1. Satılanların ”dini imanı/ inancı” olmaz, Yusuf Küpeli

 

2. Bekir COŞKUN, Dilenci tası...

 

3. Stockholm'de İsrail ve ABD protesto edildi, Murat Kuseyri

 

4. İsrail'i sevindiren liste

 

Satılanların ”dini imanı/ inancı” olmaz

 

Yusuf Küpeli

 

Biraz önce (27 Mayıs akşamı) Tayyip Erdoğan’ı devlet televizyonunun tüm kanallarında birden tatlı tatlı aynı yalanları söylerken görünce, dayanamayıp zaten elimde olan aşağıdaki metni bir- iki yeni katkı ile yayınlamaya karar verdim.

 

”Türkiye sevdası”ndan, önemli ”misyonun”dan ”savaş karşıtlığı” na dek daldan dala atlayan konuşma metninin başkalarınca hazırlamış olduğu ve Tayyip Erdoğan tarafından kameraya yakalanmayan gizli ekrandan okuduğu hemen anlaşılıyordu… ”Başbakan” bir ”baba” olarak cocuk ölümlerini ”kınıyordu” ama, katillerin adını ve cinayetin yerini anmıyordu. ”Zorla hiçbirşeyin olamayacağından” sözediyordu ama, saldırgan zorbanın kim olduğunu söylemiyordu.

 

Aynı ”başbakan” daha dün ABD’nin Irak saldırısına TSK'yı da katmak ve işgalin ardından Irak’a asker yollamak için elinden gelen tüm çabayı fazlasıyla göstermişti ama, başaramamıştı… Şimdi ise sesini tatlılaştırarak kendisine ”barış güvercini” süsü vermeye çalışıyordu. Buna karşın saldırganların adını büyük bir dikkatle ağzına almaktan kaçınıyordu. Saldırganlara karşı barıştan yana somut tavır takınmıyordu… Tüm sözleri, kendisini G 8 toplantısına davet etmiş olan ”Batılı dostları”nın takdirlerini kazanacak biçimdeydi (Siz bu ”dostları” sözünü, kuklalarının cevherini keşfetmiş patronların beğenisi olarak algılayın).

 

Başta Sabra ve Shatila olmak üzere en önemli katliamların ve son olarak Refah katliamının baş aktörü Ariel Sharon’un koruyucusu ve Irak’ın yıkıcısı W. Bush, G 8 toplantısına davet etmiş olduğu Tayyip Erdoğan’a, gerekli talimatları vermeden önce, herhalde, ”Tayyipciğim, doğrusu sen çalım atmakta beni de Göbels’ide geçtin; senden öğreneceğimiz çok şey var.”, diyerek sıvazlayacaktı.

 

Gerçekten’de Ortadoğu’da W. Bush’un ve Ariel Sharon’un politikalarını yaşama geçirirken ”müslüman” rolü oynayabilmek ve Müslüman halkı uyutabilmek her babayiğidin harcı değildir… Ve zaten Tayyip adının sözlük anlamı, yumuşatan, yatıştıran demektir. Daha çocukluğundan itibaren önce birileri Tayyip’i yumuşatmışlar, yalana alıştırmışlardır ve O’da şimdi yine başkaları adına halkı aldatıp yumuşatma görevini üstlenmiştir…

 

Tayyip Erdoğan’ın G 8 toplantısı sırasında W. Bush’dan göreceği yukarıdaki iltifata yanıtı, ”Biz çekirdekten yetiştik; baban senide çocukken bacaklarından tavana assaydı; nasıl daha rahat yalan söylenebileceğini iyice öğrenirdin.”, biçiminde olacaktır herhalde.

 

Faşizmin tipik özelliklerinden biri, ortaya çıktığı ülkenin halkının inançlarını, yerleşik kültürünü, ülke tarihini, ülkenin değerli tüm insanlarını özlerinden kopartarak yamamama yalanlarla kullanmasıdır.

 

Uluslarüstü tekellerin faşist politikalarını yaşama geçiren W. Bush’un bir kuklası olarak Tayyip Erdoğan, minareden süngüsü, kubbeden kalkanı, başörtüsü, türbanı, çarşafı ile Türkiye’nin politika sahnesinde sözkonusu faşist yalanları en mükemmel biçimde kullanan kişilerin başında gelmektedir... Yeri gelince bunların hiçbiri ile yakından uzaktan bağı olmayan Atatürk’e bile sarılmaktadır. Atatürk portresinin önünde nutuklar atmakta, hatta ”gerçek Atatürkçü”nün kendisi olduğunu söyleyebilmektedir.

