not: 12 punto ile toplam 10 A-4 sayfası uzunluğundaki bu metnin ve Mısır tarihi ile ilgili 34 sayfalık tamamlayıcı diğer metnin içinde yararlı bilgiler olduğu kanısındayım. Her iki metni de ilginç bulacağınızı sanıyorum.- Yusuf Küpeli

 

Yusuf Küpeli, MISIR TOPLUMUNUN AÇMAZI, TÜRKİYE’NİN BAŞBAKANI, VE “ÇÖZÜM” SÖZCÜĞÜNÜN ANLAMI ÜZERİNE KISA DÜŞÜNCELER

 

Bazı tarihi süreçlerde, bazı toplumlarda, yaşanmakta olan çağın ruhuna, toplumsal gelişmişlik düzeyine uygun çözümler bulunamayacağı, geçici de olsa toplumsal kaos süreçleri yaşanacağı gibi, sosyal gelişmenin tersi yönde geriye, geçmişe doğru gidişler de olabilir. Örneğin,...metnin tamamına ulaşmak için tıkla

bağlantılı metin: Yusuf Küpeli, MISIR’IN KISA GEÇMİŞİ, İSLAMLAŞMASI, FATIMİ MISIR, MISIR’DA TÜRK HANEDANLAR, ZENGİ HANEDANI, EYYUBİ MISIR, MEMLUKLULAR, VE BİR KIPÇAK TÜRKÜ OLAN BAYBARS ÜZERİNE KISA NOTLAR

"kahrolsun demokrasi" eyleminden fotoğraflar:

bağlantılı metin, detaylı tanıtım:

 

 

MISIR TOPLUMUNUN AÇMAZI, TÜRKİYE’NİN BAŞBAKANI, VE “ÇÖZÜM” SÖZCÜĞÜNÜN ANLAMI ÜZERİNE KISA DÜŞÜNCELER

 

Bazı tarihi süreçlerde, bazı toplumlarda, yaşanmakta olan çağın ruhuna, toplumsal gelişmişlik düzeyine uygun çözümler bulunamayacağı, geçici de olsa toplumsal kaos süreçleri yaşanacağı gibi, sosyal gelişmenin tersi yönde geriye, geçmişe doğru gidişler de olabilir. Örneğin, geçmişin emperyalist sömürgeci baskılarının, hesapsız talanların, hertürlü ihanetin, sonu gelmeyen kuyruklu yalanların, kafaları bulandıran resmi ve gayrıresmi bilim dışı eğitimin, din istismarının, dini dogmalar temelinde örgütlenmelerin tortularını bünyesinde biriktirip birçeşit toplumsal “sıtma nöbeti”ne tutulmuş olan Mısır toplumunun, şimdilik, böyle bir açmaza sürüklendiğini düşünebiliriz… Aslında, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu daha birçok Ortadoğu toplumu benzer tehditle karşı karşıyadır…

 

Önce, “çözüm” derken neyi anladığımı kısaca anlatmaya çalışmalıyım… Toplumlarda politik süreçleri belirleyecek ağırlıklı çoğunluk, yaşamakta oldukları çağın egemen düşünce tarzına, politik anlayışına, bilimsel gelişmişlik düzeyinin veya dinsel dogmaların toplundaki etkilerinin ölçüsüne ve yine egemen toplumsal ahlaka uygun olarak “Çözüm” sözcüğüne bir anlam yükler...

 

Örneğin, bir zaman makinesine binerek geriye doğru, kanlı boğazlaşmalarla, Haçlı seferleri ile yüklü 1100’lü, 1200’lü, ya da 1300’lü yıllara doğru gitsek ve o dönemin Avrupalı veya Ortadoğulu insanlarına “çözüm” olarak sosyalist barışcı bir dünyanın resmini çizsek, kadın-erkek eşitliğinden sözetsek, çocuk haklarından ve çağımızda bilinen -ama çoğu toplumlarda halen varolmayan- diğer tüm toplumsal haklardan sözetmeye kalksak, herhalde yüzümüze şaşkın şaşkın bakarlar ve belki de bu sözleri eden bizleri yoketmeye kalkarlardı. Çünkü, hiç anlayamadıkları kavramlardan sözederek onları ürkütmüş, korkutmuş olurduk… O insanların düşünebildikleri en iyi “çözüm”, herhalde, daha adaletli, daha dürüst, daha cesur bir krala, hükümdara, sultana, veya lorda sahibolmak olurdu…

 

Sözkonusu çağlarda halk, -yararına uygun yorumladığı dini ideolojilerle- haksızlıklara karşı ayaklanacak olsa bile, tarihte örnekleri görülmüş olduğu gibi, yeni, göreceli daha adaletli bir krala, bir hükümdara sahibolmaktan öte bir “çözüm” üretemezdi… Sonderece akıllı ve yaşadığı çağın çok ötesinde bilge Konfüçyus (İ. Ö. 551- 479) dahi, halen geçerliliğini koruyan sayısız çok değerli toplumsal öğütlerinin yanında, Krallara ülkelerini nasıl daha adaletli, daha dürüst yönetebileceklerini, nasıl daha varlıklı bir toplum yaratabileceklerini öğütlemenin ötesinde bir toplumsal yapının varolabileceğini düşünemiyecekti. Çünkü O, ne ölçüde akıllı ve bilge bir karakter olsa da, içinde bulunduğumuz gelişmiş endüstri toplumlarının düşündürttüğü düzeyde bir toplumsal örgütlenmeyi, demokratik bir toplumsal yapıyı, insan haklarını, politik ve idari örgütlenme biçimlerini, kendi toplumunun ekonomik, bilimsel ve teknolojik gelişmişlik düzeyi içinde düşünemezdi. Buna karşın yine de O’nun bilgeliği, 1905 yılına dek, Çin bürokrasisine dahil olacak memurların sınav soruları arasında yeralacaktı…    

 

Farklı ekonomik-toplumsal yararlar çerçevesinde sınıflara bölünmüş bir toplumda “çözüm” sözcüğüne, farklı toplumsal sınıfların yükledikleri anlamlar da farklı olacaktır şüphesiz. Örneğin, günümüz Mısır’ında üst sınıfların önemli kısmı, iç ve dış mali-sermaye güçleri ile de bütünleşmiş geleneksel yönetici sınıflar, aynızamanda kendilerine özgü bir mali-sermaye gücüne hükmeden askeri bürokrasinin tepesi, bir kaos ortamında, kendileri için geçici “çözüm” olarak askeri bir müdahaleyi uygun bulurlarken, en gelişmiş bilimsel insancıl düşünce biçimleri kendilerinden onlarca yıl saklanmış, onları afyonlayabilmek amacıyla önlerine sadece geçmişin bilim dışı dini dogmaları sürülmüş yoksullar, yoksulluğa itilmiş yığınlar, sömürülüp terkedilmiş yığınlar, geçici büyük bir yanılgı ile kurtuluşlarını sözkonusu dini dogmalarda, kendilerini daha da büyük bir açmaza sürükleyecek dini dogmalarla örgütlenmiş partilerin iktidarlarında görebilirler…

 

