not: Dede Korkut öyküleri ile ilgili aşağıdaki metin, aslında, yakında sinbad.nu'ye yüklenecek olan TÜRK DİLLERİ VE BU DİLLERİ KONUŞAN HALKLAR ÜZERİNE bilgiler veren bir kitabın bölümlerinden birisidir. Bu metin, 1 Ağustos 2012 (2012. 08. 01) günü gözden geçirilip bazı eklemeler ve dilde düzeltmeler yapılarak yeniden yazılmıştır. Sözkonusu metnin bağımsız olarak ta okunabileceğini düşündüğüm için, önceden Sinbad'a yüklemeyi uygun buldum. Sanırım ilginizi çeker. İyi okumalar dileğiyle.- Yusuf Küpeli

 

Yusuf Küpeli, TÜRK HALK EDEBİYATININ EN GÜZEL ÖRNEKLERİNDEN “DEDE KORKUT ÖYKÜLERİ” VE BU ÖYKÜLERİN HOMEROS’UN ODYSSEIA (ODYSSÉEN) DESTANI  İLE BAĞLARI ÜZERİNE ÇOK KISA NOTLAR

 

(...) Bazı bilgilere göre Dede Korkut öyküleri, 1700’lü yıllarda, fransızca, ingilizce, ve rusca dillerine çevrilmiştir. Dede Korkut’un almanca çevirisi ise, H. F. Von Diez tarafından Dresden Kraliyet Kütüphanesi’nde bulunan orjinal metinden 1815 yılında yapılmıştır. İşte asıl bu çeviriden sonra Dede Korkut öyküleri Batı dünyasının aydınları arasında tanınır hale gelmiştir. Dresden Kraliyet Kütüphanesi’nde bulunan nüsha, oniki (12) öyküden ve bir de giriş bölümünden oluşmaktadır... Sonradan, 1950 yılında İtalyan türkolog Ettoro Rossi, Vatikan Kütüphanesi’nde bir Dede Korkut kitabı daha keşfetmiştir. Bu son bulunan nüsha ise, altı öykü ve bir giriş kısmı ile birlikte yedi bölümden oluşmaktadır...

 

 

TÜRK HALK EDEBİYATININ EN GÜZEL ÖRNEKLERİNDEN “DEDE KORKUT ÖYKÜLERİ” VE BU ÖYKÜLERİN HOMEROS’UN ODYSSEIA (ODYSSÉEN) DESTANI  İLE BAĞLARI ÜZERİNE ÇOK KISA NOTLAR

 

Önce, Van Gölü’nün kuzey kıyılarından başlıyarak Erzurum’a, oradan Musul’a ve ileride Bağdat’a ve Tebriz’e dek egemen olacak Kara Koyunlu Türkmen aşiretleri konfederasyonu, başlangıçta, Güney Kafkasya’ya ve Bağdat’a egemen Moğol asıllı Jalayirid Hanedanı’nın vasalı (kölesi) idi. Daha sonra bağımsızlığına kavuşacak ve 1410 yılında Bağdad’ı Jalayirid Hanedanı’nın elinden alacak ve 1432’de bu hanedana bütünüyle sonverecek olan Kara Koyunlu Aşiretler Konfederasyonu, en güçlü döneminde, Basra Körfezi’ne dek yayılacaktı. Oğuz türkçesi konuşan, ama aralarında Kürt aşiretleri de bulunan bu devlet, Kara Koyunlu Devleti (1365/ 75/ 80- 1468/ 69) Şia inancına bağlı idi. Eğer okuduğum metinler gerçeği ifade ediyorlarsa, bunlar Oğuz Türkçesi konuşmakla birlikte, resmi yazışma dili farsça idi... Konumuz açısından önemli olan, bunların, Kara Koyunlu aşirelerinin birkısmının Güney Kafkasya’da yaşıyor olması, aynı aşiretlerin grekçe konuşulan Trabzon İmparatorluğu (1204- 1461)ile komşulukları, Ermeni halkı ile aynı bölgede yaşıyor olmaları, ve Şia inancına, Sufi inançlara bağlı olmalarıdır...

 

Tam başlangıç tarihi on- onbeş yıl kadar tartışmalı olan Kara Koyunlu aşiretler konfederasyonu ile yaklaşık aynı zamanda ama, daha güneyde, 1340’lı yıllarda Diyarbakır yörelerinde kendilerini göstermeye başlayan Ak Koyunlu aşiretleri, Kara Koyunlular gibi 1370’li yılların ikinci yarısında devletleşme sürecine gireceklerdi. Akkoyunlu Devleti (1378- 1508), -aynen Karakoyunlu’lar gibi- Oğuz türkçesi konuşan Türk aşiretleri tarafından kurulacaktı. Bu devletin resmi yazışma dili de farsca olacaktı... Kara Koyunlu’dan daha uzun ömürlü olan Ak Koyunlu Aşiretler Konfederasyonu (1378- 1508), Diyarbakır’ı merkez yaparak Kara Koyunlu’nun egemenlik alanına doğru genişleyecekti. Ak Koyunlu Aşiretler Konfederasyonu’nun, 1468 yılında Kara Koyunlu devletine sonvermesinin ardından, 1387 yılında Kara Koyunlu’nun eline geçmiş olan Tebriz, 1469’dan itibaren Akkoyunlu’nun başkenti olacaktı...

