yeni not: Aşağıdaki metne, 15 Aralık 2008 geceyarısı, iki yeni paragraf eklenmiştir!

Aşağıdaki metin, yakında Sinbad’a yerleştireceğim Balkanlar ile igili kitabın içinden alınıp yeni bir başlıkla ayrıca basılmıştır. Umarım ilginizi çeker. Y. Küpeli, 25 Kasım 2008

Yusuf Küpeli, Devletler, azınlıklar, “devşirmeler”, Osmanlı, diğerleri, ve Obama üzerine kısa notlar

Osmanlı için Balkan kökenlilerin, veya genel olarak farklı azınlık guruplarından gelenlerin, “devşirme” konumunda olanların, toplum içindeki genel durumları ile orantısız biçimde kazandıkları bireysel başarıları ve devlet kurumları içinde yükselişleri, -nedensellikleri ile- özel olarak incelenmelidir herhalde. Fakat yine de bilinmelidir ki, bu durum, sadece Osmanlı İmparatorluğu’na özgü bir gerçek değildir...

 

Devletler, azınlıklar, “devşirmeler”, Osmanlı, diğerleri, Obama üzerine kısa notlar

 

Osmanlı için Balkan kökenlilerin, veya genel olarak farklı azınlık guruplarından gelenlerin, “devşirme” konumunda olanların, toplum içindeki genel durumları ile orantısız biçimde kazandıkları bireysel başarıları ve devlet kurumları içinde yükselişleri, -nedensellikleri ile- özel olarak incelenmelidir herhalde. Fakat yine de bilinmelidir ki, bu durum, sadece Osmanlı İmparatorluğu’na özgü bir gerçek değildir...

 

Karl Marks’ın önermesine göre devlet, asıl dayanağı olan egemen sınıfında arasında olduğu tüm toplumsal sınıflardan göreceli olarak bağımsızlaşır ve bunların üzerinde bir baskı aracı haline gelir... Kanımca, Osmanlı’da Balkan halklarından gelenlerin veya genel olarak azınlıklardan olanların devlet içinde yükselmeleri olayı, Karl Marks’da ifadesini bulan “devletin tüm toplumsal sınıflardan göreceli bağımsızlaşması ve bunlar üzerinde bir baskı aracı haline gelmesi” gerçeği ile yakından bağlantılıdır. Yine kanımca, devletin kendisini asıl şekillendiren milletten, veya halktan, ve ayrıca sınırları içindeki tüm diğer halklardan göreceli bağımsızlaşması gerçeği de sözkonusudur. Sonuçta, ifade edilen ilk gerçeğe, Karl Marks’ın devletle ilgili önermesine, bu ikincisini de eklemek gerekir. Basitleştirerek ifade edecek olursak devlet, ne herhangi bir ekonomik menfeat gurubunun temsilcisi bir sendika gibidir, ve ne de herhangi bir milletin temsilcisi rolüne soyunmuş bir dernek veya politik parti gibi olabilir. Bu gerçek, özellikle Osmanlı gibi çok uluslu devletlerde daha fazla ön plana çıkar. Bu tip devletlerde önemli olan, ideolojik birliktir... Günümüzde çok uluslu şirketlerin yörüngesine girmiş olan devletler içinde aynı gerçek, herhangi bir kökene aidiet duygusu taşımayan ama, çok uluslu şirketler tarafından yönlendirilen devletin çekirdeğinde duran ideolojiye bağlı olan kozmopolit yapıda karakterlerin ön plana çıkması gerçeği, herzamankinden daha fazla geçerlidir...

 

