ana sayfaya ulaşmak için tıkla:

http://www.sinbad.nu/ 

 

katagoriler:

 

Türkiye- politika- ekonomi- tarih 

 

Kültür 

 

Kol ve kafa emekçileri

 

Irkçılık, Faşizm

 

Sovyet Devrimi

 

KAFKASLAR

 

Direnen Irak  & Iraq-english

 

Filistin Memleketimdir

 

Asya, Çin, Güneydoğu Asya, Vietnam, Japonya

 

ABD- AB- 11 Eylül- konspirasyon

 

Latinamerika & Afrika

 

İnsan Hakları

 

Kürtler

 

Balkanlar

 

Türkiye'den yazılar

 

Basından

 

Söylesiler

 

Kriminalite, hırsızlık, haksızlık

 

Sinbad'ı hazırlayan Küpeli hakkında çok kısa bilgi

 

linkler

 

 

Yusuf Küpeli, Radyasyon yüklü mantar bulutunun altında ani, yavaş, tarifsiz acılarla ölümün adı: Hıroşima ve Nagazaki! Ve sürmekte olan tehlike!

 

 

Yusuf Küpeli, Yaşamın ve ölümün emrinde nükleer enerji

 

Yusuf Küpeli, Soykırımlar, sömürgecilik, ırkçılık ve Batı toplumları; Soykırım suçlamaları ve gerçek soykırımlardan kısa notlar; gaz odalarında öldürülenler, yahudiler, çingeneler, ABD, İsviçre; Belçika, Ruanda katliamı ve Katolik Kilisesi; Latin Amerika, Afrika, Kongo, Angola, kısa kısa diğer örnekler ve Batı’nın üst sınıflarının derin ikiyüzlülükleri...

 

Yusuf Küpeli, Dedeler, babalar, oğullar, kızlar... ya da Guantanamo, Abu- Garib ve daha başka gizli merkezlerdeki uygulamaların tarihi- kültürel kökleri Bu yazı ile birlikte verceğim web sayfası adreslerindeki metinler ingilizcedir. Şüphesiz herkes ingilizceyi aynı ölçüde anlayamaz ama, sayfalardaki resimleri rahatca anlayabilir. Bu nedenle ingilizce bilsin- bilmesin yüreği kaldırabilenlere adresleri açıp bakmalarını salık veririm. İnsanlar bu resimlere bakarlarken hemen Abu- Garib’den yansıyan fotoğrafları düşüneceklerdir. Ve ardından, Abu- Garib’deki veya Guantanamo’daki veya bir başka bilinmeyen merkezdeki uygulamaların hiçte istisna ve hatta günümüze ait olaylar olmadığını, vahşetin tarihi- kültürel kökleri bulunduğunu hemen anlayacaklardır.   metnin tamamına ulaşmak için tıkla (not: metinde bazı ırkçı katliam fotoğrafları yeralmaktadır.)

 

http://www.iwchildren.org  (Yerli Amerikan halkının soykırımı)

 

http://www.maafa.org/    (Afrika kökenli Amerikan halkının soykırımı)

 

 

OLAĞAN ve OLAĞANÜSTÜ, KORKU FİLMLERİNİ SIRADAN KOMEDİLERE DÖNÜŞTÜREN GERÇEKLER, DOĞAYA ve İNSANA NÜKLEER- BİYOLOJİK- KİMYASAL SALDIRI- Yusuf Küpeli

 

a- Olağan ve olağanüstü

b- Stockhom’de bir konferans ve önce “portakal gazı”

b- 1. Bilimi insana karşı kullananlar üzerine genel kısa notlar

b- 2. Vietnam, portakal gazı ve Dr Hoang Trong Quynh’in verdiği bilgiler

b-  c- Tüketilmiş Uranyum (DU- Depleted Uranium) içeren mermilerle gelen ölüm

c- 1. DU nedir, nasıl kullanılır? DU üzerine genel bilgiler

c- 2. DU ve 1991 Birinci Körfez Saldırısı’nda olanlar üzerine kısa notlar

c- 3. DU ve Balkanlar

c- 4. ABD ordusu Radyoloji Labaratuarı eski şefi Doug Rokke’ın tanıklığı

c- 5. Atom  ve “seks gücünü arttıran” radyasyon

c- 6. Basra’dan Dr Cevad al- Ali’nin 1991’den 2003’e uzanan süreç ve sonrasında DU’nun Irak’ta yaratmış olduğu ölümcül etkiler üzerine anlattıkları ve DU cephanesinin Afganistan’daki etkileri üzerine çok kısa notlar

Kaynaklar:

 

OLAĞAN ve OLAĞANÜSTÜ, KORKU FİLMLERİNİ SIRADAN KOMEDİLERE DÖNÜŞTÜREN GERÇEKLER, DOĞAYA ve İNSANA NÜKLEER- BİYOLOJİK- KİMYASAL SALDIRI

 

    a- Olağan ve olağanüstü

Olağan ve olağanüstü nasıl tarif edilebilir? Kanımca konuya kişisel, değişik toplumsal katmanlar sınıflar ve en geniş anlamıyla milletler açışısından ayrı ayrı yaklaşmakta yarar vardır. Bir kişi, bir aile ve tüm toplum açısından olağan olması gereken, gündelik yaşamın barışçı biçimde sürüyor olması; insanların işlerine gidiyor, üretiyor, iş arıyor, iyi- kötü karınlarını doyuruyor, sevişiyor, kavga ediyor, konuşuyor, yerli- yersiz tartışıyor, küsüyor- barışıyor ve yarın üzerine, bir yıl sonrası üzerine veya hatta on yıl sonrası üzerine planlar yapıyor olabilmeleridir... Bazı durumlarda ise bunun tam tersi süreçler, şiddetin ve kaosun egemen olduğu ve bir gün sonrasının dahi planlanamadığı yaşam tarzları olağan hale gelebilmektedirler. Malasef bu ikincilerin süre ve sayıları başta ABD olmak üzere emperyalist güçlerin egemenligindeki dünyamızda birincileri aşmaktadır...

 

Şüphesiz yukarıdaki tarif çok daha zenginleştirilebilir. Bütünselliği içinde toplum için olağan olanın içinde, kişiler, aileler, belirli toplumsal sınıflar ve örgütlenmeler açısından olağanüstü sayılabilecek gelişmeler ve hatta değişik trajediler yaşanabilir... Örneğin, toplumsal yaşamın olağan akışı içinde köyünden yeni çıkmış biri için uçağa binmek olağandışı bir olay olabilir ama, aynı iş pilot için günlük yaşamının bir parçasıdır sadece. Eğer aynı uçağa bir göktaşı çarpar ve uçak düşecek olursa, pilot için birdaha hiçkimseye anlatamayacağı olağanüstü bir deney olur bu. Yarı aç- yarı tok yaşıyan birinin piyangodan büyük ikramiyeyi kazanması ve birden kıral sofralarına oturması, sözkonusu değişimin ilk günlerinde onun için olağanüstü mutluluk veren bir gerçektir. Bunun tam tersine, borsada hisse senetleri ile oynayan bir milyarderin ani iflası ve dilenci durumuna sürüklenmesi ise, onu intehara dek sürükleyecek olağandışı bir taihsizlik sayılabilir...

 

Yoksulluk ve çaresizlik duyguları ile mucizeler bekleyen halk yığınlarının özlemlerini doğru tesbit eden  ve bu geniş pazara yönelen Türk, Arap, Hint ve hatta eski İsveç melodramlarında olduğu gibi, fakir güzel bir kızın çok iyi yürekli zengin ve yakışıklı bir erkekle evlenerek yaşamını aniden değiştirmesi, “kurtularak” dipsiz bir mutluluğa ulaşması, kötülerin sonunda felaketlere sürüklenerek cezalarını bulmaları ve hatta kör gözlerin aniden açılmaları, bunların hepsi toplumsal yaşamın olağan akışını etkilemeyecek kişisel veya zümresel olağandışılıklardır. Bunlar, çaresiz ve bilinçsiz insanları sinema perdesinin düşsel kahramanları ile özdeşleştirerek yaşamın acı gerçeklerinden bir an için bile olsa uzaklaştıran, beyinlerini tatlı illizyonlarla afyonlayarak geçici mutluluklar veren düşsel olağanüstü olaylardır... Ve sömürülen, ezilen toplumsal sınıfların değişik iç ve dış etkilerin birikimleri sonucu bir volkanın patlaması gibi ayağa kalkmaları, ya da ezilen bir ulusun beklenmeyen biçimde emperyalist güçlere karşı şahlanması, geçmişte kalan yaşamın olağanlığının dışına çıkan olağanüstü bir gelişme olduğu kadar, sömürenler açısından talihsiz, ayağa kalkanlar açısından ise talihli bir gelişmedir... Bireylerle ilgili örnekler, toplumsal yaşamın olağan akışını etkileyemeyen, sadece kişiler için varolan olağandışılıklardır. Sonuncu örnek, sınıfsal bir kalkışma, devrim veya tam tersine darbeler, karşı- devrimler, toplumsal yaşamın olağan akışı kökten değiştiren olağandışılıklar olarak yansırlar.

 

BBC’nin çevre reportörü Alex Kirby’den aktararak haberi veren 3 Haziran 2004 tarihli Pravda Ru’da, İngiltere’nin en tanınmış bilim adamı Profösör James Lovelock’un, “Bizler dünyanın kendisine karşı savaşmaktayız!”, dediği ve ardından hedefte olduğumuzu belirttiği yazılmaktadır... Aynı profösöre göre insanlar son 60 yıl içinde felaketlere kaynaklık edecek toptan bir iklim değişikliğine neden olmuşlardır... İnsan müdahalesi olmasa da doğadaki süreçler şüphesiz aynı kalmayacaklardır ama, binlerce, onbinlerce yıllık bir süre içinde olabilecek değişiklikleri hastalıklı biçimde 60 yıla sıkıştırmak olağan değildir...

 

Kısacası yukarıda özetlenen olağan ve olağandışı örneklerinin tüm doğal süreçleri ve hatta evrendeki süreçleri de içine alabilecek biçimde zenginleştirilmeleri mümkündür... Örneğin, motivasyonu azami kâr olan emperyalizm aşamasındaki kapitalizmin, bu kapitalizmin özünü şekillendiren mali- sermaye güçlerinin, askeri- endüstri komplekslerin, fosil artıklara dayalı enerji tekellerinin doğayı acımasızca tahribetmesi sonucu, artık fırtınalar, sel baskınları olağanlaşmışlardır. Yüzmilyonlarca, hatta milyarlarca insanın yaşamını derinden etkileyen, yüzbinlercesinin ani ölümlerine neden olan ve yüzmilyarlarca Dolar değerinde maddi zararlara yolaçan doğal felaketler olağanüstü olaylar olmaktan çıkıp, yaşamın olağan birer parçası haline gelmişlerdir.

 

Bilinçli, örgütlü toplumsal müdahale ile bu gidiş durdurulamazsa, gelecek nesiller için olağan, eriyen buzulların etkisiyle önemlibirkısmı sular altında kalmış, kalanı çöle dönmüş, yaşayan türleri ve yaşam sahaları alabildiğine azalmış, çöplüğe dönmüş hastalıklı bir gezegende yaşamak olacaktır. Ya da, güneş sistemindeki, galeksideki, evrenlerdeki şimdiden görülemeyen bazı süreçler, canlılar açısından yepyeni olağandışı olumlu veya olumsuz yeni süreçleri başlatacaktır. Ve bu yeni süreçlerdeki olağan ile olağandışılık eskisinden tamamen farklı olacaktır... Bir uzay gemisinde yolculuk eden insanlar için olağan ile dünya da temiz bir hava soluyarak yaşamını sürdürenler için olağan tamamen farklı olarak algılanacaktır... Örnekler bilgi ve düş gücüne göre alabildiğince arttırılabilirler.... Kısacası, olağan ve olağandışı, kendi içinde göreceli olduğu kadar, birbirleri ile bağlantılı farklı katagoriler içinde gelişen olgulardır aynızamanda. Ve yine şühesiz bunlar -insanlar açısından- mutluluk ve acı veren olaylar olarakta sınıflandırılabilirler...

 

Peki, günümüz Afganistan’ı, günümüz Irak’ı, 1990’lı yılların Yugoslavya’sı, 1973 yılı öncesi Vietnam’ı, 1950’li yılların Kore’si, 1939- 45’li yılların dünyası ve daha sayılması uzun bir liste oluşturacak değişik zaman dilimleri ve coğrafyalar için olağan olan nedir? Böyle bir dünyada olağan, milyonlarca ve milyonlarca masum insanın, kadınların, çocukların, gençlerin, yaşlıların ölümlerine yolaçan bombardımanlardır; kitle katliamlarıdır. Duş almaya gidiliyor sanılırken Ziklon- B gazı ile gelen ölümlerdir. Hiroşima'da ve Nagazaki’de bir anda yüzbinlerce insanı yokeden atom bombaları ve yıkılan kentlerle birlikte tahribolan doğadır. İnsanlarla birlikte doğayı da yokeden “portakal gazı”nın halen sürmekte olan ölümcül etkileridir. Tüketilmiş Uranyum (DU) ile gelen ani ve ayrıca yavaş ölümlerdir. Aynı nedenle hilkat garibeleri doğuran analardır; birden artan kan, akciğer, karaciğer ve cilt kanserleridir olağan sayılan.

 

Artık Ortadoğu’da, Balkanlar’da ve Afganistan’da eskiden olduğu gibi tertemiz bir havayı ciğerlere çekmek olağan değildir. Tam tersine, etkisi 4.5 milyar yıl içinde ancak yarıya inecek olan radyasyonu yutmak olağandır. Giderek sayıları artan coğrafyalarda olağan, radyasyonlu ve kanserli bir yaşamdır artık. Olağandışı olan ise, güvenlikli, korkusuz ve sağlıklı bir yaşam sürdürmektir. Ve olağandışıyı olağanlaştıran Pentagon “demokrasisi” ve “özgürlükleri” ile tanıştırılıp “kurtarılan” Irak’ta artık olağandışı, insanların uykularının bomba ve silah sesleriyle bölünmediği ölümsüz bir gün yaşamalarıdır. Uluslarüstü tekellerin öncü gücü Pentagon’un çizmeleri altındaki böyle bir dünyada olağandışı, Hitler’in mirası üzerine oturarak "bin yıllık dünya imparatorluğu" peşinde koşan Amerikan yönetimlerinin ve kuklalarının bir tek kez olsun yalan söylememeleridir... Ve en tehlikeli “olağanlık” ise, yaşanmakta olan tüm bu onur kırıcı haksızlıkları, alaçakça saldırganlıkları, soygunları, cinayetleri, emperyalist yağma politikalarını “olağan” sayarak kabullenmektir. En tehlikelisi, birdaha geri dönüşü olmayacak biçimde yokedilenlerin acısını duymadan insan soyuna yönelik ihanete onay vermektir, direnmemektir, bu ihaneti “olağan” kabuletmektir...

 

Gerçekte, organik anlamda canlı- “cansız” varolan herşeyin süreklilik içindeki ilerleyen bilinci olan ve yaşamı her dafasında bir üst düzeyde yeniden üretebilen insan soyu için asıl olması gereken olağan, bu gezegenin üzerinde yaşasa da, dev bir uzay gemisinde binlerce yıllık bir yolculuğa çıkmış olsa da, yeni keşfettiği bir başka gezegene yerleşmiş olsa da olması gereken olağan, yaşamını güvenlik içinde sürdürebileceği bir ortamın varlığıdır. İnsan için olması gereken olağan, kendisi ile birlikte tüm çevresini bir üst düzeyde sağlıklı biçimde yeniden üretebileceği barışçı, dengeli ilişkilerin varlığıdır. Faşist, emperyalist yalanlara dayalı demagojik gerekçelerin hangisi ile olursa olsun savaşı, yıkımı, ölümü, güvensizliği “olağanlaştıran” her davranış özünde insancıl olan olağanın dışına çıkmaktır, insan soyuna ihanettir. Böyle yıkıma yönelik bir “olağanı” üretenlerde, kabullenenlerde aynı yıkımın ve ölümün girdabına sürüklenmekten kurtulamıyacaklardır. Başkaları için ördükleri güvensizlik ağı, aslında, kendileri içindir aynızamanda. Bir örümcek kendi ördüğü tuzak, ağ üzerinde güvenlikli olarak dolaşabilir ama, sonuçta tüm yaşamı o ağa bağlıdır, bir anlama kendi ağının esiridir. Toplumsal anlamdaki sömürü ve şiddet ağları ise öncelikle bunu yaratanları bacaklarından içeri çeker ve yutar. İnsanlar için tüm silahlardan daha fazla güvenlik sağlayan olgu, aralarında sömürüsüz, baskısız, şiddetsiz, kinsiz uyumlu ve dengeli ilişkiler kurabilmeleridir.

 

b-          b- Stockhom’de bir konferans ve önce “portakal gazı”

 

İsveç’in öndegelen tıbbi araştırma ve tedavi merkezi Karolinska Enstütüsü’nün Tıbbi Radyasyon Hekimliği bölümü ile Metaller ve Sağlık bölümü, 22 Nisan 2004 günü birlikte “Serbest Uranyum’un Sağlık Üzerine Etkileri” konusunda bir seminer örgütlemişlerdir. Uzmanların konuştuğu toplantıyı isteyen herkes izleyebilmiştir. Ertesi gün, yine aynı konuyla ama, daha az teknik içerikli olarak “Savaşın çevreye etkileri” adıyla Meclis’te bir konferans örgütlenmiştir. Kimyasal ve biyolojik silahların etkilerini de içine alan bu toplantıya önceden adını bildirmiş herkes dinleyici olarak katılabilmiştir. Bu son anılan konferansın tekrarı 24 Nisan 2004 günü -çoğunlukla- aynı konuşmacılarla halk eğitim merkezi olan ABF’de herkese açık olarak yapılmıştır. Konuşmacılar arasında ABD ordusu Radyoloji Labaratuarı (Radiological Laboratory) eski şefi ve Jacksonville Devlet Üniversitesi yardımcı profösörü Doug Rokke; başka Amerikalı, Kanadalı, İsveçli profösörler; Basra bölgesi hastahanesi şefi ve onkoloji profösörü (tümörlerle ilgili bilimin profösörü) Jawad/ Cevad al- Ali; Vietnamlı hekim, Agent Orange (Portakal Gazı) araştırmacısı ve Hanoi Tarım Ekolojik Denge Merkezi şefi Dr Hoang Trong Quynh vardı. Tüm bu kendi alanında uzman ve önemli insani trajedilerin tanığı kişilerin vermiş oldukları değerli ve olağanüstü korkutucu bilgilerin en ufacık bir bölümü bile Türkiye basınına yansımadı. Sözkonusu nedenle bu yazının yaklaşık beş aylık bir gecikmeyle kaleme alınmış olmasının önem taşımadığı kanısındayım.

