Yusuf Küpeli, Dökümanter hataları: Thomas More, “Utopya” ve Hitler; Kudüs (Jerusalem) ve Yahudi sürgünü; I. Dünya Savaşı ve Emperyalizm; Lenin ve Sovyet devrimi; “Helen” adı üzerine bazı kısa doğru bilgiler

- Giriş

- Thomas More, “Utopya” ve Hitler  üzerine doğrular

- Kudüs (Jerusalem) ve Yahudi sürgünü üzerine doğru bilgiler

- “I. Dünya Savaşı ekonomik nedenlerle değil, kültürel nedenlerle çıktı” üfürükçülüğü ve emperyalizm üzerine

- “Lenin Yahudi idi” kuyruklu yalanı ve kısaca Sovyet devrimi üzerine 

- Grek, Yunan ve Helen adları üzerine doğru bilgiler

 

Dökümanter hataları: Thomas More, “Utopya” ve Hitler; Kudüs (Jerusalem) ve Yahudi sürgünü; I. Dünya Savaşı ve Emperyalizm; Lenin ve Sovyet devrimi; “Helen” adı üzerine bazı kısa doğru bilgiler

 

- Giriş

 

Türk TV kanallarında -çoğu iç karartıcı- haberlerin dışında genellikle komedi ve dökümanter programlarına bakıyorum. Bazı komedi serilerinin ve sahnelenen  bazı skeçlerin içindeki birtakım espirilerin sonderece kaba, soğuk, kişileri aşağılayıcı nitelikteolduklarını görüyorum. Zaman zaman seyircileri de ekranlara yansıtan kameralardan, bu skeçleri izleyenlerin çoğunun orta yaşlı ve genç seyirciler olduklarını görüyorum. Ekrana görüntüleri yansıyan seyircilerin, saçma sapan, kaba ve kişileri aşağılayıcı şakalara katıla katıla gülmelerini ve bu sahneleri alkışlamalarını şaşkınlıkla izliyorum. “Hata kimde, yoksa bende mi?”, diye düşünmekten kendimi alamıyorum. “Kimbilir, belki de insanlar okadar bunalmışlar ki, her saçmalığa ve kabalığa gülme gereksinimi duyuyorlar”, diye düşünüyorum...

 

Saçmalıkların ve aşağılayıcı kabalıkların arttığı durumlarda, ekrana kısa birsüre baktıktan sonra, ya kanal değiştiriyorum, ya da televizyonun önünden kalkıyorum... Yaşamakta olduğumuz iç karartıcı dünyada kafa soğutma gereksinimi nedeniyle olmalı, yine de komedi serilerine ve programlarına bakmaktan kendimi alamıyorum.... Sahnelenen komedilerle ilgili olarak dikkatimi çeken bir diğer gerçek te, “komik” skeçler de ve dizilerde herhangi politik içerikli bir espriye rastlamıyor olmam. Komediler için altın madeni konumundaki politikacılarla ilgi herhangi eleştirel bir şakaya rastlamıyor olmamı, insanların korkutulmuş olmaları gerçeğine yorumluyorum...

 

Geçmişte, komedilerin, komik skeçlerin konusu, ağırlıklı olarak politikacılar olurdu. Anlaşılan, günümüzün sanatçıları, politik gerçeklerden uzak durmayı tercih ediyorlar. Bu durum, onların nekadar korkutulmuş olduklarını gösteriyor... Politikacılar komediler için altın madeni olsalar da, sanatçılar, politik gerçeklere ve karakterlere “gözlerimi kaparım, görevimi yaparım” şiarına uygun olarak işlerini kotarıyorlar, ekmek paralarına bakıyorlar anlaşılan...

 

Aslında, dikkatimi çeken çok şey var ama, bunların sadece birinden sözedeceğim... Haberlerin çoğunda, açlık sınırının altında maaş alan emeklilerden, açlık sınırının altındaki ve açlık sınırındaki askari üçretten, çalışabilir nüfusun neredeyse yarısına eşit sayıdaki milyonlarca işsizden, artan gıda fiyatlarından, toplumun alabildiğine düşmüş olan alım gücünden sözediliyor. Onmilyonlarca insanın yarı aç dolaştığı bir ülkede, TV kanallarının neredeyse tümünde, tüm bu insanlarla dalga geçer gibi, yemek programları yapılıyor. Zengin Türk mutfağından ve dünya mutfağından yemekler, iştah açıçı biçimde ekranlara yansıtılıyor, yemek tarifleri veriliyor. İyi hoş ta, eğer mirasyedi değilseniz, tüm bu yemeklere ulaşmak için para, para için de iyi bir iş gerekiyor. Ayıp olmuyormu?

 

Dökümanterlere gelince...  Doğa ile ilgili, tarihle ilgili, farklı toplumsal yaşamlarla ilgili dükümanter programlarının olması sonderece yararlıdır. Fakat bunların bazıları, alabildiğine kaba hatalar içeren ciddiyetten uzak anlatımlardır. Beynimin içini tırmalayan birkaç hatalı programa dikkati çekmek istiyorum. Önce, kendi kendime, “boş ver, üstüne düşme” demiştim ama, dayanamadım...

 

Sözümü bağlarken, rahatsız edici bir duruma daha parmak basmalıyım... Kanallardan birisini açıyorsunuz, bağıra bağıra konuşan, tehditler savuran, kışkırtan, politik rakiplerini aşağılayan, konumunu iddia masasına koyan birisine rastlıyorsunuz. Kanal değiştiriyorsunuz, yine aynı kişi karşınıza çıkıyor. Dolaştığınız onlarca kanalda hep aynı kişinin canlı olarak yayınlanan konuşmasıyla karşılaşıyorsunuz. “Sıkıysa yayınlamasınlar”, durumu sözkonusu herhalde, diye düşünüyorsunuz... Halkın gerçek sorunlarını örtbas eden, gündem değiştiren kirli ahmakça yalanların, politik entrikaların haberleri, hergün işlenen kadın cinayetleri, trafik cinayetleri, kanlı kavgalar, yalanlar, yalanlar... Dünya’nın düzeni de bundan bin beter... Aslında, benim kahramanlarım olan “Sünger Bob” ve “Kung Fu Panda” serilerini özlüyorum. Kahramanlarıma TV ekranlarında epey süredir rastlayamadığım için üzgünüm...

 

- Thomas More, “Utopya” ve Hitler  üzerine doğrular

 

Aylar önce, TRT’nin dökümanter kanalında VIII. Henry (1491- 1547) ile ilgili bir anlatıya rastlayınca, ilgiyle izlemeye başladım. Anlatının bir yerinde, doğal olarak Thomas More’den (1477- 1536) sözedilmeye başlandı ama, bu sonderece gerçekdışı ve abartılı bir anlatımdı.... Papa VII.Clement (papalığı: 1523- 1534) ile anlaşmazlığa düşerek Roma Katolik Kilisesi’den kopan ve 1534 yılında kendisini İngiliz Kilisesi’nin başı olarak ilaneden Tudor Hnedanı’nın ikinci temsilcisi VIII. Henry’ye karşı çıkan, O’nu İngiliz Kilisesi’nin başı olarak tanımayan Thomas More, bu nedenle kellesini yitirmiş yüksek bir devlet görevlisi idi. Humanist olarak anılan ve yargı erkinden sorumlu yüksek devlet memuru olan Lordlar Kamarası’nın başı konumundaki Thomas More, grekçe de “hiçbir yer” anlamına gelen “Ütopya” adlı kitapçığın da yazarı idi...Sözkonusu dökümanter de, bu kişi hakkında,  alabildiğine abartılı ve gerçek dışı övgüler düzülmekteydi. Bir aktör olan anlatıcı, tiyatral bir ses tonuyla, bir destan anlatır havasında, Thomas More’yi, “çağının çok ötesinde erişilemez bir düşünür” olarak yansıtıyor, ve bu kişinin eseri olan “Ütopya” (“Hiçbir Yer”) adlı kitapçığa inanılması zor övgüler düzüyordu. Anlatıcıya göre, sanki Thomas More’den daha mükemmel bir düşünür yoktu ve “Ütopya”dan daha iyi bir kitapçık henüz yazılmamıştı...

 

Anlatıcı, eline verilmiş olan metni okuyordu şüphesiz. Anlaşılan, o metni yazan kişi,  “Ütopya” adlı kitapçığı ya okumamıştı, ya da okuduğunu anlamamıştı. Sözkonusu dökümanterin metnini kaleme almış olan kişinin insanlığın kültür mirası hakkındı genel doğru bilgilere sahip olmadığı ve Thomas More hakkında ciddi bir araştırma yapmamış olduğu, kulaktan dolma bilgilerle bol keseden attığı ortadaydı. İşini ciddiye almamış olan aynı kişinin dökümanter seyircisine herhangi bir saygı duymadığı da belliydi. Bu kişinin emek satfetmeden kolay para kazanmanın dışında bir motivasyonunun olmadığı anlaşılmaktaydı...

 

“Ütopya” adlı kitapçık 1960’lı yıllarda türkçeye çevrilmişti. Thomas More, “sosyalist” bir düşünür olarak tanıtılırken, adı “Hiçbir Yer” anlamına gelen kitapçığı “Utopya” (“Utopia”) ise “sosyalist bir dünyanın ilk resmi” olarak reklam edilmekteydi. Bu nedenle sözkonusu kitapçığı hemen bir hevesle alıp okumuştum.  Okuduğum kitapçık bana garip gelmiş, “sosyalizm bunun neresinde?”, diye düşünmüştüm. Sözkonusu kitapçığa göre...  “İyi olan herşey, surlarla çevrilmiş hayali bir ülkenin toplumu içindi. Sözkonusu surların dışında vahşi, berbat bir yaşam vardı. Surların içindeki ‘mükemmel’ dünyanın insanları, arada, bu dışarıdakilerin üzerlerine cezalandırma seferleri düzenlemekte idiler vs...”. Bu ne biçim bir “sosyalizm” idi anlayamamıştım. Thomas More ve “Utopya” (“Utopia”)  ile ilgili ahmakça hatalı ve belki de bilinçli sahte tanıtımlar, aslında, Türkiye toplumu için olağan işlerdendi. Fakat  ben henüz o günlerde “sosyalist” geçinen partilerin, “sosyalist” geçinen birtakım aydınların ve toplumun ağırlıklı kısmının nasıl bir yalan sarhoşu olduğunun, entellektüel gıdalarını kokuşmuş yalanlardan aldıklarının tam bilincinde değildim. Aslında sözkonusu gerçeği hissesiyor, içinde olduğum çevreyle biryerlere varılamıyacağını düşünüyordum. Bu nedenle, bilginin kaynağı olarak gördüğüm yerlere gidip herşeyin, sosyalizmin aslını öğrenmeyi düşlemiştim ama, olmamıştı... Diğer yandan, varlığını hissettiğim yalan rüzgarına karşı duracak, yalanı deşifre edecek gücüm, entellektüel düzeyim olmadığı için, susmuştum...

 

“Arada dışındakilere karşı cezalandırma seferleri düzenleyen  bu surların içindeki ‘mükemmel’ dünyanın”, aslında Hitler’in dünyası olduğunu çok ileride farkedecektim. Nazizmin, Hitler’in düşlediği de “Utopya”da (“Utopia”da) tasvir edilene benzer bir dünya idi. Hitler’de, “yönetmek için yaratılmış üstün ırkın, arilerin oluşturduğu ve dış etkilerden izole edilmiş anavatanından, bin yıllık imparatorluğundan dünyayı yönetmeyi” düşlemişti. Semitik bir dil konuşan Yahudiler günah keçisi yapılıp yokedilirlerken, aslında Hint Avrupai dilleri konuşan Çingeneler’de, Slavlar’da ve farklı diller konuşan daha başka Asya ve Afrika toplumları da yokedilecekler veya köleleştirilecekler listesine konmuşlardı.  Hatta Naziler, Hitler, hangi Slav kentlerinin nekadar süre içinde nasıl toptan yokedileceğini, “arilerin”in dünyasının inşası için nekadar köle emeği kullanılacağını, bunların hepsini ince ince hesaplamışlardı. “Ariler'in oluşturduğu anavatanın dışındaki barbarlar dünyasına arada cezalandırma seferleri düzenlenecekti. Ariler karışmamalı, korunmalı idiler.” Günümüzde de ABD’nin arkasına dizilmiş zengin Batı, Batı Avrupa ve ABD, sınırlarına duvarlar örmüyor mu? Bunlar, “demokrasi getirmek” ve “insan haklarını savunmak” için duvarlarının dışındaki dünyaya yıkıcı cezalandırma seferleri düzenlemiyor mu? Duvarlarla çevrilmiş, dışındaki “barbar” dünyadan izole edilmiş “Utopya”nın (“Utopia”nın)  dünyası, Hitler’in düşlediği dünyanın ve günümüzde teknolojik anlamda gelişmiş ama,  göçe karşı sınırlarına duvar örmeye çalışan ve kendi dışına seferler örgütleyen Batı’nın varetmeye çalıştığı dünyanın aynısıdır.

 

Thomas More’nin ölümünden (idam edilişinden) 400 (dörtyüz) yıl kadar sonra parlayışı, kafasının üzerine haleler oturtulması ve “Utopya” (“Utopia”)  adlı kitapçığının ünlendirilişi, Hitler’in, Nazizm’in yükselişine denk düşecekti... Vatikan’da üçgen Papa küllahının altındaki kişi, Papa XI. Pius, 1935 yılında, Thomas More’yi Vatikan’ın “azizler” listesine alacak, Thomas More’nin başının üzerine haleler oturtacaktı (XI. Pius= XI. İnanmış veya XI. mu’tekid; papalığı, 1922- 1939). Anılan 1935 yılı, Hitler’in ve Mussolini’nin zirvede oldukları yıldı. XI. Pius’un Papa olduğu 1922 yılında İtalya’nın başbakanı olarak iktidarı elegeçirmiş olan Mussolini, 11 Şubat 1929 günü, Vatikan’ın devlet olma anlaşmasını imzalayacaktı. Vatikan Kent Devleti bu şekilde kurulacaktı...

 

Papa XI. Pius tarafından inancın (Katolik inancının) “kutsal şehidi” mertebesi ile taçlanan Thomas More’in küçük “altın” kitabı “Ütopya”, asıl bundan sonra ünlendirilecek ve milyonlarca nüsha basılıp dağıtılmaya başlanacaktı. Thomas More’nin başının üzerine haleler oturtulmasının, kitabı “Utopya”nın (“Utopia”nın) ünlendirilip milyonlarca nüsha basılarak dağıtılmasının nedeni, sözkonusu kitabın tasvir ettiği dünyanın Hitler’in düşleri ile bire bir çakışmakta olmasıydı...

 

Thomas More’un “aziz” ilanedilmesinden ve O’nun Ütopya adlı kitapçığının milyonlarca nüsha çoğaltılıp dağıtılmaya başlamasından sadece iki yıl önce, 10 Mayıs 1933 günü, Nazi Partisi’nin haydutları, Berlin’de, yüzbinlerce kitabı, dünya klasiklerinin en insancıl örneklerini sokak ortalarında dinsel bir tören havasında yakmışlardı. Yakılanlar sadece sosyalizmin klasikleri değildi. Yakılanlar arasında onlarca ve onlarca uluslararası ün sahibi büyük insancıl roman ve öykü yazarının ürünleri, romanları, öykü kitapları, dünya klasiklerinin en değerli eserleri vardı....      