 

Timurlenk İmparatorluğu’nun kalıntısı olan, 1402 Ankara Savaşı sırasında Timurlenk’in safında savaşa katılmış olan Ak Koyunlu aşiretleri, çoğunluklu olarak Sünni İslam inancına bağlı idiler. Ak Koyunlu Türkmen Aşiretleri Konfederasyonu, Karakoyunlu’ya göre çok daha geniş bir alana hükmedecek, ve daha güçlü bir devlet yapısına sahibolacaktı... Fatih Sultan Mehmed’in (II. Mehmed, 1432- 1481), Anadolu içlerine girmiş olan Ak Koyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın (1423- 1478; yönetimi, 1453- 78) ordusunu 11 Ağustos 1473 günü Otlukbeli denen mevkide ağır bir yenilgiye uğratmasının ardından zayıflamaya başlayacak olan Ak Koyunlu devleti, sonunda, yine Oğuz türkçesi konuşan ama, Şia inancına bağlı olan Türkmen aşiretleri karşısında yenilgiye uğrayacaktı... İran Safavi Hanedanı’nın (1501/1502- 1736) kurucusu Şah İsmail (1487- 1524), 1501 yılında Tebriz’i elegeçirecek, 1506- 1508 yıllarında Irak’a egemen olacak, ve Ak Koyunlu Hanedanı’nın sonunu getirecekti...

 

Başlangıçta Diyarbakır (Amid) merkezli olan Ak Koyunlu Aşiretler Konfederasyonu, Uzun Hasan (yönetimi, 1453- 78) önderliğinde, 1468 yılında, Bağdad’ı, Basra Körfezi’ne dek tüm Irak’ı, ve bütünüyle Batı İran’ı, Güney Kafkasya’yı, Tebriz’i elegeçirecekti. O yıldan itibaren Ak Koyunlu Aşiretler Konfederasyonu, tüm Güney Kafkasya’dan Anadolu’nun doğusuna, Basra Körfezi’ne dek tüm Irak’a, ve bütünüyle İran’ın Batısına egemen bir devlet haline gelecekti... Osmanlı imparatorluğu tarafından zayıflatılmış olan sözkonusu devlet, daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, 1501 yılında başkenti Tebriz’i, Safavi Hanedanı’nın kurucusu Şah İsmail’e kaptıracak, ve tüm gücünü yitirecekti... Anlatının bu bölümünde bizler için önemli olan, Ak Koyunlu aşiretlerinin bir dönem Güney Kafkasya’da egemen olmaları, Ak Koyunlu Hanedanı ile grekçe konuşan Trabzon Rum İmparatorluğu Hanedanı arasında evliliğe dek uzanan yakın ilişkilerin kurulması, Ak Koyunlu aşiretlerinin Güney Kafkasya’da Ermeni toplumu ile iç içe olmaları, ve yine grek alfabesi kullanan Karamanoğulları Beyliği ile Ak Koyunlu yönetimi arasındaki sıkı bağlardır. Bizans kroniklerine (güncelerine) göre, aralarında Kara Osman’ın da (yönetimi, 1378- 1435) olduğu birçok Ak Koyunlu önderi, Bizans prensesleri ile evlenmişlerdir... Tüm bunlar, hem Kara Koyunlu dönemi aydınlarının ve hem de Ak Koyunlu dönemi aydınlarının Grek kültürüne yabancı olmadıklarını, bunların arasında grekçe bilenlerin, hatta bu dilden çeviri yapabilenlerin bulunduğunu göstermektedir...

 

Kısacası, ister çoğunlukla Şia inancına bağlı Kara Koyunlu Türkmen Aşiretleri Konfederasyonu olsun, ister çoğunlukla Sünni inanca bağlı Akkoyunlu Türkmen Aşiretleri Konfederasyonu olsun, bunların hepsi de 1300’lü yılların ikinci yarısından itibaren Güney Kafkasya’da, Anadolu’nun kuzeydoğusunda kendilerini göstermişlerdir, ve bunların hem Bizans ile ve hem de Trabzon İmparatorluğu ile, kısacası Grek kültürü ile bağları olmuştur...

 

Serüvenleri Dede Korkut halk öykülerine konu olan Türkmen aşiretleri, Kara Koyunlu, veya daha çok Ak Koyunlu konfederasyonuna dahil olanlardır. Bunlar, Kuzeydoğu Anadolu topraklarının, ya da Güney Kafkasya’nın Türkmen aşiretleri olmaktadırlar... Sonuçta, bir yedi (başlangıç bölümü ve altı öykü) ve bir de oniki öyküden oluşan iki ayrı nüshası bulunabilen, ve birçok araştırmacıya göre muhtemelen 1300’lü yıllarda, hem Kara Koyunlu ve hem de Ak Koyunlu devletlerinin egemenliklerinin başlamakta olduğu dönemde -mükemmel bir Oğuz türkçesi ile- kaleme alınmiş olan “Dede Korkut Öyküleri”, Anadolu’nun kuzeydoğusunda, Güney Kafkasya’da yaşayan Türkmenlerin serüvenlerini anlatmaktadır. Kadınlarının da kılıç kullanıp erkeklerle yarıştıkları bu Türkmen aşiretlerinin, henüz katı feodal Sünni İslam’dan, merkezi monarşilerin ideolojisi böyle bir islamdan oldukça uzak oldukları, asıl olarak Sufi inançlara sahiboldukları güçlü biçimde hissedilmektedir... Yalnız, bu öykülerin arasına, daha önceki dönemlerde ve biraz farklı coğrafyalarda yaşamış olan Türkmenlerin serüvenleri de karışmış olabilir, bu yönde iddialar mevcuttur...