 

     b- 1. Bilimi insana karşı kullananlar üzerine genel kısa notlar

 

Günümüzde, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Polonya’daki Auschwitz Ölüm Kampı’nda Ziklon- B gazı ile milyonlarca insanın ölüme yollandıkları tüm ayrıntıları ile bilmektedir. Aynı kampta görev yapmış olan Nazi Doktoru Joseph Mengele’nin (1911- 79) sakatlar, çocuklar, kadınlar ve diğer insanlar üzerinde tıbbi denemeler yaptığı, insanlardan oluşan canlı denekler üzerinde değişik mikroplar, bakteriler, zehirli (toksit) maddelerle ilintili araştırmalar yürüttüğü ayrıca bilinmektedir... Daha az bilinen ve özellikle gizlenilmeye çalışılan gerçek ise, Mengele ve patronlarına özgü faşist düşünce yapısının, değişik halklardan insanları önemsiz deney malzemeleri, kobaylar durumuna indergeyip aşağılayan bir ırkçılığın ABD istihbarat kuruluşları ve yönetimi tarafından miras alınmış olduğudur. Daha az bilinen, vaktiyle Alman mali- sermayesi ile işbirliği içinde Hitler’in yükselişine hizmet eden ABD tekellerinin Nazizmin mirası üzerinde aynı insanlık düşmanı işleri kesintisiz olarak sürdürmekte olduklarıdır...

 

Dr Mengele’nin işlerine benzer deneyler yapan CIA, ABD ordusuna bağlı genç askerlere kendi izinleri dışında gizlice çok tehlikeli bir sentetik uyuşturucu olan LSD vermiştir. Trajik gelişmelere yolaçan bu olay, sonuçta kesin kanıtları ile açığa çıkmıştır. Ve yine ABD’de Nükleler- Biyolojik- Kimyasal (NBC) silahları geliştirilirken değişik biçimlerde insan deneklerden yararlanıldığı; dünyanın sonuna dek kalıcı etkisi olan Tüketilmiş Uranyum (DU) cephaneli mermilerin 1991 Birinci Körfez Saldırısı’nda, ardından 1992- 96 yıllarında Bosna- Hersek dahil Yugoslavya’ya yönelik olarak sürdürülen hava saldırılarında, hemen sonra 1999 Kosova/ Sırbistan/ Montenegro bombardımanında, 2001 sonunda başlayan Afganistan’a yönelik ABD saldırısında ve 2003 baharında başlayan İkinci Körfez (Irak) saldırılarında yeniden kullanıldıkları bilinmektedir. Yine aynı mermilerin, 1991 ile 2003 yılları arasında Irak’a yönelik kesintisiz hava saldırıları sırasında sürekli kullanılmış olduklarını hatırlatmakta da yarar vardır. Bu son anılan Tüketilmiş Uranyum cephanesi kullanılırken, aralarında yarım milyonu aşkın ABD askerinin de olduğu onmilyonlarca insan, bilincinde olmadan denek/ kobay olarak kullanılmışlardır. Bu cephaneyle zehirlenmiş savaş alanına korumasız olarak sürülen ABD askerlerinin 200 bini aşkını hastalanmış ve radyasyonun etkileri bunların, Irak halkının ve diğerlerinin üzerinde gözlemlenmiştir.

 

Labaratuar ortamlarında üretilen yeni virüslerin ve toksinlerin (zehirlerin) insanlar üzerinde gizlice denendikleri de bilinmektedir... Hekimler tarafından 40C derecede öldüğü belirtilen Aids virüsünün de labaratuar ortamında üretilmiş olduğu şüpheleri güçlü biçimde vardır. Hastalığın önceden görülmezken aniden çıkışı, ve hastalığın nedeni virüsün 40 C derece de ölecek kadar zayıf oluşu, bu şüpheleri güçlendirmektedir... İletici şifresiz (RNA’sız) kristal konumunda bir DNA (yaşamın temel şifresi) olan virüsler, labaratuar ortamında üretilebilmektedirler. Virüsler, herhangi uygun bir canlı organizmadan iletici şifreyi (RNA) ödünç alarak, ilişkiye geçmiş oldukları organizmanın aleyhine hızla kendilerini yeniden üretmeye başlamaktadırlar.

 

Aids virüsünün biyolojik savaşın bir malzemesi olarak üretilip -insana en yakın organizmaya sahip- maymunlar üzerinde deneyleri yapılırken kontroldan çıkıp yayılmış olmaları mümkündür... Hatta böyle birkaç maymunun salıverilip sonucun görülmek istenmesi dahi mümkün olduğu gibi, virüsün bir Afrika hastahanesinde doğrudan kan yoluyla yoksul hastalara verilmiş olmasıda mümkündür. Şüphesiz asıl telef olacak olanlar yoksullardır; zenginlerin kendilerini koruma olanakları vardır... AİDS’e karşı pahalı ilaçlar üzerindeki patent denetimleri, yüzlerce yıldır kaynakları zengin Batı tarafından talan edilmiş olan Kara Afrika’nın yoksul hastalarının bu ilaçlara ulaşma olanaklarının olmaması, acımasızca bir kırımın sürüp gitmesine gözyumulması, olayda ırkçı bir kasıt olduğu üzerindeki soru işaretlerini güçlendirmektedir.

 

          b- 2. Vietnam, portakal gazı ve Dr Hoang Trong Quynh’in verdiği

               bilgiler

 

Yukarıda özetlenmiş ve özetlenmemiş çok daha başka gerçeklerin ötesinde, Encyclopedia Britanica’nın da açıklamasına göre, 1961- 71 yıllarında ABD uçakları ve helikopterleri ile Vietnam’ın güneyindeki çok geniş bir bölgeye yaklaşık 170 kilo dioksin (birçeşit çok tehlikeli zehir) içeren 50 milyon litre civarında Agent Orange (portakal gazı) püskürtülmüştür. Ormanlar yokolmuş ve bölgede yaşamakta olan 5 milyon kadar insanın önemli birkısmı sözkonusu zehirli gaz nedeniyle ölmüştür. Aradan üç on yıl geçmiş olmasına karşın, aynı nedenle, halk tarafından “Amerikan otu” olarak anılan ve hayvanlar tarafından bile yenmeyen birçeşit bitki dışında bölgede birşey yetişmemektedir. Halen aynı zehire bağlı olarak hastalıklı sakat doğumlar, düşükler sürüp gitmektedir ve 600 bin kadar Vietnamlı insan aynı zehir nedeniyle ağır hastalıklarla pençeleşmektedir. 

 

ABD uçakları ve helikopterleri tarafından Vietnam’ın güneyindeki ormanlık alanlara püskürtülmüş olan Agent Orange (Portakal Gazı) hakkında güngeçtikçe yeni korkutucu bilgiler gelmektedir. İsveç devlet televizyonunda (TV 2) 03/ 11- 2003 günü gösterilmiş olan Vätenskapens Värld (Bilimin Dünyası) adlı bilimsel araştırma programında, Aradan 30 yılı aşkın süre geçmiş olmasına karşın Vietnam’daki ünirvesite hastahanesinde 6410 Agent Orange kurbanının tedavi görmekte olduğu gerçeği yansıtılmıştır. Tedavi gören kişilerin ürkütücü görüntüleri ekranlara taşınmıştır. Şüphesiz bu ağır hastaların dışında da köylerde binlerce hasta ve sakat doğmuş çocuk vardır. Bunlardan da içkarartan örnekler gösterilmiştir.

 

Sayısız ölüme, halen sürmekte olan korkunç görünümlü sakat doğumlara, akciğer kanserine, lökemi/ kan kanserine, böbrek hastalıklarına, cilt hastalıklarına ve diğer ürkütücü rahatsızlıklara neden olan Agent Orange ve yine ABD güçleri tarafından kullanılmış olan diğer zehirler, asıl olarak üç Amerikan firması tarafından üretilmişlerdir ama, 32 değişik firmanın aynı zehirle bağı vardır. Sözkonusu öldürücü dioksin türleri halen üretilmektedirler...

 

Bunlar sadece savaş yıllarında kullanılmakla kalmamışlardır. Vietnam’dan kaçmakta olan ABD birlikleri, ellerinde kalmış olan zehir stoklarını, Agent Orange ve diğer zehirlerle dolu bidonları Vietnam topraklarındaki üslerine gömerek gitmiştir. Zaman içinde toprak altında oksitlenip/ paslanıp yarılan gizlenmiş bidonlardan sızan zehirler toprağı, suyu ve dolayısıyla halkın yemekte olduğu gıdaları ve insanları zehirlemeyi sürdürmektedir. Aslında bu zehirden Vietnam topraklarına ne miktar püskürtülmüş olduğu kesin sayılarla belli değildir. TV’de gösterilen aynı dökümantere, bu bilimsel araştırma programına göre, Vietnam topraklarına 100 milyon litre Portakal Gazı fışkırtılmış olması olasıdır. Bu miktar, yukarıda biraz önce Encyclopedia Britanica'dan aktarmış olduğum verinin iki mislidir.

 

Yoksul Vietnam toplumu ve yönetimi, halkına karşı kullanılmış bu zehire karşı mücadeleyi, araştırma ve tedavi programlarını sadece kendi sınırlı gücüyle sürdürmeye çalışmaktadır ama, bu çabalar yeterli olmamaktadır. ABD yönetimi, Vietnam’dan gelen konuyla ilgili resmi yardım taleplerini şimdiye dek yanıtlamamıştır. ABD yönetimleri, yaptığı tahribatın tamiri için tek kuruş bile ödememiştir. Ve malesef günümüzde, ABD’nin işlemiş olduğu -Nazizme özgü- bu savaş suçunu ve benzerlerini cezalandırabilecek uluslararası bir birlik, güç yoktur.

 

Vietnamlı Dr Hoang Trong Quynh’in verdiği bilgiye göre, Agent Orange (Portakal Gazı) adı, zehiri taşıyan varillerin üzerindeki etiketlerin portakal renginde olmasından kaynaklanmaktadır- aynı bilgi Encyclopedia Britanica’da ve başka kaynaklarda da var. Doktor Quynh, sözkonusu gazın içerdiği öldürücü Dioksin adlı zehirin ise 75 farklı türü olduğunu ve hepsine birden toptan Dioksin dendiğini açıklamıştır... Dr Hoang Trong Quynh, Vietnam halkına ve doğasına karşı 600 kg. Dioksin kullanıldığı bilgisini vermiştir... Vietnam’da 170 kilo Dioksin kullanılmış olduğu bilgisinin Encyclopedia Britanica’da bulunduğunu başlangıçta aktarmıştım ama, sürecin içinden gelen Quynh’in anlatımının gerçeğe daha uygun olduğu kanısındayım. Zaten daha önce sözünü etmiş olduğum ve 03/ 11- 2003 günü İsveç TV’sinde gösterilmiş olan dökümanter filmin anlatımı da Dr Quynh’in anlatımına uymaktadır...

 

Dr Quynh, sadece 167 kilo Dioksin’in tüm İsveç halkını (8.5- 9 milyon) öldürebileceğini, 80 kg. kadarının ise New York halkını yoketmeye yeteceğini sözlerine eklemiştir... Doktor Quynh’in anlatımıyla Vietnam’da dört farklı çeşit Dioksin kullanılmış. Bu zehirler uçaklardan, yanlarından borular çıkan özel helikopterlerden ve yine özel imaledilmiş traktörlerden yoketme amacıyla ormanlara ve yerleşim birimlerine püskürtülmüşlerdir. Savaşla doğrudan bağı olmayan, birbirinden 15 saat uzaktaki köylere dahi fışkırtılmışlardır... Dioksin'den etkilenmiş bazı insanların korkutucu görüntüleri Doktor Quynh’in dia fotoğraflardan küçük perdeye yansımıştır. Örneğin, sol gözü kaybolmuş, anlatılması zor korkunç görünümlü insan görüntüleridir bunlar... Şüphesiz bunlar yine de sağ kalabilmiş olanlardır. Gazın püskürtüldüği ormanlar ise içindeki zengin yaşamla, tüm hayvanları ve diğer organizmaları ile toptan yokolmuşlardır.

 

Ho Chi Minh Kenti (eski Saygon) hastahanesinde 1985 yılında yapılan bir kontrolda hastaların yüzde 81’inde Dioksin bulunmuştur ve bunların 23 tanesi daha sonra ölmüşlerdir. Yine 1986 yılında 120 denek üzerinde Dioksin araştırması yapılmıştır ve bunların yüzde 97’sinin testleri pozitif çıkmıştır. Dioksin testinin kişi başına 600- 1000 Dolar arasında maliyeti olduğu için, ağır bir yıkımdan yeni çıkmış yoksul Vietnam devleti tüm toplumu kapsayan bir tarama yapamıyormuş. Bu nedenle, zehirden etkilenmiş olanların tam sayıları bilinemiyormuş... Doğrudan hiçbir püskürtme olmamış yerlerde dahi, muhtemelen alınan gıdalar nedeniyle, Dioksin testleri pozitif çıkıyormuş. Ve ardından birsürü teknik bilgi, bölge bölge dioksin miktarını içeren tablolar...

 

Amerikan deniz piyadeleri ilk kez 1965 yılında Vietnam’a “zaferden emin” olarak adım atmışlardır. Başkan Lyndon B. Johnson’un emriyle aynı yıl başlatılan “Operation Ruling Thunder” (Hükmün Gökgürültüsü Operasyonu) ile sadece 12 ay içinde bu küçük ülkeye tüm İkinci Dünya Savaşı boyunca ABD savaş uçakları tarafından atılandan daha fazla bomba atılmıştır...

 

“Long-Term Consequences of the Vietnam War, PUBLIC HEALTH, Report to the Environmential Conference on Cambodia-Laos-Vietnam” başlıklı raporda yeralan bilgilere göre, 1961- 75 yıllarında tüm bölgeye 14 milyon ton bomba ve patlayıcı yağdırılmıştır. Sözkonusu miktar ABD’nin tüm İkinci Dünya Savaşı boyunca -dünyanın değişik bölgelerinde çok geniş bir alana- atmış olduğu bombaların iki misli kadardır. Enerji ölçüsü ile aynı miktar, Hiroşima’ya atılmış olan Atom Bombası’nın yaymış olduğu enerjinin 328 katı demektir veya 328 Hiroşima Bombası’dır. Tüm bu yağdırılan bombaların yüzde 79’u Vietnam’a, yüzde 16’sı Laos’a ve yüzde 5 kadarı da Kamboçya’ya düşmüştür. Özellikle Kuzey Vietnam’da -insanların yaşamları ile doğrudan ilintili- çok ciddi çevre yıkımı yaşanmıştır. Tahribolan çevre ile birlikte yığınları etkisi altına alarak hızla yayılan Kolera, Veba, Malarya (Sıtma), Akciğer Tüberkülosu (TBC, Verem) ve uzayıp giden felaket istatistikleri...

 

Güney Vietnam’da sürdürülen pasifikasyon programı sırasında kentleri, köyleri, evleri yakılan dört milyonu aşkın insan göç yollarına düşmüştür ve yaklaşık bir bukadarı da yaşamını yitirmiştir. ABD birlikleri, silahlarının önemli birkısmını, ağırlıklarını ve işbirlikçilerini gerilerinde bırakarak 1973 yılında kaçmadan önce, kullandıkları napalm bombaları, zehirli gazlar ve diğer katliam silahları ile -ezici çoğunluğu sivil olan- üç ile beş milyon arasında Vietnamlı insanı öldürmüşlerdir... Vietnam toplumuna verilen olağanüstü ekonomik zarar, sakat kalanlar, sürmekte olan zehirlenme, psikolojik olarak sakatlanan nesiller, eğitimin yediği darbe, ve daha daha hesaplanması zor birsürü felaketler dizisi...

 

ABD yönetiminin de altında imzası olan Cenevre Anlaşmaları’nın “Siviller Üzerine Uluslararası Yasalar/ Kurallar” bölümünün başlangıcında şunlar yazılıdır... “Herikisi birden, dördüncü Cenevre Anlaşması ve iki Ek Protokol, savaş sırasında sivillerin korunmalarını kapsamı içine almıştır. Siviller saldırının konusu/ hedefi olamazlar. Buna, sivillere doğrudan saldırı ve halen sivillerin yaşamakta oldukları alanlara yönelik ayrımsız saldırılar dahildir.” (www.genevaconventions.org/) Ve maddeler uzayıp gitmektedirler. Sanırım yorum yapmaya da gerek yoktur.

 

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 Aralık 1948 günü kabulettiği İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 3ncü maddesinde, “Her insan yaşam, özgürlük ve kişisel güvenlik hakkına sahiptir”, denmektedir. Tümü 30 maddeden oluşan Bildirge’nin 25nci maddesinin ilk bölümünde ise, “Her insanın yiyecek, giyecek, konut, sağlık hizmetleri ve gerekli toplumsal hizmetler de içinde olmak üzere kendisinin ve ailesinin sağlık ve refahını sağlayacak uygun bir yaşam düzeyine hakkı vardır...”, denilmektedir...

 

Bazı türleri zararlı haşarata karşı tarımsal alanlarda kullanılan Dioksin zehiri ile tüm yaşam alanları ve doğrudan kendi varlıkları yokedilen insanların, Vietnam’ın sivil halkının, yukarıda sıralanan hakları yokmudur acaba? Yoksa onlar vaktiyle puritan Protestan ırkçı göçmenler tarafından yokedilen yerli Amerikan halkı ve Afrika kökenli siyahlar gibi insandan sayılmamışlarmıdır? Şüphesiz, göstermelik olarak altlarına imzalar atılmış olan insan hakları ile ilgili sözkonusu anlaşmalara ve dilden düşürülmeyen “demokrasi”, “özgürlükler” ve “insan hakları” söylemlerine karşın, yürütülen tüm vahşice katliamların gerisinde mali- sermaye güçlerinin kazanç hesapları ile birlikte derin bir ırkçılık vardır... Hitler Çekoslavakya’yı zaptederken ve Mussolini Habeşistan’a zehirli gazlarla saldırırken, her ikisi de, “insan haklarını savunduklarını”, söylüyorlardı.

 

Variller üzerindeki etiketlerinin rengi nedeniyle Portakal Gazı (Agent Orange) olarak anılan ve yine genel adı Dioksin olan zehirlerin etkileri ancak 30 yıl içinde yarıya inmekte imiş... ABD üslerine varillerle gömülerek terkedilmiş olan ve varillerin paslanmaları (oksitlenmeleri) sonucu doğaya sızmaya, sulara karışmaya başlayan zehirlerle Dioksin’in etkileri sürekli tazelenirken, geçmişte püskürtülmüş olanlarda halen etkilerini yarı yarıya sürdürmektedirler. Aynı zehir nedeniyle ölümler, sakatlıklar, anormal doğumlar sürüp gitmektedir... Dioksin’in en önemli etkilerinden birinin de, başta kan kanseri (lökemi) olmak üzere değişik kanser türlerine yolaçması olduğunu daha başlangıçta belirtmiştim...

 

Portakal Gazı (Agent Orange) ölümlerinden ve sakatlanmalarından birinci derecede sorumlu 32 Amerikan şirketi hertürlü tazminat taleplerini geri çevirmektedirler. Ve dünyanın heryerinde “insan hakları” ve “demokrasi” havarisi rolü oynamaya çalışan -Dr. Mengele mirascısı- ABD yönetimi, benzer yıkıcı işlevlerini aralıksız sürdürmektedir... Demokrat olsun veya Cumhuriyetci olsun, tüm ABD yönetimlerinin Yugoslavya’da, Afganistan’da, Irak’ta, Vietnam’da, Laos’ta yaptıkları farklı işler değillerdir. ABD yönetimleri, Cenevre Anlaşmaları’nda ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde bulunan imzalarına hiçbirzaman uymamışlardır. Tam tersine, artık saldırılarında çok daha tehlikeli ve kalıcı etkileri olan uranyumlu, radyasyonlu mermiler kullanmaktadırlar... Irak’ın petrollerini millileştirmesi ile birlikte 1970’li yılların başında başlattıkları ve daha sonra üretimini durdurdukları -toplarla da atılabilen- küçük çaplı taktik nükleer silahların, küçük çaplı atom bombalarının üretimlerini yeniden başlatmışlardır. Mali sermaye çevrelerinin doymak bilmez kazanç hesapları yönünde insanları köleleştirme, olmazsa yoketme çabalarının, kötülüklerinin sınırı yoktur.