Devletin yararları açısından, herhangi bir guruba, millete, halka karşı aidiet duygusu taşımayan ama, devlete egemen ideolojiye bağımlı olan karakterler daha büyük değer taşırlar. Koşullar eşit ve ahlaki olmasa da, sözkonusu tiplerin bürokrasi de kariyer yapma şansları daha fazladır... “Köklerinden kopartılmış” derken, soy anlamında, kültürel ve ideolojik anlamda köklerden kopartılmış olmak kastedilmektedir. Bu kopartmanın boşluğu, devletin çekirdeğinde duran ideoloji (düşünce sistemi) ile doldurulur. Osmanlı’da bu dolgu malzemesi Sünni İslam olurken, Türkiye Cumhuriyeti için Türk milliyetçiliği ile harmanlanmış Sünni İslam, başka ulusal devletler için uygun milliyetçilikler veya bununla harmanlanmış dini ideolojiler, Sosyalist devletler için ise -o devlete uygun hale getirilmiş- “komünist” ideoloji olabilir. Bilimsel sosyalizm tek olduğu halde, “o devlete, o topluma, veya o guruba uygun hale getirilmiş” sözcüğünü kullandım; çünkü, uygulamada toplumlar, insanlar, herşeyi kendilerine benzetmektedirler. Egemen kırsal dini ataerkil ideolojilerle, diğer başka yerleşik hertürlü ideoloji ile, ve mülk sahibi sınıflara özgü hertürlü istismar geleneği ile, her olayı ve varlığı kendine yontma mekanizmaları ile sözkonusu bilimsel ideolojiyi pratikte bozup deforme etmektedirler. Karmaşık nedensellikleri ve işleyişleri ile bu süreçleri ayrı ayrı incelemek ise bambaşka bir konudur... Olayı, basitleştirerek Osmanlı devleti için düşünecek olursak, köklerinden kopartılmış devşirmelerin, veya hatta alta kalmış azınlıklardan gelen karakterlerin, kendilerini kanıtlayabilecekleri, sınıflı toplumlara özgü acımasız kör toplumsal kapışma da ön plana çıkabilecekleri yolları, ya -Sünni İslam inancına bağlanarak- devlete sadakat ile hizmetten ve devlet içinde kariyer yapmaktan, devlete ait olmaktan, ya -tam tersi- eşkiyalıktan, ya da ticaret veya bilim dünyasında kendini gösterebilmekten geçmektedir... Para ve bilgi de güç aracı olmaktadır...

 

Yukarıdaki teorik önermenin ışığında, Balkan halklarından gelenlerin, “devşirme” katagorisi içine sokulanların, neden devlet içinde bu ölçüde ön planda olduklarına şaşmamak gerekir. Devletin böylelerine, herhangi sınırlı bir toplumsal guruba karşı aidiet duygusu taşımayan ama, Sünni İslam ideolojisini benimsemiş kişiliklere gereksinimi olduğu kadar, yükselebilmek için bu kişiliklerin de başka fazla alternatifleri yoktur... Sözkonusu gerçek Osmanlı için doğru olduğu kadar, başka çok uluslu veya halklı devletler için de doğrudur... Örneğin, Doğu Roma İmparatorluğu’nun en önemli Sezarı, I. Justinian (Flavius Justinianus, 483- 565; imparatorluğu, 527- 565), asıl adı Petrus Sabbatius olan, latince konuşan, Nis-Sırbistan doğumlu bir Arnavut (İlliryalı) idi... Örneğin, herşey “Rusya devleti için” diye düşünen Büyük Petro’da, Avusturya ve İsveç gibi düşmanları ile birlikte kendisine karşı komplo içinde olduğunu düşündüğü oğlunu konuşturabilmek için işkence yaptırtırken, Petro’ya bağlı istihbarat örgütünün başındaki kişi, -yanılmıyorsam- Yahudi asıllı birisiydi. Çariçe Büyük Katerina, Purusya (Alman) asıllıydı ama, bağlı olduğu Rus devletinin güçlenip yayılmasına hizmet edecekti...

 

Yine Örneğin, -bu olay diğerlerinden farklı olarak, alabildiğine zor ihtilalci koşullarda bireysel özgür irade ile seçilmiş bir inanç ve dünya görüşü ile bağlantılı olasa da- Sovyet devriminin ilk istihbarat kuruluşu CHEKA’nın (VECHEKA, 1917) başındaki Feliks Jerjinski (Feliks Dzierzynski, 1877- 1926), Polonyalı asil (soylu) bir aileden gelmekteydi. Ve Sovyet sistemi içinde, hem başkaldırı sürecinde parti yönetiminde, ve hem de yapılanmış olan devletin en tepesinde, -başta Stalin olmak üzere- azınlık konumundaki milletlerden karakterlere alabildiğine çok rastlanacaktı. Bunlar, eğrisi-doğrusu ile asıl olarak devletin, sistemin yararları için çaba sarfedeceklerdi. Tüm bu kişileri biraraya getiren, sorumlu mevkilere yükselmelerini sağlayan, bağlı oldukları ideolojiden ve bu ideoloji ile yönlendirilen parti mekanizmalarından başka birşey değildi. Aslında, biryanda bu parti mekanizmaları ile diğer yanda çok daha farklı zengin etkiler altında gelişen toplumsal mekanizmalar arasındaki uyum ve uyumsuzlukların süreç içinde uyumsuzluktan yana ilerlemiş olması, çöküşün asıl nedeni olacaktı...