Kısacası, Mısır’da varolan toplumsal yapıdan ve benzerlerinden, içinde varolduğumuz çağın gereklerine uygun bir “çözüm” beklemek olası değildir. Zaten aynı nedenle, emperyalist Batı’da “Arab baharı” olarak yanlış biçimde adlandırılan ve asıl olarak ulusalcı Arab önderlerini hedef alan -önemli ölçüde kışkırtılmış ve yine Batı servisleri ve askeri güçleri tarafından manupule edilmiş- kitlesel eylemler, en güzel örneği Libya’da gözükmüş olduğu gibi, daha ileri ve demokratik bir düzen getirmek yerine, kaosa ve yeni diktatörlere kapı aralamıştır… Şüphesiz kalıcı olmayacak olan bu tip gelişmelerin adı da “çözümsüzlük” olmaktadır. Çünkü, yılların baskıları, aşağılamaları karşısında sonunda patlayabilen, isyan edebilen bu toplumlar, yaşanılan çağın insan soyuna öğretmiş olduğu kendinden yana, çalışanlardan yana örgütlenme tarzlarından, toplumsal barışı ve dengeyi sağlayabilecek olan demokratik bir kültürden ve mekanizmalardan yoksun iken, halen ortaçağ toplumlarının düşünce tarzlarına benzer biçimde tartışılamaz dogmaların tutsağı olmakta ve bu egemen düşünce sistemi ile de bir diktatörü yıkarken, kolayca yenisinin peşine takılabilmektedirler. Analitik düşünceden yoksun olan, dogmaların tutsağı olan beyinler, ataerkil toplumlar, inanacakları ve izleyecekleri tanrısal bir güç aradıkları kadar, yeryüzünde de sürü gibi peşine takılacakları bir önder ararlar…

 

Bu “iki ucu kirli değnek” denebilecek olan açmaz, şimdilik, Mısır toplumunun önüne farklı “çözüm”lermişcesine sürülmüştür. Sonuçta Mısır toplumu, süresi belirsiz kanlı bir kaosa itilmiştir… Bu satırları yazana göre, bir yanıyla, farklı bir düzeyde de olsa, baskı, şiddet, hile, ve sayısız yalanlarla, yerli-yabancı servislerin entrikaları ile yozlaştırılan, yalanlara ve kitlelerden kopuk teröre bulanarak iğdiş edilmiş bir “sol”un tutsağı edilen; ve diğer yanıyla, yine sağlıklı doğal toplumsal gelişmeyi durdurabilmek amacıyla -Ortadoğu’nun petrol yeşili dolarları ile beslenip şişirilmiş- sahte bir İslam’ın tutsağı haline getirilen Türkiye toplumu için de benzer tehlike ufukta gözükmektedir. Daha açıkçası, “yeşilin hastasıyım” diye demogoji yaparken aslında kafasından sadece dolar yeşilini geçiren ve türkiye toplumunun gözünü İslamın yeşili ile boyayıp adım adım anti-laik ve anti-demokratik islamcı bir rejime doğru yürümeye çalışan ve bu arada eskiden olduğu gibi ekstrem “sol” gurupların ahmakça terör eylemlerini polis baskılarını güçlendirebilmek amacıyla kullanan bir başbakanın ve çevresindeki goygoycuların Türkiye toplumunu tehlikeli bir kaosa taşımaktan başka alternetif yolları yoktur… İşlenen tüm toplumsal günahların bedeli, malesef, yine toplumların yaşayacakları yeni acılarla ödenecektir…  

 

Eğer, geniş emekci halk yığınlarından yana, çalışanlardan yana çağdaş bir “çözüm” düşünüyorsak, çağımızın ürünü düşüncelere uygun en insancıl ve demokratik bir “çözüm”ü öngörüyorsak, herşeyden önce bunu gerçekleştirebilecek toplumsal bir bilincin varolması, yoksa da bu toplumsal bilinci uyandırabilecek örgütlü fedakar güçlerin çalışmaları, kitleleri harekete geçirecek çalışmaları yapmaları gerekmektedir. En azından, toplumları sağlıklı düşünmeye zorlayacak ve kendileri için doğru yöntemleri bulmalarına yardımcı olacak barışcı bir ortamın yaratılabilmesi için çalışmak gerekmektedir… Fakat malesef, emperyalist merkezler ve yerel ortakları, baskı ve sömürülerini kalıcı kılabilmek, çoğu zaman sahte bir “demokrasi” maskesi ile örtülmüş diktatörlüklerini kalıcı kılabilmek amacıyla, sürekli kitlelerden kopuk “sol” maskeli terör guruplarını ve karşısında da her türden tehlikeli İslamcı gurubu politik arena da bir korku aygıtı, bir tehdit aygıtı olarak kullanıp, geniş yığınları istedikleri gibi manupule edebilmişlerdir… Son icatları “ılımlı İslam” yalanı ile geniş yığınlar üzerinde geçici bir denetim sağlayabilmişlerdir…

 

Mısır’da ve benzeri ülkelerde, bu tip insancıl halkçı çözümlere, çalışanlardan yana çağdaş demokratik ve sosyal-ekonomik anlamda toplusal garantileri olan çözümlere kapı aralayabilecek toplumsal dinamiklerin, toplumu insalcıl, adaletli ve göreceli demokratik bir yapıya kavuşturabilecek dinamiklerin henüz oluşmadığını, daha doğrusu yokedilmiş olduklarını görüyoruz. Mısır’da gözlemlendiği gibi toplum, en kaba ifadeyle, “darbeciler” ve “islamcılar” olarak ikiye bölünmüş olmaktadır. Yoksullar, kendileri için çözüm olmayan bir yolda, kökten dincilerin safında, saptırılmış bir sınıf kavgası içinde enerjilerini boşa harcamaktadırlar… Malesef, -eğer renk körü değilsek- Türkiye toplumunun da giderek benzer bir açmaza doğru sürüklendiğini gözlemliyebiliyoruz…

 

Doğa’nın yeşiline düşmanken, “yeşile hastayım” yalanları ile türkiye toplumunu dini dogmaların yeşili ile boyayıp insanların gözlerini kör, kulaklarını gerçeklere sağır ederek iktidarda kalıcı olmayı planlayanların, bu yöntemlerle toplumu kolayca gütmeyi hedefleyenlerin, yararlarını çağdışı İslami bir rejimde görenlerin, “demokrasi” söylemleri ve Mısır’da “demokrasiyi savunuyor” tiyatrosu oynamaları, kocaman bir yalandan başka birşey değildir… İstanbul Fatih Camii önünde Cuma namazı kıldıktan sonra hiç çekinmeden demokrasiyi lanetleyen, “kahrolsun demokrasi” pankartlarını taşıyan, ve yine hilafet isteyen pankartları rahatca açabilen -siyasi iktidar ile bağlantılı- çevrelerin, tüm askeri müdahaleleri kötü gösteren söylemleri, şüphesiz kocaman bir yalan olduğu kadar, bilimsel ve tarihsel gerçeklere de aykırıdır. Toplumları emperyalist merkezlere köle eden faşist askeri müdahaleler olduğu kadar, toplumları ileriye götürmüş halktan yana birçok askeri müdaheleyi de rahatca sayabiliriz… “Demokrasi, Allah’ın nizamının gasp edilmesidir!” sözünü etmiş olan Müslüman Kardeşler’in ideoloğu Seyyid Kutub’un izinden gidenlerin “kahrolsun demokrasi” pankartları açmaları ve hilafet istemeleri, sonderece anlaşılabilir bir olaydır ama, Başbakan’ın, ideoloğu Seyyid Kutub olan Müslüman Kardeşler ve Mursi için “demokrasi” nutukları atması, sanırım anlaşılması biraz zor bir olaydır... 

