Yusuf Küpeli, Bazı silahlı kuvvetlerden ve askeri darbelerden örneklerle ordu-siyaset bağı ve “Ordu siyasetin dışında kalmalıdır!” yalanı üzerine notlar

 

6- g) Pakistan, Zülfikar Ali Butto, Zia-ul-Hak darbesi, CIA ve ISI’nin Afganistan işleri üzerine kısa notlar  

 

Uzun bir bağımsızlık mücadelesinin ardından, -sınırları içinde şimdiki Pakistan ve Bangladesh’de bulunan- Hindistan, Haziran 1947’de İngiliz yönetiminden kurtulacaktı. Bu gelişmenin ardından, Müslümanları Hindistan’dan ayırma ve ayrı bir devlet olarak örgütleme amacıyla 1906 yılında kurulmuş olan Müslüman Birliği’nden (Muslim League) politikacı Muhammed Ali Jinnah (1876- 1948) önderliğinde Pakistan (Bagladesh dahil), 14 Ağustos 1947 günü Hindistan’dan ayrılarak bağımsız bir devlet haline gelecekti. Sömürgeci Britanya’yı sevindiren bu daramatik bölünme sırasında, milyonlarca Müslüman Hindistan’dan Pakistan’a, ve yine milyonlarca Hindu ve Sikh ise Pakistan’dan Hindistan’a göçedecekti. Bazı kaynaklara göre, tarihin bu en büyük göçü sırasında 17 milyon insan yer değiştirecekti. Dini farklılıklar temelinde gelişen sözkonusu trajik olaylar sırasında, katliamalar yaşanacaktı...  

 

Yüzölçümü Türkiye’nin yüzölçümünden çok az büyük (803 940 kilometre kare) ve günümüzde nüfusu yaklaşık 178 milyon olan Pakistan, 23 Mart 1956 günü İslam Cumhuriyeti Pakistan adını alacaktı. Hindistan’ın kuzeybatısında Indus Nehri boyunca kuzeyden güneye doğru uzanan Pakistan’ın adı, pak, temiz ülke, ya da temizliğin, paklığın ülkesi anlamına gelmektedir. Urdu dilinde “pak”, temiz anlamına gelmektedir. “Stan” ise farsça da, ülke olmaktadır... Halkı Müslüman bu yeni bağımsız ülkenin doğusunda, daha doğrusu arada duran Hindistan’ın doğusunda, Ganj (Ganga) Nehri’nin deltasında yeralan Pakistan’a ait daha küçük (143 998 kilometre kare) parça, yaşanan iç savaşın ardından, 16 Aralık 1971 günü bütünden, Batı Pakistan’dan koparak şimdiki Bangladesh adlı ülkeyi oluşturacaktı. Bengallilerin ülkesi anlamına gelen Bangladesh’in resmi adı, Bangladesh Halk Cumhuriyeti’dir...

 

Yapısında Arapça, Farsça (Persçe), Hindi, ve kutsal metinlerin yazı dili olan Sanskiritçe etkileri taşıyan, ve ülkenin eski efendileri olan Moğollar’ın (Hindistan Moğol/ Mughal İmparatorluğu, 1526- 1761) dili Moğolca’dan sözcükler almış olan Urdu, Pakistan’ın resmi dilidir. Hint-Avrupai dil grubu içinde Hint-İrani (Indo-Aryan) dillerden olan Urdu, Hisdistan’ın resmi dili olan Hindi ile yakın benzerlik taşımaktadır. Urdu’nun dışında Pakistan’da Pencabi (Punjabi), Sindhi, Pashto, Balochi, ve Brahui dilleri konuşulmaktadır... Hindistan’ın ve Pakistan’ın kuzeyinde bulunan, adı “beş su” veya “beş nehir” anlamına gelen mineral zengini Pencab’ın paylaşılması, Hindistan ve Pakistan arasından -halen sürüp giden- sorunlar yaratmıştır, ve bu nedenle iki ülke ilk kez 1948 yılında savaşmıştır... Pencab’ın (Punjab) nüfusunun yüzde 60 kadarını, İslam ve Hindu inancının karışımından oluşan Sikhism inancına bağlı olan ve Sikh olarak adlandırılan halk grubu oluşturmaktadır. Yine aynı bölgede nüfusun üçte biri Hindu inancına bağlıdır. Pencab nüfusunun kalanı ise, İslam dinine ve diğer inançlara bağlı kişilerden oluşmaktadır...

 

Pakistan toplumu Sünni İslam ağırlıklı, İran halkı ise Şia olmasına karşın, 22 Ağustos 1947 günü Pakistan’ı uluslararası arenada tanıyan ilk ülke İran olacaktı. Kanımca bunda, din faktöründen çok, her iki ülkenin de ağırlıklı olarak Britanya’nın etkisinde olmaları rol oynamıştı. İran’ın -daha önce kısaca anlatılmış olduğu gibi- o yıllarda ekonomisi ve politik yaşamı İngiltere’nin kontrolu altındaydı. Alt Kıta büyük Hindistan’ın parçalanıp Pakistan’ın doğuşunda ise, yine başrolü İngiltere oynamıştı. Bu iki ülkenin en önemli devlet kurumları, ordusu, gizli servisi, ve diğer başka bazıları kurumları, İngilizlerin yardımları ile şekillenmişti...

 

Bilindiği gibi, II. Dünya Savaşı’nın ardından, kapitalist-emperyalist dünyanın patronluğu, İngiltere’den ABD’ye geçmekteydi. ABD, kuruluşundan yaklaşık iki ay sonra, 20 Ekim 1947 günü Pakistan ile diplomatik ilişkileri başlatacaktı. Bunu, ABD’nin sınırlı bir ekonomik ve askeri yardım paketi izleyecekti. Sözkonusu ilişkiler, süreç içinde Pakistan’ı artan ölçülerde bağımlı hale getirerek gelişecekti... Borçlandırma, ve özellikle askeri yardım, eroin bağımlılığından beter bağımlılık yaratmaktaydı. ABD tekelleri tarafından üretilen karmaşık silahlara ve techizata bağımlı hale gelen bir ordunun, bundan kurtulması, ve ülkesinin ulusal yararları yönünde hareket edebilmesi giderek imkansız hale gelmekteydi. Süreç içinde Pakistan, bölgesinde, Güney Asya’da, giderek daha fazla ABD yararları için hareket eden bir ülke haline getirilecekti... Bu çemberi kırmaya, Pakistan’ı kendi ayakları üzerinde durabilen ve ulusal yararları çerçevesinde bağımsız bir dışpolitika rayına oturtmaya çalışan Zülfikar Ali Butto’nun (1928- 79) yaşamı ise, darağacında sonbulacaktı...

 

Politik istikrarsızlıklar ve savaşlar, Pakistan’ın yakasını hiç bırakmayacaktı. Ülkenin kurucu ilk cumhurbaşkanı olan Muhammed Ali Jinnah’ın 1948 yılında ölümünün ardından yerini almış olan Ali Kağan, 1951 yılında süikaste uğrayacak, öldürülecekti. Ülke, 1958 yılına dek sivil bir yönetim altında olmakla birlikte, buna, Batı standartlarında bir “demokrasi” demek olanaksızdı. Zaten ekonomisi -o yıllarda- ağırlıklı olarak tarıma bağlı olan ve büyük toprak sahiplerinin toplumsal-politik yaşama egemen olduğu böyle bir ülkede, “demokrasi” de olamazdı... ABD ve Britanya, birtakım eklemelerle NATO’yu doğuya doğru genişletmek, Sovyetler Birliği’ni ve Çin Halk Cumhuriyeti’ni aynızamanda güneyden ve doğudan askeri ve ekonomik bir kıskaç içine almak, sosyalist rejimleri çembere almak düşüncesi ile, 8 Eylül 1954 günü Manila’da sekiz ülke arasında atılan imzalarla SEATO’yu (1955- 77) ve yine 1955 yılında da Bağdad Paktı (1958’den itibaren CENTO; 1955- 79) denen örgütlenmeyi oluşturacaklardı. Sözkonusu anlaşmaların (SEATO ve CENTO) her ikisinin de içinde olan Pakistan, Batı’dan Güneydoğu’ya doğru CENTO aracılığıyla genişleyen NATO ile, başta Vietnam olmak üzere Hindiçini’yi, Çin Halk Cumhuriyeti’ni, ve Kore Halk Cumhuriyeti’nin Güneydoğu’dan çembere alan SEATO’yu birleştiren halka konumunda idi. Pakistan’ın bu iki büyük emperyalist birliği birbirlerine bağlayan konumu, ABD nezdinde Pakistan’ın önemini ve dolayısıyla bağımlılığını arttıracaktı...

 

Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’da etkisini zayıflatmak, NATO’yu tamamlayan bir anlaşma ile bu ülkeyi güneyden de çembere almak, ve gelişmekte olan Arap milliyetçiliğini geriletmek amaçlarıyla, 24 Şubat 1955 günü İngiltere, Türkiye Cumhuriyeti, İran, Irak ve Pakistan arasında atılan imzalarla Middle East Treaty Organization, veya kısaca “Pağdad Paktı” denen askeri ve ekonomik birlik oluşturulmuştu. Örgütün merkezi, İngiliz kuklası Irak monarşisinin başkenti Bağdad’da olduğu için, bu yapıya kısaca, “Pağdad Paktı” denilecekti. Fakat, daha önce kısaca sözedilmiş olduğu gibi, 14 Temmuz 1958’de ingiliz kuklası Irak monarşisi, Abd al-Kerim Kasım ve O’nu destekleyen 200 kadar subay eliyle, daha doğrusu bir halk devrimi ile sonlandırılınca, “Bağdad Paktı” denen NATO uzantısı karşı-devrimci uluslararası birliğin sonu gelecekti. Yerine, Mart 1959’da, ABD’nin de katılımı ile, Irak dışındaki diğer üyelerle, Ankara merkezli olarak, CENTO (Central Treaty Organization, 1959- 79) şekillendirilecekti... “Bağdad Paktı” ve CENTO, aynızamanda ABD’nin “Yeşil Kuşak” politikasının ön denemeleri idi...

 

Vo Nguyen Giap (1912-) komutasındaki Vietnam ulusal güçlerinin (Vietminh), 1953 yılında Dien Bien Phu’da bir savunma hattı oluşturan Fransız ordusunu çembere alıp 7 Mayıs 1954 günü neredeyse toptan imha ederek büyük bir zafere imza atmasının, ve Vietnam’da Fransız sömürgeciliğinin sonunun gelmesinin ardından, teleşlanan Washington’un öncülüğünde, SEATO (Sautheast Asia Treaty Organization, 1955- 97) şekillendirilecekti. SEATO, Australia, İngiltere (United Kingdom), ABD, Fransa, Yeni Zellanda, Filipinler, Tayland ve Pakistan tarafından 8 eylül 1954 günü -Filipinler’in başkenti- Manila’da atılan imzalarla yaşama geçecekti... NATO ile CENTO arasındaki bağlantı halkası Türkiye olurken, CENTO ile SEATO arasındaki bağlantı halkası da Pakistan olmaktaydı. Her iki ülkeyi de ABD’ye daha fazla bağlayan ve ABD açısından önemlerini daha da arttıran bu konumları, sözkonusu ülkelerin başlarına daha büyük belaların açılmasının, yeni yıkıcı ve geçmişe dönük İslami rejimleri geliştiren askeri darbelerin gelmesinin başlıca nedeni olacaktı...