 

c-           c- Tüketilmiş Uranyum (DU- Depleted Uranium) içeren mermilerle gelen ölüm

 

          c- 1. DU nedir, nasıl kullanılır? DU üzerine genel bilgiler

 

Birsürü çarpıcı, korkutucu, olağanüstü olay yanyana karşınıza çıkarsa, hangisiyle söze başlıyacağınızı bilemezsiniz. Bu nedenle hiçte çarpıcı olmayan, insanların yaşamlarında gittikçe olağanlaşmaya başlamış olan bir gerçekle söze başlayalım...

 

Tüketilmiş Uranyum (DU- Depleted Uranium) içeren mermiler sadece Amerika Birleşik Devletleri’nde, Büyük Biritanya’da ve Avustralya’da üretiliyorlar. Aynı mermiler, etkileri bilinerek üst üste önce, 1991’de Irak’a yönelik “Birinci Körfez Savaşı” adıyla anılan saldırıda; ikinci kez, 1992- 96 yıllarında Yugoslavya’ya yönelik hava operasyonlarında; üçüncü kez, 1999 yılında Yugoslavya’ya yönelik olarak yapılan ve 78 gün içinde bu küçük ülkenin üzerine 22 bin ton bomba yağdıran saldırıda kullanıldılar. Ardından 11 Eylül 2001 karanlık terör eylemi bahane yapılarak enerji yolları üzerinde tam hakimiyet kurma; Asya’yı Alt Kıta Hindistan’a bağlayan tüm geçitleri kontrol etme, Rusya’ya, Çin’e ve Orta Asya ülkelerine yönelik önemli stratejik üsler edinme amaçlarıyla başlatılan Afganistan’a yönelik saldırıda kullanıldılar. Ve aynı cephane son olarak 2003 yılında Irak’a karşı yoğun biçimde harcandı. Aslında DU cephanesi Irak’a karşı 1991 yılının başından beri aralıksız kullanılmaktaydı. Irak, 112- 115 milyar varil yüksek kaliteli rezervi ile komşusu Suudi Arabistan’dan sonra dünyanın ikinci büyük petrol rezervlerine sahibolması nedeniyle hedefteydi. Ayrıca Irak, Kafkaslar, Orta Asya ve Hint Okyanusu hakimiyetleri açısından stratejik önem taşıyan Basra Körfezi’ni komşusu İran ile paylaşan bir coğrafyaya sahipti. Ve halen Irak’ta koyu siyah bir bulutun yükselmekte olduğu her hedefte DU’lu mermilerin kullanılmakta olduklarından emin olabilirsiniz.   

 

Doğal Uranyum'dan zenginleşmiş Uranyum elde edilirken, geriye Tüketilmiş Uranyum- DU kalmaktadır. Nükleer reaktörlerde ve nükleer bombalarda yakıt olarak kullanılan uranyum da geriye aynışekilde Tüketilmiş Uranyum (DU) bırakmaktadır. DU, normal uranyumun sadece yüzde 60'ı kadar radyoaktiv madde içermektedir ve konu ile ilgili daha ayrıntılı bilimsel bilgiler UNEP raporlarından elde edilebilir...

 

Tüketilmiş Uranyum (DU) , gümüş parlaklığında, kurşundan 1,7 kez daha ağır radyoaktiv bir metaldir. Bu radyoaktiv metalin ateşlenebilmesi, eritici- delici ve radyoaktiv etkisini gösterebilmesi, veya bir “alev fırtınası” biçiminde patlayabilmesi için, yüksek hızlı mermilerle, saniyede en az 2,5 km hız yapabilen mermilerle atılması gerekmektedir. Ancak bu hızla hedefine çarptığı zaman merminin çekirdeğine yerleştirilmiş olan DU cephanesi ateşlenmekte veya reaksiyona geçip etkisini gösterebilmektedir. Böyle şiddetli bir çarpışma ve bu çarpışmanın yarattığı yüksek ısının etkisi ile ateşlenebilen DU cephanesinden açığa olağanüstü bir ısı ve basınç etkisi yayılarak en kalın zırhlar bile teneke gibi erimektedirler. DU’lu mermi çekirdekleri kalın zırhlı tankları bir ucundan delip öbür tarafından çıkmaktadırlar. Ve patlamayla birlikte çıkan gri siyah toz bulutu ile de radyasyonlu parçacıklar etrafa dağılmakta ve çevredeki tüm canlıları zehirlemektedirler...

 

Mart 1998’de Amerikalılar, yeni Abrams tanklarının özel zırhlarında DU bileşiminin kullanıldığını duyurmuşlardır. Bu yıldan itibaren imaledilen M1A1 ve M1A2 Abrams taklarının ve diğer bazı savaş araçlarının zırhlarında çok özel DU bileşimleri vardır. Böylesi, olağanüstü sertlikteki volfram (tungsten) madenini kullanmaktan daha ucuza malolduğu gibi, aynı sertliğe ve çok yüksek bir erime derecesine ulaşılmasını sağlamaktadır. ABD ordusu M1 Abrams ve M60A3 tanklarının 120 mm’lik toplarında yaklaşık yüzde 3,5 titanium ile birlikte DU alaşımı kullanmaktadır. Bunun alaşım halinde kullanıldığı başka savaş araçlarının zırhları ve silahlar da vardır. Aynı cephane İsrail, İngiliz, Fransız, Japon, Çin, Rus, Pakistan ordularında ve diğer bazı ordularda daha bulunmaktadır. İsrail bu olağanüstü tehlikeli cephaneyi sessizce Sina’da Mısır’a karşı kullanmıştır.

 

Wikipedia ansiklopedisindeki açıklamaya göre, nükleer reaktörler ve nükleer bombalar için izotop ayrıştırılması sürecinde zenginleştirilmiş uranyumda Uran- 235 yoğunlaştırılırken, geriye DU’nun asıl maddesi olan Uran- 238 kalmaktadır... Tüketilmiş Uranyum'dan (DU) yayılan parçacıklardaki ışınlardan bazısı dünyanın kalan ömrü kadar bir süre içinde, 4,5 milyar yılda etkilerini ancak yarıya indirmektedirler. DU’nun içinde, etkileri 7,1 milyar yıl içinde yarıya inecek olan U- 235 izotopları, etkileri 2,4 milyar yıl içinde yarı yarıya azalacak olan U- 234 izotopları ve asıl olarak etkileri 4,5 milyar yıl içinde yarı yarıya azalabillen Uran- 238 (U- 238) izotopları bulunmaktadır. Uran- 238 doğal uranyumun yüzde 60’ı kadar radyoaktivite içermektedir... Sonuçta, gerçeğin ayrıntısını en iyi çekirdek fizikçileri bilebilirler ama, DU’nun alabildiğine yüksek ısı enerjisi üreten ve çevreye etkisi milyarlarca yıl sürecek radyasyon kirliliği bırakan bir cephane olduğu hiçbirşekilde yadsınamaz... Bilimin günümüzdeki verilerine göre, 4,5 milyar yıl sonra güneş genişleyecek ve dünyamızdaki yaşam sonbulacaktır. Ve DU’nun etkileri de tüm bu süre içinde canlılıklarını koruyacaklardır.

 

Bu mermiler, beton sığınaklara, koruganlara, tanklara ve diğer zırhlı hedeflere karşı kullanılmaktadırlar... DU yüklü mermi hedefe çarpınca, içindeki radyoaktiv elementlerin yüzde 70'i mikro parçacıklar olarak havaya yayılmaktadırlar. Bunlar rüzgarlarla taşınmakta ve ayrıca sulara karışmaktadırlar. Solunum yolu ile alınıp akcigere yerleşen bu parçacıkları temizlemek olanaksızdır. “Tank Katili” olarak tanınan A- 10 saldırı uçaklarının GAU- 8A otomatik toplarında kullanılan 173 milimetre uzunluğunda ve 30 milimetre çapında mermilerinin çekirdek kısmına 90 mm uzunluğunda ve 16 mm çapında aleminyum kılıflar içinde DU maddesi yerleştirilmektedir. Aynı uçakların sözkonusu topları bu mermilerden dakikada 3 900 (üçbin dokuzyüz) adet atabilmektedirler. DU cephanesi Cruise füzelerle, sıradan toplarla, tankların toplarıyla, anti- tank silahları aracılığıyla ve hatta tanklara monte edilen 50 calibrelik (12.7 mm) makinelitüfeklerle dahi atılabilmektedirler.

 

Şavaş alanlarında ilk kez ABD'nin Birinci Körfez saldırısı sırasında, Irak bombalanırken 1991'de kullanılmış olan aynı mermiler, havaya zehirli, kansere neden olan uranyum oksit yaymaktadırlar. Uranyum oksit içindeki radyasyonlu parçacıklar özellikle akciğer ve kemik kanserine, böbrek hastalıklarına ve kan kanserine neden olmaktadırlar. Bu radyasyonlu parçacıklar kana karışır karışmaz hemen birinci derecede böbreklerde ve ardından bağırsak yollarında tahribata neden olmaktadırlar... Halk sağlığı uzmanı ve konunun öğretmeni olması nedeniyle DU’nun etkileriyle yakından ilgilenen araştırmacı Gábor Tiroler’in verdiği bilgilere göre, patladığı zaman koyu gri ve siyah bir toz yayan DU  mermileri sadece radyoaktiv değil, aynızamanda kimyasal toksit (zehir) etkileri de yapmaktadırlar. Kısacası, hem kimyasal silahların etkilerini ve hem de aynızamanda nükleer silahların ısı enerjisi ve radyasyon etkilerini birarada gösteren bir cephane konumundadır DU.

 

Gábor Tiroler’in verdiği basılı bilgilere göre, nükleer silahların yayılmalarına ve denenmelerine karşı uluslararası hukuk kuralları vardır. Nükleer silahların yayılmalarına karşı 1970 yılında imzalanmış olan anlaşmada şunlar kaydedilmektedir: “Nükleer silah ateşlendiği zaman, değişik hızlarda, ani ve olağanüstü güçlü bir enerji açığa çıkar. Önce, yolu üzerindeki herşeyi kül eden bir ısı dalgası gelir. Ardından, müthiş bir basınç ve çok geniş bir alanda binlerce yıl kalacak radyoaktivite etkisi yaşanır- basınç aslında önce dışa, sonra da karşıtı olarak içe doğrudur. Radyoaktiv parçacıklar rüzgarlarla, havanın etkisiyle çok başka alanlara da yayılırlar. Keza nükleer silah kullanmak bir anlık yokediciliğin, yıkıcılığın ötesinde, doğa ve insanlar için uzun erimli etkileri olan bir eylemdir.”

 

Sözkonusu anlaşma 1970 yılında imzalandığı zaman, ortada Tüketilmiş Uranyum (DU) diye birşey yoktu. Bu nedenle aynı anlaşmada DU adı anılmamaktadır ama, DU’nun etkileri nükleer silahların yayılmalarına karşı anlaşmada yapılan nükleer silah tarifi ile tümü tümüne örtüşmektedir... Birleşmiş Milletler’in özel insan hakları komitesi 2002 Ağustos ayı raporunda, DU- cephanesi  kullanımının bir dizi uluslararası anlaşmayı çiğnediğini açıklamıştır. Aynı komite, 1996 yılından beri israrla DU kullanımının halkların haklarını çiğnemek olduğunun altını çizmektedir. Bunlar, Birleşmiş Milletler belgelerinin E/CN.4/Sub.2/27 ve E/CN.4/Sub.2002/38 ile E/CN.4/Sub.2/2003/35 sayılı olanlarında ifade edilmişlerdir. Aynı bilgiler, yukarıda sözünü ettiğim “Vad Är Utarmat Uran?” başlıklı isveççe bilgilendirme raporunda da vardır. O dönemde DU cephanesi henüz savaş alanlarında kullanılmamıştı ama, Vietnam savaşının ardından imzalanmış olan 1977 tarihli Cenevre Protokolü ile, Napalm, Fosfor ve yüksek ısı yayan, yangın çıkartan diğer silahlar ve bombalar yasaklanmışlardır. Ani yüksek ısı yayan DU’nun etkileri bu son anılan yasakla da örtüşmektedir ve hatta bunu aşmaktadır bile.

 

ABD’nin kendi kitle kırım silahı tarifi ise şöyledir: “Kullanıldığı zaman önemli sayıda insanda ölümlere ve ciddi sakatlanmalara neden olan veya bu amaca yönelen silah veya savaş malzemesi ...ışınlama veya radyoaktivite”. Bir yukarıdaki paragrafta yeralan ile birlikte bu son bilgi, yoruma gerek olmayacak kadar açıktır. Askeri- endüstri komplekslerin, ağırlıklı olarak fosil enerjiye dayalı çok kazançlı ABD kökenli uluslarüstü tekellerinin önünü açma çabasındaki ABD yönetimleri, hem Birleşmiş Milletler’in iradesini ve hem de yazılı hale getirmiş oldukları kendi sözde değerlerini açıkça çiğnemektedirler. Bunları bir kez değil, defalarca çiğnemekte ve dünya halklarına karşı sayısız haince suçlar işlemektedirler...

 

Başkan Jimmy Carter dönemi ABD eski başsavcısı Ramsey Clark, merkezi New York'ta olan Action Center'in (www.iacenter.org) başkanlığını yapmıştır ve DU’lu mermilerin kullanımına karşı savaşım vermiştir. Action Center'in (Eylem Merkezi) DU  Egitim Projesi'nin sözcüsü John Catalinotto, "Tüketilmiş Uranyum (DU) yüklü mermilerin kullanılmaları Yugoslavya'da savaşa yeni bir boyut kazandırmıştır!", demiştir. Savaşın kazandığı yeni boyut, Cenevre Anlaşmaları’nın ve İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin açıkça ihlalleri olduğu kadar, geleceğe de uzanan tarifsiz acılar, sakatlıklar, ölümler demektir. Yeni boyut, gelecek nesillerin dahi başta kan kanseri (lökemi) olmak üzere, kemik kanseri, akciger kanseri ve böbrek hastalıkları ile acılar içinde ölecek olmaları ile ilgilidir.  

 

ABD yönetimlerinin, özellikle Cumhuriyetçi W. Bush yönetiminin şiddetin gücünden başka herhangi birşeye inanmadıkları, Birleşmiş Milletler’e ve mevcut uluslararası yasaların hiçbirine saygı duymadukları gün gibi ortadadır. Geçtiğimiz günlerde New York’ta toplanan Cumhuriyetçi Parti kongresinde, Avusturyalı bir SS görevlisinin oğlu olarak doğan ve halen ingilizceyi dahi düzgün konuşamayan Kaliforniya Valisi’nin yaptığı kouşmada aynı gerçek tüm çıplaklığı ile yansımıştır. Arnold Schwarzenegger, delegelerinin yoğun alkışları arasında Birleşmiş Milletler’in yerine ABD’yi oturtan, bu en yüksek uluslararası kuruluşu bir kalemde aşağılayarak silip atan konuşmasıyla, ABD yönetici elitinin diğer milletlere ve tüm uluslararası kuruluşlara yönelik aşağılayıcı ırkçı bakış açısını tüm çıplaklığıyla sergilemiştir... Bir başka ifadeyle, şiddet filmlerinin aktörü Vali’nin konuşmasında ABD dışındaki tüm milletler açık bir ırkçılıkla aşağılanmışlardır. ABD yönetici elitinin dünya görüşüne uygun konuşmasının rahatlığı içinde vali Schwarzenegger, Hitler Almanyası’nda yapılan konuşmaları aratmayan bir üslupla, yeryüzündeki tüm uluslararası ve ulusal yasaların “ABD yünetiminin elinde olduğunu” ilanetmiştir...

 

Okumakta olduğunuz bu metin kaleme alınırken, Eylül 2004’ün üçüncü haftası içinde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan, ABD’nin Irak’a saldırısının uluslararası hukuk açısından meşruiyeti olmadığını söylemek zorunda kalmıştır. Hemen ardından Annan, ABD’yi kastederek, dünyamızdaki yasadışı uygulamaların giderek arttığının altını çizmiştir. Zaten herkes tarafından açıkça görülen bir gerçektir bu ama, ne Annan'ın temsilettiği Birleşmiş Milletler'in ve ne de başka bir kurumun sözkonusu yasadışılıklara karşı bir yaptırım güçleri vardır. Değil ABD, küçük İsrail bile Birleşmiş Milletler'i kale almamaktadır. BM Genelsekreteri, değişik uluslararası baskılarla ve demokratik kamuoyu karşısında kişisel prestijini kurtarmak amacıyla arada gerçekleri dilegetiren bir- iki söz ettikten sonra, son tahlide haydutların, mali ve askeri gücüne dayanarak yasasızlığı kural haline getirmiş olanların istemlerine uygun davranmaktadır.

 

          c- 2. DU ve 1991 Birinci Körfez Saldırısı’nda olanlar üzerine kısa notlar

 

İlk kez 1991 yılında Irak askerlerine ve halkına karşı kullanılan DU yüklü mermilerin etkisi ile Amerikan ve İngiliz askerlerinde "Körfez sendromu" olarak anılan rahatsızlıklar ortaya çıkmıştır. Olay önce kapatılmaya çalışılmıştır... Basındaki bilgilere göre, körfez savaşına katılmış 100 binini aşkın Amerikan askeri hastalanınca, Tüketilmiş Uranyum- DU  yüklü mermilerin kullanıldığı daha fazla saklanılamamıştır... Olayla daha yakından bilimsel olarak ilgilenenlerin ve bu arada Gábor Tiroler’in verdiği bilgilere göre ise, 1991 Körfez saldırısına katılmış olan 600 bin ABD- İngiliz askerinin ve diğerlerinin üçte biri, toplam 200 bin kadar eski asker hastalanmışlardır. Bunların azınsanamayacak bir bölümü öldükleri gibi, diğerleri de sakat kalmışlardır- metnin ilerleyen bölümlerinde ABD ordusu Radyoloji Labaratuarı eski şefi Doug Rokke’in konuyla ilgili zengin bilgilendirmesini de aktaracağım.

 

Sözkonusu müttefik askerlerinden doğan çocuklarda da artan ölçüde kanser olaylarına rastlanmıştır. Ve böylece insan soyuna karşı suç daha fazla gizlenememiştir... Aslında aynı mermilerin etkisi ile Irak'ta yıllardır dudaksız, gözsüz, burunsuz, cinsel organsız, kanserli ve kan kanserli çocuklar doğmaktaydılar ama, Amerikan askerleri hastalanıncaya dek yoksulların başına gelenler kimsenin dikkatini çekmemiştir. Irak’ta anormal veya anormal korkutucu görüntülerle ölü doğan onbinlerce çocuğun babalarının savaş alanından geldikleri ise kesinlikle bellidir...