 

Diğer yandan -herkesin gördüğü gibi- Tayyip Erdoğan, Haçlı Seferi ilanetmiş olan, Müslüman halkların petrollerini gasbeden, aynı halklara ölümlerin en korkunçlarını yağdıran W. Bush’un safında Irak’a asker yollayabilmek, Irak halkına yönelik saldırıya katılabilmek için elinden geleni yapmıştır ve halen yapmaktadır. Şüphesiz Tayyip Erdoğan’ın davranışlarının İslamiyet ile uzaktan yakından bağı yoktur. Ve yine aynı tavrın anti- emperyalist bir mücadelenin önderi ve bu konuda ezilen tüm uluslarrın ilham kaynağı olan Atatürk’ün anlayışı ile de yakınlığı yoktur.

 

Bir yandan eşini- kızını sımsıkı sarıp sarmalayarak ve türban işini kışkırtarak ”Müslümanlığını” kanıtlamaya ve halkı bu yöntemlerle aldatarak iktidar olmaya çalışan Tayyip Erdoğan, diğer yandan halkının yarısı Müslüman Habeşistan’ın (Etopya) üzerine zehirli gaz bombaları yağdırmış olan faşist Musolini için ”O iyi yürekli bir insandı.,” diyebilen ve basının önünde açıkça ”Bizim kültürümüz İslam kültüründen daha üstündür.,” diyerek islamiyeti aşağılayan ve yine Avrupa’da W. Bush’un baş yardakcısı olarak Irak’a asker yollayan faşist Berlisconi’yi oğlunun düğününe tanık ve en önemli misafir olarak davet edebilmektedir. Tayyip Erdoğan’ın ve yakın çevresinin İslamiyet’i sadece oy avcılığı için kullandıklarına, buna karşın asıl olarak Müslüman halkları katledenlerle, Haçlı Seferi yürütenlerle aynı safta dizçöktüklerine, kıblelerinin Washington olduğuna dair örnekler uzayıp gitmektedir.

 

Yukarıdaki paragrafta açıklanmış olan gerçeğin en somut son kanıtlarından biri, TBMM’nin 25 Mayıs 2004 günü yapılan Irak ve Filistin sorunları ile ilgili oturumunda sergilenmiştir… Aynı oturumda kendi dışişleri bakanları Abdullah Gül’ü dinleme zahmetine bile katlanmayan AKP’li saylavların oyları ile Irak ve Filistin konularında genel görüşme açılması önerisi reddedilmiştir. Başka bir ifadeyle Meclis’in ”Müslüman” üyeleri, Irak’ta en korkunç işkencelerle, katliamlarla, yıkımlarla karşılaşan Müslümanlar ve yine aynışekilde Filistin’de evleri başlarına yıkılan, katledilen Müslümanlar, vahşice öldürülen masum çocuklar için resmi bir kınama metni hazırlamaktan bile kaçınmışlardır.

 

Adaleten yana Hıristiyanlar, Kızılhaç Örgütü, İnsan Hakları Örgütleri, Vatikan ve diğer birçok Batılı örgüt Irak’ta ve Filistin’de olanları resmen eleştirirlerken, Müslümanlığı kullanarak Meclis’e girebilmiş olanlar tek bir eleştiri sözcüğünün altına adlarını koymaktan çekinmişlerdir. Ve zaten ”Müslüman” Tayyip Erdoğan bu nedenle W. Bush tarafından -hiç alakası olmayan- G 8 toplantısına davet edilerek politik anlamda güçlendirilmeye çalışılmaktadır. Adamları güç kazanmalıdırki, Ortadoğu’da işleri daha iyi yürüsün, Ortadoğu halklarını çok daha rahat köleleştirebilsinler.