 

Papa XI. PiusThomas More’yi “aziz” ilanetmeden sadece bir yıl önce, 1934’de, Hitler ile anlaşma imzalamıştı. XI. Pius, “Nazi Partisi’ne ayakbağı olmayacağı, tam tersine yardımcı olacağı”, konusunda Hitler’e garanti vermişti. Thomas More’nin “aziz” ilanedilmesi, ve “Utopya” Utopia”) adlı kitapçığın milyonlarca nüsha çoğaltılarak dağıtılması, XI. Pius tarafından Hitler’e verilmiş olan destek sözünün pratiğe geçirilmesinden başka birşey değildi.. XI. Pius’un yerine geçecek olan Papa XII. Pius (yönetimi 1939- 58) ise, “Hitler’in Papası” olarak ün yapacaktı (bak: John Cornwell, Hitler’s Pope, The Secret History of Pius XII, USA 1999).

 

Thomas More’nin “aziz” ilanedildiği 1935 yılında, Vatikan tarafından desteklenen ve kutsanmış olan İtalyan faşistleri, yoksul Ethiopia (Habeşistan) halkının kafasına zehirli gaz bombaları yağdırıyorlardı...  Kısa süre sonra, İtalyan faşistleri, Alman Nazileri, Vatikan’a bağlı Hırvat faşist örgütlenmesi Ustaşa ve benzeri kardeş faşist örgütlenmeler, tek merkeze bağlı bir kıyım makinesi gibi işlemeye başlayacaklardı. II. Dünya Savaşı (1941- 45) sırasında faşistler, Yugoslavya’da ezici çoğunluğu sivillerden oluşan iki milyon civarında insanı katledeceklerdi ve bunların 800 bine yakınını sadece Vatikan bağlantılı faşist Ustaşa öldürecekti. Kurbanların altın dişleri, altın ve gümüş takıları sadece Nazi toplama ve izalasyon kamplarının depolarında değil, aynızamanda Hırvatistan’daki Katolik manastırlarında da elegeçecekti... Toplama- izalasyon- ölüm kamplarında katledilen altı milyon yahudiyi, başka milletlerden milyonları, Sovyetler Birliği’nde yaşamını yitiren 25- 26 milyon insanı ve toplam 60 milyonu aşkın kurbanı saymıyorum bile... Sözkonusu politik iklim içinde Thomas MoreVatikan’ın “azizleri” arasındaki yerini almıştı...

 

Konuşmacı, tiyatral bir ses tonuyla, destansı bir anlatımla, Thomas More için, “çağının çok ötesinde”, diye sallamayı sürdürüyordu... Eğer Hitler’den 400 yıl kadar önce Hitler’in düşlemiş olduğu dünyanın resmini çizmiş olmak “çağının çok ötesinde olmak” ise, bunun da doğru bir açıklaması vardı. Soru, Thomas More’nin çağının çok ilerisinde mi olduğu?, yoksa Hitler’in çağının çok gerisinde düşüncelere sahip hastalıklı bir karakter mi olduğu?, şeklinde sorulmalıdır... Hitler’in çağının bilimsel gelişmelerinden uzak, çağının çok gerisinde hastalıklı bir çılgın olmasıyla ilgili sadece bir örnek vereyim...

 

İlginçtir, Çin’e kendi sülale adı olan Çin (Ch’in) adını veren ve “savaşan devletler dönemi” ni (İ. Ö. 476/ 475- 221) sonlandırarak ülkeyi  birleştirmeyi başarmış olan  çılgın diktatör Shih huang-ti’de (İ. Ö. 259- 210/ 209), Hitler’in 1933 yılında yapmış olduğu gibi kitapları yaktırmış ünlülerden birisidir... Çin’in ilk mutlak ve bağımsız imparatoru olacak olan Chao Cheng (Shih huang-ti), henüz 13 yaşında iken, İ. Ö. 246 yılında, halen relatif küçük bir kırallık olan Ch’in devletinin tahtına oturtulmuştu... 

 

Çin, ilk kez Ch’in Sülalesi (İ. Ö. 221- 210/ 209/ 206) döneminde, kişisel adı Chao Cheng olan Shih huang-ti (İ. Ö. 259- 210/ 209) tarafından İ. Ö. 211- 206 yıllarında birleşik bir imparatorluk haline getirilmişti. Conficius öğretisinin yayıcıları ile İmparator Chao Cheng arasındaki iktidar kavgası, Chao Cheng’in tarımla, tıp- ilaç bilgileriyle ve sihir/ büyücülükle ilgili kitaplar dışından kalan tüm eski kitapları, eski yazıları İ. Ö. 213 yılında yaktırması ile doruk noktasına ulaşmıştır. Hitler’de kendi ırkçı hastalıklı düşünceleri dışında farlı düşüncelerin kalmaması için kitapları 1933 yılında yaktırmıştı... Geçmişin felsefi izlerini, farklı düşüncelerini silmeye ve yeni devletin inanç sistemi altında birliği sağlamaya yönelik bu ünlü kitap ve metin yaktırma eylemini, devlet yöneticilerinden Li Ssu öğütlemişti... Nazi Partisi ve Hitler de, kendilerinden tam 2 146 (ikibin yüzkırkaltı) yıl önce yapılmış olduğu gibi, toplum üzerinde sadece kendi hastalıklı ırkçı düşüncelerinin egemen olabilmesi için, insanlığın tüm insancıl kültür mirasını ateşe atmıştı... “Çağından ileri olan” Thomas More değildi ama, çağından geri olan Hitler idi....

 

Chao Cheng’in büyüye ve simyaya olan merakı nedeniyle, büyücülükle ve simya ile ilgi metinler ve kitaplar yaktırılmayacaktı. Hitler’de aynı şekilde büyüye, geçmişin karanlık mitlerine inanmaktaydı... Yine Ch’in (Çin’in) tarihi ile ilgili tüm kayıtlarla birlikte imparatorluk kitaplığında bulunan eserler de korunacaktı. Sonuçta, bu sert tedbirlerin herhangibiri, Ch’in İmparatorluğu’nu, kanlı bir içsavaşın ateşi içinde yokolmaktan kurtaramayacaktı. Chao Cheng’in önderliğinde ve Shang Yang’ın düşünceleri ile kurulup “on bin yıl yaşayacağı” ilanedilmiş olan ilk Çin İmparatorluğu’nun ömrü, “bin yıl yaşayacağı” ilanedilmiş olan Hitler’in faşist III. Devleti gibi kısa sürecekti... Doğusu ve batısı ile tüm Avrupa’yı kana boğacak olan Hitler’in “bin yıllık devleti” sadece 12 yıl yaşayabilirken, Chao Cheng’in “on bin yıllık imparatorluğu” ise sadece 15 yıl varolabilecekti. Çin İmparatorluğu İ. Ö. 206 yılında korkunç kanlı bir içsavaşla sonbulacaktı...

 

İşin gerçeği, Thomas More, yaşamış olduğu çağın tam bir türeviydi. O’nun çağının ötesinde olan, ileriyi gören en ufacık bir yanı bile yoktu. Sonderece ezik bir kişilik olduğu anlaşılan Hitler ise, hurafelere inanan, geçmişin karanlık mitleri içinde çözümler arayan, “üstün ırk” gibi bir saçmalığa inanan birisi olarak, çağının çok gerisinde kafa yapısına sahip zavallı ve zavallı olduğu kadar da tehlikeli bir çılgındı. “Kullanılacak bir maden” olarak görülmesi nedeniyle Hitler,  Alman mali-sermayesinin ve Wall Street sermayesinin desteğini alarak iktidara oturabilmişti. Buna karşın O, “bin yıllık bir imparatorluk” düşü kurarken, ilkel çılgınlıkları nedeniyle ancak 12 yıl iktidarda kalabilmişti (bak: Yusuf Küpeli, Nazi Almanyası ve Polonya, Büyük Biritanya, ABD, Sovyetler Birliği, Varşova ayaklanması ve yalanlar  üzerine kısa notlar http://www.sinbad.nu/)

 

Thomas More (1477- 1536) çağının türeviydi derken… Thomas More henüz 15 yaşında iken, 1492 yılında Amerika kıtası Avrupalılar tarafından keşfedilmişti. Gelenleri dostca karşılamış olan yerli halka, Avrupalılar, hatalı biçimde “Hintli” (“Indian”) adını takılmışlardı. Çünkü onlar, gelmiş oldukları yeri, Hindistan sanmaktaydılar... Avrupalılar, birsüre sonra bu yerli halka, aşağılayıcı biçimde, “Kızılderili” diyeceklerdi. Onlar,  “Kızılderili” dedikleri halkın “insan olup olmadığını; insan iseler hangi katagoridenve  ne derecede insan olabildiklerini” tartışmaya başlayacaklardı...

 

“Yeni kıta” Avrupalılar tarafından talan edilir ve buranın yerli halkı katledilirken, soyulanların ve katledilenlerin “Avrupalılar gibi insan olmadıkları” yalanı üretilerek, gerçekte varolmayan vicdanlar rahatlatılmaya çalışılmaktaydı. Sömürgeci koloniyalistler, yerli halkı insandan saymayarak,  işlenmekte oldukları suçlara haklılık kazandırma gayreti içindeydiler... Yine 1500’lü yılların ilk yarısında Batı Avrupa, bol kazançlı bir iş olarak Afrika’dan köle ticaretine başlamıştı…

 

Gerçi köleliğin tarihi eskiydi; İsa’dan Önce 1800’lü yıllarda Çin’de kölelik olduğu biliniyordu. Avrupa’da köleliğin yabancısı değildi ama, “Yeni Kıta”nın keşfi ve burada ticari amaçlı şeker kamışı, kakao, kahve, tütün vs. plantasyonlarının kurulması ile birlikte köle ticareti çok kazançlı bir iş haline gelmişti. Amerika kıtasının yerli halkı da büyük ölçüde köleleştirilmişti ama, bunlar sözkonusu plantosyonlar da çalıştırılmak için elverişli değillerdi. Bu nedenle köle tüccarları, özel orduları ile, Atlantik’e kıyısı olan Afrika ülkelerinde insan avına başlamışlardı. Köle tüccarları, insandan saymadıkları siyah derili Afrikalıları gemilere doldurarak Amerika kıtasına taşımaktaydılar. Gemi ambarlarına tbalık istifi tıkılan bu insanların yarısı yollarda ölmekteydi. “İnsandan saymayan” bu kişiler için tüccarların üzülmelerine gerek yoktu. Yapılan ticaret, sonderece kazançlıydı… Afrikalı köle yüklü ilk Portekiz gemisi, 1526 yılında Brezilya kıyılarına yanaşmıştı…  

 

Sözün kısası, “Kızılderili” diye aşağılanan Amerika’nın yerli halkının “insan olup olmadığının” tartışıldığı, hatta bunların “insandan sayılmadığının” kabul gördüğü entellektüel bir tartışma ortamında düşünce biçimi şekillenmiş olan Thomas More, doğal olarak, “Utopya” (“Utopia”) adını vermiş olduğu “surlarla çevrilmiş mükemmel bir dünya” düşlemişti. Anlaşılmış olacağı gibi, İngiltere’nin de içinde olduğu “mükemmel” bir Batı Avrupa dünyası ve bunun dışında yaşamakta olan “Kızılderililer”den, “Siyahlar”dan ve başka “ilkel” varlıklardan oluşma bir “vahşiler, barbarlar” dünyası...

 

Amerika kıtası ve Afrika kıtası talan edilirken, İngiltere’nin, Batı Avrupa’nın soyguncularının, sömürdükleri toprakların yerli halklarını, “soyup soğana çevirdiklerini” cezalandırıyor olması, “surların dışına sederler düzenlemeleri” sonderece “doğal” idi.  Etrafı surlarla çevrili “Utopya” (“Utopia”) ülkesi de, surların dışına, aynen Batı Avrupalılar’ın yapmakta oldukları gibi cezalandırma seferleri düzenliyordu... Günümüzde de emperyalist Batı, Batı Avrupa ve ABD, sınırlarına, fiziki ve hukuki duvarlar örmüyorlar mı... Aynı ülkeler, sınırları dışında askeri üsler kurarak, sınırları dışına askeri güçler yollayarak talanlarına karşı çıkmaya çalışanşarı cezalandırmıyorlar mı...

 

Kısacası, Utopya” (“Utopia”) ülkesi düşünün kaynağının nerede olduğu açıkça balliydi. “Bin yıllık bir Ariler imparatorluğu” kurmaya heveslenen Hitler, Utopya” (“Utopia”) düşünü,  Thomas More’nin düşünü çok sevmişti. Hitler’in emrindeki Papa X1. Pius, idam edilişinden (1536) tam 399 yıl sonra, 1535 yılında Thomas More’yi anımsayacak ve O’nu dinin “kutsal şehidi” olarak ilanedip Vatikan’ın “azizleri” arasına alacaktı. Daha 1933 yılında dinsel bir tören havasında sokaklarda kitapları, dünya klasiklerini ateşe vermiş olan Nazi Partisi, Thomas More’nin . Utopya” (“Utopia”) adlı kitapçığını milyonlarca nüsha bastırtıp dağıtacaktı.. Aynı kitapçık, Utopya” (“Utopia”), 1960’lı yılların Türkiyesi’nde “sosyalizmin ilk örneği” gibi tanıtılırken, 2019’un Türkiyesi’nde Thomas More, “çağının çok ötesinde eşsiz ve emsalsiz bir düşünür” olarak parlatılacktı. Kötü, bozuk, arızalı mal satan sokak satıcıları da, sattıklarını, mallarını, “mayasıla, basura, her derde deva”, diyerek parlatırlar. Onlar, okadar da zararlı olmayan küçük üçkağıtçılardır. Fakat, TRT kanalında yalan söylediğiniz zaman, milyonlarca insanı aldatıyorsunuz demektir...

 

İnsan, edinilmesi hiç te zor olmayan yukarıdaki bilgilerden habersiz olsa bile, Vatikan ile VIII. Henry arasındaki çatışma sırasında Thomas More’nin neden, hangi kafa yapısıyla Vatikan’ın safında yeralmış olduğunu azıcık düşünür... İngiltere Kilisesi tarafından sadece  üçü legal sayılan altı evlilik gerçekleştiren VIII. Henry (yönetimi, 1509- 47), aralarında I. Elizabeth’in annesi Anne Boleyn’in de olduğu iki eşinin kafasını kestirtmiştir. O’nun eşlerinden biri eceliyle ölürken, VIII. Henry, diğer iki eşini ise boşamakla yetinmiştir. Catherine Parr, VIII. Henry’nin eşi olarak kalabilmeyi başarmıştır... VIII. Henry gibi despotik yapıda birisine kızıyor, tepki duyuyor, O’nu sevmiyor olabilirsiniz. Despotik yapıda olmayan herhangi bir hükümdarın bulunmadığı o günlerin dünyasında Vatikan, tüm hükümdarlardan ve VIII. Henry’den defalarca kez daha despotik bir yapıdaydı. Vatikan, kişilerin özel yaşamlarına, evliliklerine dahi müdahale eden, “değişmez doğruları” olan karanlık bir örgütlenmeydi... Diğer yandan, reformlerı ile ingiltere’yi modernleştiren, İngiltere’ye dünya imparatorluğu yolunu açan kişi, VIII. Henry’den başkası değildi...

