ana sayfaya ulaşmak için tıkla:

http://www.sinbad.nu/ 

 

katagoriler:

 

Türkiye- politika- ekonomi- tarih 

 

Kültür 

 

Kol ve kafa emekçileri

 

Irkçılık, Faşizm

 

Sovyet Devrimi

 

KAFKASLAR

 

Direnen Irak  & Iraq-english

 

Filistin Memleketimdir

 

Asya, Çin, Güneydoğu Asya, Vietnam, Japonya

 

ABD- AB- 11 Eylül- konspirasyon

 

Latinamerika & Afrika

 

İnsan Hakları

 

Kürtler

 

Balkanlar

 

Türkiye'den yazılar

 

Basından

 

Söylesiler

 

Kriminalite, hırsızlık, haksızlık

 

Sinbad'ı hazırlayan Küpeli hakkında çok kısa bilgi

 

linkler

 

 

Yusuf Küpeli, Radyasyon yüklü mantar bulutunun altında ani, yavaş, tarifsiz acılarla ölümün adı: Hıroşima ve Nagazaki! Ve sürmekte olan tehlike!

 

 

Yusuf Küpeli, Yaşamın ve ölümün emrinde nükleer enerji

 

Yusuf Küpeli, Soykırımlar, sömürgecilik, ırkçılık ve Batı toplumları; Soykırım suçlamaları ve gerçek soykırımlardan kısa notlar; gaz odalarında öldürülenler, yahudiler, çingeneler, ABD, İsviçre; Belçika, Ruanda katliamı ve Katolik Kilisesi; Latin Amerika, Afrika, Kongo, Angola, kısa kısa diğer örnekler ve Batı’nın üst sınıflarının derin ikiyüzlülükleri...

 

Yusuf Küpeli, Dedeler, babalar, oğullar, kızlar... ya da Guantanamo, Abu- Garib ve daha başka gizli merkezlerdeki uygulamaların tarihi- kültürel kökleri Bu yazı ile birlikte verceğim web sayfası adreslerindeki metinler ingilizcedir. Şüphesiz herkes ingilizceyi aynı ölçüde anlayamaz ama, sayfalardaki resimleri rahatca anlayabilir. Bu nedenle ingilizce bilsin- bilmesin yüreği kaldırabilenlere adresleri açıp bakmalarını salık veririm. İnsanlar bu resimlere bakarlarken hemen Abu- Garib’den yansıyan fotoğrafları düşüneceklerdir. Ve ardından, Abu- Garib’deki veya Guantanamo’daki veya bir başka bilinmeyen merkezdeki uygulamaların hiçte istisna ve hatta günümüze ait olaylar olmadığını, vahşetin tarihi- kültürel kökleri bulunduğunu hemen anlayacaklardır.   metnin tamamına ulaşmak için tıkla (not: metinde bazı ırkçı katliam fotoğrafları yeralmaktadır.)

 

http://www.iwchildren.org  (Yerli Amerikan halkının soykırımı)

 

http://www.maafa.org/    (Afrika kökenli Amerikan halkının soykırımı)

 

 

Eylül 2004'de kaleme alınmış olan aşağıdaki göreceli uzun metin, Eylül 2019'da gözden geçirilmiş, bazı cümleler düzeltilmiş ve metne iki yeni paragraf  dolusu bilgi eklenmipştir. İyi okumalar.- Yusuf Küpşeli.

 

OLAĞAN ve OLAĞANÜSTÜ, KORKU FİLMLERİNİ SIRADAN KOMEDİLERE DÖNÜŞTÜREN GERÇEKLER, DOĞAYA ve İNSANA NÜKLEER- BİYOLOJİK- KİMYASAL SALDIRI- Yusuf Küpeli

Önsöz yerine

a- Olağan ve olağanüstü

b- Stockhom’de bir konferans ve önce “portakal gazı”

b- 1. Bilimi insana karşı kullananlar üzerine genel kısa notlar

b- 2. Vietnam, portakal gazı ve Dr Hoang Trong Quynh’in verdiği bilgiler

     c- Tüketilmiş Uranyum (DU, Depleted Uranium) içeren mermilerle gelen ölüm

c- 1. DU (Depleted Uranium) veya Tüketilmiş Uranyum nedir, nasıl kullanılır?      DU üzerine genel bilgiler

c- 2. DU ve 1991 Birinci Körfez Saldırısı’nda olanlar üzerine kısa notlar

c- 3. DU ve Balkanlar

c- 4. ABD ordusu Radyoloji Labaratuarı eski şefi Doug Rokke’ın tanıklığı

c- 5. Atom  ve “seks gücünü arttıran” radyasyon

c- 6. Basra’dan Dr Cevad al- Ali’nin 1991’den 2003’e uzanan süreç ve sonrasında DU’nun Irak’ta yaratmış olduğu ölümcül etkiler üzerine anlattıkları ve DU cephanesinin Afganistan’daki etkileri üzerine çok kısa notlar

Kaynaklar:

 

OLAĞAN ve OLAĞANÜSTÜ, KORKU FİLMLERİNİ SIRADAN KOMEDİLERE DÖNÜŞTÜREN GERÇEKLER, DOĞAYA ve İNSANA NÜKLEER- BİYOLOJİK- KİMYASAL SALDIRI

 

Önsöz yerine

 

İsveç’in öndegelen tıbbi araştırma ve tedavi merkezi Karolinska Enstütüsü’nün Tıbbi Radyasyon Hekimliğibölümü ile Metaller ve Sağlık bölümü, 22 Nisan 2004 günü, birlikte, “Serbest Uranyum’un Sağlık Üzerine Etkileri” konusunda bir seminer örgütlemişlerdir. Uzmanların konuştuğu toplantıyı isteyen herkes izleyebilmiştir. Ertesi gün, yine aynı konuyla ilgili ama, daha az teknik içerikli olarak “Savaşın çevreye etkileri” adıyla İsveç Meclisi’nde bir konferans örgütlenmiştir. Bu ikinci konferans sırasında, ABD’den, Vietnam’dan ve Irak’tan bilim insanları, Nükleer-Biyolojik-Kimyasal silahların (NBC silahlarının) insanlar üzerindeki korkunç etkilerini kanıtları ile anlatmışlardır. Okuyacağınız aşağıdaki göreceli uzun metn, sözkonusu bilim adamlarının anlattıkları esas alınarak ve daha başka bazı kaynaklara bakılarak Eylül 2004’de kaleme alınmış ve sinbad.nu adresine yerleştirilmiştir. Türkiye’de daha önce yayınlanmamış yararlı bilgilerin olduğu bu metin, link verilerek-artık varolmayan- “Teori” adlı bir başka web sitesi tarafından da yayınlanmıştır. Her iki site de bu metni toplam olarak yüz bin civarında insan tıklamıştır. Tıklayanların hepsi metni sonuna dek okumuşlarmıdır?, bilemem ama, bu metni okumanızda yarar olduğuna inanıyorum. Saygılarımla.- Yusuf Küpeli, 2019.09.23

 

    a- Olağan ve olağanüstü

 

Olağan ve olağanüstü nasıl tarif edilebilir? Kanımca konuya kişisel açıdan, değişik toplumsal katmanlar açısından, toplumsal sınıflar açısından ve en geniş anlamıyla milletler açışısından ayrı ayrı yaklaşmakta yarar vardır. Bir kişi, bir aile ve tüm toplum açısından olağan olması gereken, gündelik yaşamın barışçı biçimde sürüyor olması; insanların işlerine gidiyor, üretiyor, iş arıyor, iyi- kötü karınlarını doyuruyor, sevişiyor, kavga ediyor, konuşuyor, yerli- yersiz tartışıyor, küsüyor- barışıyor ve yarın üzerine, bir yıl sonrası üzerine veya hatta on yıl sonrası üzerine planlar yapıyor olabilmeleridir... Bazı durumlarda ise bunun tam tersi süreçler, şiddetin ve kaosun egemen olduğu ve bir gün sonrasının dahi planlanamadığı yaşam tarzları olağan hale gelebilmektedirler. Malasef bu ikincilerin süre ve sayıları başta ABD olmak üzere emperyalist güçlerin egemenligindeki dünyamızda birincileri aşmaktta ve giderek daha olağan hale gelmektedir...

 

Şüphesiz yukarıdaki tarif çok daha zenginleştirilebilir. Bütünselliği içinde toplum için olağan olanın içinde, kişiler, aileler, belirli toplumsal sınıflar ve örgütlenmeler açısından olağanüstü sayılabilecek gelişmeler ve hatta değişik trajediler yaşanabilir... Örneğin, toplumsal yaşamın olağan akışı içinde köyünden yeni çıkmış biri için uçağa binmek olağandışı bir olay olabilir ama, aynı iş pilot için günlük yaşamının olağan bir parçasıdır sadece. Eğer aynı uçağa bir göktaşı çarpar ve uçak düşecek olursa, pilot için birdaha hiçkimseye anlatamayacağı olağanüstü bir deney olur bu. Yarı aç- yarı tok yaşıyan birisinin piyangodan büyük ikramiyeyi kazanması ve birden kıral sofralarına oturması, sözkonusu değişimin ilk günlerinde onun için olağanüstü mutluluk veren bir gerçektir. Bunun tam tersine, borsada hisse senetleri ile oynayan bir milyarderin ani iflası ve dilenci durumuna sürüklenmesi ise, onu intehara dek sürükleyecek olağandışı bir taihsizlik sayılabilir... Benzer hikayelere ”Yeşilçam” meloframlarında bolca rastlayabilirsiniz. Çünkü, olağandışı, olağandan daha çok ilgi çeker…

 

Yoksulluk ve çaresizlik duyguları ile mucizeler bekleyen halk yığınlarının özlemlerini doğru tesbit eden  ve bu geniş pazara yönelen Türk, Arab, Hint ve hatta eski İsveç melodramlarında olduğu gibi, fakir güzel bir kızın çok iyi yürekli zengin ve yakışıklı bir erkekle evlenerek yaşamını aniden değiştirmesi, “kurtularak” dipsiz bir mutluluğa ulaşması, ve sonunda kötülerin felaketlere sürüklenerek cezalarını bulmaları, hatta kör gözlerin aniden açılmaları, bunların hepsi toplumsal yaşamın olağan akışını etkilemeyecek kişisel veya zümresel olağandışılıklardır. Bunlar, çaresiz ve bilinçsiz insanları sinema perdesinin düşsel kahramanları ile özdeşleştirerek yaşamın acı gerçeklerinden bir an için bile olsa uzaklaştıran, beyinlerini tatlı illizyonlarla afyonlayarak geçici mutluluklar veren düşsel olağanüstü olaylardır...

 

Değişik iç ve dış etkilerin birikimleri sonucu sömürülen, ezilen toplumsal sınıfların bir volkanın patlaması gibi ayağa kalkmaları, ya da ezilen bir ulusun beklenmeyen biçimde emperyalist güçlere karşı şahlanması, geçmişte kalan yaşamın olağanlığının dışına çıkan olağanüstü bir gelişme olduğu kadar, sömürenler açısından talihsiz, ayağa kalkanlar açısından ise talihli bir gelişmedir... Bireylerle ilgili örnekler, toplumsal yaşamın olağan akışını etkileyemeyen, sadece kişiler için varolan olağandışılıklardır. Sonuncu örnek, sınıfsal bir kalkışma, devrim veya tam tersine darbeler, karşı- devrimler, toplumsal yaşamın olağan akışını kökten değiştiren olağandışılıklar olarak yansırlar.

 

BBC’nin çevre reportörü Alex Kirby’den aktararak haberi veren 3 Haziran 2004 tarihli Pravda Ru’da, İngiltere’nin en tanınmış bilim adamı Profösör James Lovelock’un, “Bizler dünyanın kendisine karşı savaşmaktayız!”, dediği ve ardından hedefte olduğumuzu belirttiği, yazılmaktadır... Aynı profösöre göre insanlar son 60 yıl içinde felaketlere kaynaklık edecek toptan bir iklim değişikliğine neden olmuşlardır...İnsan müdahalesi olmasa da doğadaki süreçler şüphesiz aynı kalmayacaklardır ama, binlerce, onbinlerce yıllık bir süre içinde olabilecek değişiklikleri hastalıklı biçimde 60 yıla sıkıştırmak olağan değildir...

 

Kısacası yukarıda özetlenen olağan ve olağandışı örneklerini, tüm doğal süreçleri ve hatta evrendeki süreçleri dahi içine alabilecek biçimde zenginleştirmek mümkündür... Örneğin, motivasyonu azami kâr olan emperyalizm aşamasındaki kapitalizmin, bu kapitalizmin özünü şekillendiren mali- sermaye güçlerinin, askeri- endüstri komplekslerin, fosil artıklara dayalı enerji tekellerinin doğayı acımasızca tahribetmesi sonucu, artık fırtınalar, sel baskınları olağanlaşmışlardır. Yüzmilyonlarca, hatta milyarlarca insanın yaşamını derinden etkileyen, yüzbinlercesinin ani ölümlerine ve yüzmilyonların göçüne neden olan ve yüzmilyarlarca ABD doları değerinde maddi zararlara yolaçan doğal felaketler, olağanüstü olaylar olmaktan çıkıp, yaşamın olağan birer parçası haline gelmişlerdir.

 

Bilinçli, örgütlü toplumsal müdahale ile bu gidiş durdurulamazsa, gelecek nesiller için olağan, eriyen buzulların etkisiyle önemlibirkısmı sular altında kalmış, kalanı çöle dönmüş, yaşayan türleri ve yaşam sahaları alabildiğine azalmış, çöplüğe dönmüş hastalıklı bir gezegende yaşamak olacaktır. Ya da, güneş sistemindeki, galeksideki, evrenlerdeki şimdiden görülemeyen bazı süreçler, canlılar açısından yepyeni olağandışı olumlu veya olumsuz yeni gelişmeleri başlatacaktır. Bu yeni süreçlerdeki olağan ile olağandışılık eskisinden tamamen farklı olacaktır...

 

Bir uzay gemisinde yolculuk eden insanlar için olağan ile dünya da temiz bir hava soluyarak yaşamını sürdürenler için olağan tamamen farklı olarak algılanacaktır... Örnekler,kişinin algılayabildiği dünyaya,  bilgi zenginliğine  ve düş gücüne göre alabildiğince arttırılabilirler.... Kısacası, olağan ve olağandışı, kendi içinde göreceli olduğu kadar, birbirlerin ve toplumların içinde oldukları farklı durumlar için farklı gelişen olgulardır aynızamanda. Yine şühesiz insanlar açısından bunlar, mutluluk ve acı veren olaylar olarakta sınıflandırılabilirler...

 

Peki, günümüz Afganistan’ı, günümüz Irak’ı, 1990’lı yılların Yugoslavya’sı, 1973 yılı öncesinin Vietnam’ı, 1950’li yılların Kore’si, 1939- 45’li yılların dünyası ve daha sayılması uzun bir liste oluşturacak değişik zaman dilimleri ve farklı coğrafyalar için olağan olan nedir? Böyle bir dünyada olağan, milyonlarca ve milyonlarca masum insanın, kadınların, çocukların, gençlerin, yaşlıların ölümlerine yolaçan bombardımanlardır; kitle katliamlarıdır. Duş almaya gidiliyor sanılırken Ziklon- B gazı ile gelen ölümlerdir. Hiroşima'da ve Nagazaki’de bir anda yüzbinlerce insanı yokeden atom bombaları ve yıkılan kentlerle birlikte tahribolan doğadır. İnsanlarla birlikte doğayı da yokeden “portakal gazı”nın halen sürmekte olan ölümcül etkileridir. Tüketilmiş Uranyum (DU) ile gelen ani ve ayrıca yavaş ölümlerdir. Aynı nedenle hilkat garibeleri doğuran analardır; birden artan kan, akciğer, karaciğer ve cilt kanserleridir olağan sayılan.

 

Artık Ortadoğu’da, Balkanlar’da ve Afganistan’da eskiden olduğu gibi tertemiz bir havayı ciğerlere çekmek olağan değildir. Tam tersine, etkisi 4.5 milyar yıl içinde ancak yarıya inecek olan radyasyonu yutmak olağandır. Giderek sayıları artan coğrafyalarda olağan, radyasyonlu ve kanserli bir yaşamdır artık. Olağandışı olan ise, güvenlikli, korkusuz ve sağlıklı bir yaşam sürdürmektir. Olağandışıyı olağanlaştıran Pentagon “demokrasisi” ve “özgürlükleri” ile tanıştırılıp “kurtarılan” Irak’ta artık olağandışı, insanların uykularının bomba ve silah sesleriyle bölünmediği ölümsüz bir gün yaşamalarıdır… 

 

Uluslarüstü tekellerin öncü gücü Pentagon’un çizmeleri altındaki böyle bir dünyada olağandışı, Hitler’in mirası üzerine oturarak "bin yıllık dünya imparatorluğu" peşinde koşan ABD yönetimlerinin ve onun kuklalarının bir tek kez olsun yalan söylememeleridir... En tehlikeli olağanlık ise, yaşanmakta olan tüm bu onur kırıcı haksızlıkları, alaçakça saldırganlıkları, soygunları, cinayetleri, emperyalist yağma politikalarını “olağan” saymaktır, kabullenmektir. En tehlikelisi, birdaha geri dönüşü olmayacak biçimde yokedilenlerin acısını duymadan insan soyuna yönelik ihanete onay vermektir, direnmemektir.  En tehlikelisi ve alçakçası, insan soyuna yönelik tüm bu ihanetleri “olağan” kabuletmektir...

 

Yeryüzünde ve evrende  canlı- “cansız” varolan herşeyin süreklilik içindeki ilerleyen bilinci olan ve yaşamı her dafasında bir üst düzeyde yeniden üretebilen insan soyu için asıl olması gereken olağan, bu gezegenin üzerinde yaşasa da, dev bir uzay gemisinde binlerce yıllık bir yolculuğa çıkmış olsa da, yeni keşfettiği bir başka gezegene yerleşmiş olsa da olsa da olması gereken olağan, yaşamını güvenlik içinde sürdürebileceği bir ortamın varlığıdır. İnsan için olması gereken olağan, kendisi ile birlikte tüm çevresini bir üst düzeyde sağlıklı biçimde yeniden üretebileceği barışçı, dengeli ilişkilerin varlığıdır. Faşist, emperyalist yalanlara dayalı demagojik gerekçelerin hangisi ile olursa olsun savaşı, yıkımı, ölümü, güvensizliği “olağanlaştıran” her davranış, özünde, insancıl olan olağanın dışına çıkmaktır, insan soyuna ihanettir. Yıkıma yönelik bir “olağanı” üretenler de, böyle bir “olağanı” kabullenenler de, aynı yıkımın ve ölümün girdabına sürüklenmekten kurtulamıyacaklardır. Onların başkaları için ördükleri güvensizlik ağı, aslında, kendileri içindir aynızamanda. Bir örümcek kendi ördüğü tuzak ağ üzerinde güvenlikli olarak dolaşabilir ama, sonuçta tüm yaşamı o ağa bağlıdır. Örümcek, bir anlama kendi ağının esiridir. Toplumsal anlamdaki sömürü ve şiddet ağları ise, öncelikle bunu yaratanları bacaklarından kendi içine çeker ve yutar. İnsanlar için tüm silahlardan daha fazla güvenlik sağlayan olgu, aralarında sömürüsüz, baskısız, şiddetsiz, kinsiz uyumlu ve dengeli ilişkiler kurabilmeleridir. Asıl olması gereken olağan, işte bu sonuncusudur.

    

 

b-          b- Stockhom’de bir konferans ve önce “portakal gazı”

 

Daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, İsveç’in öndegelen tıbbi araştırma ve tedavi merkezi Karolinska Enstütüsü’nün Tıbbi Radyasyon Hekimliğibölümü ile Metaller ve Sağlık bölümü, 22 Nisan 2004 günü, birlikte, “Serbest Uranyum’un Sağlık Üzerine Etkileri” konusunda bir seminer örgütlemişlerdir. Uzmanların konuştuğu toplantıyı isteyen herkes izleyebilmiştir. Ertesi gün, yine aynı konuyla ilgili ama, daha az teknik içerikli olarak “Savaşın çevreye etkileri” adıyla Meclis’te bir konferans örgütlenmiştir. Nükleer-Kimyasal-Biyolojik silahların etkilerini de içine alan bu toplantıya önceden adını bildirmiş herkes dinleyici olarak katılabilmiştir. Bu son anılan konferansın tekrarı 24 Nisan 2004 günü -çoğunlukla- aynı konuşmacılarla halk eğitim merkezi olan ABF’de herkese açık olarak yapılmıştır.

 

Konuşmacılar arasında ABD ordusu Radyoloji Labaratuarı (Radiological Laboratory) eski şefi ve Jacksonville Devlet Üniversitesi yardımcı profösörü Doug Rokke; başka Amerikalı, Kanadalı, İsveçli profösörler; Irak’ın Basra bölgesi hastahanesi şefi ve onkoloji profösörü (tümörlerle ilgili bilimin profösörü)Jawad/ Cevad al- Ali; Vietnamlı hekim, Agent Orange (Portakal Gazı) araştırmacısı ve Hanoi Tarım Ekolojik Denge Merkezi şefi Dr Hoang Trong Quynh vardı. Tüm bu kendi alanında uzman ve önemli insani trajedilerin tanığı kişilerin vermiş oldukları değerli ve olağanüstü korkutucu bilgilerin en ufacık bir bölümü bile Türkiye basınına yansımadı. Sözkonusu nedenle bu yazının yaklaşık beş aylık bir gecikmeyle kaleme alınmış olmasının önem taşıdığı kanısındayım.

 

 

     b- 1. Bilimi insana karşı kullananlar üzerine genel kısa notlar

 

Günümüzde, II. Dünya Savaşı yıllarında Polonya’daki Auschwitz Ölüm Kampı’nda Ziklon- B gazı ile milyonlarca insanın ölüme yollandıkları tüm ayrıntıları ile bilmektedir. Aynı kampta görev yapmış olan Nazi Doktoru Joseph Mengele’nin (1911- 79) sakatlar, çocuklar, kadınlar ve diğer insanlar üzerinde tıbbi denemeler yaptığı, insanlardan oluşan canlı denekler üzerinde değişik mikroplar, bakteriler, zehirli (toksit) maddelerle ilintili araştırmalar yürüttüğü ayrıca bilinmektedir... Daha az bilinen ve özellikle gizlenilmeye çalışılan gerçek ise, Mengele ve patronlarına özgü faşist düşünce yapısının, değişik halklardan insanları önemsiz deney malzemeleri, kobaylar durumuna indirgeyip aşağılayan bir ırkçılığın ABD istihbarat kuruluşları ve yönetimi tarafından miras alınmış olduğudur. Daha az bilinen, vaktiyle Alman mali- sermayesi ile işbirliği içinde Hitler’in yükselişine hizmet eden ABD tekellerinin Nazizm’in mirası üzerinde aynı insanlık düşmanı işleri kesintisiz olarak sürdürmekte olduklarıdır...

