Yusuf Küpeli, Dünya basın özgürlüğü gününde gazetecilerin ve ifade özgürlüğünün acıklı durumu üzerine bazı notlar

Birleşmiş Milletler, 1993 yılında, 3 Mayıs gününü, Uluslararası Basın Özgürlüğü Günü olarak ilanetti. Ardından, 1997 yılında UNESCO, aynı günle bağlantılı olarak Guillermo Cano Dünya Basın Özgürlüğü Ödülü oluşturdu. Sözkonusu ödül, basın özgürlüğü için çalışmış olan kişilere veya örgütlere verilmek üzere oluşturuldu.

Birleşmiş Milletler’in bu iyiniyetli çabasına ve UNESCO’nun teşvik edici ödülüne karşın, gezegenimizde, ifade, haberleşme ve basın özgürlüğü açısından işlerin daha iyiye değil...

 

kaynaklar

 

Dünya basın özgürlüğü gününde gazetecilerin ve ifade özgürlüğünün acıklı durumu üzerine bazı notlar

 

Birleşmiş Milletler, 1993 yılında, 3 Mayıs gününü, Uluslararası Basın Özgürlüğü Günü olarak ilanetti. Ardından, 1997 yılında UNESCO, aynı günle bağlantılı olarak Guillermo Cano* Dünya Basın Özgürlüğü Ödülü oluşturdu. Sözkonusu ödül, basın özgürlüğü için çalışmış olan kişilere veya örgütlere verilmek üzere oluşturuldu.

 

Birleşmiş Milletler’in bu iyiniyetli çabasına ve UNESCO’nun teşvik edici ödülüne karşın, gezegenimizde, ifade, haberleşme ve basın özgürlüğü açısından işlerin daha iyiye değil, yıldan yıla artan ölçülerde çok ve çok çok daha götüye gittiğini ifade etmek yanlış olmaz. Zaten işler iyiye gidiyor olsaydı, ortada basın özgürlüğü diye bir sorun, bu sorunla bağlı olarak Uluslararası Basın Özgürlüğü Günü ve yine bu günle ilgili olarak teşvik edici bir ödül olmazdı. İnsanların akıllarına böyle birşeyin gerekliliği gelmezdi…

 

Şüphesiz yeni yeni teknolojik devrimlerle birlikte haberleşme teknolojilerinde de yaşanan olağanüstü gelişmeler insan soyu için yararlı önemli adımlardır. Bu devrimler olmasaydı, ben bugün bu satırları size ulaştırma olanağına sahibolamazdım. Olamazdım ama, nüfusu 6 milyarı geçen bir dünyada, milyonlarla basan gazetelerin ve onmilyonlara seslenen TV ekranlarının yanında ben kaç kişiye ulaşabilirim? Yine de bir umutla uğraşmak gerektiğine inandığım için… Sorun geliyor, gelişen teknolojilerin, medyanın demokratik bir denetimden yoksun olması, giderek büyüyen uluslarüstü tekeller tarafından kontrol edilmesi gerçeğinde düğümleniyor.

 

Sadece bu son ifade edilen de değil… Dünya nüfusunun yaklaşık beşte birini oluşturanların üretilen tüm değerlerin yüzde sekseninden fazlasını yuttuğu bir dünyada nasıl ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü olabilir? Askeri-Endüstri komplekslerin dev enerji tekelleri ile birlikte kana boğdukları Irak’ta, Afganistan’da ve bu tekellerin anavatanı ABD’de nasıl basın özgürlüğü olabilir?