 

Onlar, insanların gözlerini İslamın yeşili ile boyayıp işlerini götürmeye çalışan din tüccarları, nefret ettikleri demokratik ve laik toplumsal yapıdan hileli yollarla uzaklaşmaya çalışırlarken, 16 Ağustos 2013 günü Fatih Camisi önünde -başbakanın oğlunun da katılımı ile- yapmış oldukları eylemde açmış oldukları “hilafet isteyen” ve “demokrasiyi lanetleyen” pankartlarla, afişlerle, gerçek özlemlerini, gerçek toplumsal hedeflerini açık etmişlerdir. Bu gerçek hedefleri nedeniyle, ve yüreklerinden atamadıkları laiklik korkuları ile onlar, hertürlü askeri müdahaleyi lanetlemeye çalışmaktadırlar. Çünkü onlar, en ileri toplumsal güçlerin, demokratik düzeni ve demokrasinin olmazsa olmazı laikliği benimsemiş güçlerin, emekci halk yığınlarının, cumhuriyetci laik bir kültürle yetişmiş olan subaylarla ve astsubaylarla birleşmelerinden korkmaktadırlar. Sözkonusu korkuları ile onlar, her türden askeri müdahaleyi karalamaya çalışarak “demokrat” tiyatrosu oynamaktadırlar. Gerçekte tamamen anti-demokratik bir şeriat düzenine, hilafete özlem duyan takiyeciler, “demokrasi” tiyatrosu oynamaya çalışırlarken bile, demokrasilerin olmazsa olmazı laik düşüncelere ve laik toplumsal yapılara karşı düşmanlıklarını gizleyemeyerek, hilafet istediklerini dillendirerek, gerçek kimliklerini açık etmektedirler…

 

Dini temelde örgütlenerek iktidarlarını ve ekonomik yararlarını kalıcı kılmaya çalışan partilerin, din istismarcısı iktidar partisinin de çok iyi bildiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti ordusunun çekirdeğini oluşturan subaylar ve astsubaylar, -eğer günümüzde durum değişmemişse- laik cumhuriyetci düşüncelerle eğitilip yetiştirilmişlerdir. Ve onlar da insan olarak toplumsal gelişmeleri izlemekte, mevcut durumu kendi düşünceleri çerçevesinde analiz etmekte, değerlendirmektedirler. Bunun aksi olanaksızdır… Daha önce, politikanın ürünü ve yine politikanın zor aygıtı olan orduların, askerlerin, politikanın dışında kalamayacaklarını, ya egemen güçlerden yana, ya da halktan yana tavır almaya zorlanacaklarını, nedenleri ile anlatmıştım…

 

Türkiye Cumhuriyeti başbakanı ve çevresi, Mursi’yi alkışlarken; İstanbul’un Esenler Dörtyol meydanına Rabia adını vermeyi planlarlarken; dört parmakları açık ellerini havaya kaldırarak Rabia işareti yaparlarken; onlar, sadece ve sadece iç politikaya yönelik yatırım yapmaktadırlar. Mursi adını onlar, dindar Türkiye insanlarını  kışkırtıp aldatmak amacıyla kullanmaktadırlar. Türkiye toplumunu ortaçağ karanlığına çekerek hedeflerine ulaşmak için onlar, Mısır’da yaşanan trajediyi de kullanmaya çalışmaktadırlar… Şüphesiz aynızamanda bu aşırı tavırları, biryanıyla, içlerinden birtürlü atamadıkları korkularını, özellikle silahlı kuvvetlerde yeretmiş olan laik düşüncelere karşı korkularını yansıtmaktadır… Başbakanın TV kameraları ve yığınlar karşısında ikide birde, olur olmaz durumda, “kefenim yanımda geziyorum” ifadesini tekrarlaması, karanlıktan korkan kişinin, gece karanlıkta yürürken korkusunu bastırabilmek için ıslık çalmasına benzemektedir…

 

Diğer yandan, kurtuluşu, ya da iktidar olanağını askeri müdahalelerde aramak ve bilip bilmeden her askeri müdahaleye dostca yaklaşmak ta, kişileri farklı yanlışlara götürebilir. Çünkü, birtakım tarihi dönemeçlerde halktan yana olan, toplumu ileriye götürecek askeri müdahaleler gerçekleşebildiği, Sovyet devrimi gibi birtakım büyük tarihi toplumsal kalkışmalarda askerlerin, subayların önemli kısmı halkın saflarında yeralabildikleri gibi, subay kadrolarının sınıfsal kökenlerine ve nasıl doktrine edilmiş olduklarına bağlı olarak bunun tam tersi de olabilmektedir. Şimdiye dek yaşanmış birçok askeri darbe, örneğin, Latin Amerika’da yaşanmış askeri müdahaleler; yine örneğin, Türkiye’de yaşanmış 12 Eylül 1980 darbesi; İran’da Musaddık’a karşı yapılmış olan CIA ve MI-6 darbesi; Pakistan’da yaşanmış Zia-ul-Hak darbesi; Yunanistan’da yaşanmış Papadapoulos darbesi; Şili’de yaşanmış Pinochet darbesi; Guatemala’da yaşanmış CIA darbesi, Endonezya’da yaşanmış CIA ve MI-6 ortak darbesi, Kongo (Zaire)’de yaşanmış CIA-Belçika darbesi ve daha birçok askeri müdahale, halk düşmanı karşı-devrimci darbeler olarak tarihe geçmişlerdir…

 

Bazılarının -ilericilik ve solculuk adına- Mısır’da yaşanan askeri müdahaleye övgüler düzdüklerini, aslında bunun bir “halk devrimi” olduğunu yazdıklarını gördüm, okudum… Eğer general Sisi’nin müdahalesi gerçekten bir halk devrimi ise, neden Sisi ve yandaşları ortaçağ kalıntısı halk düşmanı Suudi Arabistan monarşisi ve benzer ortadoğu monarşileri tarafından destekleniyor?, diye sorulabilir. Sözkonusu soruyu, Mısır’da onyıllarca ABD emperyalizmine hizmet sunmuş ve iktidarda olduğu sürece kasasını doldurmuş Hüsnü Mübarek gibi birisinin Sisi yönetimi tarafından serbest bırakılması ile ilgili sorular dahil, ABD-Sisi ilişkileri ile ilgili sorular, ve daha birçok soru izleyebilir… Diğer yandan, “darbenin halk devrimini durduramıyacağı” gibi çığlıklar atan garip “solcu” parti önderlerine de rastlamak olasıdır... Kişi gerçekten sosyalist ise, “laf olsun torba dolsu” veya “dostlar alışverişte görsün” hesabıyla konuşmuyorsa, bir konuda yazıp konuşmadan önce en azından azıcık araştırır… Özellikle bu son gevezelik karşısında insan, kendi kendisine, kimdir bu garip kişiler, yoksa tımarhane kaçkınları mı?, diye sormadan edemiyor. Nasıl bir halk devrimi, nerede bu devrimin örgütü, yoksa topluma şeriatı getirmeye çalışan karşı-devrimci Müslüman Kardeşler örgütümü kastediliyor?, diye sormak gerekiyor herhalde… Üzerinde anti-komünist yazan kitap veya dergileri bile komünizm propogandası sanıp toplayan geçmişin cahil polisleri ile bu tip “solcu” karakterler arasında ne gibi bir fark var acaba? 