 

Bilimin ve hoşgörünün egemen olduğu Endülüs Evevi Halifeliği’nin (755- 1492) son kalesi olan Granada, 2 Ocak 1492 günü düştükten sonra,  Vatikan’ın işkenceci hukuki kurumu Engzisyon (Inquisition, kuruluşu, 1231), İspanya toplumunun üzerine bir karabasan gibi çullanmıştı. Yahudi ve Müslüman halkın önüne, ya din değiştirme, ya göçetme, ya da ölümü seçme alternatifleri konmuştu... Sorgulamanın, araştırmanın, bilimsel gelişmenin önünde en büyük engeli oluşturan Ortaçağ dogmalarının merkezi Vatikan’dan başkası değildi. Engzisyon (Inquisition), İtalyan matematikçi, astronom ve tıp bilimcisi Galileo Galilei’yi (1564- 1642), dünyamızın, dünyamızın uydusu ayın ve diğer gezegenlerin durumları ve hareketleri hakkında doğru bilgiler vermiş olduğu için mahkum edecekti. Çünkü bu gerçekler, Vatikan’ın doğmaları, “değişmez” ve tartışılamaz “gerçekleri” ve dolayısıyla Vatikan’ın halklar üzerindeki iktidarı için bir tehdit oluşturmaktaydı. Galileo Galilei’nun başına gelenler sadece bir örnektir... Eğer birileri Vatikan’ın dogmalarının dışına çıkarak ararştırma yapmaya cesaret edemeseydi, herkes Thomas More gibi Vatikan’a bağlı kalsaydı, Ortaçağın karanlığından nasıl çıkılabilirdi?, bilim nasıl gelişebilirdi?...

 

Evet, Thomas More için “çağının çok ötesinde idi” gibi sözler etmeye başlamadan önce, en azından böyle bir soruyu kendinize sorabilirsiniz.. Diğer yandan Thomas More, hakkında yazılmış olanlara göre, kişi olarak iyi bir insandı ve O’nun idam edilmesi haksızdı, korkakça bir kararın ürünüydü. “Deliliğe Övgü” adlı değerli eseri türkçeye de çevrilmiş olan çağdaşı ve kişisel dostu ünlü hümanist Erasmus (1469-  1536) gibi Thomas More’de Kilise’de reform yapılmasından yanaydı. Thomas More, Utopya” (“Utopia”) adlı eserini kaleme alırken, 400 sene sonra neler olabileceğini öngöremezdi. O, sadece kendi çağının türevi bir insandı...

 

- Kudüs (Jerusalem) ve Yahudi sürgünü üzerine doğru bilgiler

 

Epey zaman önce, kanallar arasında dolaşıp ilgimi çekecek bir program ararken, “24” adlı TV kanalında, Kudüs’ten sözedildiğini  gördüm ve orada durdum. Kendisini göstermeden konuşan kişi, “İsa’dan Önce  70 (yetmiş) yılında Titus komutasındaki Roma ordusu geldi ve Kudüs’ü işgaledip Yahudileri sürdü vs.”, deyince, yanlışmı duydum acaba?, diye düşündüm. Belki cümle birebir böyle değildi ama, adam, “İsa’dan Önce 70 yılında, işler tıkırıda gider, Yahudiler barış içinde yaşarlarken, Titus komutasındaki Roma ordusunun gelip Kudüs’ü işgal ettiğini vs.” anlatmaktaydı. Olur’da, bukadar büyük bir yanlış olmazdı. Sonra, boşver dedim ve kanalı değiştirdim. Aradan birkaç hafta geçtikten sonra aynı kanalda yine aynı saçmalığa rastlayınca, yazmaya karar verdim... Adamların ne topluma, ne kendilerine ve ne de  ekran karşısındaki dinleyiciye karşı herhangi bir saygıları, sorumluluk duyguları, yoktu...

 

Program’da Titus olarak geçen ama, adının tamamı Titus Flavius Vespasianus olan karakter, İsa’dan Önce 70 yılında henüz doğmamıştı bile ve yine İsa’dan Önce 70 yılında Roma İmparatorluğu Kudüs’ün, Kenan coğrafyasının, Filistin’in, Doğu Akdeniz’in, Anadolu’nun çok uzaklarında idi. Roma, İ, Ö. 73 yılında Spartaküs önderliğinde başlamış olan büyük köle ayaklanmasının yaratmış olduğu sarsıntıdan yeni çıkmıştı (Bak: Spartaküs). Filistin, Judea, Kudüs, İ. Ö. 70 yılında , Büyük İskender’in (Alexander, İ. Ö. 356- 323) generallerinden Seleucus Inıcator’un (İ. Ö. 358/ 354- 281) kurmuş olduğu Seleucid Kırallığı’nın (İ. Ö. 312- 64) bir parçası idi. Büyük İskender İ. Ö. 323 yılında, henüz 33 yaşında iken Mesopotamya’da yaşamını yitirince, O’nun kurmuş olduğu imparatorluk, dört generali arasında paylaşılmıştı...

 

İsyan alanlarından Judea’nın geçmişini özetlemek gerekirse... Eski Filistin’in bir bölümü olan Judea veya Judaea, İ. Ö. 1000’li yıllarda Kanaaite (Canaanite, Kenan) halkının elinden Yahudiler tarafından alınmıştı... Babil’in “asma bahçeleri”nin de kurucusu olan ünlü Babil hükümdarı, büyük general II. Nebuchadrezzar (doğumu, İ. Ö. 630; iktidarı, yaklaşık İ. Ö. 605- 561), İ. Ö. 16 Mart 597 günü Jerusalem’i (Kudüs’ü) elegeçirip büyük tapınağı yıkmış ve Yahudi halkını ilk büyük sürgünlerine yollamıştı... Pers İmparatorluğu’nun, Akhaemenid hanadanının (Achaemenian hanedanı, İ. Ö. 559- 330) kurucusu Büyük Kiruş (II. Cyrus, ölümü, İ. Ö. 529) tarafından İ. Ö. 539 yılında Babil’in fethedilmesinin ardından özgürlüklerine kavuşan Yahudiler, Büyük Kiruş’un izni ile Judea’ya, Jerusalem’e dönebilmişlerdi... Eski Ahit (Tevrat) kitabının “Yeremya, Bab 51” bölümünü ve aynı kitabın “Daniel” bölümünü açıp okursanız, II. Nebuchadrezzar’a yönelik ahmakça ve saçma sapan iftiralarla karşılaşırsınız. Aynı kitap ta, Med (Pers) yönetimine, “Büyük Tapınak”ın yeniden inşa edilmesine izin vermiş olan Büyük Darius!a yönelik övgülere rastlatsınız....

 

Pers İmparatorluğu’nu (İ. Ö. 559- 330) en mükemmel örgütlenme biçimine kavuşturan Büyük Darius (I. Darius, İ. Ö. 550- 486; iktidarı, İ. Ö. 522- 486), Yahudiler’e, “büyük tapınak”larını yeniden inşa etme iznini vermişti ve “ikinci büyük tapınak” İ. Ö. 519 yılında tamamlanmıştı... Büyük İskender, İ. Ö. 330 yılında Pers İmparatorluğu’nu tamamen yıkmadan hemen önce, İ. Ö. 332 yılında, Judea’yı da içine alan Doğu Akdeniz coğrafyasını ve Mısır’ı fethetmişti. Böylece  bölgede Helenizm dönemi başlamıştı. Ortadoğu çoğrafyasında Helenistik dönem, İ. Ö. 330’dan  İ. Ö. 64 yılına dek sürecekti...

 

Büyük İskender’in Babil’de ölümünün (İ. Ö. 323) ardından, imparatorluk toprakları, İskender’in dört generali arasında yaşanan bir mücadele ile, eski yoldaşlar arasındaki savaşla paylaşıılacaktı. İmparatorluğun İran, Anadolu’nun güneydoğusu, Kilikya, Suriye ve Judea’yı içine alan Doğu Akdeniz parçası, general Seleucus’un payına düşmüştü. Böylece Judea, Seleucid İmparatorluğu’nun (İ. Ö. 312- 64) bir parçası olmuştu... İ. Ö. 64 yılında Seleucid İmparatorluğu’nun son egemenlik alanları olan Kilikya’yı ve Suriye’yi fetheden Roma İmparatorluğu, İ. Ö. 63 yılında Judea üzerinde de egemenlik kurmuştu...

 

Sözde “dökümanter”de ifade edildiği gibi, Judea’da, Kudüs’te, bu şizofrenik dünyada herhangi bir zaman işler tam tıkırında gitmiş, gerçek bir barış ortamı yaşanmış değildir... Filistin, Judea, İ. Ö. 63 yılında Romalı general Pompey (İ.Ö.196- 48) tarafından bütünüyle fethedildiği sırada, Judea’nın, Yahudiler’in başındaki Antipater (ölümü, İ. Ö. 43) Roma ordusu ile işbirliği yapacak, kaderini Roma’ya bağlayacaktı. Birsürü çılgın tarikatın varolduğu bu karmakarışık sosyal coğrafya da Yahudiler, Yahudi üst sınıfları, Roma işbirlikçisi olarak işlerini götüreceklerdi. Antipater, İ. Ö. 47 yılında, Roma tarafında Judea’nın yöneticisi olarak atanacak ve Roma vatandaşlığı ile “onurlandırılacak”tı. Roma vatandaşlığı, Antipater’in oğlu Herod’a ve O’nun oğullarına da verilecekti... Antipater’in dört yıl sonra, İ. Ö. 43 yılında bir süikaste kurban gitmesinin ardından, yerini oğlu Herod (Herodes Magnus, İ. Ö. 73- İ. Ö. 4) alacaktı... İyi bir Roma işbirlikçisi olan Herod, İ. Ö.  37 yılında Roma tarafından Judea Krallığı’na atanacak ve İ. Ö. 4 yıla, öleceği güne dek bu konumunu koruyacaktı...

 

Herod’un Judea kralı olarak atanması, İ. Ö. 40 yılında Filistin’in Prtlar tarafından istilasın ve bir içsavaşın başlamasının artından gerçekleşmişti. (İrani bir devlet olan Parthia İmparatorluğu, İ. Ö. 247 yılında kurulmuş ve İ. S. 223 yılında yıkılmıştır. Kuzeydoğu İran coğrafyasından gelen Part aşiretleri, İ. Ö. 247 yılında, İran üzerindeki Seleucid egemenliğine sonvermiş ve yaklaşık 500 yılı sürecek hanedanlıklarını kurmuşlardı...). Filistin’de başlamış olan içsavaşla birlikte Roma’ya sığınmış olan Herod’a, Roma Senatosu, Judea Kralı ünvanını verecekti. Roma tarafında silahlandırılıp emrine verilen ordusu ile Judea’ya dönen Herod, ülkesini kurtaracak ve İ, Ö.  37 yılında ülkenin tartışılmaz hükümdarı olacaktı, Şüphesiz bu, bir köle, vasal hükümdarlıktı...

 

İsa (Jesus), “yaratıcı gücün elçisi” olduğunu, ya da “tanrının oğlu olduğunu”, kısacası, “peygamber” veya “tanrı” olduğunu iddia etmemişti. O’nu çarmıhta acılı bir ölüme götüren davranışı, inanç üzerinden kazancı protesto amacıyla Yahudi tapınağında, tapınak vergilerinin toplandığı masaları devirmiş olmaktan ve Yahudi rahiplerin iktidarlarını sarsabilecek düşünceler taşımaktan başka birşey değildi. İsa, Yahudi zenginlerini, spekülatif işlerle kazanç sağlayan Yahudi ileri gelenlerini protesto etmiş olduğu için çarmıhta acılı bir ölüme mahkum olmuştu...

 

Dört ayrı İncil’e (Yeni Ahit’e) göre de, İsa’yı yakalayıp bağladıktan sonra -imparator Tiberius (imp., İ. S. 14- 37) döneminin Judea valisi- Pontius Plate’ye (Pilate, ya da türkçe de kullanılan biçimiyle Pilatus’a) teslim edenler, Yahudi ilerigelenleri olmuştur. İsa’yı çarmıha germek için bir neden bulamayan ve o gün bir mahkumu affetmek isteyen Pontius Plate (Pilate), Yahudi ilerigelenlerinin bağırışları, baskıları karşısında İsa’yı çarmıha yollamak ve O’nun yerine -tanınmış bir haydut olan- Barabbas’ı affetmek zorunda kalmıştır...  Protesto etmiş olduğu Yahudi  zenginlerinin baskıları ile bölgenin Roma valisi Pontius Plate, istemiyerek İsa’yı çarmıhta acılı bir ölüme mahkum etmek zorunda kalmıştı. Aslında İsa’da, O’nu izlemiş olan 12 havarisi de, hepsi, Yahudi asıllı idiler.. Kısacası, Judea’da, Kudüs’te herhangi bir zaman işler tam tıkırında gitmemiş, gerçek barışçı bir ortam olmamıştı...

 

Roma’nın yanışı felaketininin sorumluluğunu Hristiyanlar’ın omuzlarına yükleyen ve onlara ağır eziyetler uygulayan Nero’nun (Roma imparatorluğu, İ. S. 54- 68) umursamazlıkları, enflasyon batağı ve artan vergiler, yayılan güvensizlik ortamında, İngiltere’de, İspanya’da, Gaul’de (Fransa’da) isyanlar patlamıştı.  En önemlisi, İ. S. 66 yılında Judea’da bir ayaklanma başlamıştı... Seçkin bir Roma generali olan Vespasian, Roma’da süren politik kargaşaya karşın, 67 ve 68 yıllarında Judea’ya düzenlediği iki sefer sırasında, Kudüs (Jerusalem) dışında tüm Judea’da kontrolu sağlamıştı.... Nero’nun ölümü ile Judea’da sürmekte olan savaş birsüreliğine duraklamıştı... Kısacası, Kudüs ile ilgili sözde “tarihi dökümanter”in karnından konuşan anlatıcısının  dediği gibi, “işler tıkırında giderken, İsa’dan Önce 70 yılında  gelen Roma ordusunun heryeri dümdüz etmesi” gibi bir durum asla yaşanmamıştı. Kudüs’ün de içinde olduğu Judea’da, İ. S. (İsa’dan Sonra) 66 yılında isyan çıkmıştı ve bu nedenle Roma ordusu, Titus Flavius Vespasianus komutasında, İ. S. (İsa’dan Sonra) 67 ve 68 yıllarında Judea’ya sefer düzenlemişti. Aynı ordu, Kudüs dışında bölgede egemenliğini sağlamıştı. Roma’da süren politik kriz nedeniyle verilen aranın ardından, Roma ordusu, İ. S. 70 yılında yeniden gelip Kudüs’ü (Jerusalem’i) alacak ve operasyon ancak İ. S. 73 yılında tamamlanabilecekti...

