Not: Aşağıdaki “Demokratik cumhuriyet” başlıklı yazı, türkçe/ kürtçe olarak 15 günde bir yayınlanan Dema Nu (Yeni Zaman) adlı gazetede ve aynı gazetenin demanu.com.tr/ adresli web sayfasında 31 Mart 2002 günü yayınlanmıştır ve sanırım halen aktualitesini yitirmemiştir. Bu yazının ardından, 27 Nisan 2002 tarihi Özgür Politika’da, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) adına “Güneydoğu Raporu” (Kürt değil, “Güneydoğu” raporu) hazırlamış olan ve devlete Kürt politikalarının çizilmesinde yardımcı olduğu sezilen Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Profösör Doğu Ergil’in, PKK başkanına ait “Demokratik cumhuriyet” tezinin “büyük önemini” açıklayan bir söyleşisi basılmıştır. Herhalde herhangi bir yoruma gerek yoktur. –Y. Küpeli

“Demokratik cumhuriyet”

 

Yusuf Küpeli

       

İki yılı aşkın süredir İmralı adasından “demokratik cumhuriyet” tezi diye birşey seslendirilmektedir. Sözde PKK başkanına ait orjinal bir tezmiş gibi ambalajlanıp süslenerek Kürt halkının önüne konan bu nesneden herkes kendisine göre değişik anlamlar çıkartmaya çalışmaktadır. Bu da doğaldır. Çünkü, söylenenlerin gerçek içerikleri ve bu “tezle” nasıl bir cumhuriyet çerçevesi çizilmeye çalışıldığı tam olarak belli değildir. Şüphesiz demokrasi sözcüğü kulağa hoş gelmektedir ve artık günümüzde, faşistlerden kendi arkadaşlarını acımasızca öldüren terör örgütlerine dek her kurum ve kişi rahatca “demokrasi savunucusu” olduğunu iddia edebilmektedir. Ayrıca, “demokratik cumhuriyet” tezini dillerinden düşürmeyenlerin demokrasiyi kendi içlerinde ve dışlarında nasıl savundukları(!) çok iyi bilinmektedir. Olayın asıl önemli yanı ise, sözkonusu “tezin” kime ait olduğununnun doğru bilinmesi ve bu tezi seslendiren asıl gücün gerçek istemlerinin anlaşılmasıdır. Söyleyeni değil söyleteni görebilmek, asıl amacı anlamak için önem taşımaktadır.

          

“Demokratik cumhuriyet” tezi ilk kez zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından 1996 yılının sonunda Lizbon’da dile getirilmiştir. Demirel, devleti yöneten elit tarafından formüle edilen “demokratik cumhuriyet” ve “anayasal vatandaşlık” tezini - mevcut çizgisi ile hiçbir başarı şansı olmayan- PKK silahlı eyleminin tamamen ezildiğinin kesinlik kazanmasının ardından seslendirmiştir. (Artık görevini tamamlamış olan “Susurluk çetesi”ne yönelik operasyon ve yine artık gereksinim duyulmayan İslamcılara yönelik operasyonlar da aynı günlerde başlatılmıştır.) Süleyman Demirel, üye 54 ülkenin devlet ve hükümet başkanlarının katılımlarıyla 2 ve 3 aralık 1996 günlerinde Lizbon’da toplanan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) zirvesinde, teröre ve adını anmadan Kürt sorununa değinmiştir. Kürt sözcüğünü bilinçli olarak ağzına almayan Demirel, “demokratik vatandaşlığın” en iyi tanımının “anayasal vatanseverlik ve vatandaşlık kimliği” çerçevesinde yapılabileceğini ifade ettikten sonra aynen şunları söylemiştir: “Etnik ve kültürel olanlar dahil, farklılıkların yaşatılmasının ve uyum sağlanmasının en kalıcı yöntemi; toplumun her kesimince paylaşılan, evrensel demokratik değerlerle beslenen yurttaşlar topluluğu niteliğini taşıyan bir millet anlayışı yaratmaktır. Bu anlayışla örülecek yurttaşlık bağları gerçek bir demokratik çoğulculuğu sağlayacak tek mekanizmadır.” Demirel ayrıca, “böyle bir yaklaşımın demokrasileri ortak bir vizyon da (vision: görüş) birleştiren vazgeçilmez değerler olduklarını” ve “etnik ayrımcılığa hiçbir şekilde yer bırakmadıklarını” belirtmiştir. (Bak, aralık 1996’nın ilk haftası içindeki Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet ve diğer tüm günlük gazeteler)

         

