PROLETARYANIN DEVRİMCİ ENTERNASYONAL MÜCADELESİNİN VE DÜŞÜNCE SİSTEMİNİN IŞIĞINDA TÜRKİYE PROLETARYASININ MÜCADELESİNDEN KESİTLER VE 15- 16 HAZİRAN 1970 İŞÇİ DİRENİŞİNİ DOĞRU ANLAMA VE ANMA ÇABASI

 

Yusuf Küpeli

 

1- Bir devrimi veya çalışanlardan yana yığınsal devrimci eylemi “anmak” ve anmak üzerine notlar

 

Bu satırları yazarken ne adını ve ne de kaynağını doğru verme imkanına sahibolmadığım ama, beynimde iz bırakmış olan Bertolt Brecht’e ait kısa ahlaki bir öykü ile sözü açmak istiyorum... Ekim Devrimi’nin üzerinden çok süre geçmemiştir ve kutlama günü gelmiştir. Devrimi yürekten destekleyen yoksul köy halkı, sınırlı olanakları ile bu büyük olayı nasıl kutlayacaklarını kestirememektedirler. Aralarında konuşurlar ve sonunda bir karara varırlar... Köylerinin yakınında sivrisinek ve dolayısıyla hastalık kaynağı bir bataklık vardır. Dar bütçeleri ile bataklıktaki tüm sivrisinek yumurtalarını öldürecek kimyasal maddeyi satınalırlar ve o önemli günü bu şekilde, bataklığı ilaçlayarak kutlarlar.

 

Devrimin özüne tam uygun olarak bir başka biçimde kutlanabileceğini iddia etmek olanaklımıdır, bilemiyorum? Devrim, emekçi insanların daha rahat, daha sağlıklı, daha özgür bir yaşama kavuşabilmeleri için yapılmıştır ve bu yoksul köylüler de ellerindeki sınırlı olanaklarla kendileri için daha sağlıklı bir yaşamın kapısını açacak eylemleriyle devrimi kutlamışlardır.

 

Olay ders verici ve semboliktir... Rantla beslenenler, artıdeğeri yutarak güçlenip büyüyen sınıflar ve bunların hizmetindeki her türden değişik etiketli kariyerist aydınlar, üst sınıfların güçlerinin kaynağı artı değerden çöplenerek onların bekçiliğini yapanlar, halktan yana tarihi olguları ve kişilikleri özünden kopartarak anma ve kullanma konularında mahirdirler. Olguları ve kişileri efsaneleştirerek özlerinden kopartıp denetinmleri altına alırlar, kendi kişisel ve sınıfsal yararları yönünde caf caflı nutuklarla, değişik türden cilalı yalanlarla bir kâr aracı haline getiriverirler. Özünden kopartarak gölgesine sığındıkları kavramlarla, olgularla, tarihi olayları ve kişiliklerle ustaca kullanarak kariyer mücadelelerine alet edebilirler veya bu sahtecilikten değişik yararlar sağlayabilirler. Sözknosu olayları ve kişileri kullanarak kitleleri öz yararlarının tam tersi yönde ölüme dek sürebilirler... Devrimi ve gerçek devrimci kişilikleri parlak renkli gösterilerle, onu özünden kopartarak idealize eden nutuklar, metinler ve şiirlerle değil, bataklığı kurutarak kutlayan köylülere benzer tarzda kutlamaya çalışanlar ise en örnek doğru ahlaki davranışı göstermiş olurlar herhalde. Devrimler ve yığınsal devrimci eylemler, onları daha da ileriye götürebilecek tavırlarla, eylemlerle kutlanabilirler sanırım.

