2- Çin mitolojisi, inançları, eski düşünce sistemi ve Çin klasikleri üzerine çok kısa notlar

 

Yusuf Küpeli

 

Notlar:

 

Not 1: İngiliz yazarı Tolkien, “Yüzük” üçlüsü, ejderhalar ve Çin ejderhaları üzerine...

Not 2: On iki sayısı, Çin mitolojisi ve bu anlatım üzerine

Not 3: Göksel hiyerarşi ile yeryüzündeki hiyerarşi ilintisi, Zoroastrianizm, Hıristiyanlık ve kısaca 12 İmam Şiası ve Çin düşüncesi üzerine...

Not 4: İran düalizmi üzerine...

Not 5: Nü Wa, Meryem ve Fatma paralelliği üzerine...

Not 6: Kadın başlı yılan gövdeli Nü Wa görünümü ile tarif edilen Şahmaran’dan başkası değildir sanki...

Not 7: Mezopotamya mitolojileri, Eski Ahit (Tevrat) ve Nü Wa kültüründe benzer “Yaradılış” öyküsü; monoteism ve Akhenaton üzerine...

Not 8: Konfüçyanizm’de tarifi yapılan “göksel güç”- insan ilişkisi, Zoroastrianizm, Platonizm, Hıristiyanlık, İslam, Sufizm üzerine...

Not 9: Taoizm’in anladığı liberalizm ve çağdaş liberalizm üzerine...

Not 10: Bu satırları yazanın Taoist felsefe üzerine kısa notu

yusuf@comhem.se

2 Aralık 2005

2- Çin mitolojisi, inançları, eski düşünce sistemi ve Çin klasikleri üzerine çok kısa notlar

 

Yusuf Küpeli

 

İlk medeniyetler Hindistan’da İndus ve Ganj vadilerinde; Ortadoğu’da Mezopotamya (nehirler arası) denen çoğrafyada veya Dicle ve Fırat vadilerinde; Kuzey Afrika’da ise Nil vadisisinde yaklaşık zamanlarda, bundan yedi bin yıl kadar önce doğmuşlardır. Sözkunusu eşzamanlı medeniyetlerle ilgili listeye, Cin’in Wei Nehri (Wei He) ve bunun biraz daha kuzeyinde çok daha uzun mesafeler katederek akan ve yine çok daha büyük miktarda su taşıyan Sarı Nehir (Huang Ho) vadilerinde gelişen medeniyetleri eklemek olasıdır. Yukarıda sıralanmış olanlara Orta ve Latin Amerika medeniyetleri de eklenebilirler. Diğer yandan, gelişen arkeolojik araştırmalarla, bu araştırmalarda kullanılan yeni tekniklerle birlikte eski medeniyetlere yönelik bulgular ve görüşler de zenginleşmektedir. Ve hatta bilinenlerden daha eski medeniyetler olduğu üzerine de iddialar vardır...

 

Aynen diğerleri gibi Wei Nehri (Wei He) ve Sarı Nehir (Huang Ho) vadileri üzerinde yeşeren medeniyetler, sadece günümüz Çin toplumunun değil, tüm insan soyunun ortak kültür mirasının en önemli kaynaklarındandır. Ve arkaolojik bulgular İsa’dan beş bin yıl önce Çin’de medeniyetin gelişmeye başladığını göstermiştir...

 

Daha ileri tekniklerle gelişen bir üretim tarzı olarak tarımın insan yaşamında giderek ağırlık kazanması, bu üretim biçimiyle bir kişinin gereksinimlerini aşan artık ürünün elde edilmesi; işbölümünün süreç içinde zengileşerek doğması; göçebe ve yarı- göçebe topluluklar içinde çok sınırlı bir “zenginlik” üzerine kurulu toplumsal- ekonomik eşitliğin bozulup belirgin çizgileri ile sosyal sınıfların şekillenmeye başlamaları; farklı sosyal sınıflara ayrılan toplumlarda toplumsal ortak zenginliğin süreç içinde özel mülkiyete dönüşmesi; egemen sınıfların baskı aracı olarak devlet aygıtının doğması; halkın silahsızlandırılmasıyla birlikte düzenli orduların ve diğer kolluk güçlerinin şekillenmeleri; savaşların sadece otlakların paylaşılmasına yönelik bir boğuşma olmaktan çıkıp belli sınıfsal temellere dayanan politikaların uzantısı haline dönüşmesi veya politik içerik kazanması; esaretin, köleleliğin, hapishanelerin doğması; kısacası, tarımcı Kabil’in çoban olan ağabeyi Habil’i öldürüp cinayetini saklamaya çalışması anlamına gelen medeniyet bir su birikintisi üzerindeki yağ lekeleri gibi belli merkezlerden genişleyerek binlerce yıl süren süreçler içinde ve bazı farklılıklar gösteren yapılarla tüm dünyaya yayılmıştır...

 

Çin toplumunun düalist inanç sistemi içinde yeralan ve herbiri yer ile gök arasında görev yapan, belirli bilgilerin, mesleklerin öğreticisi sayılan yaratıcı niteliklere sahip dokuz efsane imparatoru vardır. Çin tarihinin ilk imparatorları sayılan bu dokuz efsane yaratığının ilki, yılan gövdeli, ejderha kuyruklu, boğa başlı, kaplan burunlu Fu Xi, Tai Ho (Büyük Parlayan Zeka, İ. Ö. 2900), kehanetler şemasının, fala bakmanın kaşifidir. İnsanlara ağ yardımıyla balık tutmasını ve ahçılığı öğretmiştir. İkincisi, kuş kafalı insan vücutlu Shen Nong, Yan Di (Ateşten İmparator, İ. Ö. 2800), atların çektiği dört tekerlekli yük arabasını ve karasabanı (tarla sürme aygıtını) icad etmiştir. İnsanlara, araziyi temizleyip ürünlerin yetişeceği tarla yapmasını öğretmiştir. Gövdesinde tıbbi bitkiler üretir. Üçüncüsü, Xian Yuan, Huang Ti (Huang Di, “Sarı İmparator”, İ. Ö. 2700), akıllı yönetici ve büyük savaşçıdır. Tahtadan (ahşap) evleri, botları (gemileri), atlarla çekilen iki tekerlekli savaş arabalarını, yayı- oku ve yazıyı keşfeden ve “barbarları” kovan odur. O’nun yönetiminde altın çağ yaşanmıştır. Taoist düşünceye göre O, insanların doğa ile harmoni/ uyum içinde yaşadıkları bir ülke düşlemiştir. Çin halkının atası/ dedesi olarak saygı görmüştür...

 

Yukarıda sayılan üç efsane yaratığı Çin tarihinin en büyük ilk üç imparatoru olarak kabuledilmektedirler. Bu satırları yazana göre, sözkonusu ilk üç efsane imparatoru aslında toplumsal gelişmenin, avcılık- balıkçılıktan tarıma ve sonunda politik anlamda savaşların yaşandığı sınıflı topluma, medeniyete geçişin sembolleridirler. Birbirini izleyen bu farklı dönemlerin en üstün “güçleri”dirler... Birincisi balıkçılığı ve yemek pişirmeyi; ikincisi tarımı; üçüncüsü ise politik anlamda yönetimi ve savaşı sembolize ederek sosyal gelişme basamaklarını çocukca bir yalınlıkla göstermektedirler. Aynızamanda yazının kaşifi olan üçüncüsü insanın doğa ile uyumlu yaşayacağı bir ülke düşlemiştir; çünkü, medeniyete özgü sınıflı toplumda insan artık doğa ile uyumunu yitirmeye başladığı gibi birbiri ile de uyumunu yitirmiştir. Kaybedilen “cennet” özlenmektedir.

 

Yukarıda anılan ilk üçten sonra gelen dördüncü, Jin Tian, Shao Hao (Daha Küçük Parlayan Zeka, İ. Ö. 2600), dokumacılar tanrıçasının ve Venüs’ün oğludur. Bulutsuz gecelerin karanlığında gökte pırıltılarla uzanan samanyolu üzerinde ebeveynleri sal sefası yaparken yaratılmıştır ve yirmibeş telli lute adlı sazın tanıtıcısıdır. (Samanyolu, bulutsuz gecelerde pırıltılarla dolu bir band olarak gökte izlenen yıldız kümesi... Lute adlı çalgının ud benzeri bir saz olduğu söylenmektedir... İ. Ö. 3500 yıllarından beri tanındığı bilinen Venüs gezegeni ise, Mezopotamya mitolojilerinde birbirlerinin yaklaşık aynısı olan Innanna, Ishtar ve Asterte tarafından sembolize edilmektedir. Yine Venüs gezegeni, eski Grekler de Aphrodite/ Afrodit, Roma’da ise Venus olmaktadır. Ayrıca gezegen olarak Venüs’ün Latin Amerika mitolojilerinde de karşılıkları vardır.)

 

Beşinci masal imparatoru, Gao Yang, Zhuan Xu (İ. Ö. 2500), üçüncü imparator Huang Di’nin (Sarı İmparator, İ. Ö. 2700) torunu ve aynızamanda dördüncü imparator Shao Hao’nun (Daha Küçük Parlayan Zeka, İ. Ö. 2600) yeğenidir. Zalim bir yönetici olarak gökle yer arasındaki bağı kopartmış ve erkeğin üstünlüğünü yerleştirmiştir... Anlaşıldığı kadarıyla Zhuan Xu, medeniyetin sınıflı bir toplum olarak gerçek anlamıyla olgunlaştığı, kadının tamamen ikinci plana itilip köleleştirildiği, anaerkil toplumların izlerinin silindiği, erkeğin tamamen egemen olduğu, soyun babadan hesaplanmaya başladığı ataerkil/ pederşahi dönemi simgelemektedir. Zhuan Xu, çocukca bir saflıkla ve tamamen gerçekçi olarak, sertlikle, zulümle eşleştirilmektedir.

 

Altıncı, Gao Xin, Di Ku (İ. Ö. 2400), anılan sonuncunun, Zhuan Xu’nun kuzenidir. Bestekarları cesaretlendirmiş ve müzisyen You Chui’ye yeni enstrümanlar geliştirmesi için emir vermiştir... Yedinci, Yao, Tang Di Yao (İ. Ö. 2300), tutumlu/ mütevazi bir yaşam sürmesi ve halkı ile ilgilenmesi nedeniyle Konfüçyus (Confucius, İ. Ö. 551- 479) tarafından övülmüştür. Oğlunun onun yerini almasını engelleyebilecek kadar akıllı bakanlara sahiptir ve tahtının varisi veya halefi/ ardılı olarak damadını göstermiştir...Hükümdarın halka yakınlığı ve mütevazi bir yaşam sürmesi ile ilgili anlatım, uyumlu bir yönetim üzerine düşünenlerin ve bunların başında gelen Konfüçyus gibi filozofların, hükümdarların lüksünden ve halka ilgisizliklerinden rahatsız oldukları gerçeğini yansıtmaktadır. Tahtın oğula değil de damada bırakılması, varislerinin oğullardan seçilmemesi öyküsü, yönetim kademelerine en layık olanların getirilmeleri özlemini yansıtmaktadır.

 

Sekizinci, Shun, Yu Di Shun (İ. Ö. 2300), gökten (cennetten, yaratıcı katından) yollanan kuşlar tarafından ürünlere zarar veren yabani otları telef ederek ve yine gökten yollanan hayvanların karasabanını çekmesini sağlayarak yokluğa, kıtlığa, zorluklara karşı halkı korumuştur. Masal imparatoru olarak Konfüçyus tarafından övülen/ ululanan Yu Di Shun, ağırlık ve uzunluk ölçülerini standart hale getirmiş, nehirlerin akışlarına düzen vermiş ve Çin’i oniki bölgeye ayırmıştır... Yu Di Shun’a övgü, aynızamanda ileri tarım tekniklerine ve matematiğin yaşama uyarlanmasına övgüdür... Değişik kültürlerde bir bütün olarak çemberi, sonsuzluğu, makrokozmosu/ evreni ve kutsallığı simgeleyen on iki sayısı ile Çin coğrafyası arasında bağlantı kurulmasının özel bir anlamı olabilir. Bu mitolojik anlatımda on iki bölgeye ayrılmış olan Çin, evren ile özdeşleştirilmiş, makrokozmos sayılmış olabilir.

 

Dokuzuncu ve sonuncu masal imparatoru Yu, Da Yu (Büyük Yu, İ. Ö. 2200), Xia Hanedanı’nın kurucusudur. Yedinci masal imparatoru Yao’nun (Tang Di Yao, İ. Ö. 2300) nehirleri denetim altına alması için görevlendirmiş olduğu Gun’ın oğludur. Gun’ın nehirleri denetim altına alma görevi ejderhaların yardımlarıyla daha başlangıçta tamamlanmıştır. Bu sonuncu masal imparatoru da Konfüçyus metinlerinde övgü ile anılmaktadır... Dokuzuncu imparator ile ilgili anlatımdan, yedinci masal imparatoru ve ardıllarının sulama sistemlerini ve nehirlerde ulaşımı geliştirdikleri, nehirler aracığığıyla ticaretin ve medeniyetin Çinde yayılarak geliştiği anlamı çıkmaktadır. (Not 1: İngiliz yazarı Tolkien, “Yüzük” üçlüsü, ejderhalar ve Çin ejderhaları üzerine)

 

Yazılı kayıtlara geçmiş ilk hanedan olan ve devletin doğuşu ile özdeşleştirilen Shang Hanedanı (İ. Ö. 1523- 1027) döneminin yönetici sınıflarına ait bazı fal kemikleri (ileriyi görmeye yardımcı olacak kemikler), ve yine fal işinde kullanılan kaplumbağa kabukları ve boğaların kürek kemikleri bulunmuştur. Uzakdoğu inançlarında sözkonusu kemikler parçalanıncaya dek ısıtılmakta ve dağılmış parçaların biçimleri yorumlanarak ileride neler olacağı “görülmeye” çalışılmaktadır... (İ. Ö. 484?- 430/ 420 yıllarında yaşamış olan tarihin babası Herodotus’un anlatımlarında aynı iş orakl/ oracle olarak geçmektedir. Başlıca Grek tapınaklarından Delphi’de Apollo adına bakılan fallar/ oracle ve diğer tapınaklarda yapılan benzer işlemler sırasında ise kesilen kurbanların iç organlarına, bağırsaklarına bakılarak gelecek görülmeye çalışılmaktaydı...) Çin’de sözkonusu kemiklerle fala bakan “wu” adlı “şamanlar”, “yaratıcılara” kurbanlar sunmakta, yağmur yağdırmak veya hastalıkları iyileştirmek amacıyla özel danslar yapmakta imişler... Ve günüzmüzde dahi aynı işlerin bir ölçüde geçerli olduğu anlatılmaktadır... Yine aynı dönem Çin inancında onarlı serilerden oluşan iki çember vardır ve bu döngüler birlikte atmış günü tamamlamaktadırlar. Sözkonusu her onarlı seri, Yahudi toplumunun on iki dalına (aşiretine) benzer biçimde “göksel aşiret”leri sembolize etmekte imişler. Sözkonusu onarlı serilerden oluşan ve birlikte 60 günü tamamlayan iki Çin çemberi veya fal diyagramı, ileriyi görmeye veya gerçeği anlamaya yardımcı olmakta imişler. Ve aynı diyagram, zheng olarak adlandırılmaktaymış... (Not 2: On iki sayısı, Çin mitolojisi ve bu anlatım üzerine)