 

Adı Mısır anlamına gelen Mursi, Müslüman Kardeşler örgütünün adamı olarak cumhurbaşkanı seçildi, iktidara geldi. Peki, Mısır’ın ve örgütlenmiş olduğu diğer tüm ülkelerin Kuran ve hadis metinlerine göre yönetilmesini isteyen, yani tamamen anti-laik ve anti-demokratik bir şeriat sistemini arzulayan Müslüman Kardeşler örgütü ne zaman demokrat oldu da, “demokrasi” adına Mursi savunuculuğu yapılıyor?, diye öncelikle Türkiye başbakanına sorulabilir… Hasan al-Banna (1906- 1949) adlı kökten dinci bir öğretmen tarafından 1928 yılında “İslam’ı canlandırma” iddiası ile kurulmuş olan Müslüman Kardeşler (al- Ikhwan al-Muslimün) örgütü, puritan (safcı) bir İslami çizgiyi seçmiş, yani süreç içinde diğer kültürlerle temasa gelerek zenginleşmiş İslam kültürünü reddedip, Muhammed döneminin daha sınırlı katı İslam kültürüne dönmeyi düşleyen bir İslam inancını seçmiştir. Aynı örgüt, toplumsal-ekonomik-teknolojik gelişme anlamına gelen batılılaşmayı, modernleşmeyi, ve laik bir toplumsal düzeni reddetmiştir. Bu çizgisi ile Müslüman Kardeşler, geçmişin anti-demokratik ve koyu ataerkil toplumsal yapısını diriltmeyi hedefleyen bir çalışma yürütmüştür. Aslında, uzun söze gerek kalmayacak biçimde, “Demokrasi, Allah’ın nizamının gasp edilmesidir!” sözünü etmiş olan Müslüman Kardeşler’in ideoloğu Seyyid Kutub, örgütün gerçek politik çizgisini en açık biçimde duyurmuştur... Aynızamanda Müslüman Kardeşler, Mısır hükümetine karşı silahlı bir örgütlenmeye gitmiştir. Sonuçta, düşünceleri gibi kullandıkları yöntemler de anti-demokratik olmuştur…

 

Mısır’da İngiliz kuklası monarşiye sonveren ihtilalci subayların müdahaleleri sırasında, 23 Temmuz 1952 günü, Cemal Abdul Nasır (1918- 1970) ve diğer 89 ulusalcı ihtilalci subayın kansız müdahalesi ile Kral Faruk’un yönetimi devrilir, geniş halk desteği ile ülkede cumhuriyet ilanedilirken, Müslüman Kardeşler örgütü, -başlangıçta birkısım devrimci subayları desteklemiş olmakla birlikte- yeraltına, illegaliteye çekilmiştir...  

 

Mısır toplumunu ilerletecek anti-emperyalist ve halkla bütünleşen cumhuriyetci, laik, devrimci bir askeri müdahalenin önderliğini yapmış olan Cemal Abdul Nasır, 26 Ekim 1954 günü, İskenderiye’de, Müslüman Kardeşler örgütü tarafından öldürülmeye çalışılmıştır- bölgeyi ve politik gelişmeleri iyi tanıyan çoğu kişi, bu başarısız süikast girişiminin arkasında, Müslüman Kardeşler ile birlikte CIA’nın da bulunduğunu iddia etmektedir... Laiklik ilkesini kabuleden bir anayasayı engellemek amacıyla yapılmış görünümü veren bu başarısız süikast girişiminin ardından, Müslüman Kardeşler örgütünün altı yöneticisi idam edilmiş, diğer binlercesi hapse atılmış ve örgüt yasaklanmıştır... Sözkonusu başarısız süikast girişiminden bir yıl önce, İran petrollerini millileştirmiş olan İran’ın yurtsever başbakanı Musaddık’a karşı yapılmış olan CIA ve MI-6 ortak darbesini (ağustos 1953) hemen şimdi hatırlamakta yarar vardır... Hernekdar ulusalcı Nasır’a karşı tetiği çeken el Müslüman Kardeşler olsa da, Nasır’ın Ortadoğu’da Musaddık’tan daha fazla ABD-İngiliz yararları için bir tehdit oluşturduğunu CIA’nın görememesi olanaksızdı...

 

Örgütün, Müslüman Kardeşler’in ideoloğu Seyyid Kutub (Sayyid Qutb), 1966’da idamından önce, “İslam artık kalmadı” anlamına, “Cahiliye döneminin yaşandığını” duyuran bir bildiri yayınlamıştı... Anlaşılan O’nun istediği İslam, Peygamber dönemindeki toplumsal yapının diriltilmesi anlamına gelmekteydi. Suudi Arabistan’ın Vahabi ideolojisinde de bulunan böyle bir İslamın demokrasi ile, insan hakları ile ne ölçüde bağı olabileceği ortadadır. Tekrarlamak gerekirse zaten, Seyyid Kutub, “Demokrasi, Allah’ın nizamının gasp edilmesidir!”, sözünü ederek, şüpheye yer bırakmayacak biçimde Müslüman Kardeşler örgütünün anti-demokratik, anti-laik ve insan hakları kavramından tamamen uzak bir yapı olduğunu en veciz biçimde açıklamıştı... Seyyid Kutub’a göre, İslam devleti kurularak İslam inancı restore edilmeliydi... Anlaşılan günümüzde bu görevi de, Seyyid Kutub tarafından belirlenmiş olan görevi de, -devrilmeden önce- Mursi üstlenmişti. Kısa iktidarı döneminde Mursi’nin atmış olduğu adımlar, O’nun Seyyid Kutub’un yolunda olduğunu açıkça göstermiştir. Şüphesiz bu yol demokrasinin yolu değildir. Zaten aynı nedenle Türkiye başbakanı, Mursi’nin devrilişi karşısında telaşlanmakta, sahte “demokrasi” çığlıkları atmaktadır...

 

Nasır’ın 28 Eylül 1970 günü ölümünün ardından cumhurbaşkanlığına seçilen eski ihtilalci subay Enver Sedat (Anwar el-Sadat, 1918- 1981), 6 Ekim 1981 günü, Müslüman Kardeşler gibi Seyyid Kutub’un öğretisinden etkilenmiş ekstremist bir gurup, Tanzim al-Cihad adlı bir örgütün adamları tarafından öldürülecekti. Tanzim al-Cihad’ın Müslüman Kardeşler örgütünden tamamen bağımsız olduğu düşünülemez şüphesiz... İsrail ile barış anlaşması imzalamış olduğu gerekçesi ile Enver Sedat’ın bir süikaste kurban gitmesinin ardından, Mısır’ın dışpolitika pusulası Batı yönünü göstermeye başlayacaktı. Enver Sedat’ın yerini alan Hüsnü Mubarek, devrileceği 11 Şubat 2011 gününe dek ABD’nin emrinde olacaktı. Aynen İsrail’e yapıldığı gibi, hizmetleri karşılığında Enver Sedat’ın Mısır’ına da ABD tarafından her yıl üç milyar dolar yardım verilecekti...