 

Yaşanmış gerçeği, olguları, tarihi kişilikleri ve hatta herhangi biçimde ünlenmiş bireyleri özünden kopartıp bir “kutsallık” halesi ile çerçeveleyerek kullanmak, yalanın, soygunun, kitlesel manipülasyonların, anti- demokratik manevraların ve hatta katliamların aracı haline getirmek, mali sermaye çevrelerinin politikalarını yürüten faşist partilerin ve onların politikacılarının bilinen işleridir. Buna karşın benzer saptırmaları değişik üst sınıfların politikacılarının, “dinci”, “milliyetçi”, “liberal” vs. etiketi taşıyan her türden kariyeristin ve hatta “solcu” etiketi taşıyanların da yaptıkları gerçeğini görmek gerekir. Çünkü artık “solcu” veya “komünist” veya “Marksist- Leninist” ve daha yüklü etiketler uzun zamandır yapılan işle uyumlu olmayan biçimde rastgele kullanılmaya başlanmışlardır. Bu uyumsuzluğun kökeninde, Marksist veya bilimsel düşüncelerin farklı pederşahi kültürlerle beslenmiş beyinler tarafından algılanıp tekrar üretilirken çarpıtılmaları, deforme edilmeleri gerçeği yatmaktadır. Diğer yadan, üst sınıfların ve bağlı istihbarat servisleri, sözkonusu bozulmayı bilinçli olarak besleyip kışkırtmaktadırlar...

 

Hangi alanda olursa olsun haksız kazanç edinme hırsının, rant ve artı değer yoluyla zenginlik sağlama olgusunun toplumsal yaşamdaki diğer yüzü olan kariyerizm, aynı çarpıtmayı besleyen kaynaklar arasında yerini almaktadır. Her türden moral dışılık ve yalanla elele yürüyebilen, kişilere birkaç dalda birden oynama yeteneği veren sınıflı toplum hastalığı kariyerizm, sonuçta sözkonusu çarpıtmaları beslemektedir. Başkalarının sırtından hızlı kazançlar sağlama hırsının ötesinde, gerisinde çok derin ezilmişlik duyguları ile birlikte kişilik bozuklukları da taşıyan aynı hastalık, çok yönlü gizli ilişkiler içine giren karakterlerle birlikte zaman zaman alabildiğine ölümcül karanlık maceraların, “solculuk” adına dahi büyük trajedilerin kaynağı olabilmektedir.

 

Yahudi tapınağındaki tefeciliğe, soyguna, haksızlıklara karşı çıktığı için yaşamı acılı biçimde çarmıhta sonbulan İsa eğer dirilseydi ve bölünmüş farklı Kiliselerin “Karun’un hazinelerini” defalarca gölgede bırakan zenginliklerini, sözkonusu Kiliseler’in birkısmının silah endüstrisinden seks endüstrisine dek sahiboldukları yüklü hisse senetlerini, dünyayı soyup kana bulayan uluslarüstü mali- sermaye çevreleri ile yaptıkları ortak yatırımlarını, mafya ortaklıklarını, bankacılık alanında nasıl kara para yıkadıklarını görebilseydi eğer, Yahudi tapınağında yapmış olduğunu bir kez daha Vatikan’da veya Protestanlığın merkezlerinde, Ortodoks merkezlerinde veya “Serbest Kiliseler” birliğinin merkezinde yapmaya cesaret edebilirmiydi acaba? Barış yanlısı alçakgönüllü İsa, adının karanlık kariyer/ iktidar kavgalarına, başta haçlı seferleri olmak üzere alabildiğine kanlı soygunlara, en acımasız cinayetlere alet edildiğine tanık olabilseydi eğer, çarmıhta duyduğu acıların kaç kat derinin duyardı acaba?

 

Muhammed, adının politik işporta tezgahında satışa çıktığını; enerji yataklarına ve yollarına elkoymak için “Haçlı Seferi” başlatanlara dininin pazarlandığını; İslam’ın -ekonomik ve politik yararlar temelinde- aritmetik dizi ile artarak parçalandığını; iktidar ve maddi kazanç sağlama amacıyla yeni yeni yolların türetildiğini; “helal” hisse senetleri satıldığını ve “faizsiz bankacılık” yalanları ile küçük ve orta tasarrufların kolayca toplanıp piyasalardaki faiz oranlarından çok daha düşük bir “kâr” payı ile veya “kâr payı” adı verilen bir düşük faizle kullanıldıklarını görebilseydi eğer, yüz kadar Semitik “Yaratıcı” ve “Yıkıcı” (Demon, Şeytan) arasından yüceltip tek birleştirici iktidar/ güç sahibi haline getirdiği Allah’a inançlarını korurmuydu acaba? Ve yine Muhammed, Irak’ın kuzeyinde biri Nakşibendi, diğeri ise Kadiri Şeyhliğinden gelme iki aşiret reisinin -1990’lı yılların I. Körfez Saldırısı günlerinde- İslamiyet’e inanan yoksul Kürt köylülerine “Hacı Bush” diye bağırttıklarına tanık olsaydı eğer,  Nazi ortaklığından ve CIA Direktörlüğü’den gelme puritan Protestan baba Bush ile “Haçlı Seferi” başlattığını ilanetmiş olan aynı çizgideki oğul W. Bush zaten bizdendir, ikisi de “gizlice Müslüman ve hacı olmuşlardır” diye düşünürmüydü acaba?