 

Semitik mitolojilerin yüz kadar yaratıcı ve yıkıcı gücünden biri iken “tüm iyiliklerin ve kötülükleri kaynağı” olarak tek “yaratıcı” konuma yükseltilen Allah’ın veya Altaylar ve Güney Sibirya ve Orta Asya Şamanizm’in sadece olumlu işler yapan en büyük “yaratıcı” gücü Tengri’nin (Tanrı) Çin inancındaki karşılığı Di olmaktadır. Bir başka ifadeyle, sözkonusu kemik fallarının bakıldığı Şamanist dönem Çin toplumunun en büyük yaratıcı gücünün Di olarak adlandırılmaktadır. Bununla ilgili rituallerin/ tapınma biçimlerinin kuzey Asya Şamanizmi’ne özgü oldukları ifade edilmektedir. Di olarak adlandırılan bu en yüksek “yaratıcı” veya “en yüksek egemen” gücün zaman zaman Shangdi olarak adlandırıldığı da olmuş. Türkçe ile aynı aileden dilleri konuşan Asya topluluklarında Tengri adını alan göğün efendisi, Çin Şamanizminde Shangdi adını alacaktır. Ve Shangdi, iklimin, rüzgarın, savaşta kazanma şansının, tarım da verimliliğin, halkın kaderinin ve kişi olarak hükümdarın tartışmasız belirleyicisi sayılacaktır. Diğer alt düzeyde “yaratıcılar”, dağ ve nehir “egemenleri” ve diğer atmosfer olaylarının “egemenleri”, hepsi sadece ve sadece Shangdi’nin temsilcileridirler. Sözkonusu alt düzeydeki egemenler ejderha olarak tasvir edilmişlerdir... Tengri’de, Shangdi’de sadece iyi işler, olumlu işler yaparlar...

 

Yukarıda özetlenen “göksel” hiyerarşi, yeryüzündeki politik iktidarın merkezinde olan hükümdarı ve daha alt düzeyde iktidarı paylaşan feodal lordları, prensleri çağrıştırmaktadır. Zaten mutlak iktidar sahibi hükümdarlar, “Göğün Oğlu”, temsilcisi konumunda olmuşlardır hep. Yer ile gök arasındaki bağlantı halkası olarak kabuledilmişlerdir. Zhou (Chou) Hanedanı (İ. Ö. 1027- 256) döneminden 1912’ye dek tüm hükümdarların böyle sayıldıkları ve buna uygun ünvanlar kullandıkları bilinmektedir... (Not 3: Göksel hiyerarşi ile yeryüzündeki hiyerarşi ilintisi, Zoroastrianizm, Hıristiyanlık ve kısaca 12 İmam Şiası ve Çin düşüncesi üzerine...)

 

Çin kozmolojisinin/ evreni açıklama öğretisinin çekirdeğinde duran zıtların birliğinden pozitif olanı, veya “Yang” adını taşıyanı, göğü, aydınlığı, yaratıcılığı, erkekliği, aktifliği temsileder. Zoroastrianizm’in düalizminde pozitif, yapıcı güç olarak duran “Akıllı Yaratıcı” veya “Akıllı Lord” anlamına Ahura Mazda’da aydınlığın simgesidir ve en ünlü reliyeflerinde hep erkek görünümündedir aynızamanda...

 

Çin inanç sisteminde, düşüncesinde egemen olan düalizm, “Yin” ve “Yang” (Japonlarda, In ve Yo) olarak yansımaktadır. Görsel sembollerde bir çember içinde çemberi tamamlayan iç içe geçmiş biri açık diğeri koyu renkli iki dev virgül veya eklem gibi yansıyan zıtların birliği “Yin” ile “Yang”, kadın ile erkeğin, siyah ile beyazın, dünya ile göğün, aydınlıkla karanlığın veya diğer zıtlıklarının birliğini ifade etmektedir. Yani, “Yin” ve “Yang” hem birbirlerinin zıttıdırlar ve hem de harmonik/ uyumlu bir sarmal biçiminde birarada bulunmaktadırlar. Bunlardan “Yin”, dünyayı (yeri), dişiyi, karanlığı, pasifliği (uyuşukluğu), içine çekmeyi (içine almayı, yutmayı) ifade etmektedir. “Yin”, sayılarla, vadilerle ve akarsularla (dere, çay vs.) açığa çıkmakta, sunulmaktadır. Yaratıklardan kaplan, reklerden portakal rengi (turuncu, orange) ve kesikli (kırık) çizgiler tarafından temsiledilmektedir. “Yang” ise, göğü, erkeği, ışığı (aydınlığı), hareketi, etkili olanı ifade etmektedir. Kesirli sayılarla ve dağlarla sunulmakta, açığa çıkmaktadır. Ve yaratıklardan (masal yaratığı) ejderha, renklerden gök mavisi (azur) ve ayrıca kesiksiz (kırılmamış) hatlar tarafından temsiledilmektedir.

 

Bunların her ikisi de, “Yin” ve “Yang”,  “En Üstün Güç” anlamına gelen T’ai Chi tarafından emredilmişlerdir. “Yaratıcıları” olan T’ai Chi tarafından birbirlerine karşı oynanmaktadırlar. Bunlar, “Yin” ve “Yang”, evrendeki herşeyi içeren süreçleri temsiletmektedirler ve biri yükselirken diğeri alçalmaktadır. “Yin” ve “Yang”, aynı döngünün, sonsuzluğun ifadesi olan çemberin uyumlu aydınlık ve karanlık yanlarını oluşturmaktadırlar. Bu Çin kozmolojisi/ evren öğretisi, Zhou (Chou) Hanedanı (İ. Ö. 1027- 256) döneminin başlangıcında astronomi ile ilgili “Göksel Yazılar” adlı yapıtla ortaya çıkmışlar ve bu hanedanın son temsilcisi olan Lu devletinin sınırları içinde doğup yaşayan Konfüçyus (İ. Ö. 551- 479) ile en üst düzeyine ulaşmışlardır... (Not 4: İran düalizmi üzerine...)

 

Çin felsefesinin çekirdeğinde duran ve zıtların birliğini ifade eden “Yin” ve “Yang” karşıtlığı- bütünlüğü içinde “Yin”in, dünyayı (yeri), dişiliği, karanlığı, pasifliği (uyuşukluğu) veya bir anlama negatif olanı temsiletmesi, erkek egemen (ataerkil/ patriyalkal) toplumların evreni yorumlayış biçimlerinden soyutlanamaz. Diğer erkek egemen toplumların dünyaya bakış tarzları da şüphesiz benzer biçimdedir... Kökleri bilinemeyen Grek mitolojisinin Olympus Dağı’na yerleşmiş en büyük gücü de birsürü sevgilisi olan erkek Zeus’dur... Bu gerçeğe karşın daha erken Çin mitolojisinde dişinin rolü hiçte bu şekilde negatif değildir veya diğer toplumlarda olduğu gibi daha erken Çin toplumunda da kadın, zaafiyetin sembolü olarak gözükmemektedir.

 

Muhtemelen anaerkil (kadın egemen) topluma veya kadın egemen toplumsal yapıya özgü düşünce tarzının henüz yıkılmadığı tarihsel sürece özgü olan Çin’in Ana “Tanrı”sı (veya “Tanrıça”) Nü Wa, kadının yaratıcılığının ve üstünlüğünün en somut kanıtıdır. Tarihsel süreç içinde değişik versiyonları olan ve daha ileri dönemlerde kocası veya erkek kardeşi olan Fu Xi ile bütünsellik- zıtlık içinde tasviredilen bu Ana “Tanrı” (Tanrıça, Yaratıcı) Nü Wa, dünyanın ve üzerindeki insanların koruyucusu rolündedir. (Not 5: Nü Wa, Meryem ve Fatma paralelliği üzerine...)

 

Han Hanedanı (İ. Ö. 206- İ. S. 220) yıllarının başlangıcında söylenmekte olan masala göre “ilk insan”, Nü Wa tarafından şekillendirilip yaratılmıştır... Devasa bir yılan gövdesi üzerinde kadın başına sahiptir Nü Wa... “Gökyüzünde tanrılar arasında yapılan tartışmanın sonucu varılan ortak kararla yeryüzüne ve üzerindeki insanlara tehdit yöneldiği zaman, onları, yeryüzünü ve insanları Nü Wa korumuştu.” O, değişik kılıklarla ortaya çıkabilmektedir, veya farklı şekillerle gözükebilmektedir. “Bazı zamanlarda sonderece güzel bir tanrıça veya çocuk olarak, diğer zamanlarda ise kadın başlı dev bir yılan olarak gözükebilmektedir.” Diğer yandan, tek “yaratıcı”lı (monoteist) dinlerde varolan “yaratıcı gücün heryerde ve herşeyde hazır ve nazır olduğu” düşüncesi, bir biçimde, “Nü Wa’nın her biçim ve kılıkta gözükebilmesi” anlatımında da yansımaktadır. Ayrıca bu durum, Sufi felsefenin yaratıcıyı insan dahil her varlıkta arama düşüncesi ile de uyumlu bir görününmdür... (Not 6: Kadın başlı yılan gövdeli Nü Wa görünümü ile tarif edilen Şahmaran’dan başkası değildir sanki...)

 

“Yerin ve göğün yaratılmasının ardından Nü Wa yeryüzünde gezintiye çıkmıştır. Gökyüzü yıldızlarla, sular balıklarla ve doğurgan toprak hayvanlarla kaynamaktadır. Tüm bunlara karşın Nü Wa kendisini yalnız hissetmiştir. Durgun bir su kıyısında dinlenirken, suyun aynasında yansıyan görüntüsüne bakarak, hüzün içinde, ahh keşke bana benzeyen birkaç ortağım, yoldaşım daha olsaydı, diye içinden geçirmiştir. Ardından tanrısal gücünü harekete geçirerek kendisine benzeyen yoldaşlar yaratmaya karar vermiştir.

 

“Belini bükerek alçağa eğilen Nü Wa, suyun kıyısından bir avuç çamur almış ve bunu şekillendirmeye başlamıştır. Küçük bir gövdeden iki kol ve iki bacak çıkartmıştır. Ve yarattığı figürleri yapabildiği kadar çabucak yere bırakmıştır. Canlanan yaratıklar O’nun önünde, otların üzerlerinde sıçramaya başlamışlardır. Nü Wa yarattığı varlıklardan büyük zevk almış ve daha fazlasını yaratmak için çalışmaya başlamıştır. Nü Wa’nın yarattığı varlıklar ilk insanlar olmuşlardır.

 

“Güneş, ejderhaların çektiği saltanat arabasına binerek gökteki/ cennetteki yerini gecenin karanlığında pırıldayan yıldızlara bırakıncaya dek çalışan Nü Wa, sonunda yorgun düşüp başını taşların üzerine koyarak uyumuştur. Sabah güneş aynışekilde taşınarak gelmiş ve tanrıça Nü Wa yeryüzünü bu küçük insanlarla doldurabilmek için daha çok çalışmıştır. Fakat sözkonusu iş yavaş ilerlemiştir. Bir an için çalışmasına ara veren ve çevresinde yükselen dağlara, sınırsız ovalara bakan Nü Wa, uyguladığı yöntemle dünyayı asla yeterli sayıda insanla dolduramıyacağını anlamıştır. Sonunda bir ip alıp çamurun içine batırmış ve kafasının üzerinde döndürdüğü bu ipten çamurlar tüm çevresine yayılmışlardır. Toprak parçaları yere düştükçe, daha önce elleriyle şekillendirmiş olduklarına benzer biçimde insanlara dönüşerek canlanmışlardır. Bu ustaca yöntemle Nü Wa, tüm dünyayı dolduracak kadar çok sayısız insan yaratmıştır.”   

 

Başlangıçta, kadın egemen toplumda Nü Wa gerçek tek egemen, yaratıcı kabuledilse de, daha ileri aşamalardaki Çin toplumunun mitolojisinde Nü Wa erkek kardeşi veya kocası Fu Xi ile beraberlik ve zıtlık içinde tasviredilmeye ve muhtemelen sadece “ana” olarak kutsanmaya başlanacaktır. Çünkü erkek egemenliği artık perçinlenmiştir. Nü Wa’dan 700 yıl kadar sonra en büyük “yaratıcı”, erkek Pan Gu’dan başkası değildir artık... Dönemlere göre değişik versiyonları olan Nü Wa masalının yerini 700 yıl kadar sonra erkek Pan Gu’nun “yaradılış” masalı alacaktır. Çünkü, artık tek egemen erkek Pan Gu olmuştur... (Not 7: Mezopotamya mitolojileri, Eski Ahit (Tevrat) ve Nü Wa kültüründe benzer “Yaradılış” öyküsü; monoteism ve Akhenaton üzerine...)

 

Dişi Nü Wa’nın tahtına oturacak olan erkek Pan Gu insanı yeniden çamurdan yaratacaktır...

 

“Yaratıcı Pan Gu yeri ve göğü ayırdıktan sonra, yere taşıdığı hayvanlara ve bitkilere yaşam verdi. Buna karşın, sanatsal işi nedeniyle mutsuzluk duydu; çünkü, kuşların ve diğer iri vahşi hayvanların herhangibirşeyi üretebilme güçleri yoktu. Hemen orada, diğer yaşam biçimlerini kollayabilen ve onları yararlı hale getirebilen bir varlık yaratmaya karar verdi. Güçlü ve usta elleriyle çamuru yoğurarak ilk insanları yapmaya başladı. İşini bitirince, çamurdan şekillendirdiği varlıkları kurumaları için sıcak güneş ışınlarının önüne koydu. Yarattığı varlıkların birkısmını dişilik değerleri taşıyan “Yin” ile donattı ve onları kadın kılığına soktu. Diğerlerini erkeklik değerleri taşıyan “Yang” ile destekledi ve onları erkeğe çevirdi.