 

Yaşanan iktidar boşluğu koşullarında, 69 yılına girilirken, İtalya’da bir içsavaş kaçınılmaz hale gelmişti...  Mısır’da bulunan Roma birlikleri (lejyonları), 69 yılı Temmuz başlangıcında Vespasian’ı imparator olarak ilanetmişlerdi. Bu gelişmenin hemen ardından, Suriye’de ve Judea’da bulunan Roma lejyonları da imparator olarak Vespasian’ı tanımışlardı. Aynı yılın Ağustos ayında, Tuna boyunca mevzilenmiş olan Roma orduları da Vespasian’ı desteklemişlerdi. Sonuçta, 21 Aralık 69’da Roma Senatosu, Vespasian’ın (imparatorluğu, İ. S. 69- 79) imparatorluğunu onaylamıştı. Titus Flavius Vespasianus, imparator olarak Caesar (Sezar) Vespasianus Augustus adını kullanacaktı...

 

Flavius Josephus’un (İ. S. 37/ 38- 100) anlattığı sözkonusu ayaklanma, Roma İmparatorluğu’na karşı yaşanmış en büyük Yahudi isyanıydı. Jerusalem’de (Kudüs’te) aristokrat bir Yahudi ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelmiş olan Flavius Josephus, “Yahudi Savaşı’nın Tarihi”, “Yahudiler’in Geçmişi”, “Apion’a Karşı” adlarında kitaplar kaleme almış bir tarihçiydi. O, Roma lejyonlarında görev yapacak ve Roma vatandaşı olarak 100 yılında Roma’da yaşama veda edecekti. İsa’dan sözeden ve “İsa’nın akıllı bir kişi olduğunu” yazan tek tarihçi de Flavius Josephus’dan başkası değildi...

 

Nero’nun ölümünün ardından Roma tahtına oturan Titus Flavius Vespasian, iki oğlundan büyüğü olan Titus Flavius Vespasanus’u (39- 81), yarım kalmış olan Judea seferini sürdürmekle görevlendirecekti... Büyük bir saldırı başlatan general Titus Flavius Vespasanus, Eylül 70’de Jerusalem’i (Kudüs’ü) fethedip yıkıma uğratacaktı. Yahudiler’in “ikinci büyük tapınakları” yıkılacak ve imparator Titus Flavius Vespasian’ın emri ile Yahudiler ikinci büyük sürgünlerine yollanacaklardı...

 

Yahudilik içinde Zealot adında aşırı görüşlere sahip saldırgan bir tarikat vardı. Roma gibi Pagan (çok tanrılı) inançlara sahibolanların yönetimlerini herhangi birşekilde kabuletmeyen bu tarikatın mensupları, Roma’ya karşı terör eylemlerine ve siyasi cinayetlere girişeceklerdi.... Bunlar, Zealot izleyicileri, -deniz seviyesinin 400 metre altındaki- Ölü Deniz’in güneybatı kıyısında yeralan ve Ölü Deniz’in seviyesinden 434 metre daha yüksekte olan bir tepenin yedi hektar genişliğindeki üst kısmına, ulaşılması güç eski bir tapınak kalıntısına yerleşmişlerdi. Günümüzde İsrail’in önemli turistik merkezlerinden olan ve Masada adını alan bu yerin zaptedilebilmesi çok güçtü...

 

Titus komutasındaki 15 bin askerden oluşan Roma Lejyonları, Masada denen ve yerden 434 metre yükselen üstü bir masa gibi düz dikliği, 72 yılından 73 yılı Nisan ayı ortasına dek kuşatma altında tutacaklardı. Kuşatılanlar, kadınlar ve çocuklar dahil bin kişiden azdılar. Sonunda, daha fazla direnemeyeceklerini anlayan Zealot tarikatı mensupları, 15 Nisan 73 günü topluca intehar edeceklerdi. Kendilerini öldüremeyenleri diğerleri öldürecekti... Masada’da yaşananları, su kanallarında sağ bulunan iki kadın ve beş çocuk anlatacaktı... İmparator Titus Flavius Vespasian’ın oğlu ve Kudüs (Jerusalem) fatihi olan Titus Flavius Vespasanus, Titus Flavius Vespasian’ın 24 Haziran 79’da ölümünün ardından, 79- 81 yıllarında, Titus Vespasianus Augustus adıyla Roma imparatoru olacaktı (bak: Yusuf Küpeli, “Tarihin Külleri Arasında Konstantinopolis”, Diyarbakır 2018)

 

- “I. Dünya Savaşı ekonomik nedenlerle değil, kültürel nedenlerle çıktı” üfürükçülüğü ve emperyalizm üzerine

 

Bir sabah erken, uykumu açmak amacıyla kanallar arasında dolaşırken, “ilginç bir programa rastladığımı” sanarak TV 24’de durdum. Sıkmabaşlı bir hanım, karşısındakinin yüzüne bakmayan, karasabana koşulmuşlar gibi, ya da burnuyla toprağı eşeleyerek giden memeli bir varlık gibi başı öne ve hafif yana eğik vaziyette kesik kesik konuşan birisiyle söyleşi yapmaktaydı.., “Herşeyi bilen büyük bir düşünür” havası yaratmak amacıyla olmalı, dura dura, sözcüklerini dinlene dinlene ağzından lütfen çıkartan bu kişinin tarzı, “derin bilge kişi” havası yaratmaya çalışan kurnaz ve cahil bir üfürükçünün tarzından farklı değildi. TV kamerası karşısındaki Prof. ünvanlı üfürükçü, “I. Dünya Savaşı ekonomil nedenlerle değil, kültürel nedenlerle çıktı(!)”, deyince, kaşısındaki sıkmabaşlı hanım biraz şaşırdı ve sorusunu patlattı. Söyleşiyi yapam sözkonusu hanım, “Peki hangi kültürel nedenlerle çıktı?”, diye sorunca, karşısındaki başı öne eğik tip, “Bu uzun hikaye”, diyerek soruyu geçiştirdi... Kara sabana koşulmuşlar, ya da toprağı burnuyla eşeleyerek gidenler gibi başı öne eğik olarak ağır ağır konuşan kişi, “büyük düşünür” havalarında, “anlatılması çok uzun öyle gerçekler var ki, anlatacaklarım ne bu programa sığar ve ne de sizler bunları anlarsınız”, havası yaratmaktaydı. Bu kişinin, “Amaan kızıım, sana üç harfliler musallat olmuş, sana kara büyü yapılmış”, diyen bir üfürükçüden farkı yoktu...    

 

“Ne diyor, neler saçmalıyor bu garip kişi?”, diye aklımdan geçti.... Batı Avrupa milletleri uzun yüzyıllar birbirleri ile savaşmışlar, ortaklıklar oluşturmuşlar, ittifaklar kurmuşlar, tüm bu süreç içinde derin bir kültür alışverişinde bulunmuşlardı. Bu nedenle zaten, “Batı kültürü” diye bir genelleme yapılmaktaydı. Batı Avrupa milletlerinin dilleri Hint-Avrupa diller ailesindendi. Bunun içinde İngilizce ve Skandinav dilleri Alman dillerindendi. İngiltere’ye bu adı veren Angles aşiretleri, Almanya’nın kuzeyinden gelmişlerdi. Daha erken dönemlerde bu ada da ağırlıklı olarak Keltler vardı- Keltler, aslında, İrlanda’da ve tüm Avrupa’da yaygındılar... Roma orduları İ. Ö. 50’li yıllardan itibaren kanlı savaşlarla adayı işgale başladılar. Alman (Germen) aşiretleri olan Angles, Saxon ve Jutes aşiretleri, 400’lü yıllarda adanın doğusuna çıktılar ve İngiltere’de Anglo-Saxon kırallıkları kuruldu. Ada, 1066’da Fransa’nın kuzeyinden gelen Normanlar’ın istilasına uğradı ve Norman hanedanları dönemi başladı... Normanlar, kuzeyli, Viking asıllı bir halktır. Onlar da Franklar ve Lombardlar gibi Germen dillerinden birisini konuşmakta idiler. Normanlar, Danimarka’dan gelerek Fransa’nın kuzeyine, ya da Frank Krallığı’nın kuzeyine yerleşmiş ve buradan hem kuzeye, İngiltere’nin güneyine ve hem de güney İtalya’ya, Sicilya’ya seferler düzenlemişlerdir... Paris’i Norman lideri Rollo’nun istilasından korumayı başaran Fransa kralı III. Charles (Charles Le Simple, 879- 929; krallığı, 893- 922), 911 yılında yapılan bir anlaşma ile, sonradan Normandiya olarak anılacak bölgeyi Rollo’ya bırakmış ve burasını bir Dukalık olarak tanımıştı...

 

İtalya ve Sicilya, uzun yıllar Alman (Germen) dillerinden birisinii konuşan Normanlar’ın egemenliği altında kalmıştır. İspanya, uzun yıllar Batı Got (Alman, Germen) kabilelerinin egemenliği altında olmuştur. Fransa’ya adını veren Frank aşiretleri, Alman (Germen) idiler vs...  Avrupa’nın kuzydoğusu, 1618- 48 yıllarında, din motivasyonunun öne çıktığı ve “Otuz Yıl Savaşları” olarak anılan kanlı bir süreci yaşamıştır. Katolik- Protestan çatışması olarak yansımış bu savaşların gerisinde bile asıl olarak ekonomik nedenler; ticari uyuşmazlıklar, Baltık üzerinde egemenlik sorunu gibi anlaşmazlıklar vardı... Dini motivasyonun kullanıldığı, kitlelerin Hristiyanlık adına, “kutsal kent Kudüs’ü kurtarma” adına mobilize edildikleri ve 1095 yılında başlatılmış olan “Haçlı Seferleri”, özünde tamamen ekonomik nedenlere dayalı talan ve ticaret savaşları idi. Bu savaşlar sırasında özellikle Venedik Dükalığı (Venedik Cumhuriyeti) kasasını dolduracaktı... Katolik- Protestan- Ortodoks ayrımına karşın, -ateistler dışında- tüm Avrupa halkları “İsa Mesih”e inanmaktadır ve asırlar içinde Avrupa’da ortak bir kültür, ortak bir edebiyat, ortak bir müzik  ve soy karışımı gelişmiştir. “Avrupa milletleri arasında kültürel nedenlerle savaş çıktığını”, söylemek, şakanın da ötesinde, üfürükçülükten başka birşey olamaz...

 

“I. Dünya Savaşı ekonomik nedenlerle değil, kültürel nedenlerle çıktı(!)”, diyen üfürükçü, “orjinal” birşeyler yumurtlayarak daha da ünlenmeye mi çalışmaktaydı, derdi neydi?, yoksa gerçekten böyle bir saçmalığa kendisini inandırmışmıydı? Üfürkçünün derdi neyse neydi ama, herhangi bir açıklık getirmeden söylemiş oldukları kocaman bir uydurmaydı, yalandı... Böyle bir “keramet” yumurtlamadan önce kişi, en azından, I. Dünya Savaşı sırasında neden halkının ezici çoğunluğu Protestan olan Almanya, halkının ezici çoğunluğu Katolik olan Avusturya, Ortodoks Bulgaristan ve halkı ağırlıklı olarak Müslüman olan Osmanlı İmparatorluğu nasıl oldu da aynı safta dizildiler?, diye kendisine sorar. Protestanlığın bir kolu ve Katoliklik’ten de etkilemiş Anglikan Kilisesi’ne bağlı İngiltere (Büyük Britanya) ile koyu Katolik Fransa ve İtalya ve Ortodoks Çarlık Rusyası ve Budist Japonya neden aynı safta yeraldılar, diye insan kendisine sorar. Protestan ağırlıklı ABD, 1917 yılında neden Katolik Fransa ve İtalya ile ve Ortodoks Rusya ile aynı safta savaşa girdi diye düşünür insan. Bu nasıl bir “kültürel savaş” oluyor ki, farklı inançlardki toplumlar aynı safta savaşa sokuluyorlar. Emperyalizmin karakteri, özellikleri hakkında herhangi birşey bilinmiyor olunsa bile, en azından, Almanya neden 1903 yılında Berlin- Bağdad demiryolu projesine yatırım yaptı?, diye düşünür insan. Son Alman Kaiser’i (Sezarı, İmparatoru) II. Wilhelm (yönetimi, 1888- 1918), 5 mart 1903 günü, Berlin’den Bağdat’a ulaşacak bir demiryolu inşaatının imtiyazını Sultan Abdülhamid’den (yönetimi, 1876- 1909) resmen aldı. Deutsche Bank’ın finanse edecegi projeye göre, Balkanlar üzerinden Anadolu’ya uzanan hat, Suriye üzerinden Bağdad’a ulaşacaktı. Sözkonusu demiryolu, Bagdad’ın 850 kilometre güneyindeki Basra Körfezi’ne dek inecekti... Peki neden?, Almanya’nın sorunu neydi de böyle büyük bir yatırıma girişmekteydi. Herhalde bu demiryolu kültürel amaçla yapılmıyordu...

 

Hızla gelişmiş olan Alman mali-sermayesi, Alman endüstrisi, geriden gelerek İngiltere’nin ve Fransa’nın düzeyine erişmiş, hatta birçok alanda onları geçmişti. İleri Alman teknolojisine dayalı Alman endüstrisi,  hammadde gereksinimi ve ürettiği mallar için yeni pazarlar aramaktaydı. Pazarlar, erken emperyalist ülkeler arasında, öncelikle Fransa, İngiltere ve ABD arasın da çoktan paylaşılmıştı. Bu koşullarda Almanya ve benzeri Japonya, yeniden paylaşım istemekteydiler... Almanya’nın, en eski ve güçlü emperyalist ülke İngiltere ile denizlerde rekabet edecek gücü yoktu. Almanya’nın, İngiltere’nin elindeki Hindistan pazarına ve Uzakdoğu pazarlarına ulaşabilmesi için en uygun yol, bir demiryolu ile Basra Körfezi’ne dek inebilmesi idi. İşte, Basra Körfezi’ne dek uzanacak Berlin- Bağdad demiryolu projesinin asıl amacı buydu... İnsan, emperyalizm hakkında bir fikre sahip olmasa bile, en azından bunları kendisine sorar ve “savaş kültürel nedenlerle çıktı” gibisinden deli saçması palavralar atmaz... Aslında bu tip, palavra, uydurma konusunda hiç te yalnız değil...

 

Bundan üç- beş yıl kadar önce, büyük TV kanallarından birisinde, ilgiyle izlediğim bir tarih programı vardı. Artık varolmayan bu programı sunan gazeteci- tarihçi, ilginç ve rahatsız edici bir tipti. Bayağı sorunlu olduğu anlaşılan bu tip, birlikte program yaptığı arkadaşlarını basbayağı taciz ediyor, onlara aşağılayıcı, küçük düşürücü sözde şakalar yapıyordu. Özellikle Osmanlı’nın son dönemi hakkında oldukça fazla bilgisi olan ve Osmanlı hanedanının son temsilcileri ile ilişki kurmuş bu kişi, bilgisi nedeniyle rahat, kendisine güvenli birisi olması gerekirken, neden bukadar sorunlu idi?, bilemem. O, karşısındakileri aşağılarken, kendisini “yücelttiğini”mi sanmaktaydı acaba? Yine aynı kişi, kendisine mesaj yollayan bazı seyircilerine de hakaretler yağdırıyordu. Gelen mesajlarda kötü sözler olabilirdi ama, bunları sadece kendisi görmekteydi. Bu nedenle O, gelen mesajı rahatça görmemezliğe gelebilirdi. Fakat O, esip- gürlüyordu ve O’nun bu saldırganlığını tüm seyirciler izlemek zorunda kalıyordu...