 

Dr Mengele’nin işlerine benzer deneyler yapan CIA, ABD ordusuna bağlı genç askerlere kendi izinleri dışında gizlice çok tehlikeli bir sentetik uyuşturucu olan LSD vermiştir. Trajik gelişmelere yolaçan bu olay, sonuçta kesin kanıtları ile açığa çıkmıştır. Ve yine ABD’de Nükleler- Biyolojik- Kimyasal (NBC) silahları geliştirilirken değişik biçimlerde insan deneklerden yararlanıldığı; dünyanın sonuna dek kalıcı etkisi olanTüketilmiş Uranyum (DU) cephaneli mermilerin 1991 Birinci Körfez Saldırısı’nda, ardından 1992- 96 yıllarında Bosna- Hersek dahil Yugoslavya’ya yönelik olarak sürdürülen hava saldırılarında, hemen sonra 1999 Kosova/ Sırbistan/ Montenegro bombardımanında, 2001 sonunda başlayan Afganistan’a yönelik ABD saldırısında ve 2003 baharında başlayan İkinci Körfez Savaşı sırasında, ya da Irak’a yönelik saldırı sırasında yeniden kullanıldıkları bilinmektedir. Yine aynı radyasyon yüklü mermilerin, 1991- 2003 yıllarında Irak’a yönelik gerçekleştirilmiş olan kesintisiz hava saldırıları sırasında sürekli kullanılmış oldukları da bilinmektedir. Varlığı 1991 Körfez Savaşından sonra operasyona katılmış ABD ordusu askerlerinin hastalanmaları sonucu açığa çıkan Tüketilmiş Uranyumcephanesi, bundan sonra da kesintisiz kullanılmıştır. Nükleer-Kimyasal silah katogorisi içine giren ve Cenevre anlaşmalarına aykırı olan bu silah kullanılırken, aralarında yarım milyonu aşkın ABD askerinin de olduğu onmilyonlarca insan, başlarına gelenin bilincinde olmadan denek/ kobay olarak kullanılmışlardır. Bu cephaneyle zehirlenmiş savaş alanına korumasız olarak sürülen ABD askerlerinin 200 bini aşkını hastalanmıştır. Radyasyonun etkileri, saldırıya katılmış olan ABD askerlerinin, Irak halkının ve diğerlerinin üzerinde gözlemlenmiştir.

 

Labaratuar ortamlarında üretilen bazı yeni virüslerin ve toksinlerin (zehirlerin) insanlar üzerinde gizlice denendikleri de bilinmektedir... Hekimler tarafından 40C derecede öldüğü belirtilen Aids virüsünün de labaratuar ortamında üretilmiş olduğu şüpheleri güçlü biçimde vardır. Hastalığın önceden görülmezken aniden çıkışı, ve Aids virüsünün 40 C derece de ölecek kadar zayıf oluşu, sözkonusu şüpheleri güçlendirmektedir... Nucleic asit formları olan iki tip virüs, RNA (ribobonucleic acid) virüsü ve DNA (deoxyribonucleic acid) virüsü olduğu ifade edilmektedir. Yaşamın temel taşları olan, hücredeki protein sentezlerinin yapısını oluşturan, hücrenin kendisini yeniden üretebilmesini sağlayan, RNA ve DNA kodlarıdır. Hücrenin kendisini yeniden üretebilme kodlarının sadece bir yanına sahibolan virüs, diğer yanı, içine yerleşmiş olduğu canlı organizmadan ödünç alır ve organizma aleyhine kendisini yeniden üretmeya başlar. İletici şifresiz (RNA’sız) kristal konumunda bir DNA (yaşamın temel şifresi) veya sadece RNA olan virüslerin bazı türleri labaratuar ortamında üretilebilmektedirler. Virüsler, RNA’sı veya DNA’sı uygun herhangi bir canlı organizmadan gerekli kodu ödünç alarak, ilişkiye geçmiş oldukları organizmanın aleyhine kendilerini yeniden hızla üretebilmektedirler. Şüphesiz, her farklı virüs formu, yine her farklı canlı türünde uygun kodu bulabilme olanağına sahip değildir...

 

Aids virüsünün biyolojik savaşın bir malzemesi olarak üretilip -insana en yakın organizmaya sahip- maymunlar üzerinde deneyleri yapılırken kontroldan çıkıp yayılmış olmaları mümkündür. Daha doğrusu, böyle düşünen bilim insanları vardır... Hatta böyle birkaç maymunun bilinçli olarak salıverilip sonucun görülmek istenmiş olduğu dahi düşünülmektedir. Sözkonusu virüsün bir Afrika hastahanesinde doğrudan kan yoluyla yoksul hastalara verilmiş olması da mümkündür. Şüphesiz asıl telef olacak olanlar yoksullardır; zenginlerin kendilerini koruma olanakları vardır... AİDS’e karşı kullanılan pahalı ilaçlar üzerindeki patent denetimleri, asıl hedefin yoksullar olduğunu göstermektedir. Yüzlerce yıldır emperyalist Batı tarafından talan edilmiş olan -kaynakları zengin- Kara Afrika’nın yoksul hastalarının bu ilaçlara ulaşma olanaklarının olmaması, acımasızca bir kırımın sürüp gitmesine gözyumulması, olayda ırkçı bir kasıt olduğu üzerindeki soru işaretlerini güçlendirmektedir.

 

          b- 2. Vietnam, portakal gazı ve Dr Hoang Trong Quynh’in verdiği

               bilgiler

 

Yukarıda özetlenmiş ve özetlenmemiş çok daha başka gerçeklerin ötesinde, Encyclopedia Britanica’nın da açıklamasına göre, 1961- 71 yıllarında ABD uçakları ve helikopterleri ile Vietnam’ın güneyindeki çok geniş bir bölgeye yaklaşık 170 kilo dioksin (birçeşit çok tehlikeli zehir) içeren 50 milyon litre civarındaAgent Orange (portakal gazı) püskürtülmüştür. Ormanlar yokolmuş ve bölgede yaşamakta olan 5 milyon kadar insanın önemli birkısmı sözkonusu zehirli gaz nedeniyle ölmüştür. Aradan üç on yıl geçmiş olmasına karşın, aynı nedenle, halk tarafından “Amerikan otu” olarak anılan ve hayvanlar tarafından bile yenmeyen birçeşit bitki dışında bölgede herhangibirşey yetişmemektedir. Halen aynı zehire bağlı olarak hastalıklı sakat doğumlar, düşükler sürüp gitmektedir ve 600 bin kadar Vietnamlı insan aynı zehir nedeniyle ağır hastalıklarla pençeleşmektedir. 

 

Sözkonusu konferanstan ve bu metnin kaleme alınmasından 11 yıl sonra, 2015 yılında, Vietnam’ın özgürlüğüne kavuşup birleşmesinin 40ncı yılında, Vietnam’ı ziyaret ettim. Bir grupla birlikte, üç hafta boyunca, kuzeydeki başkent Hanoi’den en güneydeki Ho Chı Mınh Kenti’ne (Saıgon’a) dek tüm ülkeyi boydan boya gezdim. Delta’da dolaştım, tünelleri gördüm ve  Vietnam’ın hemen güneyinde, Güney Çin Denizi’de konumlanan  Con Dao adasındaki korkunç hapishaneyi, uzun yıllar varlığı gizlenmiş işkencehaneyi gezdim. Bu arada, Ho Chı Mınh Kenti’nde (Saıgon’da), barışsever bir Amerikalı arkadaşla birlikte, sözkonusu zehirli gaz, dioksin nedeniyle özürlü doğmuş çocukların bakılıp eğitildikleri bir merkezi ziyaret ettim. Gördüklerim sonderece üzüntü vericiydi... Kitapçı dükkanlarının birinde, Dr. Nguyen Thi Ngoc Phuong, Prof. Bunro Fujimoto ve Prof. Ryotaro Katsuro tarafından birlikte kaleme alınmış olan “Dioxin, Unforgettable Resdponsibility!, Viet & Duc and World Peace” adlı bir kitap bulup satın aldım. Sözkonusu kitaptaki bilgilere göre, Vietnam’da kontrolu sağlayabilmek için ülke sınırları boyunca Dioxin kullanımı emri, ,lk kez 15 Ocak 1961 günü, ABD Cumhurbaşkanı J. F. Kennedy (başkanlığı, 1961- 63) tarafından verilmiştir. Sözkonusu zehirli gaz (Dioxin), ilk kez 10 Ağustos 1961 günü, Vietnam’ın güneyinde yeralan Kontum bölgesinde uzanan 14 numaralı ulusal yol boyunca ABD Hava Kuvvetleri tarafından püskürtülmüştür. Ardından, on yılı aşkın süre boyunca ABD Hava Kuvvetleri, Güney Vietnam topraklarına, 80 milyon litreriyi aşkın zehirli kimyasal madde püskürtmüşlerdir (Kısacası, yukarıdaki paragrafta verilmiş olan 50 milyon litre sayısından çok daha fazlası Vietnam arazisine püskürtülmüştür.). Sözkonusu zehirli kimyasal madde ile dolu varillere sarılı bandın rengine göre, zehirli maddeye popüler adlar verilmiştir. Zehirli gaz, Agent White (Beyaz Gaz), Agent Blue (Mavi Gaz), Agent Purple (Eflatun Gaz), Agent Pink (Pembe Gaz), Agent Orange (Portakal Gazı) adlarıyla anılmıştır. En yoğun zehiri içeren  Agent Orange (Portakal Gazı), özellikle 1965 yılından itibaren en çok kullanılan kimyasal madde olmuştur...

 

Aynı kitaba göre, Agent Orange (Portakal Gazı), 1971 yılına dek, sade uçaklarla değil, aynızamanda helikopterler ve tanklar ile de püskürtülmüştür. ABD Savunma Bakanlığı’nın verilerine göre, 12 milyon insanın yaşadığı ve iki milyon kadar Vietnamlı askerin ve subayın görevyaptığı yaklaşık 25 bin 585 köy ve yerleşim bölgesi 10 yıl boyunca ağır biçimde zehirlenmiştir. En az 2.1 milyon, en çok ise 4.8 milyon Vietnam insanı, bu püskürtülen zehirli kimyasalların kurbanı olmuşlardır. Kısacası, metnin ilk biçiminde vermiş olduğum sayılardan çok daha fazla olanAgent Orange (Portakal Gazı) kurbanı vardır. Aynı kitapta, sözkonusu gazın kimyasal bileşimi ile ilgili teknik bilgiler ve bazı kurbanlar hakkında bilgiler de verilmektedir...

 

Tekrar metnin ilk biçimine dönecek olursak... ABD uçakları ve helikopterleri tarafından Vietnam’ın güneyindeki ormanlık alanlara püskürtülmüş olanAgent Orange (Portakal Gazı) hakkında güngeçtikçe yeni korkutucu bilgiler gelmektedir. İsveç devlet televizyonunda (TV 2) 03/ 11- 2003 günü gösterilmiş olan Vätenskapens Värld (Bilimin Dünyası) adlı bilimsel araştırma programında, Aradan 30 yılı aşkın süre geçmiş olmasına karşın Vietnam’daki ünirvesite hastahanesinde 6410 Agent Orange kurbanının tedavi görmekte olduğu gerçeği yansıtılmıştır. Tedavi gören kişilerin ürkütücü görüntüleri ekranlara taşınmıştır. Şüphesiz bu ağır hastaların dışında da köylerde binlerce hasta ve sakat doğmuş çocuk vardır. Bunlardan da içkarartan örnekler gösterilmiştir.

 

Sayısız ölüme, halen sürmekte olan korkunç görünümlü sakat doğumlara, akciğer kanserine, lökemi denen kan kanserine, böbrek hastalıklarına, cilt hastalıklarına ve diğer ürkütücü rahatsızlıklara neden olan Agent Orange ve yine ABD güçleri tarafından kullanılmış olan diğer zehirler, asıl olarak üç Amerikan firması tarafından üretilmişlerdir. Buna karşın, 32 değişik firmanın aynı zehirle bağı vardır. Sözkonusu öldürücü Dioksin (Dioxin) türleri halen üretilmektedirler...

 

Bunlar sadece savaş yıllarında kullanılmakla kalmamışlardır. Vietnam’dan kaçmakta olan ABD birlikleri, ellerinde kalmış olan zehir stoklarını, Agent Orange ve diğer zehirlerle dolu bidonları (varilleri) Vietnam topraklarındaki üslerine gömerek gitmişlerdir. Zaman içinde toprak altında oksitlenip (paslanıp) yarılan gizlenmiş bidonlardan sızan zehirler, toprağı, suyu ve dolayısıyla halkın yemekte olduğu gıdaları ve insanları zehirlemeyi sürdürmektedir. Aslında bu zehirden Vietnam topraklarına ne miktar püskürtülmüş olduğu kesin sayılarla belli değildir. TV’de gösterilen aynı dökümantere göre, bu bilimsel araştırma programına göre, Vietnam topraklarına 100 milyon litre Portakal Gazı fışkırtılmış olması olasıdır. Yani, yukarıda adı geçen kitapta verilmiş olan miktardan da fazlası doğaya püskürtülmüş olabilir. Sözkonusu son veri, yukarıda biraz önce Encyclopedia Britanica'dan aktarmış olduğum 50 milyon li,tre verisinin iki mislidir.

 

Yoksul Vietnam toplumu ve Vietnam yönetimi, halka karşı kullanılmış bu zehire karşı mücadeleyi, araştırma ve tedavi programlarını sadece kendi sınırlı gücüyle sürdürmeye çalışmaktadır. Bu nedenle sözkonusu çabalar yeterli olmamaktadır. ABD yönetimi, Vietnam’dan gelen -konuyla ilgili- resmi yardım taleplerini şimdiye dek yanıtlamamıştır. ABD yönetimleri, yaptığı tahribatın tamiri için tek kuruş bile ödememiştir. Ve malesef günümüzde, ABD’nin işlemiş olduğu -Nazizme özgü- bu savaş suçunu ve benzerlerini cezalandırabilecek uluslararası bir birlik, güç yoktur.

 

Vietnamlı Dr Hoang Trong Quynh’in verdiği bilgiye göre, Agent Orange (Portakal Gazı) adı, zehiri taşıyan varillerin üzerindeki etiketlerin portakal renginde olmasından kaynaklanmaktadır. Aynı bilgi, Encyclopedia Britanica’da ve başka kaynaklarda da var. Ayrıca, yukarıda adı geçmiş olan kitapta da bu bilginin olduğunu belirtmiştim. Doktor Quynh, sözkonusu gazın içerdiğiö öldürücü Dioksin (Dioxin)  adlı zehirin ise 75 farklı türü olduğunu ve hepsine birden toptan Dioksin  (Dioxin) dendiğini açıklamıştır... Dr Hoang Trong Quynh, Vietnam halkına ve doğasına karşı 600 kg. Dioksin kullanıldığı bilgisini vermiştir... Vietnam’da 170 kilo Dioksin kullanılmış olduğu bilgisinin Encyclopedia Britanica’da bulunduğunu başlangıçta aktarmıştım ama, sürecin içinden gelen Quynh’in anlatımının gerçeğe daha uygun olduğu kanısındayım. Zaten daha önce sözünü etmiş olduğum ve 03/ 11- 2003 günü İsveç TV’sinde gösterilmiş olan dökümanter filmin anlatımı da Dr Quynh’in anlatımına uymaktadır...

 

Dr Quynh, sadece 167 kilo Dioksin’in tüm İsveç halkını (8.5- 9 milyon) öldürebileceğini, 80 kg. kadarının ise New York halkını yoketmeye yeteceğini sözlerine eklemiştir... Doktor Quynh’in anlatımıyla Vietnam’da dört farklı çeşit Dioksin kullanılmış. Bu zehirler uçaklardan, yanlarından borular çıkan özel helikopterlerden ve yine özel imaledilmiş traktörlerden yoketme amacıyla ormanlara ve yerleşim birimlerine püskürtülmüşlerdir. Sözkosusu zehirli kimyasallar, savaşla doğrudan bağı olmayan, birbirinden 15 saat uzaktaki köylere dahi fışkırtılmışlardır... Dioksin'den (Dioxin’den) etkilenmiş bazı insanların korkutucu görüntüleri, Doktor Quynh’in dia fotoğraflarından küçük perdeye yansımıştır. Örneğin, sol gözü kaybolmuş, anlatılması zor korkunç görünümlü insan fotoğraflarıdır bunlar... Şüphesiz bunlar yine de sağ kalabilmiş olanlardır. Gazın püskürtüldüği ormanlar ise, içindeki zengin yaşamla, tüm hayvanları ve diğer organizmaları ile toptan yokolmuşlardır.

 

Ho Chi Minh Kenti (eski Saigon) hastahanesinde 1985 yılında yapılan bir kontrolda, hastaların yüzde 81’inde Dioksin (Dioxin) bulunmuştur ve bunların 23 tanesi daha sonra ölmüşlerdir. Yine 1986 yılında 120 denek üzerinde Dioksin (Dioxin) araştırması yapılmıştır ve bunların yüzde 97’sinin testleri pozitif çıkmıştır. Dioksin (Dioxin) testinin kişi başına 600- 1000 Dolar arasında maliyeti olduğu için, ağır bir yıkımdan yeni çıkmış yoksul Vietnam devleti tüm toplumu kapsayan bir tarama yapması olanaksızdır. Bu nedenle, zehirden etkilenmiş olanların tam sayıları bilinememektedir... Doğrudan herhangibir püskürtme olmamış yerlerde dahi, muhtemelen alınan gıdalar nedeniyle, Dioksin testleri pozitif çıkıyormuş. Bu anlatının ardından, birsürü teknik bilgiyi içeren, bölge bölge Dioksin(Dioxin)  miktarını gösteren tablolar yansıtılmıştır...

 

Amerikan deniz piyadeleri ilk kez 1965 yılında Vietnam’a “zaferden emin” olarak adım atmışlardır. Başkan Lyndon B. Johnson’un (başkanlığı, 1963- 69) emriyle 1965 yılında başlatılan “Operation Ruling Thunder” (“Hükmün Gökgürültüsü Operasyonu”) ile sadece 12 ay içinde bu küçük ülkeye, tüm II. Dünya Savaşı boyunca ABD savaş uçakları tarafından atılandan daha fazla bomba atılmıştır...

 

“Long-Term Consequences of the Vietnam War, PUBLIC HEALTH, Report to the Environmential Conference on Cambodia-Laos-Vietnam” başlıklı raporda yeralan bilgilere göre, 1961- 75 yıllarında tüm bölgeye 14 milyon ton bomba ve patlayıcı yağdırılmıştır. Sözkonusu miktar, ABD’nin tüm II. Dünya Savaşı boyunca dünyanın değişik bölgelerinde, çok geniş bir çoğrafya da atmış olduğu bombaların iki misli kadardır. Enerji ölçüsü ile aynı miktar, Hiroşima’ya atılmış olan Atom Bombası’nın yaymış olduğu enerjinin 328 katı demektir, veya 328 Hiroşima Bombası’dır. Tüm bu yağdırılan bombaların yüzde 79’u Vietnam’a, yüzde 16’sı Laos’a ve yüzde 5 kadarı da Kamboçya’ya düşmüştür. Özellikle Kuzey Vietnam’da -insanların yaşamları ile doğrudan ilintili- çok ciddi çevre yıkımı yaşanmıştır. Tahribolan çevre ile birlikte yığınları etkisi altına alarak hızla yayılan Kolera, Veba, Malarya (Sıtma), Akciğer Tüberkülosu (TBC, Verem) ve uzayıp giden felaket istatistikleri...

 

Güney Vietnam’da sürdürülen pasifikasyon programı sırasında kentleri, köyleri, evleri yakılan dört milyonu aşkın insan göç yollarına düşmüştür ve yaklaşık bir bukadarı da yaşamını yitirmiştir. ABD birlikleri, silahlarının önemli birkısmını, ağırlıklarını ve işbirlikçilerini gerilerinde bırakarak 1973 yılında kaçmadan önce, kullandıkları napalm bombaları, zehirli gazlar ve diğer katliam silahları ile -ezici çoğunluğu sivil olan- üç ile beş milyon arasında Vietnamlı insanı öldürmüşlerdir... Vietnam toplumuna verilen olağanüstü ekonomik zarar, sakat kalanlar, sürmekte olan zehirlenme, psikolojik olarak sakatlanan nesiller, eğitimin yediği darbe, ve daha daha hesaplanması zor birsürü felaketler dizisi...

 

ABD yönetiminin de altında imzası olan Cenevre Anlaşmaları’nın “Siviller Üzerine Uluslararası Yasalar/ Kurallar” bölümünün başlangıcında şunlar yazılıdır... “Herikisi birden, dördüncü Cenevre Anlaşması ve iki Ek Protokol, savaş sırasında sivillerin korunmalarını kapsamı içine almıştır. Siviller saldırının konusu/ hedefi olamazlar. Buna, sivillere doğrudan saldırı ve halen sivillerin yaşamakta oldukları alanlara yönelik ayrımsız saldırılar dahildir.” (www.genevaconventions.org/) Ve maddeler uzayıp gitmektedirler. Sanırım yorum yapmaya da gerek yoktur.

 

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 Aralık 1948 günü kabulettiği İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 3ncü maddesinde, “Her insan yaşam, özgürlük ve kişisel güvenlik hakkına sahiptir”, denmektedir. Tümü 30 maddeden oluşan Bildirge’nin 25nci maddesinin ilk bölümünde ise, “Her insanın yiyecek, giyecek, konut, sağlık hizmetleri ve gerekli toplumsal hizmetler de içinde olmak üzere kendisinin ve ailesinin sağlık ve refahını sağlayacak uygun bir yaşam düzeyine hakkı vardır...”, denilmektedir...

 

Bazı türleri zararlı haşarata karşı tarımsal alanlarda kullanılan Dioksin (Dioxin) zehiri ile tüm yaşam alanları ve doğrudan kendi varlıkları yokedilen insanların, Vietnam’ın sivil halkının, yukarıda sıralanan hakları yokmudur acaba? Yoksa onlar vaktiyle puritan Protestan ırkçı göçmenler tarafından yokedilen yerli Amerikan halkı ve Afrika kökenli siyahlar gibi insandan sayılmamışlarmıdır? Şüphesiz, göstermelik olarak altlarına imzalar atılmış olan insan hakları ile ilgili sözkonusu anlaşmalara ve dilden düşürülmeyen “demokrasi”, “özgürlükler” ve “insan hakları” söylemlerine karşın, yürütülen tüm vahşice katliamların gerisinde mali- sermaye güçlerinin kazanç hesapları ile birlikte derin bir ırkçılık vardır... Hitler Çekoslavakya’yı zaptederken ve Mussolini Habeşistan’a zehirli gazlarla saldırırken, her ikisi de, “insan haklarını savunduklarını”, söylüyorlardı.