 

Tesadüfen TV ekranında tanık olduğum Meclisteki olaylar aynen şu şekilde gelişmiştir… Elimde program olmadığı için bilmeyerek açtığım 3ncü kanal, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün Meclis’teki konuşmasını naklen vermekteydi ve konuşma birden ilgimi çekti. Yalnız biraz sonraki görüntüler beni şaşırtmaya başladı... Çünkü yıllardır Türk televizyonlarına bakmamış ve özellikle Meclis ile ilgili görüntülere hiç tanık olmamıştım. Tüm haberleri başlangıçta basından alıyordum, daha sonra da internet aracılığı ile almaya başlamıştım.

 

Salon neredeyse boştu ve oturanların yarısından çoğu sonderece laubali bir tavırla aralarında konuşuyorlar, gırgır geçiyorlar, koltuktan koltuğa geziyorlardı. Dışişleri Bakanı'nın konuşmasını dinlemedikleri gibi dinlemeye çalışanları da engelliyorlardı. Bunlar, gıravatlı, çok şık giyinmiş, çoğu beyaz saçlı tiplerdi. Sohbet edenler arasında saçları sapsarı boyanmış aşırı süslü bir- iki kadında dikkati çekiyordu. Gördüğüm sahneler inanılmaz gibi geliyordu ama, gerçektiler.

 

Dışişleri Bakanı hiç sinirlenmeden konuşmasını sürdürüyordu- anlaşılan böyle görünümlere yabancı değildi... Oturumu yöneten başkan birsüre sonra bezgin alışık bir ifadeyle ve buna uygun sestonuyla salondakileri susmaları için uyardı. Uğultu geldiğini söyledi. Biraz kestiler ama, beş- on dakika sonra yine aynı ihtar yapıldı. Ortalıkta dolanmalar, salona girip- çıkmalar, diğer oturan bir vekilin omuzuna kolunu atarak laubali kişisel sohbetler vs. Bir isveçli baksa, o eli omuza atanları kesinlikle homoseksüel sanabilirdi…

 

Konuşma olurken ortalıkta dolanan laubali tiplerin çoğunluğu anlaşılan AKP'li idi ve kendi dışişleri bakanlarını dinlemedikleri gibi, diğer dinleyicileride engelliyorlardı... İngiliz meclisinde de kavga, laf atma, olaylar oluyordu ama, bu ilgiyi gösteriyor. Bunlarsa tüm konuşmalara, herşeye tamamen ilgisizdiler.

 

İsveç meclisindeki oturumlarda çıt çıktığına ve öyle birilerinin ortalarda dolandıklarına hiç tanık olmamıştım. Herkes -beğensin veya beğenmesi- tüm kuralları büyük bir saygı ile yerine getirir. Getirmediği anda da mevcut pozisyonunu kolayca yitirebilir. Bu sadece Parlemento’da değil, tüm kurumların toplantılarında böyle olur. Karşımdaki ”Yüce Meclis”in toplantısında ise gözüktüğü kadarıyla kural mural yoktu ve beni şaşırtan da bu olmuştu...

 

TBMM denen yerde, "yüce meclis" diye poh pohlanan o çatının altında, binlerce insanın oyunu alarak gelip yağlı- ballı bol maaşlı yaşam sürdürenler en önemli hayati dışpolitika konularıyla ilgilenmiyorlar, hiçbirşeyi dinlemiyorlardı. Kısacası, sorumsuzluklarının sınırı yoktu ve kürsülerde- kahvelerde nutuk atarlarke hepsi "Müslüman"dı. Dinleme zahmetine katılmadıkları oturumun konusu ise, Irak'ta ve Filistin'de katledilen ve katledilmekte olan Müslüman halklardı. Aslında konu Türkiye'nin en yakıcı sorunlarından biriydi.

 

Aynı manzaralar Onur Öymen, Balıkesir saylavı cerrah hekim Turhan Çömez ve Şükrü Elekdağ konuşurkende sürdü. Salondakilere tekrar tekrar benzer uyarılar yapıldı... Turhan Çömez bir hekim olarak -gezip gördüğü- Irak’taki ilaçsız hastahanelerden, durumun inanılmaz derecedeki korkunç insani boyutlarından sözderken, ”Müslüman” vekiller dalgalarını geçiyorlar, aralarından kaynatıp tatlı tatlı sohbet ediyorlardı…

 

Sözkonusu dört konuşmanın ardından konu ile ilgili olarak genel görüşme açılması önerisi oya sunuldu... Oylama başlarken ve sürerken yaşananlar beni bir kez daha şaşırttı… O bomboş salon birden kalabalıklaşmıştı. Oylama olacağını haber alarak dışarıdan biryerlerden gelenler Meclis salonunun girişlerinde kümelenmişlerdi. Yerlerine oturma zahmetine bile katlanmıyorlardı... Oturum sürerken koridorlarda veya kantinde dalga geçtikleri anlaşılan bu "vekiller", hemen yeniden kolayca tüymeye hazır bir pozisyonda salonun giriş kapılarının yanında ayakta bekliyorlardı.