 

Diğer yandan, Dede Korkut öykülerinin kaleme alınışları ile ilgili tarihleri biraz daha önceye, veya sonraya taşıyan arştırmacılar da bulunmaktadır. Ayrıca, Dede Korkut öykülerine konu olan serüvenlerin birkaç yüzyıl daha erken dönemlere ait oldukları ama, 1300’lü yıllarda kaleme alındıkları hakkında iddialar da bulunmaktadır. Akla pek ters gelmeyen tüm bu iddialar aslında tartışılabilirler ama, bu metnin amacı, tarihleri tartışmak değil, Dede Korkut öyküleri ile Homeros’un Odysseia (Odysséen) destanı arasındaki ortaklıklar hakkında bilgiler vermektir...

 

Bazı bilgilere göre Dede Korkut öyküleri, 1700’lü yıllarda, fransızca, ingilizce, ve rusca dillerine çevrilmiştir. Dede Korkut’un almanca çevirisi ise, H. F. Von Diez tarafından Dresden Kraliyet Kütüphanesi’nde bulunan orjinal metinden 1815 yılında yapılmıştır. İşte asıl bu çeviriden sonra Dede Korkut öyküleri Batı dünyasının aydınları arasında tanınır hale gelmiştir. Dresden Kraliyet Kütüphanesi’nde bulunan nüsha, oniki (12) öyküden ve bir de giriş bölümünden oluşmaktadır... Sonradan, 1950 yılında İtalyan türkolog Ettoro Rossi, Vatikan Kütüphanesi’nde bir Dede Korkut kitabı daha keşfetmiştir. Bu son bulunan nüsha ise, altı öykü ve bir giriş kısmı ile birlikte yedi bölümden oluşmaktadır...

 

Sözkonusu iki orjinal nüshanın Dresden Kraliyet Kütüphanesi’ne ve Vatikan Kütüphanesi’ne nasıl ulaşmış oldukları hakkında bir bilgi elime geçmedi ama, önemli olan -değişik Türk yönetimlerinin vaktiyle değer verip saklayamadıkları kültür hazinelerinden bazıları’nın- Batılılar tarafından saklanıp gün yüzüne çıkartılmış olmasıdır...

 

Önceki bölümlerde belirtmiş olduğum gibi Vatikan, 1240’lı, 1250’li yıllardan itibaren Moğollar ile, özellikle Il Kağanlığı (İlhanlı) ile dostca ilişkiler aramıştı. Vatikan, -Güney Kafkasya’yı ve Doğu Anadolu’nun büyük bölümünü içine alan- Il Kağanlığı (İlhanlı, 1256- 1353) İran’ına elçiler yollamıştı. Çin’de Kubilay Kağan ile dostluk kuran Venedikli büyük gezgin Marko Polo (1254- 1329) yaklaşık aynı dönemde uzun gezisini yapmıştı. Yine aynı dönemde, daha birçok batılı gezgin ve misyoner Kafkaslar üzerinden Doğu’ya doğru yola çıkmışlardı... Bu gezginlerden ve elçilerden bazılarının yanlarında Dede Korkut Öyküleri’nin nüshaları ve daha başka yapıtlarla dönmüş olmamaları için bir neden yoktur...

 

Daha yaşadığı dönemde “Büyük” İskender’in (Alexander the Great, İ. Ö. 356- 323) egemen olduğu alanın dört katı büyüklükte bir imparatorluk kurmuş olan Cengiz Kağan (Temuçin, 1155?- 1227), savaşlardaki tüm acımasızlığına karşın, ticaret yollarını güvenlik altına alarak Doğu- Batı ilişkilerinin tarihte ilk kez en üst noktasına ulaşmasına, yoğunlaşmasına yardımcı olmuş bir karakterdir. O, aynızamanda mükemmel ve hızlı işleyen bir posta ağı kurmuştu... Sonuçta, 1200’lü yılların ortalarında, ve 1300’lü yıllarda, Doğu- Batı ilişkilerinin yoğunlaşmış olduğu bu dönemde, kimliklerini bilemediğim bazı Batılı gezginler, Çin’e dek ulaşmış Hiristiyan misyonerler, veya elçiler, sözkonusu Dede Korkut nüshalarını alıp Vatikan’a getirmiş, Alman Kralı’na vermiş, veya Batılı prenslerden birine armağan etmiş olabilirler...