 

ABD, İngiltere gibi ülkelerde ve diğer zengin Batılı ülkelerde, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü yasalarla garanti altına alınmış olsa bile, medyayı denetleyen tekelci sermaye çevreleri, sözkonusu saldırgan askeri-endüstri komplekslerle, enerji tekelleri ile bağlantılı oldukları sürece Irak’ta, Afganistan’da, ve emperyalist saldırı altındaki diğer coğrafyalarda yaşananlar hakkında ne ölçüde doğru bilgi verirler, halklarını nekadar aydınlatırlar? Bir- iki namuslu gazeteciyi biryana koyacak olursak, özellikle ABD medyasının Irak’ta yaşanmakta olanları yansıtmadığı, sustuğu üzerine haberlere sık sık rastlanmaktadır…   

 

Bari sadece susmakla kalsalar, “buna bile şükür”, denecek bir dünyada yaşıyoruz aslında. Bir de, haberleri manupule ederek, saldırgan soyguncu güçleri haklı çıkartacak bişimde yönlendirerek verme, yalan haber yayma, tamamen gerçekdışı ahmaklaştırıcı yorumlar yapma, yığınları meşin bir topla veya belden aşağısı ile oyalama, insanların ilgilerini ve tepkilerini asıl can alıcı sorunlardan uzaklaştırma olanakları var aynı güçlerin. Ve bu işi sürekli yapıyorlar… Türkiye’den yayın yapan TV kanallarına baktığınız zaman bile, kimin nerelerden nemalandığını, hangi ekonomik güç merkezinin kavalını çaldığını hemen anlayabiliyorsunuz. Fakat, henüz ruhunu şeytana satmamış aydınlar dışında bu gerçeği kaç kişi görebilir?..

 

Hem uluslararası ve hem de ulusal arenalarda giderek derinleşen gelir uçurumlarıyla birlikte açlığın, yoksulluğun, eğitimsizliğin, cehaletin günden güne arttığı bir dünyada, gerçekleri seslendirmeye çalışan birtakım aydınların sözleri mi, yoksa medya üzerinde egemenlik kurmuş saldırgan talancı güçlerin yalanları, manipülasyonları mı daha geniş kitleleri etkisi altına alabilir? Ya da aç, yarı aç, yetersiz beslenen ve eğitimsiz insanlar hangi sorunla ciddi olarak ilgilenebilirler, ve yalan ile doğruyu nasıl ayırt edebilirler? Sözkonusu kitleler, din tüccarı politikacıların ve bu politikacılara arka çıkan tekelci basının yalanlarını nasıl kolayca farkedebilirler?

 

Sonuçta, ifade ve basın özgürlüğü ile ilgili asıl sorun, özgürlükçü yasaların varlığı veya çıkartılmaları olgusunun çok ötesinde, hem uluslararası ve hem de ulusal arenalarda ekonomik demokrasinin oluşturulabilmesi; Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ifadesini bulan tüm haklardan her bireyin gerçekten yararlanabildiği bir dünyanın inşa edilmesi; aş, iş, barınma, beslenme, eğitim, güvenlik sorunları çözülebilmiş barışçı demokratik bir dünyanın kurulabilmesi, ve dolayısıyla haberleşme ve medaya kurumları ve teknolojileri üzerinde demokratik bir denetimin sağlanabilmesi olgusunda düğümlenmektedir…

 

Yoksa, basın özgürlüğü ile ilgili ne ölçüde iyi yasalar olursa olsun, gerçekte bu ölçüde derin uzlaşmazlıklarla dolu bir uluslarüstü tekeller dünyasında “büyük birader” sadece herkesi gözlemek ve dinlemekle kalmayacak, aynızamanda kendisine uygun “gerçekleri” yayacaktır. Bunlara inanan -birey olmaktan çıkmış- bir robotlar dünyası kuracaktır. Bu ise, Hitler’in bile düşlemekte zorlanabileceği faşist bir dünyadır…

 

İfade ve basın  özgürlüğüne yönelik asıl tehdit, medyanın, haberleşme aygıtlarının ve teknolojisinin bir avuç tekel tarafından denetleniyor olmasından kaynaklanıyor olsa da, haberleşme kanalları ve medya üzerinde egemen faşist militarist saldırgan güçler, temelsiz korkuları, derin paranoyaları ile -satın alamamış oldukları- tek tek gazetecilere saldırmakta, ya onları hapsederek seslerini kısmaya çalışmakta, ya da öldürmektedirler… Ve malesef gazeteci cinayetleri de giderek artmaktadır. Bu konuda rekor, ABD işgalinin başlamış olduğu 20 Mart 2003 gününe dek tek bir gazetecinin bile öldürülmemiş olduğu Irak’ta dır. Dört yıllık işgal boyunca Irak’ta, -çok daha uzun sürmüş olan- Vietnam savaşında öldürülenlerden daha fazla gazeteci öldürülmüştür.