 

Sovyetler Birliği’ni güneyden çeviren CENTO ve bunun doğu istikametinde devamı olan SEATO hattında tek boşluğu Afganistan oluşturmaktaydı. ABD Başkanı Jimmy Carter’in ulusal güvenlik danışmanı Zibigniev Brzezinski’nin  “Yeşil Kuşak Politikası”nı açıkladığı 1977 yılında, Afganistan’da, ülkeyi endüstrileştirmeye çalışan bir yönetim vardı. Sözkonusu ulusal yönetim, toprak reformu ile feodalizmin gücünü kırarak köylülüğü özgürleştirip ülkeyi demokratikleştirmeye, kadınları göreceli özgürleştirmeye çalışmaktaydı aynızamanda. Afganistan yönetimi, 200 bin aileye toprak dağıtmış, ve bu aileleri kooperatifler de birleştirmişti. Bu durum, yüzyıllardır ülkeye egemen olan ağır feodal toplumsal ilişkilere, toprakta köleliğe vurulan ağır bir darbe idi... “Yeşil Kuşak” politikasının ilanedildiği 1977 yılından itibaren Afganistan’da giderek yükselen bir eğri izleyen karşı-devrimci terör başlayacaktı. Ülkeye aynızamanda kültürel olarak egemen büyük toprak sahipleri, böyle bir toprak reformunu kabuletmek istemeyecekler, tüm güçleriyle karşı saldırıya geçeceklerdi… Sözkonusu politika şüphesiz Afganistan ile sınırlı değildi. Uluslararası ilişkilerde gerilim adım adım yükseltilirken, Pakistan’da ve Türkiye’de göreceli demokratik rejimler varlıklarını sürdüremezlerdi...

 

Aynı günlerde, Türkiye’de, denetim altında, “bozkurt” sembollü faşist örgütlerin, ve diğer yanda sahte “sol” kahramanlarla aldatılıp “kurtuluşa kadar savaş” yalanıyla uyutulmuş ekstrem “sol” terör guruplarının silahlı eylemleri yükselişe geçirilmişti. “Yeşil kuşak politikası” çerçevesinde askeri bir darbenin hazırlıkları, Sadece Pakistan’da değil, Türkiye’de de başlatılmıştı... Sözkonusu “yeşil kuşak politikası”nın amacı, Sovyetler Birliği’ni Basra Körfezi’nin sıcak sularından ve ayrıca petrol zengini bölgelerden izole etmekti. Sovyetler Birliği güneyin zenginliklerinden izole edilirken, öncelikle fosil enerji kaynakları başta olmak üzere hertürlü doğal zenginlik, ABD ve ortağı zengin Batı tarafından kolayca sömürülecekti...

 

İslam’ın yeşil bayrağı referans (kaynak) olarak alınıp, Sovyetler Birliği’nin güney sınırlarında bir seri islami hükümetin şekillendirilmesi için çaba harcanmasının tek nedeni, sadece bu ülkenin (Sovyetler Birliği’nin) çembere alınması değildi. Biryandan Sovyetler Birliği çembere alınıp boğulmaya çalışılırken, diğer yandan, denetim altındaki birtakım İslamcı ideolojilerin, Ortadoğu’da ve Güney Asya’da gelişecek sosyalist ve milliyetçi akımlara karşı barajlar oluşturması hesaplanmaktaydı... Kısacası, sadece Sovyetler Birliği ve kitlelerle bağ kurma yeteneğine sahip bilimsel sosyalist akımlar değil, aynızamanda Baascılık ve benzeri ulusalcı akımlar da “Yeşil Kuşak Politikası”nın hedefleri arasındaydı... Emperyalist merkezlerin güdümündeki birtakım İslami ideolojilerle bilimsel sosyalisy akımların önlerine set çekilmeye çalışılırken, aynı merkezler tarafından planlı olarak şişirilmiş bireysel terörün sahte “sol” karakterleri bayraklaştırılarak, kitleler, özellikle gençlik grupları tuzağa çekilmekteydi. Gençlik grupları kitlelerden kopuk terör sarmalına itilerek yozlaştırılırlarken, askeri müdahaleler için “meşru” mazeret üretilecekti...

 

Metin ilerledikçe daha fazla açacağımız gerçekleri baştan bir-iki cümle ile özetleyecek olursak... Çok büyük feodal bir aileden, Raja ailesinden, Hindistan’da bir kenti veya bölgeyi yöneten kıral veya prens ailesinden gelen, aynızamanda Kalifornia-Berkeley ve Oxford diplomaları olan Zülfikar Ali Butto, 1971-73 yıllarında Pakistan’ın Cumhurbaşkanlığı’nı, 1973- 77 yıllarında da ülkenin başbakanlığını yapacak ve ülkenin toplumsal-ekonomik yapısında olumlu yönde büyük değişiklikler üretecekti... Zülfikar Ali Butto tarafından 1976 yılında genelkurmay başkanlığına getirilmiş olan Zia ül-Hak, “Yeşil Kuşak Politikası”nın ilanedildiği 1977 yılının 5 Temmuz günü, kansız bir darbe ile Zulfikar Ali Butto’yu devirecekti. Butto hapsedilecek, 18 Mart 1978 günü idama mahkum edilecek, ve 4 Nisan 1979’da asılarak idam edilecekti... Böylece Pakistan, sonu belirsiz karanlık bir tünele girmiş olacaktı...

 

Pakistan, 1958- 72 yıllarını askeri diktatörlük altında geçirdikten sonra, Zülfikar Ali Butto’nun (Zulfiqar Ali Bhutto, 1928- 79; iktidarı, 1973- 77) 1973’de başlayan başbakanlığı ile göreceli demokratik bir düzene geçmişti... Bombay ve Kalifornia-Bekeley Universitelerinde eğitim görmüş olan Butto, aynızamanda Oxford Üniversitesi’nde hukuk eğitimi görmüştü. O, 1953 yılında Pakistan’a döndükten sonra, 1957 yılında, Pakistan’ın Birleşmiş Milletler delegasyonunda görev yapmıştı. Muhammed Eyub Kağan’ın kabinesinde 1958 yılında ticaret bakanlığına atanan Zülfikar Ali Butto, 1963- 66 yıllarında dışişleri bakanı olarak görev yapacaktı. Dışişleri bakanlığı sırasında O, Batı’nın emperyalist merkezlerinden bağımsızlaşma, ve Çin ile yakın ilişkiler geliştirme çabası içinde olacaktı. O’nun bu politikasının, CIA, MI-6, ve -İngiliz ordu subayı ve Pakistan ordusu kumandan yardımcısı General R. Cawthome tarafında 1948 yılında kurulmuş olan- Pakistan gizli servisi Intern-Services Intelligence (ISI) tarafından kaydedilmiş olmaması olanaksızdı (ISI, Pakistan’da bulunan üç istihbarat servisinin en eskisi, en büyüğü, ve en güçlüsü olmaktadır. Bunun dışında, 1947 gerçekleşen Pakistan-Hint savaşının hemen ardından, Pakistan Silahlı Kuvvetleri’nin istihbarat zaafını tamir, ve bilgi toplamanın koordineli olmasını sağlamak amacıyla, Intelligence Bureau [IB] ve ayrıca Military Intelligence [MI] kurulmuştur)...

 

Hindistan ile 1965 yılında yaşanan savaşın ardından Kashmir sorunu nedeniyle hükümeti terkedecek olan Zülfikar Ali Butto, Aralık 1967’de Pakistan Halk Partisi’ni (Pakistan People’s Party, PPP) kuracak ve yönetecekti... Eyub Kağan rejimini diktatörlükle suçlayan Butto, 1968- 69 yıllarında hapse atılacaktı. Eyub Kağan rejiminin General Aga Muhammed tarafından devrilmesinin ardından, 1970 yılında yapılan seçimlerde Butto’nun partisi, Batı Pakistan’da birinci parti olacaktı. Doğu Pakistan’ın (Bangladesh) 16 Aralık 1971 günü Batı Pakistan’dan koparak bağımsız bir devlet haline gelmesinin ardından, 20 Aralık 1971 günü Yahya Kağan devrilecekti. Yahya Kağan tarafından ev hapsine mahkum edilmiş olan Batı Pakistan seçiminin galibi Zülfikar Ali Butto, devrilen Yahya Kağan’ın görevini devralacak, ülkenin Cumhurbaşkanı olacaktı...

 

Yeni cumhurbaşkanı olarak Zülfikar Ali Butto’nun ilk işin, bazı kilit endüstrileri millileştirmek ve büyük toprak sahibi ailelere ağır vergiler yüklemek olacaktı. İlk ağızda, 1972 yılında O, Butto, demir-çelik endüstrisini, petrokimya endüstrisini, çimento endüstrisini, ve elektriğe ait endüstrileri millileştirecekti. Bu yapmış olduğu millileştirmelere parelel olarak Butto, işçi haklarını iyileştiren, ve sendikaları güçlendirecek olan yasal değişiklikler getirecekti. İşçi ücretleri yükselecekti... Yine O, Butto, 28 Kasım 1972 günü, Kanada ile işbirliği halinde, Karachi’de, ülkenin ilk atom reaktörünü kurdurtacak, nükleer enerji geliştirme programı başlatacaktı. Bu adımı, atom bombası geliştirme programı izleyecekti. Kısacası, Pakistan’ın günümüzde sahibolduğu atom bombası için ilk adımı Butto atmıştı...

 

Butto, Pencab’da (Punjab) yaşanan polis grevini bastırmayı reddeden ordu kumandanlarını görevden alacaktı... Yine Butto, 14 Nisan 1972 günü Ulusal Meclis’i toplayacak ve kanun yapıcılara yeni anayasa yapma görevi verecekti. Yeni anayasa 1973 yılında yürürlüğe girecek ve cumhurbaşkanlığı kurumu eski gücünü, diktatörlük dönemlerine özgü gücünü tamamen yitirecekti... Cumhurbaşkanlığı kurumunu sembolik duruma getiren 1973 Anayası’nın ardından Butto, ülkenin başbakanı olacaktı...

 

Aynı yıl, 30 Mart 1973 günü, darbe girişiminde bulundukları gerekçesi ile 59 subay tutuklanacaktı. Butto, olayı araştırması için kurulan askeri mahkemenin başkanlığına Tuğgeneral Muhammed Zia-ul-Hak’ı tayinedecekti. Aslında bu, “kediye ciğer emanet etmek” gibi birşeydi ama, Butto bunu bilemezdi. Ne askeri bürokrasiyi, ne gizli servis ISI’yi O oluşturmuştu. Vaktiyle özellikle Londra tarafından şekillendirilip infilitre edilmiş bu kurumları öyle kolayca denetim altına alabilmesi pek mümkün değildi. Bunların içlerinde, anlaşılan, satınalınmaya, ihanete müsait çok unsur vardı. Ve Butto, sözkonusu kurumlar üzerinde tam bir denetim kurmadan, ya da bunların alternatiflerini yaratmadan, idealistce programını tüm hızıyla sürdürmeye çalışıyordu...

 

Çok büyük toprak sahibi feodal bir aileden gelmekle birlikte O, Butto, toprak sahipliğini sınırlandıracak, ve topraksız köylüleri toprakla buluşturacak bir reformun müjdesini verecekti. Butto’nun 1972 yılında duyurduğu toprak reformuna göre, 4 bin kilometre karenin üzerindeki topraklar sahiplerinden alınacak ve köylülere dağıtılacaktı. Pakistan Halk Partisi’nin (PPP) kendi Webb Sayfası’nda verilen bilgilerden aktaracak olursak, Aynı yıl (1972) gerçekleşen toprak reformuna göre, kişilerin sulanabilir toprakların üst sınırı 150 akre (0,61 kilometre kare) ve sulanamaz toprakların sınırı 300 akre (1,2 kilomete kare) olarak tesbit edilecekti... Yine O, Kamu Yönetimi’ni demokratikleştirme adımları atacaktı. Rüşvet yedikleri gerekçesi ile 2 bini aşkın kamu görevlisi işlerinden atılacaklardı.  

 

Hindistan’ı ziyaret edecek olan Butto, Başbakan Indria Gandhi ile anlaşacak ve “Simla Anlaşması” ile 93 bin Pakistanlı savaş esirinin sorununu ve bir miktar toprak sorununu cözecekti. Aynı kişiler, Keşmir (Kashmir) sorununu karşılıklı görüşmelerle barışçı biçimde çözme kararını alacaklardı... Butto, Batı’dan, özellikle ABD’den bağımsızlaşacak bir dışpolitika çizgisi geliştirecekti. O, Arap ülkeleri ile ilişkileri güçlendirirken, 21 Mayıs 1951 günü Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanıyan ilk ülkeler arasında olan Pakistan’ın, Çin ile zaten varolan ilişkilerini geliştirecek, Çin ile Pakistan arasında stratejik ortaklık kuracaktı...