 

Göya emperyalist Batı’nın “düşmanı” olan kökten dinci “İslamistler”, günümüzde El-Kaide’nin ve Müslüman Kardeşler’in Suriye’de CIA ve CIA işbirlikçisi devletlerle ortak çalışıyor, onların yardımlarını alıyor ve Suriye’nin ABD tarafından bonbalanmasını istiyor olmaları gibi, o zaman da eylemleri ile Batı’nın emperyalist güçlerinin ekmeğine yağ sürmekte idiler. Zaten, ABD başkanı Jimmy Carter’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniev Brzezinski tarafından 1977 yılında ilanedilmiş olan “Yeşil Kuşak ” politikasının temel hedefi, Sovyetler Birliği’ni kökten dinci İslamcı devletlerle çembere almak olduğu kadar, Ortadoğu’da varolan ulusalcı ve solcu rejimleri de İslamcı güçlerle işlemez hale getirmek, yıkmak idi... Bu arada, Suriye’de varolan milliyetci ve ABD karşıtı hükümeti devirmek amacıyla 1982 yılında Müslüman Kardeşler örgütünün Hama kentinde başlatmış olduğu silahlı ayaklanma, Hafız Esad (Hafiz al-Assad, 1930- 2 000; iktidarı, 1971- 2 000) rejimi tarafından kanlı biçimde bastırılacak ve binlerce örgüt üyesi öldürülecekti… Günümüzde Suriye’de sahnelenmekte olan trajedi de, sözkonusu “Yeşil Kuşak” politikanın devamından başka birşey değildir. CIA’nın, daha başka Batılı servislerin, Amerikancı bölge monarşilerinin ve İslamcı bir rejime doğru yürümeye çalışan AKP’nin, Suriye'de silahlı bir kalkışma amacıyla 2007’den beri örgütleyip silahlandırdığı ve askerlerinin çoğu Suriye dışından gelme kökten dinci çeteler, Müslüman Kardeşler ve El-Kaide gibi örgütler, Suriye’de sergilenen anti-laik ve anti-demokratik kanlı silahlı saldırıların baş aktörleri arasındadır...

 

Demokrasi düşmanı, laiklik düşmanı, kadın düşmanı olan ve Mısır’ın en eski Hiristiyan halkını aşağılayan Müslüman Kardeşler örgütünün terör eylemleri, yukarıda anlatılanlarla sınırlı kalmayacaktı... Örneğin, 1987 yılında eski içişleri bakanı Hasan abu Bava, El-Musava dergisi başyazarı Nabavi Ahmet; 1990 yılında parlemento başkanı Rıfat Mahcub gibi kişilikler, Müslüman Kardeşler örgütüne bağlı süikastcıların kurbanları arasında yeralacaklardı. Nobel ödüllü yazar Necib Mahfuz, 1994 yılında, Müslüman Kardeşler örgütünün süikast girişiminden sağ kurtulabilecekti... Ayrıca, Müslüman Kardeşler ile bağlantılı Cemaat el-Islamiye adlı ekstremist bir örgüt, 1997 yılında, antik Luksor (Luxor) kalıntılarında, 58 turisti ve dört Mısır vatandaşını katledecekti...

 

Yukarıda anlatılanlar, ve aslında daha da anlatılabilecek olanlar, anlaşılmış olacağı gibi, demokrasinin, veya demokratik bir örgütün tarihi değildir... Peki Türkiye Cumhuriyeti başbakanı neden “demokrasi” adına Müslüman Kardeşler örgütünün adamı Mursi’yi hararetle savunmakta, kameralar karşısında ağlama gösterleri yapmaktadır? Demokratik gösteri haklarını kullanan gençlere gaz bombaları ile, panzerlerle, panzerlerden fışkırtılan yakıcı gazlı sularla, coplarla, düşman güçlere saldırırcasına saldıran polisi, “benim polisim” dediği polisi, “kahraman” ilaneden ve ekonomik olarak ödüllendiren başbakan, dayakla, ya da kafasına isabet eden gaz bombası fişekleri ile öldürülen silahsız gencecik insanlar için en ufacık bir gözyaşı dökmüşmüdür? Şüphesiz hayır!.. Aslında O, başbakan, Mısır’da yaşanmakta olan trajedi karşısında da duygulanmamıştır ama, Mısır olaylarını içpolitika da oya tahvil edebilmek için O, şimdi sıfatını belirtmek istemediğim kişilere özgü, ve ancak bu tip kişiliklerin başarabilecekleri bir tavırla, kendisini havaya sokarak ağlama tiyatrosu oynamıştır...

 

“Demorasi kahramanı” Mursi, gerçekten demokratik bir şekilde mi iktidar koltuğuna oturmuştu? Biçimsel olarak öyle ama, gerçekte O, aksak işleyen bir sistem sonucu, yani soru işaretleri ile dolu şekilde iktidara gelmişti... Bölgenin uzman gazetecisi Arab asıllı Hüsnü Mahalli tarafından “Yurt” gazetesine yazılan ve 2 Ağustos 2013 tarihli “sendika.org”de yayınlanmış olan makaleye göre, sözkonusu cumhurbaşkanlığı seçimine katılım çok düşük olduğu için, Mursi, mevcut seçmen sayısının ancak yüde 22 kadarının oyunu alarak cumhurbaşkanlığına seçilebilmişti. Mursi’nin seçilebildiği ikinci turda, kullanılan oyların oranı, tomlam seçmen sayısının yüzde 42’si kadardı. Yani, Mısır halkının yüzde 58’i seçimlere katılmamış, oy vermemişti. Mursi ise, seçime katılmış olan yüzde 42’nin yüzde 51.71 kadarının oylarını alarak, yani marjinal bir farkla rakibini geçerek ve sonuçta toplam seçmen sayısının sadece yüzde 22 kadarının oyunu almış olarak cumhurbaşkanlığına seçilecekti. Anlaşılan Mısır halkının çoğunluğu, seçebilecekleri özelliklere sahip bir aday görememişti, ve Mursi’de buna dahildi... Sonuçta sözkonusu seçimin geçerliliği tartışılabilir ama, aldığı oy oranına ve gerçek toplumsal gücüne bakmadan Mursi’nin tüm sistemi Müslüman Kardeşler’in bilinen düşünceleri yönünde değiştirmeye kalkışması, tartışılamayacak biçimde anti-demokratik bir girişim olmuştur. Mursi’nin yönünün demokrasiye doğru olmadığı bellidir...

 

Yukarıdaki açıklamaya ek olarak, uluslararası tanınmış Mısırlı aydın ve iktisatcı Samir Amin’in, BM’nin African Institute for Economic Development ve Planin ve Third World Center önderliğini yapmış olan Samir Amin’in, l’Humanité gazetesi için Damien Roustel ile yapmış olduğu ve 04/07/ 2013 tarihinde yayınlanan ve yine Profösör Fikret Başkaya tarafından türkçeye çevrilen söyleşisinde, şunlar söylenmektedir: “(...) Mursi’yi iktidara taşıyan seçimler hileliydi. Müslüman Kardeşler lehine muazzam bir hile devreye sokulmuştu. Seçim sandığına getirebilmek için yoksul insanlara gıda paketleri dağıttılar. Tabii Mısırlılar o seçimleri ciddiye almadı. Seçim bürolarında görevli yargıçlar çekildiler, zira bürolar Müslüman Kardeşler tarafından askeri olarak işgal edilmişti. Yazık ki, Uluslararası Gözlemciler Komisyonu bu hileyi görmezlikten geldi. Zaten rejimin hiç bir meşruiyeti yoktu. Ordu, Mursi’ye, bakanlar kurulunda değişiklik yapıp, bir çeşit ulusal uzlaşma hükümeti kurmasını önerdi ama, o bu öneriyi reddetti. Böylece yegane güç olan orduya ‘gel beni düşür’ demiş oldu...”