 

Aynı savaşla ilgili olarak, “ ‘The munitions are solid uranium’ The effects of Depleted Uranium” (“ ‘Savaş gereci katı uranyum’ Tüketilmiş Uranyum- DU ‘nun etkileri”)başlıkı raporda şunlar yazılıdır: “...Eski Eğitim çavuşu Denis Kyne, 1991 ilk Körfez Savaşı ile ilgili olrak şu resmi çizmektedir: 17 Ocak 1991 günü bombalar yağmaya başladı; bomba, daha fazla bomba. Biz, tüm savaş alanını zehirli maddelerle kirlettik ve ardından yarım milyon asker aynı alanın içine yürüdüler. Bu kara savaşı sadece üç gün, 72 saat sürdü. Zehirle kirletilmiş savaş alanına yürüyen askerler hayaletler gibi sararıp soldular, itler gibi hastalandılar ve hertarafa kusmaya başladılar. Bu nedenle ateşkes çağrısı yapıldı; biz bu savaşı kazanamıyorduk, kaybediyorduk. Askerler alabildiğine hastalanıyorlardı ve bu durumun herhangi bir açıklaması yoktu.” Aslında çavuşun anlatımı, o günlerde ABD askerlerinin Bağdat’a dek yürümemelerinin nedenine de farklı bir açıklama getirmektedir...

 

Yukarıda savaşın gerçek öyküsünü özetleyen o günlerin 20 yaşındaki Denis Kyne’i halen iyileşmemiştir. İddiasına göre Kyne, Şubat 1991’den beri hastadır... Birinci Körfez Savaşı’na katılmış olan 697 bin kıdemli askerden 203 bin tanesi ABD Savunma Bakanlığı Emekli İşleri’ne Körfez Savaşı ile bağlantılı hastalıkları olduğu gerekçesiyle başvurmuşlardır. Başvuru sahiplerinden 160 bin tanesinin birkısmına tazminat verilmiş, diğerleri ise emekli edilmişlerdir. Bunlardan sonderece sağlıklı 11 bin delikanlı daha sonra ölmüşlerdir. Körfez Savaşı ile ilgili hastalıkları nedeniyle ölen sözkonusu 11 genç asker, savaş sırasında, çöl fırtınası altında Kuveyt ile Basra arasındaki çölü geçenlerdir veya aynı arazide devriye görevi yapanlardır- ölenlerin çöl fırtınası ile taşınan radyasyonu bol miktarda aldıkları anlaşılmaktadır. Aynı kişilerin hastalıkları ile ilgili şikayetleri ilk dört- beş yıl içinde ciddiye alınmamıştır. Şikayetlerin nedenlerinin stres, psikolojik bozukluklar, trauma- ötesi stres olduğu iddia edilmiştir ama, gerçek daha sonra açığa çıkmıştır...

 

Peki ya o tozun, kumun içinde bombalara hedef olan Irak askerlerinin başlarına neler gelmiştir?.. Bununla ilgili gerçeğe’de yine Denis Kyne tanıklık etmektedir... Kyne, “...Iraklı askerler baharatlı kıymaya, yada fazla kızartılıp yanarak gevrekleşmiş yaratıklara, et parçalarına dönüşmüşlerdi. Bunları bu hale getiren neydi? Eğer bu sonderece yanmış insan gövdelerine dokunacak olursanız, birden bir kül yığınına dönüşmekteydiler. Ne çeşit bir cephane bu insanları mangal kömürü külüne döndürmüştü? Ve aynı insanların gövdelerine dokunmak, anı/ hatıra olarak silahlarını almak nekadar güvenlikli idi? Silahları da tozla, tehlikeli bir tozla örtülüydü!” demektedir... Aynı anlatım diğer yanıyla, saldırıyı örgütleyenlerin, ABD yönetiminin kendi askerlerine dahi beş paralık değer vermediğinin, onları nasıl aldatmış olduğunun kanıtı olmaktadır. Irak halkını aşağılayanların, bu aşağılamalarının sonucu olarak o halka karşı hertürlü kötülüğü meşru görenlerin, kendi halklarına da beş paralık değer vermemektedikleri açıkça anlaşılmaktadır. Sadece belli tekellerin, mali- sermaye güçlerinin kazançları uğruna “demokrasi”, “insan hakları”, “medeni dünyanın yüksek yararları”, “Amerikan halkının yaşam tarzını korumak”, “vatan”, “millet” vs. yalanlarlarıyla ABD yönetimlerinin genç insanlarını nasıl ateşe, ölüme sürdükleri Denis Kyne’in dürüst anlatımlarında elle tutulur olmaktadır. Şüphesiz tüm bunlar saf bir ırkçılığın ve faşizmin tipik göstergeleridirler.

 

Yukarıdaki satırları okuduktan sonra, 1991 Körfez Saldırısı boyunca -Göbels’in yalan makinesini aratmayacak tarzda- Pentagon’un propoganda aygıtı gibi yayın yapan CNN ve benzeri televizyonların iğrençlikleri sanırım daha iyi anlaşılmaktadır. Cephe’den gelen Kyne’in anlattığı gerçeklere hiç dokunmayan aynı güçlü TV istasyonları, yaşananların dehşeti içindeki bazı cahil Iraklı askerlerin Amerikalı askerler önünde yere kapanmalarını ırkçılara özgü haince bir zevkle defalarca göstermişlerdir. Yaşam felsefelerinin özü “köprüyü geçinceye dek ayıya dayı demek” olan ve bulundukları yere sürünerek yükselebilen Türk basınındaki bazı zehirli kertenkeleler de, patronlarınınkine benzer aşağılık ırkçı yapışkanlıkları ile, olayın gerçek yanınını gizleyen “yere kapanma fotoğrafları”ndan kalkarak, Arap halkını ve askerlerini aşağılama yarışına girmişlerdir. Yaşamlarında bir tek kez olsun gerçek bir zorla, şiddet olayı ile karşılaşmış olsalar, belki bu aşağılık tavırları azıcık hoş görülebilirdi ama, bunların alçaklıklarının sınırı yoktur...  İleride geleceğim ABD ordusu Radyoloji Labaratuarı eski şefi Doug Rokke’in anlatımları, bu karanlık tabloyu daha da karartacaktır.

 

Başta Irak olmak üzere değişik ülkelerde yüzbinlerce insan aynı nedenle hastadırlar ve kansere yakalananların sayıları hızla artmaktadır. Ağustos 1996'da Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Mahkemesi, Tüketilmiş Uranyum- DU  yüklü mermilerin kullanılmalarını kınamıştır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu, 1997/ 36 numaralı kararı ile aynı mermilerin ve diğer bazı kitle imha silhlarının BM tarafından yasaklanmasını yazılı bir raporla talep etmiştir. Fakat dünyamızın yaşamakta olduğu süreç içerisinde Birleşmiş Milletler’i, uluslararası hukuku ve insani değerleri hiçe sayan ABD yönetimlerinin saldırganlığını durdurabilmek pek kolay olmadığı için, insan hakları ile ilgili tüm talepler açıkça çiğnenmiştir ve çiğnenmektedir...

 

          c- 3. DU ve Balkanlar

 

ABD yönetimleri, DU- cephanesinin 1991 Birinci Körfez Saldırısı sırasında Irak'ta yarattığı sonuçları bile bile bunları 1992- 96 yıllarında Bosna- Hersek’i de içine alan Yugoslavya coğrafyasına yönelik hava operasyonlarında ve 1999’da Kosova'nın da içinde olduğu Sırbistan ve Montenegro’ya karşı kullanmıştır... Yugoslavya’ya yönelik bu en büyük saldırılarında sözde Arnavutlar’a “yardım etmişlerdir” ama, sonuçta Arnavutlar ile Sırpların ve bölgedeki diğer halkların soludukları hava aynıdır. Yağdırdukları DU'lu mermilerden yayılan radyasyonlu parçacıklara Sırplarla Arnavutları birbirlerinden “ayırt edebilecek bilgiler” yüklenmemiştir. ABD ve NATO, "insan haklarını" ve Kosova'da Arnavutlar’ı bu şekilde korumuştur(!) Daha sonra ABD, farklı bir yönetim kadrosu ile, “insan hakları”nı ve “demokrasi”yi Afganistan ve Irak’ta benzer biçimde DU’lu mermilerle “korumayı” sürdürmüştür.

 

Yugoslavya’ya (Kosova dahil Sırbistan ve Montenegro/ Karadağ) yönelik olarak yirmi bin adet Tüketilmiş Uranyum- DU’lu  mermilerin atılmış oldukları yazılmaktadır. Daha önce belirttiğim gibi aynı mermiler Bosna- Hersek’te de kullanılmışlardır. Yugoslavya’ya yönelik saldırıda bunlar asıl olarak havadan atılmışlardır... Tank Katili olarak anılan A-10 uçaklarının otomatik toplarına uygun 30 mm’lik mermilerin çekirdeklerine, diğer savaş uçaklarından ve Apache saldırı helikopterlerinden atılan rokerlerin başlıklarına Tüketilmiş Uranyum (DU-Depleted Uranium) yüklenmiştir. Hedeflerini sadece 10 metre şaşıran Makhintoş bilgisayarlı “harika” Tomahawk Cruise füzelerinin başlıklarına da yerleştirile DU- cephanesi, Yugoslavya saldırısı sırasında bol miktarda harcanmıştır.

 

NATO Avrupa Kuvvetleri Komutanı Wesley Clark, “Savaşmıyoruz, çek kesiyoruz!”, diye hava atarken, ne ölçüde masraflı bir saldırı yaptıkları ifade etmiştir ama, bu masrafların kimin cebinden çıktığı konusuna ve Yugoslavya’nın kayıplarına hiç dokumamıştır şüphesiz... ABD yönetimi tam kesin bir sayı açıklamamıştır ama, uzmanların kanılarına göre 78 gün süren bombardımanın maliyeti 60 milyar Dolar’ı aşmış olmalıdır. Alabildiğine yoksullaşan, saldırının ardından halkının yarısı günde 1 Dolar civarında gelirle açlık sınırında yaşamak zorunda kalan Yugoslavya’nın aynı süredeki kayıpları ise tüm İkinci Dünya Savaşı boyunca yitirmiş olduklarına eşittir... Şüphesiz bu kayba, doğanın, suların ve toprakların İkinci Dünya Savaşı sırasında olandan çok daha fazla kirlenmiş olmaları gerçeğini de eklemek gerekir.

 

United Nations Environment Programme- UNEP (Birleşmiş Milletler Çevre Programı), ABD- NATO saldırısı sırasında Yugoslavya’da kullanılmış olan Tüketilmiş Uranyum- DU  yüklü mermilerin etkilerini araştırmak amacıyla 14 uluslararası uzmandan kurulu bir takım oluşturmuştur. Bunlar ilk çalışmalarını 27 Ekim 2001’den 5 Kasım 2001’e dek sürdürmüşlerdir. Takım, bu ilk görevi sırasında 69’u bitki, 54’ü toprak, 17’si hava, 11’i su ve 4’ü yapışkan (tanklar, araçlar, değişik malzemeler üzerindeki DU yapışkanlığı) olan 161 örnek toplamıştır. Örnekler İtalya’da bulunan Spiez labaratuarında ve ayrıca İsviçre’deki ANPA labaratuarında analiz edilmişlerdir. Bulgularla ilgili rapor, “Depleted Uranium in Serbia and Montenegro” (“Sırbistan ve Montenegro/ Karadağ’da Tüketilmiş Uranyum”) başlığı ile büyük boyutlu 199 sayfalık bir kitap şeklinde 2002’de basılmıştır. Sözkonusu kapsamlı rapor, aynızamanda yepyeni beş çok önemli bulguyu içermektedir.

 

Özet olarak, ayrıntılı labaratuar analizleri sonucu elde edilen bulgulardan birincisi, araştırma yapılan altı yerden beşindeki toprak örneklerinde düşük düzeyde Tüketilmiş Uranyum- DU  kirliliği yaygın biçimde keşfedilmiştir. Saldırı sırasında patlamaların tüm çevresine, geniş bir alana DU tozunun yayıldığını anlaşılmıştır. Sadece Bukurevac mevkiinden alınmış olan altıncı örnekte DU  bulunamamıştır. İkinci olarak UNEP takımı, içine işleyen çürüme nedeniyle toprağın kütlesinde yüzde 10- 15 bir azalma keşfetmiştir. Bu durum bölgeyi zararlı maddelerden arıtma işinde olduğu kadar yeraltı sularının kirlenmelerini, bulaşıcı hastalıklar taşımalarını engelleme ve süreci gözleme işini de zorlaştırmaktadır. Üçüncü olarak, Olay sırasında kullanılmış olan araçlarda düşük seviyede DU bulunmuştur. Bu karmaşık koşullar içinde bölgeyi zararlı maddelerden arıtma işlemi, elde kalmış olan DU’lu malzemeyi naklederek, içlerini ve dışlarını sıvı ile temizleyip güvenlikli biçimde depolayarak veya elden çıkartarak sürdürülmektedir. Dördüncü olarak, DU’nun hedefi olan alanlardaki yeraltı ve içme suları üzerine özel bir dikkat harcanmıştır. Şimdilik içme sularında DU’ya rastlanmamıştır ama, uzun vadede bulaşma olasılığı vardır. Beşinci ve son olarak, DU parçacıklarına altı hava örneğinden ikisinde rastlanmıştır...

 

Aynı Birleşmiş Milletler örgütü UNEP’in Kosova’daki DU  kirlenmesine yönelik -diğeri gibi büyük boy kağıda basılmış- 185 sayfalık “Depleted Uranium in Kosova” adlı bir raporu daha vardır. Raporun 9ncu sayfasında yeralan Kosova haritasında ABD- NATO tarafından vurulmuş olan hedefler yıldızla işaretlenmişlerdir ve bu haritadaki pıtırak gibi yıldız işaretlerinden vurulmamış bir karış toprak bile olmadığı anlaşılmaktadır. Bu küçük toprak parçası üzerinde tam 73 tane yıldız işareti vardır ve Kosova’nın hemen doğu sınırı üzerindeki Makedonya’ya açılan yolda da 9 tane yıldız işareti mevcuttur. Ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın aynı rapordaki açıklamasına göre, yıldızla işaretli sözkonusu hedefler Tüketilmiş Uranyum- DU’lu mermilerle vurulmuşlardır. Bu hedeflere ve çevrelerine yönelik olarak yapılan 112 hava saldırısında DU- cephanesi kullanılmıştır. Sözkonusu saldırılara her defasında yüzlerce uçağın katılmış olduğu ve herbirinin onlarca roket ve bomba atmış oldukları, A- 10 uçaklarına monte edilmiş 30 mm’lik otomatik GAU- 8A toplarının dakikada 3 900 DU’lu mermiyi hedefe yollayabildikleri ise ayrı bir gerçektir. Ve birçoğu hedefini bulamayan bu mermiler ise 50 yıllık süreç içinde çözülerek doğayı kirletmeye, zehirlemeye başlayacaklardır.

 

Bosna- Hersek’de DU’lu mermilerden nasibine düşeni almıştır... Körfez saldırısının hemen ardından ABD güçleri, 1992- 96 yıllarında Yugoslavya’da yaptıkları tüm hava operasyonlarında -daha önce anılan 30 mm’lik GAU- 8A otomatik toplarıyla atılan- DU’lu mermiler kullanmışlardır... UNEP’in “Depleted Uranium in Bosnia and Herzegovina” başlıklı büyük boy kağıda basılmış 301 sayfalık raporunda konuyla ilgili ayrıntılı bilimsel bilgiler vardır. Birleşmiş Milletler takımı, Sareyevo’nun çevresindeki 5 alanda; Pale’de; daha güneydoğudaki Gorazde’nin güneyindeki iki alanda; Gorezde’nin güneybatısına düşen dağlık alanda; Sarayevo’nun kuzeydoğusundaki dağlık alanda, Vlesenica ve Zepa arasında araştırma yapmıştır. UNEP takımı, 12- 24 Ekim 2002’de 15 uluslararası uzmanla birlikte seçilmiş 15 kenti ziyaret etmiştir. Bu kentlerden 5 tanesi NATO’nun DU’lu mermiler kullandığını rapor ettiği alanlardır. Diğer 10 kent ise, yerli otoritelerin kendi bölgelerine karşı da DU’lu mermiler kullanıldığı üzerine raporlar verdiği yerlerdir. Buralardan toplam 132 örnek alınmıştır. Sözkonusu değişik örnekler adlarını daha önce anmış olduğum iki ayrı labaratuarda analize yollanmışlardır. Araştırmanın yapılmış olduğu 14 kent içinden 3ünde açıkça erken DU  kullanımı tesbit edilmiştir- ayrıca dört yeni önemli bulgu vardır... DU’nun etkilerinin tüm Bosna- Hersek’te yaygın olduğu bellidir.

 

Aralarında İsveçlilerinde olduğu değişik milletlerden insanların Balkanlar’daki görevlerinin ardından ciddi sağlık sorunları ile karşılaşmış oldukları bilinmektedir. Bu konuda ayrıntılı bilgiler veren araştırmalar vardır ve DU’nun Balkanlar’daki etkileri ile ilgili içkarartıcı bilgiler uzayıp gitmektedirler. 

 

Kısacası, -doğusu ve batısı ile- Avrupa’nın giriş kapısı konumunda olan ve bu eski kıtanın en güzel ve vahşi doğasına sahibolan Balkanlar kirletilmiştir. Toprağıyla, toprağın derinlikleriyle, ormanlarıyla, sularıyla, yeraltı sularıyla ve havasıyla kirletilmiştir. Sırb’ı ve Arnavut’u ile, Hıristiyan’ı ve Müslüman’ı ile, varolan tüm halkları ile birlikte Balkanlar cehenneme atılmıştır. Yaşamakta olan halklarının sağlığı ve gelecek nesiller olağanüstü büyük riskler altına sokulmuştur. Bu gerçekler, birsürü ayrıntılı bilgi ile uzayıp giden Birleşmiş Milletler Çevre Programı- UNEP raporlarında tüm çıplaklığı ile sergilenmektedirler... Artık Balkanlar için olağan, yaşamakta olanların ve gelecek nesillerin değişik ağır kanser riskleri altında olmalarıdır.

 

Cenevre Anlaşmalarında silahlarla zehirlenen toprakların temizlenmesi zorunluluğu vardır ama, yıkım uğruna yüzmilyarlarca Dolar harcayan ve bu harcamaları da aşan zararlara neden olan ABD yönetimlerinin ne Vietnam’da, ne Körfez’de, ne Balkanlar’da ve ne de Afganistan’da zehirlemiş oldukları toprakları temizlemek için bir kuruş bile harcamaya niyetleri yoktur... Ve bu saldırganlık ve kirletmenin tek nedeni iktidar ve soygun hırsıdır... Birsürü demagojik “gerekçesine” karşın, çatışmaların hesaplı olarak kışkırtılmış olduğu Balkanlar’a saldırının asıl nedeni, ABD’nin Avrupa’nın arka kapısında, Avrasya üzerinde, dünya hakimiyetine giden yolda askeri gücü ile egemenlik kurma hesabıdır. Bundan dört yıl önce de yazmış olduğum gibi, Balkanlar’daki sorunların hiçbiri çözülmemiştir ve büyükölçüde ABD’nin kontrolu altında bilinçli olarak dondurulmuşlardır. Avrupa’da durumunu tehlikede gören ABD’nin, Batı Avrupa’ya ve Rusya’ya politik şantaj yapmak amacıyla bölgeyi istediği an yeniden ateşe verme olasılığı sürekli mevcuttur.