 

Sözkonusu gazetecinin son izlediğim programlarından birinde, yanındaki gazeteci arkadaşı O’na, “Osmanlı emperyalist mi idi?”, diye bir soru .yöneltti Bu sonderece saçma ve bilgisizce bir soruydu. Soruyu soranın emperyalizm hakkında azıcık bilgisi olsa, böyle bir soruyu ortaya atmazdı... Verilen yanıt daha da saçma olacaktı... Esip-gürleyen, yanındakileri aşağılayan, onlarla dalga geçen, “herşeyi bilen” gazeteci-tarihçi, yüzünde bir an beliren kararsızlık ifadesiyle, “emperyal”, “evet emperyalist idi; çünkü, Osmanlı emperyal bir devletti”, diye yanıtı patlatıp, saçmalıkta zirve yapacaktı. Bukadar saçma bir soruyu soran kişi ve diğerleri de emperyalizmin ne olduğunu bilemedikleri için, gazeteci-tarihçi ile dalga geçen birisi olmayacaktı... Bu kişi, gazeteci-tarihçi, imparatorluk ile emperyalizmi aynı şey sanmaktaydı, ya da bu kişi, o an, sorunun altında kalmamak için, hızla akıl yürütüp, “imparatorluğun emperyalizm ile aynı olduğu” sonucuna varmıştı... Aslında bu kişi, dürüstce, “bilmiyorum” diyebilirdi. O, “bilemezse küçük düşeceğini” sanmıştı herhalde. İşin gerçeği, bu gazeteci- tarihçi kimlikli kişinin vermiş olduğu “emperyalist, çünkü emperyal” yanıtı, “karların üzerinde yürürken kart-kurt diye sesler çıkarttıkları için onlara Kürt denildi” açıklaması kadar trajikti...

 

İnsan herşeyi bilmek zorunda değildir ve bilemez de zaten. Dünyanın en bilgili insanının bile bilemedikleri, bildiklerinin en az katrilyon katıdır. Düşünün, gökbilimcilere göre, “bing-bang” denilen büyük patlama, evrenin bir nokta konumundan çıkarak genişlemeye başlaması, bundan 13.8 milyar yıl önceye uzanmaktadır- bazılarına göre biraz daha erkene, diğerlerine göre biraz daha sonraya... Aynı gökbilimcilere göre, önce, sadece karanlık vardı. İlginçtir,  İ. Ö. 2000’li yıllarda başlamış Veda dininden doğma Zoroastrianism inancının kozmolojisine göre de, önce mutlak karanlık vardı... Gökbilimciler, söylediklerine, -kendilerine göre- bilimsel bir açıklama getirmektedirler ama, Zoroastrianism’in bu konudaki açıklaması nedir, bilemiyorum... Herneyse, evrende milyarlarca galaksi ve şimdilik hesaplanamayacak kadar çok yıldız vardır... Dünyanın bir gezegen olarak oluşumu, 4.5 milyar yıl önceye, dünya üzerinde yaşamın başlayışı ise, bulunan fosil örneklerine göre, 3.8 milyar yıl kadar önceye uzanmaktadır. İnsanın ilk ataları, “hominid” olarak tanımlanan ilk insanımsılar ile ilgili bulunan fosil kalıntılarının yaşları, 10 milyon ile 30 milyon yıl önceye uzanmaktadır. İlk tam, parçalanmamış hominid fosili, Kasım 1974’de Ethiopia’da (Habeşistan’da) bulunacaktı. Yaşı yaklaşık 3.2 milyon yıl olarak hesaplanan ve bir metre boyunda bir kadına ait olan sözkonusu fosile,  Beatles gurubunun “Lucy in the Sky with Diamonds” adlı şarkısından esinlenilerek Lucy adı takılacaktı... Medeniyetin, yani tarım toplumuna geçilerek artık değerin üretilmeye başlanması işinin, işbölümünün doğmasının, devlet örgütlenmesi doğarken toplumun silahsızlandırılmasının geçmişi, bazı coğrafyalarda yedi- sekiz bin yıl önceye, hatta bazı yerlerde biraz daha önceye uzanmaktadır... Halen ne denizlerdeki ve ne de karalardaki canlı türlerinin tümü bilinmektedir... Kısacası, insan soyunun keşfetmek zorunda oldukları, bilebildiklerinden katrilyonlarca kez fazladır. Bu nedenle kasmaya, bilgiçlik taslamaya, herşeyi biliyor havası atarak “saygı görmeye” çalışmaya, veya en kötüsü, maddi yarar edinmek için üfürükçülük yapmaya hiç gerek yoktur. İnsanları aldatmak, toplumsal sorumluluk duygusuna sahip onurlu kişilerin işi değildir...

 

Osmanlı İmparatorluğu emperyalist olmadığı gibi, emperyalizmin kurbanları arasına katılarak parçalanmış bir devletti. Osmanlı, ilk ciddi dış borcunu, 1854 yılında, Kırım Savaşı sırasında İngiltere’den almış ve 1875 yılında iflas etmiş bir devletti. Osmanlı’nın borçlanmaya başpladığı yıl, Batı’da Finans-Kapital’in oluştuğu ve sermaye ihracının başladığı yıllardı. Aynı yıllarda Çin’de, Osmanlı gibi emperyalizmin ağına düşecekti... Borçlarını ödeyemeyen Osmanlı’nın maliyesine Batı’nın emperyalist merkezleri, Duyunu Umumiye ile elkoyacaklar,gümrük vergisi gelirlerini, tuz ve tütün tekelinin gelirlerini, alkollü içkilerin gelirlerini ve daha birçok geliri bizzat toplamaya başlayacaklardı. Osmanlı artık emperyalist merkezlerin avuçları içindeydi... Zaten bu nedenle, sonunda dağılıp işgal altına giren Osmanlı’dan, emperyalizme karşı verilen mücadele ile Türkiye Cumhuriyeti doğacaktı...

 

Osmanlı İmparatorluğu emperyalist değildi; olamamıştı; çünkü, Osmanlı İmparatorluğu’nda mali- sermaye (finans-kapital) denen oluşum, banka-endüstri-ticaret sermayelerinin birliği şekillenmemişti. Osmanlı’da varolan, ağırlıklı olarak tarıma dayalı ve çağına göre zayıf bir endüstri ve ticaret sermayesi idi. Koskoca bir imparatorluk olan aynı dönemin Çin’i de emperyalist değildi. Çünkü, Çin’de sahip olunabilinecek dokuma tezgahı sayısına, sermaye birikimi sağlayacak üretim alt yapısına sınırlamalar getirilmişti... Çin, 1839- 42 yıllarında ve yine 1856- 60 yıllarında yaşanan “Afyon Savaşları”nın ardından emperyalizmin kurbanlarından birisi olacaktı... . Devasa Çarlık Rusyası bile, Lenin’in ifadesi ile, “yarı- emperyalist, yarı- feodal” bir devlet idi... Tarihte, diğer halkları sömüren, ezen onlarca ve onlarca imparatorluk kuruldu ama, bunlar da emperyalist değillerdi. “Kapitalizmin son aşaması olan emperyalizm”, tarih sahnesine ancak 1800’lü yılların ortalarında çıktı. Diğer sömürü biçimlerinden farklı yöntemleri olan ve yine diğer tüm diktatörlüklerden farklı olan faşist diktatörlüklere kaynaklı eden emperyalist sistem, banka-endüstri-ticaret sermayelerinin birliğinin doğması ile belli gelişmiş ülkelerde yaşam bulmaya başladı. Sonuçta, sözkonusu sermaye bütünleşmenin olduğu ülkeler emperyalist katogorisi içinde sayılabilir ancak. Emperyalist sömürü de, geçmişin tüm sömürü biçimlerinden farklılıklar gösterir...

 

Emperyalizmi karakterize eden temel özellikleri, banka-endüstri-ticaret sermayelerinin birliği anlamına gelen finans-kapitalin (mali-sermayenin) doğmuş olması; sermaye ihracının başlaması ve giderek paradan para kazanılması işinin artarak sürmesi ve sermaye sahibinin üretimden tamamen kopmasıdır. Sistemin bu tipik özelliğinin günümüzde yansıması, tüm insanlığın üretiği değerin en az on katı kadar paranın ve değerli senedin dolaşımda olmasıdır... Emperyalizmin diğer temel özelliklerinden biri, sistemin artık azami kâr (kâr üstü kâr) motivasyonu ile işliyor hale gelmesidir (Kâr üstü kâr, üretilecek karmaşık yapıdaki nesnelerin belli parçalarının farklı firmalarda üretilmesi ve bu firmaların elde etmiş oldukları artı değerin önemli birkısmının da asıl üretim merkezine aktarılması, demektir.). Emperyalizmin en önemli yasalarından birisi de, eşitsiz gelişme sürecinin başlamış olmasıdır. “Eşitsiz gelişme” derken, bunu tarihin diğer dönemlerindeki bilinen eşit olmayan gelişme düzeylerinden ayırmak gerekir. Emperyalist dönemdeki eşitsiz gelişme, gelişmiş kapitalist-emperyalist ülkeler arasında geride gözükenin, emperyalizm aşamasına daha geç erişmiş olanın, ekonomik açıdan, teknolojik açıdan ve sistemle ilgili her açıdan kendisini yenileyerek hızla ileriye geçmesi, ilerideki emperyalist merkezlerin düzeyine ulaşarak onları geride bırakmaya başlaması ve vaktiyle ileride olan emperyalist merkezlerin pazarlarına gözdikmesi, anlamınadır. Böyle bir eşitsiz gelişme, geridekinin ileriye geçmesi, büyük yeniden paylaşım savaşların başlamasına yolaçar. Örneğin, I. Dünya Savaşı, geriden gelip hızla gelişen Almanya’nın eski emperyalist ülkelerin, özellikle İngiltere’nin ve Fransa’nın pazarlarına göz dikmesi sonucu başlamıştır. Aynı şekilde Japonya’da, Mançurya ve Çin pazarlarına girebilmek için savaşa dahil olmuştur... Kısacası, ne I. Dünya Savaşı ve ne de II. Dünya Savaşı kültürel nedenlerle çıkmıştır. Ne Haçlı Seferleri’nin nedeni kültürel farklılaşma idi ve ne de günümüzde Müslüman halkların yaşadıkları çoğrafyalara  yönelik saldırılar kültürel nedenlerle olmaktadır. Birincisi, Haçlı Seferleri, talan ve ticaret savaşları idiler ve bu ticaretten öncelikle Venedik Cumhuriyeti (Dükalığı) olağanüstü büyük kazançlar sağlamıştır.  İkincisi, günümüzde Müslümasn halkların yaşamakta oldukları coğrafyalarda sürmekte olan kanlı savaşlar da, asıl olarak enerji kaynaklarını ve yollarını kontrol etme ve rakipleri çembere alma savaşlarıdır. Kısacası, I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı, yeniden paylaşım savaşları idiler. Saçma sapan açıklamalara, üfürükçülüğe hiç gerek yoktur...

 

Günümüzde de, daha üst düzeyde, I. Dünya Savaşı öncesine benzer bir durum vardır. ABD halen en büyük ekonomik ve askeri güç olmakla birlikte, artık rakipsiz tek güç olmaktan çıkmıştr. ABD, öncelikle Cin’e, Rusya’ya ve hatta bir ölçüde Avrupa Birliği’ne, Güneydoğu Asya ülkelerine ve Japonya’ya karşı ekonomik gücünü ve askeri egemenliğini koruyabilmek için savaş vermektedir. Öncelikle ve özellikle Çin Halk Cumhuriyeti, ABD’nin en güçlü ekonomik ve askeri rakibi olarak öne çıkmaktadır. Çin Halk Cumhuriyeti’nin yönetici partisinin sıfatı “komünist” olmakla birlikte, Çin, sonderece hızla gelişen kapitalist bir ülke olarak ABD’yi hemen hemen yakalamıştır ve geride bırakma çabası içindedir. Afrika’nın da içinde olduğu dünya pazarları üzerinde öncelikle Çin ve ABD arasında açıkça gözüken bir mücadele vardır. Avrupa’nın ve Rusya Federasyonu’nun da dahil olduğu bu yeniden paylaşım mücadelesi, bölgesel kanlı savaşları tetiklemektedir. Karl Marks’ın öngödüğü gibi, “gelişmiş silah teknolojilerinin savaşı olanaksız hale getirecek olması” nedeniyle, bu kez, yeni kitlesel bir dünya savaşı yerine, “vekalet savaşları” adı verilen savaşlar öne çıkmakta, büyük güçler adına ucuz ahmakların kullanıldığı bölgesel kanlı savaşlar verilmektedir... I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı dönemlerinden farklı olarak günümüzde nükleer silahların varlığı, bu silahların yayılmış olması, bilgisayarlarla hedefe doğru biçimde kilitlenebilen ve nükleer başlık taşıyabilen kıtalararası balistik (ballistic) füzelerin (missile) varlıkları, benzer yeni bir dünya savaşının çıkmasını frenlemektedir. Kısacası, yeni bir dünya savaşının çıkması zordur ama, bu tehdidin tamamen yokolduğunu söylemek te olanaksızdır...

 

Sanırım, I. Dünya Savaşı’nın kültürel nedenlerle çıkmadığı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun emperyalist olmadığı gerçeklerini anlatabildim...

 

- “Lenin Yahudi idi” kuyruklu yalanı ve kısaca Sovyet devrimi üzerine 

 

Aynı kanalda (24), aynı kişi, “I. Dünya Savaşı ekonomil nedenlerle değil, kültürel nedenlerle çıktı(!)” üfürüğünün ardından, büyük “bombalarından” birisini daha patlattı. Karşısındakinin yüzüne bakmadan, “herşeyi bilen derin düşünür” havalarında kafası öne eğik vaziyette kesisk kesik, sözcükleri arasına mesafeler koyarak konuşan kişi, “Lenin Yahudi idi; dünyadaki tüm Yahudiler Sovyet devrimine yardımcı oldular(!)”, kusmuğunu ortalığa saçtı. Eğitim düzeyi düşük ve sonderece tutucu çevrelerde söylenen eski bir korku masalıydı bu. Böyle çevrelerde, “herşeyi bilen büyük bilge kişi” havalarındaki birtakım üfürükçüler, düyadaki tüm “kötülükleri” kolayca Yahudilere bağlarlar ve Sovyet devrimini de Yahudiler’in şeytani bir işi olarak yansıtırlardı. Tatlı tatlı anlatılan bu tip masallarla cemaat korkutulur, yüreklerine korku salınmış insanlar daha kolay kontrol altında tutulup manupule edilrebilirler, rahtca stismar edilebilirler ve soyulabilirlerdi. Çocuklar da korku masalları ile sindirilip kontrol altına alınabildikleri gibi, bazıları korku filmleri ile kadınları ayartma planları dahi yapabilirdi. Kısacası, yaratılan korkunun, kişiler ve kitleler üzerinde kontrolu sağlama, onları yönlendirme gücü vardı...