 

Milliyetçiliği ön plana çıkartan küçük “ulusal” devletler de bile, kendisini oluşturan tabandan göreceli olarak soyutlanıp bağımsızlaşmış olan devlet kurumunun, katı biçimde tek bir millet için olabileceğini, sadece tek bir milletten gelenlerin yararlarına göre şekillenebileceğini, ve bu devletin çekirdeğinde sadece katı milliyetçi bir ideolojinin durabileceğini söylemek olanaksızdır. Bunun başlıca nedeni, "bir milletin" içinde gerçekte daha birçok milletin bulunuyor olması, yani toplumların farklı yönde yararları olan sınıflara bölünmüş olması gerçeğidir. Sözkonusu olanaksızlığın -ilk nedenle bağlantılı- diğer nedeni, sadece “ulusal sınırlar” içinde oluşan gelişmeler ve sosyal sınıf bölünmeleri değil, aynızamanda uluslararası arena da sınıf mücadelesinin bir başka biçimde sürüyor olması, ve sonuçta zengin uluslararası etkilerdir. Çünkü, “ulusal” denen ve sonuçta farklı toplumsal yararlarla bölünmüş sosyal sınıfların üzerinde değişik ölçülerde bir baskı aracı olan devletler, ancak, hem kendi toplumsal tabanlarından gelen baskıların ve hem de uluslararası baskıların içinde varolabilirler ve -ne ölçüde egemen olurlarsa olsunlar- bu ilişkilerin derin etkilerinden soyutlanamazlar...

 

Eğer gerçekten öyle “saf” bir “ulusal” devlet olsaydı, -zamana göre değişik ölçülerde inkar edilmelerine karşın- Kürtler, seksen yılı aşkın süredir Türklerle birarada duramazlardı. Bu ilişkideki çarpıklık, devletin Kürt feodalizmi ile kaynaşmasında idi. Devlet açısından Kürt varlığı konusundaki açmazlar, feodalizmin -öncelikli olarak ekonomik anlamda- Kürt sosyal yapısı çinde de tasviye sürecine girmesi ile başlayacaktı... Zaten birtakım sahtekar demagogların bilim ve gerçekdışı olarak ürettikleri ve demokrasi gibi, bağımsızlık gibi kavramların önlerine ekleyerek diğer her türden ahmağa tekrarlattıkları “tam” ve “gerçekten” gibi sıfatlar, tamamen bilim ve gerçekdışı yalanları ifade etmek amacıyla, ve politik manüpülasyonlar için kullanılırlar...

 

Hatta daha ileri giderek, “dünyayı yönetme görevi ile yüklü üstün ırk” yalanını temel doktrini haline getirmiş olan, ve yığınları manupule edebilmek için -Hiristiyan dünyasının geleneksel Yahudi düşmanlığını- ön plana çıkartarak Yahudi halkını günah keçisi haline getiren, ve onları gaz odalarında yokeden Nazi Almanyası’nın, III. Devlet’in bile, basbayağı Yahudi asıllı bazı yüksek görevlileri kullanmış olduğunu söyleyebiliriz. Onların Yahudi asıllı olmaları Nazi devleti tarafından gözardı edilirken, sözkonusu karakterler de içten veya göstermelik olarak Nazi ideolojisini benimsemişlerdir... Hatta, Yahudi asıllı aydın Peter Cohen’ın ifade ettiği gibi, Alman sionist derneği (Yahudi ırkını yücelten ırkçı Alman Yahudi derneği) daha 1933 yılında, Nazi Partisi’ne yazdığı mektupla, sionistlerle nazistlerin işbirliğinin başladığını göstermiştir. Yani, biryandan Yahudi halkı katledilirken, diğer yandan bir gurup ırkçı elit Yahudi siyonisti ile Nazi ırkçıları işbirliği yapabilmişlerdir. Çünkü, her iki gurup ta kendi soylarının temiz kalması yalanını savunmaktadırlar, ve aynı ölçüde kirli ve ikiyüzlüdürler... Asıl hesap, iktidar olma çabasına alet edilen “soy temizliği” yalanından öte, belli bir gurubun mutlak iktidarıdır. Ve sonuçta iktidar için, iktidarın en üst kurumu devlet için, “her araç meşru” olmaktadır... (daha geniş bilgi için bak: Peter Cohen, Sionistler naziler gibi davranmaktadırlar, www.sinbad.nu/ ”