Zamanın Cumhurbaşkanı Demirel tarafından -Kürt adı anılmadan- Avrupalı yöneticilere duyurulan bu tez, devlet tarafindan Kürtlere kişisel özgürlüklerin ötesinde haklar tanınamayacağını, ulusal kimlikleri resmen tanınmadan Kürtlerin kendi kültürel değerlerini birey olarak koruyup aynı “anayasal demokratik” çerçeve içinde “eşit vatandaşlar” olarak varolabileceklerini anlatmaktadır. Demirel’in yukarıdaki sözleri, Kürtlere birey olarak kendi dillerini kullanma ve kimliklerini ifade etme özgürlüğünün ötesinde bir hak verilemeyeceğini, sınırın buraya dek olduğunu ifade etmek için söylenmiştir. Şüphesiz, devletin gelişmesine olanak tanımadığı bir kültürün süreç içinde kaybolacağı bellidir. Ve bu amaca yönelik olarak kürtlere resmi dil eğitimi hakkı bile tanınmamaktadır. Ve Demirel, “etnik ayrımcılığa hiçbirşekilde yer bırakmadıklarını” söylerken, Kürt kimliğinin süreç içinde yokedileceğini Batı’ya açıkca belirtmiştir. Aslında, tüm bu seslendirilenler Demirel’e özgü de değillerdir. Bunlar, “tek millet yaratma” hedefini önüne koymuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkeleri arasında hep varolmuşlardır.

         

Demirel tarafından güne uydurularak yeni bir ambalajla uluslararası arenada formüle edilen “demokratik cumhuriyet” tezi, “ulusal önder” olarak tanıtılmaya çalışılan PKK başkanına tekrarlatılmaktadır. Çünkü, Kürtleri söylenen yalana inandırmanın en kolay yolu, yalanın “onların önderi” olarak tanıtılan biri tarafından sürekli tekrarlanmasıdır. Devlete ait “demokratik cumhuriyet” tezini inançla savunan PKK başkanı, savunduklarının ruhuna uygun olarak ve sadakatının gerçekliğini kanıtlamak amacıyla aynen şunları yazmaktadır: “İçine gireceğim müthiş ideolojik ve siyasi süreç etnisiteyi sona erdirecek ve halk çağını açacak yapıdadır. Çok sancılı geçmesi bu özellikten kaynaklanacaktır. Bir nevi son kızılderiliyi oynayacağım.” (Bak, A. Öcalan’ın savunmasından, Halk cumhuriyetine doğru, Özgür Politika, 3 kasım 2001) “Demokratik cumhuriyet” tezi çerçevesinde Demirel, “etnik ayrımcılığa hiç yer bırakmayacaklarını” söylerken, PKK başkanı da “etnisiteyi bitireceğini” ve “son kızılderiliyi oynayacağını” söyleyerek, Kürtlüğü kendisinin yokedeceği konusunda garanti vermektedir. Aynı kişi, üstlendiği Kürt halkını tarihten silme görevinin önemini arttırmak için, “sürecin sancılı geçeceğini” söylemekte ve “halklar çağını açmaktan” dem vurmaktadır. Kendi halkını ezenlere ve birlikte yaşanan halkı yoketmeye çalışanlara hizmet sunularak halklar çağı açılamayacağı gibi, özellikle Kürt ve Türk halklarının çağları hiç açılamaz. “Demokratik cumhuriyet” gürültüsü ile yapılmaya çalışılan lanetli bir işten başka birşey değildir.

         

Kürt halkının kendi dilini ve kültürünün olumlu insancıl yanlarını koruma konusunda göstereceği direnç, hem bu halkın kaderinin belirlenmesi ve hem de Türkiye’de demokrasinin geleceği konusunda kilit rol oynayacaktır.

 

3 mart 2002

yusufk@telia.com         

 

Not: “son kızılderili” diye birşey yoktur. “Tezler” diye ortaya atılan diğer tüm gevezelikler gibi bu da uydurmadır. Yalnız, James Fenimore Cooper’e ait “Son Mohikan” (The Last of the Mohicans, 1826) adlı ünlü bir roman vardır. Romanın konusu, Şimdiki USA- Kanada sınırının olduğu bölgelerde, 1757 yılında, Fransızlar ile İngilizler arasında geçen sömürge savaşları içinde bazı kızılıderili kabilelerinin oynadığı rollerdir. Adı “kurt” anlamına gelen “Mohikan” aşireti, New York’un kuzeyinde, Büyük Göller yöresinde, bu savaş alanlarında yaşamıştır ve savaşa İngilizlerin safında katılmak zorunda kalmıştır. Buna karşın romanın asıl kahramanı “Son Mohikan”, hiçbir güce boyun eğmeyen özgür ruhlu gerçek bir doğa insanıdır. Kürt halkını yoketmeye çalışanların emrine giren biri ile, “Son Mohikan”ın en ufacık bir benzerliği ve yakınlığı yoktur.

 

Yusuf Küpeli   

yusufk@telia.com

 

http://www.sinbad.nu/