 

“Pan Gu, Sıcak güneşin altında bütün gün çalışarak yaptığı insanlarını topraktan yükselen kayaların karşısında kümelendirdi. Güneş aşağıda kaybolunca, sırtüstü dümdüz uzandı ve gökyüzüne baktı. Ve orada toplanan karanlık fırtına bulutlarını gördü. Kilden insanların birkısmı henüz kurumamışlardı ve patlayacak olan fırtınanın bu sanatsal figürlerini yokedebileceğini düşündü birden Pan Gu. Eserlerini yakınındaki mağaranın sığınağına taşımakta acele davranırken, güçlü bir rüzgar gökyüzü doluncaya dek bulutları kamçıladı. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurla birlikte yıldırımlar çakmaya başladı. Halen figürlerini taşımakta olan Pan Gu derin bir acıyla haykırdı. Yağmurun ve fırtınanın insanların atalarına vermiş olduğu zararlar sonucu, insan soyu olağandışı zaaflara ve sakatlıklara mahkum oldu.” “Anlamış” olacağınız gibi, “atalarımız ‘yaratılırlarken’ fırtına patlamasa ve sağnak yağmur yağmasa, günümüzde çok daha sağlıklı ve güçlü olabilirdik(!)” Kısacası, varolan sakatlıkları ve hastalıkların sorumlusu Pan Gu değildir (!)

 

Henüz 30 yaşında sonderece parlak bir eğitmen kariyerine sahibolan Konfüçyus, en önemli altı sanat olarak kabuledilen tapınma biçimlerinin (ritual), müziğin, okçuluğun, iki tekerlekli savaş veya yarış arabası kullanmanın, yazı sanatının (hattatlık) ve aritmetiğin ustası sayılmıştır. Klasik geleneklere yakınlığı, dikkate değer şairliği ve tarih bilgisi O’na bu yüksek eğitmen kariyerini sağlamıştır. Bir yaşam tarzı olarak eğitimi sanat haline getiren ve yine eğitimi herkes için geçerli, üretici, işe yarar bir meslek olarak Çin’e yerleştiren ilk kişi Konfüçyus olmuştur. Ondan önce aristokratik aileler çocuklarına bazı sanatları öğreten özel eğitmenler tutarak öğrenimi sadece sınırlı bir çevrede ve yine sınırlı alanlarda hapsetmişlerdi. O ise, her insanın kendisini geliştirebilmek için eğitimden yararlanabileceğine inanmıştır. Konfüçyus, öğrenimin insandaki potansiyel liderliği açığa çıkartacağına; olayın sadece birşeyler öğretmek değil, aynızamanda karakter oluşturmak açısından da önem taşıdığına inanarak eğitimin kapılarını herkese açmıştır.    

 

Çin düşüncesi ile ilgili uzman kişilerin açıklamalarına göre, Konfüçyus felsefesinin, Konfüçyuscu geleneğin odaklandığı, üzerinde yoğunlaştığı temel konu insan olabilmeyi öğrenmektir. Biryanıyla buna, birey olarak insanın kendisini geliştirmesinin yanında, iyi, yapıcı vatandaşlık öğretisi de denebilir herhalde... Sözkonusu odaklanma insanın doğa ile ve gökle (“göksel güçle”) çelişkileri, çatışmaları üzerine olmayıp, tam tersine doğa ve “göksel güç” ile karşılıklı uyum arayışı üzerinedir. Konfüçyuscu bakış açısıyla “insan olmayı öğrenmek”, insanın varlığını açıklayan, şekillendiren tüm süreçlerin genişliğine ve derinliğine tüm boyutları ve iç bağlantıları ile anlaşılmalarını gerekli kılar. Konfüçyusculuk, halka halka genişleyen bir alanda birey, aile, toplum, ülke, dünya ve bunun ötesi olan gök (göksel yaratıcı güç anlamına) arasındaki tüm bağları içine alan, tüm bağlantıları içinde insanlığı kapsayan biçimde öğretisininin ilişki ağını kurar. Bu sürece insanın kendisini bilme, anlama eylemi de dahildir. Sözkonusu “insan olma” işi aynızamanda, sağlıklı bir gövdeye; uyanık/ işlek bir akla ve yüreğe; temiz, saf bir ruha; canlı, parlak bir huya sahibolma yolunda kesintisiz, biteviye bir çabayı içermektedir. Kendini eğitmenin, olgunlaştırmanın yöneldiği temel hedef kendini bilmektir.

 

Tu Wei-ming’in açıklamalarına göre, Konfüçyuscu hümanizmin karakteristiği, toplumsal çabanın yardımıyla yaşam koşullarının yapıcı biçimde değişimine inanç ve “Göksel Yaratıcı Güç” ile sürekli iletişim/ diyalog içinde olup O’na pozitif tepki/ yanıt vermektir. Bu süreç, insanlığın dört boyutunu da içermektedir. Bir başka ifadeyle kişinin kendisi, toplum, doğa ve Gök (“Yaratıcı Göksel Güç” anlamın) boyutlarının tümünü kapsamı içine almaktadır. Konfücyuscu ruhsal aleme dahil olmak, şu düşünceleri dikkate almayı gerekli kılmaktadır: Kişiliğin yapıcı biçimde değişimi gereklidir; kişinin çiçek açabilmesi için uygun araç toplumdur; yaşam tarzımız için en elverişli alan doğadır; Gök (“Göksel Yaratıcı Güç”) insanın kendisini bilmesi için asıl kaynaktır.

 

Yukarıda sıralananların tümünün de geniş içerikleri, yüklendikleri zengin anlamlar vardır. Kanımca, “Göksel Yaratıcı Güç” anlamına “Gök, insanın kendisini bilmesi için asıl kaynaktır” ifadesinin içeriği sonderece ilginçtir... “Gök, insanın kendisini bilmesi için asıl kaynaktır” ifadesi, başı ve sonu belli olmayan bu soyut güce; herhangi somut bir biçimi olmayan ve heryerde hazır ve nazır olan bu güce; moral yapıcılığın ve yaşamın anlamı olan, herşeyi bilen, herşeye gücü yeten “Göksel Güce” ulaşmak, onunla özdeşleşmek anlamını içermektedir. “İnsan, Gök (“Göksel Yaratıcı Güç”) ile Yer (Dünya) arasındaki süreçlerde yardımcı rol oynayabilir; Gök ile Yer arasındaki bağlantıya asistanlık edebilir.,” ifadeleri, insanın “Göksel Yaratıcı Güç”ün yeryüzündeki yansıması olduğu ve onun katına ulaşabileceği düşüncesi ile bağlantılıdır. Taoist felsefede de gözüken buna benzer düşünceler, aslında Zoroastrianizm kaynaklı Sufi İslam’da da değişik biçimlerde bulunmaktadırlar... Konfüçyus’ta insan, Gök- Yer- İnsan üçlemesinin inanılır bütünlüğü olmaktadır. Yine Çin’e özgü, “Göksel Yaratıcı Güç insanın kendisini bilmesi için asıl kaynaktır” inancında katagorik olarak insan ruhu, “Göksel Güç”ün çağrısının yankılandığı/ yanıt bulduğu yerdir. Bunun bir sonucu olarak insan ruhu, doğanın bekçisi, evrenin döllenme yoludur, döllenme kanalıdır... (Not 8: Konfüçyanizm’de tarifi yapılan “göksel güç”- insan ilişkisi, Zoroastrianizm, Platonizm, Hıristiyanlık, İslam, Sufizm üzerine...)

 

Kısacası, tüm düşünürleri derinden inanmış karakterler olan Konfüçyusculuk sonuçta bir dindir ama, Yahudilik, Hıristiyanlık, İslamiyet gibi kurumlaşmış, imamları (önderleri), papazları ve tapınakları olan bir din değildir... Uzmanların anlatımlarına göre, Çin toplumunun İ. Ö. 550- 200 yılları, “yüz filozof/ düşünür yılı” adıyla anılmakta ve aynı yıllar klasik Çin düşüncesinin altın çağı olarak kabuledilmektedir... Bu süreç aynızamanda Han Hanedanı’nın başlangıcında Konfüçyusculuk ile tamamlanan Taoist felsefenin (Tao Chia) ve ayrıca Taoist dinin (Tao Chiao) zenginleştiği zaman dilimidir... Erken Han Hanedanı yılları (İ. Ö. 202- İ. S. 9) Taoizm ve Konfüçyanizm ile birlikte Budizm’in de Çin’de geliştiği dönem olmuştur. Farklı kolları olan Budizm kurumlaşmış bir din olmakla birlikte, aynen Konfüçyanizm gibi Taoizm’de kurumsallaşmayan bir din olarak kalmıştır.

 

Klasikler (ching), tarih (shih), felsefe (tzu), edebiyat (chi) olarak dört katagori içinde tasnif edilen Çin yazımı arasında en üstte “Beş Klasik” (Wu ching, Wu Jing) yeralmakta imiş... “Beş Klasik”, Çin tarihi içinde 2000 yıl boyunca, toplumsal yaşamı, yasaları/ hukuk sistemini, yönetimleri/ hükümetleri, eğitim sistemini, edebiyatı ve dini derinden etkilemiş. Tüm bu alanlar için başvuru kaynağı olmuş. Çin eğitim sistemi içinde, daha eğitimin başlangıcında öğrencilere bu kitapların özetleri, bölümleri okutulmuş. “Beş Klasik” (Wu ching, Wu Jing) doğrudan doğruya Konfüçyus ile ilintilendirilmekte imiş. Üçüncü Han imparatoru Wu-ti (Wudi, Liu Che, İ. Ö. 156- 87/ 86; yönetimi, İ. Ö. 140- 87/ 86), Konfüçyusculuk’u resmi devlet dini haline getirerek politize etmiş... 

 

Konfüçyusculuğa taze kan veren ve “Yeni- Konfüçyusculuk” akımının kurucusu olarak tarihe geçen Chu Hsi (Zhu Xi, Yüan Hui, Chung Hui, Chu-tzu, Chu-fu-tzu, 1130- 1200), kendi önemli açıklamalarıyla birlikte Konfüçyus metinlerinden yaptığı seçmeleri dört ayrı bölümlük kitap haline getirmiş. Dört Kitap (Ssu shu) olarak anılan ve Konfüçyusculuğa yeni taze güç aşılıyan bu eserler 1190 yılında basılmışlar...

 

Konfüçyus geleneğinin sürdüğü çağlar, Beş Klasik (Wu Ching) bildirisinde somut ifadesini bulmakta imiş. Bunlara, “Tarihin Klasikleri” (Shu Ching) ve “Şiir Klasiği” (Shih Ching) gibi Konfüçyus öncesi metinler dahilmişler. Ayrıca Beş Klasik, Konfüçyus ile yakın zamana rastlayan Ch’in ve Han dönemine ait dökümanlardan bölümleri, “Ayinlerin Kayıtları” (Li chi) gibi metinleri içermekte imiş. Bu nedenlerle Konfüçyuscu eğitimin çekirdeğinde duran ruhun evrensel (ecumenical) olduğu iddia edilmiş...

 

Beş Klasik, beş görevi ifade eden terimlerle tarif edilmekte imiş. Bunlar, metafizik, politik, şiirsel, sosyal ve tarihi görevlerdir... Çin aydınlarını derinden etkilemiş olan “Beş Klasik”ten birincisi, veya “metafizik görevi” yansıtanı, “Değişimlerin Klasiği” (I Ching, Yi Chin, Yi Jing) adlı yapıttır. Eserin asıl gövdesi, Chou (Zhou) Hanedanı’nın (İ. Ö. 1111/ 1122- 256/ 255) kurucusu olan Wu-wang’ın bilge bir karekter olan babası Wen-wang’a (Hsi Po, Wenwang veya Xi Bo) atfedilmiştir, onu anlatmaktadır. Kitap aynızamanda, Chou (Zhou) Hanedanı’nın aklı, büyüsü tarafından kullanılan kutsallık sistemlerini tartışmaktadır. Ve hanedanın kurucusu Wu-wang, Konfüçyuscu tarihçiler tarafından örnek hükümdar olarak tanıtılmaktadır... Metafizikci görevi yansıtan “Değişimlerin Klasiği” (I Ching), kutsallık sanatı ile sayısal tekniklerin ve ahlaki derinliğin uyumlu birliğinden oluşmaktadır...

 

“Sayısal teknik” olarak kastedilen, göğün gözlemi ile ilgili matamatiksel bir çizim olan ve Ortadoğu coğrafyasında “Yahudi yıldızı” olarakta adlandırılan ve İsrail bayrağında da bulunan eşkenar iki üçgenin iç içe geçmesi sonucu oluşan altı köşeli yıldızların 64 tanesinin “evrensel bir sistem” olarak dizimleri ve bunların günlük yaşamda geleceği görme, evreni anlama çabasında kullanılmalarıdır. Bu, birçeşit falcılık, büyücülük, occult sanatıdır. İki ayrı eşkenar üçgen bütününden oluşan bu yıldızların her bir parçası değişik ada, kök anlama ve ayrıca sembolik anlama sahiptirler. Masal imparatoru Fu Xi/ Fu Hsi, Tai Ho (Büyük Parlayan Zeka, İ. Ö. 2900) bu parçaları bir cins kaplumbağa kabuğunda keşfettiğini söylemiş. Yukarıdaki paragrafta anılan Chou Hanedanı’nın kurucusu Wu-wang’ın bilge babası Wen-wang ise sözkonusu altı köşeli yıldızları falcılığında veya bilgeliğinde kullanmış...

 

“Sayısal teknik” olarak adlandırılan olay, büyücülük, falcılık sanatı ile karışmış olan göğe yönelik gözlemlerin, astroloji denen eski birçeşit astronominin yere, doğaya yönelik gözlemlerle birlikte sürdürüldüğünü ve dönemin insanının gök ile yer arasında bağlantı aradığını yansıtmaktadır aynızamanda. Aslında, çağdaş bilim de çok daha büyük teknik olanaklar ve çok daha zengin bilgi birikimi ile uzay, evren, evrendeki süreçler ve gezegenimizdeki süreçler arasındaki bağları çözmeye çalışmaktadır. Bu süreçlerin etkileşimleri açıklanabildikçe karanlıkta kalmış birçok gerçek daha çıplak olarak gün ışığına çıkabilmekte, insan bilincinde şekillenebilmektedir.

 

“Değişimlerin Klasiği” (I Ching) adlı birinci kitapta ele alınan değişimin felsefesi, yukarıdaki paragraflarda da hakkında bilgi verilmiş olan zıtların birliği “Yin” ve “Yang” hakkındadır... Bu felsefeye göre, değişmez/ sürekli varolan ve bir bütünün parçaları olarak birbirlerini tamamlayan ve biteviye çatışan canlı enerjilerin, veya sözkonusu zıtların birliğini oluşturan “Yin” ve “Yang” adlı calı enerjilerin ilişki biçimleri nedeniyle kozmos/ evren sürekli bir değişim içindedir. Aynızamanda bu büyük değişimin bir ürünü olan evren, yaşayan/ canlı bütünlüğün ve hareketliliğin her ikisinin de (“Yin” ve “Yang” zıtlığı ve bütünlüğünün) göstergesi, belgesidir. Uyumlu bütünselliği içinde evrenin yapıcılığından/ yaratıcılığından esinlenen soylu kişinin, evrenin bütünselliği içindeki biteviye yapıcı değişimini örnek alarak ve bununla rekabet ederek kendisini sürekli yeniden değiştirmesinin/ üretmesinin gerekliliği vardır. Bu değişim çabasında en yüksek amaç/ ideal olan “insan ile göğün” veya “insan ile yaratıcı gücün” birliği/ bütünselleşmesi hedef olarak öne konulmalıdır...