 

Hindistan’ın atom bombası üretme programı, Butto’yu aynı yola zorlayacaktı... Hindistan, 1974 yılında, Pakistan’ın doğu sınırına yakın bir yerde atom bombası deneyi yaptığı zaman, Butto, Pakistan’ın “müttefiki” ABD’nin Hindistan’a tepki vermesini, ekonomik ambargo uygulamasını istemişti. Buna karşın, -Richard Nixon (1969- 74) ve hem de Gerald Ford (1974- 77) dönemlerinin- ABD Dışişleri Bakanı olan Henry Kissinger (1923-), Pakistan’ın Washington büyükelçisine, “Bu durumla yaşamayı öğrenmeleri gerektiğini...”, söyleyecekti. Çünkü, devrimden (1949) sonra ilk kez 1971 yılında Çin’i gizlice ziyaret edip 1972’de Nixon’un resmi Çin ziyaretini ayarlıyaran, Çin-ABD ilişkilerini başlatıp geliştirirken, Çin-Sovyet çelişkisini derinleştirme politikası izleyen Kissinger, aynızamanda Çin’e karşı Hindistan’ı güçlendirme politikası izlemekteydi- çok ileride, Hindistan’ın atom bombasını geliştirirken İsrail’den destek aldığı açığa çıkacaktı...

 

Vietnam’da savaşı tırmandırtan, bu ülkede 3 ile 5 milyon kadar insanın ölümüden sorumlu olan, aynızmanda 1970’li yılların başında Kamboçya’yı gizlice bombalatarak bu ülkede de en az 600 bin kişinin ölümünden ve 2 milyon kadar insanın göçünden sorumlu olan, Kamboçya’da gerçekleştirdiği operasyonları ile 1975 yılında Pol Pot’un iktidara gelmesine zemin hazırlayan ve Pol Pot önderliğindeki katliamcı “Kızıl Kmer” iktidarını destekleyen Henry Kissinger, aynızamanda Sovyetler ile imzalanan SALT I anlaşmasında da rol oynayarak “barışcı” maskesi takacak, ve ABD’nin yenilgisi ile Vietnam savaşının sonlandığı 1973 yılında, “savaşı sonlandıran adam” rolünde, “Nobel Barış Ödülü” alarak, Norveç Nobel Komitesi ile birlikte insanlık için acıklı bir komediye de imza atacaktı...

 

Butto, Kissinger gibileri tarafından yönetilen ABD’ye güvenilemiyeceğini bilecek kadar akıllı, iyi eğitilmiş bir aydın, ve anlaşılan ülkesini seven birisiydi. Doğal olarak O, aynı ittifaklar sistemi içinde olsa da, Washington’dan bağımsızlaşan, ve kendi ayakları üzerinde durabilen bir Pakistan yaratma çabası içine girecekti. Fakat malesef O, bu haklı çabasını yaşamı ile ödeyecekti. Çünkü, ne askeri bürokrasiyi, ve ne de gizli servis ISI’yi gerçek anlamı ile kontrolu altına alabilmiş değildi... Ayrıca Kissinger, “Nükleer bir hindistan ile yaşamaya alışmalarını” salık vermenin ötesinde, 1976 yılında Butto ile yaptığı görüşmede, Pakistan’ın atom bombası üretme çabasını kastederek, “eğer silah araştırmalarına devamedecek olurlarsa, kendisinden korkunç bir örnek üreteceklerini” söyleyip, Butto’yu açıkça tehdit edecekti. Butto’nun Kissinger’e yanıtı, “Ülkemin, ve ülkemin halkının hatırı uğruna bu şantajın ve tehdidin karşısında boyun eğmeyeceğim!”, biçiminde olacaktı...

 

Sözkonusu tehdidin ardından Butto, dışpolitika rotasını, -Yugoslavya’nın, Tito’nun başını çekmekte olduğu- “Bağlantısız Ülkeler” grubundan yana çevirecekti... Ayrıca O, ülkeyi endüstrileştirme programı çerçevesinde, iktidara gelir gelmez, 1970’li yılların başında, devasa bir çelik endüstrisinin kurulması işini başlatmış, ve günümüzde ülkenin ikinci büyük limanı olan “Kasım Limanı”nı kurmuştu. Pakistan’ın önceki başkenti ve Sindh bölgesinin başkenti Karachi’de, Hint Okyanusu’nun uzantısı olan Arab Denizi kıyısında bulunan “Kasım Limanı”, ülke ihracatının ve ithalatının yüzde 60 kadarını gerçekleştirdiği gibi, Pakistan’ın otomotiv endüstrisinin yüzde 80 kadarı da burada yoğunlaşmıştır... Başbakan olarak 1974 yılında Sovyetler Birliği’ni ziyaret eden ve bu ülke ile sıcak ilişkiler geliştirme girişiminde bulunan Butto, sözkonusu çelik endüstrisi için Sovyetler Birliği’nden teknolojik yardım alacaktı. Sovyetler, Pakistan’ın eksiksiz devasa bir çelik endüstrisine sahibolmasına, ve yolladıkları uzmanlarla üretimin başlatılmasına, ve Pakistanlıların kaliteli çelik üretimi tekniğini öğrenmesine yardımcı olacaklardı...

 

Başbakan olarak Butto daha da ileri gitmiş, 1 Ocak 1974 günü tüm bankaları millileştirmişti. Bu eyleminin ardından O, un, pirinç, ve pamuk değirmenlerini millileştirecekti. Sözkonusu bu sonuncu millileştirmeler, daha çok orta ölçekli işletmeleri kapsamaktaydı. O, bu orta ve küçük işletmeleri millileştirme işinde umduğu başarıyı pek sağlayamayacaktı... Butto’nun sosyalist reformları çağrıştıran tüm bu yaptıkları, uluslararası mali-sermaye çevreleri, Londra ve Washington gibi merkezler, ve yerli üst sınıflar için kolay affedilebilecek işler değildi. Butto’nun giderek artan düşmanları, şimdilik sessiz ve derinden gitmekte, ve uygun fırsatı kollamaktaydılar. Pakistan gibi ataerkil kültürün egemen olduğu, ayrıca etnik ve dini çelişkilerle yüklü bir ülkeyi istikrarsızlaştırmak okadar zor değildi... Zaten Butto’nun başı, ülke nüfusunun yüzde 5 kadarını oluşturan ve güneyde yaşıyan Baluci (Baloch) milliyetciliği ile dertteydi. İçinde göçebeliğin ve feodal toplumsal yapının ağır bastığı bu halkın toplam nüfusunun yüzde 20 kadarı İran’ın güneydoğusundan, yüzde 70 kadarı da Pakistan’ın güneyinde yaşamaktadır...  Yine Butto’nun başı, ülke nüfusunun yüzde 20 kadarını oluşturan Sindhi milliyetçiliği, ve nüfusun yaklaşık yüzde 10 kadarını oluşturan Pashtun (Patan) milliyetciliği ile dertteydi. Pakistan’da dikkate alınması gereken beş etnik grup yaşamaktaydı ve yaşamaktadır...

 

ABD dışpolitikasını yönlendirmek amacıyla 1922 yılında en büyük mali-sermaye güçlerinin temsilcileri tarafından kurulmuş olan ve Truman’ın ardından gelen tüm -Cumhuriyetci ya da Demokrat- ABD başkanlarını önceden belirlemiş olan CFR (Council on Foreign Relations) adlı örgütlenmenin -aynen Kissinger gibi- yöneticilerinden olan Zibigniev Brzezinski’nin “Yeşil Kuşak Politikası”nı açıkladığı 1977 yılı, Zülfikar Ali Butto için sonun başlangıcı olacaktı...

 

İçinde Ortadoğu’nun da olduğu geniş bir alanı, halkı Müslüman ülkeleri kapsamakla birlikte, “Yeşil Kuşak Politikası”nın odağında, Afganistan durmaktaydı. Afganistan’da sürecek provokasyonlar, ve bu ülkedeki karşı-devrimci güçlerin desteklenebilmeleri için stratejik önem taşıyan yer ise Pakistan coğrafyası idi... Washington-Londra hattı, CIA, ve CIA’nın Pakistan’da bulunan ortağı ISI (Intern-Services Intelligence) tarafından kontrol edilmesi kolay olmayan, bağımsız bir dışpolitika çisgisi izleyen, ve sosyalist ülkelere özgü millileştirmeler yapan Zülfikar Ali Butto ve göreceli demokratik işleyişi olan bir Pakistan, Afganistan’da planlanan kirli işler için uygun değildi. Afganistan’da çevrilecek dolaplar ve yapılacak kışkırtmalar için, Washington’a sorun çıkartmayacak, ve ülkeyi, Pakistan’ı hızla kökten dinciliğe sürükleyerek toplumu sürüleştirecek bir askeri diktatör lazımdı... Ayrıca Butto’nun dışpolitikası, kamulaştırmaları, nükleer programı, Londra-Washington hattını sonderece rahatsız etmişti ve etmekteydi. Kısacası, O’nu istemiyorlardı...

 

Butto’nun idamına dek uzanacak süreç, Ulusal Halk Partisi’nin (NAP) sert muhalefeti ve Balucistan’da gelişen olaylarla başlayacaktı... Eğer bilgiler doğruysa CIA, Pakistan’da Butto rejiminin sonunu getirecek destabilizasyon yaratması amacıyla -26 Ağustos 1941 doğumlu- Jamaat-i-Islami, (JI) adlı kökten dinci partiye 1977 yılında büyük para yardımı yapacaktı... Ayrıca bizzat CIA tarafından organize edilmiş Tehreek Nizam-e-Mustafa (Mustafa’nın Yasalarını Getirme Hareketi) adlı -daha küçük- köktendinci politik partiye de CIA paraları akacaktı. “Seçilmiş kişi” anlamına gelen Mustafa ile Peygamber Muhammed kastedilmekteydi ve sözkonusu partilerin her ikisi de Pakistan’da sadece Şeriat yasalarının uygulanmasını istemekteydiler. CIA’nın “Peygamber Muhammed düzeninin Pakistan’a gelmesini” istemesi, herhalde ABD Başkanı’nın ve CIA Direktörü’nün “hidayete erdikleri” (“doğru yolu buldukları”) anlamına gelmiyordu ama, Pakistan’ı Butto’nun endüstrileşme, bilimle buluşturma, ve demokratikleştirme doğru yolundan çıkartılması anlamına geliyordu... Yukarıda adı geçen NAP ve bu son anılan iki parti, ve daha birsürü benzer özelliklere sahip irili-ufaklı parti, Genral Zia ul-Hak’ın askeri darbesini, ve ülkeyi İslamlaştırma politikasını destekleyecekti...

 

Butto’nun partisi olan iktidardaki Pakistan Halk Partisi (Pakistan’s Peoples Party, PPP), kazanmış olduğu 1970 seçimlerine giderken, ne dini ve ne de milliyetçi söylemler kullanmıştı. Butto, ekonomik programını, bu konuda yapacaklarını önplana çıkartmıştı. Fakat artık O’da, Butto’da, askeri darbe ile devrilmeden kısa süre önce, ülkede pompalanan ve gelişen İslami akımları farkedecek, ve popülist bir anlayışla bunları kendisine göre yorumlayarak İslam’ı kullanma yoluna girecekti. Böylece O, kitle desteğini kaybetmeme çabası içine girecekti... Butto’nun partisi PPP, 1977 yılı seçim bildirgesinde, “Muhammed’in ve İslam’ın eşitliği” söylemini kullanacaktı. Butto, “İslami sosyalizm” diye bir terime sarılarak, giderek “İslamlaşan” toplumun gözünde politik çizgisini daha kabuledilir hale getirmeye çalışacaktı. Ve O, 1 Temmuz 1977 günü, Cuma günlerini resmi tatil günleri olarak ilanedecekti. Fakat O’nun bu adımları, ne bilinçli olarak pompalanan politik istikrarsızlığı, ve ne de 5 Temmuz 1977 günü Zia ul-Hak tarafından gerçekleştirilecek askeri darbeyi engelleyebilecekti... Çünkü, Pakistan’da yaratılan politik istikrarsızlığın gerisinde duranlar için Butto’nun söylemleri değil, sosyalizmi çağrıştıran ekonomik reformları önem taşımaktaydı, onlar bu işe bir son vermek ve Pakistan’ı Afganistan’a yönelik provokasyonlarda kullanmak istiyorlardı...