 

Marks- Engels- Lenin, feodal pederşahi kültürle beslenen bazı diktatörlüklerin kendi öğretileri adına kurulduğunu; “kutsallaştırılp” çarmıhtaki İsa ikonları gibi putlaştırılan adlarının gerisine sığınarak kariyer yapanların sosyalizmin kuyusunu kazdıklarını ve hatta Yeltsin gibi sonunda Komünist Partisi’ni yasakladıklarını görselerdi, tekrar nereden başlamayı düşünürlerdi acaba?.. Yığınların haklı kitlesel mücadelelerine zarar veren, üst sınıfların haksız demagojik saldırılarına zemin hazırlayan bireysel terörü değişik fırsatlarda lanetlemiş olan Marks- Engels- Lenin, hertürden bireysel terörist guruplaşmanın -gizli servislerin görünmeyen destekleriyle- en “Marksist- Leninist” rollerde tozu dumana kattıklarına tanık olsalardı eğer, daha neler yazarlar ve yaparlardı acaba? “Savunduğunu” iddia ettiği halkı açıkça pazarlayan “sayın başkan”larına feodal pederşahi kültürleri ile tapınanların; içinden geldikleri halkın perspektifleri açısından programsız- hedefsiz şiddet uygulayanların, “savaş lordları” gibi sadece başka büyük güçler hesabına silah kullananların, alabildiğine keyfi bireysel diktatörlüklerle yönetilen gurupların, “kızıl yıldızlı” sembolleri gölgesinde “komünistlik” ve “demokrasi” savunuculuğu tasladıklarını görselerdi, Marks- Engels neler düşünürlerdi acaba? Hitler’in izinde dünya egemenliği peşinde şimdiye dek görülmemiş bir saldırganlıkla insan soyunu kana boğan Amerikan emperyalizminin emrinde bir sözde “solculuk”, “ulusalcılık” ve “demokrasi” savunuculuğu üretildiğini görselerdi, bu tip sözde solcu, ulusalcı ve demokrat örgütlenmelere ne sıfatlar verirlerdi acaba? Tek ayak üzerinde rahatça kırk yalan söyleyebilen bir aşiret reisinin, politik dalgaya göre Saddam’dan İranlı Mollalara, Türkiyeli ve İsrailli servislerden MI- 6’e, CIA’ya ve asıl olarak ABD’li işgalci emperyalist güçlere dek herkese hizmet sunan birinin, Avrupa’da kendisini “sosyal demokrat”, ülkesinde ise “Marksist” ve hatta “komünist” olarak tanıttığını görselerdi, Marks- Engels’in yargıları ne olurdu acaba? Aynı coğrafyadan gelen laf ebesi tüm eski “komünist önderler”in, hatta yıllarca “Sovyetçi” geçinerek “geçinip giden” tiplerin görünmez eller tarafından “eski aylar gibi kırpılıp yıldız haline getirilerek” Amerikan bayrağındaki yıldızların yanında sıraya dizildiklerini görselerdi, “Zaten hiçbirzaman komünist olmamışları!,” diyerek olayı doğalmı karşılarlardı acaba? Ya da küçük kazançların ve geçici dar ahmakça ünlerin açgözlü küçük sisli dünyalarında afyonlanmış beyinleri ile gördükleri halisinasyonları gerçek sanarak ruhlarını ve kendileriyle birlikte peşlerinde sürükleyebildikleri şaşkınları CIA- MOSSAD tezgahlarına teslim ederken “demokratlık” ve “özgürlükçülük” taslayan benzer tipleri görselerdi, “maşallah ilerleme var” diyerek, Marks- Engels’de mi “Amerikancı” olurdu acaba?