 

Sözkonusu düşünceyi basitleştirip türkçeleştirecek olursak, canlı enerji yüklü zıtların birliğinden oluşan evreninin kendisini sürekli üretmesini örnek alan soylu kişi, kendisini sürekli yeniden üreten çabasıyla ‘Tanrı’ katına, düzeyine çıkacak, o evrensel güçle özdeşleşecek ölçüde bilgeleşecektir. Soylu kişiler böyle bir hedefi önlerine koymalıdırlar. Ulaşılacak “Tanrı”, canlı enerjiler olan zıtların birliğinin hareketi ile sürekli yeniden üretilen evrenin bütünlüğünü, varolan sürekli yaratıcı bir değişimi ifade etmektedir... 

 

“Politik görevi” açıklayan ve adı “Tarihin Klasiği” (Shu Ching) olan ikinci kitap, insani bir yönetim/ hükümet için ahlaki temelleri oluşturmakta, göstermektedir. “Tarihin Klasiği”ne göre, sıralamada birbirlerinin ardından gelen ve Konfüçyus tarafından övülen son üç masal imparatoru veya dokuz masal imparatorundan yedincisi olan Yao (İ. Ö. 2300), sekizincisi olan Shun (İ. Ö. 2300) ve dokuzuncusu olan Yu (Büyük Yu, İ. Ö. 2200) adlı hükümdarlar yönetimlerini iyilik, adalet, erdem, asalet, yüksek karakter üzerine oturtmuşlardı. Sözkonusu hanedanların ana- babaya, büyüklere masalsı saygıları (hsiao), kendilerini işlerine adamış olmaları, dürüstlük ve sorumluluk üzerine kurulmuş politik bir sistem yaratabilmelerini sağlamıştı. Onların örnek yaşamları, herhangi bir cezalandırma veya baskı olmadan insanlara toplumsal uyuma dahil olmayı öğretmişti, bunu başaracak cesareti aşılamıştı. Hatta, öncü imparatorluklar kabuledilen masal imparatorluklarının sonuncusu Hsia (Xia), yazılı kayıtlara geçmiş ilk sülale olan Shang ve Çin’i yaklaşık bin yıl yönetmiş olan Chou (Zhou) hanedanlarının tapınma süreçlerinde yansıyan moral otoriteleri, politik düzenin istikrar içinde korunmasını sağlamıştı... “Tarihin Klasiği” (Shu Ching) adlı yapıtta bulunan temel fikirlerden biri de, politik anlamda ahlaki inandırıcılığın, güven vermenin, sadece hükümetlerin halkı besleyebilmeleriyle gerçekleşemeyeceği üzerinedir. Politik düzenin sağlaması da bunun için yeterli değildir. “Tarihin Klasiği”ne göre, halkın eğitimi gereklidir ve politik inandırıcılık, güven, eğitimle gelelebilecek bir olgudur aynızamanda...

 

“Şiirin Klasiği” (Shih ching) adını alan üçüncü kitap, Çin şiirinin ilk antolojisidir. Kitapta, altı başlık altında 305 şiir bulunmaktadır. “Kasideler Kitabı” veya “Şiirin Klasiği”, popüler parçaları, baladları (balad= yiğitlik öyküleri içeren halk müziği biçimi), halk şarkılarını (türkü anlamına), küçük festival şarkılarını, büyük festival şarkılarını, ilahileri  içermektedir veya 305 şiir bu altı başlık altında toplanmıştır.

 

“Sosyal görevi” açıklayan dördüncü kitap, “Dini Törenlerin Klasiği” veya “Dini Törenlerin Kayıtları” (Li chi) adını taşımaktadır. Bu dördüncü kitap, uyulması gereken toplumsal kalıpları ve seremonileri anlatmaktadır. “Dini Törenlerin Kayıtları” (Li chi), en genel anlamıyla hükümdarlık yasalarının, dinsel törenlerin gelişiminin, tapınma biçimlerinin, kurbanların, eğitimin, müziğin, alimlerin gereksinimlerinin ve ılımlılık/ herşeyi kararında bırakma doktrininin önemi üzerinde durmaktadır. Yeni- Konfüçyuscu filozof Chu Hsi, sözkonusu dördüncü kitabın iki bölümünü değişik başlıklarla ve yanlarına eklediği diğer iki ayrı Konfüçyus seçmeleri ile birlikte “Dört Kitap” (Ssu shu) adıyla 1190 yılında basmıştır. “Dört Kitap” (Ssu shu) adlı seçmeler, asırlar boyunca eğitimde öğrencilere, Konfüçyus edebiyatına giriş amacıyla okutulmuşlardır.

 

“Tarihi görevi” belirleyen beşinci ve sonuncu kitap, “Bahar ve Sonbahar Günceleri/ Vakayinameleri” (Ch’un-ch’iu) adını taşımaktadır. Sözkonusu kitap Çin’in ilk kronolojik/ zaman dizisini izleyen tarihidir. Konfüçyus tarafından gözden geçirilmiş olan eser, Chou (Zhou) Hanedanı’nın son temsilcisi olan Lu devletinin tarihi kayıtlarını içermektedir ve bu devletin toprakları aynızamanda Konfüçyus’un ülkesi, doğup büyüdüğü yerlerdir... Ch’un-ch’iu adlı kitaptaki anlatım, İ. Ö. 722 yılından başlar ve Konfüçyus’un ölümünden (İ. Ö. 479) kısa birsüre önce sonbulur.

 

Yukarıda anılmış olan “Dört Kitap” adlı seçmelerin ilki, “Büyük İlim/ Bilgi”; ikincisi, “Herşeyi Altın Değerinde Kararında Bırakmanın Doktrini” veya “Ilımlılığın Doktrini”; üçüncüsü, “Konfüçyus’dan Seçme Eserler/ Bölümler”; dördüncü ve sonuncu olanı da, “Mencius” adını taşımaktadır. Bilindiği gibi doktrin, bir düşünce sistemi ile, dünyaya bakış biçimi ile yüklü öğreti anlamına gelmektedir. Örneğin, Hristiyan Doktrini, İslami Doktrin, Marksist Doktrin vs..

 

Daha önce de belirtildiği gibi sözkonusu “Dört Kitap”, derlemeyi yapan Yeni- Konfüçyuscu filozof Chu Hsi’nin açıklamaları ile birlikte 1190 yılında basılmıştır. “Dört Kitap”tan birincisi olan “Büyük İlim/ Bilgi”, konfüçyusculuğa giriş amacıyla -Sung (Song) Hanedanı (960- 1279) döneminde yaşamış olan- Chu Hsi (Zhu Xi, 1130- 1200) tarafından yapılmış seçmeleri içermektedir. Sözkonusu kitabın Çin felsefesini ve politik düşüncesini anlayabilmek için çok özel bir önem taşıdığı iddia edilmektedir. Aynı iddiaya göre, kitabın hem klasik ve hem de modern Çin düşüncesi üzerinde derin etkileri olmuştur. Chu Hsi (Zhu Xi) ve izleyicileri, ortodoks Konfüçyanizme saygı duymakla birlikte, ona yeni düşünceler adapte ederek birçeşit neo/ yeni Konfüçyanizm üretmişlerdir. Onlar, Konfüçyus öğretisine Taoist ve Budist düşünceleri sokmuşlardır ama, yine de Konfüçyus’un düşünceleri öğretilerinde egemen olmuştur...

 

“Dört Kitap” (Ssu shu), Konfüçyanizm’e yeni bir güç verdiği gibi, 1313 yılından 1905 yılına dek devlete memur alımında sınav sorularının hazırlandığı kaynak olmuştur aynızamanda. Bürokrasiye dahil oluşta sınav soruları bu kitaplardan gelmiştir hep. Ancak 1905 yılında Manchu (Ch’ing) Hanedanı’nın sistemi batıya uyduracak reformları ile, daha doğrusu üst düzeyde bazı bürokratların bu yöndeki zorlamaları sonucu Konfüçyuscu sınav sistemi kaldırılmıştır (Konu ileride gelecek.-Y. K.)...

 

“Dört Kitap” (Ssu shu), tarihi boyunca Çin aydınlarını, hatta modern Çin’in entellektüel yaşamını derinden etkilemiştir. Bu etkilenmenin ilk ünlü komünist aydınlara dek uzandığını söylemek hatalı olmaz. Örneğin, hemen hemen hiç resmi eğitim almamış olan Çin Komünist Partisi’nin ilk Genel Sekreteri (1921- 22), ardından Genel Başkanı (1922- 25) ve yeniden Genel Sekreteri (1925- 27) olan Chen Duxiu (1879- 1942), yetişme yıllarında dedesi tarafından özel olarak “Beş Klasik” ve “Dört Kitap” ile eğitilmiştir. Sözkonusu etkilenme listesine Mao Tse Tung’u ve daha diğer pekçoğunu eklemek olasıdır.

 

“Dört Kitap”ın dördüncüsü ve en uzunu olan “Mencius”, “ordodoks konfüçyaniszm”in geliştiricisi olan filozofun adıdır aynızamanda. Adı latince de Mencius olan bu düşünür Çin’de Meng-Tzu (çince telaffuzu, Mengzi) olarak anılmaktadır ve İ. Ö. 327-289 yıllarında yaşamıştır. Asil Meng ailesinden gelen Mencius, babasını üç yaşında iken yitirmiş ve Çin toplumu tarafından “örnek anne” kabuledilen annesinin özel ilgisi ile büyümüştür. O, Konfüçyus’un Lu devletinin sınırlarında bulunan, komşusu olan Tsou’nun sınırları içinde doğup yetişmiştir. Mencius’un yetişip düşüncelerini geliştirdiği dönem Çin’in “Savaşan Devletler” (İ. Ö. 475- 221) dönemi olarak anılan alabildiğine istikrarsız yılları olmuştur ve bu istikrarsızlığın bedelini -herzaman olduğu gibi- asıl olarak sıradan insanlar ödemişlerdir.

 

İleride daha ayrıntılı olarak geleceğim gibi, Çin ancak Ch’in (Qin) Hanedanı’nın (İ. Ö. 221- 206) kurucusu Chao ChengChih Shih huang-ti”= “Ch’in’in veya Çin’in İlk Mutlak İmparatoru”) tarafından İ. Ö. 221 yılında birleştirilerek bir imparatorluk haline getirilmiştir. Daha İ. Ö. 230 yılında Çin’de yedi ayrı feodal devlet veya prenslik birbirleri ile sürekli vaşarak varlıklarını sürdürmekte idiler... Ailesi nedeniyle orjinal adı Meng K’o olan Mencius, ölümünden sonra doğum yeri olan eski Çin devleti Tsou’ya atfen Tsou Dükü olarak anılmıştır aynızamanda (dük/ duke, kıraliyet ailesi dışında kalan en üst düzeyde asil kişi, en üst düzeyde asalet ünvanı taşıyan kişi olmaktadır.).

 

Çok önemli bir Çin filozofu olan Mencius, “ordodoks konfüçyaniszm”in geliştiricisi olmuştur ve “ikinci basamak” ünvanını kazanmıştır. Veya O’na “ikinci akıllı”, “ikinci bilge kişi”, “ikinci filozof” denilmiştir... Konfüçyus’dan sonra en önemli kişi olma ünvanını kazanan bu düşünüre göre yöneticiler, halkın maddi yaşam düzeyinin yükseltilmesi politikasını, insanların yüksek bir moral/ ahlak düzeyine çıkartılmaları işini ve yine halkın güçlü bir eğitimle donatılması çabasını temel hedef olarak önlerine koymalıdırlar... Mencius, “Aklını en üst düzeyde geliştirebilen kişi aynızamanda kendisini, kendi doğasını tanıyabilir. Kendini bilmek ise Cenneti/ Göğü/ Yaratıcı Gücü bilmektir.”, sözünü söylemiştir. “Mencius” adlı yapıtın en önemli vurgusu, üzerinde durduğu temel nokta, insan doğasının yaradılıştan sahibolduğu üstünlükler, erdem, mükemmellikler olmuştur. Düşünür olarak Mencius’un öğretisinin üzerinde en çok yoğunlaştığı alan, bu öğretinin ağırlıklı olarak vurgu yaptığı konu, yöneticilerin sıradan insanlara karşı sorumlulukları, onlar için hazırladıkları yaşam tarzı olmuştur. O’nun yaşadığı ve felsefesini geliştirdiği yıllar, sıradan insanlara tarifsiz acılar tattıran kaos, savaş dönemidir.   

 

“İnsanlar sağlam, sabit, istikrarlı yaşam koşullarına sahibolurlarsa, sağlam, istikrarlı, yıkılmaz bir ruhsal yapıya, yüce gönüllülüğe, duygularında sabitliğe, sağlam bir yüreğe, morale, dürüstlüğe de sahibolabilirler” prensibini kendisine temel düstur edinmiş olan Mencius, özet olarak, hafif vergileri ve özgür ticareti savunmuştur. Mencius, doğal kaynakların korunmasının gerekliliğinin altını önemle çizmiştir. Sosyal bir devleti, yaşlılar ve zayıflar için rahat bir yaşamın kapısını açan yönetimi, insanlara eşit sağlık yardımı yapılması prensiplerini savunup yaşama geçirmeye çalışmıştır. Yönetimde birçeşit demokratik prensipleri savunan ve sıradan halkın sevgilisi olan Mencius, Konfüçyus’tan sonra konfüçyusculuğun ikinci kurucusu olarak kabuledilmiştir.

 

Düşünür Mencius’un “Mencius” adlı yapıtı, Mencius (Meng-Tzu/ Mengzi) ile döneminin bazı kıralları arasında geçen ahlaki konuşmaları içermektedir. Daha önce de belirtildiği gibi bu eser (“Mencius”), Yeni- Konfüçyanizm akımının kurucusu önemli düşünür Chu Hsi tarafından diğer üç ayrı Konfüçyus yapıtıyla birlikte “Dört Kitap” (Ssu shu) adlı derlemenin dördüncü kitabı olarak 1190 yılında yeniden basılmıştır. Düşünür Mencius, Sung (Song) Hanedanı’nın (960- 1279) Yeni- Konfüçyanist düşünürleri tarafından baş filozof olarak biteviye çok büyük bir saygı görmüş, O’na ve çalışmalarına özel bir önem atfedilmiştir. Ve yine Mencius (Meng-Tzu/ Mengzi) son bin yıl boyunca Çin halkı tarafından Konfüçyanizm’i yeniden kuran kişi olarak kabuledilip derin bir sevgi ve saygı ile anılmıştır.

