DEP MİLLETVEKİLLERİ TAHLİYE EDİLDİ.

 

Rahmi Yıldırım rahmiyil@ttnet.net.tr

 

Eski DEP milletvekilleri Leyla Zana, Hatip Dicle, Orhan Doğan, Selim Sadak nihayet cezaevinden çıktılar. Hem de devletin radyo televizyonunda göstermelik de olsa Kürtçe yayının başladığı gün tahliye edildiler.

Tam 10 yılı aşkın süredir cezaevindeydiler. 15’er yıl hapse hükümlüydüler ve Avrupa baskısıyla bulunan hukuki formül olmasa bir yıl daha içerde yatacaklardı.

Oysa milletvekilleri, doğru ya da yanlış, inandıkları dava uğruna siyasi eylemde bulunmak yerine hırsızlık yapsalar, adam öldürseler, ırza tecacüz etseler, bu kadar yatmayacaklardı. Çünkü, yürürlükteki infaz yasasına göre, bu suçlardan 15 yıl hapis cezası aldığında 6 yıl yatıp çıkıyorsun; “terör suçu” olarak tanımlanan, afiş asmak, konuşmak, yazmak, örgüt üyeliği gibi suçlardan 15 yıl hapis cezası aldığında ise 11 yıldan fazla içerde kalman gerekiyor. Üstelik, gün geliyor, cinayet, ırza tecavüz, hırsızlık gibi suçlardan hüküm giyenler “kader mahkumu” denilip affediliyor, siyasi suçlarda o da yok.

Peki, hırsıza uğursuza ırz düşmanına prim veren bu infaz sistemi kimin eseri?

Yo yo, Kenan Evren’in filan değil. O bile infaz sisteminde böyle bir adaletsizliği akıl edemedi. Belleğinizi yormayın. İnfaz sistemindeki bu cinlik, Avrupacı Amerikacı “liberaller”in yere göğe sığdıramadıkları Turgut Özal’ın eseri. Keşke yaşasaydı da eserinin hayrını görseydi!

İnfaz sistemindeki adaletsizlik bir yana, milletvekillerinin mahkum edildikleri suçlara Avrupa ülkelerinde bu kadar ağır ceza da verilmiyor.

 

Milletvekilleri, dile kolay, tam 10 yıldan fazla yattılar. İçerde geçen değil on yılın, bir günün bile insan yaşamındaki önemini içerde yatmayana anlatmaya çalışmak boşunadır. Çünkü, içerde yatmaya dair ne anlatsan, inandırıcı olmaz. O nedenle, “Geçmiş olsun, Allah bir daha düşürmesin” deyip geçelim bu faslı.

Cezaevi argosunda “İçeri bir kere düşmeyen eşşek, iki kere düşen eşşoğlueşşek” derler. Kürt vekiller de bu deyimi mutlaka duymuşlardır. O nedenle herhalde dikkatli davranacaklardır. Dikkatli davranırlar ya da davranmazlar, artık kendileri bilirler.

Fakat milletvekillerinin dışardaki yaşamları da kolay geçmeyecek. İsteyerek ya da istemeyerek, Türkiye’nin en çetin yarasında, yani Kürt meselesinde bayraklaştılar. Sadece Kürt meselesinde değil, Avrupa Birliği yolunda da kilometre taşı oldular. Herkesin kaldırabileceği bir sorumluluk değil. Kürtlerin gözü onlarda, Türklerin gözü onlarda, Avrupalıların gözü onlarda, en önemlisi de medyanın projektörleri sürekli üzerlerine çevrili olacak.

Medya ilk günden canlı yayın yaparak, manşetlere çıkartarak beklentisini ortaya koydu. Milletvekillerinin tahliyesi, gazetelerin manşetlerinde, "ŞİMDİ AVRUPA'YA BAHANE KALMADI... AB'nin son mazereti de gitti..." , "ARTIK BAHANE KALMADI... Yargının bu kararıyla Türkiye, AB hedefine bir adım daha yaklaşmış oldu..." , "BAHANE KALMADI...", "AB İÇİN ÖNÜMÜZ AÇILDI...", "AB'YE UYUM TAHLİYESİ...", "AB YOLUNDA DEP ENGELİ DE KALKTI" ve "AB YOLUNDA İKİ DEV ADIM" gibi başlıklarla yankılandı. 