 

Hitler ve Nazi Partisi’de, tüm kötülüklerin sorumluluğunu Yahudi toplumunun üzerine yükleyerek, Yahudileri günah keçisi yaparak, Alman toplumunu bu yaratılan korku ile daha kolay kontrolları altına alıp yönlendirmişti. Hristiyan dünyasındaki eski pogrom geleneği, İncil’den kaynaklanan Yahudi düşmanlığı, Nazi Partisi’nin yalanlarına kolaylık sağlamıştı... Antisemitizm sözcüğü lk kez 1879’da kullanılmış olsa da, Yahudi düşmanlığının kökleri çok daha eskilere, İncil’e (Yeni Ahit) uzanmaktadır. İsa’nın bizzat kaleme almadığı, İsa’dan onlarca yıl sonra kaleme alınmış olan bu metinlere göre, kendisi de Yahudi kökenli olan sonderece insancıl ve akıllı kişilik İsa, Roma işbirlikçisi Yahudileri, “Katil olan ve gerçeği olmayan, aynızamanda yalanın babası İblis’ten (Şeytan’dan) gelme oldukla”, suçlamıştır (bak: Yuhanna, Bab 28: 44). Kısacası isa Yahudileri, “sizler şeytanın soyundan gelme yalancılarsınız, katillersiniz” diyerek suçlamıştır. İsa’ya ait olduğu yazılan benzer değişik suçlamalar Yuhanna’nın diğer bölümlerinde olduğu gibi, Matta, Markos ve Luka’da da vardır... Günümüzde toplam sayıları ancak 13 milyona ulaşan Yahudiler’de kendi içlerinde -hem inanç ve hem de düşünce yapısı açısından- büyük farklılıklar gösterirler. Nazilere benzer biçimde ırkçı olan Yahudiler, Tevrat’ın yalanlarına inananlar ve Siyonist  (Zionist) olanlardır.

 

Siyonist  (Zionist) ırkçılığı açıkça bellidir… (...) “Alman Siyonist  (Zionist)  derneğinin daha 1933 yılında Nazi Partisi’ne yazdığı mektupla birlikte sionistlerle nazistlerin işbirliği başlamıştır. Alman Siyonist  (Zionist) derneğinin mektubunda şunlar yazılıydı: ‘(...) temel kural, prensip olarak ‘soy/ ırk’ inancını yerleştirmiş, kurmuş olan bizler de, yahudi gurubunun saflığını koruyabilmek amacıyla, sizler gibi karışık evliliklere, yahudi olanlarla olmayanlar arasındaki evliliklere karşıyız...’ (Aslında bu evlilik yasağı, Tevrat’ın başlangıç bölümlerinde de vardır...)  SS Yahudi Bürosu’nun 1934 yılında ilk şefi olan Baron von Mildenstein, Siyonistler (Zionistler)  tarafından Filistin’e davet edilmiştir. Gördükleri karşısında coşkulu bir hayranlık duygusuna kapıldığını Josef Goebels’e rapor eden bu kişi, Filistin’de altı ay kalmıştır. SS güvenlik örgütünün şefi ve Varşova (Warsaw) Gettosu’nun mimarı olan acımasız cani Reinhardt Heydrich, 1935 yılında, “İki çeşit yahudi vardır, ve bunlardan Siyonistler (Zionistler) iyi olanlardır.”, demiştir. Aynı kişi şunları  da söylemiştir: “Onlara (Zionistlere) en sıcak selamlarımızı ve resmi iyilik dileklerimizi yollarız(Bak:Yusuf Küpeli, İsrail, ırkçı, militarist, faşist bir devlettir  http://www.sinbad.nu/siddetisr.htm )

 

Diğer yandan, Yahudi kökenli olup ta sonderece insancıl olan, insan soyuna çok büyük yararları dokunmuş olan birsürü bilim insanı, sanatçı ve politikacı Yahudiler vardır. Bunların düşünce sistemleri, ırkçı Yahudi inancının, Tevrat’ın (Eski Ahit) ırkçı kalıplarının dışında şekillenmiştir... 

 

“Lenin Yahudi idi; dünyadaki tüm Yahudiler Sovyet devrimine yardımcı oldular(!)”, cümlesinde derin bir anti-semitizm ve aynı derinlikte bir anti-komüniz vardır. Bu ikisini, semitizmi (Yahudiliği) ve komünizmi bilimsel olarak birbirlerine bağlamak olanaksızdır ama, zaten korku masalları yalanlar üzerine kurulur. Bu yalanı söyleyen Prof. ünvanlı kişi, Avrupa’da da eğitim almış ve birçok alanda bayağı bilgili birisiydi ama, birşeyler eksikti, tersti. Bu kişi nasıl bir çevrede yetişmişse, entellektüel gelişiminde bir bozukluk, bir sapma olmalıydı. Bu kişi, korku masalları anlatıp “bilge kişi” havası yaratarak saygı gören, bu şekilde maddi ve manevi kazanç sağlayan bazı kişilere özenerek mi büyümüştü acaba? Sözkonusu kişi, tüm üfürükçüler gibi sözcüklerine gizemli anlamlar yüklemeye çalışmakta, “anlatılması ve anlaşılması zor birtakım gerçekleri” açıkladığı havası yaratmakta, “şimdi tüm bunları anlatsam, ne vakte sığar ve ne de anlarsınız”, demeye getirmekteydi. Böylece O, sözlerine açıklık getirmeden palavralarını sürdürmekteydi... İnsanların birçoğu, anlamadıkları şeyler karşısında daha saygılı ve ürkek olurlar ve bunları yumurtlayan üfürkçüyü gözlerinde daha çok büyütürler...

 

Birincisi, Lenin’in (Vladimir Ilic, 1870- 1924) Yahudilik ile uzaktan yakından bir bağı yoktur. Yahudilik, daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, herşeyden önce, Eski Ahit (Tevrat) kitabındaki ırkçı içerikli yalanlara, “seçilmiş toplum” yalanına, “Yahve’nin sadece bu seçilmişleri koruduğu ve diğerlerini mahvedeceği” yalanlarına inanmaktır. Örneğin, Çıkış (Musa’nın İkinci Kitabı) Bap 34’ten bazı cümleleri olduğu gibi buraya aktaralım... “(...) 11 Bugün sana emrettiğim şeyi tut; işte ben, Amori ve Kenanlı, ve Hitti, ve Perizzi, ve Hivi, ve Yebusileri senin önünden kovarım. 12 Gitmekte olduğun memlekette oturanlarla ahdetmekten (bir iş için söz vermek, anlaşmak) kendini sakın, ta ki aranızda tuzak olmasın. 13 Fakat onların mezbahlarını (kurban yeri, kesim yapılan yer) yıkacaksınız, ve onların dikili taşlarını (tapınakları anlamına) parçalayacaksınız,  ve onların Aşerlerini (kutsal varlıkları, önderleri anlamına) keseceksiniz... (...) 16 ve onların kızlarını oğullarına almayacaksın... (...) 24 Çünkü senin önünden milletler kovacağım, ve senin hudutlarını genişleteceğim...” bak:  Yusuf Küpeli, GEÇMİŞE DÖNÜŞLERLE İSRAİL ve IRKÇILIĞIN LANETLİ YOLUNDA İŞLENEN CİNAYETLER) Buradaki evlilik yasağı Nazizm’de de vardır... Bu ırkçı söylemlere inanan birisi, kendisini diğer insanlardan bu şekilde ayıran birisi, ne özgür düşünceye sahip olabilir ve ne de komünist olabilir.

 

Değişik devrimci örgütlenmelerin içinde, hatta Bolşevik (Çoğunluk) örgütlenmesinin içinde Yahudi kökenden gelen bireyler vardı ama, bunlar, dinle alakası olmayan ateist kişilerdir. Sözkonusu insanların dindar bir Yahudi’nin kafa yapısıyla, Yahudi düşüncesi ile uzaktan yakından alakaları yoktur. Lenin, Otodoks Hristiyan ve aynızamanda sonderece aydın bir ailenin içinde büyümüştü. Doğduğunda O, diğer Ortodoks Hristiyan çocukları gibi vaftiz (babtist) edilmişti. Halk Okulları müfettişi bir babanın ve piyano çalan eğitimli bir annenin oğlu olan Lenin, 16 yaşından itibaren ateist idi. Lenin’in St. Petersburg Üniversitesi öğrencisi olan ağabeyi Aleksandr, 1887 yılında, Çar III. Alexander’a yönelik bir süikast girişimine karıştığı suçlamasıyla asılarak idam edilmişti. Romantik bir genç olduğu söylenen Aleksandr, Fyodor Dostoyevsky hayranı iken, Lenin, Leo Tolstoy hayranı idi. Karl Marks ile birlikte 1870 Aydınlanmacıları’ndan etkilenmiş olan Lenin, ağabeyinin yolundan gitmeyecek, ezilen kitlelerin gücünü mobilize edebilmek için mücadele verecekti... Lenin, “narodnik anarşisti” olarak tanımladığı Sosyalist Devrimci Parti’nin terör yöntemlerini ve aynızamanda ekonomik mücadeleyi temel alan Sendikalistleri eleştirdiği, bunları “kendineciliğe tapınmakla” suçladığı ve kitleleri örgütlemenin zorunluluğunun altını çizdiği “Ne Yapmalı?” adlı çok önemli kitabının adını, 1870 aydınlanmacılarından Chernyshevsky’nin 1863 yılında kaleme almış olduğu aynı addaki kitabından almıştı...

 

Birisine “Yahudi” demek tek başına ne anlam ifade eder? Eğer o kişi Siyonist (Zionist) değilse ve Tevrat’ın ırkç yalanları ile beyni yıkanmış birisi değilse, bu kişinin diğer insanlardan birtakım fiziki özellikleri ve entellektüel gelişmişliği dışında bir farkı olamaz. Bu tip farklar zaten tüm milletlerin, tüm halkların içinde vardı. Her milletin içinde, aslında, düşünce tarzları, külürel birikimleri, ait oldukları sosyal sınıflar itibariyle en az bir-kaç millet vardır. İnsanın gerçek kimliğini belirleyen, onun soy geçmişi değil, kültürel-zihni şekillenişidir... Karl MarksYahudi kökenlidir ama, Yahudilikle uzaktan yakından bağlantılı değildir.  O’nu aşağılayabilmek veya suçlayabilmek için O’na “Yahudi” yaftasını yapıştırmaya kalkmak, ilkelliğin ve ahmaklığın bir göstergesi olabilir ancak... Daha Marks doğmadan, bir ProtestanEvangelist Kilisesi’nde babtist (vaftiz) edilerek din değiştirmiş olan Marks’ın babası Heinrich Marks, başarılı bir avukat olarak işlerini götürmüştü. Hristiyanlığa geçmiş bir avukatın oğlu olarak 5 Mayıs 1818 yılında Purusya’nın (şimdiki Almanya) Rhine bölgesinin Trier kentinde doğmuş olan Karl Marks (Marx), geleneksel Yahudi kültürü ve dini ile herhangi bir bağı olmadan büyümüştür. Karl Marks’ın Yahudilikle ve Yahudi dini ile ilgili görüşleri, -diğer tüm görüşleri gibi- önemli ve değerlidir... Birtakım cahil ve ahmak anti-komünistler, akılları sıra, Marks’ı ve O’nun düşüncelerini küçültmek amacıyla ve kişi olarak O’nu aşağılamak gayretiyle Karl Marks’ın “Yahudi olduğunu” yaymaya çalışırlarken, gerçekten Yahudi dininden olanlar da, gerçek anlamda Yahudi olanlar da, ve resmi görüş olarak İsrail Devleti ile bağlantılı siteler de,, “Karl Marks’ın Yahudi olduğunu” şiddetle inkar etmektedirler. İsrail ile bağlantılı Yahudi sitelerinde, Marks ve Marksizm, anti-semitizm, soldan gelen bir Yahudi düşmanlığı olarak ta tanıtılmaktadır. Gerçek ise tüm bunların ötesindedir... 

 

Karl Marks, “Yahudi Sorunu Üzerine” (“On the Jewish Question”,http://www.marxists.org/archive/marx/works/1844/jewish-question/index.htm)  başlıklı kitapçığında yeralan konuyla ilgili analizlerinie O’nun 1843 yılı Sonbaharı’da yazmış olduklarına kısaca gözatalım... İlk kez Şubat 1844’de bastırtmış sözkonusu kitapçıkta Marks, Yahudiler’in, Almanya, Fransa, Amerika gibi ülkelerdeki durumlarını ele almakta, ve Bruno Bauer’in teolojik (din bilgisi ile ilgili) analizlerine karşı çıkmaktadır. O, Bruno Bauer’i kullanarak, Yahudi sorununu ve Yahudi dinini çok yönlü analiz etmiştir. O, “politik kurtuluşun insan olarak kurtuluş anlamına gelmediği”, gerçeğinin altını çizmiş, ve Yahudiler’in insan olarak kurtuluşları sorusuna yanıt aramıştır. Bauer’in aksine Marks, “(...) Çünkü, Yahudi dininden bütünüyle ve inkar edilemez biçimde vazgeçmeden politik kurtuluşu elde edebilirsiniz ama, politik kurtuluş insan olarak kurtuluşun (insani kurtuluşun) kendisi değildir...”, diye yazmıştır. Yine O, (...) Son tahlilde Yahudilerin kurtuluşları, insan olarak Yahudi dininden kurtuluşlarındadır...”, demiştir. Marks, konu ile ilgili analizlerini, “(...) Yahudilerin sosyal kurtuluşları, toplumun Yahudi dininden kurtuluşundadır.”, cümlesi ile noktalayıp, kitapçığını sonlandırmıştır.

 

Yine ünlü Yahudiler’den sayılan ama, kafa yapısı Yahudilikle alakalı olmayan büyük bilim insanı Albert Einsrein, İsrail devletinin kuruluşu aşamasında şunları söylemiştir... Albert Einstein ve arkadaşı Hannah Arendet, İsrail devletinin kuruluş aşamasında, 4 Aralık 1948 günü, ünlü New York Times’in editörlerine yazdıkları mektupla, “İsrail’de faşizmin yükselebileceği” konusunda uyarıda bulunmuşlardır. Onlar, İsrail’de Menachem Begin önderliğinde yeni kurulan “Özgürlük Partisi”nin (Tnuat Haherut), felsefesi ve kullandığı yöntemlerle Nazi ve Faşist partilere benzediğinin altını çizmişlerdir. Ve aynı partinin, önceki terörist, aşırı sağcı, şövenist Irgun Zvai Leumi’nin devamı olduğunu vurgulamışlardır... Onlar, sarsıcı bir örnek olarak, silahsız insanların, çocukların, kadınların ve erkeklerin vahşice katledilmiş olduğu Arab köyü Der Yassin (Deir Yasin) örneğini vermişlerdir... Onların 10 punto ile iki A-4 sayfası tutan ve 27 Yahudi aydını tarafında imzalanan mektupları, içinde daha birçok dramatik gerçeği barındırmaktadır... (bak: Yusuf Küpeli, Irkçı Siyonist ve faşist İsrail devletinin Filistin halkını sistematik olarak yoketme ve kalanını anayurdundan kaçırma eylemleri üzerine notlar  http://www.sinbad.nu/israilfasist.htm )

 

Kısacası, “Yahudi” olarak tanımlanan ama, kafa yapıları Yahudilikle ilintili olmayan daha böyle birsürü değerli aydın kişi, bilim insanı vardır. Bu bakımda, suçlayıcı tarzda “Marks Yahudi idi”, veya hiç olmayacak biçimde “Lenin Yahudi idi”, demek ne anlam ifade eder? Bunları söyleyenin ırkçı ve anti-semitik  kafa yapısına sahip bir cahil olduğu anlaşılır sadece... Gerçek adının tamamı Vladimir Ilıç (Ilich) Ulyanov ola Lenin, 1870 yılında, Volga (Moğol ve Türkler için Itil veya Etil) Nehri’nin kıyısında ve ünlü Kazan kentinin güneyinde konumlanan Simbirsk’te (şimdiki Ulyanovsk’da) doğdu. Bir ihtilalci olarak kullandığı takma Lenin adı, Sibirya’nın doğusundan akarak Kuzey Buz Denizi’ne (Artic’e) dökülen görkemli Lena Nerhri’nden gelmektedir ve “Lena’dan gelen adam” anlamınadır. O, yargı kararı olmadan, idari bir kararla, Şubat 1897’de Doğu Sibirya’ya sürgüne yollanmıştı. Lenin, ölünceye dek eşi kalacak olan Nedejda Kurupskaya ile Mayıs 1898’de Sibirya’da karşılaşacak ve Nedejda ile evlenecekti. Nedejda Kurupskaya, bir grevi organize ettiği gerekçesiyle sürgüne yollanmıştı... Vladimir Ilıç (Ilich) Ulyanov, Sibirya’daki sürgün yaşamının ardından, 1900 yılında Avrupa’ya geçecek ve 1901 yılından itibaren, “Lena’dan gelen adam” anlamınaq  Lenin takma adını alacaktı. Ulyanov, O’nun aile adıdır, soyadıdır ve bu tipik bir Doğu Slav adıdır...