 

Yakınındaki bazı politikacılar, fikir ayrılıkları gerekçesi ile 1974 ve 1976 yıllarında Butto’yu terkedeceklerdi. Butto’nun Pakistan Halk Partisi (PPP) içinde muhalefetin başını çeken Ahmed Rıza Kasuri’nin 1974 yılında öldürülmesi, olayları büyütecekti. Önceki Pencab (Punjab) Valisi ve PPP’nin öndegelen liderlerinden Gulam Mustafa Khar’ın Butto’ya yönelik protesto çağrısı, ülkenin Kuzeybatı bölgesinde ve Balucistan’da yankı bulacak, buralarda politik istikrarsızlığın, kargaşanın yükselmesine neden olacaktı. Bölgeye 100 bin kişilik askeri birlik yollanacak, ve olaylar sırasında birçok sivil yaşamını yitirecekti. Butto muhalifleri, 9 siyasi parti birleşecekler, ve 8 Ocak 1977 günü “Pakistan Milli Birliği”ni (PNA) kuracaklardı...

 

Kendisine karşı örgütlenerek gelişen bu muhalefet ve üretilen politik kriz karşısında Butto, “Pakistan Milli Birliği”nin kuruluşunun hemen ardından, aynı yıl, 1977 yılı başında seçimlerin yapılmasını isteyecekti. PNA, Butto’yu devirebilmek için tüm gücüyle seçimlere asılacaktı ama, 7 Mart 1977 günü gerçekleşen seçimleri, Butto’nun başında olduğu Pakistan Halk Partisi (Pakistan People’s Party, PPP), büyük bir çoğunlukla kazanacaktı. Bunun üzerine, “Pakistan Milli Birliği” (PNA), “seçimlerde hile olduğu” gürültüsü ile şiddetli bir saldırı başlatacaktı. Ülkede bilinçli ve planlı bir politik destabilizasyon yaratılacaktı...

 

PNA, Butto hükümetinin gayrimeşru olduğunu ilanedecekti. Aralarında Molla Maududi’nin de bulunduğu köktendinci İslamcı liderler, Butto’nun devrilmesi için çağrılar yapmaya başlayacaklardı. Butto’nun danışmanlarından Mubaşir Hasan, bir darbeyi engellemek amacıyla PNA liderleri ile görüşüp uzlaşma yolları bulmaya çalışacaktı ama, kökten dinci İslamcı liderler, Mubaşir Hasan ile görüşmeyi reddedeceklerdi... Olayların içine, -Pakistan’ın ayrı bir devlet olarak doğuşunu sağlamış olan- Müslüman Birliği’de (Muslim League) karışacaktı. Sözkonusu birliğin içinde ortaya çıkan aşırı tutucu bir gruplaşma, Müslüman Birliği’nde parçalanmaya yolaçacaktı. Güvenlik güçlerinin bu aşırı uca yönelmeleri, olayları büyütecek, ve Butto’nun Halk Partisi (PPP), Pakistan’ın en büyük kenti ve aynızamanda Pencab (Punjab) bölgesinin başkenti Lahore’de kontrolu yitirecekti...

 

Butto’nun PNA liderleri ile uzlaşma, meclisleri (Ulusal Meclis, Senato, ve Bölgesel Meclisler) dağıtarak yeni seçimlere gidilmesi yönündeki çabaları sonucu, 8 Haziran 1977 günü anlaşmaya varılacak, ve yeni seçimlerin 8 Ekim 1977 günü yapılması kararlaştırılacaktı. Fakat olaylar durmayacaktı... “Pandora’nın kutusu” bilinçli olarak çoktan devrilmişti. Kissinger’in 1976 yılında Butto’ya yöneltmiş olduğu, “kendisinden korkunç bir örnek üretecekleri” üzerine tehdidi yaşam bulmaya başlamıştı... 5 Temmuz 1977 günü General Zia ul-Hak, Sıkıyönetim ilanedecek, Ulusal Meclis’i, Senato’yu, ve Bölgesel Meclisleri iptal ettiğini duyuracaktı...

 

Pencab (Punjab) bölgesinin güneyinde ve ortasında kurulu büyük Multan kentinde 1975 yılında yaşanan olaylar sırasında Zırhlı Tümen’in kumandanı olan Genral Zia ul-Hak, Başbakan Butto’nun karşısına çıktığında, elini Kuran’ın üzerine basarak, “Siz Pakistan’ın kurtarıcısısınız, ve size bütünüyle sadık olarak biz onu sizden ödünç aldık!”, diye yemin etmişti... Başbakan Zulfikar Ali Butto, çok daha öndegelen birçok general bulunmasına karşın, 1 Mart 1976 günü, Zia ul-Hak’ı ordu kumandanlığına atamıştı... Yukarıda özetlenmiş olan politik krizden yararlanan “çiçeği burnunda” ordu kumandanı Zia ul-Hak, -daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi- 5 Temmuz 1977 günü yönetime elkoyacaktı. Olağanüstü hal yasası ilanedecek olan Zia ul-Hak, vaktiyle Kuran’a elbasarak sadakat sözü vermiş olduğu Butto’nun ve tüm kabine üyelerinin tutuklatıp hapse atılmaları emrini verecekti... Butto ve başta Mubaşir Hasan olmak üzere PPP’nin (Pakistan People’s Party) yönetici kadroları darbenin olduğu 5 Temmuz 1977 günü tutuklanacaklardı. Butto, 28 Temmuz günü serbest bırakılacak, 3 Eylül 1977 günü yeniden tutuklanacak, 13 Eylül günü yeniden serbest bırakılacak, ve sonunda 17 Eylül 1977 günü tutuklanıp birdaha bırakılmamak üzere hapse atılacaktı. Ayrıca Butto, kabine üyeleri, ve PPP, gelecek seçimlere katılmaktan menedilecekti...

 

Gelecek üç ay içinde Ulusal ve Bölgesel Meclisler için seçim yapılacağını duyuran askeri darbe lideri Zia ul-Hak, anayasanın kaldırılmadığını ama, askıya alındığını ilanedecekti. Daha sonra yine O, halkın çoğunluğunun talepleri doğrultusunda seçimlerin ertelendiğini ve politikacılar için süresi belirsiz bir sürecin başladığını bildirecekti... Darbe ile birlikte PNA üyelerinden göstermelik bir hükümet kurulmuştu...

 

Hukuken kabuledilemez bir mahkeme, daha doğrusu tiyatro sahnesi kurulacak, sahnelenecek piyes, 24 Ekim 1977 günü açılışını yapacak, senaryosu darbeciler ve gerisindeki emperyalist merkezler tarafından yazılmış oyun böylece başlayacaktı... Federal Güvenlik Güçleri’nin başındaki Mahmud Mesud, Butto aleyhine tanıklık yapacak, ve 1974 yılında yaşanan olaylar sırasında muhalifleri O’nun, Butto’nun öldürttüğünü söyleyecekti. Sonuçta Butto, Mart 1974’de “muhaliflerini ve Ahmed Rıza Kasuri’yi öldürtmekten” sorumlu gösterilerek, Lahore Yüksek Mahkemesi’nin kararı ile 18 Mart 1978 günü suçlu ilanedilerek, ölüme mahkum edilecekti. Butto’nun Yüksek Mahkeme’ye geçen duruşması 23 Aralık 1978’de tamamlanacaktı. Zia ul-Hak, infazın durdurulması için yapılan başvuruları geri çevirecek, idam kararını onaylayacaktı. Uluslararası tepkilere ve ülkedeki hukukcu örgütlerinin protestolarına karşın, seçimle iktidara gelmiş olan Başbakan Zülfikar Ali Butto, 4 Nisan 1979 günü asılarak idam edilecekti...

 

Eğer Londra ve Washington bu idama karşı çıksalardı, Butto sağ kalabilirdi ama, Butto’nun yokolmasını isteyenlerin O’nun idamına karşı çıkmaları olanaksızdı şüphesiz. Fakat onlar yine de “demokrasi” aşığı rolünü oynamayı, “demokrasi getirmek” amacıyla ülkeleri yerlebir etmeyi sürdüreceklerdi...

 

Sözkonusu merkezlerin, Washington’un ve Londra’nın, darbecilerin, Zia ul-Hak’ın arkasında oldukları, Butto’nun yokedilmesinde “esas oğlan” rolünü oynadıkları, darbenin ardından Pakistan’a akmaya başlayan milyarlarca dolardan ve Afganistan üzerinde oynanan oyunda CIA- ISI işbirliğinden dahi anlaşılacaktı. ABD, 1972- 79 yıllarında, yani sekiz yıl içinde Pakistan’a 1,1 milyar dolar ekonomik yardım ve 2,9 milyon dolar askeri yardım yapmıştı. Ekim 1980’de Zia ul-Hak’ın ABD’yi ziyaretinin ardından, 1981 yılında ABD, sadece bir yıl içinde Pakistan’a 3,2 milyar dolarlık askeri ve ekonomik yardım yapacaktı. Ayrıca, gelecek yıl Pakistan’a en gelişmiş F-16 savaş uçaklarının verilmesi kararlaştırılacaktı. Zia ul-Hak, 1982 yılı içinde ABD’yi yeniden ziyaret edip Başkan Reagan ile görüşecek, ve F-16 Jet savaş uçakları ile birlikte ağır savaş malzemeleri alacaktı. Yalnız ABD, Pakistan’ın nükleer programından halen rahatsızdı...

 

Zia ul-Hak, Mayıs 1943’de, İngiliz Hindistan Ordusu’nun bir suvari alayında askerliğe ilk adımı atmıştı. Pakistan’ın bağımsız bir devlet olması ile birlikte O, yeni kurulan Pakistan Ordusu’na binbaşı rütbesiyle katılmıştı. O, 1962- 64 yıllarında, Kansas’ta, ABD Ordusu’na ait Fort Leavenworth Kumanda ve Genel Kurmaylık Koleji’nde eğitim görmüştü. Hindistan ile Pakistan arasında 1965 yılında yaşanmış olan savaş sırasında Zia ul-Hak, tank birliği kumandanlığı yapmıştı. Zia ul-Hak, 1967- 70 yıllarında, Tuğgeneral rütbesi ile Ürdün Ordusu’nun eğitimine yardımcı olacaktı. Filistin’in Kurtuluşu İçin Halk Cephesi (PFLP) adlı örgütün bir eyleminin ardından Ürdün Kral Hüseyin’in 16 Eylül 1970 günü olağanüstü hal ilanederek Filistin Kurtuluş Örgütü’ne (PLO) saldırması ile başlayan ve katliama uğrayan Filistin örgütleri tarafından “Kara Eylül” olarak adlandırılan içsavaş sırasında Zia ul-Hak, 2nci Ürdün Tümeni’ne kumanda edecekti. Kısacası, Zia ul-Hak’ın eline Filistinli kanı da bulaşacaktı... Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi Zia ul-Hak, 1973 yılında Multan’da Tümgeneral rütbesi ile 1nci Zırhlı Tümen’in kumandanlığına getirilecek, ve 1975 yılında aynı kentte yaşanan olaylar sırasında Başbakan Zülfikar Ali Butto’ya bağlılık yemini edecekti...

 

Zia ul-Hak, 5 Temmuz 1977 günü askeri darbeyi gerçekleştirirken şunları söyleyecekti: “Pakistan’ın İslam adına kurulmuş olduğu kanıtlıdır, ve bundan sonra da ancak İslam’a dayanarak varlığını sürdürebilecektir. Bu nedenle ben, ülke için asıl gerekenin İslami bir rejim olduğunu düşünüyorum.” Evet, görüldüğü gibi, Zia ul-Hak ile birlikte Pakistan’ın gireceği karanlık tünel, bu cümlelerle anlaşılmaktaydı. Afganistan toplumunun içine sürükleneceği sonu belirsiz çok daha karanlık tünel için Pakistan lokomotif rolünü, provokasyonların merkez karargahı olma rolünü, oynayacaktı. Zbigniev Brzezinski’nin 1977 yılında ilanetmiş olduğu “Yeşil Kuşak” politikası, ilk meyvalarından birisini vermekteydi...