 

Çin tarihinin iki bin yılı içinde konfüçyanizm ile atbaşı gelişen ve kelime anlamı “Yol” olan “tao” sözcüğü ile bağlantılı Taoist felsefe (Tao Chia) ve ayrıca Taoist din (Tao Chiao) etkilerini günümüz Çin toplumunda da sürdürmektedirler. İki bin yılı aşkın bir süreç içinde renklenerek şekillenmiş olan bu akımın felsefi yanı (Tao Chia), dini yüzünden (Tao Chiao) çok önce başlamıştır. Bu gerçeğe karşın, felsefi ve dini Taoizm birbirlerinden kopartılamazlar veya tamamen ayrı ele alınamazlar...

 

Konunun uzmanlarının açıklamalarına göre Taoizm deyişi, Ssu-ma Ch’ien (İ. Ö. 145- 86?) adlı ilk resmi tarih yazarının “Tarihi Kayıtlar” (Shi Chi) adlı kitabında yeralmıştır. Batı’nın ve diğer ülkelerin geleneklerinde çok farklı olan -bilinen- Çin edebiyatı içinde önemli bir yer tutan bu “Tarihi Kayıtlar” (Shi Chi), Taoizm ile ilişkili ilk büyük gerçek karakter olan Lao Tzu’dan 400 yıl kadar sonra kaleme alınmıştır... “Tarihi Kayıtlar”da Taoizm, Huang-Lao geleneği/ okulu ile bağlanmakta imiş. Huang-Lao okulu düşünürleri veya ustaları ise, -yaşamı büyük ölçüde sis perdesi ile örtülü olmakla birlikte- gerçek bir karakter olan Lao Tzu (Laozi = Şef/ Hünerli/ Usta Lao veya Yaşlı Usta) ile ve ayrıca bu anlatının başında sözedilmiş olan dokuz efsane imparatorundan üçüncüsü olan Huang Ti (Huang Di, “Sarı İmparator”, İ. Ö. 2700) ile ilintili imişler. Ahşap evlerin, botların, iki tekerlekli savaş arabalarının, ok- yayın ve yazının bulucusu kabuledilen, Çin’in kültür kahramanı ve en yaygın biçimiyle ülkenin gerçek atası sayılan “Sarı İmparator” aynızamanda Taoizm’in de en büyük azizi (kutsal varlığı) imiş.

 

Taoist felsefeye göre Sarı İmparator, insanların doğa ile harmoni/ uyum içinde yaşadıkları bir ülke düşlemiş...  Masal kahramanı “Sarı İmparator”un Taoizm’in en yüksek azizi olmasına karşın, Taoizm çok daha fazla gerçek karekterler olan Lao Tzu (Laozi) ve Chuang Tzu (Zhuangzi, Chou, İ. Ö. 369- 286) adlı düşünürlerle ilintilendirilmekte imiş. Anılanlardan ilki olan Lao Tzu’nun (Laozi) yaşamı gölge de, bir sis perdesinin gerisinde kalmakta imiş. Tekrarlamak gerekirse, Lao Tzu’nun biyografisi hakkındaki bilgiler -yukarıda anılan- tarihçi Ssu-ma Ch’ien’in (İ. Ö. 145- 86?) kaleme aldığı Shih-chiTarihi Kayıtlar”) adlı yapıtta bulunmakta imişler...

 

Shih sözcüğü günümüz çincesinde tarih anlamına gelmekte ise de, eski Çin’de astroloji ve kutsallık üzerine odaklanmış okulların adıymış bu. Bazı tarihçiler soru işaretleri içeren bir çabayla yaşlı Taoist Lao Tzu (Laozi) ile genç Konfüçyus’u (İ. Ö. 551- 479) karşılaştırma çabasındaymışlar. Lao Tzu’nun Konfüçyus’a övgüler düzdüğünü, Konfüçyus’u ejderha (alt düzeyde göksel güç, yaratıcı güç) ile mukayese ettiğini, söylemekteymişler. Lao Tzu’nun Konfüçyus’a, “sen, rüzgarın ve bulutların süvarisisin” diyerek O’nu göklere çıkarttığını, yücelttiğini yazmakta imişler...

 

Konunun uzmanlarının anlatımlarıyla Konfüçyanizm’in daha çok toplumsal yaşam, toplumsal sorunlar, bireylerin toplumsal sorumlulukları ve yöneticilerin sorumlulukları üzerine odaklanmış olmasına karşın Taoizm, doğayı, insanda doğal olanı ve kendiliğinden gelişeni anlamaya çalışmıştır. Yani birincisi (Konfüçyanizm), “toplumsal varlık olarak insanı”; ikincisi (Taoizm) ise, “toplumun dışında birey olarak insanı” anlama üzerine odaklanarak bir anlamda birbirlerinin zıttı ve diğer anlamda ise birbirlerinin tamamlayıcısı olarak yanyana gelişmişlerdir. Taoizm toplumsal sorunlara aldırmadan insan üzerinde durmuştur...

 

Tao (çince söylenişiyle Dao veya türkçe karşılığıyla Yol), birey için “doğru yol” veya “Cennetin yolu” üzerinde yoğunlaşmak görevini içermektedir. Taoist anlamda yaşam ve ölüm, Bütünsel Tao’nun (bir bütünlük, tamlık içinde olan yolun) sadece farklı basit basamaklarıdırlar. Ve sonuçta, yaşamın doğa ile uyumunun göstergesidirler... Şüphesiz bu düşünce, aynızamanda insanın ölüme itirazı ve ölüm karşısında aradığı bir teselli ve yaşamın sürekliliğine duyduğu inançla, ölümden sonra da yaşamın farklı biçimler alarak sürmesi inancı ile yüklüdür. Ve yine aynı düşüncenin değişik biçimleri farklı mitolojilerde ve monoteist dinlerde de bulunmaktadır. Ölümden sonra yaşamın süreceği düşüncesi, değişik “cennet” ve “cehennem” tasvirleri ile yüklü birseri mitolojinin içinde farklı biçimlerde yeralmaktadır. Şüphesiz yine bu “cennetler” ve “cehennemler” yeryüzünde varolan mutluluk ve acı kaynağı gerçek nesnelerden esinlenilerek üretilmektedirler. Ölümden sonra yaşamın süreceğine duyulan inanç, bazı toplumlarda ölünün mezarına -atları ve karıları dahil- en yararlı eşyaları ile gömülmesi eylemlerine yolaçarken, diğerlerinde ruhun diğer insanların veya hayvanların gövdelerinde varlığını sürdüreceği düşüncelerine uzanabilmektedir. 

 

Özet olarak Taoist miras, bireysel özgürlüğe ve doğallığa önem vermiştir. Politik yönetim anlamında, çağdaş emperyalist- kapitalist sistemde anlaşıldığından farklı anlamda gününe göre özgürlüğü savunan “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” prensibini, hükümetlerin üretime ve ticarete müdahale etmeme anlayışını, birçeşit “liberalizmi”, toplumsal anlamda basitliği öne çıkartmıştır... Taoizm, mistisizmin veya akıl yoluyla değil de “duygularla anlaşılabilenin”, herkesin anlayamıyacağı “gerçeğe” ruhlar aracılığıyla “ulaşmanın” yolu üzerinde durmuştur. Birçeşit occult kültürü veya bilimsel olarak nedensellikleri açıklanamayan “sihirli güçler, olaylar, nesneler” ile ilgili bir kültür geliştirmiş. Aslında benzer yöntemler önceki dönemlere özgü Şamanizm’de, ve ayrıca İslamiyet’in bazı farklı Sufi tarikatlarında da değişik biçimlerde bulunmaktadır. Ve Taoizm insanın kendisini değiştirme teknikleri üzerinde durmuştur. Asıl olarak toplum içinde bireyin ahlaki görevleri, toplumsal ölçüler ve yönetimlerin sorumlulukları üzerinde duran Konfüçyanizm’in birçeşit anti- tezi olarak gelişmiştir Taoizm. (Not 9: Taoizm’in anladığı liberalizm ve çağdaş liberalizm üzerine...)

 

Felsefi Taoizm’in (Tao Chia) en önemli kaynağı olan Tao-te ChingSeçilen -en önemli- Yol ve O Yolun gücü”) adlı yapıt, Lao-tzu adlı anlaşılması güç gölgede kalmış karakter tarafından yazılmış kabuledilmektedir. Bu yapıt, -soyut düşünce anlamında- “ifade edilemiyecek kadar mükemmel ve güzel olan içsel, ruhsal Tao’nun (Yolun) en yüksek görevi, herşeyin kaynağı, başı ve sonu olan gerçeğin inşasıdır”, fikri üzerinde odaklanmış. Sözkonusu yapıta göre, Tao (seçilen Yol) bir Bütündür, bu “Parçalarına Ayrılmamış Bütünlük” ancak “derin duygusal bir mutluluğun içinde keşfedilebilir”. Te, Tao’nun tüm nesneler içinde dışa vurumudur. Te, ruhsal varlığın şuuraltı eylemleri olarak açıklanabilir...

 

Aynı düşünceye göre, yeryüzündeki herşey kozmik (tüm evreni kapsayan) bir Yol (Tao/ Dao) içinde oluşmuştur ve bunun sağladığı uyum ve dengeye sahiptir. Bu Yol nedeniyle nesneler kendi doğal yapılanmaları içindedirler. Aynı kozmik denge nedeniyle bitkiler ve hayvanlardan insanlara dek her varlık kendi başlarına özgür bırakılmalıdırlar Anlaşıldığı kadarıyla bu düşünce, basit anlamıyla, “şunu yapın, bunu yapın, şu iyidir bu kötüdür” gibisinden öğütler ve yasaklar içeren, insanlara ahlak dersleri vermeye kalkan öğretiler ve politikalar gereksizdir ve hatta acı vericidir demeye getirilmektedir... Evren’in içsel Yolu, herhangi bir kişinin olabileceğinden çok daha akıllıdır ve bu nedenle çevremizdeki şeyleri değiştirme çabası bizler için sürekli yanlış yapma anlamına gelir. Bu bağlamda en iyi yöneticiler halkları kendi başlarına bırakanlardır; çünkü onlar kendileri için en mükemmeli başabilirler... Nasıl bakılacağını bilebilenler için “evrensel Yol”un veya çincesi ile Tao’nun (Dao’nun) herşey içindeki gizemini ve gücünü derin hissedişle (insanın tüm duyularının ve aklının, zekasının ortak konsantre olmasıyla) ortaya çıkartmak, anlamak olanaklıdır...

 

Ağır feodal baskılara, sürekli savaşlara duyulan nefretin ürünü ve bunların doğurduğu kaos içinde ezilen bireyin yönetimlere inançsızlığı olarak doğan Taoizm’in sosyal anlamda birçeşit “anarşizmi” bilinçsizce savunduğu anlaşılmaktadır. “Yönetim mekanizmaları, kurumları ve yasaları olmadan toplumsal düzenin kendi doğallığı içinde yolunu bulabileceği” düşüncesini, dönemin ağır baskıları ve kanlı kaosu içinde bir ölçüde anlayabilmek olasıdır. Buna karşın, toplumsal süreçleri doğadaki süreçlerden ayıran temel özellik, tarihi- toplumsal bir determinizm/ gerekirlilik olmakla birlikte, insanın tüm eylemlerinin bilinçli ve planlı olmasıdır... Doğada kendiliğinden gelişen süreçler içinde oluşan göreceli dengeler de aslında vahşi bir kapışmanın, sürekli didişmenin ürünleri olarak şekillenmektedirler. Kendi haline bırakılacak toplumlarda ise, bireye derin acılar verecek “orman yasaları” egemen olacak ve sürekli en zayıflar yitirecekleri gibi, güçlüler bile güvenlik içinde olmayacaklardır. Sonuçta insanlar, bilinçleri ile iyi veya kötü birtakım kurallar koymak zorunda kalacaklardır. Kısacası, Taoizm’in sosyal yaşamla ilgili tezleri olanaksızı istemektir. Yönetimlere duyulan derin güvensizliğin, toplumsal barışa ve eşitliğe temel olabilecek yasaların yapılabileceğine ve bunları yaşama geçirebilecek denetim mekanizmalarına sahip demokratik yönetimlerin varolabileceğine inançsızlığın, Taoist anlamda toplumsal “anarşizmin” kaynağı olduğu bellidir. Ve dönemin feodal Çin toplumunda demokratik yasalar yapılabileceğini düşünebilmekte olanak dışıdır şüphesiz... Daha önce anılan Taoizm ile bağlantılı iki ünlü düşünür, Lao-tzu (Lao-zi) ve Chuang Tzu (Zhuang-zi, İ. Ö. 369- 286), “yeryüzündeki herşey tüm evreni kapsayan bir Yol (Tao/ Dao) içinde oluşmuştur ve bunun sağladığı uyum ve dengeye sahiptir.,” düşüncesini şu şiirsel dizelerle açıklamaktadırlar:

 

“Gökten ve yerden önce varolan, henüz bir bütün olan, parçalarına, türlerine ayrılmamış birşey vardı.

Sessiz ve şekilsiz, değişmeyen ve tamamen bağımsız birşey.

Tüm tehlikelerden arınmış olarak heryerde kendisini gösteren birşey.

Belki O, evrenin anası olarak tanımlanabilir.

O’nun adını bilmiyorum; ve O’nu Yol (Tao/ Dao) olarak adlandırıyorum...”