 

Herhalde yukarıda tırnak içinde anlatılanların yoruma gereksinimi yoktur ama, benzer işlerin, seçim öncesi insanlara gıda paketleri, kışlık kömür gibi şeyler dağıtarak oy alma yolsuzluklarının, toplumları yozlaştıran bu tip eylemlerin, aynızamanda Türkiye başbakanının partisinin işleri olduğunu anımsamakta yarar vardır... İslamcı bir rejime gidişte takiye, hertürlü yalan ve sahtekarlık meşru görülmektedir. Genellikle Emperyalist sistemle bütünleşen ve toplumları geriye çeken katı ataerkil İslamcı siyasi iktidarlar, kendilerini finanse edecek mali-sermaye güçleri, yeşil sermaye, petro-dolarlar, uluslararası güçler bulundukça, topluma sosyal-ekonomik haklarını vermektense, üç-beş kuruşluk gıda maddesi dağıtarak satın alabilecekleri cahil bırakılmış bilinçsiz yoksul yığınların varlıklarını korumasını tercih ederler. Böylesi, onlar için sadece seçim zamanları değil, daha birçok sosyal olayda kulanabilecekleri bir malzeme olduğu kadar, maliyeti oldukça ucuz bir aygıttır aynızamanda...

 

Ayrıca, yine aynı söyleşisinde Samir Amin, Müslüman Kardeşler’i iktidardan uzaklaştırabilmek amacıyla Mısır’da şunların yapılmış olduğunu da anlatmaktadır: “(...) 22 milyon imza toplandı... İmza sayısı 10 milyonu geçtiğinde bile Batı madyası bundan hiç söz etmedi. Eğer bunun yarısı, mesela Venezüella’da toplanmış olsaydı, acaba neler duyardık? Tabii kampanya, 30 Haziran gösterisini de ilân etmişti. Polisin verdiği rakamlara göre tüm Mısır’da gösterilere katılanların sayası 16 milyonu aşmış. 2011’dekinden daha fazla...”

 

Peki askeri müdahale öncesi bukadar büyük bir çoğunluk neden Mursi’nin ve Müslüman Kardeşler örgütünün iktidarı terketmesini istedi?.. Nüfusu 90 milyonu bulan ve yaklaşık her 20- 24 saniyede bir çocuğun dünyaya geldiği Mısır’ın derin ekonomik ve toplumsal sorunları vardı ve halen de vardır. Nüfusu on milyonu aşan Kahire’de, yüzbinler, eski tarihi mezarlıkta yaşamaktadır ve kentin belediye hizmetleri yoktur. Özellikle yoksul semtlerin pislik içinde yüzdüğü kentin zenginleri, etrafları yüksek duvarlarla çevrili güzel temiz konutlarında, saray benzeri villalarında, özel güvenlikçilerinin koruması altında lüks içinde yaşamaktadırlar. Gelir dağılımındaki uçurumun derinliği konusunda elimde şu sırada bir sayı olmasa da, Kahire’de, diğer başka bazı kentlerde, ve ülkenin tarihi mekanlarında azıcık dolaşan biri, çoğunluğu oluşturan aşırı yoksullar ile varlıklılar arasındaki olağanüstü farklılığı, derin gelir farklılıklarını kolayca farkedebilir... İnsanların yüzlerinde okunan mutsuzluklarını ve gerilimlerini hemen farketmemek olanaksızdır... Birşeyler satabilmek için size yapışan 5- 6 yaşlarındaki kirli çocukların, dolaşarak satmaya çalıştıkları üç-beş malı almak istemeyince sizinle kavgaya kalkışan satıcıların, kısacası insanların umutsuz durumlarını gördükten sonra, Mısır halkının ne ölçüde büyük sorunları olduğunu anlamamak için tamamen duyarsız ve ahmak bir egoist olmak gerekir herhalde... İşte Mursi yönetimi, tüm bu ağır sorunlara el atacağına, iktidara gelir gelmez, telaşla, ülkenin anayasasını İslami bir rejime uyacak biçimde değiştirmeye kalkacak ve bürokraside temizliğe girişecekti...

 

Mursi yönetimi, ilk iş olarak bürokrasinin kilit noktalarına, valiliklere, Müslüman Kardeşler üyelerini, kendi has adamlarını yerleştirmeye başlayacaktı. Ayrıca O, kendinden yana bir yargı oluşturma işine soyunacaktı... Örneğin, 1997 yılında 58 turistin ve dört mısırlının köktendinciler tarafından katledilmiş olduğu Luksor’a, Müslüman Kardeşler üyesi bir vali atanacaktı (Luksor, Luxor, El-Aksur, yukarı Mısır’da tarihi kalıntıların, Amon tapınağının olduğu yer, antik Thebes kentinin güneyde uzantısı.). Toplumdaki tüm itirazlara karşın, dayatmış olduğu şeriatcı anayasayı, ayrıca cumhurbaşkanı olarak kendisine çok güçlü yetkiler tanıyan anayasayı geri çekmeyen, geçerli sayan Mursi, aynızamanda, büyük bir ekonomik güce sahibolan silahlı kuvvetlerde de temizliğe kalkışacaktı. O, Mısır’ın en güçlü örgütlenmesi olan silahlı kuvvetler içinde de tasviyelere girişecekti... Mursi, 13 Ağustos 2012 günü, genelkurmay başkanı Anan’ı ve savunma bakanı Tantavi’yi emekliye sevk edecekti. Aslında Mursi’ye iktidarın yolunu bu kişiler açmışlardı ve Mursi bu kişilerle birlikte daha 70 üst rütbeli subayı emekliye sevk edecekti. Böylece O, silahlı kuvvetleri de ele geçireceğini ve bundan sonra düşlediği İslamcı rejimi ülkeye rahatca yerleştirebileceğini hesaplamaktaydı anlaşılan. “Demokrasi, Allah’ın nizamının gasp edilmesidir!”, demiş olan Müslüman Kardeşler ideoloğu Seyyid Kutub’un izinde yürüdüğü anlaşılan Mursi’nin yolu, giderek demokratik bir rejimden uzaklaşırken, ülkenin ağır sorunları da artarak varlıklarını sürdürmekteydi...

 

Mursi, İslamcı bir rejime kapıları sonuna dek açan anayasayı, Müslüman Kardeşler örgütünün baskıcı kontrolu altında halk oylamasına sunacaktı. Bu gerici, islamcı-faşist anayasa, seçmenlerin yüzde 29 kadarının katıldığı bir oylama ile kabuledilecekti. Gerçekte bukadar küçük bir azınlığı seçimi ile gelen bir anayasa meşrü sayılamazdı ama, Mursi dayatmakta idi... Büyük bir çoğunluk, hatta toplumsal protestoların başlamış olduğu 2011 yılında olandan da büyük bir çoğunluk Mursi aleyhtarı gösterilere başlayacaktı... Tüm Mısır yeniden kaynamakta idi, ülkede iç savaş tehdidi başgöstermişti ve bu durum Mursi yandaşı gibi gözüken ve Mursi tarafından makamına atanmış olan genelkurmay başkanı El-Sisi’yi de rahatsız etmeye, ürkütmeye başlamıştı...

