınarak ortak modern Çince inşaedilmeye başlanmış. Bu girişim, dünyada yaşanan en büyük dil devrimi olmuş. Sözkonusu dil devrimi üç temel amaca yönelmiş. Birinci iş, yazı dilinde kullanılan karakterlerin basitleştirilmesi olmuş. İkincisi, Pekin civarında kullanılan Doğu Mandarin temel alınıp dil tüm Çin için standartlaştırılmış. Üçüncüsü ise, dilin fonetiğine, sese, söylenişe ait devrim olmuş... 

 

Çince de konuşma dili ile yazı dili arasındaki bağ oldukça karmaşıkmış. Yazı dilinde kullanılan karakterlerin başlangıç zamandarına ait somut bir kayıt yokmuş. Sözkonusu karakterlerin başlangıcının İ. Ö. 2600 yıllarına uzandığı sanılmakla birlikte, arkeolojik bulgular bu karakterlerin en eski İ. Ö. 1700 yıllarında kullanılmış olduklarını göstermekteymiş. Karakterlerin herbiri, dil içinde anlamlı bir birliği ifade etmekte imişler. Yani, Latin alfabesinde kullanılan harflarden tamamen farklı olarak bütün bir kelimeyi, anlamı ifade etmekte imişler... Günümüzde Birleşmiş Milletler bünyesi içinde varolan beş resmi dilden biri de Çince imiş. 

 

Çin’de Çinliler dahil 56 farklı halk gurubu yaşamaktadır. Kimliğini -Çinli anlamına- Han olarak açıklayanlar nüfusun yüzde 91.02 kadarını oluşturmaktadırlar. Geriye kalan yüzde 8.98 ise diğer 55 etnik azınlığı oluşturmaktadırlar. Bunlar, Moğol, Hui, Tibetli, Uygur, Miao, Yi, Zhuang, Bouyei, Koreli, Manchu (Mançuryalı), Dong, Yao, Bai, Tujia, Hani, Kazak, Dai, Li, Lisu, Va, She, Gaoshan, Lahu, Shui, Dongxiang, Naxi, Jingpo, Kırgız, Tu, Daur, Mulam, Qiang, Blang, Salar, Maonan, Gelo, Xibe, Achang, Pumi, Tacik, Nu, Özbek, Rus, Ewenki, Benglong, Bonan, Yugur, Jing, Tatar, Drung, Oreqen, Hezhen, Moinba, Lhoba ve Gelo halklarından oluşmaktadır. Eşit vatandaşlar olarak devlet bunların yasal haklarını ve ilgi alanlarını koruma altına almış.

 

Çin’de kullanılan aile adlarının geçmişi 5 bin yıl öncesine uzanmaktaymış. Yine ülkede 5 bini aşkın aile adı bulunmaktaymış. Bunlar arasında 200- 300 kadarı çok popülermiş... “Aile adı” denen şeyden kasıt, Batı’da ve Türkiye’de kullanılan soyadı olmaktadır. Çin’de aile adları (soyadları), Batı’nın tersine asıl adın başına gelmektedir. Örneğin, bir kişinin verilmiş adı Dong, aile adı ise Wang ise, o kişi Wang Dong olarak çağrılmakta imiş... En çok kullanılan aile adları Li, Zhang, Wang, Zhao, Liu, Chen vs. olmakta imiş. En son resmi istatistiklere göre en popüler üç aile ismi sırasıyla yüzde 7.9 ile Li, yüzde 7.4 ile Wang ve yüzde 7.1 ile Zhang imiş.  

 

Günümüzde idari olarak Çin, 23 eyaletten, 5 otonom/ özerk bölgeden ve 4 yerel/ lokal yönetimden oluşmaktadır. Devlet organları, Ulusal Halk Kongresi (ulusal meclis), Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, Devlet Meclisi, Merkezi Askeri Komisyon, Halk Yüksek Mahkemesi, Halk Yüksek İddia Makamı (savcılığı) ve diğer hükümet kurumlarından oluşmaktadır. Ülkedeki yönetici parti, 1949 yılından beri Çin Komünist Partisi’dir... Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluş günü 1 Ekim 1949 olmaktadır ve aynı gün ulusal bayram olarak her yıl kutlanmaktadır. Bilindiği gibi ülkenin başkenti Pekin’dir.

 

2005

yusuf@comhem.se

Not: Anlatımla ilgili zengin kaynak listesi kitapta yeralacağı için buraya yerleştirilmemiştir. Y. K.

 

Aşağıdaki iki uzun metin, Çin tarihi ve kültürüyle ilgili olarak hazırlanmış ve henüz basılmamış olan 18 bölümlük bir kitabın 2nci ve 3ncü bölümleridirler. Umarım anlatılanlar okuyucularına yardımcı olabilir.- Yusuf Küpeli, 2 Aralık 2005   

2- Çin mitolojisi, inançları, eski düşünce sistemi ve Çin klasikleri üzerine çok kısa notlar

Yusuf Küpeli

Notlar:

Not 1: İngiliz yazarı Tolkien, “Yüzük” üçlüsü, ejderhalar ve Çin ejderhaları üzerine...