 

Daha önce, 2006 yılında, “Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam” adlı kitapta da kısaca yazmış olduğum gibi, oniki (12) öykülük bir nüshanın, ve yine giriş bölümü ile birlikte yedi anlatıdan oluşan bir başka nüshanın bulunmuş olması sonderece ilginçtir. Ya da bu durum özel olarak benim ilgimi çekmektedir... Türkiye’de tanınmış bazı yazarların bu oniki öykü için, “bir destanın parçaları olabilecekleri” konusundaki yorumları, ya da daha doğrusu spekülasyonları, bence, tamamen gerçek dışıdır, mesnetsiz bir uydurmadır...

 

Daha başka bazı kişilerin de dikkatini çekmiş olduğu gibi bu anlatılar, farklı karakterlere ait serüvenler, birbirlerinden tamamen bağımsız öykülerdir. Öykülerin sayısı ise, yani yedi ve oniki sayıları ise, yaklaşık tüm mitolojilerde kutsallığı, bütünselliği, makrokozmosu simgeler. Bu sayıların kutsallıkları ve makrokozmosu, bir bütünselliği simgeliyor olmaları düşüncesi, kökleri değişik ölçülerde Hint-İrani mitolojilere, Veda dinine, Zoroastrianism’e, Mithraism’e ve bunlarla bağlantılı diğer mitolojilere, Zoroastrianism inancı ile bağlantılı Platon (Eflatun) felsefesine, ve buradan Hiristiyanlığa uzanan Sufi İslam için de geçerlidir. Kısacası, Sufi İslam dahil adları sıralanmış olan tüm bu inançlar, düşünce biçimleri içinde, yedi ve oniki sayıları, bir çemberi, marokozmosu (evreni), bütünselliği simgelerler...

 

Sonuçta, bu satırları yazanın düşüncesine göre Dede Korkut Öyküleri’nin oniki adet veya yedi adet olarak bulunmuş olmaları, zamanında böyle formüle edilmiş olmaları nedeniyledir; bir bütünselliği, makrokozmosu (tam bir evreni) ifade ediyor olmaları nedeniyledir. Bu evren içindeki mikrokosmoslar ise, öykülerin kahramanlarından başkaları değildir. Kısacası, Dede Korkut öyküleri, diğer halklara özgü birçok benzerinde olduğu gibi tamamen inanca, dünya görüşüne, evren anlayışına uygun olarak formüle edilmişlerdir. Anlatıcılar, farklı oniki serüven ile, veya farklı yedi serüven ile, bir çemberi, bütünselliliği, makrokozmosu tamamlamışlardır... “Uzman” geçinen bazı kişilerin mesnedsiz spekülasyonlarında olduğu gibi bu öykülerin “bir destanın parçaları olma”, veya “tamamı bulunamamış bir destanın parçaları olma” gibi bir durumları yoktur. Bunların herbiri, farklı karakterlere ait, ve başlı başına bağımsız serüvenlerdir...

 

Kökleri -sonderece insancıl- Mesopotamya destanı Gılgamış’a, İsadan Önce üç binlerde yaşamış ve can yoldaşı doğa insanı Enkidu’nun ölümünü görerek kendi ölümünü düşünmüş ve ölümsüzlüğün çaresini aramak için yollara düşmüş Ur kralı Gılgamış’ın arslanları elleri ile parçalayan yoldaşı Enkidu’ya uzanan Dor (Dorian) Greklerine ait Herakles (Heracles, Hercules, Herkül) efsanesi de oniki parçadan oluşur. Herakles’in tamamlaması gereken oniki görevi vardır. Anlaşılmış olacağı gibi bu oniki görev, bir çemberin, bir bütünselliğin oluşturulmasından, makrokosmosun (evrenin) ifadesinden başka birşey değildir. Yine, Medler ve ilk Babil’in mirascısı intilkamcı Kaldeliler tarafından birlikte yapılan bir saldırı sonucu İ. Ö. 612 yılında yerle bir edilip yakılan tüccar-militarist Asur İmparatorluğu’nun başkenti Nineve’nin 20 bin tabletlik büyük devlet kütüphanesinin külleri arasında yaklaşık zamanda bulunmuş olan -Akad dilinde yazılmış- Gılgamış (Gilgamesh) destanı da oniki tabletten oluşmaktadır. Bu bir bütünselliği, makrokosmosu (evreni) ifade eden oniki sayısı ile bağlantılı olarak kurgulanmış bütünsellik arayışları, Yahudiliğin oniki aşireti, İsa’nın oniki havarisi, İran Şia inancının oniki imamı (inancın oniki tamamen saf, temiz azizi) gibi daha başka örneklerle, Atlantik’ten Çin’e dek uzanan örneklerle sürer gider...