 

Variller üzerindeki etiketlerinin rengi nedeniyle Portakal Gazı (Agent Orange) olarak anılan ve yine genel adı Dioksin (Dioxin) olan zehirlerin etkileri ancak 30 yıl içinde yarıya inmekte imiş... ABD üslerine varillerle gömülerek terkedilmiş olan ve varillerin paslanmaları (oksitlenmeleri) sonucu doğaya sızmaya, sulara karışmaya başlayan Dioksin’in (Dioxin’in) zehirleyici etkileri sürekli tazelenirken, geçmişte püskürtülmüş olanlarda halen etkilerini yarı yarıya sürdürmektedirler. Aynı zehir nedeniyle ölümler, sakatlıklar, anormal doğumlar sürüp gitmektedir... Dioksin’in (Dioxin’in) en önemli etkilerinden birinin de, başta kan kanseri (lökemi) olmak üzere değişik kanser türlerine yolaçması olduğunu daha başlangıçta belirtmiştim...

 

Portakal Gazı (Agent Orange) ölümlerinden ve sakatlanmalarından birinci derecede sorumlu 32 Amerikan şirketi hertürlü tazminat taleplerini geri çevirmektedirler. Dünyanın heryerinde “insan hakları” ve “demokrasi” havarisi rolü oynamaya çalışan -Dr. Mengele mirascısı- ABD yönetimi, benzer yıkıcı işlevlerini aralıksız sürdürmektedir... Demokrat olsun veya Cumhuriyetci olsun, tüm ABD yönetimlerinin Yugoslavya’da, Afganistan’da, Irak’ta, Vietnam’da, Laos’ta yaptıkları farklı işler değillerdir. ABD yönetimleri, Cenevre Anlaşmaları’nda ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde bulunan imzalarına herhangibirzaman uymamışlardır. Tam tersine,yeni saldırılarında onlar, çok daha tehlikeli ve kalıcı etkileri olan Tüketilmiş Uranyumlu mermiler, radyasyon etkisi olan ve nükleer silah katagorisi içine giren mermiler kullanacaklardı...

 

Irak yönetiminin 9 Nisan 1972 günü Sovyetler Birliği ile Dostluk ve İşbirliği Anlaşması imzalamasının ve yine aynı Nisan ayı içinde Irak’ın tüm petrol sahalarını ve endüstrisini bütünüyle millileştirmesinin aedından ABD ve diğer emperyalist Batı, bölgeye  askeri müdahale planlayacaktı. ABD ve İngiliz paraşütçüleri ve deniz piyadeleri, Irak’a müdahale için, Ürdün’e ve Lübnan’a yığınak yapacaklardı. Halen güçlü bir Sovyetler Birliği’nin varlığı, Çin-Sovyet bölünmesinin tam açığa çıkmamış olması, ve Arab ülkeleri arasındaki dayanışma, ABD-İngiliz ortak müdahalesinin 1990’lı yıllara ve hatta 2000’li yıllara dek ertelenmesine yolaçacaktı... İsrail ile Mısır ve Suriye arasında Ekim 1973’de patlayan Yom Kippur Savaşı sırasında endüstrileşmiş Avrupa’nın İsrail’in safında yeralmış olması, petrol üreten Arab ülkelerinin petrol ambargoso başlatmalarına yolaçacaktı. Aynı dönemde OPEC, petrol fiyatlarını önce yüzde 70, kısa süre sonra yüzde 130 oranında yükseltecekti. Arab ülkelerinin Aralık 1973’de başlatmış oldukları petrol ambargosunun ve Irak’ın petrollerini millileştirmiş olmasının ardından ABD önderliğindeki saldırgan emperyalist Batı, yeni taktik nükleer silahlar geliştirmeye başlayacaktı. Toplar ve hatta ağır makineli tüfekler ile dahi atılabilen nükleer silahların, küçük çaplı taktik atom bombalarının, neutron bombası adı verilen ve sadece canlılara zarar veren silahların geliştirilmesine bu dönemde başlanacaktı. Bu tip silahlar ABD tarafından ilk kez 1991 yılında, I. Körfes Savaşı’nda, “Çöl Fırtınası”  adı verilen saldırı sırasında kullanılacaktı... Kötülüklerinin sınırı yoktu... Uluslararası arenada dengeleyici bir güç olan Sovyetler Birliği’nin yıkılmış olması, azami kâr motivasyonuna göre işleyen ve hep daha fazlasını isteyen ABD merkezli mali-sermaye güçlerinin, uluslarüstü tekellerin, fosil enerji tekellerinin iştahını kabartmıştı. Bu sermaye güçlerinin yolunu açan ABD Dışişleri Bakanlığı’nın ve Pentagon’un elleri serbest kalmıştı. Onlar artık tüm kötülüklerini rahatça kusabilirlerdi...

 

c-           c- Tüketilmiş Uranyum (DU- Depleted Uranium) içeren mermilerle gelen ölüm

 

          c- 1. DU (Depleted Uranium) veya Tüketilmiş Uranyum nedir, nasıl kullanılır? DU üzerine genel bilgiler

 

Birsürü çarpıcı, korkutucu, olağanüstü olay yanyana karşınıza çıkarsa, hangisiyle söze başlıyacağınızı bilemezsiniz. Bu nedenle, hiçte çarpıcı olmayan, insanların yaşamlarında gittikçe olağanlaşmaya başlamış olan bir gerçekle söze başlayalım...

 

Tüketilmiş Uranyum (DU, Depleted Uranium) içeren mermiler sadece Amerika Birleşik Devletleri’nde, Büyük Biritanya’da ve Avustralya’da üretiliyorlar. Aynı mermiler, etkileri bilinerek önce ve üst üste 1991’de Irak’a yönelik “I. Körfez Savaşı” adıyla anılan saldırıda; “Çöl Fırtınası” adı verilen opetasyon sırasında; ikinci kez, 1992- 96 yıllarında Yugoslavya’ya yönelik hava operasyonlarında; üçüncü kez, 1999 yılında Yugoslavya’ya yönelik olarak yapılan ve 78 gün içinde bu küçük ülkenin, Sırbistan’ın üzerine 22 bin ton bomba yağdırılan saldırıda kullanıldılar. Ardından 11 Eylül 2001 karanlık terör eylemi bahane yapılarak enerji yolları üzerinde tam hakimiyet kurma; Asya’yı Alt Kıta Hindistan’a ve Hint Okyanusu’na bağlayan tüm geçitleri kontrol etme, Rusya’ya, Çin’e, İran’a ve Orta Asya ülkelerine yönelik önemli stratejik üsler edinme amaçlarıyla başlatılan Afganistan’a yönelik saldırıda kullanıldılar. Yine aynı Tüketilmiş Uranyumlu cephane, son olarak, 2003 yılında Irak’a karşı yoğun biçimde kullanıldı. Aslında DU (Tüketilmiş Uranyum) cephanesi Irak’a karşı, 1991 yılının başından beri aralıksız kullanılmaktaydı. Irak, 112- 115 milyar varil yüksek kaliteli rezervi ile komşusu Suudi Arabistan’dan sonra dünyanın ikinci büyük petrol rezervlerine sahibolması nedeniyle hedefteydi. Ayrıca Irak, Kafkaslar, Orta Asya ve Hint Okyanusu hakimiyetleri açısından stratejik önem taşıyan Basra Körfezi’ni komşusu İran ile paylaşan bir coğrafyaya sahipti. Ve halen Irak’ta koyu siyah bir bulutun yükselmekte olduğu her hedefte DU’lu (Tüketilmiş Uranyumlu) mermilerin kullanılmakta olduklarından emin olabilirsiniz.   

 

Atom reaktörleri veya atom bombası yapımı için satrfüj (centrifuge) işlemi sırasında Doğal Uranyum'dan ( daha doğrusu Uranium- 235’den) Zenginleşmiş Uranyum elde edilirken, geriye Tüketilmiş Uranyum, ya da isveççe söylenişiyle DU (Depleted Uranium)  kalmaktadır. Nükleer reaktörlerde ve nükleer bombalarda yakıt olarak kullanılan Uranium- 235’den geriye Tüketilmiş Uranyum (DU) kalmaktadır. DU, Uranium- 235’e göre sadece yüzde 60'ı kadar radyoaktiv madde içermektedir. Konu ile ilgili daha ayrıntılı bilimsel bilgiler UNEP raporlarından elde edilebilir... (ayrıca bak: Yusuf Küpeli, Yaşamın ve ölümün emrinde nükleer enerji , http://www.sinbad.nu/nukleer%2001.htm )

 

Tüketilmiş Uranyum (DU, Depleted Uranium) , gümüş parlaklığında, kurşundan 1,7 kez daha ağır radyoaktiv bir metaldir. Bu radyoaktiv metalin ateşlenebilmesi, eritici- delici ve radyoaktiv etkisini gösterebilmesi, veya bir “alev fırtınası” biçiminde patlayabilmesi için, yüksek hızlı mermilerle, saniyede en az 2,5 km hız yapabilen mermilerle atılması gerekmektedir. Ancak bu hızla hedefine çarptığı zaman merminin çekirdeğine yerleştirilmiş olan DU cephanesi ateşlenmekte veya reaksiyona geçip etkisini gösterebilmektedir. Böyle şiddetli bir çarpışma ve bu çarpışmanın yarattığı yüksek ısının etkisi ile ateşlenebilen DU cephanesinden açığa olağanüstü bir ısı ve basınç etkisi yayılmakta ve bu etki en kalın zırhlar bile teneke gibi erimektedir. DU’lu mermi çekirdekleri, kalın zırhlı tankların bir ucundan girip öbür tarafından çıkmaktadır. Sözkonusu mermi çekirdeğinin patlamayla birlikte çıkan gri siyah toz bulutu ile radyasyonlu parçacıklar etrafa dağılmakta ve çevredeki tüm canlıları zehirlemektedir...

 

Mart 1998’de Amerikalılar, yeni Abrams tanklarının özel zırhlarında DU bileşiminin kullanıldığını duyurmuşlardır. Bu yıldan itibaren imaledilen M1A1 ve M1A2 Abrams taklarının ve diğer bazı savaş araçlarının zırhlarında çok özel DU bileşimleri vardır. Böylesi, olağanüstü sertlikteki volfram (tungsten) madenini kullanmaktan daha ucuza malolduğu gibi, aynı sertliğe ve çok yüksek bir erime derecesine ulaşılmasını sağlamaktadır. ABD ordusu M1 Abrams ve M60A3  tanklarının 120 mm’lik toplarında yaklaşık yüzde 3,5 titanium ile birlikte DU alaşımı kullanmaktadır. Bunun alaşım halinde kullanıldığı başka savaş araçlarının zırhları ve silahlar da vardır. Aynı cephane, İsrail, İngiliz, Fransız, Japon, Çin, Rus, Pakistan ordularında ve diğer bazı ordularda daha bulunmaktadır. İsrail bu olağanüstü tehlikeli cephaneyi sessizce Sina’da Mısır’a karşı kullanmıştır.

 

Zenginleştirilmiş uranyum elde edilirken, nükleer reaktörler ve nükleer bombalar için izotop ayrıştırılması yapılırken, ya da Uran- 235 yoğunlaştırılırken, geriye DU’nun asıl maddesi olan Uran- 238 kalmaktadır... Tüketilmiş Uranyum'dan (DU) yayılan parçacıklardaki ışınlardan bazısı dünyanın kalan ömrü kadar bir süre içinde, yani 4,5 milyar yılda etkilerini ancak yarıya indirmektedirler.DU’nun içinde, etkileri 7,1 milyar yıl içinde yarıya inecek olan U- 235 izotopları, etkileri 2,4 milyar yıl içinde yarı yarıya azalacak olan U- 234 izotopları ve asıl olarak etkileri 4,5 milyar yıl içinde yarı yarıya azalabillen Uran- 238 (U- 238) izotopları bulunmaktadır. Uran- 238, doğal uranyumun yüzde 60’ı kadar radyoaktivite içermektedir... Sonuçta, gerçeğin ayrıntısını en iyi çekirdek fizikçileri bilebilirler ama, DU’nun alabildiğine yüksek ısı enerjisi üreten ve çevreye etkisi milyarlarca yıl sürecek radyasyon kirliliği bırakan bir cephane olduğu hiçbirşekilde yadsınamaz... Bilimin günümüzdeki verilerine göre, 4,5 milyar yıl sonra güneş genişleyecek ve dünyamızdaki yaşam sonbulacaktır. DU’nun etkileri de tüm bu süre içinde canlılıklarını koruyacaklardır.

 

Sözkonusu Tüketilmiş Uranyumlu mermiler, beton sığınaklara, koruganlara, tanklara ve diğer zırhlı hedeflere karşı kullanılmaktadırlar...DU (Tüketilmiş Uranyum) yüklü mermi hedefe çarpınca, içindeki radyoaktiv elementlerin yüzde 70'i mikro parçacıklar olarak havaya yayılmaktadırlar. Bunlar, rüzgarlarla taşınmakta ve ayrıca sulara karışmaktadırlar. Solunum yolu ile alınıp akcigere yerleşen bu parçacıkları temizlemek olanaksızdır. “Tank Katili” olarak tanınan A- 10 saldırı uçaklarının GAU- 8A otomatik toplarında kullanılan 173 milimetre uzunluğunda ve 30 milimetre çapında mermilerinin çekirdek kısmına 90 mm uzunluğunda ve 16 mm çapında aleminyum kılıflar içinde DU (Tüketilmiş Uranyum) maddesi yerleştirilmektedir. Aynı uçakların sözkonusu topları, bu mermilerden dakikada 3 900 (üçbin dokuzyüz) adet atabilmektedirler. DU cephanesi, cruise füzelerle (missile), sıradan toplarla, tankların toplarıyla, anti- tank silahları aracılığıyla ve hatta tanklara monte edilen 50 calibrelik (12.7 mm) makineli tüfeklerle dahi atılabilmektedirler.

 

Şavaş alanlarında ilk kez 1991 yılında, I. Körfez Savaşı sırasında, ABD'nin “Çöl Fırtınası” adını vermiş olduğu saldırısı sırasında, Irak bombalanırken  kullanılmış olan aynı mermiler, havaya zehirli, kansere neden olan uranyum oksit  yaymışlardır. Yayılan Uranyum oksit içindeki radyasyonlu parçacıklar, özellikle akciğer ve kemik kanserine, böbrek hastalıklarına ve kan kanserine neden olmuşlargır ve olmaktadırlar. Bu radyasyonlu parçacıklar kana karışır karışmaz, hemen, birinci derecede böbreklerde ve ardından bağırsak yollarında tahribata neden olmaktadırlar... Halk sağlığı uzmanı ve konunun öğretmeni olması nedeniyle DU’nun (Tüketilmiş Uranyum’un) etkileriyle yakından ilgilenen araştırmacı Gábor Tiroler’in verdiği bilgilere göre, patladığı zaman koyu gri ve siyah bir toz yayan DU  mermileri, sadece radyoaktiv değil, aynızamanda kimyasal toksit (zehir) etkileri de yapmaktadırlar. Kısacası, hem kimyasal silahların etkilerini ve hem de nükleer silahların ısı enerjisi ve radyasyon etkilerini birarada gösteren bir cephane konumundadır DU’lu mermiler.

 

Gábor Tiroler’in verdiği basılı bilgilere göre, nükleer silahların yayılmalarına ve denenmelerine karşı uluslararası hukuk kuralları vardır. Nükleer silahların yayılmalarına karşı 1970 yılında imzalanmış olan anlaşmada şunlar kaydedilmektedir: “Nükleer silah ateşlendiği zaman, değişik hızlarda, ani ve olağanüstü güçlü bir enerji açığa çıkar. Önce, yolu üzerindeki herşeyi kül eden bir ısı dalgası gelir. Ardından, müthiş bir basınç ve çok geniş bir alanda binlerce yıl kalacak radyoaktivite etkisi yaşanır- basınç aslında önce dışa, sonra da karşıtı olarak içe doğrudur. Radyoaktiv parçacıklar rüzgarlarla, havanın etkisiyle çok başka alanlara da yayılırlar. Keza nükleer silah kullanmak, bir anlık yokediciliğin, yıkıcılığın ötesinde, doğa ve insanlar için uzun erimli etkileri olan bir eylemdir.”

 

Nükleer silahlarla ilgili sözkonusu anlaşma 1970 yılında imzalandığı zaman, ortada Tüketilmiş Uranyum (DU) diye birşey yoktu. Bu nedenle aynı anlaşmada DU (Tüketilmiş Uranyum ) adı anılmamaktadır ama, DU’nun etkileri nükleer silahların yayılmalarına karşı anlaşmada yapılan nükleer silah tarifi ile tümü tümüne örtüşmektedir... Birleşmiş Milletler’in insan hakları özel komitesi, 2002 yılı Ağustos ayı raporunda, DU- cephanesi  kullanımının bir dizi uluslararası anlaşmayı çiğnediğini açıklamıştır. Aynı komite, 1996 yılından beri israrla DU  kullanımının halkların haklarını çiğnemek olduğunun altını çizmektedir. Bunlar, Birleşmiş Milletler belgelerinin E/CN.4/Sub.2/27ve E/CN.4/Sub.2002/38 ile E/CN.4/Sub.2/2003/35 sayılı olanlarında ifade edilmişlerdir. Aynı bilgiler, yukarıda sözünü ettiğim “Vad Är Utarmat Uran?” (“Tüketilmiş Uranyum Nedir? ”) başlıklı isveççe bilgilendirme raporunda da vardır. O dönemde DU cephanesi henüz savaş alanlarında kullanılmamıştı ama, Vietnam savaşının ardından imzalanmış olan 1977 tarihli Cenevre Protokolü ile, NapalmFosfor ve yüksek ısı yayanyangın çıkartandiğer tüm silahlar ve bombalar yasaklanmışlardır. Ani yüksek ısı yayan DU’nun etkileri bu son anılan yasakla da örtüşmektedir ve hatta bunu aşmaktadır bile. Altında ABD’nin de imzası olan sözkonusu anlaşmaya karşın, Tüketilmiş Uranyumlu mermiler 1991 yılında ve sonrasında kullanılmışlardıtr…

 

ABD’nin kendi kitle kırım silahı tarifi ise şöyledir: “Kullanıldığı zaman önemli sayıda insanda ölümlere ve ciddi sakatlanmalara neden olan veya bu amaca yönelen silah veya savaş malzemesi ...ışınlama veya radyoaktivite”. Bir yukarıdaki paragrafta yeralan ile birlikte bu son bilgi, yoruma gerek olmayacak kadar açıktır. Askeri- endüstri komplekslerin, ağırlıklı olarak fosil enerjiye dayalı çok kazançlı ve ABD kökenli uluslarüstü tekellerinin önünü açma çabasındaki ABD yönetimleri, hem Birleşmiş Milletler’in iradesini ve hem de yazılı hale getirmiş oldukları kendi sözde değerlerini açıkça çiğnemektedirler. Bunları bir kez değil, defalarca çiğnemekte ve dünya halklarına karşı sayısız haince suçlar işlemektedirler...

 

Başkan Jimmy Carter dönemi ABD eski başsavcısı Ramsey Clark, merkezi New York'ta olan Action Center'in (www.iacenter.org) başkanlığını yapmıştır ve DU’lu mermilerin kullanımına karşı savaşım vermiştir. Action Center'in (Eylem MerkeziDU  Egitim Projesi’nin sözcüsü John Catalinotto, “Tüketilmiş Uranyum (DU) yüklü mermilerin kullanılmaları, Yugoslavya’da savaşa yeni bir boyut kazandırmıştır”, demiştir. Savaşın kazandığı sözkonusu “yeni boyut”, Cenevre Anlaşmaları’nın ve İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin açıkça ihlalleri olduğu kadar, geleceğe de uzanan tarifsiz acılar, sakatlıklar, ölümler demektir. “Yeni boyut”, gelecek nesillerin, başta kan kanseri (lökemi) olmak üzere, kemik kanseri, akciger kanseri ve böbrek hastalıkları ile acılar içinde ölecek olmaları ile ilgilidir.  

 

ABD yönetimlerinin, özellikle Cumhuriyetçi W. Bush yönetiminin, şiddetin gücünden başka herhangi birşeye inanmadıkları, Birleşmiş Milletler’e ve mevcut uluslararası yasaların herhangibirisine saygı duymadukları gün gibi ortadadır. Geçtiğimiz günlerde New York’ta toplanan Cumhuriyetçi Parti Kongresi’nde, Avusturyalı bir SS görevlisinin oğlu olarak doğan ve halen ingilizceyi dahi düzgün konuşamayan Kaliforniya Valisi’nin yaptığı kouşmada aynı gerçek tüm çıplaklığı ile yansımıştır. Arnold Schwarzenegger, delegelerinin yoğun alkışları arasında, Birleşmiş Milletler’in yerine ABD’yi oturtan, bu en yüksek uluslararası kuruluşu bir kalemde aşağılayarak silip atan konuşmasıyla, ABD yönetici elitinin diğer milletlere ve tüm uluslararası kuruluşlara yönelik aşağılayıcı ırkçı bakış açısını tüm çıplaklığıyla sergilemiştir... Bir başka ifadeyle, şiddet filmlerinin aktörü Vali’nin konuşmasında, ABD dışındaki tüm milletler açık bir ırkçılıkla aşağılanmışlardır. ABD yönetici elitinin dünya görüşüne uygun konuşmasının rahatlığı içindeki vali Schwarzenegger, Hitler Almanyası’nda yapılan konuşmaları aratmayan bir söylem ve üslupla, yeryüzündeki tüm uluslararası ve ulusal yasaların “ABD yünetiminin elinde olduğunu” ilanetmiştir...

 

Okumakta olduğunuz bu metin kaleme alınırken, Eylül 2004’ün üçüncü haftası içinde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan, ABD’nin Irak’a saldırısının uluslararası hukuk açısından meşruiyeti olmadığını söylemek zorunda kalmıştır. Hemen ardından Annan, ABD’yi kastederek, dünyamızdaki yasadışı uygulamaların giderek arttığının altını çizmiştir. Zaten herkes tarafından açıkça görülen bir gerçektir bu ama, ne Annan'ın temsilettiği Birleşmiş Milletler’in ve ne de başka bir kurumun sözkonusu yasadışılıklara karşı bir yaptırım güçleri vardır. Değil ABD, küçük İsrail bile Birleşmiş Milletler'i kale almamaktadır. BM Genelsekreteri, değişik uluslararası baskılarla ve demokratik kamuoyu karşısında kişisel prestijini kurtarmak amacıyla, arada, gerçekleri dilegetiren bir- iki söz ettikten sonra, son tahlide, haydutların baskılarına boyun eğmektedir. Son tahlilde Birleşmiş Milletler, ABD yönetimleri gibi mali ve askeri gücüne dayanarak yasasızlığı kural haline getirmiş olanların istemlerine uygun davranmaktadır.