 

Oylama önce elle yapıldı. Bu işi ilkokul öğrencileri yapsalar, çok daha ciddi davranırlardı herhalde. Oturumu yöneten vekil, oturanlara ve ayakta kümelenenlere, ellerini doğru dürüst tekrar kaldırmaları için ihtar etti. Sonunda sayımı yapanlar aralarında anlaşamadılar. Bu koskoca gıravatlılar kimin ne oy verdiğini doğru dürüst sayamıyorlardı. Ve zaten böyle gayriciddi bir oylama, yerine oturmadan ayakta oy vermek vs. anlaşılır işler değildi...

 

Sayımda anlaşma olmayınca elektronik oylamaya geçildi... İşin -komik değil- acıklı yanı, başkan, nasıl oy vereceklerini ayrıntıları ile anlattı. Kimbilir bu Meclis’in kaçıncı oturumu idi ve yine kimbilir meclis başkanı artık ezberlemiş olduğu bu sözleri kaçıncı kez tekrarlıyordu? Başkan, düğmelere basarak oy verme işini beceremezlerse teknik elemanlardan yardım istemelerini vekillere öğütledi. Ve sonunda o koskoca gıravatlıların birçoğu bu basit işi beceremediler ve birileri gelip onlara yardım ettiler.

 

Bunlar nezamandan beri o mecliste idiler? İlk kezmi oy veriyorlardı? Neden Meclis'e gelmişlerdi? Aslında neye ilgileri vardı? Anlaşılması zor.

 

Hiç dinlememiş, ilgilenmemiş oldukları bir konu ile ilgili oy kullanan bu "vekillerin" önceden talimat almış olduklarını anlayabilmek hiçte zor değildi. Belliydi, genel görüşme açılmasını engelleyen oyları kullanmaları için Tayyip Erdoğan’dan talimat almışlardı. Peki Tayyip Erdoğan’a talimatı veren kimdi? Bu sorunun yanıtı, Tayyip’in ”Batılı dostları”na bakıldığı zaman kendiliğinden ortaya çıkmaktaydı.

 

Sonuçta, Ortadoğu halklarına yönelik saldırıyla, Irak ve Filistin’de sürüp gitmekte olan katliamlarla ilgili olarak genel görüşme açılması önerisi "Müslüman" çoğunluğun oyları ile reddedildi. Bunların çoğunluğu elektronik oylama yapılırken bile yerlerine yarım oturmuşlardı. Görüldüğü kadarıyla ne kendilerine, ne de başkalarına saygıları ve güvenleri vardı.

 

Aynı kişiler "demokrasi"den sözediyorlar, ”demokrasi” adına başörtüsü- çarşaf işlerini önplana çıkartıp kışkırtıyorlardı ama, Irak’ta ve Filistin’de masum sivil Müslümanların katledilmelerine izin veriyorlardı. Anlaşılan, Refah’da beyaz bir güvercin gibi avlanarak öldürülen o üç yaşındaki kız çocuğu için bile taşlaşmış yüreklerinde yer yoktu. Çocukken Hans Christian Anderssen’in ”Kibritçi Kız” masalını okuyup duygulanmadıkları belliydi ama, İslamiyet’in kutsal kitabında yeralan haksızlıklara yönelik surelerden tek birtanesini  dahi de okumamışlarmıydı? Kimlerdi bunlar ve gerçekten neye inanıyorlardı?