 

Zia ul-Hak, 16 Eylül 1978 günü ülkenin Cumhurbaşkanı olarak iktidarını perçinleyecekti. O, 17 Ağustos 1988 günü bir sabotaj sonucu düşürülen uçağı ile yaşamını yitireceği güne dek, tam on yıl bu makamı işgaledecekti... Zia ul-Hak, 27 Ağustos 1983 günü, Kutsal Kuran ve Sünni inancı esas alınarak İslami temeller üzerinde yükselen, böyle bir İslami ideoloji ile yönlendirilen bir yönetim tarzı hazırlaması amacıyla bir İslam Meclisi oluşturacaktı. Sözkonusu İslam Meclisi, başkanlık sistemine dayanan bir yönetim kurulmasını, bir yüksek İslami meclis ve bir de Müslüman olmayan azınlıkların temsilcilerinden oluşan meclis kurulmasını önerecekti. Aynı meclisin önerisine göre, yüksek yetkilere sahip Cumhurbaşkanı, 40 yaşını doldurmuş, fiziki ve mental olarak sağlıklı, İslami konularda bilgili, ve inanmış bir Müslüman olmalıydı... Yukarıdaki paragraflardan birinde adı geçmiş olan Jamaat-i-Islami, (JI), Zia ul-Hak’a işlerinde yardımcı olacaktı...

 

Zia ul-Hak, 19 Aralık 1984 günü, ülkeyi İslamlaştırma programına yardımcı olması amacıyla bir referandum örgütleyecekti. Sözkonusu referandum sırasında halka iki sual sorulacaktı. Birinci sual, gelecek beş yıl için halkın Zia ul-Hak’ı ülkenin cumhurbaşkanı olarak görmek isteyip istememesi üzerineydi. Referandumun ikinci maddesinde ise, halkın şeriat isteyip istemediği sorulmaktaydı. Muhalefete göre bu yapılan, güvenilirliği, ve hukuken geçerliliği olmayan hileli bir referandum idi. Sonuçta, oyların yüzde 95’i aşkını Zia ul-Hak’tan yana çıkacak, ve O istediklerini elde edecekti. Yalnız katılım çok düşüktü, yüzde 10- 15 civarındaydı... Artık ülkenin “seçilmiş” cumhurbaşkanı olan Zia ul-Hak, Şubat 1985’de politik partilerin katılımlarına izin verilmeyen bir seçim örgütleyecek ve bu şekilde oluşan Ulusal Meclis’ten bizzat kendisi bir başbakan atayacaktı... Sözkonusu politik partisiz seçim, O’nun iktidarını ve hükümetini meşrulaştırma amacını taşımaktaydı. Diğer yandan Zia ul-Hak, anayasal değişiklikler yaparak cumhurbaşkanlığı kurumunun yetkilerini, gücünü arttıracak, Ulusal Meclis’i dağıtma ve ayrıca aynı meclis içinde bir başbakan tayinetme yetkilerini eline alacaktı. Kısacası, seçilenlerin pek bir yönetme güçleri olmayacak, yönetimim ipleri Zia ul-Hak’ın ellerinde olacaktı...

 

Zia ul-Hak, Aralık 1985’de sıkıyönetimi kaldıracak ve Ocak 1986’da -Pakistan’ın kuruluşunu sağlamış olan- Müslüman Birliği (Muslim League) için koşullar iyileştirilecekti.  Sıkıyönetimin kalkmasından kısa süre sonra Zülfikar Ali Butto’nun kızı Benazir Butto, babası tarafından kurulmuş ve yönetilmiş olan PPP’nin başına geçmek ve partiyi gelecek seçime hazırlamak amacıyla politik göçmenlikten ülkesine, Pakistan’a dönecekti... Ağustos 1988’de Zia ul-Hak’ın bir süikaste kurban gitmesinden sonra yapılan seçimleri Benazir Butto kazanacaktı. O, Benazir Butto, 1 Aralık 1988’de ülkenin yeni Başbakanı olacaktı... ABD’nin Orta Asya egemenliği politiklarının kısgacına sokulmuş ve dini-etnik çelişkilerle yüklü Pakistan yine de politik istikrarsızlıklardan kurtulamıyacaktı. İleride, 27 Aralık 2007 Perşembe günü Benazir Butto’da karanlık bir süikaste kurban gidecekti...

 

Brzezinski’nin “Yeşil Kuşak Politikası”nı açıkladığı 1977 yılında, Afganistan’da, ülkeyi endüstrileştirmeye çalışan bir yönetim vardı. Sözkonusu ulusal yönetim, toprak reformu ile feodalizmin gücünü kırarak köylülüğü özgürleştirip ülkeyi demokratikleştirmeye, kadınları göreceli özgürleştirmeye çalışmaktaydı aynızamanda. Afganistan yönetimi, 200 bin aileye toprak dağıtmış, ve bu aileleri kooperatifler de birleştirmişti. Bu durum, yüzyıllardır ülkeye egemen olan ağır feodal toplumsal ilişkilere, toprakta köleliğe vurulan ağır bir darbe idi... Ülkeye kültürel olarak ta egemen büyük toprak sahipleri, böyle bir toprak reformunu kabuletmek istemeyecekler, tüm güçleriyle karşı saldırıya geçeceklerdi… Türkiye toplumu için de yabancı olmayan, “Karılarınızı da ortak mal yapacaklar (!)” yalanı ile, bu iğrenç yalanla, karşı-devrimci feodal unsurlar saldırıya geçeceklerdi...

 

Afganistan, Sovyetler Birliği’nin güneyinde, emperyalist dünyanın denetimi dışında kalan tek halka idi. Ülkedeki endüstrileşme çabalarının, toprak reformunun ve gerçekleştirilmeye çalışılan tüm sosyal reformların en büyü destekçisi, Sovyetler Birliği idi. Afgan yönetimi, en büyük ekonomik, bilimsel, ve teknolojik yardımları Sovyetler Birliği’nden almaktaydı...

 

Afganistan’daki rejim muhalifi anti-demokratik feodal unsurlara yapılacak gizli yardımlarla ilgili ilk emir, 3 temmuz 1979 günü Başkan Jimmy Carter tarafından imzalanacaktı. Afganistan’daki ortaçağ kalıntılarına yapılacak gizli yardımların emrini Başkan Jimmy Carter’a imzalatan ulusal güvenlik danışmanı Zbigniev Brzezinski, yolladığı notta, “Bu yardım, Sovyet askeri müdahalesine yolaçmak amacıyla yapılmaktadır!”, diye yazarak duruma açıklık getirecekti… Yapılacak yardımın, silah, cephane, askeri eğitim, sabotaj eğitimi, ve hertürlü savaş malzemesi teminine yarayacak para olduğunu açıklamaya gerek yok herhalde... Mücahidin yönetimi ile birlikte Batı’nın eroin tüketiminin yüzde 80’ni karşılayacak olan Afgan savaş lordlarının bu alandaki olağanüstü tatlı kazançları, karşı-devrimci savaşın bir başka finans kaynağı olacaktı. Ve silah endüstrisinden bile yüksek kârlar sağlayan bu uyuşturu gelirleri, uyuşturucunun piyasaya ulaşmasına yardımcı olan ABD servisleri ile, CIA ile paylaşılacaktı şüphesiz...

 

ABD’nin resmi açıklamaların tam tersine, CIA yöneticilerinden Robert Gates, “Gölgelerden” adlı anılarında, Sovyetler Birliği Afganistan’a girmeye başlamadan çok önce Afgan savaş lordlarına yardıma başlamış olduklarını yazmaktaydı. Brzezinski tarafından da doğrulanan bu gerçeğe göre, Sovyet birlikleri 27 Aralık 1979’da Afganistan’a girmeye başlamadan en az yedi ay önce, CIA (Central Intelligence Agency) ve CIA’nın Pakistanlı ortağı ISI (Intern-Services Intelligence), Afganistan’da silahlı eylemleri yükselten savaş lordlarını Haziran 1979’da desteklemeye başlamışlardı. Mücahidin adını alan grupların başındaki savaş lordları, -gizli CIA ve ISI yardımları ile- silahlı eylemlerini giderek yoğunlaştıracaklardı... Fransız “Le Nouvel Observateur” gazetesinin 15- 21 ocak 1998 tarihli sayısındaki röpörtajında Brzezinski, Afganistan’a girmesi için sovyetler birliğini kışkırttıklarını, bu amaçla İslamcı gurupları tüm güçleriyle desteklediklerini açıkca anlatacaktı. Brzezinski, başrolde kendisinin olduğu bu kanlı terör ve yıkım sarmalı nedeniyle, ve halen Afganistan’da sürmekte olan korkunç trajedi nedeniyle, herhangi bir vicdan azabı duymadığını da açıkça ifade edecekti...

 

Aslında, büyük toprak sahibi ve uyuşturucu tüccarı feodal unsurlar tarafından yönetilen karşı-devrimci terörün, ülke ekonomisine yönelik sabotajların durdurulabilmesi amacıyla, Afganistan Cumhurbaşkanı Nur Muhammed Taraki, 1979 Mart ayında, Sovyet askeri birliklerini davet edecekti. Bu davet, “uluslararası ilişkileri gerer” gerekçesiyle, Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Kosigin (Aleksey N. Kosygin, 1904- 1980) tarafından kesinlikle reddedilecekti... Fakat, -daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi- çok kapsamlı bir silah indirimi öngören Salt II anlaşmasının ABD Senatosu’nda onaylanmamasının, İslam devrimini gerçekleştirenler tarafından Tahran’daki ABD elçiliğinin 4 Kasım 1979 günü basılmasının, ve orta menzilli nükleer başlıklı Persing II füze sistemlerinin Avrupa’ya koşullandırılmalarının ardından, birlikte varolma ve sorunları görüşmelerle çözme anlamına gelen Détente (uluslararası yumuşama) dönemi sonbulacaktı. Artık, daha fazla “gerilebilecek” uluslararası ilişkiler kalmamıştı. Sovyetler Birliği topraklarındaki hedeflere yönelik Amerikan Persing II füze sistemlerinin Avrupa’ya yerleştirilmelerinden 15 gün sonra, Sovyet birlikleri, Afganistan’a girmeye başlayacaklardı... ABD yönetimini çok sevindiren bu gelişme, Sovyetler Birliği’nin yıkılışında önemli rol oynayacaktı...

 

Afganistan’da olanları -Pakistan ile bağlantılı olarak- kısa kısa bilgilerle özetleyecek olursak... Afganistan-Pakistan sınırındaki eroin rafinerilerinin çoğunun sahibi olan, Amerikalı eroin tüketicilerinin gereksinimlerinin yüzde 60’ını tek başına karşılayan -Pashtun (Patan) asıllı- Gulbeddin Hekmetyar (1947-), Mücahidin adlı karşı-devrimci koalisyonun en öndegelen kişisi idi. Yine O, CIA ile asıl bağlantı halkasını oluşturan kişiydi... Aslında, Pashtun, Tacik, Baluci, Özbek etnik gruplarından ve çoğunlukla puritan Vahabi (Muvahhidun, tekci) inancına sahip fanatik Arab gönüllülerden oluşan, zaman zaman kendi aralarında da çarpışan, ve farklı liderlere sahibolan bu Mucahidin grupları, bir şemsiye örgütlenmenin altında birleşmekteydiler. Sözkonusu şemsiye örgütlenmenin tepesinde gözüken kişilerin başında, Afganistan’ın güneyinde güçlü olan Gulbeddin Hekmetyar vardı. Gulbeddin Hikmetyar, 1976 yılında Hizb-I Islami (İslam Partisi) adlı bir örgüt kurmuştu... Kuzeyde ise, -ABD’nin Afganistan’ı bombardımanını ve işgalini başlatacak- 11 Eylül 2001 provokasyonundan hemen önce, 9 Eylül 2001 günü karanlık bir süikaste kurban gidecek olan Tacik asıllı Ahmed Şah Mesud (2 Eylül 1953- 9 Eylül 2001), “Panshir Arslanı” olarak ünlenen Şah Mesud en önde gelen diğer güçlü kişi idi... Woodrow Wilson Uluslararası Merkezi’nin seçkin aydınlarından olan Güney ve Doğu Asya uzmanı tanınmış Amerikalı yazar ve gazeteci Selig Harrison’a (1927- ) göre CIA, -arapça savaşçı anlamına gelen- Mucahidin koalisyonunun şekillenebilmesi için en az 3,5 milyar dolar yatırmıştı...