         

 

 

c- 2. DU ve 1991 Birinci Körfez Saldırısı’nda olanlar üzerine kısa notlar

 

 İlk kez 1991 yılında Irak askerlerine ve halkına karşı kullanılan DU (Tüketilmiş Uranyum) yüklü mermilerin etkisi ile Amerikan ve İngiliz askerlerinde "Körfez sendromu" olarak anılan rahatsızlıklar ortaya çıkmıştır. Olay önce kapatılmaya, gizlenmeye çalışılsa da, sonunda açığa çıkmıştır... Basındaki bilgilere göre, körfez savaşına katılmış 100 binini aşkın Amerikan askeri hastalanınca, Tüketilmiş Uranyum (DU)  yüklü mermilerin kullanıldığı daha fazla saklanılamamıştır... Olayla daha yakından bilimsel olarak ilgilenenlerin ve bu arada Gábor Tiroler’in verdiği bilgilere göre, 1991 Körfez saldırısına katılmış olan 600 bin ABD- İngiliz askerinin ve diğerlerinin toplam üçte biri, 200 bin kadar eski asker, “Çöl Fırtınası” adlı saldırı sonrası hastalanmışlardır. Bunların azınsanamayacak bir bölümü öldükleri gibi, diğerleri de sakat kalmışlardır- metnin ilerleyen bölümlerinde ABD ordusu Radyoloji Labaratuarı eski şefi Doug Rokke’in konuyla ilgili zengin bilgilendirmesini de aktaracağım.

 

Sözkonusu müttefik askerlerinden doğan çocuklarda da artan ölçüde kanser olaylarına rastlanmıştır. Sonuçta, insan soyuna karşı işlenmiş bu nükleer-biyolojik-kimyasal suç daha fazla gizlenememiştir... Aslında, aynı mermilerin etkisi ile Irak'ta yıllardır dudaksız, gözsüz, burunsuz, cinsel organsız, kanserli ve kan kanserli çocuklar doğmaktaydılar ama, Amerikan askerleri hastalanıncaya dek yoksulların başına gelenler kimsenin dikkatini çekmemiştir. Irak’ta anormal veya anormal ötesi korkutucu görüntülerle ölü doğan onbinlerce çocuğun babalarının savaş alanından geldikleri ise kesinlikle bellidir...

 

“Çöl Fırtınası” adı verilen aynı savaşla ilgili olarak, “ ‘The munitions are solid uranium’ The effects of Depleted Uranium” (“ ‘Savaş gereci katı uranyum’ Tüketilmiş Uranyum’un etkileri”) başlıkı raporda şunlar yazılıdır: “...Eski Eğitim çavuşu Denis Kyne, 1991 ilk Körfez Savaşı ile ilgili olrak şu resmi çizmektedir: 17 Ocak 1991 günü bombalar yağmaya başladı; bomba, daha fazla bomba. Biz, tüm savaş alanını zehirli maddelerle kirlettik ve ardından yarım milyon asker aynı alanın içine yürüdüler. Bu kara savaşı sadece üç gün, 72 saat sürdü. Zehirle kirletilmiş savaş alanına yürüyen askerler hayaletler gibi sararıp soldular, itler gibi hastalandılar ve hertarafa kusmaya başladılar. Bu nedenle ateşkes çağrısı yapıldı; biz bu savaşı kazanamıyorduk, kaybediyorduk. Askerler alabildiğine hastalanıyorlardı ve bu durumun herhangi bir açıklaması yoktu.”Aslında çavuşun anlatımı, o günlerde ABD askerlerinin Bağdat’a dek yürümemelerinin nedenine de farklı bir açıklama getirmektedir...

 

Yukarıda savaşın gerçek öyküsünü özetleyen o günlerin 20 yaşındaki Denis Kyne’i halen iyileşmemiştir. Kyne, anlatımına göre, Şubat 1991’den beri hastadır... I. Körfez Savaşı’na katılmış olan 697 bin kıdemli askerden 203 bin tanesi ABD Savunma Bakanlığı Emekli İşleri’ne Körfez Savaşı ile bağlantılı hastalıkları olduğu gerekçesiyle başvurmuşlardır. Başvuru sahiplerinden 160 bin tanesinin birkısmına tazminat verilmiş, diğerleri ise emekli edilmişlerdir. Bunlardan sonderece sağlıklı 11 bin delikanlı daha sonra ölmüşlerdir. Körfez Savaşı ile ilgili hastalıkları nedeniyle ölen sözkonusu 11 bin genç asker, savaş sırasında, çöl fırtınası altında Kuveyt ile Basra arasındaki çölü geçenlerdir veya aynı arazide devriye görevi yapanlardır- ölenlerin çöl fırtınası ile taşınan radyasyonu bol miktarda aldıkları anlaşılmaktadır. Aynı kişilerin hastalıkları ile ilgili şikayetleri ilk dört- beş yıl içinde ciddiye alınmamıştır. Şikayetlerin nedenlerinin stres, psikolojik bozukluklar, trauma- ötesi stres olduğu iddia edilmiştir ama, gerçek daha sonra açığa çıkmıştır...

 

Peki ya o tozun, kumun içinde bombalara hedef olan Irak askerlerinin başlarına neler gelmiştir?.. Bununla ilgili gerçeğe’de yine Denis Kyne tanıklık etmektedir... Kyne, “(...) Iraklı askerler baharatlı kıymaya, yada fazla kızartılıp yanarak gevrekleşmiş yaratıklara, et parçalarına dönüşmüşlerdi. Bunları bu hale getiren neydi? Eğer bu sonderece yanmış insan gövdelerine dokunacak olursanız, birden bir kül yığınına dönüşmekteydiler. Ne çeşit bir cephane bu insanları mangal kömürü külüne döndürmüştü? Ve aynı insanların gövdelerine dokunmak, anı (hatıra) olarak silahlarını almak nekadar güvenlikli idi? Silahları da tozla, tehlikeli bir tozla örtülüydü!”, demektedir...

 

Aynı anlatım, çavuş Denis Kyne ’nin anlatımı, saldırıyı örgütleyenlerin, ABD yönetiminin, kendi askerlerine dahi beş paralık değer vermediğinin, onları nasıl aldatmış olduğunun kanıtı olmaktadır. Irak halkını aşağılayanların, bu aşağılamalarının sonucu olarak o halka karşı hertürlü kötülüğü meşru görenlerin, aslında kendi halklarına da beş paralık değer vermemektedikleri açıkça anlaşılmaktadır. Bu gerçek, asıl ayrımın, asıl zıtlığın, ABD, İngiliz, Irak, İran, Suriye, Türk, Grek vs. milletleri ve halkları arasında değil, mali-sermaye güçleri ile, uluslarüstü tekellerle tüm halklar arasında olduğunun en somut kanıtıdır… Sadece belli tekellerin, mali- sermaye güçlerinin kazançları uğruna ABD yönetimlerinin genç insanlarını, “demokrasi”, “insan hakları”, “medeni dünyanın yüksek yararları”, “Amerikan halkının yaşam tarzını korumak”, “vatan”, “millet” vs. yalanlarlarıyla ve küçük ödemelerle nasıl ateşe, ölüme sürdükleri, Denis Kyne’in dürüst anlatımlarında ortaya çıkçamta, elle tutulur olmaktadır. Uluslarüstü tekelleri, mali-sermaye güçlerinin, fosil enerji tekellerinin kazançları ve dünya egemenliği için işlenen tüm bu şuçlar, saf bir ırkçılığın ve faşizmin tipik göstergeleridirler.

 

“Çöl Fırtınası” adlı  1991 Körfez Saldırısı boyunca Pentagon’un propoganda aygıtı gibi yayın yapan CNN ve benzeri televizyonların iğrençlikleri, Nazi Almanyası’nın yalan makinasını işleten  Göbels’in propogandalarını aratmayacak yayın politikaları, yukarıda anlatışmış olanlardan sonra sanırım daha iyi anlaşılmaktadır. Cephe’den gelen çavuş Kyne’in anlattığı gerçeklere hiç dokunmayan aynı güçlü TV istasyonları, yaşananların dehşeti içindeki bazı cahil Iraklı askerlerin Amerikalı askerler önünde yere kapanmalarını, ırkçılara özgü haince bir zevkle defalarca göstermişlerdir. Yaşam felsefelerinin özü “köprüyü geçinceye dek ayıya dayı demek” olan ve bulundukları yere sürünerek yükselebilen Türk basınındaki bazı zehirli kertenkeleler de, patronlarınınkine benzer aşağılık ırkçı yapışkanlıkları ile, olayın gerçek yanınını gizleyen “yere kapanma fotoğrafları”ndan kalkarak, Arab halkını ve askerlerini aşağılama yarışına girmişlerdir. Yaşamlarında bir tek kez olsun gerçek bir zorla, şiddet olayı ile karşılaşmış olsalar, belki bu aşağılık tavırları azıcık hoş görülebilirdi ama, bunların alçaklıklarının sınırı yoktur...  İleride geleceğim ABD ordusu Radyoloji Labaratuarı eski şefi Doug Rokke’in anlatımları, bu karanlık tabloyu daha da karartacaktır.

 

Başta Irak olmak üzere değişik ülkelerde yüzbinlerce insan aynı nedenle hastadırlar ve kansere yakalananların sayıları hızla artmaktadır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Mahkemesi, Ağustos 1996'da, Tüketilmiş Uranyum (DU)  yüklü mermilerin kullanılmalarını kınamıştır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu, 1997/ 36 numaralı kararı ile aynı mermilerin ve diğer bazı kitle imha silhlarının BM tarafından yasaklanmasını yazılı bir raporla talep etmiştir. Fakat dünyamızın yaşamakta olduğu süreç içerisinde Birleşmiş Milletler’i, uluslararası hukuku ve insani değerleri hiçe sayan ABD yönetimlerinin saldırganlığını durdurabilmek pek kolay olmadığı için, insan hakları ile ilgili tüm talepler açıkça çiğnenmiştir ve çiğnenmektedir...

         

 

 

c- 3. DU ve Balkanlar

 

ABD yönetimleri, DU (Tüketilmiş Uranyum) cephanesinin 1991 yılındaki I. Körfez Savaşı, ya da “Çöl Fırtınası” saldırısı sırasında Irak'ta yarattığı sonuçları bile bile, bu kez de aynı cephaneyi 1992- 96 yıllarında Bosna- Hersek’i de içine alan Yugoslavya coğrafyasına yönelik hava operasyonlarında kullanmıştır. ABD öncülüğündeki NATO,  1999 yılında, ilk kez tüzüğünde yazılı görev alanının dışına çıkarak, Kosova'nın da içinde olduğu Sırbistan’a ve Montenegro’ya karşı  78 gün boyunca binlerce hava saldırısı düzenlerken, yine aynı Tüketilmiş Uranyum içeren cephaneyi kullanmıştır...

 

Yugoslavya’ya, Sırbistan’a yönelik bu korkunç saldırıları sırasında NATO, sözde Arnavutlar’a “yardım etmiştir” ama, sonuçta Arnavutlar’ın Sırplar’ın ve bölgedeki diğer halkların soludukları hava aynıdır, aynı radyasyonlu havadır. Sözkonusu halkların içtikleri, aynı radyasyonlu sıdır. NATO uçaklarının havadan yağdırdukları DU'lu (Tüketilmiş Uranyumlu) mermilerden yayılan radyasyonlu parçacıklara, Sırplar ile Arnavutları birbirlerinden “ayırt edebilecek bilgiler” yüklenmemiştir. ABD ve NATO, "insan haklarını" dedikleri şeyi ve Arnavutlar’ı Kosova'da bu şekilde korumuştur(!) Daha sonra ABD, farklı bir yönetim kadrosu ile, “insan hakları”nı ve “demokrasi”yi Afganistan’da ve Irak’ta benzer biçimde korumuşlardır. , “İnsan hakları”nı ve “demokrasi” adına DU’lu (Tüketilmiş Uranyumlu) bombalar ve roketler, önce Afgan halkının, ardından Irak halkının kafasına yağmıştır..

 

Yugoslavya’ya (Kosova dahil Sırbistan ve Montenegro/ Karadağ) yönelik olarak yirmi bin adet Tüketilmiş Uranyum (DU) içeren roketlerin atılmış oldukları yazılmaktadır. Daha önce belirttiğim gibi aynı aynı roketler, Bosna- Hersek’te de kullanılmışlardır. Yugoslavya’ya yönelik saldırı sırasında bunlar, asıl olarak havadan atılmışlardır... Tank Katili olarak anılan A-10 uçaklarının otomatik toplarına uygun 30 mm’lik mermilerin çekirdeklerine, diğer savaş uçaklarından ve Apache saldırı helikopterlerinden atılan rokerlerin başlıklarına Tüketilmiş Uranyum (DU-Depleted Uranium) yüklenmiştir. Hedeflerini sadece 10 metre şaşıran Makhintoş bilgisayarlı “harika” Tomahawk Cruise füzelerinin başlıklarına da yerleştirile DU (Tüketilmiş Uranyum cephanesi, Yugoslavya saldırısı sırasında bol miktarda harcanmıştır.

 

NATO Avrupa Kuvvetleri Komutanı Wesley Clark, “Savaşmıyoruz, çek kesiyoruz!”, diye hava atarken, ne ölçüde masraflı bir saldırı yaptıkları ifade etmişti. Buna karşı O, sözkonusu masrafların kimin cebinden çıktığı konusuna ve Yugoslavya’nın kayıplarına hiç dokumamıştı... ABD yönetimi tam kesin bir sayı açıklamamıştır ama, uzmanların kanılarına göre, 78 gün süren bombardımanın maliyeti 60 milyar ABD dolarıını aşmış olmalıdır… Alabildiğine yoksullaşan, saldırının ardından halkının yarısı günde 1 Dolar civarında gelirle açlık sınırında yaşamak zorunda kalan Yugoslavya’nın aynı süredeki kayıpları ise, tüm II. Dünya Savaşı boyunca yitirmiş olduklarına eşittir... Şüphesiz bu kayba, doğanın, suların ve toprakların, II. Dünya Savaşı sırasında olandan çok daha fazla kirlenmiş olmaları gerçeğini de eklemek gerekir. Naziler’in ellerinde Tüketilmiş Uranyum cephanesi yoktu.

 

United Nations Environment Programme- UNEP (Birleşmiş Milletler Çevre Programı), ABD- NATO saldırısı sırasında Yugoslavya’da kullanılmış olan Tüketilmiş Uranyum (DU)  yüklü mermilerin etkilerini araştırmak amacıyla 14 uluslararası uzmandan kurulu bir takım oluşturmuştur. Bunlar, ilk çalışmalarını 27 Ekim 2001’den 5 Kasım 2001’e dek sürdürmüşlerdir. Sözkonusu Birleşmiş Milletler takım, bu ilk görevi sırasında, 69’u bitkilerden, 54’ü topraktan, 17’si havadab, 11’i sudan ve 4’ü tanklardan, araçlardan, değişik malzemelerden toplam 161 örnek toplamıştır. DU (Tüketilmiş Uranyum) araştırması için toplanmış olan bu örnekler, İtalya’da bulunan Spiez labaratuarında ve ayrıca İsviçre’deki ANPA labaratuarında analiz edilmişlerdir. Bulgularla ilgili rapor, “Depleted Uranium in Serbia and Montenegro” (“Sırbistan ve Montenegro/ Karadağ’da Tüketilmiş Uranyum”) başlığı ile ve büyük boyutlu 199 sayfalık bir kitap şeklinde 2002’de basılmıştır. Sözkonusu kapsamlı rapor, aynızamanda yepyeni beş çok önemli bulguyu içermektedir.

 

Özet olarak, ayrıntılı labaratuar analizleri sonucu elde edilen bulgulardan birincisi, araştırma yapılan altı yerden beşindeki toprak örneklerinde düşük düzeyde Tüketilmiş Uranyum (DU)  kirliliği yaygın biçimde bulunmuştur. NATO’nun hava saldırıları sırasında gerçekleşmiş patlamalar sonucu tüm çevreye, geniş bir alana DU (Tüketilmiş Uranyum) parçacıklarının yayıldığını anlaşılmıştır. Sadece Bukurevac mevkiinden alınmış olan altıncı örnekte DU  bulunamamıştır. İkinci olarak UNEP takımı, içine işleyen çürüme nedeniyle toprağın kütlesinde yüzde 10- 15 bir azalma keşfetmiştir. Topraktaki bu çürüme ve kayıp, bölgeyi zararlı maddelerden arıtma işinde zorluklara neden olmaktadır. Diğer yandan, topraktaki bu radyasyon kirlenmesi, yeraltı sularının da kirlenmelerine ve suların bulaşıcı hastalıklar taşımalarına neden olmaktadır. Radyasyonun ve hastalıkların sularla taşınıyor olması, süreci gözleme işini zorlaştırmaktadır. Üçüncü olarak, sözkonusu bombardıman sırasında  kullanılmış olan araçlarda düşük seviyede DU  bulunmuştur.  Bu karmaşık koşullar içinde bölgeyi zararlı maddelerden arıtma işlemi, elde kalmış olan DU’lu malzemeyi naklederek, içlerini ve dışlarını sıvı ile temizleyip güvenlikli biçimde depolayarak veya elden çıkartarak sürdürülmektedir. Dördüncü olarak, DU içeren mermilerin ve roketlerin hedefi olan alanlardaki yeraltı ve içme suları üzerine özel bir dikkat harcanmıştır. Şimdilik içme sularında DU’ya rastlanmamıştır ama, uzun vadede bulaşma olasılığı vardır. Beşinci ve son olarak, altı hava örneğinden ikisinde DU parçacıklarına rastlanmıştır...

 

Aynı Birleşmiş Milletler örgütü UNEP’in Kosova’daki DU  kirlenmesine yönelik -diğeri gibi büyük boy kağıda basılmış- 185 sayfalık “Depleted Uranium in Kosova” adlı bir raporu daha vardır. Sözkonusu raporun 9ncu sayfasında yeralan Kosova haritasında, ABD- NATO tarafından vurulmuş olan hedefler yıldızla işaretlenmişlerdir. Haritadaki pıtırak gibi yıldız işaretlerinden, vurulmamış bir karış toprak bile olmadığı anlaşılmaktadır. Bu küçük toprak parçası üzerinde tam 73 tane yıldız işareti vardır. Kosova’nın hemen doğu sınırı üzerindeki Makedonya’ya açılan yolda, tam 9 tane yıldız işareti mevcuttur. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın aynı rapordaki açıklamasına göre, yıldızla işaretli sözkonusu hedefler Tüketilmiş Uranyum (DU) yüklü  mermilerle vurulmuşlardır. Bu hedeflere ve çevrelerine yönelik olarak yapılan 112 hava saldırısında, DU cephanesi kullanılmıştır. Sözkonusu saldırılara her defasında yüzlerce uçağın katılmış olduğu ve herbirinin onlarca roket ve bomba atmış oldukları düşünülürse, ve ayrıva “tank katili” A- 10 uçaklarına monte edilmiş 30 mm’lik otomatik GAU- 8A toplarının dakikada 3 900 DU’lu mermiyi hedefe yollayabildikleri hesaplanırsa, bu küçük toprak parçasının ne ölçüde zehirlenmiş olduğu rahatça anlaşılabilir…. Birçoğu hedefini bulamamış bu mermilerde bulunan radyasyon, 50 yıllık süreç içinde doğaya karışacak ve tüm çevreyi kirletmeye, zehirlemeye başlayacaktır.

 

Bosna- Hersek’de DU’lu mermilerden nasibine düşeni almıştır... I. Körfez Savaşı saldırısının hemen ardından ABD güçleri, 1992- 96 yıllarında Yugoslavya’da yaptıkları tüm hava operasyonlarında -daha önce anılan 30 mm’lik GAU- 8A otomatik toplarıyla atılan- DU’lu mermiler kullanmışlardır... UNEP’in “Depleted Uranium in Bosnia and Herzegovina” başlıklı büyük boy kağıda basılmış 301 sayfalık raporunda, konuyla ilgili ayrıntılı bilimsel bilgiler vardır. Birleşmiş Milletler takımı, Sareyevo’nun çevresindeki 5 alanda;Pale’de; daha güneydoğudaki Gorazde’nin güneyindeki iki alanda; Gorezde’nin güneybatısına düşen dağlık alanda; Sarayevo’nun kuzeydoğusundaki dağlık alanda, Vlesenica ve Zepa arasında araştırma yapmıştır.UNEP takımı, 12- 24 Ekim 2002’de, 15 uluslararası uzmanla birlikte seçilmiş 15 kenti ziyaret etmiştir. Bu kentlerden 5 tanesi, NATO’nun DU’lu mermiler kullandığını rapor ettiği alanlardır. Diğer 10 kent ise, yerli otoritelerin kendi bölgelerine karşı da DU’lu mermiler kullanıldığı üzerine raporlar verdiği yerlerdir. Buralardan toplam 132 örnek alınmıştır. Sözkonusu değişik örnekler, adlarını daha önce anmış olduğum iki ayrı labaratuarda analize yollanmışlardır. Araştırmanın yapılmış olduğu 14 kentin 3ünde erkenDU  kullanımı tesbit edilmiştir. Ayrıca bu kentlerde, dört yeni önemli bulgu elde edilmiştir... DU’nun etkilerinin tüm Bosna- Hersek’te yaygın olduğu anlaşılmıştır.

 

Aralarında İsveçlilerin’de olduğu değişik milletlerden insanların Balkanlar’daki görevlerinin ardından ciddi sağlık sorunları ile karşılaşmış oldukları bilinmektedir. Bu konuda ayrıntılı bilgiler veren araştırmalar vardır ve DU’nun Balkanlar’daki etkileri ile ilgili içkarartıcı bilgiler uzayıp gitmektedirler. 

 

Kısacası, -doğusu ve batısı ile- Avrupa’nın giriş kapısı konumunda olan ve bu eski kıtanın en güzel ve vahşi doğasına sahibolan Balkanlar, kirletilmiştir. Balkanlar, toprağıyla, toprağın derinlikleriyle, ormanlarıyla, sularıyla, yeraltı sularıyla ve havasıyla kirletilmiştir. Sırb’ı ve Arnavut’u ile, Hıristiyan’ı ve Müslüman’ı ile, varolan tüm halkları ile birlikte Balkanlar cehenneme atılmıştır. Balkanlar’da yaşamakta olan halklar, gelecek nesilleri ile birlikte olağanüstü büyük sağlık riskleri altına sokulmuştur. Bu gerçekler, birsürü ayrıntılı bilgi ile uzayıp giden Birleşmiş Milletler Çevre Programı UNEP’in raporlarında tüm çıplaklığı ile sergilenmektedirler... Artık Balkanlar için olağan, yaşamakta olanların ve gelecek nesillerin değişik ağır kanser riskleri altında olmalarıdır.