 

Felsefi Taoizm, sadece sınırlı çevreler tarafından anlaşılabilen bir akım olarak Savaşan Devletler döneminde (İ. Ö. 481- 221) şekillenmiştir. Birçeşit felsefi idealizm olduğu anlaşılan Taoizm’in kişi için sözkonusu “gerçek” ve “mutluluk” arayışı, sürekli çatışma yıllarının toplumsal acılarının, baskılarının yükünden birey olarak kurtulma çabası ile de bağlantılı olmalıdır... Zaten uzmanlar Taoist yaşam tarzını, belirli ve açık bir amacı olmayan (daha doğrusu, toplumsal politik anlamda belirli ve açık bir amacı olmayan) yaşam olarak tarif etmektedirler. Anlaşılmış olacağı gibi, toplumun sorunlarından kaçarak, onların dışında kalmaya çalışarak -anlaşılması zor birtakım ruhsal güçlerin yardımlarıyla, derin içsel bir mutluluğu yakalayarak- “bütünsel gerçeği” kavramaya çalışan bir yaşam tarzıdır Taoizm. Böyle bir yaşam tarzı, toplumsal anlamda derin bir karamsarlığın ürünü olabilir ancak. Sözkonusu karamsarlığı yaratan koşullar ise Taoist felsefenin gelişmiş olduğu Çin toplumunda fazlasıyla mevcuttu... (Not 10: Bu satırları yazanın Taoist felsefe üzerine kısa notu)

 

Kaba bir benzetmeyle gerçeğin “istihareye yatmak” gibi yöntemlerle veya Taoizm’de olduğu gibi meditasyon yöntemleriyle kavranamayacağı açıktır. Yalnız meditasyon, zihni günlük yaşamın rahatsız edici karmaşık düşüncelerinden arındırarak dikkati yoğunlaştırmaya yardımcı olduğu ölcüde, bazı gerçeklerin daha rahat kavranmasına ve araştırmaya yardımcı olabilir şüphesiz... Sözkonusu Taoist yöntemlerin, bireyi bir süre için tüm toplumsal ve kişisel sorunların, ağır psikolojik baskıların dışına atarak zihinsel bir rahatlığa; ruhsal sağlığa veya dengeye kavuşturduğu, kişiye zihinsel dinlenme sağladığı rahatça düşünülebilir. Hatta aynı yöntemle birtakım fiziki rahatsızlıklarını dahi giderilebildiği hissedilmektedir. Çünkü, ruhsal dengedeki bozukluklar birçok fiziki rahatsızlığında kaynağı olabilmektedirler. Bu nedenlerle Taoist yöntemlerin bütünüyle yararsız olduklarını söylemek sanırım bilime aykırıdır... Yaşamla ilgili geniş bir alanı kapsayan Taoizm’in buradaki birtakım genellemelerin, yukarıdaki kısa özetin içine sığmadığı bellidir. Ayrıca, Taoist felsefe Konfüçyanizm ile de tamamlanmıştır. Kısacası, birbirlerinin zıddı gibi gözükmekle birlikte sözkonusu iki felsefi akımın aralarında derin bir kültürel bağ da vardır. En azından herikisinde de kişinin kendisini olgunlaştırarak “yaratıcı” güçle bütünleşme çabası mevcuttur... Tekrarlamak gerekirse, burada sadece eski Çin düşüncesi ile ilgili bazı noktalara dikkat çekilmeye, genel bir fikir verilmeye çalışılmaktadır...

 

Dini anlamda Taoizm (Tao Chiao) ve Taoist guruplaşmalar 100’lü yıllarda, Erken Han Hanedanı dönemi biter (İ. Ö. 202- İ. S. 9), Geç Han Hanedanı dönemi (İ. S. 25- 220) başlarken ortaya çıkmışlardır... Kendi alanında tek olan bu inanç biçimi, birtakım daha eski ruhsal teknikleri ödünç alıp bunları felsefi Taoizm ile tamamlamış ve dini inancını üretmiştir. Aynı inanç biçimi ileride Budizm ve Konfüçyanizm akımlarından da yararlanılarak geliştirilmiştir ve günümüz Çin toplumu içinde de yaşamaktadır... Taoist dini inancın dizilişinin merkezinde, en mükemmelin veya ölümsüzün (hsien) varlığı durmaktadır. Ölümsüzü (hsien) ortaya çıkartma tekniklerine şunlar dahildirler: Gıda rejimi uygulaması; nefesi kontrol ve meditasyon (derin bir sükunet içinde beyni rahatsız edici düşüncelerden arındırmak, sakinleştirmek, beyinde barışı yakalamak, sadece bir konuya konsantre olmak); seksüel disiplin (seksin denetim altına alınması); alchemy/ simya (kimyanın sihir ve büyücülükle karışık başlangıç biçimi), gözboyayıcı büyülerin kullanımları; ve efsanevi Sınırsız Mutluluk Adaları üzerine araştırmalar...

 

İçinde iki temel yol (mezhep) bulunan Taoist din, kurumlarını oluşturmadan veya bir başka ifadeyle Hıristiyanlık, İslamiyet veya Budizm’de olduğu gibi ken di ruhban sınıfına (papazlara, imamlara, rahiplere) sahibolmadan ve havralar, kiliseler, camiler gibi özel tapınakları bulunmadan gelişmiştir... Taoizm içindeki iki temel mezhepten ilki olan Ortodoks Taoizm veya Beş Ölçek Pirinç Mezhebi (Wu-tou-mi Tao), Geç Han Hanedanı döneminde (İ. S. 25- 220) Chang Tao Ling tarafından kurulmuştur. Diğeri, Eksiksiz/ Bütünsel Saflık/ Temizlik Mezhebi (Ch’uan Chen) ise reformist Taoist Wang Che (Wang Ch’ung Yang, 1113- 1169) tarafından şekillendirilmiştir.

 

Anılanlardan ilki, Beş Ölçek Pirinç Mezhebi, önce, Çin’in güneydoğusunda bulunan Tayvan adasında egemen olmuştur. Aynı öğreti daha sonra kara Çin’i içinde yaygınlaşmıştır. Ortodoks bir topluluk olan Beş Ölçek Pirinç Mezhebi, üyelerine herhangi bir yemek rejimi uygulatmadığı gibi, topluca biryerde, manastırlarda yaşama zorunluluğu da getirmemiştir. Saçlara özel biçim verme, kendini belli etme konularında herhangi bir baskı olmamıştır. Sözkonusu Beş Ölçek Pirinç Mezhebi rahipleri evlerinde yaşamışlardır. Konunun uzmanı Liu Xiaogan’ın anlatımıyla Taoist rahipler için yaygın olan da evlerde yaşama biçimidir.  

 

Çok daha geç doğan ikincisi, Bütünsel Saflık Mezhebi ise, Budizm’i çağrıştıran birçeşit kurumlaşmaya gitmiştir. Bu ikinci inancın rahipleri Budist rahipler gibi özel manastırlarda yaşamışlardır- erkekler ve kadınlar için ayrı manastırlar varolmuştur. Bunlar, yukarıdan aşağıya vücudu kaplayan tek parça basit bir giysi kullanmışlardır ve az kalori içeren yemek rejimi uygulamışlardır. Anlaşılmış olacağı gibi burada kendine eziyet, birçeşit “nefsi terbiye” uygulaması vardır... Aslında, Sufi dervişlerin giysileri ve yaşam tarzları da bundan pek farklı değildir...

 

Değişik kaynaklardaki ve çağdaş Çin ile ilgili dökümanterlerdeki bilgilere ve Liu Xiaogan’ın anlatımına göre, günümüz Çin toplumu içinde bireycilik hızla yayılmaktadır. Buna koşut olarak Taoizm yeniden canlanmaktadır. Bunun yanında, yine Liu Xiaogan’ın anlatımıyla Taoizm’in derin izlerini Mao Tse Tung’un yazılarında dahi görmek olasıdır...

 

Anti- Japon savaşı yıllarında (1937- 45) Mao Tse Tung tarafından kaleme alınmış olan “Uzatılmış Savaş Üzerine” başlıklı makalede, zayıf Çin halkının çok iyi silahlanmış güçlü Japon emperyalizmine karşı mücadelesini geniş bir zaman sürecine yayarak başarıya ulaşabileceği inancı ifade edilmektedir. Mao Tse Tung’un bu görüşü, Taoizm’in en büyük düşünürü olarak yukarıda anılmış olan Lao-tzu’nun (Lao-zi), “zayıflık güçlülüğü ve yumuşaklık sertliği yokedebilir” biçimindeki önermesinden alınmadır. Yine 1950’li yılların ortasında Mao Tse Tung tarafından kaleme alınmış olan “On Önemli İlişki Biçimi Üzerine” başlıklı makalede, Lao-tzu’nun (Lao-zi) yöntemi ile ilgili etkiler açıkça yansımaktadır... Liu Xiaogan’ın bu açıklamaları, önceki paragraflardan birinde geçen ve eski Çin düşüncesinin modern Çin aydılarını ve hatta komünist aydınları derin biçimde etkilemiş olduğunu ifade eden anlatımla uyum içerisindedir. Ayrıca Taoist felsefe ve din, Çin üzerinden diğer asya kültürlerini, özellikle Vietnam, Japon ve Kore kültürlerini derinden etkilemiştir.

 

Eski ünlü Çin klasiklerinden sözederken, bir- iki cümle ile “Matamatiğin On Klasiği” adlı yapıtı anmakta da yarar vardır... Birtakım özel problemlerin çözümleri açısından yüksek değer taşıdığı anlatılan bu yapıt, adına karşın dokuz bölümden oluşmakta imiş. Sun Tzu ve Chang Ch’iu tarafından kaleme alınmış olan yapıtın yazılış zamanının 400’lü yıllardan önce olduğu sanılmakta imiş... (Buradaki matamatikçi Sun Tzu ile “Savaş Sanatı” adlı klasiğin yazarı general Sun Tzu arasındaki yakınlık sadece isim benzerliğidir.) 

 

Çin klasiklerinden sözederken, merkezden atanan valilerle şekillenen merkezi yönetim tarzının teorisyeni olan, ilk Çin İmparatorluğu’na (İ. Ö. 221- 206) geçişin yolunu gösteren, orjinal adı Kung-Sun Yang olan Shang Yang’ın (Lord Shang, ölümü İ. Ö. 338) “Lord Shang’ın Kitabı” veya “Efendi/ Üstad Shang’ın Kitabı” adlı yapıtını anmak gerekmektedir (Aynı konuya ileride yeniden gelinecektir.).

 

Diğer yandan, “Lord Shang’ın Kitabı” adlı yapıt kadar önemli ve dünyaca ünlü Çin klasiği ise, Sun Tzu’nun “Savaş Sanatı” adlı eseridir. Kişisel adı Sun Wu olan Sun Tzu’nun savaşın doğasını analiz eden ve zaferin nasıl kazanılabileceğini gösteren “Savaş Sanatı” adlı yapıtı, savaş hakkında bilinen ilk bilimsel eserdir.

 

Daha önce anılmış olan Ssu-ma Ch’ien (İ. Ö. 145- 86?) adlı ilk resmi tarih yazarının “Tarihi Kayıtlar” (Shi Chi) adlı yapıtında Sun Tzu’nun kısa biyografisi bulunmakta imiş. “Savaşan Devletler” döneminde general olarak Wu devletine hizmet eden Sun Tzu, Bahar ve Sonbahar Dönemi (İ. Ö. 770- 476) olarak anılan sürecin son yıllarında yaşamış. Aynı dönem Doğu Chou veya Geç Zhou (Chou) Hanedanı (İ. Ö. 770- 256) yıllarını da kapsamaktadır... Doğu Chou veya Geç Zhou (Chou) Hanedanı yıllarını içine alan Bahar ve Sonbahar Dönemi adlı tarihi süreçte değişik vasal (köle/ bağımlı) devletler üstünlük amacıyla sadece birbirlerine karşı değil, aynızamanda Çin orijinli olmayan göçebe kavimlere karşı da savaşmışlar... Sun Tzu’nun sözkonusu “Savaş Sanatı” adlı kitabı, Çin’in “Savaşan Devletler” (İ. Ö. 475- 221) dönemi olarak anılan alabildiğine istikrarsız yıllarının başlangıcında kaleme alınmış. Ve aynı yıllarda 6- 7 kadar prenslik sürekli birbirleri ile savaşmakta imişler...

 

Modern çok önemli bir stratejist ve taktikçi olan Mao Tse Tung’un Sun Tzu’ya büyük değer verdiği ve “Savaş Sanatı” adlı yapıtında öğrettiklerini Japon istilacılara ve Chang Kai- shek güçlerine karşı kullandığı bilinmektedir.

 

Notlar:

 

Not 1: İngiliz yazarı Tolkien, “Yüzük” üçlüsü, ejderhalar ve Çin ejderhaları üzerine...

Bak:

Yusuf Küpeli, Tolkien’in “Yüzük” üçlüsü, “Kıralın Dönüşü”, bolkeseden verilen Oscar ödülleri ve W. Bush’un “Haçlı Seferi” 

 

Not 2: On iki sayısı, Çin mitolojisi ve bu anlatım üzerine...

 

Bilindiği gibi “kutsal” olan on iki sayısı, sonsuzluğu, evreni, makrokozmosu simgeleyen bir çemberi tamamlar. Ya da Çin mitolojisinde ve Hint- Avrupai mitolojilerde sonsuzluğu, evreni, makrokozmosu simgeleyen çember, on iki eşit parçaya bölünebilir. Sonuçta, çember ve on iki sayısı birlikte makrokozmosu/ evreni sembolize ederler. Bu sayı aynızamanda Zodiak’ın 12 burcunu simgeler. Kökeni, Mezopotamya medeniyetlerinin gökle ilgili gözlemlerine, İ. Ö. 4500- 4000 yıllarında başlayan Sümer medeniyetine uzan ve Grekçe de “hayvan çemberi” anlamına gelen Zodiak, astronominin ilkel biçimi astrolojiye göre, Güneş’in arkasında olduğu düşünülen, dünyanın yörüngesi boyunca ve güneşin görülebilen kısmı boyunca gökte 9 derecelik bir elips çizerek uzanan düşünsel kuşak olmaktadır. Zodiak, Pluto dışındaki planetlerin, güneşin ve ayın görülebilen kısımlarını kapsayan ve aynı planetlerin yörüngeleri ile bağlantılı olan ve Güneş ve Ay tutulmaları ile de ilişkisi kurulan bir kuşaktır. Zodiak, boylamlara 30 derece yatıklıkta açı yapan ve 12 eşit parçaya ayrılan (360: 12= 30derece), ya da değişik dünyevi hayvan sembolleri ile ifade edilmiş 12 burca bölünen düşünsel bir band olmaktadır.

 

Yahudi toplumunun Tevrat’a (Eski Ahit) özgü “on iki aşiret”i de bu toplumun gerçekten “on iki aşiret”ten oluşması ile değildir herhalde ve zaten aşiretlerden biri de kayıp gözterilmektedir... Sözkonusu on iki aşiret, Yahudilerin köklerinde “kutsallık” aramalarıyla bağlantılı olmalıdır. Bu inanç ileride Yahudi kökenli İsa’nın “on iki havari”si olacaktır. En gelişmiş İran Şia’sında On İki İmam olacaktır ve birgün “Mehdi” olarak dönecek olan sonuncu imam -kayıp yahudi aşireti gibi- kayıp sayılacaktır. Grek mitolojisinde Herakles’in 12 önemli görevi olacak ve görevler, çember 12 sayısı ile tamamlanacaktır... Sonuçta bunların hepsi gidip Zodiak’ın on iki burcu ile, astronominin ilkel biçimi olan astroloji ile, falcılıkla, insanların kendilerine “kutsal” göksel kökenler aramalarıyla bağlanmaktadır...