 

Mucahidin örgütlenmesine 1980 yılında katılan en erken Arab gönüllüler arasında, Suudi Kraliyet ailesi ile yakın bağları olan çok varlıklı Laden ailesinden gelme Usame Bin Laden’de (1957- ?) bulunmaktaydı. Ülkesinden Afganistan’a 4 bin gönüllü getirtecek ve en kökten dinci Mucahidin liderleri ile yakın dostluklar geliştircek olan puritan Vahabi (muvahhidun, tekçi) inancından Laden’in ailesinin, Usame Bin Laden’in en yakınlarının, -soru işaretleri oluşturacak biçimde- Bush ailesi ile de önemli iş ortaklıkları, bağları vardı... Mucahidin örgütlenmesine, ve daha sonra Taleban örgütlenmesine en büyük desteği sağlayanların arasında, Suudi Arabistan Kraliyet ailesi de yeralmaktaydı...

 

Sovyet birliklerinin 1989 yılında Afganistan’dan çekilmesinin ardından O, Usame Bin Laden, savaşa katılmış olan kişilerden Al Kaida (üs, dayanak) adlı uluslararası bir terör örgütü oluşturacaktı. Bu örgütlenme, aralarında Bosna ve Çeçenistan gibi çoğrafyaların da bulunduğu değişik bölgelerde çatışmalara girecekti. Puritan Vahabi (Muvahhidun, tekci) inancının Hindistan’da şekillenmiş bir türevi olan -yine puritan- Deobandi inancına bağlı Taleban örgütlenmesinin önderleri ile işbirliği içine girecek olan Usame Bin Laden’in örgütlenmesi Al Kaida, dünyanın değişik yerlerinde ABD’ye ait hedeflere de yönelecekti. ABD tarafından arananlar listesinin başında yeraldığı halde, ve yakalanmasına delarca olanak doğduğu halde alınmayan Usame Bin Laden ve merkezi disiplinli bir yapısı olmayan Al Kaida örgütlenmesinin şiddet eylemleri, genellikle ABD’nin istediği askeri müdahaleler için “meşru” mazeretler oluşturacaktı (Laden'in yakalanmayışı ile ilgili olarak oku) . Al Kaida adlı örgütün CIA tarafından derin biçimde infilitre edilmiş olduğu, ve Usame Bin Laden’in yine CIA tarafından birşekilde kullanıldığı haklı olarak geniş çevrelerin aklına gelecekti... Zaten günümüzde, başta Libya olmak üzere birçok coğrafyada, ABD- Al Kaida işbirliğine açıkça rastlanmaktadır...

 

Mucahidin gruplarına giden silahların ve diğer yardımların dağıtımını, Pakistan gizli servisi ISI yapmaktaydı. Sadece 1983 yılında bu gruplara 10 bin ton değişik silah ve cephane yardımı yapılacaktı. Sözkonusu yardım, 1987 yılında 65 tona ulaşacaktı. Tüm bunlar Pakistan üzerinden gelmekteydi... Mucahidin gruplarını biraraya toplayan şemsiye örgütün başında gözüken Gulbeddin Hikmetyar’ın hem Pakistan gizli servisi ISI ile ve hem de Kahire merkezli Müslüman Kardeşler (Al-Ikhvan Al-Muslimun, 1928) adlı örgütle sıkı bağları vardı. Jefferson V. Day’in anlatımına göre Gulbeddin Hikmetyar, sadece kendi partisi için CIA’dan 600 milyon dolar değerinde silah yardımı alacaktı. Ahmed Şah Mesud ise, 1984 yılına dek ABD’den herhangi bir yardım almayacaktı...

 

Kuzeyde bulunan Tacik asıllı Ahmed Şah Mesud, Sünni İslam inancının -en erken- ılımlı kollarından Hanefi mezhebine dahildi... O, Ahmed Şah Mesud, Rabbani (1940- ) önderliğindeki Cemaat-i İslami (İslam Cemaatı veya topluluğu) örgütü ile birlikte CIA ile bağlar kurmuştu ama, O’nun bu yakınlığı, diğer bazı savaş lordlarının yakınlığı kadar güvenilir bulunmuyordu anlaşılan. CIA tarafından O’nun hakkında verilmiş olumsuz raporlar vardı... Örneğin, 1976’da Cemaat-i İslami örgütlenmesinden koparak Hizb-i İslam (İslam Partisi) adlı örgütlenmeyi şekillendiren ve ülkedeki eroin rafinerilerinin ezici çoğunluğuna sahibolan “Bukalemun” lakaplı köktendinci Gulbeddin Hikmetyar’ın (1947- ) CIA’ya yakınlığı, anlaşıldığı kadarıyla, Şah Mesud’a göre çok daha sıkı ve CIA açısından çok daha güvenilir idi. Çünkü, Hikmetyar’ın kaybedebileceği büyük kazançları vardı ve CIA olmadan eroinlerini Batı’da pazarlayamazdı... (ABD Afganistan’ı işgalettikten sonra, koşullar değiştiği zaman, 2002 yılında CIA, Gulbeddin Hikmetyar’ı öldürmeye çalışacaktı.)

 

Pakistan gizli servisi ISI, aynızamanda Mucahidin gruplarının eğitimlerini üstlenmişti. Hatta ISI, birtakım operasyonları bizzat organize etmekteydi... CIA, satalit (uydu) istihbaratı aracılığıyla Sovyet birliklerinin yerlerini tesbit edip Mucahidin gruplarına bildirmekteydi. Ayrıca ABD, bu gruplara, Pakistan üzerinden en gelişmiş anti-tank füzeler ve diğer gelişmiş silahlar vermekteydi... Mucahidin’in lojistik desteği Pakistan üzerinden yapılmaktaydı. Günümüzde de Afganistan’da bulunan işgalci ABD ve NATO birliklerinin ikmalleri asıl olarak Pakistan üzerinden yapılmaktadır...

 

CIA ile ISI arasındaki bu anti-Sovyet işbirliği, Pakistan’ın Afganistan’da bulunan savaş lordlarına yardımı, özellikle askeri-endüstri komplekslerin adamı Reagan yönetiminin Zia ul-Hak’a askeri yardımları arttırmasının, ve en gelişmiş F-16 savaş uçaklarını satmasının başlıca nedeni idi... Başkan Carter, Afganistan’da bulunan Mucahidin gruplarına yılda en az 50 milyon dolar verirken, bu yardım Reagan döneminde 1 milyar dolara dek yükselecekti. Saqlain Imam’ın yazdığına göre, ABD’nin 1979 yılında Pakistan’a ekonomik gelişme yardımı yılda 60 milyon dolar civarında iken, 1980’li yılların ortalarında bu yardım yılda 600 milyon dolara yükselecekti. ABD, 1980’den 1990’a dek, Pakistan’a 3,1 milyarı ekonomik, 2,19 milyarı askeri olan toplam 5 milyar dolarlık yardım yapacaktı... Diğer yandan Britannica’ya göre, 1987- 92 yıllarında ABD’nin Pakistan’a yardımı yılda 4,2 milyar dolar olacaktı. Dikkat edilrse, bu yıllar Mucahidin’in Afganistan’da iktidara yürüdüğü ve yerleştiği yıllardı. Bu karşı-devrimci güçlerin iktidara yürüyüşlerinde en önemli rolü, Zia ul-Hak yönetimindeki Pakistan oynamaktaydı...

 

Aslında başlangıçta Sovyet birlikleri hava egemenliği sayesinde Afganistan’da üstün durumdaydılar. Fakat, 1986- 89 yıllarında ABD, Mucahidin gruplarına -tek kişi tarafından karadan havaya, uçaklara ve helikopterlere karşı ateşlenen en gelişmiş- bini aşkın FIM-92 Stinger füzeleri verecekti. Stinger füzeleri, Sovyet birliklerinin hava egemenliğini büyük ölçüde azaltacak, savaşın kaderini etkilemeye başlayacaktı... Yeniden tırmandırılmış olan “Soğuk Savaş” süreci ile askeri harcamaları artmış, ve ekonomik problemleri olan Sovyetler Birliği için Afganistan savaşı çok pahalı olmaya başlamıştı... Yaklaşık 50 bin kadar Sovyet askeri, ve 500 bini aşkın Afganistanlı yaşamını yitirmişti. Bir milyonu aşkın Afganistanlı ise Pakistan’a sığınmıştı, ve ileride bunlardan yeni bir örgüt, köktendinci Taleban yaratılacaktı... Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 1985- 91 yıllarında genel sekreteri ve 1990- 91 yıllarında ülkenin cumhurbaşkanı olan Mikhail Gorbachev yönetiminin kararı ile Sovyet birlikleri, 1989 yılında Afganistan’dan çekilmeye başlayacaklar, ve 15 Şubat 1989 günü son Sovyet birliği de bu ülkeyi terketmiş olacaktı...

 

Afganistan’da bir yıl sürecek olan Taraki yönetimini, Hafizullah Amin (1979) yönetimi izleyecekti. Kısa ömürlü Amin yönetimininin ardından Babrak Karmal yönetimi (1980- 86) gelecekti. Ardından, 1986 yılından başa geçecek olan Dr. Nacibullah, 1992 yılında, Rabbani önderliğindeki İslamcı Mucahidin koalisyonu tarafınan iktidarı terke zorlanacak ve aynı kişi 1996’da Taleban tarafından öldürülecekti. Nacibullah iktidarı, ülkenin son laik yönetimi olacaktı... Burhaneddin Rabbani, 28 Haziran 1992 günü Afganistan’ın yeni cumhurbaşkanı olacaktı. Ahmed Şah Mesud gibi Tacik asıllı ve Hanefi mezhebinden olan Burhaneddin Rabbani, Kabil üniversitesinde teoloji eğitimi görmüş ve -Yedi İmam Şiası temsilcisi- Fatımi İmparatorluğu (Fatımi Halifeliği, 909- 1171) tarafından 970 yılında kurulmuş ve Selahaddin Eyyubi yönetimi (Eyyubi hanedanı, 1171- 1250) tarafından Sünnileştirilmiş olan dünyanın en eski yüksek eğitim merkezlerinden Al-Azhar Universitesi’nde (Mısır, Kahire) İslam felsefesi üzerine mastır yapmıştı. Ardından O, Kabil Üniversitesi’nde göreve başlamış, ve tanınmış bir teoloji profösörü olmuştu...

 

Sovyetler Birliği’nin son askerini de 15 Şubat 1989 günü Afganistan’dan çekişinin ve bundan üç yıl sonra Sovyet yanlısı Necibullah hükümetin yıkılışının ardından, 1992 yılında Burhaneddin Rabbani, ülkenin cumhurbaşkanı olacaktı. Şah Mesud ise, 1996 yılına dek yaşayacak bu hükümette savunma bakanlığını üstlenecekti... Şah Mesud ile Hikmetyar’ın Hizb-i Islami arasında 25 Nisan 1992 günü savaş çıkacak ve iki gün süren ağır çatışmaların ardından, Hizb-i Islami birlikleri Kabil’den atılacaklardı. Fakat bir ay sonra, 25 Mayıs 1992 günü Şah Mesud ile Hikmetyar anlaşacaklar, ve Hikmetyar ülkenin başbakanı olacaktı... Bundan sonra da Mucahidin grupları arasında çatışmalar bitmeyecekti... CIA ve ISI tarafından hazırlandıktan sonra 1994 güzünde savaş alanına sürülen Pashtun asıllı ve Deobandi inancına bağlı Taleban’ın 27 Eylül 1996 günü başkent Kabul’a girişine dek -kendi içinde çelişkilerle yüklü- Mucahidin yönetimi sürecekti. Peki, CIA ve ISI tarafından desteklenip iktidara taşınmış olan Mucahidin, neden yine CIA ve ISI tarafından şekillendirilen Taleban’a yedirilmişti? Bu sorunun yanıtına geleceğiz... Güney ve Doğu Asya uzmanı Selig Harrison’un ifadesiyle CIA, Sovyetler Birliği’nin 15 şubat 1989’da Afganistan’dan tüm birliklerini çekmesinin ardından, yine yaklaşık 3 veya 3,5 milyar dolar daha yatırarak, Taleban’ı örgütlemişti...