 

İran Şia inancının kültürel kökleri, İslamiyet öncesi İran inancı Mazdaizm (Zoroastrianizm) ile bağları üzerine mükemmel bir araştırması olan konunun uzmanı değerli araştırmacı Henry Corbin’in açıklamaları ile sözkonusu oniki imamın her biri, -aslında kutsallaştırılan ve bir bütünselliğin simgesi haline gelen- oniki sayısının herbir sayısı, Zodiac’ın oniki işaretini, oniki “burcunu” simgelemektedir. Daha önce “Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam” adlı kitapta da yazmış olduğum gibi, kökeni, Mezopotamya medeniyetlerinin gökle ilgili gözlemlerine, İ. Ö. 4500- 4000 yıllarında başlayan Sümer medeniyetine uzan, ve Grekçe de “hayvan çemberi” anlamına gelen Zodiak, astronominin ilkel biçimi astrolojiye göre, Güneş’in arkasında olduğu düşünülen, dünyanın yörüngesi boyunca ve güneşin görülebilen kısmı boyunca gökte dokuz derecelik bir elips çizerek uzanan düşünsel kuşak olmaktadır. Güneşten en uzak mesafede olan ve ancak 1930 yılında keşfedilebilen Pluto dışındaki planetleri, güneşin ve ayın görülebilen kısımlarını kapsayan ve aynı planetlerin yörüngeleri ile bağlantılı olan, ve Güneş ve Ay tutulmaları ile de ilişkisi kurulan bir kuşaktır Zodiak. Boylamlara 30 derece yatıklıkta açı yapan ve oniki eşit parçaya ayrılan (360: 12= 30derece), ya da değişik dünyevi hayvan sembolleri ile ifade edilmiş oniki “burca” bölünen düşünsel bir band olmaktadır Zodiak. İnanca göre, bu düşünsel/ kurgu oniki burç, doğum tarihlerine bağlı olarak insanların “kaderlerini” etkilemektedir...

 

İslam ve önceki mitolojilerin kozmolojilerine (evren anlayışlarına) göre, merkezinde dünya olduğu düşünülen bu elips biçimindeki band, göksel çizgi veya asıl adıyla Zodiak (hayvan çemberi) boyunca güneşin dünyanın etrafında döndüğü farzedilmiştir. Sözkonusu düşünsel band, Zodiak, güneş, ay ve ayrıca görülebilen beş planeti, Saturn, Jupiter, Mars, Venus, Mercury ile birlikte toplam yedi gök cismini içine almaktadır... İ. Ö. 539’da, Pers İmparatorluğu’nun Babil’i (ikinci Babil, Kalde Hanedanı, İ. Ö. 625- 539) yıkmasının ardından, Babil’den alınıp İranlılaştırılan ve yılı 365 gün olarak hesaplayan takvim de aynı nedenle, astronominin ilkel biçimi olan astrolojinin hesaplanmış oniki burcuna dayanılarak, sözkonusu kurgu göksel çemberin oniki eşit parçasına dayanılarak oniki aya (oniki burca, Zodiak) ayrılmıştır. Yine sözkonusu takvimin haftaları içinde de yedişer gün bulunmaktadır... Bu da şüphesiz yedi sayısının aynı biçimde kutsallığı, bir bütünselliği, aynen oniki gibi makrokozmosu simgeliyor olması ile ilgilidir...

 

Kısacası, oniki sayısı ve yine bunun gibi bir bütünselliği, makrokosmosu simgeleyen yedi sayısı (güneş, ay ve ayrıca görülebilen beş planeti, Saturn, Jupiter, Mars, Venus, Mercury ile birlikte toplam yedi gök cismini ifade eden sayı), yaklaşık tüm mitolojilerde kutsanmıştır. Destanlar, efsaneler, efsaneleştirilmiş kahramanlık anlatıları, köken arayışları, inançlar bu sayılarla özdeşleştirilerek güçlendirilmeye, bir tamlığın, bütünselliğin, makrokosmosun (evrenin) ifadesi olarak yansıtılmaya çalışılmıştır. Eski Babil’de “Marduk’un yere, insanların arasına inmesine yardımcı” olan yedi katlı Babil Kulesi gibi... Zoroastrianism’in yaratıcı gücü Ahura Mazda’nın (Akıllı Efendi), önce yedi varlık yaratmış olması gibi... Mazdaizm’in çember biçiminde resmedilen evreninin “ahmak yıkıcı şeytan” Ahriman tarafından yedi parçaya bölünmüş olması gibi... Harran’ın Sabian (Yediciler) kültüründe tek bir “Yaratıcı’nın yedi farklı görünümü” olan aynı gök cisimleri, güneş ve ay ile birlikte yukarıda adları sıralanmış beş planet gibi... Eski Ahit’te (Tevrat), Musa’nın Birinci Kitabı’nda (Tekvin/ Yaratma), Bab 1’de, “yaradılış” öküsünde, ve Bab 2’de, dünyanın ve insanın yedi günde yaradılmış olduğunun anlatılması gibi... İslam inancının en önemli kültürel kaynağı olan Yahudi inancında yedi önemli gün ve yedi kollu şamdan bulunması gibi... Hac ziyaretinde Kabe’in etrafında yedi kez dönülerek “Allah’ın varlığının yedi işaretini tanıma” çabası gibi... Değişik mitolojilerde yeralan yedi akıllı adam, yedi uyuyan, yedi peygamber, yedi iklim, yedi deniz, Sinbad’ın yedi serüveni, gök kuşağının yedi rengi, haftanın yedi günü olması gibi, yedi ile ilgili sıralama uzayıp gitmektedir... Sonuçta, yedi sayısıda, aynen oniki sayısı gibi, bir bütünselliği, bir çemberi, makrokozmosu simgelemektedir...