 

Geçenlerde İslamiyet üzerine Müslümanlara ders vermeye kalkan o ”Oval Ofis” in Clinton'u ile Ortadoğu’da katılmış olduğu bir toplantıda ”Para’nın dini imanı olmaz!” diyerek İslam ülkeleri arasındaki dayanışma önerilerini elinin tersiyle iten Tayyip Erdoğan, yukarıdaki sorunun yanıtını bu ”özdeyişiyle” en güzel biçimde vermişti… Tayyip ve benzerlerinin inandıkları tek şey para ve iktidardı şüphesiz. Tayyip’i ve benzerlerini satınalacak paranın ”dini imanı olmazdı” ama, o paralar Tayyip gibilerin ceplerini doldururken İslamiyet işporta tezgahına çıkartılıp pazarlanabilirdi.

 

İş halkı aldatmaya gelince minareler süngü, kubbeler kalkan olur; allı- morlu başörtüleri çarşaflar politik işporta tezgahlarını doldurur; ”allı verelim morlu verelim, sarılı verelim; dar geldiyse bol verelim, açık geldiyse koyu verelim !” derken işler rahatca bitirilebilirdi. O dilenci kılıklı 12 Eylül yardakçısı Fethullah’ın ”İslami” şirketleri "helal" markaları ile dini pazarlayarak para basarlarken, kasalarını doldurdukları ”dinsiz imnansız paralarla” Tayyip gibi yetenekli iş bitirici- oy yankesicisi gençleri tesbit edip satınalabilirlerdi.

 

Tayyip’i ve benzerlerini satınalacak "paranın dini imanı olmadığı" için, Müslüman halkların petrollerini gaspetmek ve Batı’nın ve Japonya’nın enerji musluklarını eline alarak dünyanın tek hakimi olabilmek için Haçlı Seferi başlatmış olan W. Bush’un emrine rahatça girilirdi. Parayı veren düdüğü değil, Tayyip’i öttürürdü. Ve Tayyip, 27 Mayıs 2004 günü televizyon ekranlarında yüzüne taktığı dilenci maskesiyle ”kendisininde baba olduğunu” söyleyerek şansız çocuklarını dahi politik işporta tezgahında piyasaya sürerken, ortağı W. Bush ve Ariel Sharon üç yaşındaki kız çocuklarını rahatça avlamayı sürdürürlerdi.

 

Yusuf Küpeli

Yusuf@comhem.se

27 Mayıs 2004

 

Bekir COŞKUN

     e-posta

 

Dilenci tası...

http://www.hurriyetim.com.tr/yazarlar/yazar/0,,authorid~2@sid~9@nvid~418195,00.asp

TBMM, Irak ve Filistin’de olanları ‘kınamayı’ reddetti

TBMM demek, AKP demek.

AKP’lilerin oyları ile genel görüşme açılması ve işkence ile savaş suçlarının kınanması kabul edilmedi.

Böylece ‘İşkence ve savaş suçlarını kınamayı reddeden’ yeryüzündeki tek ülke olduk mu, durup dururken.

Ne oldu bilmiyorum ‘İslam aleminin lideri’ne?

Ne oldu İslam’ın onur ve haysiyeti için genç kızlara türban giydirip cepheye süren, imam-hatip ordusu yetiştirmek isteyen, tesettürü protokolde dalgalandıran mümine?

Ne oldu imama?
*
Filistin’de yıkılmış, dümdüz olmuş evinin yerini tahminen bulmuş, iki küçük çocuğunu kucağına almış ağlayan kadının.... Ya da hepimizin çocukluğumuzda yaptığımız gibi, düğünde koşuştururken ABD uçaklarından atılan bombalarla paramparça olan çocukların görüntüleri ABD’nin vicdanlı insanlarını bile sokaklara döküyor.

Hıristiyanlar ayakta, İsrail’de Yahudiler sokaklara çıktılar.

Ama ‘Müslüman demokrat’ arkadaşlar ‘kınamaktan’ bile çekindiler ve kınamayı ‘reddettiler’.

Kalkmadı elleri.

‘Laik dinsiz’ saydıkları aydınlar kınama öneriyorlar... Benim gibi ‘din düşmanı’ olduğu için her gün küfür yağmuruna tutulanlar ‘Kınamak dahi yetmez, strateji ortaklığını durdurun’ diyorlar.

‘Müslüman demokrat’ yanaşmıyor.
*
Medya ise; bu anlaşılmaz bağımlılığı gizlemek için, Başbakan’ın Ankara’da ağırladığı İsrailli bir ‘sıradan’ bakana kızdığını öne çıkartıverdi:

‘Erdoğan kızdı...’

‘Başbakan’dan İsrail’e fırça...’