 

c-     4. ABD ordusu Radyoloji Labaratuarı eski şefi Doug Rokke’ın tanıklığı

 

Yukarıdaki paragraflardan birinde, 1991 Birinci Körfez Saldırısı’na katılmış Amerikalı askerlerin hastalanmaları ile ilgili olarak, “Olay önce kapatılmaya çalışıldı ise de...”, diyerek bir cümleye başlamıştım. Kapatılmak istenen Tüketilmiş Uranyum- DU  yüklü mermilerin insanlar ve doğa üzerindeki etkileri idi. Bu yaşanmış gerçeği kapatma sahtekarlığında kullanılmak istenen kişi ise, ordunun Radyoloji Labaratuarı şefi Doug Rokke’den başkası değildi. Dedeleri Norveç’ten ABD’ye göçetmiş olan Doug Rokke namuslu bir insan olarak sahte belgeleri imzalamayı reddedecek ve ordudaki görevinden ayrılacaktı. Şimdi karşımızdaydı ve halen etkisinden kurtulamadığı gerçeği, -o dehşet anlarını yaşıyarak- anlatmaktaydı...

 

Doug Rokke, 1991 Birinci Körfez Saldırısı’nın ardından savaş alanını anlatan sözlerine şöyle başladı:

 

“Kara savaşının bitiminin ardından, Washington D. C.’den, Pentagon’dan, General Schwartzkopf’a bir mesaj geldi. Mesajda, ABD tarafından savaşta kullanılmış olan Tüketilmiş Uranyum- DU cephanesinin yaratmış olduğu DU kirliliğini temizlemekle benim görevlendirilmiş olduğum bildiriliyordu. İllinois Üniversitesi Fizik Bölümü’deki araştırmamı sürdürmekte olduğum sırada aynı mesaj bana ulaştı.

 

“Bizler Suudi Arabistan’ın kuzeyine ve Irak’ın güneyine gittik. Burada görülenleri tasvir etmenin sadece tek bir yolu vardı; basitce, ‘Aman Allahım!’ demek. Rastgele etrafa yayılmış cesetler dehşet vericiydi- biz bunlara ‘gevrekleşmiş nesneler’ adını taktık. Korkunç görünümlü yaralarıyla yaralılar vardı ve hekimler onlara bakmak istemiyorlardı. Hekimlerin dokunmak istemediği azmış irinli mikroplu ağır yanıklar vardı. Rastladığımız diğer şeyler, bulundukları yerde tamamen kontrol dışı olarak bulunan hertarafa yayılmış kirli aletler, araçlardı.

 

“Görünüm karmakarışık iğrenç bir lapa gibiydi, sağda solda heryerde açık yaralardan içeri giren uranyum artığı vardı, insanlar uranyum oksidi emiyorlardı. Oraya gidip temizliğe başlamamızın ardından, 72 saat içinde takımımız hastalandı. Solunum  zorluğu çekmeye başladık ve tüm vüzudumuzda kızıl lekeler belirdi...

 

“Evet, ‘koruyucu’ maskelerimiz vardı ama, bugünkü bilgilerimize ve yakın zamanda Kaliforniya’nın dışındaki Lawrence Livermore Labaratuarı’nda bilimadamı olarak çalışırken edindiğim bilgilere göre, bu maskeler yararsızdı. Parçacıklar maskelerdeki filitrelerin durduramayacağı kadar ufaktılar ve bu şeyler aradan doğrudan doğruya geçip gittiler.”

 

Kuveyt’te takımı ile yapmış olduğu temizlik çalışmasını filme alan Doug Rokke, anlattıklarını bu görüntülerle kanıtlamakta. İsabet almış araçları temizleyip plastikle paketleyen/ saran takımın üzerinde koruyucu elbiseler ve maskeler gözükmekte. Buna karşın uranyumlu parçacıkları almaktan ve 72 saat içinde hastalanmaktan kurtulamıyorlar. Doug Rokke’in anlattığına göre, aynı temizlik çalışmasına katılan İsveç ekibi de hastalanıyor ve tesadüfen ekibin başındaki kişi Rokke’in kuzeni oluyor.

 

Doug Rokke, yakalanmış oldukları hastalığın belirtilerini (symptoms) ve savaş alanında gördüklerini anlatmayı sürdürüyor...

 

“Solunum problemleri aynen çok şiddetli bir astma nöbetine benzemekteydi; ve bugünkü bilgilerimize göre bu, tepkisel hava yolları rahatsızlığı idi. Ve halen aynı problemin acısını çekmekteyiz. Olanlar 72 saat içinde başladı ve asla bizi terketmedi. Heryanımız kızıl lekeler, açık acı veren ve kanayan yaralarla kaplandı... Ben ölülerin ve yaralıların yanlarına dostca yaklaştım, Amerikalı ölülerin ve yaralıların yanına yaklaştım, bunların çoğu dost ateşiyle vurulmuşlardı- bu ölenler ve yaralananlar, Amerikalıların Amerikalılara uranyum cephanesi ile ateş etmesinin bir sonucuydu. Hatta hernekadar bu yaralılara tıbbi yardım sağlamak amacıyla kumandanlarını bulup gittimse de, onlar hala yardımı reddediyorlardı, mevcut durumu kabuletmiyorlardı.”

 

Doug Rokke, anlatırken bu gerçeklerin dehşetini tekrar yaşıyor ve hiçte normal sakin bir insanın resmini vermiyordu. Anlattıkları bir kabus gibiydi ve bu kabusun yaşamı boyunca O’nu terketmeyeceği anlaşılıyordu. Yine Doug Rokke’un anlatımına göre, 250 bin Amerikalı asker hastalanmıştı. Ordunun üçte biri savaş yeteneğini tamamen yitirmişti. Savaş alanında Amerikalıların kendi ateşleri ile 13 bin Amerikalı asker ölmüştü- bu sayıya savaşın hemen ardından akciğer kanseri nedeniyle ölenler dahildir. Ve bunların hiçbiri basına, tüm dünyaya yayın yapan CNN gibi dev TV kanallarına yansımıyacaktı...

 

Rokke’un anlatımı diğer yanıyla, Saddam Hüseyin adlı akılsız çılgının alay konusu olan veya sadece basit bir propoganda taktiği sanılan “Savaşı biz kazandık!” sözlerine de belli bir açıklık getiriyordu... Ve şüphesiz aynı anlatım, CNN ve benzeri TV kanallarının, yazılı basının, tüm iletişim ağının nasıl korkunç bir denetim altında olduklarına, başta Amerikan halkı olmak üzere gerçeklerin kitlelerden nasıl gizlenmekte olduklarına tam bir açıklık getirmekteydi...

 

Yerli basın ise, burnunun dibinde olanları hiçbirzaman araştırma zahmetine katlanmayacaktı. Şüphesiz aynı kötülükler yarın Türkiye halkının, Türk askerlerinin de başlarına gelebilirdi ama, rantiyer ahlakının güçlü biçimde yerleştiği bir toplumda, emek ve biraz cesaret isteyen bir araştırmacılığı böyle bir basından beklemek doğru olurmuydu? Dünyamızda “herşeyin iyiye gittiği”, “ABD’nin Ortadoğu’yu demokratikleştirmekte olduğu” yalanlarına, paçalarına/ eteklerine takmış oldukları zillerle eşlik edenlerden, yalancılar korosuna katılarak geçimlerini sağlayanlardan başka ne beklenebilirdiki?.. “Muhalif” olanlar da, oradan buradan tırtıkladıkları bilgi kırıntıları ile okuyucularının geçici duygularını/ öfkelerini tatmin edip, sahnelenmekte olan “demokrasi” oyununun diğer yüzünü tamamlamaktaydılar... Pazar hesabını iyi yapan basın patronları bu tiplerin her ikisine de yanyana iş vermekteydiler. Böylece herkes geçinip gitmekteydi... Çizilmiş olan görünmez sınırı azıcık aşmaya çalışanlar zaten temizleniyorlardı... Birileri de böylece cinayetlerini, talanlarını rahatca sürdürmekteydiler ama, her kötülüğün bir limiti vardır şühesiz...

 

Doug Rokke, Amerikalı kumandanların kendi yaralı askerlerine yardımcı olmak istememelerinin nedenini anlatarak yaşanmış öyküsünü sürdürecekti...

 

“Kumandanların yaralı askerlerine yardımcı olmak istememelerinin nedeni basitti. Amerika Birleşik Devletleri, veya İngiltere, veya uranyum cephanesine sahibolan bir diğer ülke, bu cephanenin savaş sırasında ortaya çıkmış olan çevre ve sağlık ile ilgili sonuçlarını kabullenmek, onaylamak istemiyordu. Onlar, sonsuza dek uranyum cephanesini rahatca kullanma olanağına sahibolmak istiyorlardı. Mart 1991’de Kuveyt, Irak ve Suudi Arabistan’da olduğum sırada bana ulaşmış olan Los Alamaos Memarandumu’ndan (muhturasından, notundan) bunu anladım. Sözkonusu muhtura sonderece açıktı ve bunun çok özel bir bölümünü burada sizlere aktarmak istiyorum:

 

“Eğer son savaş eylemlerinde tüketilmiş uranyum- DU’nun rolü kanıtları ile açığa çıkarsa, hizmete DU’dan daha uygun birşey girincedek biz onun varlığını garati altına alıp DU’yu savunmalıyız. Eğer savunma yeterli olamazsa, çok önemli bir savaş yeteneğimizi yitireceğimizden emin olabilirsiniz. Her yazılan eylem raporunun ardından bu hassas konuyu aklınızda tutacağınıza inanıyorum.

Saygılarımla, Lt. Col. Z.- imzanın sahibi, Albay Zenceki idi”

 

Anlaşılmış olacağı gibi, Albay Zenceki imzalı muhturaya uyum sağlamak amacıyla savaşa katılmış birliklerin komutanları yaralı askerleri ile ilgilenmiyorlardı. Ölümlerin ve yaralanmaların nedenlerini rapor etmiyorlardı. Böyle bir olayı, DU'nun etkilerini olmamış, yok sayıyorlardı ve sonuçta tüm olanlar görsel ve yazılı basına da yansımayacaklardı.

 

Doug Rokke, “Bu çok özel bir emirdi. Onlar kullandıkları cephanenin çevreye ve sağlığa etkilerini çok iyi biliyorlardı. Ve ben yalanları, gördüklerimizi ve öğrenmiş olduklarımızı 1991 yılından itibaren anlattım, tekrar tekrar anlattım.”, diyerek sözlerini sürdürdü.

 

“Bizler, Birleşik Devletlet (ABD) safında uranyum mermisi ile vurulmuş 16 Abrahams tankı ve yine uranyum mermisi ile tahribedilmiş 15 Bradley savaş aracı gördük. Bunlardan 24 aracı temizleyip Amerika’ya nakledilecekleri gemilere yükleme işi takımımızın 3 ayını aldı. Kuveyt ve Irak arazisindeki uranyumla kirlenmiş savaş artıklarına, döküntülere hiç dokunmadık ve onlar halen oldukları yerde duruyorlar. Kuveyt ve Irak çevresinde araziye dağılmış binlerce ve daha binlerce kirli aracı arkamızda bıraktık. Suudi Arabistan ve Irak’ta daha binlerce ve binlerce binaları, yapıları  ve tankları terkedip geldik. Bunlara hiçkimse dokunmadı. Şimdiye dek “ölümün otobanı” (“ölümün anayolu”) olarak ünlenen ve terkedilen bu viraneye dönmüş arazide uranyum zehirinden daha fazla hiçbirşey yoktur. Ve onlar halen oldukları yerdedirler. Bölgedeki uranyum yenilenerek canlılığını korumakta ve o topraklara giren insanlar günümüzde de hastalanmaktadırlar. Hepsi, hem Amerika Birleşik Devletleri’den, hem Dünya Sağlık Örgütü’den bölgeye gidenler ve hem de orada yaşayanlar hastalanmaktadırlar...”

 

Doug Rokke’in yukarıdaki paragrafta yeralan sözlerini dinledikten iki gün sonra, 25 Nisan 2004 tarihli bazı gazetelere yansıyan bir haber dikkatimi çekiyor. Aynı tarihli Özgür Politika’da yayınlanan haberde, Iraklı Cemal Barzani, Yasin Zübeyir vs. gibi bazı Kürt tüccarların Saddam rejimine ait hurda silahların tonunu 6- 25 Dolar’dan Amerikalı askerlerden satınaldıkları ve bunları Sabri Özal, Abdullah Yıldız vs. gibi bazı Türk tüccarlara tonunu 50- 60 Dolar’dan sattıkları, yeralıyor. Haber, bu radyasyonlu hurdaların İbrahim Halil gümrük kapısından kayıtları yapılmadan geçirildikleri ve şimdiye dek 1 milyon 272 bin ton zehirli hurdanın Türkiye’ye sokulmuş olduğu, İSDEMİR’in satınaldığı bu hurdalarda radyasyon çıktığı vs. bilgileriyle sürüp gidiyor... Sonra birden, Çernobil kazasının hemen ardından kameraların karşısında radyasyonlu Rize çayını rahat rahat yudumlarken, “radyasyonun azı seks gücünü arttırır” diye “bilimsel” açıklamalar yapan Özal Kabinesi’nin bakanlarından Cahit Aral’ı düşünüyorum... “Türk halkının seks gücü giderek artıyor olmalı”, diye düşünürken, kendimi topluyorum... Yine aklıma, Cahit Aral’ın yıllar sonra basına, kendisinin de hastalandığını, itiraf ettiği ve o sözlerinin sorumluluğunu Turgut Özal’ın sırtına yüklediği geliyor. Peki ya Doug Rokke’in sözünü ettiği uranyumlu hurdaların Türkiye’ye ithal edilmelerinin sorumluluğu kimde?, diye düşünüyorum... Ve bu satırları yazarken, Mersin açıklarında dört yıl bekletildikten sonra batan veya batırılan zehir gemisi aklıma geliyor. Ve Türkiye toplumunun yönetimiyle, politik partileriyle, sivil örgütleri ile, “solcusu” ve sağcısı ile duyarsızlaştığını, olanlardan derece derece herkesin sorumlu olduğunu hissediyorum...

 

İnsan haklarına sahip çıkmak, sadece işkenceli aşağılık sorgu yöntemlerini teşhir etmeklemi sınırlı, toplumu pençesine almış bu baskıcı pederşahi düşünce biçimlerinin, bireyleri bütünden soyutlayıp yıkıcılığa iten anti- sosyal düşünce tarzlarının, işkence de dahil diğer tüm insana ve doğaya yönelik yıkımlar üzerinde etkileri yokmu acaba?, bunlara karşı bütünsel bir savaşım vermenin insan hakları ile hiç bağı yokmu acaba?, diye tekrar düşünüyorum. Ağızlardan hiç düşmeyen “demokrasi” sözcüğünün nasıl içi boşaltılmış iğrenç bir demagoji malzemesi haline getirildiğini düşünüyorum. Sahte bir ümmetçilikle, yüzüne taktığı din maskesi ile halkı dolandırıp oy toplamış olan başbakanın TV kameraları karşısında o inanmadığı “ulusa” hitabederken mayasıla- basura- vereme- kansere her derde deva ilaç satanların ustalığı ve üslupları ile söylediği yalanları düşünüyorum... Aynı başbakanın toplumun en geri pederşahi güçlerini “demokrasi” maskesi ile halkın daha ilerici kesimlerine, baskılara direnmeye çalışan kadınlarına, ailelerini doyuramayan memurlarına, işçilerine karşı nasıl haince ve ustaca kışkırtmakta olduğunu düşünüyorm... Bu “papelcilerin”, “tırnakçıların”, “zarfcıların”, “hazinecilerin”, “üfürükçü”lerin, nane- okkalüptüs pazarlayıcılarının nasıl iktidar koltuğuna oturabildiklerini ve bunların gerisinde hangi güçlerin olduklarını düşünüyorum- aslında gerçek karakterler olan papelciler, zarfcılar, tırnakçılar, hazineciler, üfürükçüler biraz parası olanları dolandıran, sevimili eylendirici yanları da olan ve en genel anlamıyla toplum için öyle büyük zararları olmayan tiplerdir ama, aynı teknikler geliştirilerek ve devlet televizyonları da alet edilerek tüm topluma karşı kullanılmaya başlanınca, işin rengi değişmektedir, olay gerçek bir ihanet, alçaklık biçimini almaktadır... Ve düşünüyorum... Ve bunların hepsi üzerine yazmasam da, bu metnin ilerleyen bölümlerinde radyasyon ile seks gücü arasındaki bağlantı üzerine okuduklarımı aktarmaya karar veriyorum...

 

Bundan sonra Doug Rokke anlaşılması biraz daha zor teknik bilgiler vererek konuşmasını sürdürüyor...

 

“Her uranyum Rod’u (çubuğu olmalı) aşağı yukarı 4.500 gramın üzerinde katı uranyum içerir. Bu, atkısız, giysisiz katı uranyum çubuğudur. Bu çubuk ateşlendiği zaman, onun gerisindekiler dakikada reaksiyona girerler,  tüm tank ateş topu olur. Çubuk yolu boyunca yanar ve herhangi bir yapıya veya araca çarptığı zaman, alev fışkırtan dev bir kaynak makinesine dönüşür. O, olağanüstü büyük bir hızla, saniyede bir mile ulaşan bir hızla haraket eder ve vurduğu zaman doğrudan içeri girer. Bu içeriye giren, bütünüyle ve yanarak öbür taraftan çıkar. Böylece siz kaskatı bir ateş fırtınası ile karşılaşırsınız. Elinize ateş toplarından oluşan bir salkımı aldığınızı ve bu salkımı içinde olduğunuz odanın boyunca olağanüstü yüksek bir hızla fırlattığınızı düşünün. Fakat bu elinizdeki uranyumdan bir ateş topudur. Ve vurulan tankın çevresinde oluşan bu ateş fırtınasından çevreye uramyum parçacıkları dağılır. Ölçümlerimizden biliyoruzki, 50 metre yakına ve daha ötesine dek uranyum parçacıkları dağılırlar.”

 

Sözkonusu 50 metrelik mesafenin altını yukarıdaki bilgileri veren kişi değil, özellikle ben çizdim. Çünkü, ABD’nin 2003 baharında Irak halkına yönelik olarak başlatmış olduğu saldırı ile ilgili kısa bilgiler verirken bu 50 metre işine yeniden geleceğim. Ve ozaman İkinci Körfez Saldırısı’nı neden yaz sıcakları gelmeden başlatmak istedikleri, “Saddam Hüseyin nükleer silah kullanabilir ve bu yüzden askerlerimize özel elbiseler giydirmek zorundayız!”, yalanlarını neden söylediklerini sanırım daha iyi anlayabileceksiniz veya anlatabileceğim.

 

Doug Rokke, “Biz, tek bir darbenin sonucunda uranyum bulaşığının 400 metre öteye dek yayılabildiğini ölçtük. Önceki çubuğun tanka vuruşunun ardından ikinci darbenin rüzgarı gelir: Siz yarattığınız tüm uranyum zehiri ve tozu ve kirlilik ile birlikte tankta varolan diğer patlayıcıları, yakıtı, herşeyi ateşlersiniz ve böylece ‘gevrek nesneler...’ oluşur.”, diyerek sözlerini sürdürdü... Anlaşılmış olacağı gibi, metinde daha önce de geçen “gevrek nesneler” benzetmesi ile kızarıp yanıp ‘gevreğe’ dönmüş tank veya bir başka savaş aracı personeli kastedilmektedir. Olağanüstü bir hızla tanka çarparak bir ateş fırtınası yaratan uranyumlu mermi, tankın içindeki diğer patlayıcıları ve yakıtı da ateşlediği için, ortaya merminin mevcut olağanüstü gücünü de aşan bir enerji çıkmakta ve hem personel yanıp kavrulmakta ve hem de bu ikinci patlamanında etkileri ile uranyum parçacıkları hedefin tüm çevresine daha fazla yayılmaktadırlar. Yine Doug Rokke, -metinde geçmiş olan önceki anlatımlarla uyum gösterecek biçimde- DU cephanesinin darbesi ile koyu gri, hatta simsiyah bir duman tabakasının yükseldiğini ve vurulmuş olan hedefin kapkara bir kömür rengini aldığını, açıklamıştır.