 

Örnekler uzar gider ve özellikle yoksul Kenya halkını çok sevindiren ABD seçimlerinin siyahi galibi Obama’da, yukarıdaki kısa örneklerde anılmış olanlar gibi, özünde herhangi bir halka, siyah veya beyaz deri rengine ait değildir. Hatta hatta ve özellikle, tamamen gerçekdışı biçimde Martin Luther King ile Obama arasında paralellikler kurmaya çalışan birtakım maddi yararlar peşindeki üç kuruşluk ahlahsızların yalanlarındaki gibi Obama, siyah Amerikalıların insan hakları için savaşım verirken süikaste kurban gitmiş Martin Luther King ile uzaktan yakından benzerlik taşımaz...

 

O’da, Obama’da, diğer örnekler gibi, -asıl olarak ABD kökenli uluslarüstü tekellerin yararlarını savunan ve gücünü büyük ölçüde bu tekellerden alan- ABD devletin demirbaşıdır; devleti yönlendirilmesinde başat rolü oynayan iç çembere aittir. Osmanlı’ya ve hatta mevcut birçok farklı modern sisteme göre kıyaslanamayacak ölçüde elitist olan ABD sisteminde, Obama’nın geldiği yere gelebilmek için, “halk oyundan” çok önce, üst üste birçok elekten geçmek, üstte kalabilmek, CFR ve benzeri kurumlarca çoktan “devşirilmiş” olmak gerekmektedir...

 

Günümüzde en gelişmiş demokrasiler bile, belli güç odakları tarafından manupule edilen, sözkonusu odakların seçilmesini istedikleri alternatifleri seçme oyunu haline getirilmiş olan sistemlerdir... Türkiye Cumhuriyeti kurumlarında en üstlere tırmanabilmiş Kürt kökenliler için de benzer gerçekler sözkonusudur. Yani onlar oralara, Kürt kimlikleri ile değil, devlete olan ideolojik bağlılıkları ile gelebilirler ancak... Devlet için önemli olan, soy, renk ve benzeri birlikler değil, ideolojik birliktir... İktidar olunurken, tüm göreceli kişisel özgürlükler ve etnik kimlikler yitirilir, veya yitirilmek zorundadır ama, hertürlü yalan kullanılır...

 

Önemli ekonomik-toplumsal değişim dönemlerinde, üst sınıflar arasında yaşanan ve değişik nedenlerle çalışan sınıfların devrimci müdahalelerinin mümkün olmadığı bu tip değişim dönemlerinde, devletin içinde de bir ideolojik çatışma ve el değiştirme süreci varolabilir. Yani devletin ideolojisi, egemen gücün niteliğine göre değişiklikler taşır ve süreç içinde devlete gemen olan güce göre ideoloji değişim geçirir... Örneğin, anlaşıldığı kadarıyla, Türkiye Cumhuriyeti devleti, tarihinin son kırk yılında, iğmesi artan bir hızla sözkonusu çatışmayı ve ideolojik değişimi yaşamaktadır. Birtakım politik içerikli tutuklamalar, devlet ile bağlantılı tasviyeler ve teslim almalar, trajik saf değiştirmeler, bu gerçekle ilintilidir...

 

Bazı “çok bilmiş” ve “muhalif” rolü oynayan ahmakların, Osmanlı devleti ve büyük ölçüde bu devletin mirascısı olan Türkiye Cumhuriyeti idari mekanizmaları üzerine konuşurken, “hikmet” yumurtlarcasına, “zavallı Türkler” ve “kahrolsun devşirmeler” edebiyatı, bilimsel açıdan, ve ayrıca pratikte herhangi bir anlam taşımaz...

 

Yusuf Küpeli

25 Kasım 2008

 http://www.sinbad.nu/