 

Ayrıca Mursi, 15 Haziran 2012 günü, kendisini kontrol edemeyip, Suriye rejimini tanımadığını, Esad yönetimi ile tüm ilişkileri keseceğini ilanederken, İsrail’in en büyük düşmanları arasında yeralan Suriye’ye açıkca cephe alırken, İsrail cumhurbaşkanı Peres’e çok sıcak ifadelerle yüklü bir mektup yollayacaktı. Duygusal dostluk mesajları içeren bu mektubun duyulması, halk arasında olduğu kadar, silahlı kuvvetler içinde de büyük rahatsızlık yaratmıştı... Koyu yeşil Mursi ve ırkcı siyonist İsrail, her ikisi de anlaşılan, laik ve bir ölçüde anti-emperyalist ulusalcı Suriye rejiminin ortak düşmanı idiler, ve onlar, Suriye’yi kana bulayan köktendinci çetelerin arkasında durmaktaydılar... Yine farketmiş olacağınız gibi, Mursi’nin yukarıda özetlenmiş olan tüm işleri, “zamanı gelince demokrasi tranvayından inmeyi planlayan” Tayyip Erdoğan’ın işlerini akla getirmektedir...

 

Mısır’da başlayacak bir içsavaş, kanlı bir kaos, kendi şirketleri olan Silahlı Kuvvetleri olumsuz yönde etkileyeceği kadar, ülkenin dış güçlere karşı, özellikle İsrail’e karşı güvenliğini de tehlikeye sokardı... Ayrıca, Mursi’nin yapmakta oldukları ve Mısır’da yaşanmakta olan tehlikeli gelişmeler, bu ülkede yararları olan Batılı yönetimlerin kafalarını karıştırmaya başlamıştı... Sonuç, Sisi önderliğine silahlı kuvvetlerin müdahalesi, veya bir askeri darbe olacaktı... Çoğunluk Mursi’ye karşı idi ama, bu çoğunluğun kendisi için bir örgütlenmeye sahibolmaması, insiyatifin silahlı kuvvetlerin eline geçmesine neden olmuştu. Sonuçta yine üst sınıflar Mısır’da iktidarda idiler ve ülkenin geleceği, cevaplanması zor sual işaretleri ile dolu idi... Fakat bu satırları yazanın düşüncesine göre, Mısır’da yakın zamanda bir içsavaş tehdidi gözükmemektedir. Çünkü, Müslüman Kardeşler adlı örgütün Mısır’da böyle bir savaşı başlatabilecek gücü yoktur... Diğer yandan, ağır sorunları olan ülkenin geleceği, asker-sivil müdahale yönetiminin atacağı adımlara bağlıdır...

 

Prof. Fikret Başkaya tarafından türkçeye çevrilmiş olan aynı Samir Amin söyleşisinde Amin, Mısır silahlı kuvvetleri ile ilgili bir soruya şu yanıtı vermektedir: “ (...) Ordu Nasır zamanındaki ordu değil. CIA tarafından yürütülen 30 yıllık sistematik çürümeden sonra, ordunun yönetim kademesi bütünüyle yozlaştı. Şimdilerde ordu Mısır’ın yeni zenginler sınıfına dahil... Fakat ordunun bu sefer Amerika’dan icazet aldığını pek sanmıyorum. Kanıt şu ki, ABD olup-biteni hemen mahkûm etti ve yardımı kestiğini bildirdi. Yine de ordu içinde orta kademe subaylar arasında hala kavramın olumlu anlamında ulusçu unsurların mevcut olduğunu söyleyebiliriz. Tabii onların asıl işlevinin de halkı ezmek olmadığını bildikleri varsayılabilir. Bu koşullarda ordu akıllıca bir tavır ortaya koydu. Bundan sonrasını göreceğiz zira, bu bir zafer ama nihai zafer değil... ”

 

Umarım Samir Amin’in sınırlı ve ihtiyatlı iyimserliği gerçeği yansıtmaktadır. Fakat yine de Samir Amin’in de ifade etmiş olduğu gibi ülkede olabilecekleri kestirebilmek zordur ve bu olanlar nihai bir “çözüm” değildir. Ayrıca, bu satırları yazanın düşüncesine göre, Mısır’ın emekci halkı, kendisi için, kendisinden yana güçlü bir halk örgütlenmesi yaratmadan ve uluslararası güçlü dayanaklar olmadan, mali-sermaye güçleri ile birleşmiş silahlı kuvvetlerin Mısır’da halktan yana dönüşümlere öncülük edebilmesi zordur, hatta olanak dışı gözükmektedir... İhtilalci anti-emperyalist subayların iktidarı elegeçirdikleri 1950’li yıllarda, Nasır döneminde, hem Mısır’ın ve hem de dünyanın durumu, koşulları, sonderece farklı idi. O dönemde, ABD’den önce uzaya çıkmış güçlü bir Sovyetler Birliği, güçlü bir sosyalist sistem, ve Asya’da, Afrika’da sömürgeciliğe başkaldırmış ulusalcı önderler, ulusal bağımsızlık mücadelesi veren ülkeler vardı... Mısır ordusu, Mısır ordusunun üst kademeleri, o günlerde, günümüzde olduğu gibi mali-sermaye güçleri ile bütünleşmemişti, zenginleşmemişti...

 

Mısır’da toplumsal olaylar başladığı sırada, 4 Şubat 2011 tarihinde, sinbad.nu sitesine, yazmış olduğum “ Mubarek’e, 'Halkın haykırışına, insani taleplerine kulak ver'; Ankara’da ise, sesini Meclis’e duyurmaya çalışan işçiye, emekçiye, cop, biber gazı, tazzikli soğuk su, şiddet” başlıklı yazıyı yerleştirmiştim. Anlaşılmış olacağı gibi metin, daha çok, Mısır’da “demokrasi” isteyen Tayyip Erdoğan yönetiminin kendi ülkesindeki anti-demokratik uygulamaları üzerine idi. Aynı metinde bir miktar da Mısır’da yaşananlar üzerine düşüncelerimi yazmıştım. Ayrıntılı yazmamıştım, çünkü, geniş halk yığınlarının katılımına karşın gelişmelerden umutsuzdum, karamsardım, içimden yazmak gelmemişti. Kendileri için örgütü olmayan yığınların başkaldırıları ne ölçüde güçlü olursa olsun, sonunda birşekile bastırılabilirler ve geçmiş yeniden restore edilebilirdi... Mısır’da başkaldıran yığınların kendileri için bir örgütlenmeleri yoktu ve halen de yoktur...

 

Sözkonusu yazının bitiminde aynen şunları yazmıştım: “(...) Sözü bağlarken, dayanamadım, ekleyeyim... Mısır’da iki kez bulundum, ve bundan çok önce, dostlarıma, Mısır’da korkunç patlamaların olabileceğini, söyledim. Çünkü, bunu hissetmemek için duyarsız ve aptal olmak lazımdı... Yine ekleyeyim, günümüzde Mısır’da olanlar, muhtemelen yatıştırılacaktır, ve eski düzen bir biçimde sürdürülecektir ama, özünde hiçbirşey eskisi gibi olamayacaktır. Bu olanlar Mısır halkının hafızasında bir deney olarak kalacaktır, ve düzen, daha doğrusu toplumsal yaşamdaki düzensizlik, anlatılması zor korkunç yoksulluk, gelir uçurumları, ve müthiş nüfus artışı sürdükçe, asıl çok daha korkunç ve malesef kanlı patlamalar gelecektir. Yani bu olanlar hiçbirşeydir, ve Türkiye’yi yönetenler derin bir ikiyüzlülükle Mısır yönetimine ve halkına naylon vaazlar vereceklerine, Mısır’ın izinden gitmemeyi denemelidirler. “Torba yasa”lar, halka atılmaya çalışılan yeni yeni kazıklar, “başkanlık sistemi” hesapları, iyilik getirmeyecektir...” 