Yani, serbest kalan milletvekillerinden beklenen çok açık: Türkiye’nin AB üyeliğine katkıda bulunmaları. Attıkları her adım, söyledikleri herşey buna göre değerlendirilecek. Borsa bile tavrını buna göre şekillendirdi, düşüş halindeki borsa endeksi tahliye haberini alır almaz yükselişe geçti.

Milletvekilleri vatandaşın, politikacıların ilgisiyle başa çıktılar diyelim; ama, medyanın ve “Avrupa Avrupa” diye kriz geçiren liberallerin ilgisiyle nasıl başa çıkacaklar, Allah kolaylık versin. Bugün kendilerini alkışlayan medyanın, 10 yıl önce enselerinden tutulup içeri atıldıklarında neler yazdığını umarım unutmamışlardır. Avrupa yolunda en küçük bir falsolarında nasıl yerin dibine geçeceklerini şimdiden düşünmelerinde de yarar var.

 

Dışarı çıkar çıkmaz Leyla Zana’nın söylediği ilk sözler, kendilerini bekleyen ağır sorumluluğun ve tehlikenin farkında olduklarının işaretini veriyor:

“Bu ülkede yeni bir dönemin başladığına, yeni bir sayfa açıldığına, kardeşleşmenin daha gür, bu coğrafyada el ele tutuşarak Kürt'üyle, Türk'üyle, Çerkez'iyle, Arap'ıyla, Laz'ıyla ve hatta sınırları aşarak evrensel  dünyayla buluşabileceğimize inanıyorum. Bu ülkenin, kendi içsel sorunlarını çözerse, bölgenin yıldızı haline geleceğine olan inancımı on yıl önceki gibi taptaze koruyorum. Bu yol daha sonlanmış değil. Yolun başlangıcındayız. Hep birlikte güneşli günler göreceğimiz inancıyla diyorum. Gün dargınlıkların, kızgınlıkların, acıların körüklenmesi günü değildir. Gün daha çok bütünleşme, herkesin kendisini önyargılardan arındırarak geleceği daha bilimsel, kardeşlik duygularıyla 21'inci yüzyılın evrensel değerleriyle buluşma günüdür. Hep birlikte bu ülkeyi iç barışı sağlamak temelinde bütün toplumu bir araya getirerek cennet bahçesine dönüştürebilme şansımız ve imkanımız vardır.”

 

Gerçekten de, geçmişi unutmak mümkün olmasa bile eski defterleri karıştırmanın, eski hesapları güncellemenin, bundan sonrasını geçmişin kahredici gerçekleri üzerine bina etmenin bu ülkenin emekçilerine bir hayrı olmayacak.

Geçmişte yaşananlar bu ülkenin insanlarına  çok büyük acılar çektirdi.

Bir yanda “kart kurt” masallarıyla varlığı inkâr edilen kardeşler, öte yanda Türkiye üzerine yapılan hesapların dışında kalamayan ilkel bir milliyetçilik. İkisinin de üzerinde, egemen devlet ile ittifak halindeyken isyankâr örgüte el altından yardım eden dünya jandarması “büyük birader”.

Bir yanda “faili meçhul” cinayetler, bok yedirilen köylüler, panzerle sürüklenen gerilla cesetleri; öte yanda göbeğinde kurşun yarasıyla gülüşü bakışı donan bebekler, köy baskınlarında topluca katledilen köylüler, İstanbul’daki intikam baskınlarında yakılan sıradan insanlar, istasyonda tren beklerken öldürülen silahsız askeri öğrencilerin “kaçınılmaz savaş zayiatı” sayılması.

Kars Göle’deki çatışmada Türk Silahlı Kuvvetleri’nin safında “şehit” olan kişiyle PKK safında “ölü ele geçirilen” kişinin amcaoğlu çıkmaları.

Bölgede kan gölü kabarırken cüzdanlarını  kabartan çete başları, kârlarını arttıran holdingler.

Ve onca acıya karşın, bitirilemeyen Türk-Kürt kardeşliği.

 

Daha fazlasını anımsatmaya gerek yok.

Serbest kalan milletvekilleri, medyanın ve sermayenin beklentisi doğrultusunda, yani Avrupa ve Amerika ekseninde değil, ortak evin tüm emekçi bireyleri ekseninde dünyayı döndüreceklerse hoş geldiler, safa geldiler.

Burası Türkiye.

Rahmi Yıldırım

11 Haziran 2004

http://www.sinbad.nu/