Not 2: On iki sayısı, Çin mitolojisi ve bu anlatım üzerine

Not 3: Göksel hiyerarşi ile yeryüzündeki hiyerarşi ilintisi, Zoroastrianizm, Hıristiyanlık ve kısaca 12 İmam Şiası ve Çin düşüncesi üzerine...

Not 4: İran düalizmi üzerine...

Not 5: Nü Wa, Meryem ve Fatma paralelliği üzerine...

Not 6: Kadın başlı yılan gövdeli Nü Wa görünümü ile tarif edilen Şahmaran’dan başkası değildir sanki...

Not 7: Mezopotamya mitolojileri, Eski Ahit (Tevrat) ve Nü Wa kültüründe benzer “Yaradılış” öyküsü; monoteism ve Akhenaton üzerine...

Not 8: Konfüçyanizm’de tarifi yapılan “göksel güç”- insan ilişkisi, Zoroastrianizm, Platonizm, Hıristiyanlık, İslam, Sufizm üzerine...

Not 9: Taoizm’in anladığı liberalizm ve çağdaş liberalizm üzerine...

Not 10: Bu satırları yazanın Taoist felsefe üzerine kısa notu

3- Çin’de Çin kökenli olmayan inançlar: Budism, Hıristiyanlık, Manicilik ve İslam

Yusuf Küpeli

Notlar:

Not 11: Zoroastrianizm adlı tek yaratıcılı İran dininin peygamberi Zarathustra’nın veya Zoroaster’in yaşamı ve felsefesi üzerine kısa açıklamalar...

Not 12: Vedic Sanskrit üzerine...

Not 13: Misyonerler, Ortodoksluk, Katolisism, Protestanlık ve İstanbun üzerine kısa anlatımlar...

Not 14: Kısaca Mani, Manicheism, Neo- Manicheism ve Balkanlar’da Bogomilism  üzerine

Not 15: Muhammed ve İslam inancı üzerine çok kısa bilgiler...

 

Çin Halk Cumhuriyeti 1 Ekim 1949 günü resmen kurulmuştur. Her yıl aynı gün ülkenin ulusal bayramı olarak kutlanmaktadır. Bu güne ulaşmak Çin halkı için hiçte kolay olmamıştır... Çin halkının emperyalist güçlere karşı vermiş olduğu acılarla dolu uzun ve olağanüstü zor mücadele tarihinden dört bölümü aşağıda bulacaksınız. Bunlar, Çin tarihi ve kültürüyle ilgili olarak hazırlanmış ve henüz basılmamış olan 18 bölümlük bir kitabın sadece dört bölümüdürler. Umarım anlatılanlar okuyucularına yardımcı olabilir.- Yusuf Küpeli, 2005-09-29     

11- Milliyetçiler, Sun Yat-sen, Kuomintang ve yeni doğmuş Sovyetler Birliği üzerine kısa notlar

Sun Yat-sen, 1924’de, Sovyetler Birtliği temsilcisi Mikhail Borodin’in yardımları ile Kuomintang’ı, -Bolşevik Partisi modeline benzer biçimde- katı merkezi bir disiplinle yeniden organize edecekti. Sun Yat-sen’in direktifi ile yeni hükümete üç Çin Komünist Partisi üyesi alınacaktı. Ve yine Sun Yat-sen’in emri ile Kanton yakınında Sovyet modeline uygun biçimde Whampoa askeri akademisi kurulacak ve komutanlığına Sovyetler Birliği’den yeni dönmüş olan Chiang Kai-shek atanacaktı. Chiang Kai-shek, komünistlerle ortak kurulmuş hükümete de alınacaktı...- Y. Küpeli

12- Uzun Yürüyüş’e dek Çin Komünist Partisi’nin serüveni; partinin kuruluşu, 1927 katliamı ve Çin Sovyet Cumhuriyeti üzerine kısa notlat

Çin Komünist Partisi’nin ilk en önemli mimarı ve teorisyeni ve örgütün 1921- 22 yıllarında Genel Sekreteri, 1922- 25 yıllarında Genel Başkanı ve yine 1925- 27 yıllarında Genel Sekreteri olan Chen Duxiu (1879- 1942), hemen hemen resmi eğitim almamış bir kişiydi. Küçük yaşta babasını yitirmiş olması nedeniyle... Kuruluş kongresine (1 Temmuz 1921) katıldığı Çin Komünist Partisi içinde Mao Tse Tung’a Ocak 1922’de verilen ilk önemli görev, Hunan parti örgütünün temsilcisi olarak Anyuan kömür madenlerinde çalışan işçileri örgütlemek olmuştur... Nisan 1927’de Shanghai’de, Chiang Kai-shek’in komünistlere yönelik ani darbesi başladı. En az 10 bin parti üyesi öldürüldü, Çin Komünist Partisi üyelerinin beşte dördünü yitirdi...- Y. Küpeli