 

Marks- Enges, Avrupa’da büyük sermaye çevreleri ile çoktan bütünleşmiş, uluslarüstü tekellerin emrine girmiş, kanlı emperyalist savaşları onaylamış, ABD’nin Afganistan ve Irak saldırılarına değişik biçimlerde ortak olmuş olan “Sosyal Demokrat” partilerin 1 Mayıslar’da enternasyonal marşı eşliğinde kızıl bayrakların gerisinde yürüdüklerini görselerdi, neler düşünürlerdi acaba?

 

Ulusal kurtuluş savaşına önderlik etmiş olan Mustafa Kemal Atatürk, her türden kariyerist ve soyguncu tarafından adının kalkan yapıldığını; en “Atatürkçü” geçinenlerin ise emperyalist saldırgan askeri pakt NATO’nun yararları doğrultusunda askeri darbeler örgütleyenler oduğunu görseydi, neler düşünürdü acaba? İşkence eğitimini ABD’de belli merkezlerde almış olanların ilk seanslarına başlamadan önce gözleri sımsıkı bağlı kurbanlarına Amerikan aksanı ile “Kontragerilla örgütünün elinde olduğunu” vurguladıklarını, “Atatürk’ün karşısında olduğunu” söylediklerini ve ardından işlerine başladıklarını duysaydı, üst sınıfların temsilcilerinden oluşan Meclis’in kendisine verdiği bu soyadından vazgeçermiydi acaba? O daha yaşarken başına bir hale oturtulmuş, “kutsallaştırılarak” ustaca mevcut üst sınıfların denetimine sokulmuştu ama, işin bu ölçülere varabileceğini tahmin edebilirmiydi acaba?

 

Nazım Hikmet (1902- 1963), yaşadığı sürece kendisini lanetleyen; Nazi Almanyası’na yaranma amacı taşıyan bir provokasyonla 13 yıl cezaevinde yatıran; ve sonunda bu kez ABD’ye yaranma sinirliliği içindeki ağzı köpüklü bir anti- komünizm ile kendisini vatandaşlıktan atan üst sınıf temsilcilerinin günümüzde adına “sahip çıkmaya” başladıklarını duysaydı, nasıl bir tepki gösterirdi acaba?  Hatta, tüm bunların ötesinde, Nazım hikmet hapse atılırken Alman Nazizmi’ne hizmet sunan A. A. Türkeş gibi eli kanlı anti- komünistlerin insanları aldatmak amacıyla adını kullanmaya kalkıştığını duysa, nasıl bir tepki gösterirdi acaba? Sadece şiirleri ve düşünceleri nedeniyle değişik kez hapse giren ve son olarak Nazizmin en saldıganlaştığı günlerde, 1938 yılında içeri alınıp uluslararası bir kampanyanın sonucu 1951 yılında hapisten kurtulabilen ve hasta halinde ağır baskılara uğratılarak ülkesinden kaçmaya zorlanan Nazım Hikmet, 41 yıl önce ölmüş olmasına karşın halen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına alınmayan Nazım Hikmet, başta proletarya olmak üzere tüm ezilenlerin enternasyonalist şairi Nazım Hikmet, dirilipte anayurdunda papyonlu penguenler tarafından timsah gözyaşları ile sadece “hasretin” ve “cinsel aşkın” şairi olarak anıldığına tanık olsaydı, nasıl bir şiir yazardı acaba? Bu toplumsal eğriliğin, adına yürekten sahip çıkanların değil, kolay kazanç hesaplarıyla “sahip çıkanların” bulunmasından kaynaklandığını; veya daha açıkçası, Brecht’in öyküsünde olduğu gibi bataklığı ilaçlayarak devrimi kutlayan köylülere benzeyenlerin değil, sadece adını kullanarak kendilerine göre küçük yararlar peşinde koşanların neden olduklarınımı yazardi acaba? Sözde Nazim Hikmet'e toz kondurmayan sözde "solcuların" kariyerizmleri ve rantiyer mantıkları ile günlerini gün ederlerken eli kanlı faşistlere ve papyonlu penguenlere adını kullanma cesaretini verdiklerini görseydi eğer, Nazım Hikmet neler düşünürdü acaba?