 

Gazetecileri Koruma Komitesi’nin (CPJ) 2006 özel raporuna göre, Irak’ta 2003 yılında 14, 2004 yılında 24, 2005 yılında 22, 2006 yılında ise 32 gazeteci öldürülmüştür. Bunlar doğrudan görevleri ile ilgili olarak ve görevleri başında öldürülen gazetecilerdir. Aynı rapora göre, ABD işgalinin başlamış olduğu 20 Mart 2003 gününden 2006 yılı sonuna dek yaklaşık dört yıl içinde Irak’ta toplam 92 gazeteci ve bu gazetecilere yardımcı olan 37 medya çalışanı, çevirmen, şöför, ilişki elemanı ve ofis çalışanı öldürülmüştür.

 

Irak’ta öldürülen gazeteci sayısının büyüklüğünü ancak diğer ülkelerdeki gazeteci ölümleri ile karşılaştırarak daha iyi anlayabiliriz… Irak’ta 2003- 2006 yıllarında 92 gazeteci öldürülmüşken, gazeteci cinayetlerinde Irak’ın ardından gelen Cezayir’de, köktendinci terörün yoğun yaşandığı 1993- 96 yıllarında, dört yıllık süre içinde sadece 58 gazeteci öldürülmüştür. Kokain kartellerinin, özel orduların, ölüm mangalarının sosyal yaşama egemen oldukları Colombia’da, 1986- 2006 yıllarında, yani yirmi yıllık bir süre içinde 54 gazeteci öldürülmüştür. Batı’nın, özellikle Alman dış istihbarat örgütü BND’nin, Vatikan’ın ve CIA’nın kışkırtmış olduğu kanlı içsavaş günlerinde, 1991- 95 arasında geçen beş yıl boyunca Balkanlar’da 36 gazeteci öldürülmüştür. Yine iççatışmaların, İslamcı başkaldırının ve askeri darbelerin yaşandığı Filipinler’de, 1983- 87 yıllarında, beş yıl boyunca 36 gazeteci öldürülmüştür.

 

Irak’ta öldürülen gazetecilerin sayıları sürekli yükselmektedir ve 2007 yılı Mart başında öldürülen gazeteci sayısı 95 olmuştur. Sonunda, 28 Nisan 2007 günü Bağdat’ta Iraklı bir gazeteci daha vurularak öldürülmüştür ve dört yıllık işgal boyunca Irak’ta öldürülen gazetecilerin sayıları yüz (100) rakamına ulaşmıştır. Bu da, ABD’nin Irak’a getirmiş olduğu “özgürlüğün” ve “demokrasi”nin anlamını kavrayabilmek için yeterli bir sayıdır herhalde… New York merkezli Gazetecileri Koruma Komitesi’nin (CPJ) verilerine göre, öldürülen gazetecilerin yaklaşık yüzde 80’i Iraklıdır.

 

Yukarıda özetlenerek verilmiş olan acı gerçekler, aynızamanda doğası da tahribedilen dünyamızın sürüklenmekte olduğu felaketin işaretlerinden sadece birisidir. Uluslararası Basın Özgürlüğü Günü, bu koşullarda güzel nutuklarla, bol lafla kutlanacaktır. Halbuki insanların lafa değil, acil eyleme, gerçeğin güçlü korosuna, sağırların kulaklarını açacak gerçekler korosuna ve bu gidişi durduracak yığınsal eylemlere ihtiyacı vardır.