 

Cenevre Anlaşmaları’nda silahlarla zehirlenen toprakların temizlenmesi zorunluluğu vardır. Buna karşın, yıkım uğruna yüzmilyarlarca Dolar harcayan ve bu harcamaları da aşan zararlara neden olan ABD yönetimlerini, ne Vietnam’da, ne Körfez’de, ne Balkanlar’da, ne Afganistan’da ve ne de zehirlemiş oldukları başka coğrafyalarda toprakları temizlemek için bir kuruş bile harcamamışlardır ve harcamaya da niyetleri yoktur... Yugoslavya’yı 78 gün boyunca bombalamak için harcanan 60 milyar dolar ve diğer savaşlar için harcanmış olan toplam trililyonlarca dolar, savaşların kurbanlarının cebinden çıkarken, tüm hercamalar, bu savaşlarda kullanılan silahları ve zehirleri üreten tekellerin kasalarını doldurmuştur. Saldırganlıkların, kitle katliamlarının ve doğayı kirletmenin başlıca nedeni, stekellerin azami kâr hırsıdır, bununla bağlantılı dünya egemenliği çabasıdır... Birsürü demagojik “gerekçesine” karşın, çatışmaların hesaplı olarak kışkırtılmış olduğu Balkanlar’a saldırının asıl nedeni, ABD’nin Avrupa’nın arka kapısında kontrolu sağlama hesabıdır. Balkanlar’a saldırının nedeni, Rusya’nın Akdeniz’e inen yollarından birisini tutarak, Avrupa üzerindeki kontrolu sağlamlaştırarak -32nci paralelin üzerindeki tüm Avrupa ve Asya kıtalarını içine alan- Avrasya coğrafyası üzerinde egemen olmak, dünya hakimiyetine giden yolda askeri gücü ile egemenlik kurma hesabıdır. Bundan dört yıl önce de yazmış olduğum gibi, Balkanlar’daki sorunların herhangibiri çözülmemiştir. Dorunlar, büyük ölçüde ABD’nin kontrolu altında bilinçli olarak dondurulmuşlardır. Avrupa’da durumunu tehlikede gören ABD’nin, Batı Avrupa’ya ve Rusya’ya politik şantaj yapmak amacıyla istediği an bölgeyi yeniden ateşe verme olasılığı sürekli mevcuttur… Sorunların çözülmesi demek, bölgedeki ABD askeri varlığının gereksiz hale gelmesi demektir…

 

c-    c-  4. ABD ordusu Radyoloji Labaratuarı eski şefi Doug Rokke’ın tanıklığı

 

Yukarıdaki paragraflardan birinde, 1991 yılındaki I. Körfez Savaşı’na, “Çöl Fırtınası” saldırısına katılmış Amerikalı askerlerin hastalanmaları ile ilgili olarak, “Olay önce kapatılmaya çalışıldı ise de...”, diyerek bir cümleye başlamıştım. Kapatılmak istenen Tüketilmiş Uranyum (DU)  yüklü mermilerin insanlar ve doğa üzerindeki etkileri idi. Bu yaşanmış gerçeği kapatma sahtekarlığında kullanılmak istenen kişi ise, ordunun Radyoloji Labaratuarı şefiDoug Rokke’den başkası değildi. Dedeleri Norveç’ten ABD’ye göçetmiş olan Doug Rokke, namuslu bir insan olarak sahte belgeleri imzalamayı reddedecek ve ordudaki görevinden ayrılacaktı. Şimdi O karşımızdaydı ve halen etkisinden kurtulamadığı gerçeği,  tanık olduğu dehşet anlarını yaşıyarak anlatmaktaydı...

 

Doug Rokke, 1991 yılındaki I. Körfez Savaşı’nın ardından terkedilmiş olan savaş alanını şu sözlerle anlatmaya başladı…

 

“Kara savaşının bitiminin ardından, Washington D. C.’den, Pentagon’dan, General Schwartzkopf’a bir mesaj geldi. Mesajda, ABD tarafından savaşta kullanılmış olan Tüketilmiş Uranyum (DU) cephanesinin yaratmış olduğu DU kirliliğini temizlemekle benim görevlendirilmiş olduğum bildiriliyordu. İllinois Üniversitesi Fizik Bölümü’deki araştırmamı sürdürmekte olduğum sırada aynı mesaj bana ulaştı.

 

“Bizler Suudi Arabistan’ın kuzeyine ve Irak’ın güneyine gittik. Burada görülenleri tasvir etmenin sadece tek bir yolu vardı; basitce, ‘Aman Allahım!’ demek. Rastgele etrafa yayılmış cesetler dehşet vericiydi- biz bunlara ‘gevrekleşmiş nesneler’ adını taktık. Korkunç görünümlü yaralarıyla yaralılar vardı ve hekimler onlara bakmak istemiyorlardı. Hekimlerin dokunmak istemediği azmış irinli mikroplu ağır yanıklar vardı. Rastladığımız diğer şeyler, bulundukları yerde tamamen kontrol dışı olarak bulunan hertarafa yayılmış kirli aletler, araçlardı.

 

“Görünüm karmakarışık iğrenç bir lapa gibiydi, sağda solda heryerde açık yaralardan içeri giren uranyum artığı vardı, insanlar uranyum oksidi emiyorlardı. Oraya gidip temizliğe başlamamızın ardından, 72 saat içinde takımımız hastalandı. Solunum zorluğu çekmeye başladık ve tüm vüzudumuzda kızıl lekeler belirdi…

 

“Evet, ‘koruyucu’ maskelerimiz vardı ama, bugünkü bilgilerimize ve yakın zamanda Kaliforniya’nın dışındaki Lawrence Livermore Labaratuarı’nda bilimadamı olarak çalışırken edindiğim bilgilere göre, bu maskeler yararsızdı. Parçacıklar maskelerdeki filitrelerin durduramayacağı kadar ufaktılar ve bu şeyler aradan doğrudan doğruya geçip gittiler.”

 

Kuveyt’te takımı ile yapmış olduğu temizlik çalışmasını filme alan Doug Rokke, anlattıklarını bu görüntülerle kanıtlamakta. İsabet almış araçları temizleyip plastikle paketleyen/ saran takımın üzerinde koruyucu elbiseler ve maskeler gözükmekte. Buna karşın uranyumlu parçacıkları almaktan ve 72 saat içinde hastalanmaktan kurtulamıyorlar. Doug Rokke’in anlattığına göre, aynı temizlik çalışmasına katılan İsveç ekibi de hastalanıyor ve tesadüfen ekibin başındaki kişi Rokke’in kuzeni oluyor.

 

Doug Rokke, yakalanmış oldukları hastalığın belirtilerini (symptoms) ve savaş alanında gördüklerini anlatmayı sürdürüyor...

 

“Solunum problemleri aynen çok şiddetli bir astma nöbetine benzemekteydi; ve bugünkü bilgilerimize göre bu, tepkisel hava yolları rahatsızlığı idi. Ve halen aynı problemin acısını çekmekteyiz. Olanlar 72 saat içinde başladı ve asla bizi terketmedi. Heryanımız kızıl lekeler, açık acı veren ve kanayan yaralarla kaplandı... Ben ölülerin ve yaralıların yanlarına dostca yaklaştım. Amerikalı ölülerin ve yaralıların yanına yaklaştım. Bunların çoğu dost ateşiyle vurulmuşlardı. Bu ölenler ve yaralananlar, Amerikalı askerlerin diğer Amerikalı askerlere uranyum cephanesi ile ateş etmesinin bir sonucuydu. Hatta hernekadar sözkonusu yaralılara tıbbi yardım sağlamak amacıyla kumandanlarını bulup gittimse de, onlar hala yardımı reddediyorlardı. Amerikalı kumandanlar, mevcut durumu kabuletmiyorlardı

 

Doug Rokke, anlatırken, tanık olduğu gerçeklerin dehşetini tekrar yaşıyor ve hiçte normal sakin bir insanın resmini vermiyordu. Anlattıkları bir kabus gibiydi ve bu kabusun yaşamı boyunca O’nu terketmeyeceği anlaşılıyordu. Yine Doug Rokke’un anlatımına göre, 250 bin Amerikalı asker hastalanmıştı. Ordunun üçte biri savaş yeteneğini tamamen yitirmişti. Savaş alanında Amerikalıların kendi ateşleri ile 13 bin Amerikalı asker ölmüştü. Bu sayıya, savaşın hemen ardından akciğer kanseri nedeniyle ölenler dahildi. Bu gerçeklerin herhangibiri basına, tüm dünyaya yayın yapan CNN gibi dev TV kanallarının yayınlarına yansımıyacaktı...

 

Doug Rokke’un anlatımı diğer yanıyla, Saddam Hüseyin adlı akılsız çılgının alay konusu olan veya sadece basit bir propoganda taktiği sanılan “Savaşı biz kazandık!” sözlerine de belli bir açıklık getiriyordu. Doug Rokke’un tanıklığı, “Çöl Fırtınası” adlı saldırının ardından ABD ordusunun neden doğrudan Bağdat’a yümediği gerçeğine açıklık getirdiği gibi, olayla ilgili olarak herhangi bir bilgiye dayanmadan yapılan ukalalıkların, “ABD’nin 2003 yılna dek bilinçli ve planlı olarak beklediği” gibisinden ukalalıkların boşluğu da anlaşılıyordu... Şüphesiz aynı anlatım, CNN ve benzeri TV kanallarının, yazılı basının, tüm iletişim ağının nasıl korkunç bir denetim altında olduklarını, nasıl yalanın sesi haline gelmiş olduklarını gösteriyordu. Doug Rokke’un anlatımı, gerçeklerin, başta Amerikan halkı olmak üzere kitlelerden nasıl gizlenmekte olduklarına tam bir açıklık getirmekteydi...

 

Yerli basın (Türkiye Cumhuriyeti basını) ise, burnunun dibinde olanları araştırma zahmetine katlanmayacaktı. Şüphesiz aynı kötülükler yarın Türkiye halkının, Türk askerlerinin de başlarına gelebilirdi. Buna karşın, rantiyer ahlakının güçlü biçimde yerleştiği bir toplumda, emek ve biraz cesaret isteyen bir araştırmacılığı -böyle bir basından- beklemek doğru olurmuydu? Paçalarına/ eteklerine takmış oldukları zillerle “dünyamızda herşeyin iyiye gittiği ve ABD’nin Ortadoğu’yu demokratikleştirmekte olduğu” yalanlarına eşlik edenlerden, yalancılar korosuna katılarak geçimlerini sağlayanlardan başka ne beklenebilirdi ki?.. “Muhalif” olanlar da, oradan buradan tırtıkladıkları bilgi kırıntıları ile okuyucularının geçici duygularını/ öfkelerini tatmin edip, sahnelenmekte olan “demokrasi” oyununun diğer yüzünü tamamlamaktaydılar... Pazar hesabını iyi yapan basın patronları bu tiplerin her ikisine de yanyana iş vermekteydiler. Böylece herkes geçinip gitmekteydi... Çizilmiş olan görünmez sınırı azıcık aşmaya çalışanlar zaten temizleniyorlardı... Birileri de böylece cinayetlerini, talanlarını rahatca sürdürmekteydiler ama, her kötülüğün bir limiti vardır şühesiz...

 

Doug Rokke, Amerikalı kumandanların kendi yaralı askerlerine yardımcı olmak istememelerinin nedenini anlatarak yaşanmış öyküsünü sürdürecekti...

 

“Kumandanların yaralı askerlerine yardımcı olmak istememelerinin nedeni basitti Amerika Birleşik Devletleri, veya İngiltere, veya uranyum cephanesine sahibolan bir diğer ülke, bu cephanenin savaş sırasında ortaya çıkmış olan çevre ve sağlık ile ilgili sonuçlarını kabullenmek, onaylamak istemiyordu. Onlar, sonsuza dek uranyum cephanesini rahatca kullanma olanağına sahibolmak istiyorlardı. Mart 1991’de Kuveyt, Irak ve Suudi Arabistan’da olduğum sırada bana ulaşmış olan Los Alamaos Memarandumu’ndan (muhturasından, notundan) bunu anladım. Sözkonusu muhtura sonderece açıktı ve bunun çok özel bir bölümünü burada sizlere aktarmak istiyoru...

 

“Eğer son savaş eylemlerindeki Tüketilmiş Uranyum( DU) cephanesinin rolü kanıtları ile açığa çıkarsa, hizmete, DU’dan daha uygun birşey girincedek biz Tüketilmiş Uranyum’un varlığını garati altına alıp DU’yu savunmalıyız. Eğer bu cephaneyi savunmakta yeterli olamazsak, çok önemli bir savaş yeteneğimizi yitireceğimizden emin olabilirsiniz. Her yazılan eylem raporunun ardından bu hassas konuyu aklınızda tutacağınıza inanıyorum. Saygılarımla, Lt. Col. Z.-

imzanın sahibi, Albay Zenceki idi”

 

Anlaşılmış olacağı gibi, Albay Zenceki imzalı muhturaya uyum sağlamak amacıyla, savaşa katılmış birliklerin komutanları yaralı askerleri ile ilgilenmiyorlardı. Ölümlerin ve yaralanmaların nedenlerini rapor etmiyorlardı. Böyle bir olayı, DU'nun etkilerini, olmamış sayıyorlardı, yok sayıyorlardı. Sonuçta, tüm olanlar görsel ve yazılı basına da yansımayacaklardı.

 

Doug Rokke, “Bu çok özel bir emirdi. Onlar kullandıkları cephanenin çevreye ve sağlığa etkilerini çok iyi biliyorlardı. Ve ben yalanları, gördüklerimizi ve öğrenmiş olduklarımızı 1991 yılından itibaren anlattım, tekrar tekrar anlattım.”, diyerek sözlerini sürdürdü.

 

“Bizler, Birleşik Devletlet (ABD) safındaolup ta  uranyum mermisi ile vurulmuş 16 Abrahams tankı ve yine uranyum mermisi ile tahribedilmiş 15 Bradley savaş aracı gördük. Bunlardan 24 aracı temizleyip Amerika’ya nakledilecekleri gemilere yükleme işi, takımımızın 3 ayını aldı. Kuveyt ve Irak arazisindeki uranyumla kirlenmiş savaş artıklarına, döküntülere hiç dokunmadık ve onlar halen oldukları yerde duruyorlar. Kuveyt ve Irak çevresinde araziye dağılmış binlerce ve daha binlerce kirli aracı arkamızda bıraktık. Suudi Arabistan’da ve Irak’ta daha binlerce ve binlerce binaları, yapıları  ve tankları terkedip geldik. Bunlara kimse dokunmadı. Şimdiye dek ‘ölümün otobanı’ (‘ölümün anayolu’) olarak ünlenen ve terkedilen bu viraneye dönmüş arazide,  uranyum zehirinden daha fazla hiçbirşey yoktur. Onlar,  halen oldukları yerdedirler. Bölgedeki uranyum yenilenerek canlılığını korumakta ve o topraklara giren insanlar günümüzde de hastalanmaktadırlar. Hepsi, hem Amerika Birleşik Devletleri’den, hem Dünya Sağlık Örgütü’den bölgeye gidenler ve hem de orada yaşayanlar hastalanmaktadırlar...”

 

Doug Rokke’in yukarıdaki paragrafta yeralan sözlerini dinledikten iki gün sonra, 25 Nisan 2004 tarihli bazı gazetelere yansıyan bir haber dikkatimi çekti. Aynı tarihli Özgür Politika’da yayınlanan haberde, Iraklı Cemal Barzani, Yasin Zübeyir vs. gibi bazı Kürt tüccarların Saddam rejimine ait hurda silahların tonunu 6- 25 dolardan Amerikalı askerlerden satınaldıkları ve bunları Sabri Özal, Abdullah Yıldız vs. gibi bazı Türk tüccarlara tonunu 50- 60 dolardan sattıkları, cümleleri yeralıyor. Sözkonusu haber, bu radyasyonlu hurdaların İbrahim Halil gümrük kapısından kayıtları yapılmadan geçirildikleri ve şimdiye dek 1 milyon 272 bin ton zehirli hurdanın Türkiye’ye sokulmuş olduğu, İSDEMİR’in satınaldığı bu hurdalarda radyasyon çıktığı vs. bilgileriyle sürüp gidiyor... Sonra birden, Çernobil kazasının hemen ardından kameraların karşısında radyasyonlu Rize çayını rahat rahat yudumlarken, “radyasyonun azı seks gücünü arttırır” diye “bilimsel” açıklamalar yapan Özal Kabinesi’nin bakanlarından Cahit Aral’ı düşündüm... Radyasyonlu hurdalarla birlikte “Türk halkının seks gücü giderek artıyor olmalı”, diye düşünürken, kendimi topladım... Yine aklıma Cahit Aral’ın, yıllar sonra, kendisinin de hastalandığını basına itiraf ettiği ve o sözlerinin sorumluluğunu Turgut Özal’ın sırtına yüklediği geldi. Peki ya, Doug Rokke’in sözünü ettiği uranyumlu hurdaların Türkiye’ye ithal edilmelerinin sorumluluğu kimde?, diye düşünüyorum... Ve bu satırları yazarken, Mersin açıklarında dört yıl bekletildikten sonra batan veya batırılan zehir gemisi aklıma geliyor. Türkiye toplumunun, yönetimiyle, politik partileriyle, sivil örgütleriyle, “solcusu” ve sağcısı ile duyarsızlaştığını anlıyor, olanlardan herkesin derece derece sorumlu olduğunu hissediyorum...

 

İnsan haklarına sahip çıkmak, sadece işkenceli aşağılık sorgu yöntemlerini teşhir etmeklemi sınırlı? Toplumu pençesine almış bu baskıcı ataerkil düşünce biçimlerinin, bireyleri bütünden soyutlayıp yıkıcılığa iten anti- sosyal düşünce tarzlarının, işkence de dahil diğer tüm insana ve doğaya yönelik yıkımlar üzerinde etkileri yok mu acaba? Tüm bunlara karşı bütünsel bir savaşım vermenin insan hakları ile hiç bağı yokmu acaba? Evet, tüm bunları tekrar düşünüyorum. Ağızlardan hiç düşmeyen “demokrasi” sözcüğünün nasıl içi boşaltılmış iğrenç bir demagoji malzemesi haline getirildiğini düşünüyorum. Sahte bir ümmetçilikle, yüzüne taktığı din maskesi ile halkı dolandırıp oy toplamış olan başbakanın TV kameraları karşısında o inanmadığı “ulusa” hitabederken, “mayasıla- basura- vereme- kansere her derde deva ilaç” satanların ustalığı ve üslupları ile söylediği yalanları düşünüyorum... Aynı başbakanın toplumun en geri ataerkil güçlerini “demokrasi” maskesi ile halkın daha ilerici kesimlerine, baskılara direnmeye çalışan kadınlarına, ailelerini doyuramayan memurlarına, işçilerine karşı nasıl haince ve ustaca kışkırtmakta olduğunu düşünüyorm... Bu “papelcilerin”, “tırnakçıların”, “zarfcıların”, “hazinecilerin”, “üfürükçü”lerin, nane- okkalüptüs pazarlayıcılarının nasıl iktidar koltuğuna oturabildiklerini ve bunların gerisinde hangi güçlerin olduklarını?, düşünüyorum. Aslında gerçek karakterler olan papelciler, zarfcılar, tırnakçılar, hazineciler, üfürükçüler, biraz parası olanları dolandıran bu sevimili sahtekarlar,eylendirici yanları da olan ve en genel anlamıyla toplum için öyle büyük zararları olmayan tiplerdir. Buna karşın, aynı teknikleri kullanan politikacıların devlet televizyonlarında tüm topluma karşı söyledikleri yalanlar, işin rengi değişmektedir. Artık olay, topluma karşı gerçek bir ihanet, yıkıcı bir alçaklık biçimini almaktadır... Bunların hepsi üzerine yazmasam da, bu metnin ilerleyen bölümlerinde radyasyon ile seks gücü arasındaki bağlantı üzerine okuduklarımı aktarmaya karar veriyorum...

 

Bundan sonra Doug Rokke, anlaşılması biraz daha zor teknik bilgiler vererek konuşmasını sürdürüyor...

 

“Her uranyum Rod’u (çubuğu olmalı) aşağı yukarı 4.500 gramın üzerinde katı uranyum içerir. Bu, atkısız, giysisiz katı uranyum çubuğudur. Bu çubuk ateşlendiği zaman, onun gerisindekiler dakikada reaksiyona girerler,  hedefteki tank bütünüyle ateş topu olur. Çubuk yolu boyunca yanar ve herhangi bir yapıya veya araca çarptığı zaman, alev fışkırtan dev bir kaynak makinesine dönüşür. O, olağanüstü büyük bir hızla, saniyede bir mile ulaşan bir hızla haraket eder ve hedefe vurduğu zaman, doğrudan içeri girer. Bu içeriye giren, bütünüyle ve yanarak öbür taraftan çıkar. Böylece siz kaskatı bir ateş fırtınası ile karşılaşırsınız. Elinize ateş toplarından oluşan bir salkımı aldığınızı ve bu salkımı içinde olduğunuz odanın boyunca olağanüstü yüksek bir hızla fırlattığınızı düşünün. Fakat bu, elinizdeki, uranyumdan bir ateş topudur. Bununla vurulan tankın çevresinde oluşan ateş fırtınasından çevreye uramyum parçacıkları yayılır. Ölçümlerimizden biliyoruzki, hedefin 50 metre yakına ve daha ötesine dek uranyum parçacıkları dağılırlar.”

 

Sözkonusu 50 metrelik mesafenin altını, yukarıdaki bilgileri veren kişi değil, özellikle ben çizdim. Çünkü, ABD’nin 2003 baharında Irak halkına yönelik olarak başlatmış olduğu saldırı ile ilgili kısa bilgiler verirken bu 50 metre işine yeniden geleceğim. Ozaman II. Körfez Savaş’nı, ya da Irak’ın işgalini neden yaz sıcakları gelmeden başlatmak istediklerini, “Saddam Hüsey’in nükleer silah kullanabilir ve bu yüzden askerlerimize özel elbiseler giydirmek zorundayız!”, yalanlarını neden söylediklerini sanırım daha iyi anlayabileceksiniz veya anlatabileceğim... Saddam Hüsey’in eloinde herhangi bir nükleer silah yoktu; nükleer silah katagorisi içine giren DU’lu (Tüketilmiş Uranyumlu) mermileri kullanacak olan kendileriydi. I. Körfez Savaşı sırasında olanın tekrarlanmaması için, skerlerini kendi kullanacakları DU’lu mermilerin etkisinden korumak için, onlara özel elbiseler giydireceklerdi...

 

Doug Rokke, “Biz, tek bir darbenin sonucunda uranyum bulaşığının 400 metre öteye dek yayılabildiğini ölçtük. Önceki çubuğun tanka vuruşunun ardından ikinci darbenin rüzgarı gelir: Siz, yarattığınız tüm uranyum zehiri ve tozu ve kirlilik ile birlikte tankta varolan diğer patlayıcıları, yakıtı, herşeyi ateşlersiniz ve böylece ‘gevrek nesneler...’ oluşur.”, diyerek sözlerini sürdürdü... 

 

Anlaşılmış olacağı gibi, metinde daha önce de geçen “gevrek nesneler” benzetmesi ile kızarıp yanıp ‘gevreğe’ dönmüş tank veya bir başka savaş aracı personeli kastedilmektedir. Olağanüstü bir hızla tanka çarparak bir ateş fırtınası yaratan Tüketilmiş Uranyumlu mermi, tankın içindeki diğer patlayıcıları ve yakıtı da ateşlediği için, ortaya merminin mevcut olağanüstü gücünü de aşan bir enerji çıkmaktadır. Hem tank personeli yanıp kavrulmakta ve hem de tanktaki cephanenin ve yakıtın patlamanın da etkileriyle, uranyum parçacıkları, radyasyon, hedefin tüm çevresine daha fazla yayılmaktadır... Metinde geçmiş olan önceki anlatımlarla uyum gösterecek biçimde Doug Rokke, DU cephanesinin darbesi ile koyu gri, hatta simsiyah bir duman tabakasının yükseldiğini ve vurulmuş olan hedefin kapkara bir kömür rengini aldığını, açıklamıştır.