13- Aşılamaz gözüken engellerle dolu Uzun Yürüyüş, Tatu/ Dadu Nehri veya Liu Köprüsü kahramanlığı, karlı dağlar ve Çin Seddi’nin eteklerinde, Shensi Bölgesi’nde yeni kızıl üs

Elegeçirmiş oldukları An Jen Ch’ang’ın 400 li (200 km) batısında, nehrin daralıp çok derin bir yarıktan alabildiğine hızla aktığı yerde Liu Ting Chiao (Liu’nun Kurduğu Köprü) adlı bir asma köprü bulunmaktaydı. Burası, Tibet’in doğusundan akan Tatu Nehri’ni (Dadu He, Tatu Ho) geçebilmeleri için son şanslarıydı. Yitirecek zamanları yoktu. Kızıl Ordu’nun asıl gövdesi nehrin güney kıyısından batıya doğru hızla yürürken... İnatla ve inanılması güç bir hızla aradan iki gün geçtikten sonra, 29 Mayıs 1935 günü Liu’nun Kurduğu Köprü’ye ulaştılar... Bir askeri birliğin saatte normal olarak 4- 5 km hızla yürüdüğünü ve her saat başı on dakika istirahat ettiğini ve yine cebri (zorlama) yürüyüşlerde sadece bu on dakikalık dinlenme sürelerinin kaldırıldıklarını bilirseniz, sözkonusu 200 km mesafenin iki gün içinde alınmış olması gerçeğinin ne anlama geldiğini sanırım daha iyi anlayabilirsiniz. Bu, iki gün boyunca hiç uyumadan yürümek ve ardından savaşa girmek anlamına geliyordu... Ve zaten taban kaldırılmış olduğu için, ağır makineli tüfek ateşi altında kızılların zincirlerin üzerinde emekleyerek, zincirlere asılarak köprüyü geçmeye kalkışabileceklerini insanlar tahmin edemezlerdi... Uzun Yürüyüş olarak tarihe geçen süreç tam 368 gün sürmüştür. Yolda geçen günleri içinde 235 gündüz, 18 gece yürüyüşü yapmışlardır. Toplam 100 gün dinlenmişlerdir... Toplan 12 değişik eyaletten geçerlerken irili ufaklı 62 kenti zaptetmişler, 10 değişik bölgesel savaş lordunun orduları ile çarpışmışlar ve merkezi hükümetin yolladığı değişik birlikler karşısında menavralar yapmışlar, savaşlar vermişlerdir. Onlarca yıldır Çin ordularının gitmedikleri altı değişik etnik bölgenin içlerine dek girip buralardan geçmişlerdir... Bazı kaynaklar Uzun Yürüyüş’ün sonunda hedefe Mao ile birlikte 4 000 kişinin ulaşabildiğini ve 12 500 km kadar yol alındığını yazmakla birlikte, Edgar Snow, tüm en gelişmiş doğru ölçümlerle yürüyüş mesafesinin 9 650 km ve hedefe ulaşanların da 7 000 kişi olduklarını söylemektedir.- Y. Küpeli

14- Shensi Sovyeti’nin kuruluş öyküsü, aynı sovyetin mimarı Liu Chih-tan’ın serüvenlerle dolu dramatik yaşam öyküsü ve Uzun Yürüyüş başlarken geride bırakılanların başlarına gelenler üzerine kısa notlar

Liu Chih-tan, Whampoa Askeri Akademisi’nin kurslarını 1926 yılında tamamlayarak teğmen rütbesiyle Kuomintang birliklerine katılacaktı... Sözkonusu öğrencilik yıllarında Liu komünist olmuştu ve 1927’de gerçekleşen komünist katliamı sırasında Kuomintang’dan kaçarak Shanghai’de şekillenen gizli komünist hücrelerinde çalışmaya başlayacaktı... 1933 yılı başlarında Shensi Sovyeti tüm kurumları, düzenli idari örgütlenmesi ile şekillenmiş olacaktı... Liu Chih-tan, Mart 1936’da, güçlü düşman mevzilerine yönelik bir saldırının başındayken ciddi biçimde yaralanacaktı... ...yürüyüşün başladığı 16 Ekim 1934’de Kiangsi’de (Jiangxi) geride bırakılanların yaklaşık 30 bin kişi oldukları ve bunların 10 bin kadarını yaralıların oluşturdukları yazılmaktadır. ...Chen Yi köylülere şunları söylemiştir: “Lütfen bu yaralı adamları evlerinize alınız. Onlar hepimizin oğullarıdırlar. Sizler için iyi birer oğul, iyi birer damat olabilirler. Kızlarınızla evlenebilirler. Sizler için çalışabilirler, ailenize bir çift el daha katılmış olur. Onların işgücüne sahibolacaksınız ve belki bazıları intikamınızı alacaktır.”- Y. Küpeli 

http://www.sinbad.nu/