 

Doug Rokke, tanık oldukları gerçekleri, öğrendiklerini, başta sağlık ve savunma bakanlıklarına, yetkili her kuruma rapor ettiklerini ve uranyumun “karmakarışık iğrenç bir lapa” gibi olduğunu anlattıklarını, aktararak sözlerini sürdürdü. Raporlarında tıbbi yardımın ve eğitimin zorunluluğunu iletmiş olduklarını söyledi. Halbuki onlardan alanın tamamen temizlenmiş olduğuna dair sahte raporlar vermeleri ve kavrulmuş nesnelerden sözetmemeleri istenmişti... Hatta böyle bir rapor önlerine konmuş ve imzalamaları istenmişti ama, imzalamayacaklardı.

 

Rokke, 1994 ve 1995 yıllarında Tüketilmiş Uranyum Projesi Direktörü olarak aynı işine geri döndüğünü, işinin ABD ordusu ile ilgili olmasına karşın bu kez sürece NATO gücü adına İngiliz, Fransız, Alman ve Kanadalı uzmanlarında dahil olduklarını anlattı... Birçok teknik ayrıntı içeren anlatımında özet olarak Rokke, o yıllarda Nevada çölünde Abrahams tankları ve Bradley savaş araçları üzerinde DU’lu mermilerle deneyler yaptıklarını ve daha sonra aynı savaş araçlarının ne ölçüde temizlenebildiklerini ve bu temizliğin maliyetinin ne olduğunu araştırdıklarını nakletti. Rokke’in anlatımına göre, DU cephanesi ile vurulan araçların kesin bir temizlikleri mümkün değildi ve bu işin maliyeti de çok yüksekti. Ve yine aynı anlatıma göre, Amerikan ordusunda hiçbirzaman bu konu ile ilgili bir eğitim verilmeyecekti...

 

Anlaşıldığı kadarıyla, ABD askerlerini taş kafalı ahmaklar olarak ateşe sürmek büyük patronlar için daha uygun bulunmuştu ve zaten aksi durumda düşünmeye ve sorgulamaya başlayabilirlerdi... DU’nun etkilerinin yansıtılmaması ile ilgili -daha önce sözedilmiş- memarandum da imzası olan Albay Zinceki ise artık general olmuştu ve 2003 baharında başlamış olan Irak halkına yönelik saldırıya veya İkinci Körfez Savaşı olarak anılan olağanüstü yıkıma başrollerden birini üstlenerek katılmıştı... Zinceki, DU’lu mermilerin nasıl bir felakete neden olduklarını tüm ayrıntıları ile bilenlerin başında gelmekteydi; verilen raporlar O’na da ulaşmıştı ama, bu İkinci Körfez Savaşı’nda da aynı mermiler fazlasıyla kullanılacaklardı. Özellikle orta ve güney ırak bir DU çöplüğüne, uranyum tarlasına dönüşecekti... Bunun halk sağlığı üzerindeki korkunç sonuçları ile ilgili bilgileri ise asıl olarak Basralı uzman hekim Dr Cevat al- Ali’den alacaktık.

 

c-     5. Atom  ve “seks gücünü arttıran” radyasyon

 

Ukrayna’daki Çernobil (Chernobyl) nükleer santralının dört reaktöründen biri 26 Nisan 1986’da ölümcül bir kaza yaptığı zaman, çevreye yayılan aşırı miktarda radyasyonun birkısmı -arasında Türkiye’nin de olduğu- komşu ülkelere rüzgarlar aracılığıyla taşınacaktı. Kaza karşısında tüm dünya ayağa kalkacak ve komşu ülkelerin yönetimleri, kendi tarım ürünleri, toprakları, suları, içindeki canlıları ile birlikte vahşi doğaları üzerinde radyasyon ölçümleri yapacaklardı. Çernobil’den yayılan radyasyonun önemli birkısmı kuzey rüzgarları ile Türkiye’nin Doğu Karadeniz kıyılarına da taşımıştı ama, mevcut siyasi iktidar sessizliğini korumaktaydı... Radyasyon, burada üretilen tarım ürünlerini, aynızamanda ihraç edilen fındık ve özellikle tüm halkın yaygın biçimde kullandığı çay ürününü kirletmişti... Mevcut siyasi iktidarın hem diğer halklara ve hem de özellikle Türkiye halkına verdiği değer nedeniyle veya asıl ifadesi ile -günümüzdeki kadar Amerikancı olan- Özal iktidarının halka beş paralık bile değer vermemesi sonucu, gerçek gizlenecekti. Halk uyarılmayacaktı... Uyarı biryana, halk aldatılacak, hiçbir tehlike olmadığı bildirilecekti.

 

Tüm yalanlara karşın gizlice yapılmış olan ölçümler, Türkiye’nin Karadeniz kıyılarında tehlike sınırının çok üzerinde radyasyon olduğunu göstermişti. Sözkonusu gerçek olaydan ancak 13 yıl sonra, 1999 baharında Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) tarafından açıklanacaktı. Açıklanacaktı ama, neden 13 yıl beklemişlerdi, bilim adamı sorumluluğu bunumu gerektiriyordu, ya da neden korkuyorlardı? Ve iktidar gerçeği gizlemiş olsa bile, bol paralı “demokratik” basın bazı uzmanlara biraz ödeme yaparak ölçümler yaptıramazmıydı?, bulunan gerçeği açıklayamazmıydı? Türkiye’deki tüm kurumların ve aydınların sorumsuzluklarını sergileyen sorular uzayıp gitmektedir... Dönemin Özal Kabinesi’nin sorumlu bakanlarından Cahit Aral, Çernobil kazasından kısa bir süre sonra TV kameralarının karşısına geçerek radyasyonlu Rize çayını yudumlayacak ve “Radyasyon’un azı seks gücünü arttırır(!)” diye birde “bilimsel” açıklama yapacaktı. Şüphesiz bakanın kastettiği erkeklerin seks güçleri idi. Diğeri zaten tabu idi ama, özünde gerçek acaba hem erkekler ve hem de kadınlar için böylemiydi?

 

“Radiation and Life” (Radyasyon ve Yaşam), “Uranium Information Centre Ltd.” (Uranyum Bilgilendirme Merkezi), “How Will Cancer Affect My Sex Life” (Kanser Seks Yaşamımı Nasıl Etkileyecek), “Radiation Theraphy for Prostate Cancer Can Cause Impotence” (Prostat Kasseri için Radyasyon Kürü İmpotens Nedeni Olur), “Answer  to Question” (Sorulara Yanıtlar), “Radiations Terms and Definitions” (Radyasyon Terimleri ve Tarifleri), “Background Radiation” (Arka Plandaki- Doğadaki Radyasyon), “Maintaining Your Fertility” (Doğurganlığınızı Sürdürmeniz), “Infertility” (Kısırlık), “What’s the Risk?” (Risk Nedir?) gibi ve diğer başka başlıklarla bilgi veren değişik popülarize edilmiş bilimsel web sayfalarında öğrendiklerimi özetleyerek yukarıdaki suali yanıtlamaya çalışacağım- sayfaların adreslerini kaynaklar bölümüne yerleştireceğim... Ve önce atom nedir?, radyasyon nedir?, sorularına kısa yanıtlar getirmeye çalışmalıyım.

 

Radyasyon, kimyasal anlamda parçalanamayan ve en küçük madde kabuledilen “atom”un “nucleus” adı verilen çekirdeğinden belirli bir dalga boyuna sahip ışın ve ayrıca mikroskopik parçacık olarak iki ayrı türde açığa çıkan yüksek frekanslı ve yüksek enerjili ışık demetidir- anlaşılan, nükleer enerji sözcüğü “nucleus”dan kaynaklanan enerji anlamına gelmektedir. Elektronlarından ayrıştırılmış çekirdekten çıkan bu radyasyona, iyonlaştırılmış radyasyon (ionising radiation) denir... Gezegenlerin güneşin çevresinde dönmeleri gibi elektronlar “nuclesus” (atom çekirdeği) çevresinde belli yörüngelerde dönen tek negatif elektrik yüklü zerrelerdir. Atom çekirdeği (“nucleus”), proton ve nötron adı verilen zerrelerden oluşur. Nötron herhangi elektrik yüküne sahip değildir ama, proton tek pozitif elektrik ile yüklüdür. Bunların her ikisi de yaklaşık aynı büyüklüktedirler. Tüm farklı atomlarda, çekirdekte (“nucleus”) bulunan proton sayısına eşit miktarda elektron bulunur- anlaşılan, artı ve eksi elektrik yükleri eşitlenir, dengelenir. Bir elektronun haçmi bir protonun ve ayrıca bir netronun hacminin ancak ikibin de biri kadardır veya bir proton, bir elektrondan yaklaşık 2 bin kez daha ağırdır. Alabildiğine küçük zerrecikler olan elektronlar yaklaşık ışık hızı ile hareket ederler... Bir elektronun büyüklüğünü tahmin edebilmeniz için, ondan iki bin kez daha ağır olan bir proton veya nötron zerreciğinin büyüklügünü tarif etmeye çalışayım... Bir proton, herhangi ince bir kum zerreciğinin yüz milyon çarpı bir milyar (100.000.000.000.000.000.000) kadarıdır veya bir proton bir kum zerreciğinden 100.000.000.000.000.000.000 kez daha küçüktür. Bir elektron ise bir protondan 2000 kez daha küçüktür.

 

İkisi ışın diğer üçü parçacık biçiminde olan radyasyon, aslında, havada, toprakta, tüm doğada, kullanılan bazı aygıtlarda, inşaat ve diğer yapı maddelerinde, sünni gübrelerde, petrolde, insanda, uzayda, daha birçok yer ve madde içinde belirli miktarlarda bulunabilir. Yapılan bir araştırmaya göre, ABD’de her kişi yılda ortalama 300 milirem? Radyasyon almaktadır. Aynı ülkede X- ışınları yayan rontgen aletleri ve diğer radyasyon kaynağı aygıtların vs. bundaki payı kişi başına yıllık 50 milirem? olmaktadır. Doğa da, thorium, radon, karbon, potasyum, polonium, kurşun ve daha bir düzüneyi aşkın elementte doğal radyasyon bulunur. Kayalardan, topraktan, bazı inşaat malzemelerinden Gama ışını biçiminde radyasyon gelir... Ayrıca radyasyon kosmik ışınlarla/ uzaydan gelen ışınlarla dünyamıza ulaşır... İnsanlar tarafından sık kullanılan fındık gibi yemişler, meyvalar ve özellikle tütün ve çay gibi yapraklı bitkiler yetiştikleri topraktaki radyasyonu emip biriktirirler... Bu son bilgi, Çernobil kazası ile yayılmış olan aşırı dozlardaki radyasyonu topraktan bol miktarda emip biriktirmiş olan Rize çayını kameraların karşısında afiyetle yudumlayan ve reklamını yapan Bakan’ın sorumsuzluğunun ölçüsünü anlayabilmek açısından önem kazanmaktadır. 

 

Atom çekirdeğinin parçalanması sonucu -doğada varolanla kıyaslanamayacak ölçüde- yoğun olarak yayılan radyasyon, 6- 9 Ağustos 1945 Hiroşima ve Nagasaki bombalamalarında örnekleri görülmüş olduğu gibi, hemen öldürücü ve ağır sakatlanmalara neden olan etkilerinin yanıda, halen zararlı etkilerini sürdürmektedir. Nükleer enerji santrallarında, atom denizaltılarını hareket ettiren santrallarda bu radyasyon etkisi denetim altına alınmaktadır ama, Çernobil’de olduğu gibi kazalar mümkündür ve böyle durumlarda serbest kalan radyasyon, çevreye yayılarak bir Hiroşima veya Nagasaki bombasının yaptığı öldürücü etkiyi yapabilmektedir. Yine insanları ve diğer canlıları dikkate almadan yapılan nükleer bomba deneyleri ve daha önce de belirtilmiş olan DU cephanesi, çevreye aynı ölçüde tehlikeli radyasyon yaymaktadırlar...

 

Tıp biliminde kullanılan fotoğraf teknikleri, rontgen aletleri, özellikle kanser tedavisinde kullanılan ışınlama, cerrahlıkta ve yine endüstride kullanılan laser, özellikle hanımların kararmak için kullandıkları solarium, eloktromanyetik alanlar, mikrodalga fırınları, televizyonlar, yangın alarmları, eloktronik saatler, elektrik süpürgeleri, mobil telefonlar ve bunların temel istasyonları ragyoaktivite kaynaklarıdırlar. Özellikle solarium aletleri çok tehlikelidirler... Şüphesiz atom enerjisinin ve radyasyonun tümüyle zararlı olduğunu iddia etmek yanlıştır. Atom bombaları, diğer nükleer silahlar ve DU cephanesinde kullanıldığı zaman alabildiğine zararlı olan, kitle katliamlarına ve diğer tarifsiz acılara kaynaklık eden nükleer enerji aynızamanda insanlığın yaşamını kolaylaştıracak, onu rahatlatacak ve daha fazla özgürleştirecek alanlarda, başta elektrik üretimi olmak üzere birçok yapıcı hizmette kullanılabilmektedir. Bu gerçeğe karşın, -konu ile ilgili bilim adamlarına göre- henüz bu teknolojiler yeterince ileri değillerdir ve ölümcül kazaları engelleyecek kesin bir denetim pek kolay olmamaktadır. Diğer yandan daha önce de belirttiğim gibi, X- ışınları tıpta fotoğraflamada, mammographyde kullanıldıkları gibi, bazı izotoplar moloküllerle ilgili bilimsel araştırmalarda işe yaramaktadırlar. Radyoaktiv karbon, arkeoloji biliminde eski kentlerin, değişik bulguların yaşlarını tesbit etmekte kullanılmaktadır. Gama- ışınları gıdaların ve tıbbi aygıtların sterelize edilmelerinde/ mikroplarının öldürülmesinde, temizlenmelerinde kullanılmaktadır. Kansere neden olan radyasyon ayrıca kanserli hücrelerin yokedilmesinde de kullanılmaktadır ama, bu işlem sırasında da başta iktidarsızlık ve kısırlık olmak üzere zararlı yan etkiler gösterebilmektedir. Yani -bakanın dediğinin aksine- radyasyonun çok az ve kontrollu dozları bile cinsel gücü arttırmamakta, tam tersine yoketmektedir.

 

Rontgen aygıtlarında insana zarar vermeyecek ölçüde kullanılan X- ışınları sözkonusu radyasyonun ışın biçiminde olanıdır ve bu elektromanyetik radyasyonun bir örneğidir- aygıtı sürekli kullanan hekimler, teknik elemanlar fazla doz alabildikleri için kendilerini bir kurşun zırhla korumak zorundadırlar. Belirli dalga boyuna sahip ve görülen ışık gibi olan ve Gama adını alan radyasyon türü de aynen belirli dalga boyundaki X- Işını gibi elektromanyetik radyasyon türünün bir örneğidir. Ve zaten bu tür “Gama- ışını”  olarak anılmaktadır. Bunların her ikisi de, X- ışınları ve Gama- ışınları uzun mesafeler alma yeteneğine sahiptirler. Yine her ikisi de insan gövdesinden ve aleminyum tabakadan geçebilirler ama, kurşun bir tabaka tarafından durdurulabilirler... Diğer yandan, Alpha, Beta ve Neutron (Nötron) adlı radysyon türleri mikroskopik parçacık halindedirler. Alpha parçacıkları iki Proton ve iki Nötron’dan oluşmuşlardır. Radyoaktiv kaynaklarından pek uzağa gidemezler, bir dosya kağıdını, elbiseleri ve insan derisini geçemezler... Aslında DU cephanesinin ateşlenmesi ile bolca yayılan Alpha parçacıkları başka biçimlerle, solunum yoluyla vs. alınıp akciğer hastalıklarına, diğer iç hastalıklara, değişik kanser türlerine neden olurlar ve rüzgarlar, sular tarafından taşınabilirler. Diğerleri gibi atom çekirdeğinden gelen Beta parçacıkları -daha önce büyüklüğü kıyaslamalı verilmiş olan- bir alabildiğine küçük elektron kadardırlar ve çok uzağa gidemezler. Bunlar insan dokusuna 1.27 cm kadar nüfuz edebilirler ama, kalın bir kitap, bir aleminyum levha tarafından durdurulabilirler. Tüm bunların en nüfuz edici, en içe işleyici olanı Neutron ( Nötron)  parçacıklarıdır. Kurşunu dahi geçebilen Nötron parçacıkları, ancak kalın bir betonarme duvara takılabilmektedirler.

 

Radyasyonun alınan doza göre etkileri şöyle özetlenebilir... Yukarıda verilmiş olan rem veya milirem ölçüsünden farklı olarak 10 bin milisievert (mSv) veya 10 Sievert  (Sv) kadar bir radyasyon dozu derhal ani olarak şidetli miğde bulantısına ve kandaki akyuvarların sayılarında azalmaya neden olur. Ve bu doz birkaç hafta içinde kişiyi öldürür. İki ile on Sievert (Sv) arasındaki dozlar ise, kısa vadede şiddetli radyasyon rahatsızlıklarına neden olurlar ve daha uzun vadede benzer biçimde öldürücü etki yapabilirler... Biraz daha ayrıntıya girecek olursak, 1 Sv kan kanserine ve ilerleyen yıllarda başka kanser türlerine neden olabilir; 2- 5 Sv miğde bulantısına, saç dökülmesine, kanamalara, ve birçok durumda ölüme neden olur. Bilinen, 6 Sv ve daha fazla dozların yüzde 80 vakada iki aydan daha az bir zamanda ölüme neden olduğudur. Yine 8 Sievert  (Sv) kadar bir dozun kesin öldürücü olduğu bilinmektedir. Hemen öldürücü dozların dışında sıralanan dozların hepsi kanser nedenidir aynızamanda... Kadınların ve gençlerin hastalanma riskleri daha fazladır. Cinsiyete ve yaşa bağlı olarak radyasyon alan her yüz kişiden 15 ile 28 kadarı kanserden ölmektedir.

 

Daha önce Kuzey Amerika’da kişi başına yılda 300 milirem veya 3 milisievert doğal radyasyon olduğunu yazmıştım... Kısa dönemde alınan 50 milisievert veya yılda 100 milisievert dozun tehlikesi olduğu konusunda bilimsel kanıt yoktur... Aslında radyasyon (ışın) biliminin 100 yıllık bir tarihi vardır. Alman bilim adamı Wilhelm Conrad Röntgen (1845- 1923), buluşu ile ilgili olarak 1901 yılında Nobel fizik ödülünü kazanmıştır... Ölçü olarak kullanılan “Rem” ve “Sievert” deyimleri, konu ile ilgili farklı bilim adamlarının ölçümlerinden kaynaklanmaktadır. Bunlardan İsveçli bilim adamı Rolf Sievert’in (1896- 1966) ölçüsü Sievert, alınan etkili radyasyon dozunun biyolojik radyasyon etkisinin fiziki durumla karşılaştırılmasının hesabıdır... Her iki ölçünün birbirlerine oranları, 1 Sievert (Sv) eşittir 100 Rem veya 1 Rem eşittir 0,01 Sievert biçimindedir.