‘Tayyip Erdoğan’dan müthiş uyarı...’

Geçiniz...

AKP milletvekillerinin, Başbakan’ın ‘Duygusal davranmayın’ emri ile kınamayı reddettiklerini bilmeyen mi var?
*
Ben biliyorum; zulüm görenler ‘din kardeşi’ ama, zulüm yapanlar ile ‘strateji ortaklığı’ ağır bastı.

Gazeteler yeni borç kredilerinden söz ediyorlar.

Arkadaşın ‘Miğfer yapmayı düşündüğü cami kubbesi’ dilenci tasına dönüştü ellerinde ne zamandır.

Pıstılar...

 

 
 

Murat Kuseyri kuseyri@telia.com

Perşembe günü, Stockholm'da, İsrail'in Filistin halkına karşı sürdürdüğü baskı, saldırı ve katliamları protesto etmek ve Filistin halkının direnişine destek olmak amacıyla bir protesto eylemi yapıldı. Savaşa Karşı Örgütler Ağı, İsrail Mallarını Boykot Komitesi ve Filistinli gruplar tarafından ortaklaşa düzenlenen gösteri saat 18.00 sularında Normalm meydanında başladı. İsrail ve ABD'yi protesto eden sloganların atılmasının ardından ilk konuşmayı Avrupa Parlamentosu  Çevre partisi Yeşiller milletvekili Per Gahrton yaptı. İsrail'in 37 yıldır Filistin'i işgal ettiğini belirten Gahrton, ABD'nin desteğiyle İsrail'in tüm Filistin'i bir toplama kampına dönüştürdüğünü söyledi. İsveç hükümetinin Filistin politikasını da eleştiren parlamenter İsveç başbakanı Göran Persson'un İsrail'i Orta doğunun tek demokratik devleti olarak nitelemesine de sert tepki gösterdi. İsrail'in Filistin halkına karşı bir soykırım hareketi yürüttüğünü belirten Gahrton, "biz nasıl geçmişte Güney Afrika'daki ırkçı yönetimi boykot ettiysek, bugün de ırkçı bir politika izleyen İsrail'i boykot etmeliyiz" dedi. Sol parti gençlik kolu başkanı Tove Fraurud Bir ölüm makinasının  Rafah'da önüne gelen herşeyi yakıp yıktığını, son bir hafta içinde 50 Filistinlinin öldürüldüğünü, 200'ünün yaralandığını belirterek katliamların durdurulması için harekete geçmeyen Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler'i katliamlara ortak olmakla suçladı. Yahudi sanatçı ve müzisyen Dror Feiler da bir yahudi olarak İsrail'in Filistinlilere karşı sürdürdüğü saldirilari halk katliamı olarak tanımladığını belirttikten sonra sözlerini söyle sürdürdü. "İsrail Filistin halkının önderlerini katlediyor. Kadınları, çocukları katlediyor. Bu halkın umutlarını ve düşüncelerini bile teslim almaya çalışıyor. Bu katliamlara karşı sessiz kalmak cinayetlere suç ortaklığı yapmaktır" Feiler, İsrail'in ABD'nin destek ve onayı olmaksızın bu katliamları sürdürmeyeceğini hatırlatarak  ABD ve İsrail mallarının boykot edilmesini istedi. ISM, International Solidarity Movement yöneticilerinden Maria Stenström ise İsrail'in utanç duvarı örerek tüm Filistini bir toplama kampına dönüştürdüğünü söyleyerek göstericileri Filistin'e giderek Filistin halkına yönetilen katliamları yerinde görmeye ve dayanışmaya çağırdı. Yeşiller milletvekili Gustav Fridolin ise İsrail'in Gaza'da sürdürdüğü katliama Gökkuşağı operesyonu adını verdiğini, ama bu Gökkuşağının bir tek rengi olduğunu belirterek sözlerini şöyle sürdürdü. "Bu Gökkuşağı operesyonundaki tek renk kırmızıdır. Bu katledilen masum Filistin kanının rengidir. Duvar inşası ve katliamlar sürüyor, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği seyirci durumunda. Bugün burada öyle içten, öyle gür sloganlar haykıracağız ki bu New York'taki Birleşmiş Milletler binasında, Brüksel'de, İsveç Meclisinde yankılanacak" Fridolin Avrupa Birliğine de İsrail'le olan ticaret anlaşmasını tek taraflı feshetme çağrısında bulundu. Konuşmaların ardından İsrail Konsolosluğuna doğru yürüyüşe geçildi. 400 kişinin katıldığı yürüyüş boyunca "yaşasın intifada", "kahrolsun siyonizm" "kahrolsun ABD emperyalizmi", "ABD Irak'tan defol," "İsrail'i boykot et" sloganları sıkça atıldı. Konsolosluk önünde polisin geniş güvenlik önlemleri aldığı görüldü. Konsolosluğun önünde "İntifada, Gaza, Felluca yol gösteriyor", "Yaşasın Irak halkının direnişi" gibi ABD ve İsrail karşıtı sloganların atılmasının ardından gösteri sona erdi.