 

Sovyetler Birliği Kızıl Ordusu’nun 1989 kışı biterken Afganistan’dan çekilişi, ABD’nin planları açısından bölgedeki politik denklemleri değiştirmişti. Sovyetler Birliği’nin alandan çekilmesi ile doğan yeni durum, ABD’nin Aftganistan ve Orta Asya için planladığı gelecek için elverişli değildi. Afganistan’ın etnik ve kültürel yapısından kaynaklanan nedenlerde -günümüzde Irak’ta olana benzer biçimde- İran’ın bu ülke üzerindeki, Afganistan üzerindeki etkisi giderek artmaktaydı. ABD ile arasında düşmanca ilişkiler olan İran İslam rejimi ile Pakistan’ı İslamlaştırmış olan Zia ul-Hak rejimi arasında ise sonderece dostca ilişkiler mevcuttu; bunlar, bölge ile ilgili ortak projeler geliştirmekteydiler... Ayrıca İran’ın Orta Asya cumhuriyetleri üzerindeki etkileri de giderek artmaktaydı. Şüphesiz tüm bu gelişmeler, fosil enerji tekellerinin ve askeri-endüstri komplekslerin avukatlığını yapan Washington’u sonderece rahatsız etmekteydi... Washington açısından bölgede kolayca güdülebilecek yeni güçler ve yeni politik liderler gerekli idi. Kısacası, Afganistan ve Pakistan başta olmak üzere bölge, yeni politik krizlere, yeni çözümsüzlüklere, yeni toplumsal trajedilere gebeydi...  

 

Afganistan’da kurulu Burhaneddin Rabbani başkanlığındaki Mücahidin yönetimi, başlangıçta İran ile bazı problemler yaşamıştı ama, daha sonra iki ülkenin ilişkileri gayet iyi gelişmişti. Bunlar, Beyaz Saray ve CIA açısından kolay kabuledilebilir durumlar değillerdi... Afganistan’ın dini, kültürel, etnik yapısına kısaca bir gözatmak, İran’ın bu ülkedeki etkisinin artış nedenlerini anlamayı kolaylaştırırdı...

 

“CIA-dünya gerçekler kitabı 2008”e göre, günümüzde nüfusu 30 milyona yaklaşan Afganistan’ın yüzde 27 kadarını oluşturan Tacik azınlık, genellikle ülkenin kuzeyinde, Tacikistan ve İran sınırlarına yakın bölgelerde yaşamaktadır... Afganistan nüfusunun yaklaşık yüzde 42’sini (bazılarına göre yüzde 38- 39’unu) Pashtun, yüzde 27’sini Tacik, yüzde 9’unu Hazara, yine yüzde 9’unu Özbek, yüzde 4’ünü Aimak, yüzde 3’ünü Türkmek, yüzde 2’sini Baluci, ve yüzde 4 kadarını da diğer halklar oluşturmaktadır. Başka araştırmalar da bu verileri doğrulamaktadır. Yine yukarıda sıralanan bu halklardan Pashtun, Tacik ve Baluci toplulukları, Hint-Avrupai diller gurubu içinde yeralan Hint-İrani dilleri, Farsça (persçe) ile yakın akraba dilleri konuşmaktadırlar...

 

Afganistan nüfusunun yüzde 27 kadarını oluşturan Tacik halkı, Farsça (Persçe) denen İran dilinin bir biçimini, Dari dilini konuşmaktadır. Kısacası, Afganistan nüfusunun dörtte birinden fazlasını oluşturan Tacik toplumu ile İran toplumu arasında sonderece derin bir kültürel bağ bulunmaktadır, ve bunlar birbirlerinin dillerini rahatça anlamaktadırlar... Sadece Tacik topluluğu değil, Afganistan nüfusunun yüzde 50 kadarı, -Farçanın bir biçimi olan- Dari dilini rahtça konuşmaktadır. Diğer yandan, legal CIA araştırmalarına göre, Afganistan nüfusunun yüzde 19’u Şia inancına bağlıdır. Kısacası İran kültürü, Afganistan’da neredeyse egemen konumdadır. Farsça’nın bir biçimi olan Dari, ülke nüfusunun yüzde 35’inin konuştuğu Pashto ile birlikte resmi dil konumundaydı ve öyledir. Dolayısıyla, hem Afgan toplumu ve hem de Mucahidin üzerinde İran’ın derin bir etkisi vardı ve bu etki ABD’nin Orta Asya hesapları ile uyuşmuyordu...

 

Bir anlatıma göre, Sovyetler Birliği’nin sonunun yaklaştığının anlaşıldığı günlerde, bazı Amerikalı dostları, Zia ül-Hak’a, gelecekle ilgili olarak, neler düşündüğünü soracaklardı. O, harita da avucunu Orta Asya’nın üzerine bastırarak, İran ile birlikte buralara elkoymayı planladığını açıklayacaktı... Doğrusu Zia ül-Hak bukadar tedbirsiz ve ABD politikalarından bu ölçüde habersiz mi idi?, bilemem ama, anlatılan olay gerçekte olmamış olsa bile, Zia ül-Hak’ın İran ile yakınlaşması, ve -ABD’den aldığı tüm yardımlara karşın- nükleer bomba yapma programını sürdürmekteki israrı ortadaydı. Ne böyle bir Zia ül-Hak yönetimi, ne İran ile yakınlaşmakta olan Mucahidin yönetimi, Iran’ı Hazar ve Orta Asya petrollerinden ve doğal gazından uzak tutmayı ve İran rejimini devirmeyi planlayan ABD’nin işine gelirdi...

 

Zia ül-Hak, yanında en yüksek konumda olan beş generali ile birlikte, ABD’den satınalınması düşünülen gelişmiş M1 Abrams tanklarının test gösterisini seyretmek amacıyla 17 Ağustos 1988 günü, başkent İslamabad’ın 530 kilometre güneyindeki Bahawalpur’a uçacaktı. Gösterinin ardından O, yine yanındaki yüksek komuta heyeti, genelkurmay başkanı, ordu kumandanları, askeri ateşeler, ve ABD’nin Pakistan büyükelçisi Arnold Raphel ile birlikte İslamabad’a dönmek üzere -Lockheed Martin Corparation’un üretimi olan- C-130 Hercules askeri nakliye uçağına binecekti. C-130 Hercules’in havalanmasından kısa süre sonra kontrol kulesi uçakla irtibatı yitirecekti. Tanıkların ifadelerine göre, uçak önce aşağı-yukarı sallanacak, ve ardından infilak ederek yere düşecekti. Uçaktan kurtulan olmayacaktı...

 

Düşen uçakta büyükelçisi bulunan ABD, olayın ardından, araştırma için Pakistan’a, Birleşik Devletler Hava Kuvvetleri (United States Air Force, USAF) subaylarını yollayacaktı. USAF’ın ve Pakistan ekibinin araştırmalarının sonuçları birbirlerine uymayacaktı. USAF pilotları, C-130’lar böyle kazalara neden olurlar, daha önce de benzerleri oldu, sadece bir teknik hata, diye rapor vererek olayı kapatacaklardı... Fakat, insanların, özellikle pakistan halkının kafasında olay bukadar kolay kapanmayacak, olayın planlı bir süikast olduğu üzerine değişik görüşler gelişecekti. Hatta işin gerisinde MOSSAD’ın olduğunu ifade edenler bile olacaktı... Fakat tüm bu anlatılanlar arasında en yaygın olanı, özellikle Pakistan halkı arasında en çok kabul göreni, “içine bomba yerleştirilmiş mango sepeti” ile ilgili olanıydı... Bir Pakistan vatandaşının bana inanarak anlattığı olaya göre,  uçak kalkmadan hemen önce ABD elçiliğinden bir sepet mango yollanmıştı. Mangolar elçilikten geldiği için, kontrol edilmemişlerdi. Belki de, sepeti uçağa aktaran ISI görevlileri de komplonun içinde idiler...

 

Eğer Zia ül-Hak’ın ölümünün ardından Afganistan’da yaşanan değişiklikleri, Zia ül-Hak’ın çok sıkı ilişkiler içinde olduğu Mucahidin örgütlenmesinin sonu hazırlanırken, İran’ın Afganistan’da yolunu kesecek olan Şia düşmanı Deobandi inancından Taleban’ın sahneye sürülüşünü dikkate alacak olursak, Zia ul-Hak’ın tüm kurmayları ile birlikte gerçekten bir süikaste kurban gitmiş olduğuna rahatça inanabiliriz. Olay sırasında ABD elçisinin ölmüş olmasını da, “Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez!”, özdeyişi ile açıklayabiliriz. ABD’nin istediği bölgesel politika değişikliklerini kolaylaştıracak biçimde Zia ül-Hak ve ekibinin yokedilebilmesi için bir elçi rahatça feda edilebilirdi herhalde... Zia ul-Hak ve ekibi, binmiş olduğu uçakla birdaha geri dönmemek üzere uçarken, Afganistan’da da Şia düşmanı Taleban’ın yolu açılmak üzereydi. Pakistan istihbarat örgütü ISI ve ABD sevisi CIA, birlikte, İran düşmanı Taleban’ın Afganistan’da iktidara yükselişine yardımcı olacaklardı... Fakat ileride Taleban yönetimi ile de işler istenildiği gibi yürümeyecekti...

 

Sovyetler Birliği’nin 15 şubat 1989’da Afganistan’dan tüm birliklerini çekmesinin ardından, -Güney ve Doğu Asya uzmanı- Selig Harrison’un ifadesiyle, yine CIA yaklaşık 3 veya 3,5 milyar dolar daha yatırarak, Taleban’ı örgütleyecekti. CIA, Bu kadın düşmanı vahşi gücü 1994 güzünde savaş alanına sürecekti... Pakistan servisi ISI (Intern-Services Intelligence), sözkonusu karanlık işlerde, CIA ile birlikte çalışacaktı. Hatta anlaşılan Intern-Services Intelligence ile Taleban arasında o ölçüde sıkı bağlar kurulacaktı ki, Afganistan’da Taleban yönetiminin devrilmesinin ardında da, Taleban, ABD ve NATO birliklerine karşı savaşırken de, ABD tarafından, Taleban-ISI bağlarının sürmekte olduğuna dair suçlamalar gelecekti... İlerleyen Taleban güçleri karşısında Afganistan Cumhurbaşkanı Burhaneddin Rabbani ile Savunma Bakanı Ahmed Şah Mesud, 27 Eylül 1996 günü, başkent Kabul’u terketmek zorunda kalacaklardı. Böylece aynı gün Kabul, Taleban’ın eline geçecekti, ve kısa süre sonra ülkenin yüzde 90’ı Taleban’ın kontrolu altına girecekti...

 

Mücahidin’e verilen ABD desteğin kesilmesi, puritan Deobandi inancındaki Taleban’ın Afganistan’da sahneye sürülmesi, bunların hepsi aynı zamana rastlayacaktı... Sözkonusu kirli işlerin asıl nedeni, tekrarlamak gerekirse, bölge de yükselen İran etkisini engellemek ve fosil enerji tekelleri hesabına Afganistan’da bir istikrar sağlamak amacını taşımaktaydı. İran etkisini durdurma hesabı kadar, parçalı Mucahidin örgütlenmesinin Afganistan’a istenen politik istikrarı getirememiş olması da, Taleban’ın kurulup desteklenmesinde rol oynamıştı. Hazar petrollerini ve Türkmen doğal gazını Afganistan üzerinden Arab Denizi’ne, Hint Okyanusu’na indirmek isteyen -başta Unucal ve Delta Oil gibi- fosil enerji şirketleri, Afganistan’da işlerine uygun bir istikrar istemekteydiler...