 

Bazı kaynaklarda, Lenin’in anne tarafından hekim olan dedesinin Yahudi olduğu bilgisi vardır ama, nasıl bir Yahudi olduğu belirtilmeyen bu kişi, çoğu kaynakta, sadece Alman olarak anılır. Sözkonusu kişinin karısı, yani Lenin’in anne tarafından ninesi, Almandır. “Yahudi” denen dedesi de, Yahudi olmayan Alman bir kadınla evlenmiş olduğuna göre, anlaşılan, dindar olmayan, Tevrat’ın ırkçı kalıpları dışında düşünen, sadece soy olarak Yahudi birisi idi...  Kısacası, ne Lenin’in aydın bir kadın olan annesi ve ne de kendisi, Yahudi kültürü ile büyümüşlerdir. Onların Yahudilikle bir alakaları olmamıştır, yoktur... Lenin’in öğretmen ve sonradan Halk Okulları Müfettişi olan babası, gerçek bir Rus köylüsünün oğludur. Lenin’in baba tarafından dedesi, serflikten gelmiş bir insandır. Çok kişinin bildiği gibi, Kırım Savaşı (1853- 56) yenilgisinin ardından Rusya, Çar II. Alexander, 1861 yılında toprakta köleliği, serfliği kaldırmıştı ama, bu reform pratikte başarılı olamamıştı... Kısacası, Lenin’in baba tarafından dedesi, serf kökenli bir Rus idi ve oğlunu, Lenin’in babasını okutabilmişti. Lenin’in baba tarafından ninesi ise bir Kalmuk kadını idi. Kalmuk’lar bir Moğol aşireidir ve bunların birkısmı Volga (Itil) kıyılarına yerleşmişti... Çin’de 1368 yılında Moğol Yuan Hanedanı’nın yıkılışının ardından, 1630- 1771 yıllarınd, Hazar’ın doğusunda bir Kalmuk Kağanlığı kurulmuştu... Lenin, yüz hatları, çekik gözleri, sakal tibi, iri yuvarlak kafası ve geniş alnı ile tipik bir Orta Asya insanını, Moğol’u veya göçebe Türk’ü çağrıştırmaktadır. Hatta O, fiziki yapısı olarak biraz da, tarihi kaynaklarda tarif edilen Hun önderi Attila’ya benzemektedir- şüphesiz kafa yapısı olarak değil... Kısacası, fiziki özellikleri açısından Lenin’de Kalmuk genleri ağır basmıştır. O’nun ne kültürel, ne politik ve ne de fiziki anlamda Yahudilik ile uzaktan yakından bir alakası yoktur...

 

Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin başlangıcı olan Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi, Plekhanov (1856- 1918) önderliğindeki bir gurup aydın tarafından, 1898 yılında Minsk’de kurulmuştur. Marks’ın eserleri ilk kez Plekhanov tarafından Rusça’ya kazandırılmıştır... Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi, 1903 kongresi sırasında, Lenin’in önderliğinde Bolşevik (Çoğunluk) ve J. O. Martov’un (1873- 1923) önderliğinde Menşevik (Azınlık) olarak anılan iki hizbe bölünmüştür. Plekhanov başlangıçta Lenin’in yanında yeralsa da, kısa süre sonra Menşevik safa geçmiş ve ardından Lenin ile yollarını tamamen ayırmıştır... Sözkonusu iki hizip, Bolşevik ve Menşevik hizipleri, 1912 yılından itibaren tamamen iki ayrı parti olarak çalışmaya başlamışlardır... (ayrıca bak: Yusuf Küpeli, Ekim Devrimi’nin 86. yıldönümünde Sovyetler’in doğuşu, 24 Ekim (6 Kasım) 1917 Ekim Devrimi, Sovyet Devrimi’nin Kafkaslar’da yayılması, V. I. Lenin- Mustafa Kemal Atatürk ilişkileri ve Sovyetler Birliği’nin yıkılışı üzerine kısa notlar   https://www.sinbad.nu/sovyet.htm)

 

Yukarıda adı geçen iki hizipten biri olan Menşevik örgütlenmesinin lideri Martov, İstanbul doğumlu bir Yahudidir. O, orta sınıf bir Yahudi aileden gelmekteydi ve babası İstanbul’da bir Rus gemi şirketi için çalışmakta ve aynızamanda bazı Rus gazetelerinin temsilciliğini yapmaktaydı. Martov dört yaşında iken aile Odessa’ya yerleşecek ve ardından St. Petersburg’a taşınacaktı... Martov önce, Solcu- milliyetci bir Yahudi örgütlenmesi olan Bund’da çalışacaktı... Litvanya’da, Vilnius’da 1897 yılında Yahudi işçileri tarafından kurulmuş olan Bund, Polonya’da ve Rusya’da da örgütlenmişti... Gerçek adı Yuli Osipovich Zederbaum olan Martov, henüz Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi kurulmadan, 1895 yılında Lenin ile tanışacaktı ve  bu ikili arkadaş olacaktı... Bund yöneticileri, Lenin’in düşünceleri ve örgütlenme planı ile çatışmaya girecekler ve 1903 kongresi sırasında Lenin ile yollarını tamamen ayıracaklardı. Devrim sırasında da onlar, Menşevik hizbi ile birlikte karşı-devrimin safında olacaklardı. Zaten bu nedenle Martov, 1923 yılında Almanya’da yaşamını yitirecekti... Rivayete göre Martov, yollarının ayrılmış olduğu arkadaşı Lenin için, “Aramızdaki fark, O’nun rüyalarında bile devrimi yaşıyor olmasıdır.”, demiştir. Lenin, gerçekten de adanmış bir kişilikti ve O’nu daha yakından tanıma olanağı, bu gerçeği çırılçıplak ortaya serebilirdi... Hakkında daha önce kısaca bilgi verilmiş olan ırkçı faşist Yahudi örgütlenmesi, Theodor Herzl önderliğindeki Siyonist (Zionist) örgütlenme, -Rusya dahil- tüm Avrupa’dan ve Amerika’dan gelen 200 delege ile ilk kongresini Ağustos 1897’de İsviçre-Basel’de toplayacaktı. İleride Alman Nazi Partisi ile ilişkiye geçecek olan bu Yahudi örgütlenmesi, sosyalizmin, komünizmin, Sovyet devriminin düşmanıydı...

 

 “Tüm dünyadan Yahudiler Lenin’e veya Sovyet devrimine yardımcı oldular.”, derken, bu söze bir açıklık getirmek gerekir. Bu ifade, kocaman bir uydurmadır, kuyruklu bir yalandır. Birisi eğer karasabana koşulmuşlar gibi kafası önde sadece yere bakıyorsa, sağına-soluna, etrafına geniş bir açıyla bakma yeteneğinde yoksunsa, böyle yalanlar söyleyebilir, bu tip üfürükçülükler yapabilir... Sovyet devrimini “Yahudi işi” gibi yansıtma çabası, cehaletin ötesinde ahlaksızlıktır, geniş işçi ve yoksul köylü yığınlarının teri ve kanı ile kazanılmış devrime, iki yılı aşkın süre boyunca dış destekli Çarlık generallerine ve her yönden gelen dış istilacılara karşı savaşılarak elde edilmiş devrime büyük bir hakarettir... Kısacası, 1800’lü yılların sonundan beri verilen yoğun emeği; 1905 devrimi sırasında yaşananları ve bundan sonra devameden devrimci kavgayı; 23 Şubat (Batı takvimiyle 8 Mart) 1917 günü geçekleşen ve “Şubat devrimi” olarak tarihe geçen süreçte işçi sınıfının ve Bolşevik Partisi’nin rolünü; Kornilov’un “Vahşi Ordu”sunu durdurarak devrimi kurtaran Boşevikler’i; Kronstadt donanma limanına demirlemiş Baltık Filosu’dan Aurora Zırhlısı’nın Kışlık Saray’a dönmüş namlularının 24- 25 Ekim akşamı (Batı takvine göre, 6- 7 Kasım) akşamı gerçekleşen ateşi ile başlayan devrimi; ve ardından 1920 ortalarına dek süren devrimci savaşı daha önce kısaca anlatmıştım. .. (bak: Yusuf Küpeli, Ekim Devrimi’nin 86. yıldönümünde Sovyetler’in doğuşu, 24 Ekim (6 Kasım) 1917 Ekim Devrimi, Sovyet Devrimi’nin Kafkaslar’da yayılması, V. I. Lenin- Mustafa Kemal Atatürk ilişkileri ve Sovyetler Birliği’nin yıkılışı üzerine kısa notlar   https://www.sinbad.nu/sovyet.htm

 

Ordusunda 40 bin Batılı asker olan ve İngiliz emperyalizmi tarafından desteklenen Amiral Aleksandr Vasiliyevich  Kolchak doğudan, Fransızlar güneybatıdan, İğngilizler’in desteğindeki General Anton Ivanovich Denikin’in karşıdevrimci orduları güneyden, İngilizler kuzeyden, Bolşevikler’e karşı, devrime karşı savaşmışlar, devrimi tam bir çembere alıp boğmayı planlamışlardır. Bolşevikler’e karşı savaşan karşıdevrimci ordulardaki yabancı askerlerin (Rus olmayan Batılı askerlerin) toplam sayıları, Aralık 1918’de, 200 bini aşmıştır... Baron Wrangel (Alman asıllı General Pyotr Nikolayevich  Wrangel), İngilizler’in ve diğer batılı müttefiklerin destekleri ile Haziran 1920’de Ukrayna üzerinden Moskova’ya karşı yeniden saldırıya geçmiştir... İngilizler, Kola Yarımadası’nda yeralan, Barent Denizi’ne açılan Murmansk limanına ve kuzeyde Beyaz Deniz’e açılan Arkhangelsk limanına çıkartma yapmışlardır. Murmansk limanına bazı ABD birlikleri de çıkmıştır. Japonya, 1918 yazında, 72 bin kişilik bir ordu ile Vladivostok limanını işgal etmiştir ve Rusya’nın Uzakdoğu topraklarına sistematik olarak yerleşmeye başlamıştır. Müttefikler tarafından örgütlenip silahlandırılmış olan Avusturya- Macaristan ordusu kaçağı Çek ve Slovak lejyonları ABD’nin desteğinde Trans- Sibirya demiryolu üzerinde denetim kurmuşlardır. Şubat 1919’da 202 bini aşkın Batılı yabancı hizmet personeli Rusya’nın işgaline katılmıştı. Bunların 45 bini İngiliz, yaklaşık 14 bini Fransız ve Amerikalı, 80 bini Japon, 42 bini Çek, 3 bini İtalyan, 3 bini Grek ve 2.500 tanesi ise Sırp askeri personelinden oluşmuştu. Dış müdahaleyi birinci derecede organize eden ülke, Büyük Biritanya (İngiltere) olmuıştu. Yine Rusya’yı en son terkeden işgalci güç, İngilter olmuştur. Tüm bu yabancı işgalcilere karşılık olarak Kızılordu’nun saflarında da 250- 300 bin kadar dış ülke vatandaşı komünist gönüllü olarak çarpışmıştır. Bunlar Yahudi değil, komünist idiler... Kızılordu’nun gücü, 1919’da, karşısaldırıya geçtiği sırada, 500 bin askere ulaşmıştı. Kızılordu’nun komuta kademesinde Çar II. Nikola’nın ordusunda hizmet vermiş 40 bini aşkın deneyimli subay bulunmaktaydı... Devrim, öyle bir gecede kolayca gerçekleşmiş bir olay değildir... (bak: Yusuf Küpeli, Ekim Devrimi’nin 86. yıldönümünde Sovyetler’in doğuşu, 24 Ekim (6 Kasım) 1917 Ekim Devrimi, Sovyet Devrimi’nin Kafkaslar’da yayılması, V. I. Lenin- Mustafa Kemal Atatürk ilişkileri ve Sovyetler Birliği’nin yıkılışı üzerine kısa notlar  Ekim 2003,  https://www.sinbad.nu/sovyet.htm

 

Yahudiler sadece bazı bireyler olarak devrime katılmışlardır ve bunların en ünlüsü de, Ukraynalı Yahudi bir çiftçinin oğlu olan Leon Troçki’den (Trotsky, 1879- 1940) başkası değildir. Frunze (1885- 1925) ile birlikte Kızılordu’nun kurucularından olan Troçki’nin de zihinsel olarak Yahudilikle bir alakası yoktur... Diğer yandan, Sovyet adı verilen meclisler, 1905 devrimi sırasında, herhangi bir örgütün ve şüphesiz Yahudiler’in çabası olmadan kendiliğinden, ihtilalci işçiler, köylüler ve asker tarafından şekillendirilmişlerdir. İşçi, asker, bahriyeli delegelerden oluşan üç farklı temeldeki Sovyet adlı meclislerin rusçadaki asıl anlamı, salık verme, tavsiye, çağrı olmaktadır. Salık verme veya çağrı anlamına gelen Sovyet, ilk kez 1905 devrimi sırasında St. Petersburg’da kendiliğinden doğmuştur... Rusya’nın doğuda, Pasifik’te ve Mançurya’da Japonya’ya karşı 1904- 1905 savaşını yitirmesi, ülkeyi derin bir ekonomik ve politik krize sürüklemiş ve devrimci sürecin başlamasına yolaçmıştı... (bak: Yusuf Küpeli, Ekim Devrimi’nin 86. yıldönümünde Sovyetler’in doğuşu, 24 Ekim (6 Kasım) 1917 Ekim Devrimi, Sovyet Devrimi’nin Kafkaslar’da yayılması, V. I. Lenin- Mustafa Kemal Atatürk ilişkileri ve Sovyetler Birliği’nin yıkılışı üzerine kısa notlar Ekim 2003,  https://www.sinbad.nu/sovyet.htm

 

Batı’nın emperyalist çevreleri de, Ekim Devrimi’ni, bir gecede olup bitmiş bir “darbe” gibi yansıtmaya çalışarak, hem tarihi tahrif etmekte ve hem de gerisinde uzun ve zor bir fiziki emek, zor bir zihinsel çaba, ter, gözyaşı ve kan olan devrimi küçültmeye çalışmaktadırlar... Türk toplumunun anti-emperyalist kurtuluş savaşı dahil dünyamızdaki birçok süreci derinden etkilemiş Sovyet Devrimi’ni, “Yahudi işi” gibi yansıtmaya çalışmak, burnunu toprağa sürte sürte giden o memeli cinsinden olanlara yakışır... 