 

Birbirleri ile derin alışveriş içinde oldukları anlaşılan tüm bu kültürlerin açıkça göstermiş oldukları gibi, Dede Korkut öykülerinin oniki öykü olarak bulunmuş olması, ne bir tesadüftür, ve ne de bu farklı oniki öykü, tamamı kayıp bir destanın parçalarıdır. Nasıl Herakles (Herkül), oniki adet görevi ile bir çemberi, evreni tamamlamış ise, nasıl bir yıl oniki ay ile tamamlanıp bir bütünselliği oluşturuyorsa, oniki adet Dede Korkut öyküsü de, bir çemberi, bütünselliği tamamlamakta, makrokozmosu, evrensel bir bütünlüğü simgelemektedir. Nasıl Herakles’in oniki serüveni bir bütünselliği, makrokozmosu (evreni) ifade ediyorsa, oniki Dede Korkut öyküsü de aynen bunun gibi bir bütünselliği, makrokozmosu simgelemektedir... Diğer yandan, başlangıç, giriş bölümü ile birlikte yedi parçalı bir nüshanın daha bulunmuş olması, muhtemelen, yukarıda özetlenmiş olan yedi sayısının sembolik anlamı, bir bütünselliği ifade ediyor olması ile bağlantılıdır...

 

Dede Korkut Öyküleri ile Homeros’un Odysseia (Odysséen) destanı arasında, veya Odysseus’un serüvenleri ile Dede Korkut Öyküleri’nin kahramanlarının serüvenleri arasında birçok ortaklıklar vardır... İonia Grekleri’nden olduğu söylenen Homeros, şimdiki güzel Batı Anadolu kenti İzmir’de (Smyrna) İ.Ö. 800’lü veya 700’lü yıllarda yaşamış bir halk ozanıdır. O, Truva (Troja) Savaşı’nı anlatan Ilyada Destanı’nı ve aynı savaşın sonunda -Truva’nın düşmesini sağlayan “tahta at” hilensinin bulucusu- Odysseus’un serüvenlerini anlatan Odysseia Destanı’nı kaleme alan kişidir. Ya da, anılan iki destanın Homeros tarafından kaleme alındığı sanılmaktadır... Homeros’un kimliği açık olarak bilinmemekle birlikte, şiir diliyle yazılmış sözkonusu iki destandaki öykülerin, İonia Grekleri’nin yüksek bir medeniyet seviyesine ulaştıkları yıllarda derlenip yazı diline geçirildikleri düşünülmektedir...

 

Pelepones (Mora) Yarımadası’na kuzeyden ilk yığınsal Grek göçü, İ. Ö. yaklaşık 2000’li yıllarda olmuştur. Yaklaşık İ. Ö. 1250 yılında Truva’yı (Troja) yıkanlar, bu ilk gelmiş olan Akha Grekleri’dirler. İ. Ö. 1100- 1000 yıllarında, henüz yazı dilleri olmayan ve herşeyi tahribeden çok daha barbar Dor (Dorian) Grekleri -yine kuzeyden- Pelepones Yarımadası’na inmişlerdir. Bu ikinci Grek göçünün karakterleri, yeni gelenler, kendilerinden önce gelmiş olan Akha Grekleri’nin önemli kısmını Batı Anadolu’ya doğru göçe zorlamışlardır...

 

Girit’i de işgaledecek olan Dor (Dorian) Grekleri’nin gelmiş oldukları sözkonusu dönem, yazılı belge yokluğu nedeniyle, “karanlık çağ” olarak anılmaktadır. Dor baskısı altında İ. Ö. 1000’li, ve 900’lü yıllarda Batı Anadolu’ya yerleşen bu en erken Grekler, İonia medeniyetini yeşertmişler, ve Doğu Karadeniz kıyılarını kolonileştirmişlerdir... İşte Homeros, Batı Anadolu’ya göçedip orada İonia medeniyetini yeşertmiş olan Akha Grekleri’ndendir. Zaten Truva (Troja) savaşı ve Odysseus’un serüvenleri ile ilgili anılar, sözkonusu olaylarla ilgili sözlü edebiyat, doğal olarak bu Greklerin, Akha Grekleri’nin hafızalarında yaşamıştır, ve muhtemelen zaman içinde idealizasyonlara, mitolojik figürlerle karışıp efsaneleşerek birtakım değişikliklere uğramıştır... Troja (Truva) savaşı ile Homeros’un destanlarının kaleme alınışları arasında 500 yıl kadar bir zaman aralığı mevcuttur. Sözkonusu savaşın İ. Ö. yaklaşık 1250 yılında yaşandığı düşünülmektedir ve Ilyada ile Odysseia destanları ise bundan 500 yıl kadar sonra, yani İ. Ö. yaklaşık 750 yılı civarında kaleme alınmışlardır. Fakat anlatıların bundan önce de sözlü edebiyat olarak sürdükleri bellidir...

 

Homeros’un destanlarından ikincisi olan Odysseia (Odysséen) destanı ile Dede Korkut Öyküleri’nin kahramanlarının serüvenleri arasındaki derin ortaklıkların en önemli iki tanesi söyle özetlenebilir...