 

Diğer yandan, onarlı serilerden oluşan ve birlikte 60 günü tamamlayan iki Çin çemberi veya fal diyagramı içinde beş adet 12 olduğu ve bu çemberlerin diğer mitolojilerde olduğu gibi sonsuzluğu, makrokosmozu, evreni simgeledikleri bir gerçektir. Buradaki beş sayısı ise mikrokosmozu, “beş köşeli” insanı simgelemektedir. İki kollar, iki bacaklar ve birde gövde ve kafa ile insan “beş köşeli” olarak düşünülmektedir... Ayrıca, Çok zengin olan Çin mitolojisi, inanç sistemi, felsefesi, en erken Çin inançları; süreç içinde yeni katkılar ve değişimlerle zenginleşerek gelişen Konfüçyus edebiyatı; Konfüçyanizm ve Budizm ile zenginleşen Taoist (tao= yol) edebiyat; Hindistan’dan çıktıktan sonra yeni kültürlerle zengileşerek farklı kollara ayrılan Budizm ve Çin Budizmi bu anlatımın asıl konusu değildir şüphesiz. Tüm bunları bütünsellikleri ile ayrıntılı biçimde anlatabilmek ise kolay bir iş de değildir... Burada sadece genel bir fikir sahibi olabilmek amacıyla bazı örneklerle birlikte temel renkler verilmeye çalışılmaktadır...- Yusuf Küpeli

 

Not 3: Göksel hiyerarşi ile yeryüzündeki hiyerarşi ilintisi, Zoroastrianizm, Hıristiyanlık, kısaca 12 İmam Şiası ve Çin düşüncesi üzerine...

 

Yeryüzündeki iktidarın, göğün evrensel iktidarının temsilcisi olma, gücünü ondan alma anlayışı biraz daha farklı yorumlarla Hıristiyan dünyası ve ayrıca Sünni İslam dünyası için de geçerlidir... Bu ikisinin yanında, düalist evren kavrayışı ile teolojisi Hıristiyanlığa yakın olan Şia inancında, özellikle 12 İmam Şiası inancında, saf temizliği simgeleyen On İki İmam’dan herbiri aslında Zodiac’ın on iki işaretini (burcunu) simgelerler... Şia içinde de birbirleri ile bağlantılı birçok okul olmakla birlikte, en genel ifadesiyle bu inanç sisteminde tamamen temiz 14 varlık vardır. Lekesiz bir saflığı simgeleyen 12 İmam dışında ve onlardan önce gelen iki tamamen temizin, safın birincisi Peygamber Muhammed, ikincisi ise yerin (dünyanın) ve sadakatın simgesi olan kızı Fatma’dır. Anlaşılmış olacağı gibi burada Muhammed’e İsa’nınkine benzeyen bir kimlik yüklenmektedir. Ve yine 12 İmam Şiası’na göre, “kayıp 12nci İmam”, aynen İsa gibi “Mehdi” olarak geri dönecek ve dünyaya adaleti getirecektir.

 

Bu “Mesih” veya “Mehdi” inancının kökleri Eski Ahit’te de bulunmakla birlikte sözkonusu inaç Şia’ya asıl olarak Zoroastrianizm’den girmiştir. Zoroastrianizm’in kozmolojisine/ evrenbilimine göre, “ahmak yıkıcı” Ahriman tarafından yedi parçaya bölünmüş evreninin “Ari”lere özgü merkez zonunda duran “Ari” kahraman Saoshyant birgün geri gelerek Ahriman’ın bozduğu dünyayı düzeltecek, Ahriman’ın (yıkıcı şeytanın) etkisini sıfırlayacaktır. Ve Saoshyant, Zoroastrianizm’in (Mazdaizm’in) Peygamberi Zarathustra’nın (Zoroaster) kimliğiyle geri dönecektir... Hıristiyanlık’ta aynı görevi yerine getirecek olan İsa’dır... Şia’da ise “kayıp 12nci İmam” Mehdi olarak geri dönerken -aynen Saoshyant’ın Zarathustra kimliğiyle geri gelmesi gibi- Peygamber Muhammed’in kimliğiyle geri gelecektir... Sonuçta, 12 İmam Şiası’ındaki iktidar hiyerarşisi de diğer dogmalarda olduğu gibi tamamen gökseldir ve hatta kelimenin gerçek anlamıyla astronominin ilkel biçimi olan astroloji ile bağlantılıdır...

 

Diğer yandan, paralellikler gösteren, aralarında kültür alışverişleri olduğu açıkça yansıyan tüm bu anlatımların ortak yanlarından birisi de, toplumsal yapıdan duyulan derin rahatsızlık üzerinedir. İnsan, sınıflı toplumdan şikayetçidir; kendisinin eseri olan toplumsal haksızlıkların, gelişen üretim biçimleriyle birlikte doğan ve uzlaşmaz sınıfsal çelişkilerle bölünen toplumsal yapının vermekte olduğu acıların sorumluluklarını “Ahriman” veya benzeri “şeytani” güçlere yüklemekte ve “Pandora’nın devrilerek kötülüklerini tüm dünyaya saçan kutusunun dibinde kalan umudu” sürekli korumaktadır. Umud, “birgün dönüp dünyadaki tüm haksızlıkları yokedecek olan Saoshyant- Mehdi/ Mesias” inancı olarak yansımaktadır...

 

Zoroastrianizm’in Ari kahramanı Saoshyant’ının birgün Zarathustra kimliğiyle geri gelerek kötülüklerin ve haksızlıkların “kaynağı” Ahriman’ın gücünü sıfırlayacak, dünyaya düzeni yeniden getirecek olması gibi Hıristiyanlığın İsa’sı da dönerek benzer işi yapacaktır. Şia’da ise “kayıp 12nci İmam”, benzer görevi yerine getirmek için Muhammed kimliğiyle geri dönecektir...

 

Aynı konuda, haksızlıkların düzeltilmesi, dünyada işlerin yeniden düzene sokulmaları konusunda Çin düşüncesinde daha akılcı denebilecek çözüm yollarının üretilmiş olduğu da söylenebilir. Çin düşüncesinde aynı düzeltme görevi, “yaratıcı gücün” yeryüzündeki yansımaları, temsilcileri konumunda olan hükümdarların omuzlarına yüklenmiştir. Onların akılcı, adaletli, halka yakın olmaları üzerine öğütler olduğu kadar, halkı oluşturan bireylerinde iyi vatandaş olması üzerine öğütler ve bu işin gerçekleşmesi için eğitimin önemine vurgular bulunmaktadır. Aynı düşüncede bireysel kurtuluş ise, biteviye bir öğrenme çabası ile, beyni ve ruhu sürekli geliştirerek “insan olabilmektir”. Biteviye bir çabayla “insan olma” başarısını göstermek, “yaratıcı gücün” katına ulaşmak, onunla özdeşleşmek anlamına gelmektedir... İran düşüncesinde, ve bunun Grek yansıması olan Platonizm’de, ve kökleri buralara uzanan Sufi inançlarda olduğu gibi egemen Çin düşüncesinde de “yaratıcı gücün” kopyası, benzeri olan yaratık insandır. Çin inançlarında da insan o “yaratıcı” gücün birçeşit yansımasıdır, kopyasıdır ve geleceğiz.- Yusuf Küpeli

 

Not 4: İran düalizmi üzerine...

 

İran dini Zoroastrianizm, evreni, “karanlıkların efendisi” olan “ahmak yıkıcı” Ahriman ile “aydınlıkların efendisi” olan “Akıllı Yaratıcı” anlamına Ahura Mazda zıtlık- birliğinden oluşan bir düalizm ile açıklamaktadır. Kısacası, İran ve Çin düalizlerinin farkları kadar bazı benzer yanları da vardır... Çin evren bilgisinde veya kozmolojisinde “Yin” ve “Yang” ikileminin sürekli zıtlaşıyor ve aynızamanda bir sonsuzluğu, çemberi birlikte tamamlıyor olmaları gibi, İran kozmolojisinde veya evreni açıklama öğretisinde de, yapıcı olan Ahura Mazda ile yıkıcı Ahriman biteviye mücadele halinde zıtların birliğinden oluşan bir bütünselliği çekillendirmektedirler... İnsanlar yaşamları boyunca yaptıkları işlerde Ahriman’ı (“ahmak” ve “yıkıcı” olanı, şeytanı) veya Ahura Mazda’yı (“akıllı” ve “yapıcı” olanı, “yaratıcı” gücü) seçerek kaderlerini kendileri belirlemektedirler...

 

Doğal süreçlerin derinlemesine görülme ve etkilenme olanaklarının bulunmadığı veya sonderece sınırlı olduğu dönemlerde, değişik coğrafyalarda, gerçeği sadece en kalın çizgileriyle ve temel çelişkileriyle siyah ve beyaz olarak kalıplar halinde algılayan ve yorumlayan sözkonusu bakış açılarının hem paralellikler ve hem de farklı toplumsal yapılar nedeniyle bazı ayrılıklar göstermesi anlaşılabilir bir olaydır. Şüphesiz bu bakış gerçeğin bir bölümünü yakalıyor olmakla birlikte, onu karmaşık yapısı ve değişkenliği ile görmekten yoksundur. İyiliği ve kötülüğü, veya yıkıcılığı ve yapıcılığı böyle kesin çizgileri ile birbirlerinden ayırmak gerçeğin sınırlı ifadesi olsa da, sonuçta kişileri idealizasyonlara, gerçeğin deforme edilerek efsaneleştirilmesine, kişi kültleri yaratılmasına ve derin sekterliklere, hoşgörüsüzlüklere sürükler.

 

İleride Hıristiyan felsefesine de girecek olan sözkonusu düalizm, bu bakış açısı, iyiliği ve kötülüğü kesin çizgileri ile ayırarak öğretinin barışçı özü ile çelişen kanlı katliamların manevi “gerekçelerini” yaratacaktır. Ve şüphesiz aynı bakış açısı ırkçı ideolojilerin çekirdeğine de yerleşek, “üstün ırk” olarak yansıtılanlara diğerlerini, “karanlığın sembolü” gözükenleri “yoketme hakkı” verecektir... - Yusuf Küpeli

 

Not 5: Nü Wa, Meryem ve Fatma paralelliği üzerine...

 

“Dünyanın ve insanlarının koruyucusu” rolünü üstlenmiş Çinli Nü Wa ile, Şia evrenbilimi veya kozmolojisi içinde yerin (dünyanın) kollayıcısı, azizi rolünü üstlenmiş olan ve sadakatın simgesi sayılan Peygamber Muhammed’in kızı Fatma Zehra arasında bir paralellik vardır. Aynı paralellik, veya Fatma Zehra ile Nü Wa arasındaki paralellik, Fatma Zehra ile Meryem (Maria) ve hatta İsa’nın efsaneleşmiş yaşam öyküsünün bazı versiyonlarına göre kutsallaştırılan Maria Magdelena arasında da mevcuttur. Bilindiği gibi Maria Magdelena, İsa’nın aşık olduğu kadındır.

 

Şia kozmolojisinde 14 tamamen saf, lekesiz arasında Muhammed’in ardından ikinci konumda olan kızı Fatma Zehra, gezegenler arasında dünyayı temsiletmektedir ve dünyanın, insanların koruyucusu rolündedir. O, sadakatın, bağlılığın, inancın simgesidir.  

 

Nü Wa’ya, Maria’ya ve Fatma’ya eklemlenen kutsallıklar, yüceltmeler, diğer yanıyla kadını aşağılayan ataerkil düşünce yapısının ürünleri oldukları kadar, nesneleri, olguları siyah ve beyaz olarak kesin çizgilerle ayıran düalist düşünce yapısının da ürünüdürler aynızamanda. Aynı yüceltmeler, ataerkil toplumsal yapılarda kadının aşağılanması sonucu derin bir yara alıp parçalanmış olan toplumsal yapıyı bir yanıyla iyileştirme, yeniden bütünselleştirme çabasıyla da bağlıdır. Çünkü, aşağılanan, şeytani güçlerle eş tutulan kadın, onu böyle gören erkeği de doğuran varlıktır aynızamanda ve bu yanıyla da tanrısal melekler katına yüceltilerek bir denge oluşturulmaya çalışılmaktadır... Aşağılanmış ve sonuçta “erkeğe boynuz taktırmış” olan kadını sadece koruyucu “ana” rolüyle idealize ederek, yücelterek, kadının aşağılanmasıyla birlikte yaratılan toplumsal acıyı, yarayı birazcık rehabilite etme, iyileştirme ve bu yöntemle toplumun bütünselliğini ve sürekliliğini sağlama çabası sözkonusudur anlaşıldığı kadarıyla...- Yusuf Küpeli

 

Not 6: Kadın başlı yılan gövdeli Nü Wa görünümü ile tarif edilen Şahmaran’dan başkası değildir sanki...

 

Tüm Ortadoğu ve Kafkaslar’da, hatta Mısır’da değişik versiyonları söylenmekte olan Şahmaran efsanesi ile Nü Wa arasında sınırlı bir paralelellik, görünüm benzerliği vardır. Farsça (Persce) adı nedeniyle İran kökenli olduğu sanılan, zaman içinde değişikliklere uğradığı gibi, bölgeden bölgeye de farklı anlatımları olan Şahmaran efsanesinin kahramanı Şahmaran’da, sözkonusu farklı anlatımların ezici çoğunluğunda -aynen Nü Wa gibi- kadın başlı dev bir yılan görünümündedir...

 

Şah, İran dilinde (persçe veya farsça) baş anlamına da gelmekle birlikte, asıl olarak hükümdar, kıral, en yüksek yönetici anlamına kullanılmaktadır. Yine aynı dilde mar, yılan anlamına gelmektedir ve bunun çoğulu maran olmaktadır. Sonuçta İran dilinde Şahmaran, yılanların şahı, hükümdarı anlamına gelmektedir ve Tahran’ın kuzeyinde -günümüzde büyümüş olan kentle birleşmiş- aynı adla bir sayfiye bölgesinin de bulunduğu söylenmektedir... Efsaneye göre Şahmaran, insanların dostudur, onlara iyilik yapmaktadır. Buna karşın insanın (ki bunlar efsanede erkek karakterlerdir) ihanetine uğramaktadır... Nü Wa’da insanın yaratıcısı, koruyucusudur ama, erkek egemen toplumlarda bir kenara itilecek, birçeşit ihanete uğrayacak ve zıtların birliğini oluşturan parçaların “negatif gücü” Yin olarak gösterilecektir... Ayrıca değişik mitolojilerde, Ortadoğu mitolojilertinde ve Hıristiyan mitolojisinde yılan, aynızamanda kurnazlığın, aklın da sembolüdür...

 

Örneğin, Yeni Ahit (İncil) kitabının “Matta” versiyonunun 10’ncu Bab 16’da şunlar yazılıdır: “...16. İşte sizi kurtların arasına koyunlar gibi gönderiyorum. Şimdi, yılanlar gibi akıllı, güvercinler gibi saf olun...” Evet İsa, tehlikeli bulduğu toplumun arasına yollamadan önce yanına çağırdığı on iki havarisine diğer öğütlerle birlikte bu öğüdü de vermektedir veya Matta İsa’nın aynen böyle konuştuğunu nakletmektedir...- Yusuf Küpeli

 

Not 7: Mezopotamya mitolojileri, Eski Ahit (Tevrat) ve Nü Wa kültüründe benzer “Yaradılış” öyküsü; monoteism ve Akhenaton üzerine...