 

Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu’nun 2 Mayıs 2007 tarihli basın açıklamasına göre, Türkiye’de de 23 gazeteci ve yazar hapishanelerdedir. Ve ülkenin din taciri başbakanı, biryandan polislerini 1 Mayıs göstericilerine saldırtırken, diğer yandan mevcut anayasayı çiğnemesini engellemeye çalışan yüksek yargıyı hileli yöntemlerle sırtüstü devirmeye çalışmaktadır. Bitmeyen yalanlarlarıyla toplumun en geri kesimlerini yargıya ve ilerici insanlara karşı kışkırtmaktadır. Ve “mazlum demokrasi savunucusu” maskelerini takmış iktidar yanlısı vekillerin ishale yakalanmış ağızlardan fırlayan pis kokulu yalanlar, söylenen diğer yalanlarla birlikte insanların bilinçlerini bulandırmaktadır…

 

Dengeli ileri bir demokrasinin maddi temellerinin pek bulunmadığı, medyanın mali-sermaye güçleri tarafından denetlendiği Türkiye’de, sırtlarını aynı mali-sermaye güçlerine dayamış birtakım “liberal”, “demokrat” vs. maskeli “aydınlar”, gazeteciler, ülkeyi, “yeni konservatif” olarak adlandırılan ve daha kolay yönetme kaygularıyla hertürlü dini dogmatizmi ve hurafeyi topluma yerleştirmeye çalışan W Bush iktidarının Türkiye temsilcisi din tüccarlarına, ABD merkezli postmodern faşizmin uzantısı yerli din tüccarlarına “demokrasi” adına destek, açık-örtülü destek vermektedirler…

 

Adım adım gelişmekte olan felaketin, Irak’ta yaşanmakta olana benzer biçimde büyümemesi için, aydınlar, politik parti önderleri, yalan makinelerine karşı bir baraj oluşturabilmelidirler. Din tüccarlarının ve faşistlerin bilinci bulandıran yalanlarına karşı halkın kulaklarını tıkarken, gerçeğin çoksesli korosunu ülkenin her köşesinde işitilir hale getirebilmelidirler. Ve o milyonların yürüyüşlerini, örgütlü ve hedefleri belli biçimde ileriye doğru götürebilmelidirler.

 

Vakit yitirmeden…

 

Yusuf Küpeli

2 Mayıs 2007

yusuf@comhem.se

 

Guillermo Cano*

Gazeteci Guillermo Cano Isaza, 12 Ağustos 1925 günü Colombia'nın Bogota kentinde doğdu ve 17 Aralık 1986 günü 27 yıldır editör olarak çalıştığı El Espectado bürosunda, kapının önünde katledildi. Bu olaydan üç yıl sonra aynı gazetenin bürosu bombalanarak tahrip edildi. Guillermo, uyuşturucu kaçakçılığına karşı mücadele vermekteydi.

 

Kaynaklar:

 

U.S. troops allegedly killed Iraqi journalist

Posted 6/28/2005 4:57 PM http://www.usatoday.com/news/world/iraq/2005-06-28-iraqi-journalist_x.htm

 

CPJ, Special Report 2006, http://www.cpj.org/Briefings/2006/killed_06/killed_06.html  

 

CPJ, JOURNALISTS KILLED ON DUTY: 100*, http://www.cpj.org/Briefings/Iraq/Iraq_danger.html

 

BASSEM MROUE, Iraqi Journalist Shot in Baghdad, The Associated Press 

Posted on Sun, Apr. 29, 2007 http://www.philly.com/philly/wires/ap/news/nation_world/20070429_ap_iraqijournalistshotinbaghdad.html

 

BY TIMOTHY M. PHELPS, NYC journalist killed in Iraq

Newsday reporter recalls meeting with Steve Vincent in Iraq

May 2, 2007 http://www.newsday.com/news/nationworld/world/nyc-iraq0804,0,802733.story?coll=ny-worldnews-headlines

 

Internationella dagen för pressfrihet, http://epi.gavle.se/gk/t_ns.aspx?id=19860 

 

World Press Freedom Prize, http://portal.unesco.org/ci/en/ev.php-URL_ID=1231&URL_DO=DO_TOPIC&URL_SECTION=201.html

 

http://www.sinbad.nu/