 

Yukarıdaki yazılmış ve daha yazılmamış sorular, 15- 16 Haziran 1970 büyük işçi kalkışması ile ilgili onlarca keskin metni okuduktan sonra aklıma düştüler. Bu büyük olayla ilgili bazı metinlerde 15- 16 Haziran gerçekten anılmamakta, yukarıda sıralanmış olan örneklerde yansıtılmaya çalışıldığı gibi dar hesaplar çerçevesinde küçük ahmakça örgütsel yararlar uğruna özünden kopartılarak, gerçeği gizleyen halelerle bezenerek sadece kullanmaktadır...

 

Uzaktan yakından bağları olmamasına ve hatta Arap bile olmamalarına karşın Muhammed’in soyundan geldiğini iddia eden ve buna uygun adlar alıp güç sahibi olmaya çalışan bazı aşiretlerin sözkonusu tavırları ile 15- 16 Haziran kalkışmasına sözde sahip çıkan bazı kişi ve gurupların konumları arasında özünde hiçbir fark yoktur... Belki bunların birkısmı tutumlarında içtenliklidirler; bilgi düzeyleri üst sınıflara öfkelerini ifade etmenin ötesinde gerçeği açıklamaya yetmiyordur ama, sonuçta iyi niyetli de olsalar 15- 16 Haziran kalkışmasını tarihi anlamına uygun biçimde açıklamış ve anmış olmamaktadırlar... Türkiye’deki sürekli baskıların insan bilincinde yaratmış olduğu tahribatın etkileri, ağır toplumsal baskılar sonucu insanlarda yaratılan değişik çekincelerin ürünü kendiliğinden sansür, diğer yandan üst sınıfların frekansları ile düşünen “solcu” aydınların etkileriyle yerleştirilmiş önyargıların sözkonusu hatalı tavırlar üzerinde etkileri olabilir...

 

Dünya da ve Türkiye’de işçi sınıfının, tüm çalışanların durumlarının giderek hızla bozulduğu; kazanılmış sosyal hakların adım adım geri alındığı; hızla ilerleyen teknolojik devrimle birlikte emeğin verimliliğinin ve yaratılan artı değerin artmasına karşın çalışanların gerçek ücretlerinde hızlı bir düşüşün yaşandığı ve işsizliğin alabildiğine arttığı; hem ulusal ve hem de uluslararası arena da gelir uçurumlarının katlanarak derinleştiği koşullarda 15- 16 Haziran ve benzeri işçi direnişlerini, ruhunu ve özünü çoktan yitirmiş cumhuriyet bayramlarında atılan “Atam Atam sen kalkta ben yatam” nutuklarına benzer bir içerikle kutlamak, ne ölçüde o devrimci eyleme sahip çıkmaktır acaba? Sözkonusu devrimci eylemlerin daha üst düzeyde ayağa kalkabilmesi, dünyayı çalışanlardan, tüm ezilen halklardan yana değiştirebilmesi için kimsenin yatmasına gerek yoktur şüphesiz. Çalışanların haklarını, devrimi savunma iddiasında olan kişilerin çok daha ciddi analitik bir bakış açısıyla gerçekleri kavramaya çalışmalarına; büyük bir devrimci enerji ile daha fazla çalışmalarına; bireysel terör eylemlerinden, “devrimcilik” adına bunları savunanlardan ve “marksizm” adına bireysel terörün sahte kahramanlarına sahip çıkanlardan uzak durmalarına gerek vardır sadece. Ağır ekonomik ve politik baskılar altında alabildiğine ezilen ve her türden din tüccarının kucağına rahatça düşebilen geniş yığınlarla daha fazla ilişki kurmalarına, örgütlü doğru ilişki kurmalarına gerek vardır herhalde. Geçmiş devrimler, 15- 16 Haziran ve benzeri devrimci eylemler ancak böyle bir tavırla ruhlarına uygun olarak anılıp dünyayı değiştirecek devrimci bir güç olarak yaşatılabilirler sanıyorum.   