 

Doug Rokke, tanık oldukları gerçekleri, öğrendiklerini, başta sağlık ve savunma bakanlıklarına, yetkili her kuruma rapor ettiklerini ve Tüketilmiş Uranyumun hedefinin, “karmakarışık iğrenç bir lapa” gibi olduğunu anlattıklarını, aktararak sözlerini sürdürmüştür. O, raporlarında tıbbi yardımın ve eğitimin zorunluluğuna işaret etmiş olduklarını anlatmıştır. Halbuki Doug Rokke ve ekibinden, “alanın tamamen temizlenmiş olduğuna” dair sahte raporlar vermeleri ve kavrulmuş nesnelerden söz etmemeleri istenmişti... Hatta böyle bir rapor onların önlerine konmuş ve imzalamaları istenmişti ama, Doug Rokke ve ekibi bunu imzalamayacaklardı.

 

Rokke, 1994 ve 1995 yıllarında Tüketilmiş Uranyum Projesi Direktörü olarak aynı işine geri döndüğünü, işinin ABD ordusu ile ilgili olmasına karşın bu kez sürece NATO gücü adına İngiliz, Fransız, Alman ve Kanadalı uzmanlarında dahil olduklarını anlattı... Birçok teknik ayrıntı içeren anlatımında özet olarakRokke, o yıllarda Nevada Çölü’nde Abrahams tankları ve Bradley savaş araçları üzerinde DU’lu mermilerle deneyler yaptıklarını ve daha sonra aynı savaş araçlarının ne ölçüde temizlenebildiklerini ve bu temizliğin maliyetinin ne olduğunu araştırdıklarını nakletti. Doug Rokke’in anlatımına göre, DU cephanesi ile vurulan araçların kesin bir temizlikleri mümkün değildi ve bu işin maliyeti de çok yüksekti. Ve yine aynı anlatıma göre, Amerikan ordusunda herhangibirzaman bu konu ile ilgili bir eğitim verilmeyecekti...

 

Anlaşıldığı kadarıyla, ABD askerlerini taş kafalı ahmaklar olarak ateşe sürmek büyük patronlar için daha uygun bulunmuştu. Zaten aksi durumda, eğitildikleri zaman, askerler, düşünmeye ve sorgulamaya başlayabilirlerdi... DU’nun etkilerinin yansıtılmaması ile ilgili -daha önce sözedilmiş- memarandum da imzası olan Albay Zinceki, artık general olmuştu.  Zinceki, 2003 baharında başlamış olan Irak halkına yönelik saldırı veya II. Körfez Savaşı olarak anılan olağanüstü yıkım sırasında başrollerden birini üstlenecekti... Zinceki, DU’lu mermilerin nasıl bir felakete neden olduklarını tüm ayrıntıları ile bilenlerin başında gelmekteydi; konuyla ilgili olarak verilmiş olan tüm raporlar O’na da ulaşmıştı ama, anlaşılan Zinceki, cehennem de kariyer yapmayı seçmişti. Sözkonusu II. Körfez Savaşı’nda, aynı Tüketilmiş Uranyumlu mermiler fazlasıyla kullanılacaklardı. Özellikle orta ve güney ırak bir DU çöplüğüne, uranyum tarlasına dönüşecekti... Bunun halk sağlığı üzerindeki korkunç sonuçları ile ilgili bilgileri, Basralı uzman hekim Onkolog Dr Cevat al- Ali’den alacaktık.

c-    

 

5.c    c- 5 Atom  ve “seks gücünü arttıran” radyasyon

 

Bilindiği gibi, Ukrayna’daki Çernobil (Chernobyl) nükleer santralının dört reaktöründen biri, 26 Nisan 1986’da, ölümcül bir kaza yapmıştı. Kaza nedeniyle çevreye yayılan aşırı miktarda radyasyonun birkısmı, -arasında Türkiye’nin de olduğu- komşu ülkelere rüzgarlar aracılığıyla taşınmıştı. Kaza karşısında tüm dünya ayağa kalkmıştı. Ukrayna’ya komşu ülkelerin yönetimleri, kendi tarım ürünleri, toprakları, suları ve sularının içindeki canlıları, tüm vahşi doğaları üzerinde radyasyon ölçümleri yapmışlardı. Çernobil’den yayılan radyasyonun önemli birkısmı kuzey rüzgarları ile Türkiye’nin Doğu Karadeniz kıyılarına da taşımıştı. Bu radyasyondan özellikle çay ve fındık gibi ürünlerin etkilenmiş oldukları düşünülmekteydi ama,  mevcut siyasi iktidar sessizliğini korumaktaydı... İşin gerçeği, radyasyon, sözkonusu coğrafya da üretilen tarım ürünlerini, aynızamanda ihraç edilen fındık ve özellikle tüm halkın yaygın biçimde kullandığı çay ürününü kirletmişti... Mevcut siyasi iktidarın hem diğer halklara ve hem de özellikle Türkiye halkına verdiği değer nedeniyle, veya asıl vermediği değer nedeniyle, siyasi iktidar suskundu. Amerikancı Özal iktidarının halka beş paralık bile değer vermemesi sonucu, gerçek gizlenmekteydi. Uyarı biryana, halk aldatılacak, hiçbir tehlike olmadığı bildirilecekti.

 

Siyasi iktidarın tüm yalanlarına karşın, gizlice yapılmış olan ölçümler, Türkiye’nin Karadeniz kıyılarında tehlike sınırının çok üzerinde radyasyon olduğunu göstermişti. Sözkonusu gerçek, olaydan ancak 13 yıl sonra, 1999 baharında, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) tarafından açıklanacaktı. Açıklanacaktı. Gerçeği açıklamak için neden 13 yıl beklemişlerdi, bilim adamı sorumluluğu bunu mu gerektiriyordu, ya da neden korkmuşlardı? Siyasi iktidar gerçeği gizlemiş olsa bile, bol paralı “demokratik” basın, bazı uzmanlara biraz ödeme yaparak ölçümler yaptıramazmıydı? Basın, bulunan gerçeği açıklayamazmıydı? Türkiye’deki tüm kurumların ve aydınların sorumsuzluklarını sergileyen sorular uzayıp gitmektedir... Dönemin Özal Kabinesi’nin sorumlu bakanlarından Cahit Aral, Çernobil kazasından kısa bir süre sonra, TV kameralarının karşısına geçerek, radyasyonlu Rize çayını yudumlayacak ve “Radyasyon’un azı seks gücünü arttırır(!)” diye birde “bilimsel” açıklama yapacaktı. Şüphesiz bakanın kastettiği erkeklerin seks güçleri idi, kadınlar hesap ta bile yoktu. Özünde gerçek acaba hem erkekler ve hem de kadınlar için böylemiydi?

 

“Radiation and Life” (Radyasyon ve Yaşam), “Uranium Information Centre Ltd.” (Uranyum Bilgilendirme Merkezi), “How Will Cancer Affect My Sex Life” (Kanser Seks Yaşamımı Nasıl Etkileyecek), “Radiation Theraphy for Prostate Cancer Can Cause Impotence” (Prostat Kasseri için Radyasyon Kürü İmpotens Nedeni Olur), “Answer  to Question” (Sorulara Yanıtlar), “Radiations Terms and Definitions” (Radyasyon Terimleri ve Tarifleri), “Background Radiation” (Arka Plandaki- Doğadaki Radyasyon), “Maintaining Your Fertility” (Doğurganlığınızı Sürdürmeniz), “Infertility” (Kısırlık), “What’s the Risk?” (Risk Nedir?) gibi ve diğer başka başlıklarla bilgi veren değişik popülarize edilmiş bilimsel web sayfalarında öğrendiklerimi özetleyerek yukarıdaki suali yanıtlamaya çalışacağım- sayfaların adreslerini kaynaklar bölümüne yerleştireceğim... Önce, atom nedir?, radyasyon nedir?, sorularına kısa yanıtlar getirmeye çalışmalıyım.

 

Radyasyon, kimyasal anlamda parçalanamayan ve en küçük madde kabuledilen “atom”un “nucleus” adı verilen çekirdeğinden belirli bir dalga boyuna sahip ışın ve ayrıca mikroskopik parçacık olarak iki ayrı türde açığa çıkan yüksek frekanslı ve yüksek enerjili ışık demetidir- anlaşılan, nükleer enerji sözcüğü “nucleus”dan kaynaklanan enerji anlamına gelmektedir. Elektronlarından ayrıştırılmış çekirdekten çıkan bu radyasyona, iyonlaştırılmış radyasyon (ionising radiation) denir... Gezegenlerin güneşin çevresinde dönmeleri gibi elektronlar “nuclesus”un (atomun çekirdeğinin) çevresinde belli yörüngelerde dönerler. Elektronlar, tek negatif elektrik yüklü zerrelerdir. Atomun çekirdeğinucleus”), proton ve nötron adı verilen zerrelerden oluşur.Nötron, herhangi elektrik yüküne sahip değildir ama, proton tek pozitif elektrik ile yüklüdür. Bunların her ikisi de yaklaşık aynı büyüklüktedirler. Tüm farklı atomlarda, çekirdekte nucleus”) bulunan proton sayısına eşit miktarda elektron bulunur- anlaşılan, artı ve eksi elektrik yükleri eşitlenir, birbirlerini dengelerler. Bir elektronun haçmi, bir protonun ve ayrıca bir netronun hacminin ancak ikibin de biri kadardır. Ya da bir proton, bir elektrondan yaklaşık 2 bin kez daha ağırdır. Alabildiğine küçük zerrecikler olan elektronlar, yaklaşık ışık hızı ile hareket ederler... Bir elektronun büyüklüğünü tahmin edebilmeniz için, ondan iki bin kez daha ağır olan bir proton veya nötron zerreciğinin büyüklügünü tarif etmeye çalışayım... Bir proton, herhangi ince bir kum zerreciğinin yüz milyon çarpı bir milyar (100.000.000.000.000.000.000) kadarıdır.Y da bir proton, bir kum zerreciğinden 100.000.000.000.000.000.000 kez daha küçüktür. Bir elektron ise birprotondan 2000 kez daha küçüktür.

 

İkisi ışın diğer üçü parçacık biçiminde olan radyasyon, aslında, havada, toprakta, tüm doğada, kullanılan bazı aygıtlarda, inşaat ve diğer yapı maddelerinde, sünni gübrelerde, petrolde, insanda, uzayda, daha birçok yer ve madde içinde belirli miktarlarda bulunabilir. Yapılan bir araştırmaya göre, ABD’de her kişi yılda ortalama 300 milirem? radyasyon almaktadır. Aynı ülkede X- ışınları yayan rontgen aletleri ve diğer radyasyon kaynağı aygıtların vs. bundaki payı, kişi başına yıllık 50 milirem? olmaktadır. Doğa da, thorium, radon, karbon, potasyum, polonium, kurşun ve daha bir düzüneyi aşkın elementte doğal radyasyon bulunur. Kayalardan, topraktan, bazı inşaat malzemelerinden Gama ışını biçiminde radyasyon gelir... Ayrıca radyasyon, kosmik ışınlarla (uzaydan gelen ışınlarla) dünyamıza ulaşır... İnsanlar tarafından sık kullanılan fındık gibi yemişler, meyvalar ve özellikle tütün ve çay gibi yapraklı bitkiler, yetiştikleri topraktaki radyasyonu emip biriktirirler... Bu son bilgi, Çernobil kazası ile yayılmış olan aşırı dozlardaki radyasyonu topraktan bol miktarda emip biriktirmiş olan Rize çayını kameraların karşısında afiyetle yudumlayan ve reklamını yapan Bakan’ın sorumsuzluğunun ölçüsünü anlayabilmek açısından önem kazanmaktadır. 

 

Atom çekirdeğinin parçalanması sonucu -doğada varolanla kıyaslanamayacak ölçüde- yoğun olarak yayılan radyasyon, 6 Ağustos1945 günü Hiroşima’ya ve  9 Ağustos1945 günü Nagasaki’ye atılmış olan atom bombalarında örnekleri görülmüş olduğu gibi, anında öldürücü ve sakatlayıcı etkilerinin yanıda, uzun vadede de, halen zararlı etkilerini sürdürmektedir. Nükleer enerji santrallarında, atom denizaltılarını hareket ettiren santrallarda, bu radyasyon etkisi denetim altına alınmaktadır ama, Çernobil’de olduğu gibi kazalar herzaman mümkündür. Böyle durumlarda serbest kalan radyasyon, çevreye yayılarak, bir Hiroşima veya Nagasaki bombasının yaptığı öldürücü radyasyon etkisini yapabilmektedir. Yine insanları ve diğer canlıları dikkate almadan yapılan nükleer bomba deneyleri ve daha önce de belirtilmiş olan DU cephanesi, çevreye aynı ölçüde tehlikeli radyasyon yaymaktadırlar...

 

Tıp biliminde kullanılan fotoğraf teknikleri, rontgen aletleri, özellikle kanser tedavisinde kullanılan ışınlama, cerrahlıkta ve yine endüstride kullanılan laser, özellikle hanımların kararmak için kullandıkları solarium, eloktromanyetik alanlar, mikrodalga fırınları, televizyonlar, yangın alarmları, eloktronik saatler, elektrik süpürgeleri, mobil telefonlar ve bunların temel istasyonları, ragyoaktivite kaynaklarıdırlar. Özellikle solarium aletleri çok tehlikelidirler... Şüphesiz atom enerjisinin ve radyasyonun tümüyle zararlı olduğunu iddia etmek yanlıştır. Atom bombaları, diğer nükleer silahlar ve DU cephanesi, kullanıldıkları zaman, alabildiğine zararlı etkiler yaratırlar, kitle katliamlarına ve diğer tarifsiz acılara kaynaklık ederler. Buna karşın, nükleer enerji, aynızamanda insanlığın yaşamını kolaylaştıracak alanlarda, toplumu rahatlatacak ve daha fazla özgürleştirecek alanlarda, başta elektrik üretimi olmak üzere birçok yapıcı hizmette kullanılabilmektedir. Bu gerçeğe karşın, -konu ile ilgili bilim adamlarına göre- henüz bu teknolojiler yeterince ileri değillerdir, Ölümcül kazaları engelleyecek kesin bir denetim pek kolay olmamaktadır. Diğer yandan daha önce de belirttiğim gibi, X- ışınları tıpta fotoğraflamada, mammography de kullanıldıkları gibi, bazı izotoplar, moloküllerle ilgili bilimsel araştırmalarda işe yaramaktadırlar. Radyoaktiv karbon, arkeoloji biliminde eski kentlerin, değişik bulguların yaşlarını tesbit etmekte kullanılmaktadır. Gamaışınları, gıdaların ve tıbbi aygıtların sterelize edilmelerinde (mikroplarının öldürülmesinde), aygıtların temizlenmelerinde kullanılmaktadır. Kansere neden olan radyasyon, aynızamanda kanserli hücrelerin yokedilmesinde de kullanılmaktadır. Buna karşın, sözkonusu işlem sırasında da, başta iktidarsızlık ve kısırlık olmak üzere zararlı yan etkiler ortaya çıkabilmektedir. Yani, radyasyonlu çay içen bakanın dediğinin aksine, radyasyonun çok az ve kontrollu dozları bile cinsel gücü arttırmamakta, tam tersine yoketmektedir.

 

Rontgen aygıtlarında insana zarar vermeyecek ölçüde kullanılan X- ışınları,  radyasyonun ışın biçiminde olanıdır ve bu elektromanyetik radyasyonun bir örneğidir. Rontgen aygıtını sürekli kullanan hekimler veya teknik elemanlar, fazla doz alabildikleri için, kendilerini kurşun bir zırhla korumak zorundadırlar. Belirli dalga boyuna sahip ve görülen ışık gibi olan ve Gama adını alan radyasyon türü de, aynen belirli dalga boyundaki X- Işını gibi elektromanyetik radyasyon türünün bir örneğidir. Zaten bu tür, “Gama- ışını” olarak anılmaktadır. Bunların her ikisi de, X- ışınları ve Gama- ışınları, uzun mesafeler alma yeteneğine sahiptirler. Yine her ikisi de insan gövdesinden ve aleminyum tabakadan geçebilirler ama, kurşun bir tabaka tarafından durdurulabilirler... Diğer yandan, AlphaBeta ve Neutron (Nötron) adlı radysyon türleri, mikroskopik parçacıklar halindedirler. Alpha parçacıkları, iki Proton ve iki Nötron’dan oluşmuşlardır. Radyoaktiv kaynaklarından pek uzağa gidemezler, bir dosya kağıdını, elbiseleri ve insan derisini geçemezler... Aslında DU  cephanesinin ateşlenmesi ile bolca yayılan Alpha parçacıkları,  başka biçimlerle, solunum yoluyla vs. alınıp akciğer hastalıklarına, diğer iç hastalıklara, değişik kanser türlerine neden olurlar, Bunlar, rüzgarlar, sular tarafından taşınabilirler. Diğerleri gibi atom çekirdeğinden gelen Beta parçacıkları -daha önce büyüklüğü kıyaslamalı verilmiş olan- alabildiğine küçük elektron kadardırlar ve onlar da çok uzağa gidemezler. Bunlar, Beta parçacıkları, insan dokusuna 1.27 cm kadar nüfuz edebilirler ama, kalın bir kitap, bir aleminyum levha tarafından durdurulabilirler. Tüm bunların en nüfuz edici, en içe işleyici olanı, Neutron (Nötron) parçacıklarıdır. Neutron (Nötron) parçacıkları, kurşunu dahil, yukarıda anılmış olan tüm nesneleri geçebilirler. Nötron parçacıkları, ancak kalın bir betonarme duvara takılabilmektedirler...

 

Alınan doza göre radyasyonun etkileri şöyle özetlenebilir... Yukarıda verilmiş olan rem veya miliremölçüsünden farklı olarak 10 bin milisievert (mSv) veya 10 Sievert  (Sv) kadar bir radyasyon dozu, derhal, ani olarak şidetli miğde bulantısına ve kandaki akyuvarların sayılarında azalmaya neden olur. Ve bu doz birkaç hafta içinde kişiyi öldürür. İki ile on Sievert (Sv) arasındaki dozlar ise, kısa vadede şiddetli radyasyon rahatsızlıklarına neden olurlar ve daha uzun vadede benzer biçimde öldürücü etki yapabilirler... Biraz daha ayrıntıya girecek olursak, 1 Sv kan kanserine ve ilerleyen yıllarda başka kanser türlerine neden olabilir; 2- 5 Sv miğde bulantısına, saç dökülmesine, kanamalara, ve birçok durumda ölüme neden olur. Bilinen, 6 Sv ve daha fazla dozların yüzde 80 vakada iki aydan daha az bir zamanda ölüme neden olduğudur. Yine 8 Sievert  (Sv) kadar bir dozun kesin öldürücü olduğu bilinmektedir. Hemen öldürücü dozların dışında sıralanan dozların hepsi kanser nedenidir aynızamanda... Kadınların ve gençlerin hastalanma riskleri daha fazladır. Cinsiyete ve yaşa bağlı olarak radyasyon alan her yüz kişiden 15 ile 28 kadarı kanserden ölmektedir. (1 Sv = 100 rem; rem, rutin radyasyon dozu; 1 mSV = 1/ 1000 Sv)

 

Daha önce Kuzey Amerika’da kişi başına yılda 300 milirem veya 3 milisievert doğal radyasyon olduğunu yazmıştım... Kısa dönemde alınan 50 milisievert veya yılda 100 milisievert dozun tehlikesi olduğu konusunda bilimsel kanıt yoktur... Aslında, radyasyon (ışın) biliminin 100 yıllık bir tarihi vardır. Alman bilim adamı Wilhelm Conrad Röntgen (1845- 1923), buluşu ile ilgili olarak 1901 yılında Nobel fizik ödülünü kazanmıştır... Ölçü olarak kullanılan “Rem” ve “Sievert” deyimleri, konu ile ilgili farklı bilim adamlarının ölçümlerinden kaynaklanmaktadır. Bunlardan İsveçli bilim adamı Rolf Sievert’in (1896- 1966) ölçüsü Sievert, alınan etkili radyasyon dozunun biyolojik radyasyon etkisinin fiziki durumla karşılaştırılmasının hesabıdır... Her iki ölçünün birbirlerine oranları, 1 Sievert (Sv) eşittir 100 Rem veya 1Rem eşittir 0,01 Sievert biçimindedir.

 

Kanserli hücrelere yönelik radyasyon tedavisi sırasında kadınların adet (aybaşı) durumları düzensizleşmekte veya tamamen durmaktadır. Aynı tedavi erkeklerde sperm azalmasına neden olmaktadır. Prostat kanseri tedavisinde kullanılan radyasyon, kanserli hücreyi öldürerek yaşamı kutarabilmektedir ama, aynızamanda kişinin tüm cinsel yaşamına da sonverebilmektedir. Bu tedavi, erkeklerde, impotence (iktidarsızlık) nedeni olabilmektedir. Sözkonusu tedavi kadınlarda, olgunlaşmamış yumurtaları tahrip etmektedir. Düşük radyasyon hem kadın ve hem de erkek için kısırlık nedeni olmaktadır. Biraz daha yüksek dozlar, gebe kadınlarda düşüklere, ölü doğumlara kaynaklık etmektedir. Radyasyon Etkilerini Araştırma Fonu’nun (RERF) Atom bombasının atılmasının ardından Hiroşima’da yaptığı geçmişle karşılaştırmalı bir araştırmaya göre, radyasyon etkisiyle kromosomların tahribi sonucu meydana gelen kusurlu veya eksik doğumlar alabildiğine artmıştır. Aslında, DU cephanesinden yayılan radyasyon nedeniyle anormal görünümlü sakat çocukların doğumları Irak’ta da günlük olaylardan olmuştur, olağanlaşmıştır. Ayrıca, radyayon almış anne ve babalardan gelen çocukların zihinsel gelişmelerinde yavaşlama ve zeka gerilikleri gözlemlenmiştir.