 

Nü Wa’nın insan yaratma yöntemi, -bazı ayrıntılar dışında- Mezopotamya mitolojilerinde olandan, Semitik mitolojilerde olandan ve Mısır ile birlikte kökleri bu mitolojilere uzanan Eski Ahit’in (Tevrat) insan yaratma masalından pek farklı değildir... İnsanın çamurdan, veya toz topraktan -seramik heykelcik yapar gibi- “yaratılmış” olmasının nedenini, herhalde tarım toplumlarının üretim tarzında, toprağın ve suyun yaşamın kaynağı olarak gözükmesinde aramak gerekir...

 

Uzun bir süreç içinde, farklı dönemlerde ve farklı karakterler tarafından Yahudi diliyle (Hebrev) İsa’dan önce 1200- 100 yıllarında kaleme alınmış olan Eski Ahit’in (Tevrat) başlangıcında, Tekvin (Yaratma) önbaşlıklı “Musa’nın Birinci Kitabı”, Bab 1’de şunlar yazılıdır: “...25. Yahweh (Yahudilerin, Musa’nın “Yaratıcı”ya verdikleri ad vs.), cinslerine göre vahşi hayvanları yarattı, ve cinslerine göre -evcil- büyükbaşhayvanları yarattı, ve cinslerine göre toprakta sürünen hayvanları yarattı. Ve Yahweh bunların güzel, iyi olduklarını söyledi. 26. Ve Yahweh dediki: şimdi kendime benzeyen insanı yaratmalıyım. O, denizlerdeki balıklara, göğün altındaki kuşlara, ve -evcil- kocabaş hayvanlara, tüm dünyaya ve toprağın üzerinde sürünen tüm hayvanlara egemen olsun, hepsinden üstün olsun. 27. Yahweh kendi suretinden (kopyasından) insanı yarattı, erkeği ve kadını kendi suretinden yarattı. 28. Ve Yahweh onları mubarek kıldı ve onlara verimli olmalarını, çoğalmalarını, yeryüzünü doldurmalarını ve yeryüzünü kendilerine bağımlı kılmalarını söyledi...”

 

Eski Ahit’in anlatımında da “yaratıcı güç” -Çin mitolojisindekine benzer biçimde- insanı kendi görünümünde yaratmaktadır. Daha doğrusu insanlar, tanrıları (yaratıcı kabulettikleri güçleri) kendi görünümlerinde tasavvur etmektedirler... Aralarında doğrudan bir kültürel bağ düşünülemese de, Çin mitolojisi ile Ortadoğu mitolojileri arasında bu açıdan bir paralellik vardır.

 

Yine “Musa’nın Birinci Kitabı” Bab 2’de, ilk anlatımla biraz çelişkili biçimde şunlar yazılıdır:“...7. Ve Yahweh yerin toprağından Adam’ı yaptı ve O’nun burnuna hayat nefesini üfledi. Ve Adam canlandı... 21. Ve Yahweh Adam’ın üzerine derin bir uyku getirdi, ve O uyudu. Ve O’nun kaburga kemiklerinden birini aldı, yerini etle kapladı. 22. Ve Yahweh Aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaptı ve O’nu Adam’a getirdi...”

 

Görüldüğü gibi Eski Ahit’in “Yaratılış” anlatımında da -Çin mitolojisinde olduğu gibi- insan çamurdan yaratılmaktadır ama, farklı olarak yaşam burundan üflenerek verilmektedir. Bu olayın Mısır mumya tekniğinden esinlenme bir yanı olabilir. Çünkü, burun kanallarından küçük bir çaba ile beyne ulaşılabilmektedir; ve mumyalama yapılırken yüz ve kafatası bozulmadan beyin burundan boşaltılmaktadır...

 

Diğer yandan, -birçok araştırmacı tarafından Mısırlı bir prens olduğu düşünülen- Musa’dan önce tek yaratıcılı (monoteist) kültür, din, Mısır’da, 18. Sülale (İ. Ö. 1539- 1292) döneminde, adı “Aton için faydalı olan” anlamına gelen firavun Akhenaton (İ. Ö. 1353- 1336) tarafından yerleştirilmiştir. Akhenaton, monoteist (tek yaratıcılı) Aton kültürünü veya dinini iktidarı boyunca Mısır’da egemen kılmıştır. Güneşi sembolize eden ve tek “yaratıcı” kabuledilen Aton’un bu rakipsiz egemenliği uzun ömürlü olamayacaktır. Yine konuyla ilgili anlatımlara göre, ayrıca firavunlar da “tanrı” olarak kabuledikleri için, Aton kültürüne yüzde yüz saf bir monoteism demek olanaksızdır ama, yine de firavun dışında Aton tek tanrısal güç kabuledilmektedir... Kısacası, Mısırlı bir prens olan veya en azından Mısır kültüründen etkilenmiş olan Musa’nın tek “yaratıcılı” (monoteist) bir din üretmesi, Akhenaton’un Aton kültürü ile bağlı olduğu kadar, Adem’e “ruhun burundan üflenmesi” öyküsü de yine Mısır inançları ve munya tekniği ile bağlantılı olabilir.  

 

Çin mitolojisinin kadını ile Yahweh’in ürünü Havva’nın (Eva) farkı ise, Havva’nın Adam’ın eksilen kaburga kemiğinden üretilmiş olmasında saklıdır. Bu açıdan Çinli kadınların biraz daha şanslı oldukları düşünülebilir. Çünkü, Çinli Havvalar’ın Çinli Adamlar’ın fazladan eksilen başka kaburga kemiği olup olmadığını sürekli kollamalarına gerek yoktur. -Yusuf Küpeli 

 

Not 8: Konfüçyanizm’de tarifi yapılan “göksel güç”- insan ilişkisi, Zoroastrianizm, Platonizm, Hıristiyanlık, İslam, Sufizm üzerine...

 

Somut bir biçimi olmayışı ve heryerde hazır ve nazır oluşu ile tarifi yapılan Konfüçyanizm’in “göksel gücü”, tek “yaratıcılı” (moneteist) dinlereden İslam’ın “yaratıcı gücü”nü çağrıştırmaktadır... Hristiyanlık’ta “yaratıcının” bütünleşmesi anlamına kullanılan İsa’nın hem “Baba”, hem “Oğul” ve hem de “Kutsal Ruh” olması doktrini (üçleme doktrini, teslis) bir biçimde Konfüçyus felsefesinde de bulunmaktadır anlaşılan. Konfüçyus’ta bu üçleme, “Gök (Göksel Yaratıcı Güç) insanın kendisini bilmesi için asıl kaynaktır” yaklaşımda -Hıristiyanlıktan biraz farklı biçimde- ortaya çıkmaktadır. Konfüçyus’ta, “insanın Gök (Göksel Yaratıcı Güç) ile Yer (Dünya) arasındaki süreçlerde yardımcı rol oynayabileceği, Gök ile Yer arasındaki bağlantıya asistanlık edebileceği” anlayışı, Hıristiyanlığın teslis (üçleme doktrini) anlayışına benzer biçimde Gök- Yer- İnsan üçlemesinin inanılır bütünlüğü olmaktadır bir anlama.

 

Biraz farklı biçimde aynı düşünce, “yeryüzündeki herşeyin göksel bir aslı olduğunu” iddia eden; “insanlar dahil yeryüzünde varonlanların Göksel aslın gölgeleri veya yansımaları olduklarını” söyleyen Zoraastrianizm’de ve bunun eski Grek felsefesinde yansıması olan Platonizm’de de (Plato, İ. Ö. 428/427- 348/347) bulunmaktadır. Ve yine aynı düşünce buralardan İslam’ın Sufi tarikatlarına girmiştir ve bu inanç biçimlerinde de “yaratıcı” ile bütünleşme çabaları gözükmektedir... Yusuf Küpeli

 

Not 9: Taoizm’in anladığı liberalizm ve çağdaş liberalizm üzerine...

 

Taoizm felsefesinde yansıyan “liberalizm”, günümüzde “özgürlükler” adına uluslarüstü tekellerin talan ve sömürü özgürlüklerini savunan yeni liberalizm anlayışından yüzde yüz farklıdır. Irak’ta ve başka coğrafyalarda kişilerin tüm yaşamlarına polisiye ve askeri yöntemlerle, kanlı- işkenceci metotlarla müdahalelere izin veren yeni “liberalizm” anlayışı, Taoizm inancının bireysel özgürlükler anlayışı ile tamamen ters düşmektedir. Çünkü Taoizm, hertürlü müdahaleye ve bu müdahalelere “meşru” mazeret olan öğretilere kesinlikle karşıdır. Taoizm’in felsefesinde yansıyan “liberalizm”, ağır feodal baskıların, çatışmaların, savaşların dehşetinden kurtuluş çabasını yansıtmaktadır. Yaşananlar karşısında kendisini çaresiz hisseden bireyin, ağır toplumsal olayların dışında kalarak kişisel özgürlüğü ve mutluluğu yakalama çabasıdır bu bir anlama bu. Taoist “liberalizm”, feodal baskıya, zulme, savaşlara yönelik birnevi bireysel başkaldırıdır. Taoist anlamda “liberalizm”, yaşamın bireyi boğan, ona acı veren yanlarından kaçış çabasıdır.- Y. Küpeli

 

Not 10: Bu satırları yazanın Taoist felsefe üzerine kısa notu...

 

Bu satırları yazanın Taoizm’in objektif idealizm anlayışına katılabilmesi olanak dışı olsa da, ve Taoizm’in birtakım düşünceleri derin hataları ve eksikleri içeriyor olsalar da, sonuçta insanı çevreliyen ve insan tarafından görülebilen maddi dünyanın soyutlamaları olan bu gibi değişik düşüncelerin, içlerinde gerçeğin bir parçasını hiç içermediklerini iddia etmek olanaksızdır. Kısacası, Konfüçyanizm ve Taoizm gibi felsefelerin ve dinlerin içinde de gerçeğin bazı bölümlerini bulabilmek olasıdır... Bu anlatımın görevi ise, Konfüçyanizm’i, Taoizm’i veya Çin ile ilgili bir başka felsefi akımı desteklemek veya o akımla kavga etmek değil. Amaç, metinde anılan felsefi akımları en karakteristik yanlarıyla okuyucuya tanıtabilmektir. Ve yine bu tanıtmanın amacı, Çin toplumunu ve Çin’e özgü belli başlı düşünce akımlarını daha yakından tanıyabilmektir. Fakat yine de Taoizm özetlenirken geçen bir ifadeye köklü itirazım vardır...

 

Köklü itirazım olan ifade şudur: “Evren’in içsel Yolu herhangi bir kişinin olabileceğinden çok daha akıllıdır ve bu nedenle çevremizdeki şeyleri değiştirme çabası bizler için sürekli yanlış yapma anlamına gelir.”

 

Bu satırları yazana göre, çevremizde (dünya ve ulaşabildiğimiz evren anlamına çevremizde) varolan, çıplak gözle veya değişik aygıtların yardımlarıyla algılayabildiğimiz organik veya inorganik, alabildiğine değişik nesnelerin birçoğu insan olmadan da varolmuşlardır ve varolabilirler ama, insan (veya varsa evrendeki diğer benzerleri) olmadan tüm bunlar ifade edilemezler, varlıkları bir bilince yansımaz. Bir başka ifadeyle insan, maddede hareketin, fiziki, kimyasal, biyolojik ve daha alabildiğine renkli (çoğul) anlamlarda hareketin, bu hareketlilikleri ile birlikte varolan tüm nesnelerin süreç içinde yükselen bir iğme ile kendi bilinçlerine varmaları (kendilerini tanımaları, anlamaları) anlamına gelir.

 

Sözkonusu karmaşık anlama süreci, insanın hem toplumsal (sosyal) anlamda ve hem de maddi dünya anlamında (fiziki, kimyasal, biyolojik vs. anlamlarda) kendisini ve çevresini yeniden sürekli üretmesi ile bütünleşir, tamamlanır. İnsan soyu böyle helozoni karmaşık bir yol izleyerek ilerler. Ve şüphesiz nesilden nesile aktarılarak süren bu anlama (bilincine varma) süreci zaman içinde göreceli olarak ne ölçüde eksiklikler içeriyorsa, insan tarafından sürekli yeniden üretilen toplumsal ve maddi dünya da o ölçüde eksikler, hatalar, yanlışlar içerebilir. Hatta sürekli yeniden üretilen bu dünya insanın kendisine acılar ve önemli zararlar verebilir. Fakat bu süreç olmadan veya -kısaca- insan maddede hareketin bilincine varmadan ve tüm yönleriyle yaşamı sürekli yeniden üretmeden insan olamaz. Bu anılan süreç olmadan insanın ilerleyen ve sürekli daha üst düzeyde kendisini yeniden üreten bir varlık olarak insan olabilmesi olanaksızdır. Ve bu süreç engellenemez nesnel bir gerçekliktir...

 

Sözkonusu engellenemez nesnel gerçeğe karşın, eski feodal Çin toplumundaki zalim yöneticilerin, bölgesel küçük kırallıkların veya prensliklerin kanlı iktidar kavgalarının ortasında kalmış halkların açılarını yaşayan ilk Taoist düşünürlerin, “Evren’in içsel Yolu herhangi bir kişinin olabileceğinden çok daha akıllıdır ve bu nedenle çevremizdeki şeyleri değiştirme çabası bizler için sürekli yanlış yapma anlamına gelir.”, biçiminde düşünmüş olmalarını anlamak olanaklıdır. O koşullar içinde bu Taoist düşünce, iktidar hırsları ve kavgalarıyla toplumlara ve aynı toplumlar içindeki bireylere sürekli tarifsiz acılar tattıran lanetli yöneticilerine karşı bir tepkidir. Bir anlama, “Bırakıp gitseniz, yokolsanız, herşey kendi başına daha iyi yürüyecek demeye” gelmektedir bu düşünce. Olaya bu açıdan bakarsak, Taoist düşünürlere hak vermek olasıdır ama, tarihi bir zorunluluk olarak farklı sosyal sınıfların doğmuş olduğu toplumların süreçleri böyle acılı yollarla ilerlemektedirler. Tarih, sadece toplumsal bir determinizm ile değil, aynızamanda bilinçli insan iradesi ile (volantrizm ile) yapılmaktadır ve “çevremizdeki şeyleri değiştirme çabası” olmadan insanın insan olarak varolması ve gelişmesi olanaksızdır. Bu bakımdan, Taoist felsefenin yukarıdaki önermesi gerçeğe, dolayısıyla bilime yüzde yüz aykırıdır.- Yusuf Küpeli   

e-post:  yusufk@telia.com       www.sinbad@sida.nu  

 

3- Çin’de Çin kökenli olmayan inançlar: Budism, Hıristiyanlık, Manicilik ve İslam

 

2- Çin mitolojisi, inançları, eski düşünce sistemi ve Çin klasikleri üzerine çok kısa notlar

3- Çin’de Çin kökenli olmayan inançlar: Budism, Hıristiyanlık, Manicilik ve İslam

 

http://www.sinbad.nu/