 

Türkiye’de bir yıl içinde işlenen ortalama kriminal cinayet sayısından yaklaşık 5 kat, savaşa benzeyen trafik kazalarında ölenlerden yaklaşık 3 kat ve 1990’lı yılların “düşük yoğunluklu savaş”ının en ağır olduğu dönemlerde çatışmalarda ölenlerden 10 kat daha fazla olarak üretim yaparken iş kazalarında ölümler olduğu bilinmektedir. Toplumun refahına katkıda bulunan üretimi yaparken sözkonusu iş cinayetlerinde ölen insanları görmezlikten gelip, yaklaşık yarısı hertürlü sosyal haktan yoksun olarak açlık düzeyinde bir ücretle çalıştırılıp üretim yapan insanları görmezlikten gelip, bireysel terörün birçoğu karanlık sahte kahramanları ile caf caflı bir “devrimcilik” taslamak, gerçekte 15- 16 Haziran ve benzeri yığınsal devrimci eylemlere ve üretici yığınların yararına hertürden devrime ihanettir. Emekçilerin yasal haklarının kısıtlanmasına, tüm topluma bir deli gömleği giydirilmesine yardımcı olan yığınlardan kopuk bireysel terörü kutsamak, halkın haklı yığınsal hak savaşımına zarar veren bu terörün aktörlerini “kahraman” mertebesine yükseltmek, çalışanların ekonomik, demokratik haklarına saldıran güçlerle aynı safta yeralmaktır.

 

Gerici yasaların çıkartılmasının aracı olan, haklı yığınsal mücadelelerin kolayca bastırılmasına zemin hazırlayan ve sonunda askeri darbelerin demagojik gerekçesi olan bireysel terörü, bunun “kahramanlarını” yüceltirken; yalana dayalı anti- komünist propogandanın temel malzemesi olan kitleden kopuk terör eylemlerini yürütürken, işçi sınıfının yığınsal kalkışması 15- 16 Haziran’a ve benzeri eylemlere özüne uygun olarak sahip çıkmak olanaksızdır. Bireysel terörü ve onun sahte kahramanlarını kutsarken, en keskin “sol” söylemlerle 15- 16 Haziran’a sahip çıkma gösterisi, bu eylemin anısına ve hedefine en büyük zararı vermekten başka işe yaramaz. Yine aynışekilde, bir yandan üst sınıflarla işçi sınıfının zararı doğrultusunda tamamen teslimiyetçi uzlaşmalar yaparken, diğer yandan “işçi sınıfı” edebiyatıyla birlikte 15- 16 Haziran’a kuru kuruya sahip çıkar gözükmek, aynı eylemi bir başka açıdan baltalamak anlamına gelir...

 

Yukarıdaki paragrafta özetlenenler ve benzeri tavırlar, mali- sermaye çevreleri ile bütünleşip alabildiğine zenginleşmiş farklı kiliselerin hala İsa’ya sahip çıkmaları; Haçlı Seferi’nin safında yeralanların İslamcı geçinerek Muhammed’i sahiplenmeleri; Amerikancı- NATO’cuların Atatürkçü geçinmeleri; üst sınıfların ve hatta Faşistlerin Nazım Hikmet’e sahip çıkmaları kadar yalana hizmet eden bir ikiyüzlülüktür.