 

Tahmin etmiş olduğum gibi kanlı olaylar geldi ve sistem bir biçimde restore edildi... Görebildiğim kadarıyla şimdilik sular birsüreliğine durulacaktır ama, gerçekte bir “çözümsüzlük” süreci içine itilmiş olan Mısır toplumu, eğer durumu toparlayabilecek, yoksulluğun, gelir dağılımlarındaki adaletsizliklerin, ve işsizliğin önüne geçebilecek çözümler üretecek yeni bir yönetime kısa sürede sahip çıkamazsa, böyle bir yönetim bulunamazsa, ileride çok daha korkunç patlamalar yaşanabilecektir... Aslında girmiş olduğu, daha doğrusu sokulmuş olduğu yolda Türkiye’nin geleceği de Mısır’ınkinden çok daha parlak gözükmemektedir...

 

Gerçekte, adaletsizliklerin, doğanın yıkımının ve nüfus artışının sürdüğü kirletilmiş dünyamızın geleceği de, acil önlemler alınamazsa eğer, korkunç bir felakete doğru evrimleşmektedir... “Umarım yanılıyorum”, diyeceğim ama...

 

Dostca selamlarımla

 

Yusuf Küpeli

14 Eylül 2013 (2013-09-14)

yusufk@teläa.com  

 

 

 

bağlantılı metin, detaylı tanıtım:

 

Önsöz yerine: Tarihçi olmamakla birlikte, tarihe meraklı olan, yıllardır tarihle ilgili kitaplar ve metinler okuyan biri olarak, öğrendiklerimi diğer insanlarla paylaşmak istediğim için, aşağıdaki göreceli uzun metni kaleme aldım. Aşağıdaki 12 punto ile 34 A-4 sayfası tutan bu metin, aslında, türkçe konuşan halkların dilleri ve tarihleri üzerine yazılmış oldukça geniş kapsamlı bir kitabın bölümlerinden birisidir. Kitabın tümü yayınlandığı zaman, zengin kaynak listesi de basılacaktır. Henüz kaynakları yerleştirmemiş olmama karşın, aşağıdaki metnin, ağır, zahmetli bir çalışmanın ürünü olduğunu anlayacağınızı sanıyorum... Mısır’da yaşanmakta olan toplumsal olaylar, Mısır tarihine ilgiyi arttırmış olabileceği kadar, bu yaşananları daha iyi analiz edebilmek için de, kanımca, Mısır tarihi konusunda en azından genel bir fikre sahibolmak gerekmektedir... Mısır tarihini Firavunlar döneminden itibaren en genel hatları ve dış bağlantıları içinde, yeraldığu dünya ile birlikte anlatan, ve daha çok Mısır’da kurulu Türk hanedanlar üzerinde yoğunlaşan bu metnin tümünü okuyacak motivasyonu kendinizde bulursanız, yararlı ve doğru bilgilerle karşılaşacağınız kanısındayım.

 İyi okumalar dileğiyle    Yusuf Küpeli, 2013-09-10

 

Yusuf Küpeli, MISIR’IN KISA GEÇMİŞİ, İSLAMLAŞMASI, FATIMİ MISIR, MISIR’DA TÜRK HANEDANLAR, ZENGİ HANEDANI, EYYUBİ MISIR, MEMLUKLULAR, VE BİR KIPÇAK TÜRKÜ OLAN BAYBARS ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

İnsan soyunun en eski dört medeniyetinden biri olan, medeniyet geçmişi beş bin yıl geriye uzanan Mısır’da, İ. Ö. (İsadan Önce) yaklaşık 3 100 yılında medeniyet, ilk hanedan, firavunlar dönemi başlamıştır...

(...) İslamiyet Mısır’a, “Adil, doğru yönetici” anlamında “Rashidun” olarak anılan ilk dört Halife (Muhammed’in vekilleri) döneminde, Sünni İslam dünyasında adaleti ile ün yapmış olan Ömer’in (Ömer ibn al- Hattap, halifeliği, 634- 44) halifeliği yıllarında girmiştir (Şia inancına bağlı olanlar tarafından hiç sevilmeyen Ömer, 644 yılında, Abu-Lu’lu’ah adlı İranlı bir kölenin hançer darbeleri ile yaşamını yitirmiştir...)... Bizans ile yapılan yaklaşık üç yıllık bir savaşın, ve 641 yılında imzalanan bir anlaşmanın ardından...

(...) Fatımi Halifeliği, kurulmakta olan Kahire’nin merkezine, 970 yılında, İslam inancının ve Arap dilinin dünyada en öndegelen eğitim merkezi konumuna yükselecek olan çok büyük bir cami yaptırmıştır. İslam hukuku, teoloji ve Arap dili eğitimi veren al- Azhar adlı bu merkez, bir Şia kurumu olarak 988 yılında faaliyete başlamıştır...

(...) Kahire merkezli Fatımi Halifeliği’ni yıkıp Haçlı ordularının karşısına birleşik bir güç olarak çıkmayı düşünen Nureddin Zengi, 1169 yılında Şirkuh’u, ordunun başında Kahire’ye yollayacaktı. Bu ordu, Türk, Arab ve Kürt askerlerden oluşmuştu... Şirkuh, yeğeni Selahaddin’i (Salahaddin Yusuf ibn Ayyub, 1137/ 38- 1193), neredeyse kolundan tutup sürükleyerek yanında götürecekti. Hiç te katılmak istemediği bu sefer, Tikrit doğumlu ve Şam’da Zengi ailesinin sarayında yetişme Yusuf Selahaddin’in tüm yaşamını değiştirecekti...

(...) Memluk (Mamluk) sultanları arasında en dikkate değer kişilik, ve en çok ünleneni, 1223 Kırım doğumlu bir Kıpçak Türkü olan Baybars’dan başkası değildir. Köle olarak satılmasının, uzun serüvenlerin ve sonderece zor bir yaşamın ardından O, Baybars, 1260- 1277 yıllarında Memluk Devleti’ni yönetecekti... Okullu olmamasına, çocukluktan böyle bir eğitim görmüş olmamasına karşın, sonderece zeki, akıllı ve becerikli bir insan olan Baybars, yaşam okulundan geçerek kendisini yetiştirmiş birisiydi. O, sadece Mısır için değil, tüm İslam dünyası için en değerli yöneticilerden, ve en mükemmel askeri stratejistlerden biri olacaktı...

(...) Çürümüş İngiliz kuklası monarşiye karşı, 23 Temmuz 1952 günü, Cemal Abdul Nasır (1918- 1970) ve diğer 89 ulusalcı subayın kansız müdahalesi gerçekleşecek, Kral Faruk’un yönetimi devrilirken, ülkede cumhuriyet ilanedilecekti...

metnin tamamına ulaşmak için tıkla

 

 

"kahrolsun demokrasi" eyleminden fotoğraflar:

http://www.sinbad.nu/