 

c-    c- 6) Basra’dan Dr Cevad al- Ali’nin 1991’den 2003’e uzanan süreç ve sonrasında DU’nun Irak’ta yaratmış olduğu ölümcül etkiler üzerine anlattıkları ve DU cephanesinin Afganistan’daki etkileri üzerine çok kısa notlar

 

Önce daha kısa olanla, Afganistan’daki gelişme ve DU cephanesinin Afganistan halkına verdiği zararlar üzerine bir örnekle söze başlayayım... Daha önce, sinbad.nu’deki başka yazılarımda, Jimmy Carter’ın ulusal güvenlik danışmanı olan Zibigniev Brzezinski’nin Afganistan’daki kökten dinci feodal unsurlara yapılacak gizli yardımla ilgili ilk emri, -Sovyetler’in Afganistan’a müdahalelerinden en az altı ay önce- 3 temmuz 1979 günü Başkan Carter’a imzalatığını ve aynı kişinin “Tam o gün Başkan’a bir not yazıp, bu yardımın Sovyet askeri müdahalesine yolaçmak amacıyla yapıldığını izah ettim.”, dediğini yazmıştım. Farklı yazılarımda, sözkonusu feodal unsurlar tarafından ABD ve diğer Batı pazarlarına gizlice sürülen yüklü miktarda eroinlerin ABD askeri nakliye uçakları ile taşındıkları ve kazancın CIA ile paylaşıldığını, yazmıştım. Bu kadın düşmanı feodal savaş lordlarının veya “demokratik” Batı'nın terminolojisi ile “özgürlük savaşcıları”nın, yıllık getirisi 2 milyar dolara yaklaşan büyük eroin gelirlerine ek olarak ABD’den de üç milyar doları aşkın gizli yardım almış olduklarını, ifade etmiştim. ABD destekli savaş lordları, apılan toprak reformunu engelledikleri gibi, kurulmakta olan enerji tesislerini ve fabrikaları yıkarak ülkeyi bir harabeye çevirmişlerdir. Sözkonusu kadın düşmanı eroin tüccarı feodal unsurlar, savaş lordlarının önderi konumundaki, bunlar arasında kurulmuş olan koalisyonun başı konumundki CIA kuklası ve bukalemun lakaplı Hikmetyar,  Türkiye’de  Tayyip Erdoğan’lı fotoğrafı ile tanınmaktadır. Günümüzde, bu satırlar yazılırken, “devlet adamı” olduğunu iddia eden başbakan, Hikmetyar (Hekmetyar) adlı üstadının dizinin dibinde rahatca poz vermiştir... Sonuçta, 15 Şubat 1989’da son Sovyet birliklerinin Afganistan’dan çekilmeleri ile ABD’nin bu ülke üzerindeki politikasında da bir değişiklik başlamıştır... (bak: Yusuf Küpeli, Afganistan’ın işgali yedinci yılını, Irak’ın işgali beşinci yılını doldururken, emperyalist planlar, saldırganlıklar, yalanlar üzerine notlar , http://www.sinbad.nu/isgalafgirak.htm ; Yusuf Küpeli, Bazı silahlı kuvvetlerden ve askeri darbelerden örneklerle ordu-siyaset bağı ve “Ordu siyasetin dışında kalmalıdır!” yalanı üzerine notlar,

 http://www.sinbad.nu/darbeler.htm , 6- g) Pakistan, Zülfikar Ali Butto, Zia-ul-Hak darbesi, CIA ve ISI’nin Afganistan işleri üzerine kısa notlar , Yusuf Küupelı, “Şer üçgeni”, İran, Irak, “Kuzey Kore”, www.sskt.nu/)

 

Saldırgan yıkıcı ABD politikalarının Afganistan ve tüm bölgedeki en büyük işbirlikçisi Pakistan’ın diktatörü Ziya ül- Hak, İran ile yakınlaşma ve tüm Orta Asya’yı içine alan güçlü bir İslam birliği oluşturma düşleri taşımaktaydı. Aynı kişi Afganistan’ın yeni hakimi feodal güçler üzerinde önemli etkiye sahipti. Ziya ül- Hak, -ABD’nin Avrasya ve dolayısıyla Orta Asya hakimiyeti planları ile çelişen- bu düşlerini Amerikalı “dostlarına” açık edecekti. Sonuçta, bindiği uçağa son dakikada ABD elçiliğinden yollanan bir mango sepetinin içine yerleştirilmiş bomba ile, -yanına tüm sadık generallerini de alarak- bu dünyaya veda edecekti... (bak: Yusuf Küpeli, Bazı silahlı kuvvetlerden ve askeri darbelerden örneklerle ordu-siyaset bağı ve “Ordu siyasetin dışında kalmalıdır!” yalanı üzerine notlar,

 http://www.sinbad.nu/darbeler.htm , 6- g) Pakistan, Zülfikar Ali Butto, Zia-ul-Hak darbesi, CIA ve ISI’nin Afganistan işleri üzerine kısa notlar )

 

Ziya ül- Hak’ın sahneden çekilmesinin ardından CIA, Amerikalı Asya uzamanı Selig Harrison’un ifadesiyle, 3- 3.5 milyar Dolar daha yatırarak Taleban’ı örgütleyecek ve bu yeni taşeronunu 1994’de saldırgan bir güç olarak sahneye çıkartacaktır (bak, Yusuf Küpeli, “Şer üçgeni”, İran, Irak, “Kuzey Kore”, www.sinbad.nu/ , Eylül 2002). Başta Şia inancı olmak üzere İslam dininin diğer tüm yollarını nefretle reddeden ve doğumundan itibaren, son ikiyüz yıl içinde tüm bunlara karşı savaşmış olan gerici puritan Muvahhidun (tekci, safcı) veya kurucusunun adı ile Vahabi tarikatının Alt Kıta Hindistan’da bir türevi olarak şekillenen Deobandi tarikatı üyelerinden oluşan Taliban, yeni Pakistan yönetiminin, Vahabi tarikatının merkezi Suudi Arabistan’ın ve ABD’nin desteği ile 1996’da Kabul’u ve 1998’de de Afganistan’ın yüzde 90’ını denetleyebilecektir. (not: Coğrafi bir terim olan Avrasya adı, TV kameraları karşısına çıkan birtakım bilgiç cahiller tarafından, yanlış biçimde, ”Orta Asya ” anlamına kullanılmaktadır. Birtki öertüsü ve diğer canlıları benzerlik gösteren Avrasya coğrafyası, 32nci paralelin kuzeyinde kalan ve Pasifik’ten Atlantik’e dek uzanan devasa alanın adıdır.- Y. K.)

 

CIA’nın yeni politikası ile şekillenen Taleban iktidarının en sadık dostlarından biri de, yine CIA bağlantılı Usame bin- Laden olacaktır. İş ortaklıkları Bush ailesine dek uzanan -Yemen kökenli ve Suudi Arabistan vatandaşı- Laden ailesinin üyesi Usame bin- Laden, Vahabi tarikatındandır. Bu kişi, aynızamanda ne olduğu belirsiz, merkezi bir yönetimi olmayan El- Kaide adlı örgütlenmenin lideri konumundadır...

 

Değişik ülkelerden, yaklaşık 43- 45 ülkeden Afganistan’a gelen 30 bin kadar yoksul genç Müslüman, CIA desteği ile kurulmuş kamplarda eğitilerek El- Kaide denen merkezi bir denetimden yoksun örgüte bağlanacaklardı. Kısacası, El- Kaide’nin mayasında da CIA parmağı açıkça vardır... W. Bush yönetimi, karanlık 11 Eylül 2001 saldırısının “sormluluğunu” CIA yetiştirmesi Usame bin- Laden’e ve El- Kaide örgütlenmesine yükleyerek, Afganistan’a saldıracaktı. İşin aslı, 11 Eylül’den sadece iki ay kadar önce, Temmuz 2001’in başında, Lokal CIA şefi Lary Mitchell, sözde aranmakta olan Usame bin- Laden ile Dubai’de tedavi görmekte olduğu Amerikan hastahanesinde görüşmüştü. Anılan CIA görevlisi Lary Mitchell’de bu gerçeği kabullenmektedir... Afganistan’a yönelik saldırının ardından, El- Kaide ile Saddam Hüseyin ve dolayısıyla 11 Eylül terör olayı arasından “bağ olduğu” ve ayrıca Irak’ın “kitle imha silahları ürettiği” yalanları ile 2003 yılının Mrt ayında bu ülkeye saldırılacaktı. Zaten 1991 yılından beri ABD yönetimleri tarafından büyük bir yıkıma sürüklenmiş, sürekli bombalanarak tüm ekonomik alt yapısı yıkılmış olan Irak’ın halklarına karşı yeniden DU cephanesi kullanılacaktı...

 

Aslında, Afganistan!a ve Irak’a yönelik tezgahın çok önceden hazırlandığı anlaşılmaktaydı. “Faili mechul” 11 Eylül terörü, sadece gerekli bahaneyi yaratmıştı... George W. Bush, "İkiz Kuleler"e ve Pentagon’a yönelik terör provokasyonu bahane yaparak, -çalışma masasına 11 Eylül’den çok önce konmuş olan- Afganistan’a yönelik ABD askeri operasyonunun planlarını eyleme dökmüştü... Orta Asya hakimiyeti ve bölgedeki enerji kaynaklarının Hint Okyanusu’na indirilmesi için büyük stratejik önem taşıyan Afganistan’a taşeronsuz elkoyma eylemini, 11 Eylül’ün yaratmış olduğu yanıltıcı hava içinde yürürlüğe sokulmuştur...“Amerikan Savunması’nın yeniden İnşası” başlığıyla ve  “Yeni Amerikan Çağı İçin Rapor” olarak 2000 yılı eylül ayı içinde yönetime sunulan ve George W. Bush’un Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz gibi şahinlerin de imzasını taşıyan çok uzun rapor, olacakları önceden açık etmekteydi (bak:www.newamericancentury.org/RebuildingAmericasDefenses.pdf ). 

 

Ayrıca, Ahmed Şah Mesut’un, 11 Eylül terör eyleminden iki gün önce, 9 Eylül günü, Afganistan’da karanlık bir süikaste kurban gitmesi de, önemli soru işaretleri içermektedir. Sanki bunların hepsi ayrıntılı bir planın parçaları gibi gözükmektedirler ve öyledir de... Şah Mesud’un öldürülmesi ile Taleban önemli bir rakipten mahrum bırakılırken, Afganistan’a girmeyi planlayan ABD, yeni bir baş belasından, ünü ile halk üzerinde etkili olabilecek ve Taleban’ın yerini alarak kendisi ile pazarlığa kalkışabilecek bir karakterden kurtulmuştu. Başlatılacak yeni dönemde Şah Mesud kolay kontrol edilemezdi ama, Afganistan’ın ABD tarafından işgalini özellikle istemiş olan UNOCOL Konsorsiyumu’nun sadık görevlisi Karzai, gerçek bir ABD kuklası olabilirdi.  Öyle de olacak ve ABD kuklası Karzai, ülkenin başına oturtulacaktı...

 

Zaten 1977 yılından beri -köktendinci feodal unsurlarla birlikte- yıkmakta oldukları bu ülkeye, Afganistan’a, 7 Ekim 2001 günü başlattıkları saldırıları, sonderece acımasız olacaktı. Pentagon, herzaman yaptığı gibi, ülkeye, Afganistan’a, önce, onbinlerce ton bomba yağdıracaklardı. “Halı Bombardımanı” adını vermiş oldukları bir yöntemle, her karış toprağı dümdüz edeceklerdi... USA Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, tüm pazarlık ve teslim olma taleplerini geri çevirerek, Taliban’ın yanında savaşırken yakalanan Arab esirlerin öldürülmelerini emretmişti. Bunların 400 kadarı Cenk Kalesi’nde ve daha fazlası da Tora Bora’da yakalandıktan sonra katledileceklerdi. Cenevre Anlaşmaları’nın gelmiş geçmiş tümü USA yönetimi tarafından çiğnenmiş olması gibi, Afganistan’ın işgali sırasında da sözkonusu anlaşma dikkate alınmayacaktı. Zaaten, tüm bu nedenlerle Washington yönetimi, Uluslararası Ceza Mahkemesi projesine düşmanca yaklaşmıştı. Yabancı ülkelerde operasyonlar düzenleyen ve savaş suçu işleyen Amerikan askerlerinin tarafsız uluslararası bir ceza mahkemesinde yargılanmaları, USA yönetimince reddedilmişti. Avrupa ülkeleri, USA’nın bu baskısı karşısında boyun eğmişlerdi. İşin aslı, Avrupa yönetimleri de bu konuda sonderece ikiyüzlü davranmaktaydı... ABD’nin savaş planları, Hazar havzasının ve Orta Asya enerji kaynaklarının ve yollarının tam ortasındaki Afganistan ile sınırlı kalmayacaktı. Pentagon, Orta Asya’nın ve Alt Kıta Hindistan’ın arka kapısı konumundaki Basra Körfezi’ni tutan ve ayrıca kuzeyi de Kafkaslar ve Ortadoğu açısından büyük stratejik önem taşıyan petrol zengini Irak’a da yönelmişti.

 

Vaktiyle Taleban’a dolar akıttığı bilinen Orta Asya Petrol-Boru Hattı Konsorsiyumu UNOCOL, Afganistan’a saldırının arkasındaki en önemli güçlerden bir diğeri olmuştu. UNOCOL’un boru hattı, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan ve Rusya’da varolan bölgesel petrol-boru hattı altyapısının bir parçası olacaktı. UNUCOL tarafından planlanan 1,040 mil uzunluğundaki petrol-boru hattı, Türkmenistan’ın kuzeyindeki Chardzhou’dan başlayıp Afganistan içinden güneydoğuya doğru inerek Pakistan kıyısındaki bir terminalden -Hint Okyanusu’nun uzantısı olan- Arap Denizi ile buluşacaktı. Sözkonusu boru hattının 440 mili, Afganistan’ın içinden geçecekti. (Daha ayrıntılı bilgi için bak:www.house.gov/international_relations/105th/ap/wsap212982.htm ).

 

Vaktiyle Taleban’ı yaratabilmek için bir kalemde 3- 3.5 milyar dolar yatırmış olan ABD yönetimini ilgilendiren, bu ülkedeki “demokrasi” ve “insan hakları” değildi şüphesiz. ABD yönetimleri gerçekten “demokrasi” sevdalısı olsa, yukarıda özetlenmiş olan katliamları gerçekleştirmezdi herhalde. Saldırılarına sahte propoganda malzemesi yaptıkları “demokrasi” ve “insan hakları”nı düşünenler, etkisi 4.5 milyar yıl kalacak olan DU cephanesi kullanmazlardo. Saldırganların asıl dertleri, Rusya ve İran’ı süreçten dışlayarak sözkonusu boru hattı için güvenlikli bir koridor oluşturmaktı. Saldırganların asıl amaçları, her yöne geçitler üzerindeki Afganistan’da stratejik hava üsleri de kurarak, aralarında Rusya’nın ve Çin’in de olduğu tüm bölge devletleri üzerinde tehdit oluşturabilmekti. Zaten Afganistan’ı bombalayan ve başta tarihi Kabil kenti olmak üzere ülkeyi baştan aşağı yıkan ABD yönetimi, alabildiğine yoksullaşan Afgan halkının yararına bu ülkeye tek bir çivi dahi çakmış değildir. Yaklaşık 3.5- 4 milyon nüfuslu Kabil’de, Almanlar’ın hediyesi bir ambulansın dışında aynı tipte başka araç yoktur (Sözkonusu gerçek, 2004 yılı sonu itibariyledir.). Tekrarlamak gerekirse, Afganistan’ın başına oturtulan aşiret reisi Karzai’de UNOCOL’un bilinen has görevlisinden başkası değildir.

 

Daha önce sözünü ettiğim “Savaşın çevreye etkileri” adlı konferansın 24 Nisan 2004 günü yapılan tekrarında, “Uranyumlu silahların Irak ve Afganistan’da sivillere ve çevreye tahribatları” konulu bir konuşma yapan Toronto’daki  Uranyum Tıbbi Araştırma Merkezi (UMRC) araştırmacısı Tedd Weyman, saldırıdan sonra dört kez Afganistan’a gittiğini anlatmıştır... Weyman’a göre sözkonusu her iki ülkeye (Afganistan ve Irak) yolculuk sağlık açısından büyük riskler içermektedir. Sözkonusu ülkelerin bazı bölgelerinin radyasyonla zehirlenmiş sularını içmek, çok tehlikelidir. Yine aynı yerlerde özel maskeler olmadan dolaşmak tehlikelidir...

 

Weyman’ın gösterdiği ünlü Der Spiegel dergisinde de yayınlanmış olan ait iki fotoğrafta, biri Mezar- ı Şerif’e, diğeri ise Bağdat’a atılan bombalardan simsiyah bir toz bulutunun yükseldiği yansımaktadır. Bu bulut, rüzgarlarla çevreye yayılacak olan uranyum oksitten veya radyasyonlu parçacıklardan başka birşey değildir... Afganistan’da, Celalabad’da bir köye, aynı radyasyonlu tozdan gelir. Başlarına geleceklerden habersiz halk, dışarıdadır. Aradan 24 saat geçince, köy halkının ağızlarından ve burunlarından kan gelmeye başlar. Birkaç gün içinde köylülerin hepsi ölürler... Zaten bombardımanın daha ilk günlerinde, Pentagon’a bağlı uçaklardan ve gemilerden atılan füzeler Afganistan’da dört bin sivili öldürmüşlerdir... Yine Tedd Weyman’ın anlatımıyla, 2003 baharında başlayan ABD saldırısının ardından, Dicle’nin ve Fırat’ın Basra Körfezi’ne (veya diğer adıyla Pers Körfezi) dökülürken oluşturdukları doğurganlığın simgesi geniş zengin deltanın iki ana kolunu oluşturan su, uranyum oksitle zehirlenmiş olarak uzun süre simsiyah akmıştır. Saldırıdan dört ay sonra bölgeye giden Tedd Weyman, bu gerçeğe kendi gözleriyle tanık olmuştu.

 

Tüm Ortadoğu ve Orta Asya mitolojilerinde 21 Mart günü, yaşamın yeniden başlayışı, hayatın yeniden doğuşu olarak, İrani bir adla “NevRuz” olarak kutlanır... ABD yönetimi, PentagonBirleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 5 Mart 2003 tarihli askeri müdahaleye izin vermeyen kararına karşın, silah kontrolörlerinin başı konumundaki İsveçli Hans Blix’in Güvenlik Konseyi’ne sunduğu “Irak’ta kitle imha silahı bulunamadığını belirten ve daha zaman isteyen” 7 Mart 2003 tarihli raporuna rağmen, Amerika dahil dünyanın her köşesinden yükselen onmilyonlarca insanın protesto çığlıklarını karşın, 21 Mart 2003 gününün başlangıcında, geceyarısı saat 02.30’da, başta Bağdat olmak üzere Irak’ın büyük kentlerine yönelik ağır ABD bombardımanı başlatılmıştır. ABD, yaşamın yeniden doğduğu gün, 21 Mart günü, Irak halkının üzerine ölümü yağdırmıştır. Pentagon, Irak halknın üzerine, binlerce güdümlü füze, binlerce ağır bomba ile ölümü yağdırmıştır... Her biri 25 ton bomba ve 20 güdümlü füze yüklü sekiz B- 52 ağır bombardıman uçağı, İngiltere’deki üslerinden kalkıp, “halı bombardımanı” olarak bilinen saldırı ile Irak’ta her karış alanı yıkarken, körfezdeki uçak gemilerinden kalkan 250 uçak daha ilk gün 1000 çıkış (sorti) gerçekleştirmiştir...

 

Irak’a yönelik olarak başlayan bombardıman sıasında, pazar yerlerine, halkın arasına düşen dev “Bunker Buster” bombaları ile, dolu gibi yağan 250, 450 ve 900 kiloluk bombalarla, kitle kırımı yapılmıştır. Halkın üzerine yağmur gibi yağan bombalar, yaşlı, kadın, çoluk-çocuk ayırmadan insanları öldürmüştür. Daha önce de bilinçli olarak bombalanıp yıkılmış olan Irak’ın elektrik santralları, barajları, petrol üretimi dışındaki tüm ekonomik alt yapısı yeniden ve yeniden çok daha ağır biçimde yıkılmıştır. Petrol tesislerine ve üretimine dokunulmamıştır, çünkü, savaş sonrasında, işgalle birlikte, Irak petrollerine elkonacaktır... Bu satırlar yazılırken aradan tam birbuçuk yıl geçmiş olmasına karşın, Irak’ın acımasız yıkımı, bombardımanı sürmektedir ve sivil halktan kayıpların sayısı 40 bini aşmıştır(bak: önemli not)... Yaratılmış olan  radyasyon kirliliğinin yanında, ağır bombardıman nedeniyle kanalizasyon sistemleri, içecek temiz su şebekeleri, halkın yaşamı ile ilgili herşey tahribolduğu için, salgın hastalıkların yolları açılmıştır. Şimdiden, saldırının ve işgalin ardından geçen birbuçuk yıl içinde, sIrak’ın yıkım için harcanan, 150 milyar doların üzerindedir. Irak’a yapılmış olan saldırının masrafı, sonuçta, tirililyon dolarları bulurken, saldırının başlamış olduğu 21 Maert 2003 gününden Ocak 2004’e dek, , işgalin ilk dokuz ayı içinde, 67 bin kadarı sivil halktan olmak üzere 110 bin Iraklı katledilmiştir...

 

İnternet o0rtamında yeralan bilgilere göre, 2003 yılından 2019 yılına dek, işgal ve işgale bağlı nedenlerle 600 bin Iraklı yaşamını yitirmiştir. Bu satırları yazanın tahminine göre, sözkonusu rakamın bir milyonu aşmış olması gerekir. Özellikle elektrik santrallarını, su dağıtım şebekeleri ve kanalizasyon sistemleri gibi toplumsal- ekonomik alt yapı tesislerini hedef almış olan ABD bombardımanları sonucu yayılan kolera salgınları ve diğer bulaşıcı hastalıkların da etkileriyle; onbinlerce vinsan yaşamını yitirmiştir. Kalıcı radyasyon etkisi yaratmış olan “Tüketilmiş Uranyum”lu mermiler nedeniyle alabildiğine artmış olan kanser hastalıkları sonucu, binlerce insan ölmüştüğr. İşgal nedeniyle parçalanmış olan toplumsal yapının ürettiği acımasız terör ve sivil halkın yoğum bulunduğu yerlerde, pazar yerlerinde, ibadethaleler de patlatılan bombalar sonucu, onbinlerce sivil insan yaşamını yitirmiştir. Kısacası, ABD saldırısı, ABD işgali ve bunun yaratmış olduğu sonuçlarla bağlantılı olarak, muhtemelen, bir milyonu aşkın Iraklı insan yaşamını yitirmiştir... Ayrıca, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komserliği’nin (UNHCR) raporuna göre, 2007 yılı itibariyle, iki milyona yakını yurt içinde olmak üzere yaklaşık beş milyon Iraklı göçetmek, evini terketmek zorunda kalmıştır. Durmayan terör nedeniyle ve ülkedeki politik destabilizasyonu arttırarak Irak’taki askeri varlığını sürdürmek ve ayrıca Suriye’ye de girerek bölgede kontrolu sürekli kılmak isteyen ABD’nin, “Irak İslam Devleti” (ISIS) denen kökten dinci örgütü kurdurtup beslemesi, Irak’ın kan kaybını arttırmıştır.  “Irak İslam Devleti” denen örgütün CIA- MOSSAD üretimi olduğu zaten bilinmekteydi ama, son ABD başkanı Trump’ta, sözkonusu örgütün bizzat Obama ve Hilary Clinton tarafında kurdurtulmuş olduğunu açıkça ifade etmiştir. ABD’nin yanında İsrail, Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri tarafından da beslenip silahlandırılan ISIS’in saldırıları sonucu, Irak’taki göçün hacmi büyümüş, ölümlerin sayısı artmıştır.... 