 

Türkiye tarihi içinde işçi sınıfının bu en büyük kalkışması, bataklıktaki sivrisinekleri öldürerek Ekim Devrimi’ni kutlayan o yoksul köylülerin dürüstlükleri ve yöntemleri ile özüne uygun olarak anılabilir ancak. Böylece o büyük kalkışmaya katılanlar gerçek bir saygıyla anılmış ve eylemlerinin politik anlamı ezilen yeni kuşaklara doğru biçimde ulaşmış, emekleri heba olmamış olurdu. O köylüler Ekim Devrimi’ni emekleri ile anmışlardı... Onların yöntemleriyle 15- 16 Haziran’ı anmak, bu önemli iki günün içeriğini ve tarihteki yerini doğru ortaya çıkartabilecek bir emeği gerekli kılmaktadır. Ancak ozaman 15- 16 Haziran kullanılmamış ama, gelecek nesillere sınıf savaşımının gerçek bir deneyimi olarak aktarılıp anılmış olabilir.

 

Ve zaten “solcu”, “komünis”, “Marsist- Leninist” sıfatlarını kendilerine layık gören örgütlenmeler -aralarındaki tüm iyi niyetli ve fedakar insanlara karşın- haksızlıklara gerçek anlamıyla karşı olmanın gerekli kıldığı sorgulayıcı ve araştırıcı bakışa yeterince sahip olamadıkları için; her türden haksızlıklara karşı başkaldırının kamçıladığı bir enerjiyle olguları asıllarına uygun biçimde anlayıp yansıtma yeteneğini gösteremedikleri için; dar ahmakça hesapların ötesinde kitleleri doğru bilinçle besleyemedikleri için, günümüzde yığınlara dayanabilen ve bu yığınların yararlarını gerçek anlamıyla savunabilen gelenek ve prensip sahibi örgütler halen tarih sahnesine çıkamamaktadırlar. Üst sınıfların her türden temsilcileri yukarıdaki örneklerde özetlenmiş olan çarpıtmalarını ve sayısız benzerlerini rahatlıkla yaşama geçirebilmektedirler.

 

Üst sınıfların yararlarını koruyan servisler, halk yığınlarını korkutan, genç insanların devrimci enerjilerini “kuyu kazıp yeniden doldurtmak” gibi işlerde harcayan ve böylece üst sınıf politikalarına en büyük yararı sağlayan keskin “sol” gurupların, bunların bireysel terör örgütlenmelerininin yollarını ustaca ve kolayca açabilmektedirler. Çünkü karşılarında “marksist”, “devrimci” vs. geçinmesine karşın analitik bir bakış açısı ile entrikaları açıklayabilen ve yığınlarla birleşme yeteneği göstererek hertürlü haksızlığa enerjik biçimde karşı çıkabilen bir muhalefet yoktur. Sürekli değişip zenginleşerek ilerleyen toplumsal yaşamı doğru biçimde algılayıp hertürden haksızlığa kitlelerle birleşerek karşı çıkmak yerine, diğerlerinden farklı ve kendince “üstün” gözükmenin, “entellektüel” ve “savaşçı” gözükmenin bir etiketi olarak “devrimcilik”, “komünistlik” taslayanlar çoğunlukta oldukları sürece, sorunlar ağırlaşarak sürüp gidecektir. Üst sınıflar halkın tarihi değerlerini özünden kopartarak kullanma becerisini de göstererek yığınları kendi yararları yönünde kolayca sürebileceklerdir.

 

Üst sınıfların ulusal ve uluslararası arenadaki saldırılarına direnebilen, gerçek anlamda devrimci köklere, düşünsel belkemiğine sahip ve kitlelerle bütünleşme yeteneği olan prensip sahibi kalıcı örgütlenmeler yaratılamadığı sürece, bu durum daha da kötüleşerek devamedecektir.

bir sonraki bölüm: 2- Proletaryanın ve ideolojisinin doğuşunu hazırlayan nedenler; bilimsel ve teknolojik devrim; değer, artıdeğer, kâr ve yeni sınıf savaşımı sürecinin başlangıcı üzerine kısa notlar

 PROLETARYANIN DEVRİMCİ ENTERNASYONAL MÜCADELESİNİN VE DÜŞÜNCE SİSTEMİNİN IŞIĞINDA TÜRKİYE PROLETARYASININ MÜCADELESİNDEN KESİRLER VE 15- 16 HAZİRAN 1970 İŞÇİ DİRENİŞİNİ DOĞRU ANLAMA VE ANMA ÇABASI

 http://www.sinbad.nu/