 

Kanserli hücrelere yönelik radyasyon tedavisi sırasında kadınların adet (aybaşı) durumları düzensizleşmekte veya tamamen durmaktadır. Aynı tedavi erkeklerde sperm azalmasına neden olmaktadır. Prostat kanseri tedavisinde radyasyon kanserli hücreyi öldürerek yaşamı kutarabilmektedir ama, aynızamanda kişinin tüm cinsel yaşamına da sonverebilmektedir. Bu tedavi erkeklerde impotence (iktidarsızlık) nedeni olabilmektedir. Sözkonusu tedavi kadınlarda olgunlaşmamış yumurtaları tahrip etmektedir. Düşük radyasyon hem kadın ve hem de erkek için kısırlık nedeni olmaktadır. Biraz daha yüksek dozlar gebe kadınlarda düşüklere, ölü doğumlara kaynaklık etmektedir. Radyasyon Etkilerini Araştırma Fonu’nun (RERF) Atom bombasının atılmasının ardından Hiroşima’da yaptığı geçmişle karşılaştırmalı bir araştırmaya göre, radyasyon etkisiyle kromosomların tahribi sonucu meydana gelen kusurlu veya eksik doğumlar alabildiğine artmıştır- aslında DU cephanesinden yayılan radyasyon nedeniyle anormal görünümlü sakat çocukların doğumları Irak’ta da günlük olaylardan olmuş, olağanlaşmıştır. Ayrıca, radyayon almış anne ve babalardan gelen çocukların zihinsel gelişmelerinde yavaşlama ve zeka gerilikleri gözlemlenmiştir.

 

c-     6. Basra’dan Dr Cevad al- Ali’nin 1991’den 2003’e uzanan süreç ve sonrasında DU’nun Irak’ta yaratmış olduğu ölümcül etkiler üzerine anlattıkları ve DU cephanesinin Afganistan’daki etkileri üzerine çok kısa notlar

 

Önce daha kısa olanla, Afganistan’daki gelişme ve DU cephanesinin Afganistan halkına verdiği zararlar üzerine bir örnekle söze başlayayım... Daha önce, Sinbad’daki başka yazılarımda, Jimmy Carter’ın ulusal güvenlik danışmanı olan Zibigniev Brzezinski’nin Afganistan’daki kökten dinci feodal unsurlara yapılacak gizli yardımla ilgili ilk emri, -Sovyetler’in Afganistan’a müdahalelerinden en az altı ay önce- 3 temmuz 1979 günü Başkan Carter’a imzalatığını ve aynı kişinin “Tam o gün Başkan’a bir not yazıp, bu yardımın Sovyet askeri müdahalesine yolaçmak amacıyla yapıldığını izah ettim.”, dediğini yazmıştım. Aynızamanda sözkonusu feodal unsurlar tarafından ABD ve diğer Batı pazarlarına gizlice sürülen yüklü miktarda eroinlerin ABD askeri nakliye uçakları ile taşındıkları ve kazancın CIA ile paylaşıldığı bilinmektedir... Bu kadın düşmanı feodal savaş lordları veya "demokratik" Batı'nın terminolojisi ile “özgürlük savaşcıları”, yıllık kazancı 2 milyar dolara yaklaşan büyük eroin gelirlerine ek olarak ABD’den de üç milyar Dolar’ı aşkın gizli yardım almışlardır. Yapılan toprak reformunu engelledikleri gibi, kurulmakta olan enerji tesislerini ve fabrikaları yıkarak ülkeyi bir harabeye çevirmişlerdir. Sözkonusu kadın düşmanı eroin tüccarlarının en azgını CIA kuklası bukalemun lakaplı Hikmetyar, Türkiye’de Tayyip Erdoğan’lı fotoğrafı ile tanınmaktadır- şimdi “devlet adamı” olduğunu iddia eden Başbakan, üstadının dizinin dibinde rahatca poz vermiştir... Sonuçta, 15 Şubat 1989’da son Sovyet birliklerinin Afganistan’dan çekilmeleri ile ABD’nin bu ülke üzerindeki politikasında da bir değişiklik başlayacaktır...

 

Saldırgan yıkıcı ABD politikalarının Afganistan ve tüm bölgedeki en büyük işbirlikçisi Pakistan’ın diktatörü Ziya ül- Hak, İran ile yakınlaşma ve tüm Orta Asya’yı içine alan güçlü bir İslam birliği oluşturma düşleri taşımaktaydı. Aynı kişi Afganistan’ın yeni hakimi feodal güçler üzerinde önemli etkiye sahipti. Ziya ül- Hak, -ABD’nin Avrasya ve dolayısıyla orta Asya hakimiyeti planları ile çelişen- bu düşlerini Amerikalı “dostlarına” açık edecekti. Sonuçta, bindiği uçağa son dakikada ABD elçiliğinden yollanan bir mango sepetinin içine yerleştirilmiş bomba ile -yanına tüm sadık generallerini de alarak- bu dünyaya veda edecekti...

 

Ziya ül- Hak’ın sahneden çekilmesinin ardından CIA, Amerikalı Asya uzamanı Selig Harrison’un ifadesiyle 3 milyar Dolar daha yatırarak Taleban’ı örgütleyecek ve bu yeni taşeronunu 1994’de saldırgan bir güç olarak sahneye çıkartacaktır (bak, “Şer üçgeni”, İran, Irak, “Kuzey Kore”, www.sinbad.nu/ , Eylül 2002). Başta Şia olmak üzere İslam dininin diğer tüm yollarını nefretle reddeden ve doğumundan itibaren, son ikiyüz yıl içinde tüm bunlara karşı savaşmış olan gerici puritan Muvahhidun (tekci, safcı) veya kurucusunun adı ile Vahabi tarikatının Alt Kıta Hindistan’da bir türevi olarak şekillenen Deobandi tarikatı üyelerinden oluşan Taliban, yeni Pakistan yönetiminin, Vahabi tarikatının merkezi Suudi Arabistan’ın ve ABD’nin desteği ile 1996’da Kabul’u ve 1998’de de Afganistan’ın yüzde 90’ını denetleyebilecektir.

 

CIA’nın yeni politikası ile şekillenen Taleban iktidarının en sadık dostlarından biri de, yine CIA bağlantılı Usame bin- Laden olacaktır. İş ortaklıkları Bush ailesine dek uzanan Yemen kökenli ve Suudi Arabistan vatandaşı Laden ailesinin üyesi Usame bin- Laden, Vahabi tarikatındandır. Bu kişi aynızamanda ne olduğu belirsiz El- Kaide adlı örgütlenmenin lideri konumundadır... Değişik ülkelerden, yaklaşık 43- 45 ülkeden Afganistan’a gelen 30 bin kadar yoksul genç Müslüman, CIA desteği ile kurulmuş kamplarda eğitilerek El- Kaide denen merkezi bir denetimden yoksun örgüte bağlanacaklardır. Kısacası, El- Kaide’nin mayasında da CIA parmağı açıkça vardır... W. Bush yönetimi, karanlık 11 Eylül 2001 saldırısının “sormluluğunu” CIA yetiştirmesi Usame bin- Laden’e ve El- Kaide örgütlenmesine yükleyerek Afganistan’a saldıracaktır- halbuki 11 Eylül’den sadece iki ay kadar önce, Temmuz 2001’in başında, Lokal CIA şefi Lary Mitchell, sözde aranmakta olan Usame bin- Laden ile Dubai’de tedavi görmekte olduğu Amerikan hastahanesinde görüşmüştür ve anılan CIA görevlisi de bu gerçeği kabullenmektedir... Afganistan’a yönelik saldırının ardından, El- Kaide ile Saddam Hüseyin ve dolayısıyla 11 Eylül terör olayı arasından “bağ olduğu” ve ayrıca Irak’ın “kitle imha silahları ürettiği” yalanları ile 2003 başında bu ülkeye saldırılacaktır. Ve zaten yıllardır ABD yönetimleri tarafından büyük bir yıkıma sürüklemiş olan Irak’ın halklarına karşı DU cephanesi kullanılacaktır...

 

Aslında tezgahın çok önceden hazırlandığı anlaşılmaktadır. “Faili mechul” 11 Eylül terörü sadece gerekli bahaneyi yaratmıştır... George W. Bush, "ikiz kuleler"e ve Pentagon’a yönelik terör provokasyonu bahane yaparak, çalışma masasına 11 Eylül’den çok önce konmuş olan Afganistan’a yönelik ABD askeri operasyonunun planlarını eyleme dökmüştür... Orta Asya hakimiyeti ve bölgedeki enerji kaynaklarının Hint Okyanusu’na indirilmesi için büyük stratejik önem taşıyan Afganistan’a taşeronsuz elkoyma eylemini, 11 Eylül’ün yaratmış olduğu yanıltıcı hava içinde yürürlüğe sokulmuştur...“Amerikan Savunması’nın yeniden İnşası” başlığıyla “Yeni Amerikan Çağı İçin Rapor” olarak 2000 yılı eylül ayı içinde yönetime sunulan ve George W. Bush’un Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz gibi şahinlerinde imzasını taşıyan çok uzun rapor olacakları önceden açık etmektedir (bak: www.newamericancentury.org/RebuildingAmericasDefenses.pdf ). Ayrıca, Ahmed Şah Mesut’un “faili mechul” 11 Eylül terör eyleminden iki gün önce, 9 Eylül günü Afganistan’da karanlık bir süikaste kurban gitmesi de önemli soru işaretleri içermektedir. Sanki bunların hepsi ayrıntılı bir planın parçaları gibi gözükmektedirler. Şah Mesut’un öldürülmesi ile Taleban önemli bir rakipten mahrum bırakılırken, Afganistan’a girmeyi planlayan ABD yeni bir baş belasından, ünü ile halk üzerinde etkili olabilecek ve Taleban’ın yerini alarak kendisi ile pazarlığa kalkışabilecek bir karakterden kurtulmuştur. Sonuçta, bir UNOCOL görevlisini, Karzai adlı sıradan bir ABD kuklasını rahatca ülkenin başına oturtulabilmiştir.

 

Zaten 1979 yılından beri -köktendinci feodal unsurlarla birlikte- yıkmakta oldukları bu ülkeye 7 Ekim 2001 günü başlattıkları saldırıları sonderece acımasız olmuştur. Herzaman yaptıkları gibi ülkeye önce onbinlerce ton bomba yağdırmışlardır... USA Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, tüm pazarlık ve teslim olma taleplerini geri çevirerek Taliban’ın yanında savaşırken yakalanan Arap esirlerin öldürülmelerini emretmiştir. Bunların 400 kadarı cenk kalesinde ve daha fazlası da Tora Bora’da yakalandıktan sonra katledilmişlerdir. Cenevre anlaşmalarının tümü USA yönetimi tarafından çiğnenmiştir. Ve zaten tüm bu nedenlerle Washington yönetimi, Uluslararası Ceza Mahkemesi projesine düşmanca yaklaşmıştır. Yabancı ülkelerde operasyonlar düzenleyen ve savaş suçu işleyen Amerikan askerlerinin tarafsız uluslararası bir ceza mahkemesinde yargılanmaları USA yönetimince reddedilmiştir. Avrupa ülkeleri, USA’nın bu baskısı karşısında boyun eğmişlerdir... USA’nın savaş ilanı, Hazar ve Orta Asya enerji kaynaklarının ve yollarının tam ortasındaki Afganistan ile sınırlı kalmamıştır. Pentagon, Orta Asya’nın ve Alt Kıta Hindistan’ın arka kapısı konumundaki Basra Körfezi’ni tutan ve ayrıca kuzeyi de Kafkaslar ve Ortadoğu açısından büyük stratejik önem taşıyan petrol zengini Irak’a da yönelmiştir.

 

Vaktiyle Taleban’a Dolar akıttığı bilinen Orta Asya Petrol-Boru Hattı Konsorsiyumu UNOCOL, Afganistan’a saldırının arkasındaki en önemli güçlerden bir diğeri olmuştur. UNOCOL’un hattı, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan ve Rusya’da varolan bölgesel petrol-boru hattı altyapısının bir parçası olacaktır. UNUCOL tarafından planlanan 1,040 mil uzunluğundaki petrol-boru hattı, Türkmenistan’ın kuzeyindeki Chardzhou’dan başlayıp Afganistan içinden güneydoğuya doğru inerek Pakistan kıyısındaki bir terminalden -Hint Okyanusu’nun parçası olan- Arap Denizi ile buluşacaktır. Boru hattının 440 mili Afganistan’ın içinden geçmektedir. (Daha ayrıntılı bilgi için bak: www.house.gov/international_relations/105th/ap/wsap212982.htm ).

 

Vaktiyle Taleban’ı yaratabilmek için bir kalemde 3 milyar Dolar yatıran ABD yönetimini ilgilendiren bu ülkedeki “demokrasi” ve “insan hakları” değildir şüphesiz. Bunu düşünenler yukarıda özetlenen katliamları gerçekleştirmezler. Saldırılarına sahte propoganda malzemesi yaptıkları “demokrasi” ve “insan hakları”nı düşünenler, etkisi 4.5 milyar yıl kalacak olan DU cephanesi kullanmazlar. Saldırganların asıl dertleri, Rusya ve İran’ı süreçten dışlayarak sözkonusu boru hattı için güvenlikli bir koridor oluşturmak ve her yöne geçitler üzerindeki Afganistan’da stratejik hava üsleri de kurarak aralarında Rusya ve Çin’in de olduğu tüm bölge devletleri üzerinde tehdit oluşturabilmektir. Zaten Afganistan’ı bombalayan ve başta Tarihi kabil kenti olmak üzere ülkeyi baştan aşağı yıkan ABD yönetimi, alabildiğine yoksullaşan Afgan halkının yararına bu ülkeye tek bir çivi dahi çakmış değildir ve 3.5 milyon nüfuslu Kabil’de Almanlar’ın hediyesi bir ambulansın dışında aynı tipte başka araç yoktur. Afganistan’ın başına oturtulan aşiret reisi Karzai’de UNOCOL’un bilinen görevlisinden başkası değildir.

 

Daha önce sözünü ettiğim “Savaşın çevreye etkileri” adlı konferansın 24 Nisan 2004 günü yapılan tekrarında, “Uranyumlu silahların Irak ve Afganistan’da sivillere ve çevreye tahribatları” konulu bir konuşma yapan Toronto’daki Uranyum Tıbbi Araştırma Merkezi (UMRC) araştırmacısı Tedd Weyman, saldırıdan sonra dört kez Afganistan’a gittiğini anlatmıştır... Weyman’a göre sözkonusu her iki ülkeye (Afganistan ve Irak) yolculuk sağlık açısından büyük riskler içermektedir ve sözkonusu ülkelerin bazı bölgelerinin radyasyonla zehirlenmiş sularını içmek çok tehlikelidir. Yine aynı yerlerde özel maskeler olmadan dolaşmak tehlikelidir...

 

Weyman’ın gösterdiği ve ünlü Der Spiegel dergisinde de yayınlanmış olan biri Mezar- ı Şerif’e, diğeri Bağdat’a ait iki fotoğrafta atılan bombalardan simsiyah bir toz bulutunun yükseldiği yansımaktadır. Bu bulut, rüzgarlarla çevreye yayılacak olan uranyum oksitten veya radyasyonlu parçacıklardan başka birşey değildir... Afganistan’da Celalabat’ta bir köye aynı tozdan gelir. Başlarına geleceklerden habersiz halk dışarıdadır. Aradan 24 saat geçince köy halkının ağızlarından ve burunlarından kan gelmeye başlar ve birkaç gün içinde hepsi ölürler... Zaten bombardımanın daha ilk günlerinde Pentagon’a bağlı uçaklardan ve gemilerden atılan füzeler Afganistan’da dört bin sivili öldürmüşlerdir... Yine Tedd Weyman’ın anlatımıyla, 2003 baharında başlayan ABD saldırısının ardından Dicle ve Fırat’ın Basra Körfezi’ne (veya diğer adıyla Pers Körfezi) dökülürken oluşturdukları doğurganlığın simgesi geniş zengin deltanın iki ana kolunu oluşturan su, uranyum oksitle zehirlenmiş olarak uzun süre simsiyah akmıştır. Bölgeye saldırıdan dört ay sonra giden Tedd Weyman, bu gerçeğe kendi gözleriyle tanık olmuştu.

 

Tüm Ortadoğu ve Orta Asya mitolojilerinde 21 Mart günü yaşamın yeniden başlayışı, hayatın yeniden doğuşu olarak kutlanır... ABD yönetimi, Pentagon, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 5 Mart 2003 tarihli askeri müdahaleye izin vermeyen kararına karşın, silah kontrolörlerinin başı konumundaki Hans Blix’in Güvenlik Konseyi’ne sunduğu “Irak’ta kitle imha silahı bulunamadığını belirten ve daha zaman isteyen” 7 Mart 2003 tarihli raporuna rağmen, Amerika dahil dünyanın her köşesinden yükselen onmilyonlarca insanın protesto çığlıklarını karşın, 21 Mart 2003 gününün başlangıcında, geceyarısı saat 02.30’da başta Bağdat olmak üzere Irak’ın büyük kentlerine yönelik ağır bombardımanını başlarmıştır. ABD, yaşamın yeniden doğduğu gün Irak halkına yüzlerce güdümlü füze, binlerce ağır bomba ile ölüm yağdırmıştır... Her biri 25 ton bomba ve 20 güdümlü füze yüklü 8 B 52 ağır bombardıman uçağı İngiltere’deki üslerinden kalkıp “halı bombardımanı” olarak bilinen saldırı ile Irak’ta her karış alanı yıkarken, körfezdeki uçak gemilerinden kalkan 250 uçak daha ilk gün 1000 çıkış gerçekleştirmiştir... Başlayan bombardıman, pazar yerlerine, halkın arasına düşen dev “Bunker Buster” bombaları ile, dolu gibi yağan 250, 450 ve 900 kiloluk bombalarla ve bunların yaşlı, kadın, çoluk çocuk kurbanlarıyla sürüp gitmiştir... Ülkenin daha önce de bilinçli olarak bombalanıp yıkılmış olan elektrik santralları, barajları, petrol üretimi dışındaki tüm ekonomik alt yapısı yeniden ve yeniden çok daha ağır biçimde yıkılmıştır. Bu satırlar yazılırken aradan tam birbuçuk yıl geçmiş olmasına karşın Irak’ın acımasız yıkımı, bombardımanı sürmektedir ve sivil halktan kayıpların sayısı 40 bini aşmıştır(bak: önemli not)... Radyasyon kirliliğinin yanında kanalizasyon sistemleri, içecek temiz su şebekeleri, herşey tahribolduğu için salgın hastalıkların yolları açılmıştır. Ve şimdiden bu birbuçuk yıl içinde, sadece yıkım için harcanan miktar 150 milyar Dolar’ın üzerindedir.

 

Şüphesiz Irak’ın yıkımı 21 Mart 2003 günü başlamamıştır. Nükleer silahlar katagorisine dahil radyasyon ve kimyasal silah etkili DU cephanesinin de bol miktarda kullanıldığı Irak’a yönelik saldırı asıl olarak 1991 yılının başında, 16 Ocak’ı 17 Ocak’a bağlayan gece başlamıştır. Aynı gece binlerce çıkış yapan uçaklarla başta Bağdat olmak üzere tüm büyük kentler yerlebir edilirken, bu ülkenin halkına karşı açıkça kitle imha silahları kullanılırken, Suudi Arabistan’a üstlenmiş 600 bini aşkın asker de “Çöl Fırtınası” adı verilen kara operasyonunu başlatmıştır...