 

Odysseus, oniki denizci arkadaşı ile birlikte Sicilya kıyılarında Cyclop Polyphemus’un eline esir düşer ve bu devin mağarasına hapsedilir. Cyclop Polyphemus, sadece tepesinde tek bir gözü olan insan görünümlü devdir ve insan yemektedir... Grek mitolojisinde Cycloplar, insan yiyen tek gözlü devlerdir ve Cycloplar’ın en ünlüleri, Deniz tanrısı Poseidon ile nymph Thoösa’dan olma Polyphemus’dur (nymphler, dişi yetişki karakterler olup, cinselliği, canlı doğa güçlerini simgelerler. Nymphler, ırmaklarda, nehirlerde, dağ başlarında, ormanlarda, denizlerde bulunurlar, dansederler vs. Kısaca bunlar, birçeşit su perileri, ırmak perileri, orman perileri vs. olarak tarif edilebilirler.)... Odysseus, Cyclop Polyphemus’u sarhoş edip uyuttuktan sonra O’nun gözünü kör edecek ve sağ kalan altı yoldaşı ile koyun postları içinde Polyphemus’un mağarasından kaçmayı başaracaktır... Gözleri görmeyen Cyclop Polyphemus, elleri ile koyun postlarına dokunduğu için, bunların içinde kaçan Odysseus’u ve yoldaşlarını farkedemeyecektir...

 

Dede Korkut’un kahramanlarından Basat’ın serüveni, Odysseus’un yukarıda özetlenmiş olan serüvenini andırır... Basat’ta, Polyphemus benzeri bir dev olan “Tepegöz”ü Odysseus’un yöntemine benzer bir yöntemle yenecek, ve obasına dönmeyi başaracaktı... Olayın gerçeği, Basat’ın serüveni, Odysseus’un sözkonusu serüveninin Türkleşmiş bir biçimidir... Odysseia (Odysséen) destanı, Dede Korkut öykülerinden yaklaşık 2000- 2100 yıl önce kaleme alınmıştır.

 

Uzun değişik serüvenlerin ardından -Yunanistan’ın batısındaki İonia Denizi’nde, Kefallinia Adası’nın doğusunda yeralan- İthaki (Ithaka) adasına, yurduna, eşi Penelope’ye dönen Odysseus, hiç ummadığı bir durumla karşılaşacaktır... Uzun süren yokluğunun sonucu olarak O, Odysseus, artık yurdunda öldü sanılmaktadır. Odysseus’un eşi, sadakatın sembolü güzel Penelope, taliplerini oyalayamaz duruma sürüklenmiştir... Birçok güçlü karakter Penelope ile evlenip Odysseus’un evine ve topraklarına elkoymaya çalışmaktadır. Bunlar arasında bir yarış düzenlenmiştir. Kılık değiştiren, gerçek kimliğini gizleyen Odysseus, Penelope’nin taliplerinden biri gibi sözkonusu yarışa katılacaktır. O, Penelope’nin diğer tüm taliplerini öldürecek, eşi dahil herşeyine yeniden sahip olacaktır...

 

Odysseus’un yukarıda özetlenmiş olan son serüveni ile Dede Korkut’un kahramanlarından Bamsı Beyrek’in serüveni hemen hemen birbirlerinin aynısıdır. Uzun yıllar obasından ayrı kalan, ve öldü sanılan Bamsı Beyrek, tam eşine yeni talipler çıkmışken, kılık değiştirerek obasına dönecek, ve rakiplerini alt ederek kendisine ait olanları geri alacaktır...

 

Aslında, Odysseia (Odysséen) destanı ile Dede Korkut öyküleri arasında daha birçok paralellik bulunmaktadır ama, yukarıda özetlenmiş olan iki serüven, benzerliklerin en güçlü ve önemli olanlarıdır...

 

Sözkonusu benzerliklerin nedenleri üzerine tek bir açıklama olabilir... Dede Korkut öykülerinin kaleme alındığı 1300’lü yılların bazı Türk aydınları, Dede Korkut adını kullanan kişi, ve belki başkaları, Homeros’u eski Grek dilinden, ya da bir çevirisinden okumuşlardır. Homeros’un arapça veya farça çevirisi olabilir... Daha önce aynen şunları yazmıştım: “(...) Al-Mamun’un yönetimi yıllarında (813- 833), tüm eski Grek bilimiyle ve felsefesiyle ilgili yapıtlar arabçaya çevrileceklerdi. Aynı amaçla Aklın Evi (Bayt al-Hikmah) adını alan bir akademi kuracaktı. Bu akademide çalışan çevirmenlerin çoğu Hiristiyanlardan oluşmaktaydı...” Belki de, Homeros’un Ilyada ve Odysseia destanları çoktan Oğuz türkçesine çevrilmişlerdi... Tüm bunların olmadığını farzedecek olsak bile, grekçe konuşan Trabzon İmparatorluğu ve yine grekçe konuşan Bizans ile yakın ilişkile içinde olan 1300’lü yılların Kara Koyunlu ve Ak Koyunlu Türkmenleri arasında grekçe bilen birileri mutlaka vardı. Bunların Homeros’u okumamış olmaları, ve Odysseus’un bazı serüvenlerinin Türkler arasında da anlatılıyor olmaması için bir neden yoktur... Diğer yandan, günümüzün en yetkin Osmanlı tarihçilerine göre, 1453 yılında, henüz 21 yaşında Konstantinoupolis’i (İstanbul) alarak Bizans tarihini sonlandıran II. Mehmed (Fatih Sultan Mehmed, 1432- 1481; yönetimi, 1451- 81), çok iyi eski grekçe bilmekteydi. O, Homeros’un Ilyada ve Odysseia destanlarını bizzat grekçeden okumuştu... Yine aynı tarihçilere göre II. Mehmed, İstanbul’u aldıktan sonra, “Bu, Truva’nın rövanşıdır!”, diyecek, veya aynı anlamı veren bir söz edecekti...