28 Mayıs 2004

 

Basından alınıp aşağıdaki metinlerin altına iliştirilen liste, TSK'nın İsrailden alacağı silahlarla ve

bu ırkçı devlete ödeyeceği dolarla ilgilidir.

Liste açıklanmadan bir gün önce "Başbakan" Tayyip Erdoğan, TV kameraları karşısında Ariel Sharon'u sözde eleştirmiştir.

İşlenen ve işlenmekte olan cinayetlerin sorumluluklarını sadece Sharon'un omuzlarına yükleyen

bu eleştiri, bana hiçte yabancı gelmedi. Çünkü, ırkçı İsrail devletini ustaca temize çıkartmaya,

tüm inanılması zor kötülükleri bir "günah keçisi"nin sırtına yükleyerek

sistemi kurtarmaya çalışan sicilli siyonistlerden benzer uydurma eleştirileri çok duymuştum... 

İsrail'in benzer cinayetleri hiçte yeni değildir ve zaten sistem Menaham Begin, Netanyahu, Sharon vs. gibi karakterli

ön plana çıkartmaktadır ve bu saldırgan ırkçı teröristler İsrail'de yaşayan Musevi toplumun çoğunluğu tarafından

desteklenmektedirler.

Ve zaten Takiye Tayyip'te uydurma eleştirilerinin hemen ardından -sözlerinin sahteliğini kanıtlamak istercesine- İsrail'e

boykotun sözkonusu olmadığını, bu devletle tüm ticari ilişkilerin eskisi gibi aksamadan süreceğini belirtmiştir.

Takiye kukla Tayyip'in ağzından dökülenlerin tamamen kendisine ait olduğu ve yine mecliste dışpolitika tartışmalarını

dinlemeden oy kullanan AKP saylavlarının iradelerini yansıttığı düşünlemez.

Irkçı- faşist israil devletini Ortadoğu'da ileri karakolu olarak besleyip kullanan ABD emperyalizmi,

Pentagon ve bu gücün Türkiye uzantıları Takiye Tayyip'i böyle konuşturtmaktadırlar.

Takiye Tayyip'e bakarken, 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerini gerçekleştirmiş olan Pentagoncu güçleri görememek ahmaklık olur.

Sözde layikliği savunan bazı bol yıldızlılar 12 Eylül darbesi ile -kadın düşmanı- dilenci kılıklı Fethullah Gülen'i

ve 28 Şubat darbesi ile de Gülen'in uşağı Takiye Tayyip'i yeşile boyayıp politika sahnesine sürmüşlerdir.

Basında kendilerini "demokrat" olarak tanımlayan bazı Pentagoncu tecavüzcü "cumhuriyetçi"lerin yalanlarının tam tesine,

12 Eylül ve 28 Şubat darbeleri tüm güçleriyle halen yaşamlarını sürdürmektedirler.

Karagöz perdesinde konuşturulan sadece değişik Hacivat figürleri ve başbakan rolündeki bir demagog işportacı olduğu için,

gerçeği hemen kolayca kavramak biraz zor olmaktadır.

İsrail'den alınacak olan malların ve ödenecek dövizlerin listesi,

körlerin gözünü dahi açacak ilaç niteliğindedir.

Ve Şüphesiz Tayyip ile bazı bol yıldızlılar arasındaki "kavga"da yığınları oyalamaya yönelik bir "kayıkçı döğüşü"nden

veya birçeşit takiyeden başka birşey değildir.