 

Irak’ın yıkımı 21 Mart 2003 günü başlamamıştır. Nükleer silahlar katagorisine dahil olan, radyasyon ve kimyasal etkisi bulunan DU (“Tüketilmiş Uranyum”) cephanesinin de bol miktarda kullanıldığı Irak’a yönelik saldırı, asıl olarak 1991 yılının başında, 16 Ocak’ı 17 Ocak’a bağlayan gece başlamıştır. Aynı gece binlerce çıkış (sorti) yapan uçaklarla başta Bağdat olmak üzere tüm büyük kentler yerlebir edilirken, bu ülkenin halkına karşı açıkça kitle imha silahları kullanılırken, Suudi Arabistan’a üstlenmiş 600 bini aşkın asker de, “Çöl Fırtınası” adı verilen kara operasyonunu başlatmıştır... Daha önce ifade etmiş olduğum gibi, Irak’ın işgalinin ardından geçmiş olan birbuçuk yıl içinde, sIrak’ın yıkım için harcanan para 150 milyar doların üzerinde olmuştur. Maddi hesabı imkansız ölçüdeki yıkımın ve talanın yanında, süren yıkım ve daha sonra Irak’ı kontrol altında tutabilmek için, dört trililyon dolar civarında harcama yapılmış olduğu bilinmekteydi.  Yanız, ABD başkanı Trump, 27 Ekim 2019 Pazar günü yapmış olduğu konuşma sırasında, Suriye’yi de içine alan tüm Ortadoğu için sekiz trililyon dolar harcama yapmış olduklarını açıklayıp, bölgeden çekilmek istediklerini belirtecekti... Yıkım için harcanmış olan bu sekiz trililyon dolar ile, birbuçuk milyar aç insanın ve bir milyar susuz insanın sorunları çözülebilirdi. Aynı parayla,  yayılan salgın hastalıklar engellenebilir, atmosfere yapılan karbon salınımının önüne geçecek teknolojiler geliştirilebilir ve daha birçok sorun çözülebilirdi... Kısacası, biryerler yıkılırken, ABD’nin vergi mükelleflerinin ödemeleri ve dünya düzeyindeki emperyalist sömürüden elde edilenler, çoğunlukla, ABD’nin askeri- endüstri komplekslerinin ve fosil enerji tekellerinin kasalarını doldurmuştur...

 

“Çöl Fırtınası”nın bitiminin ve Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesinin ardından da Irak’ın bombalanması 10 yılı aşkın süre aralıksız sürmüştür, ölümcül radyasyon yayan DU (Tüketilmiş Uranyum) cephanesi de kullanılarak devametmiştir. İki büyük saldırı arasında geçen 12 yılı içinde Irak aralıksız 400 bin kezden daha fazla bombalanmıştır. Aynı süre içinde uygulanan ambargo ile birlikte ülkede kendini gösteren gıda yetersizliği ve ilaç yokluğu nedenleriyle beş yaşın altında 500 bini aşkın çocuk ölmüştür... Artık, aralarında ABD dışişleri bakanı Colin Powel’ın ve savunma bakanı Donald Rumsfeld’in de olduğu yöneticiler, 21 Mart 2003’de başlayan saldırıya sözde gerekçe yapılan kitle imha silahlarının Irak’ta bulunmadığını kabuletmektedirler. Yine aynı ABD’li yöneticiler, Irak yönetiminin El- Kaide ve 11 Eylül terör eylemi ile bağının olmadığını itiraf etmektedirler.Onlar, Irak’a yönelik aaldırıya sahte gerekçe yapılan yalanın sorumluluğunu CIA ve MI-6 gibi istihbarat örgütlerinin omuzlarına yüklemeye çalışmaktadırlar...

 

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’da Irak’a yönelik saldırının meşru olmadığını ilanetmiştir ama, sözkonusu örgütün kamu oyunu etkileme dışında ABD’yi pratikte durdurabilecek bir gücü henüz yoktur... Irak halkına yönelik saldırıya gerekçe yapılanların tümünün de yalan oldukları artık ayan beyan ortadadır. Buna karşın, saldırganların, kitle kırım silahlarını acımasızca Irak halkına karşı kullanmış oldukları ortadadır. Özellikle orta ve güney Irak, bir nükleer çöplüğe, radyasyon tarlasına dönüşmüştür. Bu gerçekler tüm kanıtları ile bilinmektedir.

 

Bu metnin başlangıcında anılmış olan seri konferansların ilki, 22 Nisan 2004 günü, Karolinska Enstütüsü’nde; ikincisi, 23 Nisan günü  Meclis’te; sonuncusu ise, 24 Nisan 2004 günü halk eğitim merkezi olan ABF’de yapılmıştı. konuşan Profösör Cevad al- Ali, diğer konuşmacılardan farklı olarak yaklaşık sekiz yıl Bu sonuncusunda, ABF’de yapılmış olan toplantıda, İran- Irak savaşını, “Birinci Körfez Savaşı”; Ocak 1991’de başlayan ABD saldırısını, “İkinci Körfez Savaşı”; ve Mart 2003’de başlamış olan son ABD saldırısını ise, “Üçüncü Körfez Savaşı” olarak adlandıranlar olacaktı. ABD’nin içinde yeraldığı ve her iki tarafa da silah sattığı alabildiğine yıkıcı İran- Irak savaşını ve 1991 yılına girilirken başlayıp günümüzde halen sürmekte olan trajediler dizisini canlı olarak yaşamış olan onkoloji profösörü (tümörlerle ilgili bilimin profösörü) ve Basra Bölge Hastahanesi Başhekimi Profösör Cevad al- Ali“Körfez Savaşı’nın ardından Basra bölgesinde görülen kusurlu doğumlar ve lökemi/ kan kanseri” konulu konuşmasında şunları anlatacaktı... (Burada kastedilen “Körfez Savaşı”DU cephanesinin kullanıldığı 1991 ve 2003 ABD saldırıları ve ikisi arasındaki dönemdir. Cevad al- Ali, bunlara, “İkinci ve Üçüncü Körfez Savaşları”demektedir.)

 

Cevad al- Ali’ye göre, Amerikalılar, 1991 yılından 2003 yılına dek geçen 12 yıllık süre içinde Irak’a karşı 800 ton DU (Tüketilmiş Uranyum) cephanesi kullanmışlardır. Cevad al- Ali’nin çalıştığı hastahane, 1991 saldırısında, iki ABD roketinin hedefi olup toptan tahribedilmiştir ve hastalar ölmüştür. Kullanılan 800 ton DU’nun 300 tonu Basra’ya, kalanı da Basra’nın 200 km kadar kuzeyindeki Nasıriye ve çevresine atılmıştır. Buralardaki radyasyon miktarı normalin çok üzerinde imiş...

 

Cevad al- Ali, Basra’da 35 yıl çalıştığını ve daha önce kanser olayına rastlamadığını iddia etmiştir... Kanser nedeniyle ölümler, 1991’den sonra başlamış ve hızla 19 kez artmıştır... Yine Cevad al- Ali’nin anlatımıyla, şimdiye dek bir hasta da sadece tek kanser türüne rastlanırken, artık aynı hasta da iki, hatta üç farklı kanser türüne aynızamanda rastlanabilmekteymiş... Cevad al- Ali, kendi hastahanesinde dokuz hasta da aynızamanda iki farklı kanser türüne, bir hastasında ise üç ayrı kanser türüne birden rastlandığını anlatmıştır... O’na göre bu durum, dünya da yeni ortaya çıkan bir gelişmedir... Basra’da 1998 yılında kanser hastalığı nedeniyle ölenlerin sayıları sadece 34 iken, bu sayı 2002’de 644 olmuştur. Şüphesiz bunlar Cevad al- Ali’nin başhekimi olduğu hastahanede yaşanmış olan  vakalardır sadece. Cevad al- Ali, daha kayıtlara geçmeyen birsürü hasta ve sakat doğum olduğunu anlatmıştır... Cevad al- Ali’nin aynı anlatımına göre, Basra’da 1998’de 100 bin içinde 75 kanser olayına, 2001’de100 bin içinde 116  kanserliye ve 2002’de ise 100 bin içinde 123 kanser hastasına rastlanmıştır.

 

Saçları hafif dökülmüş, ufak tefek ince ve çok esmer bir insan olan Cevad al- Ali, sakat, anormal doğumlarla ilgili, kafasız dehşet verici bebek fotoğrafları göstererek ve bölgedeki radyasyon ölçümleri ile ilgili korkutucu sayılar vererek konuşmasını sürdürmüştür... Aynı hekim, Cevad al- Ali, Cluster Bombaları’nın kullanıldığı alanlardan lökemi (kan kanseri) hastalarının görüldüğünü ve lökemili çocukların babalarının savaşa katılmış askerler olduklarını anlatmıştır. Cevad al- Ali, üç ile on yaş arasındaki kollarını ve başka organlarını yitirmiş korkunç çocuk resimleri göstermiştir. O, olağanüstü iri, iğrenç, tüm kafayı bir şapka gibi saran tümör fotoğrafları göstermiştir. Sonunda Cevad al- Ali, elini başına götürerek, kendisinde de bir tümörün başlamakta olduğuna işaret etmiştir... (Cluster Bombaları, yere az bir mesafe kala havada patlayarak, toprağa binlerce -tuzak niteliğinde- küçük bomba yayan ve özellikle çocuklar için, siviller için çok tehlikeli olan bombalardır.)

 

Sorular bölümüne geçilince, dayanamayıp ilk ve son kez elimi kaldıracaktım... ABD’nin 16 Ocak 1991 geceyarısı başlayan saldırısı, Cevad al- Ali’ye göre ”İkinci Körfez Savaşı”, diğerlerine göre ise "Birinci Körfez Savaşı” sırasında Amerikan askerlerinin DU cephanesinden yayılan radyasyona karşı koruyucu giysiler ve maskeler kullanmadıkları ve hastalandıkları biliniyordedikten sonra şöyle devam edecektim… "ABD güçlerini, 21 Mart 2003 günü başlattıkları saldırı sırasında aynı cephaneye, DU cephanesine karşı askerlerine koruyucu giysiler ve maskeler dağıttılarmı?", diye soracaktım... Çünkü Pentagon sözcüleri, saldırılarını başlatmadan önce, “Irak’ın nükleer silah ve kimyasal silahlar kullanabileceği propogandasını yapmışlar ve bunların etkilerine karşı askerlerine koruyucu giysiler dağıtmak zorunda olduklarını ve yine aynı nedenle saldırılarının yaz sıcakları başlamadan gerçekleşmesi gerektiğini” iddia etmişlerdi. Sıcaklarda askerlerin koruyucu giysilerle hareket etmeleri olanaksızdı...

 

Aslında Pentagon, hem kendi özel isthbarat kaynakları ve hem de birkısmı ajan olan silah denetçilerinin raporları ile Irak’ın elinde nükleer veya kimyasal kitle kırım silahları olmadığını gayet iyi biliyordu. Bu nedenle ABD ordusu askerlerine koruyucu giysi dağıtmanın gizlenen bir başka asıl nedeni olmalıydı... Şimdi ben bu giysilerin dağıtılıp dağıtılmadıklarını ve dağıtıldılar ise bunun nedenini soruyorum... İkinci sorum ise, Nailer ile ABD yönetimi arasındaki benzerlik üzerineydi… Cevad al- Ali’ye, "Naziler ile Pentagon’un, ABD’nin işleri arasında paralellik olup olmadığı konusunda ne düşündüğünü?" sordum. Cevad al- Ali’ye, "SS ve Gestapo, ölüm kamplarında Ziklon- B gazı ile insanları yoketti; Doktor Mengele, insanlar üzerinde değişik zehirlerin, mikropların, bakterilerin etkilerini araştırdı; Amerikalılar ise DU cephanesinin yaydığı radyosyonun etkilerini hem kendi askerleri ve hem de Irak halkı üzerinde denediler; onlar Irak’ı, yeni silahların deneme labaratuarı olarak kullandılar; Hitler’in yaptıkları ile Pentago’un işleri arasında benzerlikler görüyormusunuz?", diye sordum.

 

Cevad al- Ali, 21 Mart 2003’de başlattılan saldırı sırasında ABD ordusunun askerlerine radyasyona karşı özel giysiler ve maskeler dağıtıldığını ve bunların DU cephanesi ile vurulan hedeflere, tanklara 50 metreden fazla yaklaşmadıklarını anlattı... Böylece, nükleer silahları, kitle kırım silahlarını Irak halkına karşı kullanmayı ve bunların etkilerine karşı kendi birliklerini bir ölçüde korumayı planlayan Pentagon’un saldırısını neden ısrarla yaz sıcakları bastırmadan başlatmak istediği ve “Irak nükleer silah kullanabilir” yalanlarını neden yaydığı şimdi daha iyi anlaşılıyordu... Cevad al- Ali, Irak’a dönmek zorundaydı ve bu nedenle mesleği ile ilgili teknik konuların dışında herhangi bir politik düşünce ileri sürmek istemiyordu; O, bu düşüncesini de açıklamıştı ama, dayanamıyacak ve  ABD yönetimini kastederek, “Bunlar Hitler’den de kötü!”, sözcüğü ağzından kaçıracaktı...

 

Gerçekten bunlar (ABD'de iktidara hakim faşist klik), ellerindeki olağanüstü ileri savaş teknolojisi ile Hitler’den de tehlikeli ve kötüydür. Onlar, Göbels’in beceremediği bir ustalıkla yalanlarını söyleyebilmekteydiler. Yine onlar, Göbels’in sahibolmadığı ileri iletişim teknolojisi ile aynı yalanlarını yayabilmekte ve yüzlerine liberal maskelerini rahatca takabilmektedirler... Onlar, İran, Irak gibi ülkelerin lektrik üretimi için bile olsa nükleer santrallara sahibolmalarını, yaşamlarını kolaylaştıracak ileri teknolojilere sahibolmalarını engellemeye çalışmaktaydılar. Onlar, Ortadoğu’da ileri karakol olarak kullandıkları İsrail’in nükleer silah geliştirmesine yardımcı olmuşlardı ve bu ülkenin yüzlerce atom bombası üretmesine gözyummaktadırlar. Onlar, Çin’e karşı bir güç yaratma hesabıyla Hindistan’a nükleer bomba teknolojisini İsrail aracılığıyla vermişlerdi. Onlar, artık Sovyetler Birliği varolmadığı ve silah teknolojisi açısından en az gelecek 10- 15 yıl içinde karşılarında herhangi bir rakip görmedikleri halde, alabildiğine pahalı “yıldız savaşları” projesini yeniden canlandırmışlardı. Onlar, askeri-endüstri komplekslerin kazançları için, yeryüzünde silahlanmayı sürekli kışkırtmaktaydılar... Onlar, Irak’ın 1972’de petrollerini tamamiyle ulusallaştırmasının ardından Ortadoğu’da kullanmak amacıyla üretmeye başladıkları ve daha sonra rafa kaldırdıkları küçük çaplı taktik nükleer bombaların üretimlerine yeniden başlamışlardı. Onlar şimdi, DU cephanesinden daha tehlikeli silahları üretme peşindedirler... Şaka değil, bu yeşil- mavi küçük canlı gezegeni, çevresinde radyasyonlu bulutlar dolanan bir kurukafaya dönüştürebilecek nükleer savaş tehlikesi herzamankinden daha fazla varlığını korumaktadır. 

 

Yusuf Küpeli

 

yusufk@telia.com

 

Eylül 2004

(önemli not) İsveç televizyonunun 4ncü kanalında (STV 4, http://www.tv4.se/ ) 29 Ekim 2004 Cuma günü yayınlanan bir habere göre, Amerikalı sağlık uzmanları ve Iraklı uzmanlar yaptıkları ortak araştırmanın sonucu olarak, savaşın başlamasından beri geçen süre içinde, 2003 baharından beri ABD bombardımanları sonucu çoğunluğu kadınlar ve çocuklardan oluşan 100 bin civarında Iraklı insanın öldürülmüş olduğunu açıklamışlardır. İsveç'in en büyük haber ajansı olan TT kaynaklı bilgiye göre, sözkonusu gerçekle ilgili araştırma "The Lancet" adlı bilimsel tıp dergisinde basılmıştır. ABD Baltimore'deki Halk Sağlığı Okulu'ndan araştırmacı Johns Hopkins Bloomberg verilen raporun gerisindeki kişidir. Daha önce verilmiş olan yaklaşık "16 bin Iraklı sivilin ve 6 300 askerin ölmüş olduğu" ile ilgili bilgiler gerçeği yansıtmamaktadır. Araştırmacıların işgalden 14 ay önceki ve 18 ay sonraki durumları karşılaştırarak çıkarttıkları sonuca göre, Irak'ta şiddet ölümleri 58 kat artmıştır. -özet: Y. Küpeli

Forskare: Kriget har kostat 100 000 irakier livet
2004-10-29 01:45 http://www.tv4.se/

Sedan Irakkriget började har antalet dödsfall i landet stigit med omkring 100 000 utöver det normala, rapporterade amerikanska hälsoexperter pċ torsdagen. Och mċnga av offren har varit kvinnor och barn.

Bakom rapporten, publicerad i nätupplagan av läkartidskriften The Lancet, stċr forskare frċn Johns Hopkins Bloomberg School of Public Health i Baltimore, USA.

"Försiktiga bedömningar tyder pċ att omkring 100 000 dödsfall utöver det normala har inträffat sedan Irak invaderades 2003", konstaterar forskarna.

"Vċld svarade för de flesta av dessa övertaliga dödsfall, och de flesta vċldsamma dödsfallen orsakades av flyganfall frċn alliansens styrkor", skriver de.

De nya siffrorna bygger pċ undersökningar som forskarna har gjort i Irak. De är avsevärt högre än tidigare beräkningar, som byggt pċ uppgifter frċn tankesmedjor och massmedier. Där har det sagts att antalet civila irakier som mist livet efter invasionen är omkring 16 000 och att de militära förlusterna är cirka 6 300 döda.

Som jämförelse kan nämnas att enligt USA:s försvarshögkvarter Pentagon har 848 amerikanska militärer i Irak dödats i strid eller i attacker medan ytterligare 258 i landet dött i olyckor eller andra händelser som inte direkt hade med krigshandlingar att göra.

"Risken att gċ en vċldsam död till mötes var 58 gċnger högre efter invasionen än före kriget", förklarar experterna. I undersökningarna har drygt 14 mċnader före invasionen jämförts med de snart 18 mċnader som har gċtt efter krigets början.

De flesta vċldsdödsfallen i Irak har den USA-ledda invasionsalliansens trupper stċtt för, uppger en av forskarna, Les Roberts. Och de flesta människor som rapporteras ha dödats av dessa styrkor har varit kvinnor och barn, tillägger han.

TT

 

Kaynaklar:

 

-         Internationell konferens, Krigets miljöeffekter; Exemplen Agent Orange och utarmat uran; Fredag 23 april kl 10- 18, Riksdagshuset; Lördag 24 april kl 10- 16, ABF- huset, Zeta- salen, Sveavägen 41; Thomas Fasy, biträdande professor vid Mount Sinai Medical School i New York. Specialist pċ toxiska och genetiska effekter DU (depleted uranium = utarmat uran); Jawad al- Ali, professor i onkologi och chef för Basra regionssjukhus; Randall Parrish, chef för the Isotope Geoscience Laboratory vid Leicester University; Tedd Weyman, forskare vid UMRC (Uranium Medical Research Center) Toronto; Dr Snezana Pavlovic, chef för the Environmental Monitoring Group, Vinca Institute of Nuclear Sciences, Belgrad; Anders Brahme, professor i strċlningsfysik, Karolinska Institutet, Stockholm; Doug Rokke, f. d. major i USA: armé, f. d. Chef för the US Army Radiological Laborotory och biträdande professor i miljövetenskap vid Jaksonville State University; Dr Hoang Trong Quynh, vietnamesisk läkare samt forskare i Agent Orange och besläktade frċgor, chef för Center for Ecologically Sustainable Agriculture in Hanoi.

-         United Nations Environment Programme (UNEP), Depleted Uranium in Serbia and Montenegro, 2002 Switzerland

-         United Nations Environment Programme (UNEP), Depleted Uranium in Kosovo, 2001 Switzerland

-         United Nations Environment Programme (UNEP), Depleted Uranium in Bosnia and Herzegovina, 2003 Switzerland

-         Dr Hoang Trong Quynh, Dr John Constable, Prof. Nguyen Lan Dung, Prof. Barry Noller, Prof. Dao Ngoc Phong, Dr Alastair W. M. Hay, Public Health, Long- Term Consequences of the Vietnam War, Report to the Enviromental Conference on Cambodia- Laos- Vietnam

-         VAD ÄR UTARMAT URAN?

-         Radiation and Life, www.uic.com.au/ral.htm

-         Uranium Information Centre Ltd., Radiation, http://whyfiles.org/020radiation/fact_sheet.html vs.

-         Sievert, www.wordig.com/definition/Sievert

-         Strċlsjuka, www.stuk.fi/sateilytietoa/sateilyn_terveyshaitat/sv_FI/sateilysairaus/

-         Strċlning och cancer, www.stuk.fi/sateilytietoa/sateilyn_terveyshaitat/sv_FI/syopa/

-         How Will Cancer Affect My Sex Life?, www.cancer.org/docroot/MIT/content/MIT_7_3X_How_Will_Cancer_Affect_My_Sex_Life.Asp

-         Radiation Theraphy for Prostate Cancer Can Cause Impotence,

www.erectile-dysfunction-impotence.org/Radiation-Therapy.html

-         Radiation Terms and Definitions, http://hps.org/publicinformation/radfactsheets/radfact10.html ; http://hps.org/publicinformation/radfactsheets/radfact2.html vs.

-         Naturally Occurring Radioactive Materials (NORM), http://hps.org/publicinformation/radfactsheets/radfact24.html

-         What Can Stand In the Way of Fertility, www.emoryhealthcare.org/HealthGate/14081.html

-         INFERTILITY, www.epigee.org/guide/infert.htnl

-         What’s the risk?, http://whyfiles.org/020radiation/hiroshima2.html

-         Halveringstid, http://susning.nu/Halveringstid

-         Wikepedia, Depleted uranium (DU), http://sv.wikipedia.org/

-         Frċn Svenska kommittén för Vietnam, Laos och Kambodja, SPIRIDDA NYHETER, Mars 2004

-         Former Drill sergant Dennis Kyne, “The munitions are solid uranium” The effects of Depleted Uranium

-         Ted Weyman, URMC- Canada, Abu Khasip to Al Ahqaf: Radioactive warfare in Iraq- Field Investigations Report

-         Gċbor Tiroler, Vapen Med Utarmat Uran Är Brott Mot Folkrätten Ovh Utgör En Hälsofara För Generationer.

- Dr. Nguyen Thi Ngoc Phuong, Prof. Bunro Fujimoto ve Prof. Ryotaro Katsuro, Dioxin, Unforgettable Resdponsibility!, Viet & Duc and World Peace, Ho Chi Mınh City, 2013

 

 

http://www.sinbad.nu/