 

Taleban’ı oluşturan Pashtun asıllı militanlar, Vahabi inancının Hindistan’daki türevi olan puritan Deobandi inancına bağlı idiler. Vahabi ve Deobandi okullarının İslam içindeki en büyük düşmanı, İran’ın Şia inancı ve bu inancın türevleri idi. Afganistan üzerindeki İran etkisi, Deobandi inancına bağlı Taleban ile kırılabilirdi ancak... ABD, Orta Asya politikalarında sorun yaratacak olan İran’ı Afganistan’dan ve bölgedeki tüm petrol ve doğal gaz nakli işlerinden uzak tutmaya çalışmaktaydı. Hatta Washington, İran İslam rejimini devirerek bu ülkede yeniden kendisine bağımlı bir yönetim oluşturmaya çalışmaktaydı ve ABD halen aynı çabasını sürdürmektedir... (Vahabi ve Deobandi okulları hakkında daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam + 6- İslam’ın üç temel akımından en büyüğü olan Sünni İslam’ın kültürel kökleri, Sünni İslam’ın dördüncü ve son ana kolu Hanbeli mezhebi, Ahmad ibn Hanbal, Ibn Taymiyya, Muhammed ibn- Abdulvahab ve Muvahhidun veya Vahabi öğretisi üzerine kısa notlar )

 

Fakat ileride, 2000 yılında ABD yönetimi, petrol ve gaz boru hatlarının geçişi konusunda, bu hatlardan Afganistan için de gaz isteyen, ve Washington ile pazarlık yapmaya çalışan Taleban ile anlaşmazlığa düşecekti. Unucol gibi şirketlerin baskılarının da etkisi ile Beyaz Saray, 11 Eylül 2001 provokasyonunu bahane ederek, bu ülkeyi, Afganistan’ı işgaledecekti (Daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Afganistan’ın işgali yedinci yılını, Irak’ın işgali beşinci yılını doldururken, emperyalist planlar, saldırganlıklar, yalanlar üzerine notlar + 4) Afganistan’a saldırının çok önceden planlandığı, petrol şirketlerinin manipülasyonları, ve Karzai rejimi üzerine notlar)

 

Görüldüğü gibi, uluslarüstü tekellerin azami kâr rotalarına göre yönünü belirleyen, kendi ürettiği militarizmin, kanla beslenen askeri-endüstri komplekslerin tutsağı olan ABD yönetimi, “Yeşil Kuşak” politikasının gereklerinden biri olarak Zia ul-Hak’ı iktidara taşırken, ve O’nun yönetimine ekonomik ve askeri destek sağlarken, sadece tekellerin elde edecekleri büyük kazançları ve Orta Asya egemenliği politikasını düşünmekteydi. Ruhunu üç kuruşluk kariyer ve iktidar uğruna Mephistophales’e (Şeytan’a, ABD’ye) satmış olan dar görüşlü Zia ul-Hak ise, anlaşılan, hizmet sunduğu ve kendisini destekleyen ABD yönetiminin, müttefiki sandığı Washington’un, değişen koşullarda ölümüne imza atacağını aklının köşesinden bile geçirmemişti.

 

Ataerkil feodal toplumsal ilişkilerin egemen olduğu bölgede sorunlar, asıl olarak askeri yöntemlerle, şiddetle çözülmektedirler, veya aslında daha karmaşık hale getirilmektedirler... Kısacası, ataerkil kültürün ve yanında emperyalist müdahalelerin egemen olduğu yörelerde askerler, ordular, politikanın içine daha derin biçimde çekilmekte, ve çoğu kez kariyerist satınalınmış bazı önderleri ve istihbarat yalanları ile aldatılarak kendi halklarına karşı kullanılmaktadırlar. Bu aldatmaların, provokasyonların dışında kalan veya kalmaya çalışan güçler ve önderler, Tekellerin “globalleşme” adını verdikleri doğal zenginlikleri ve pazarı kontrol altına alma operasyonlarına direnmeye çalışanlar, Nazi propaganda makinesinin pabucunu defalarca dama atacak kampanyalarla, emperyalist merkezlerin kontrolları altında olan en gelişmiş iletişim aygıtları kullanılarak karalamakta, üretilen yalanlarla kitleler kışkırtılmakta, emperyalist merkezlere direnen ülkelerde -emperyalist güçlerin askeri müdahalelerine yardımcı olacak- politik istikrarsızlıklar üretilmektedir...

 

Aslında benzer süreçler, şiddete ve askeri müdahalelere açılan yollar, giderek ateşi daha fazla yükselen, ekonomik-toplumsal krizleri tam bir süreklilik kazanmış olan emperyalist-kapitalist dünyamızın bütünü için de geçerli hale gelmektedir... Nüfusu 300 milyonu yeni bir miktar aşmış olmasına karşın dünyamızın yaklaşık 6,5 milyarlık kalanı kadar askeri harcama yapan, son verilere göre askeri harcamaları 1 trililyonu aşmaya başlamış olan militarizmin tutsağı ABD ise, tüm “demokrasi” söylemlerine karşın, yeryüzünde savaşı, şiddeti, anti-demokratik süreçleri besleyen asıl güç olarak ortaya çıkmaktadır. ABD’de oynanan iki partili demokrasi piyesinin sahne gerisinde, askeri-endüstri kompleksler, Pentagon durmaktadır. ABD’yi asıl olarak bu militarist güçler yönetmektedir. ABD ordusu, sonuna dek, tüm güçüyle politikanın içindedir, ve yakın gelecekte ABD’de de açık askeri müdahaleler olmaması için bir neden yoktur...

 

Emperyalist saldırganlıkların ürünü olarak içinde yaşadığımız toplumsal yıkım ve kargaşa koşullarda, ve bunun ayrılmaz bir parçası olan doğaya yönelik olağanüstü yıkım süreçleri içinde önemli olan, gerçeklere ahmakça gözleri kapayarak, “ordu politikanın dışında kalmalıdır” gibisinden boş ve aldatıcı gevezelikler yapmak yerine, orduların, silahlı kuvvetlerin, askerlerin, geniş emekçi halk yığınlarının yararlarından yana, barışçı bir dünyadan yana, doğal yıkımların durdurulabildiği yaşanabilir bir dünyadan yana nasıl tavır alabileceklerinin yolunu bulmaktır. Önemli olan, askerleri, insan soyunun toplumsal ve doğal bir yokoluşa sürüklenmesini engelleyebilecek tarafa çekmenin yolunu bulabilmektir. Fakat önce, düşünsel ve fiziki olarak o tarafı şekillendirebilmek gerekmektedir...

 

Böyle halktan yana bir taraf ise, mali-sermaye güçlerinin güdümündeki askeri darbelere zemin hazırlayan, “meşru” mazeretler üreten, kitleleri korkutarak darbecilerin safına iten bireysel terörün sahte hastalıklı kahramanlarını, birkısmı kolay kariyer elde etme uğruna gizli karanlık ilişkilere girmiş psikopat maceracı bazı karakterleri “solcu” gibi tanıtarak, -aynen kontragerillacı, CIA’cı merkezlerin istedikleri gibi- bunları “sol” un öncü karakterleri gibi tanıtmaya çalışılarak yaratılamaz. Böyle akıl ve moral dışı bir çizgiyi “solculuk” gibi tanıtarak, -aynen geçmişte olduğu gibi günümüzde ve gelecekte de- sadece halkın, emekci insanların haklı ekonomik, demokratik mücadelelerine zarar verilebilir, sosyalizmin önü kesilebilir...

Yusuf Küpeli

30 Ağustos 2011

yusufk@telia.com

 

Laden'in yakalanmayışı ile ilgili olarak oku: (...) Şahinler’in darbelerinin başarısı kesinlik kazanınca, George W. Bush TV kameraları karşısında, ailece yıllardır petrol işinde ortak oldukları Usame bin Laden’i ikiz kulelere saldırının sorumlusu ilanetmişti. Tüm bu baştan aşağı yalan yüklü propogandalara karşın, Laden’in önce Sudan yönetimi, ardından Pakistan kökenli Amerikalı işadamı Mansur Ijaz ve son olarakta Suudi Arabistan eski istihbarat şefi Prens Turki bin Faysal tarafından USA’ya teslim edilmek istendiği ve tüm bu tekliflerin CIA ve USA yönetimi tarafından geri çevrildiği basın organlarında yazılmaktadır. Prens Turki bin Faysal, Suudi sarayında -CIA ile birlikte- Laden’i özellikle desteklemiş olanlardandı. Sudan yönetimi, 1992’de ülkelerine gelmiş olan Laden’i, Clinton’un “USA Anti Terör Yasası”nı imzaladığı 1996 yılında sınırdışı etmişti. Açığa çıkan en önemli skandallardan biri de, 11 eylül olayından tam iki ay önce, temmuz 2001’in ilk iki haftası içinde Laden’in Dubai’deki USA hastahanesinde idrar yolları iltihabı nedeniyle tedavi görmesi ve aynı süre içinde lokal CIA görevlisi ile görüşmesidir. Laden aynı günlerde lokal CIA yöneticisi Lary Mitchell ile görüşmüştür. Dubai emirliği Laden’in 4- 14 temmuz 2001 tarihinde ülkelerindeki Amerikan hastahanesinde tedavi gördüğünü açıklamıştır. Lokal CIA şefi Lary Mitchell’de bu hastahanede Laden ile aynı günlerde görüştüğünü, fransızca yayın yapan İsviçre TV kanalı gazetecisi Labéviére’ye anlatmıştır. Laden Dubai’de lokal CIA görevlisi ile görüştüğü sırada, Clinton tarafından 1996 yılında imzalanan antiterör yasası gereği, USA güvenlik örgütleri tarafından izlenmekteydi. Yine Laden, 1998 yılında Kenya ve Tanzanya’daki USA elçiliklerine yapılan saldırıların sorumlusu olarak sözde aranmaktaydı...- Yusuf Küpeli

yukarıdaki paragrafın yeraldığı ilgili metinler için tıkla:

Yusuf Küpeli, Barbara Olson, ya da “9/ 11 Hakkındaki Tüm Yalanların Anası” + Yusuf Küpeli, 11 eylül konspirasyonu, USA, İsrail  

 Başa dön  

 

 

Yusuf Küpeli, Bazı silahlı kuvvetlerden ve askeri darbelerden örneklerle ordu-siyaset bağı ve “Ordu siyasetin dışında kalmalıdır!” yalanı üzerine notlar

 

1) Genel bir bakış ve Clausewitz

 

2) Fransız devrimi, Paris Komünü, ve ordu

 

3) Amerikan kurtuluş savaşı, içsavaş, ve ordu

 

4) Sovyet devrimi ve ordu

 

5) Çin devrimi, ve silahlı kuvvetler

 

6) Askeri müdahaleler üzerine kısa notlar

 

6- a) İran, Musaddık, CIA ve MI-6 darbesi

 

6- b) Guatemala, United Fruit Company, ve halkcı Cuhurbaşkanı Arbenz’e karşı CIA dabesi

 

6- c) Endonezya, Sukarno, Suharto, CIA ve MI-6 darbesi

 

6- d) Kongo (Zaire), Lumumba, Mobutu, CIA darbesi ve Lumumba’nın vahşice öldürülüşü

 

6- e) Yunanistan, anti-Nazist mücadele, İngiliz tuzağı ve içsavaş,NATO ve yasadışı Kontragerilla, Lambrakis cinayeti, CIA-Papadapoulos darbesi

 

6- f) Latin Amerika, Şili, Allende, CIA ve Pinochet darbesi üzerine notlar

 

6- g) Pakistan, Zülfikar Ali Butto, Zia-ul-Hak darbesi, CIA ve ISI’nin Afganistan işleri üzerine kısa notlar  

 

6- h) Sözü bağlarken ahmakça ve denetim altında bazı terör eylemlerinden ve provokatörlerden örneklerle 12 mart ve 12 Eylül müdahaleleri üzerine kısa notlar  (Bu son bölüm ve beraberinde kaynaklar bir ay içinde yüklenecektir.)

 

http://www.sinbad.nu/