 

Sultan II. Mehmed’in (1432- 1481) mükemmel eski grekçe bildiği tarihçiler tarafından belirtildiğine göre, ondan 100- 150 yıl kadar önce yaşamış birtakım Türk aydınlarının da grekçe bilmemeleri için bir neden yoktur. II. Mehmed’in eğitmenleri de Türk idi... Dede Korkut halk öykülerinin kaleme alınmış olduğu dönemi 1300’lü yıllar olarak kabuledecek olursak eğer, II. Mehmed’den bir yüz yıl kadar önce, 1300’lü yıllarda yaşamış olan bazı aydın Oğuz Türkleri’nin grekçe bilmemeleri için bir neden yoktur. Zaten, serüvenleri Dede Korkut halk öykülerine konu olan Türk aşiretlerinin yaşadıkları coğrafya, hem Ermenilerle, hem Gürcülerle, hem Grek dilinin konuşulduğu Trabzon Rum İmparatorluğu ile, ve hem de resmi dili grekçe olan Bizans ile komşudur...

 

Diğer yandan, modern romanın kaynağı olan ve ilk kez derlenerek yazı diline 700’lü, 800’lü yıllarda geçirilmeye başlanan “Binbir Gece Masalları”nda anlatılan masalların farklı dönemlere ve komşu farklı kültürlere ait olması gibi, Dede Korkut öykülerindeki farklı öykülerin farklı zamanlara ve biraz farklı Türk aşiretlerine, topluluklarına ait olmaması için bir neden yoktur. Başlangışta sözlü edebiyatın konusu olan bu serüvenler, yazı diline geçirilirlerken zenginleştirilmiş, ve bazıları Odysseus’un serüvenleri ile özdeşleştirilmiş olabilir. Anlaşılan, Dede Korkut öykülerini yazı diline geçiren dönemin Türk aydınları, aklın simgesi Odysseus’u sevmişlerdir...

 

Varlık Yayınları tarafından düz yazı ile çevrilip basılmış İlyada ve Odysseia (Odysséen) destanlarını 1950’li yıllarda, henüz 12- 13 yaşlarında ilk kez okuduğum zaman, nedenini açıklayamadığım bir şekilde kendimi Truva’nın safında hissetmiştim. Bu duygum, saldırganlara, istilacılara karşı olmamdan kaynaklanmaktaydı ve ayrıca kendimi Doğu’dan hissetmekteydim... Aslında, Homeros’tan bağımsız olarak, olayların politik içeriğinden tamamen habersiz olduğum çocukluk yıllarında, köleci Roma İmparatorluğu’na da herhangi bir sempati duymamış, hatta onlardan nefret etmiştim... O küçük yaşta Homeros’u okurken, acımasız ve saldırgan bir karakter olan Aşil’den (Achilles), tek zayıf noktası topuğu olan Aşil’den nefret etmiştim ama, Hektor’u (Hector) sevecek ve O’nun kazanmasını isteyecektim... Diğer yandan, “tahta at” hilesini bulmuş olan Odysseus’a çok içerleyecek, Truva’nın (Troja, Troy) böyle bir hile sonucu düşmüş olmasına çok üzülecektim...  İleride, yetişkin ve artık belirli bir politik deneyimi olan kişi konumunda aynı destanların şiir diliyle yapılmış çok daha mükemmel çevirilerini okuduğum zaman ise, aklın simgesi Odysseus’u sevecek, O’na hayranlık duyacaktım... Ilyada ve Odysseia destanları, ilk kez 1970’li yıllarda, Arza Erhat ve A. Kadir tarafından -aslına uygun- şiir dili ile türkçeye kazandırılmışlardır...

 

Anlaşılan, Dede Korkut öykülerini yazı diline geçirmiş olan eski Oğuz Türkleri de Odysseus’a hayranlık beslemiş olmalıdırlar ki, O’nun bazı serüvenlerini Türkleştirmişlerdir...

 

Yusuf  Küpeli

 

14 Haziran 2011

yusufk@telia.com

 

 

Yukarıdaki metin 1 Ağustos 2012 (2012. 08. 01) günü gözden geçirilip bazı eklemeler ve dilde düzeltmeler yapılarak yeniden yazılmıştır.

 

http://www.sinbad.nu/