 

“Çöl Fırtınası”nın bitiminin ve Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesinin ardından da Irak’ın bombalanması 10 yılı aşkın süre aralıksız -ölümcül radyasyon yayan DU, uranyum cephanesi de kullanılarak- devametmiştir. İki büyük saldırı arasında geçen 12 yılı içinde Irak aralıksız 400 bin kezden daha fazla bombalanmıştır ve aynı süre içinde uygulanan ambargo ile birlikte ülkede kendini gösteren gıda yetersizliği ve ilaç yokluğu nedenleriyle beş yaşın altında 500 bini aşkın çocuk ölmüştür... Artık, aralarında ABD dışişleri bakanı Colin Powel’ın ve savunma bakanı Donald Rumsfeld’in de olduğu yöneticiler, 21 Mart 2003’de başlayan saldırıya sözde gerekçe yapılan kitle imha silahlarının Irak’ta bulunmadığını ve yine Irak yönetiminin El- Kaide ve 11 Eylül terör eylemi ile bağının olmadığını itiraf etmektedirler. Saldırıya sahte gerekçe yapılan yalanın sorumluluğunu CIA ve MI6 gibi istihbarat örgütlerinin omuzlarına yüklemeye çalışmaktadırlar... Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’da Irak’a yönelik saldırının meşru olmadığını ilanetmiştir ama, sözkonusu örgütün kamu oyunu etkileme dışında ABD’yi pratikte durdurabilecek bir gücü henüz yoktur... Irak halkına yönelik saldırıya gerekçe yapılanların tümünün de yalan oldukları artık ayan beyan ortadadır. Buna karşın, saldırganların kitle kırım silahlarını acımasızca ırak halkına karşı kullandıkları ve özellikle orta ve güney Irak’ın bir nükleer çöplüğe, radyasyon tarlasına dönüştüğü de yine tüm kanıtları ile bilinmektedir.

 

Başlangıçta anılan seri konferansların ilkinde, 22 Nisan 2004 günü Karolinska Enstütüsü’nde; ikincisinde, 23 Nisan günü  Meclis’te; sonuncusunda, 24 Nisan 2004 günü halk eğitim merkezi olan ABF’de konuşan Profösör Cevad al- Ali, diğer konuşmacılardan farklı olarak yaklaşık sekiz yıl sürmüş olan İran- Irak savaşını “Birinci Körfez Savaşı”, Ocak 1991’de başlayan ABD saldırısını “İkinci Körfez Savaşı” ve Mart 2003’de başlamış olan son ABD saldırısını ise “Üçüncü Körfez Savaşı” olarak adlandırmaktadır. ABD’nin içinde yeraldığı alabildiğine yıkıcı İran- Irak savaşını ve 1991 yılına girilirken başlayıp günümüzde halen sürmekte olan trajediler dizisini canlı olarak yaşamış olan onkoloji profösörü (tümörlerle ilgili bilimin profösörü) ve Basra Bölge Hastahanesi Başhekimi Profösör Cevad al- Ali, “Körfez Savaşı’nın ardından Basra bölgesinde görülen kusurlu doğumlar ve lökemi/ kan kanseri” konulu konuşmasında şunları anlatmıştır... (Burada kastedilen “Körfez Savaşı”, DU cephanesinin kullanıldığı 1991 ve 2003 ABD saldırıları ve ikisi arasındaki dönemdir ve Cevad al- Ali bunlara “İkinci ve Üçüncü Körfez Savaşları” demektedir.)

 

Cevad al- Ali’ye göre, Amerikalılar 1991 yılından 2003 yılına dek geçen 12 yıllık süre içinde Irak’a karşı 800 ton DU cephanesi kullanmışlardır. Cevad al- Ali’nin çalıştığı hastahane 1991 saldırısında iki ABD roketinin hedefi olup toptan tahribedilmiş ve hastalar ölmüş. Kullanılan 800 ton DU’nun 300 tonu Basra’ya, kalanı da Basra’nın 200 km kadar kuzeyindeki Nasıriye ve çevresine düşmekte imiş. Buralardaki radyasyon miktarı normalin çok üzerindeymiş...

 

Cevad al- Ali, Basra’da 35 yıl çalıştığını ve daha önce kanser olayına rastlamadığını iddia etmiştir... Kanser nedeniyle ölümler 1991’den sonra başlamış ve hızla 19 kez artmış... Yine çok ilginç bir gelişme, şimdiye dek bir hasta da sadece tek kanser türüne rastlanırken, artık aynı hasta da iki, hatta üç farklı kanser türüne aynızamanda rastlanabilmekteymiş... Cevad al- Ali, kendi hastahanesinde dokuz hasta da aynızamanda iki farklı kanser türüne, bir hastasında ise üç ayrı kanser türüne birden rastlandığını anlatıyor... O’na göre bu durum dünya da yeni ortaya çıkan bir gelişmedir... Basra’da 1998 yılında kanser hastalığı nedeniyle ölenlerin sayıları sadece 34 iken, bu sayı 2002’de 644 olmuş. Şüphesiz bunlar Cevad al- Ali’nin başhekimi olduğu hastahaneye yansıyan vakalardır sadece. Daha kayıtlara geçmeyen birsürü hasta ve sakat doğum olduğunu anlatıyor al- Ali... Aynı anlatımla Basra’da 1998’de 100 bin içinde 75 kanser olayına, 2001’de100 bin içinde 116  kanserliye ve 2002’de ise 100 bin içinde 123 kanser hastasına rastlanmış.

 

Saçları hafif dökülmüş, ufak tefek ince ve çok esmer bir insan olan Cevad al- Ali, sakat, anormal doğumlarla ilgili, kafasız dehşet verici bebek fotoğrafları göstererek ve bölgedeki radyasyon ölçümleri ile ilgili korkutucu sayılar vererek konuşmasını sürdürüyor... Aynı hekim, Cluster bombalarının kullanıldığı alanlardan lökemi/ kan kanseri hastalarının geldiğini ve lökemili çocukların babalarının savaşa katılmış askerler olduklarını anlatıyor. Üç ile on yaş arasında kolları ve başka organları gitmiş korkunç çocuk resimleri gösteriyor. Olağanüstü iri, iğrenç, tüm kafayı bir şapka gibi saran tümör fotoğrafları gösteriyor. Ve sonunda elini başına götürerek kendisinde de bir tümörün başlamakta olduğuna işaret ediyor...

 

Sorular bölümüne geçilince, dayanamayıp ilk ve son kez elimi kaldırdım... ABD’nin 16 Ocak 1991 geceyarısı başlayan saldırısı, Cevad al- Ali’ye göre İkinci Körfez Savaşı, diğerlerine göre ise "Birinci Körfez Savaşı sırasında Amerikan askerlerinin DU  cephanesinden yayılan radyasyona karşı koruyucu giysiler ve maskeler kullanmadıkları ve hastalandıkları biliniyor", diyorum ve "21 Mart 2003 günü başlattıkları saldırı sırasında aynı cephaneye karşı askerlerine koruyucu giysiler ve maskeler dağıttılarmı?", diye soruyorum... Çünkü, Pentagon sözcüleri saldırılarını başlatmadan önce “Irak’ın nükleer silah ve kimyasal silahlar kullanabileceği” propogandasını yapmışlar ve bunların etkilerine karşı askerlerine koruyucu giysiler dağıtmak zorunda olduklarını ve yine aynı nedenle saldırılarının yaz sıcakları başlamadan gerçekleşmesi gerektiğini iddia etmişlerdi. Sıcaklarda askerlerin koruyucu giysilerle hareket etmeleri olanaksızdı... Aslında Pentagon, birkısmı ajan olan silah denetçilerinin raporları ile de Irak’ın elinde böyle kitle kırım silahları olmadığını gayet iyi biliyordu ve bu nedenle ABD ordusu askerlerine koruyucu giysi dağıtmanın gizlenen bir başka asıl nedeni olmalıydı... Şimdi ben bu giysilerin dağıtılıp dağıtılmadıklarını ve dağıtıldılar ise bunun nedenini soruyorum... İkinci sorum ise, "Naziler ile Pentagon’un, ABD’nin işleri arasında paralellik olup olmadığı konusunda Cevad al- Ali’nin ne düşündüğü?", ile ilgiliydi. "SS ve Gestapo, ölüm kamplarında Ziklon- B gazı ile insanları yokettiler; Doktor Mengele insanlar üzerinde değişik zehirlerin, mikropların, bakterilerin etkilerini araştırdı; Amerikalılar ise DU cephanesinin yaydığı radyosyonun etkilerini hem kendi askerleri ve hem de Irak halkı üzerinde denediler, Irak’ı yeni silahların deneme labaratuarı olarak kullandılar; Hitler’in yaptıkları ile Pentago’un işleri arasında benzerlikler görüyormusunuz?", diyorum.

 

Cevad al- Ali, Mart 2003’de başlattılan saldırı sırasında ABD ordusunun askerlerine radyasyona karşı özel giysiler ve maskeler dağıtıldığını ve bunların DU cephanesi ile vurulan hedeflere, tanklara 50 metreden fazla yaklaşmadıklarını anlatıyor... Böylece, nükleer silahları, kitle kırım silahlarını Irak halkına karşı kullanmayı ve bunların etkilerine karşı kendi birliklerini bir ölçüde korumayı planlayan Pentagon’un saldırısını ısrarla neden yaz sıcakları bastırmadan başlatmak istediği ve “Irak nükleer silah kullanabilir” yalanlarını neden yaydığı şimdi daha iyi anlaşılıyor... Cevad al- Ali Irak’a dönmek zorundaydı ve bu nedenle mesleği ile ilgili teknik konuların dışında herhangi bir politik düşünce ileri sürmek istemiyordu, bu istemini de açıklamıştı ama, dayanamıyor ve “Bunlar Hitler’den de kötü!”, sözcüğü ağzından kaçıverdi.

 

Gerçekten bunlar (ABD'de iktidara hakim faşist klik), ellerindeki olağanüstü ileri savaş teknolojisi ile Hitler’den de tehlikeli ve kötüdürler. Göbels’in beceremediği bir ustalıkla yalanlarını söyleyebilmekte, yine Göbels’in sahibolmadığı ileri iletişim teknolojisi ile aynı yalanlarını yayabilmekte ve yüzlerine rahatca liberal maskelerini takabilmektedirler... Elektrik üretimi için bile olsa küçük ülkelerin nükleer santrallara sahibolmalarını, yaşamlarını kolaylaştıracak ileri teknolojilere sahibolmalarını engellemeye çalışırlarken, Ortadoğu’da ileri karakol olarak kullandıkları İsrail’in nükleer silah geliştirmesine yardımcı olmuşlardır ve bu ülkenin yüzlerce atom bombası üretmesine gözyummaktadırlar. Çin’e karşı bir güç yaratma hesabıyla Hindistan’a nükleer bomba teknolojisini İsrail aracılığıyla vermişlerdir. Artık Sovyetler Birliği varolmadığı ve silah teknolojisi açısından en az gelecek 10- 15 yıl içinde karşılarında herhangi bir rakip görmedikleri halde, alabildiğine pahalı “yıldız savaşları” projesini yeniden canlandırmışlardır. Yeryüzünde silahlanmayı sürekli kışkırtmaktadırlar... Irak’ın 1972’de petrollerini tamamiyle ulusallaştırmasının ardından Ortadoğu’da kullanmak amacıyla üretmeye başladıkları ve daha sonra rafa kaldırdıkları küçük çaplı taktik nükleer bombaların üretimlerine yeniden başlamışlardır. DU cephanesinden daha tehlikeli silahları üretme peşindedirler... Ve şaka değil, bu yeşil mavi küçük canlı gezegeni çevresinde radyasyonlu bulutlar dolanan bir kurukafaya dönüştürebilecek nükleer savaş tehlikesi herzamankinden daha fazla varlığını korumaktadır.

 

Yusuf Küpeli

 

yusufk@telia.com

 

Eylül 2004

(önemli not) İsveç televizyonunun 4ncü kanalında (STV 4, http://www.tv4.se/ ) 29 Ekim 2004 Cuma günü yayınlanan bir habere göre, Amerikalı sağlık uzmanları ve Iraklı uzmanlar yaptıkları ortak araştırmanın sonucu olarak, savaşın başlamasından beri geçen süre içinde, 2003 baharından beri ABD bombardımanları sonucu çoğunluğu kadınlar ve çocuklardan oluşan 100 bin civarında Iraklı insanın öldürülmüş olduğunu açıklamışlardır. İsveç'in en büyük haber ajansı olan TT kaynaklı bilgiye göre, sözkonusu gerçekle ilgili araştırma "The Lancet" adlı bilimsel tıp dergisinde basılmıştır. ABD Baltimore'deki Halk Sağlığı Okulu'ndan araştırmacı Johns Hopkins Bloomberg verilen raporun gerisindeki kişidir. Daha önce verilmiş olan yaklaşık "16 bin Iraklı sivilin ve 6 300 askerin ölmüş olduğu" ile ilgili bilgiler gerçeği yansıtmamaktadır. Araştırmacıların işgalden 14 ay önceki ve 18 ay sonraki durumları karşılaştırarak çıkarttıkları sonuca göre, Irak'ta şiddet ölümleri 58 kat artmıştır. -özet: Y. Küpeli

Forskare: Kriget har kostat 100 000 irakier livet
2004-10-29 01:45 http://www.tv4.se/

Sedan Irakkriget började har antalet dödsfall i landet stigit med omkring 100 000 utöver det normala, rapporterade amerikanska hälsoexperter pċ torsdagen. Och mċnga av offren har varit kvinnor och barn.

Bakom rapporten, publicerad i nätupplagan av läkartidskriften The Lancet, stċr forskare frċn Johns Hopkins Bloomberg School of Public Health i Baltimore, USA.

"Försiktiga bedömningar tyder pċ att omkring 100 000 dödsfall utöver det normala har inträffat sedan Irak invaderades 2003", konstaterar forskarna.

"Vċld svarade för de flesta av dessa övertaliga dödsfall, och de flesta vċldsamma dödsfallen orsakades av flyganfall frċn alliansens styrkor", skriver de.

De nya siffrorna bygger pċ undersökningar som forskarna har gjort i Irak. De är avsevärt högre än tidigare beräkningar, som byggt pċ uppgifter frċn tankesmedjor och massmedier. Där har det sagts att antalet civila irakier som mist livet efter invasionen är omkring 16 000 och att de militära förlusterna är cirka 6 300 döda.

Som jämförelse kan nämnas att enligt USA:s försvarshögkvarter Pentagon har 848 amerikanska militärer i Irak dödats i strid eller i attacker medan ytterligare 258 i landet dött i olyckor eller andra händelser som inte direkt hade med krigshandlingar att göra.

"Risken att gċ en vċldsam död till mötes var 58 gċnger högre efter invasionen än före kriget", förklarar experterna. I undersökningarna har drygt 14 mċnader före invasionen jämförts med de snart 18 mċnader som har gċtt efter krigets början.

De flesta vċldsdödsfallen i Irak har den USA-ledda invasionsalliansens trupper stċtt för, uppger en av forskarna, Les Roberts. Och de flesta människor som rapporteras ha dödats av dessa styrkor har varit kvinnor och barn, tillägger han.

TT

 

Kaynaklar:

 

-         Internationell konferens, Krigets miljöeffekter; Exemplen Agent Orange och utarmat uran; Fredag 23 april kl 10- 18, Riksdagshuset; Lördag 24 april kl 10- 16, ABF- huset, Zeta- salen, Sveavägen 41; Thomas Fasy, biträdande professor vid Mount Sinai Medical School i New York. Specialist pċ toxiska och genetiska effekter DU (depleted uranium = utarmat uran); Jawad al- Ali, professor i onkologi och chef för Basra regionssjukhus; Randall Parrish, chef för the Isotope Geoscience Laboratory vid Leicester University; Tedd Weyman, forskare vid UMRC (Uranium Medical Research Center) Toronto; Dr Snezana Pavlovic, chef för the Environmental Monitoring Group, Vinca Institute of Nuclear Sciences, Belgrad; Anders Brahme, professor i strċlningsfysik, Karolinska Institutet, Stockholm; Doug Rokke, f. d. major i USA: armé, f. d. Chef för the US Army Radiological Laborotory och biträdande professor i miljövetenskap vid Jaksonville State University; Dr Hoang Trong Quynh, vietnamesisk läkare samt forskare i Agent Orange och besläktade frċgor, chef för Center for Ecologically Sustainable Agriculture in Hanoi.

-         United Nations Environment Programme (UNEP), Depleted Uranium in Serbia and Montenegro, 2002 Switzerland

-         United Nations Environment Programme (UNEP), Depleted Uranium in Kosovo, 2001 Switzerland

-         United Nations Environment Programme (UNEP), Depleted Uranium in Bosnia and Herzegovina, 2003 Switzerland

-         Dr Hoang Trong Quynh, Dr John Constable, Prof. Nguyen Lan Dung, Prof. Barry Noller, Prof. Dao Ngoc Phong, Dr Alastair W. M. Hay, Public Health, Long- Term Consequences of the Vietnam War, Report to the Enviromental Conference on Cambodia- Laos- Vietnam

-         VAD ÄR UTARMAT URAN?

-         Radiation and Life, www.uic.com.au/ral.htm

-         Uranium Information Centre Ltd., Radiation, http://whyfiles.org/020radiation/fact_sheet.html vs.

-         Sievert, www.wordig.com/definition/Sievert

-         Strċlsjuka, www.stuk.fi/sateilytietoa/sateilyn_terveyshaitat/sv_FI/sateilysairaus/

-         Strċlning och cancer, www.stuk.fi/sateilytietoa/sateilyn_terveyshaitat/sv_FI/syopa/

-         How Will Cancer Affect My Sex Life?, www.cancer.org/docroot/MIT/content/MIT_7_3X_How_Will_Cancer_Affect_My_Sex_Life.Asp

-         Radiation Theraphy for Prostate Cancer Can Cause Impotence,

www.erectile-dysfunction-impotence.org/Radiation-Therapy.html

-         Radiation Terms and Definitions, http://hps.org/publicinformation/radfactsheets/radfact10.html ; http://hps.org/publicinformation/radfactsheets/radfact2.html vs.

-         Naturally Occurring Radioactive Materials (NORM), http://hps.org/publicinformation/radfactsheets/radfact24.html

-         What Can Stand In the Way of Fertility, www.emoryhealthcare.org/HealthGate/14081.html

-         INFERTILITY, www.epigee.org/guide/infert.htnl

-         What’s the risk?, http://whyfiles.org/020radiation/hiroshima2.html

-         Halveringstid, http://susning.nu/Halveringstid

-         Wikepedia, Depleted uranium (DU), http://sv.wikipedia.org/

-         Frċn Svenska kommittén för Vietnam, Laos och Kambodja, SPIRIDDA NYHETER, Mars 2004

-         Former Drill sergant Dennis Kyne, “The munitions are solid uranium” The effects of Depleted Uranium

-         Ted Weyman, URMC- Canada, Abu Khasip to Al Ahqaf: Radioactive warfare in Iraq- Field Investigations Report

-         Gċbor Tiroler, Vapen Med Utarmat Uran Är Brott Mot Folkrätten Ovh Utgör En Hälsofara För Generationer.

 

http://www.sinbad.nu/