 

Lenin’in doğmuş olduğu Volga (Itil) kıyısındaki Simbirsk (şimdiki Ulyanovsk), ilginç, tarihe geçmiş daha birçok ünlü kişinin doğum yeridir... Rusya’yı Temmuz 1917’den Ekim 1917’ye dek “yönetmiş” olan “Geçici Hükümet”in başkanı Kerensky (Aleksander Fyodorovich Kerensky, 1881- 1970), Simbirsk doğumludur ve Lenin’in okumuş olduğu lisenin müdürünün oğludur. Lenin, hukuk eğitimi için Kazan Ünüversitesi’ne kayıt yaptırmak istediğinde, Lenin’e “politik anlamda temiz, sorunsuz” belgesini bu okul müdürü vermiştir... Daha sonra Lenin, bir öğrenci gösterisine katılmış olduğu için hukuk fakültesinden uzaklaştırılmıştır ama, O, sınavlarını dışarıdan vererek avukatlık hakkını elde etmiştir...

 

Rusça da, üzerinde düşünülme, tartışılma, karar alınma yeri anlamına gelen Duma, 1905 devriminin son günlerinde, Bolşevik başkaldırısını izole etme, devrimci safları bölme, Bolşevik hizbini süpürüp atma amacıyla çıkartılan yeni bir yasayla ve eski danışma meclisinden farklı olarak oluşturulmuştu. Çar II. Nikola tarafında şekillendirilen ve devlete bağlı olduğu için Devlet Duması adını alan bu oluşum, Menşevik hizbi ve diğer Çar karşıtı guruplar için umutlar yaratarak devrimci safların bölünmesinde etkili olabilmişti... Demokratik bir yapısı olmayan, toprak sahipleri, kent burjuvazisi, köy emekçileri ve endüstri işçileri olarak seçmenleri dört ayrı katogoriye ayıran, kadınların seçime katılmalarını tamamen engelleyen ve emekçilerin seçilmelerinin önüne önemli barikatlar koyan Devlet Duması, ilk dönem toplantısını değişik legal partilerin temsilcileri ile 1906’da gerçekleştirmişti ve son dönem toplantısını da 1917’de gerçekleştirecekti... Önce Devlet Duması’nı boykot eden Bolşevikler, daha sonra bu kurumu Çarlık rejimini ve burjuvaziyi eleştirebilmek amacıyla bir kürsü olarak kullanacaklardı. Buna karşın Bolşevikler, Duma’yı herhangibirzaman iktidara yürümenin aracı olarak görmeyeceklerdi...

 

Peterograd (St. Petersburg) işçilerinin saflarına kentin garnizonuna bağlı askerlerinde katılmaları ile 23 Şubat (Batı takvimiyle 8 Mart) 1917 günü “Şubat devrimi” olarak tarihe geçen olan olaylar zinciri başlamıştı. İşçiler, işçilerin saflarına katılmış olan ve 27 Şubat (12 Mart) günü akşama doğru sayıları 60 bine yükselecek isyancı askerler, sonuçta tüm Petrograd’a hakimolmuşlar, Çar’ın bakanlarını tutuklamaya, cezaevlerindeki devrimcileri serbest bırakmaya başlamışlardı. Aynı gün Çarlık monarşisi resmen sonbulmuştu. Yukarıda hakkında bilgi verilmiş olan Duma’nın, devletin başı olarak Çar II. Nikola’yı koruma çabası ve askeri diktatörlük beklentisi boşa gitmiştir. Olay, komünistler tarafından burjuva demokratik devrimi olarak nitelenmişti. Devrimi gerçekleştiren işçiler ile askerlerin birleşik güçleri, pratikte işçi- köylü ittifakı idi. Çünkü, askerler asıl olarak köylü kökenliydiler. O yıllarda Rusya halklarının yüzde 90’ı kırsal kesimde, köylerde yaşamaktaydı.  Diğer yandan, tüm emekçilerin yaklaşık yüzde 40’ı asker olarak silahlı kuvvetlerdeydi... Devrimin başarıya ulaştığı 27 Şubat (12 Mart) günü, monarşinin varlığını koruduğu İngiltere karikatürü anayasal bir sistem kurmayı amaçlayan liberal burjuvazinin partisi Kadet’ler ve birkısım toprak sahiplerinin partisi Anayasacı Demokratlar, Duma’da birlikte hakimiyet kurmuşlardı. Sonuçta, aynı partiden ve Çar’ın güvendiği devlet görevlilerinden Prens Lvov’un başkanlığında bir Geçici Komite oluşturulmuştu. Daha sonra bu Geçici Komite, 2 (15) Mart 1917’de, Geçici Hükümet’e dönüşecekti. Geçici Hükümet’in başı Lvov, Lenin’in Simbirsk’de (Ulyanovsk) okuduğu lisenin müdürünün oğlu ve hemşehrisi avukat Kerensky’yi (1881- 1970) adalet bakanlığı görevine getirecekti... Devrimi işçiler ve köylüler gerçekleştirmişlerdi ama, Çar’ı korumaya çalışan liberal burjuvazi iktidara elkoymuştu...

 

Aleksandr F. Kerensky 1912 yılından beri Duma’da idi. O, muhtemelen ince bir kariyer hesabı sonucu,  1917’de, son anda, çoğunluktaki Sosyalist Devrimci Parti’ye üye olmuştu. Kerensky, aynı partinin tutucu kanadının, varlıklı köylülüğü temsileden sağ kanadının temsilcisi olarak Dördüncü Duma’da kurulan Prens Lvov Hükümeti’ne katılmıştı. Duma’da çoğunlukta olmamalarına karşın dominant konumda olan  Liberal Burjuvazi, ilk Gecici Hükümet’te ağırlıklı olarak yeralmıştı. Onların kuyruğuna takılmış olan Sosyalist Devrimci Parti’nin sağ kanadı ve Menşevik temsilcileri, Nisan sonunda yapılan değişiklikle koalisyon hükümetine daha ağırlıklı olarak girmişlerdi. Anlaşıldığı kadarıyla değişikliğin amacı, Petrograd Sovyeti’ni yatıştırmak, Bolşevik etkisini azaltmaktı. Hükümetin başı Prens Lvov’un ölümünün ardından, Sosyalist Devrimci rolündeki liberal Kerensky, 7 (20) Temmuz 1917 günü Lvov’un yerine Geçici Hükümet’in başbakanlığı ve ayrıca “başkomutanlık” görevlerini üstlenecekti... Kısacası, İşçilerin, köylülerin, askerlerin talepleri karşısında sessiz kalan ve halkın istemediği savaşı sürdüren geçici hükümet, sonunda, Ekim Devrimi ile devrilecek, Devlet Duması’nın yerini halkın oluşturduğu Sovyet meclisleri alacaktı... Kaçan Kerensky, 1970’de Paris’te yaşamını yitirecekti... (bak: Yusuf Küpeli, Ekim Devrimi’nin 86. yıldönümünde Sovyetler’in doğuşu, 24 Ekim (6 Kasım) 1917 Ekim Devrimi, Sovyet Devrimi’nin Kafkaslar’da yayılması, V. I. Lenin- Mustafa Kemal Atatürk ilişkileri ve Sovyetler Birliği’nin yıkılışı üzerine kısa notlar , Ekim 2003,  https://www.sinbad.nu/sovyet.htm

 

Klasik Rus edebiyatının büyük isimlerinden Turgenev (Nikolay Ivonovich Turgenev, 1789- 1871), Simbirsk doğumlu ünlülerdendir. Tatar (Türk) asıllı olan Turgenev’in nihilist gençleri ve babalarını anlatan “Babalar ve Oğullar” adlı romanı ve yanlış anımsamıyorsam eğer, “Av Öyküleri” adlı kitabı 1950’li yıllarda veya öncesinde türkçeye kazandırılmıştı… Çok kişinin bildiği gibi, Moğolistan’ın kuzydoğusuna yerleşmiş Tatar adlı büyük ve tarihi bir Moğol kabilesi olmakla birlikte, Ruslar, Volga (Itil) boylarında, Kazan’da ve Kırım’da yaşamakta olan Türk unsurlara, Kıpçak Türkleri’ne, “Tatar” adını takmışlardı. İşte Turgenev bu Türklerden idi ama, anlaşılan O, Ruslaşmıştı… Yine klasik Rus edebiyatının büyük isimlerinden ve ünlü “Oblomov”un yazarı Ivan Aleksandrovich Goncharov (1812- 1891), Simbirsk doğumlu tarihi şahsiyetlerdendir. Rus feodalizmini, Rus feodalizminin girişimcilikten ve yaratıcılıktan uzak miskin rantiyer kafa yapısını simgeleyen “Oblomov” karakterini ve karşıtını  anlatan roman, türkçeye çevrilmiştir…

 

- Grek, Yunan ve Helen adları üzerine doğru bilgiler

 

Şimdiye dek, yukarıda, TRT Belgesel’de yapılan berbat bir hatadan, “24” adlı kanalda yapılan bazı zararlı yanlışlardan ve adını vermediğim büyük bir kanalın geçmişte yayınlanmış tarih programlarındaki trajik bir hatadan sözettim. Aslında amacım bu kanallara veya herhangi başka bir kanala düşmanlık yapmak, onları küçük düşürmeye çalışmak değildi. Herhangi bir kanalın dostu, ya da düşmanı değilim ve yazdıklarım sözkonusu programları yapan kişilerle ilgilidir... Diğer yandan, TRT Belgesel’de ciddi, yararlı doğa belgeselleri ve bazı başka yararlı belgeseller gösterilmektedir. Adını vermediğim kanalda da bilimle ilgili ciddi programlar yapılmaktadır. Yine, “24” adlı kanaldaki “an ve zaman” adlı programda da, coğu kez, ciddi ve bilgili kişiler konuşmaktadır. Zaman zaman bu programda da bazı yanlış kişiler sahne alacak ve saçmalayacak olsalarda, “an ve zaman” sonderece ciddi ve seyredilebilir bir programdır...

 

“An ve zaman”ın son olarak seyredebildiğim programlarından birisinde konuşan iki kişiden biri olan sanat tarihçisi, “Helen adı nereden gelmektedir? ”, sorusunu geçiştirdi. O, soruya yanıt vereceğine, “Helen adının Büyük İskender ile ünlendiğini”,  anlattı. Büyük İskender’in (Alexander, İ. Ö. 356- 323)  İ. Ö. 333- 330’lu yıllarda tüm Anadolu’yu, İran’ı, Mezopotamya’yı, Filistin’i ve Mısır’ı elegeçirmesi ile başlamış olan Helenizm dönemi, Helen kültürünün bölgede yaygınlaşması, İ. Ö. 64’de Roma’nın tüm bölgede egemen olması ile sonlanacaktı. Bu bakımdan Helen adını ve kültürünü yaygınlaştıran kişi Büyük İskender’dir demek doğruydu ama, bu, “Helen adı nereden geliyor?”, sorusunun yanıtı değildi...

 

Helen adı nereden gelmektedir?.. Yunanistan’da aynızamanda bir coğrafi bölgeyi ifade eden “Hellen” sözcüğü, Yunanlılar’ın kendilerini tanımlamak için kullandıkları ad olmaktadır... Bu konuda biraz değişik teoriler bulunmakla birlikte, “Hellen”, ateşi insanlara getirmiş olan Prometheus’un torununun adı olmaktadır... Hellen, Grek mitolojisinde, Olympus tanrılarından, onların başı Zeus’dan ateşi çalarak insan soyuna veren Prometheus’un torunu ve Phthia kralı olan kişidir. Mitolojiye göre Hellen, tüm gerçek Grekler’in atası ve onuru olarak kabuledilir. Bu nedenle “Grekler” veya “Yunanlılar”, kendilerini, “Hellen” olarak tanımlamışlardır. Günümüzde de Yunanistan’ın resmi adı, “Hellenic Republic” (Helen Cumhuriyeti) olmaktadır...

 

“Greek” adı ise Romalılar’ın “Graikhos” olarak kullandıkları sözcükten gelmektedir... Alman tarihci Georg Busolt’a (1850- 1920) göre, ingilizce de Greek olarak ifade edilen ve Romalılar’ın Graikhos olarak kullandıkları sözcük, İ. Ö. 800’lü yıllarda güney İtalya’da önemli bir kent olan Cumaea’nın kuruluşuna yardımcı olmuş olan Graia (Gray) yerleşimcilerinin yaşamakta oldukları yerin adından gelmekteydi. Graia (Gray) yerleşimcileri, Romalılar’ın tanımış oldukları ilk Grekler idi. Bu nedenle Romalılar, tüm Hellenler’i, Graialılar anlamına, Graikhos (Greek) olarak adlandıracaklardı. Aslında yazılı metinlerde Graeci sözcüğü ilk kez Aristotle’de (İ. Ö. 384- 322) geçmekteydi... Grek (Greek) adı, Romalılar’ın sözlüğünde aşağılayıcı, küçümseyici bir anlam içermekte idi...

 

Graikhos (Graeci, Greek) adından daha eski olan “Yunan” adı ise, Persler tarafından bu halka verilmiş bir addır. Yine İran dilinde (persçe veya farsça dilinde) “Yunan” sözcüğü, bir aşağılamayı, “barbarlığı” ifade etmekteydi. Çünkü, o dönemdeki İyonya yerleşimleri Pers İmparatorluğu’nun egemenliği altındaydılar, Persler’in vasalı (kölesi) konumundaydılar... Anlaşılmış olacağı gibi “Yunan” adı, kuzeyden gelen barbar Dor baskısı altında İ. Ö. 1000- 800’lü yıllarda Balkan Yarımadası’nın güneyinden göçederek gelmiş olan Miken (Mycenaean) Grekleri’nin batı Anadolu’da geliştirmiş oldukları Ionian (İyonya) medeniyetinin adının, Ionian (İyonya) adının bozulmuş bir biçimidir... İran ve Arab alfabelerinde “i” harfi bulunmakla birlikte, İranlı aydın bir arkadaşımın anlatımına göre, “i” harfi eğer kelimenin başında veya sonunda ise, İranlılar tarafından “y” olarak yazılmakta ve okunmaktadır. Bu nedenle Ionian (İyonya) sözcüğü, farsça da (persçe de) “Yonan” biçimine dönüşmüştür ve bizlerde bunu “Yunan” yapmışızdır...

 

Evet, şimdilik bukadar. Umarım yazdıklarım işinize yarar...

 

Yusuf Küpeli

 2019. 12. 07

 

yusufk@telia.com

 

www.sinbad,nu

 

http://www.sinbad.nu/