Lütfen sözkonusu listeye bakınız ve Müslüman türkiye halkının ödemiş olduğu vergilerin döviz olarak Filistin halkını

katledenlere, çocuk katillerine nasıl ödendiğini görünüz.  "İslamcı" ve "türbancı" AKP aracılığıyla faşist Sharon hükümetine

ödenen dövizler roket ve mermi olarak filistin halkının başına yağacaktır. Ve Refah'tan ve herhangi bir başka

göçmen kampından kolu bacağı kopmuş kanlar içindeki

Filistinli çocukların görüntüleri, beyaz kefenleri içindeki dizi dizi çocuk fotoğrafları görsel ve yazılı basına

yansırken, Takiye Tayyip, ustası düzmece Fethullah'tan öğrendiği tarzla yüzüne dilenci maskesi takıp,

TV kameraları karşısında, "bende babayım" diyerek talihsiz çocuklarını politik işporta tezgahında pazarlayacaktır.

İsrail'e satılan silahların listelerine bir gözatın ve daha önce de diğer yazıları lütfen okuyun.

Saygılarımla

Yusuf Küpeli yusuf@comhem.se  www.sinbad.nu/

01 Haziran 2004

 

 

İsrail'i sevindiren liste
01 Haziran 2004 Salı http://www.milliyet.com.tr/2004/06/01/siyaset/axsiy02.html

Başbakan Erdoğan'ın önüne İsrail'den 800 milyon dolarlık silah alım listesi geldi. TSK talep listesinde akıllı füzeler, gece görüş sistemleri, uçak ve tank modernizasyonu yer alıyor
UTKU ÇAKIRÖZER / BARKIN ŞIK Ankara
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın önünde İsrail'den alımı öngörülen 800 milyon dolarlık (1.2 katrilyon lira) silah listesi bulunuyor. Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nın (HKK) listesinde, İsrail şirketlerinin ürettiği hedefi 250 kilometre yükseklikten isabetle vuran akıllı füzeler, mini intihar uçakları ve F-16'ların gece harekâtına imkân veren elektronik sistemlerin yanı sıra F - 4 uçaklarının modernizasyonu yer alıyor.
HKK Orgeneral İbrahim Fırtına'nın Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı'na gönderdiği öğrenilen "acil ihtiyaç" listesinde özellikle İsrail savunma şirketlerinden alınmasını istediği beş önemli silah sistemi arasında şunlar bulunuyor:

·  HAROP sistemleri: İsrail'in HARPY sisteminden sonra geliştirdiği en yeni mini insansız uçaklar. Üzerlerinde taşıdıkları elektro optik kamerayla hedefi tespit edip operatör tarafından verilen talimatla hedefe intihar saldırısı düzenleyebiliyor. İsrail Havacılık Sanayi (IAI) şirketinden 50 adet alımı gündemde.

·  ANAMS akıllı füzeleri: F - 4 ve F - 16 uçaklarından, 250 kilometre ve daha fazla yükseklikten bile hedefi isabetle vurabilen hassas güdümlü füzeler (stand - off weapon). Savaş uçaklarından düşmanın nokta hedeflerinin vurulmasını sağlayan 50 adet füze yine IAI'dan alınacak.

·  LITENING gece uçuş sistemleri: F - 16 ve F - 4'lerin alçak irtifada gece harekâtı yapmasına imkân veren "Litening" sistemlerinden üretici İsrail firması Rafael'den 20 adet alınacak.

·  F - 4 modernizasyonu: Envanterdeki F - 4 uçaklarından 48'inin IAI ile işbirliği içinde modernizasyonu.

·  Elektronik harp kamerası: 18 adet RF - 4 uçağına elektronik harp kamerası takılması (İsrail-ASELSAN işbirliğiyle yapılacak),
İsrail'le AKP hükümeti öncesinde başlatılan silah tedarik projeleri de pürüzsüz devam ediyor. KKK envanterindeki M - 60 tanklarının İsrail IMI firması tarafından modernizasyonunu öngören 700 milyon dolarlık projede, nisanda İsrailli şirkete 50 milyon dolarlık ikinci ödemenin yapıldığı bildirildi. Helikopterlerin ısıya duyarlı Stinger füzelerine karşı korunması için İsrail IMI firmasıyla 100 milyon dolarlık proje de yürüyor.

http://www.sinbad.nu/