Acılarla yüklü iç karartıcı gerçekler yazmakla tükenmiyor. Bu satırları yazanın Filistin halkı için günümüzde yapabileceği, acı gerçekleri diğer insanlara duyurmak, Filistin halkı için daha geniş bir kamuoyunun, dayanışma talebinin doğmasına yardımcı olmaktır. Eğer sizler de böyle düşünüyorsanız, bu yazıyı, yazının linkilini arkadaşlarınıza, yakınlarınıza, bildiğiniz adreslere yollayın, gerçeklerin yayılmasına yardımcı olun.- Y. K.

foto, İsveç gazetesi Aftonbladet'tem

Yusuf Küpeli, ABD elçiliğini Kudüs’e taşıma işinin gerisindeki politik hesaplar, kökleri Tevrat’a (Eski Ahit’e) uzanan Zionist İsrail ırkçılığı ve Filistin halkına uygulanan soykırımın kısa tarihi üzerine

-         

AB ABD elçiliğini Kudüs’e taşıma işinin gerisindeki politik hesaplar üzerine düşünceler

-         

  Köleri Tevrat’a (Eski Ahit’e) uzanan Zionist İsrail ırkçılığı ve Naziler ile Zionistler arasındaki benzerlikler   ve işbirliği üzerine

-         

       İsrailil ırkçılığının, Filistin’in yerli halkına yönelik etnik temizliğin ve şiddet kullanılarak gerçekleştirilen işgalin  kısa tarihi

 

Bazı kaynaklar:

 

bağlantılı linkler:

 

ABD elçiliğini Kudüs’e taşıma işinin gerisindeki politik hesaplar, kökleri Tevrat’a (Eski Ahit’e) uzanan Zionist İsrail ırkçılığı ve Filistin halkına uygulanan soykırımın kısa tarihi üzerine

 

-          ABD elçiliğini Kudüs’e taşıma işinin gerisindeki politik hesaplar üzerine düşünceler

 

Polonya Yahudisi ve Zionist örgütlenmenin öndegelen üyelerinden olan; Birinci Dünya Savaşı yıllarında Ortadoğu’da İngiliz ordusunun saflarında Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaşan; İkinci Dünya Savaşı yıllarında ABD’de süren Zionist faliyetlerde başrollerde olan; İkinci Dünya Savaşının bitimi ile birlikte Filistin’de, İngiliz yönetimine ve yerli Arab-Filistin halkına karşı yürütülen Zionist Yahudi terörünne önderlik eden David Ben Gurion (1886- 1973), 14 Mayıs 1948 günü, İsrail’in bağımsızlık bildirisini okudu... İsrail’in “bağımsız” bir devlet olarak İngiliz yönetiminden koptuğu 14 Mayıs 1948 günü, emekçi Filistin halkının felaketinin başlangıcı oldu. Zionist ırkçı Yahudi çeteleri zaten uzun zamandır emekçi Filistin halkına karşı bir soykırım ve etnik temizlik politikası sürdürmekte idilerse de, 1948 yılında, Filistin haritasının tümü yine de Filistin halkını gösteren renkle boyalı idi. Yahudi devleti tarafından uygulanan göçe zorlama terörü sonucu, aynı halita üzerinde Filistin halkını gösteren renk, giderek artan bir hızla azaldı ve günümüzde sadece bazı dar alanlara serpiştirilmiş birkaç nokta olarak kaldı. Kısacası, İsrail devletinin ilanı, bu soykırım ve göçe zorlama terörünün zaman içinde ağırlığını ve hızını arttırarak sürmesi, yerli Filistin halkının kitleler halinde göçüne neden oldu...

 

Kuruluşundan bu yana İsrail yönetimine suç ortaklığı yapmış olan, her yıl karşılıksız olarak 3- 3.5 milyar dolar parayı İsrai’e veren ve İsrail’i silahlandıran ABD yönetimi, uluslararası kamuoyunu ve Birleşmiş Milletler kararlarını hiçe sayarak, David Ben Gurion tarafından okunmuş sözkonusu “bağımsızlık Bildirisi”nden tam 70 yıl sonra, büyükelçiliğini Kudüs’e taşıdı. Üç büyük -tek “yaratıcı”lı- din için de “kutsal” sayılan ve -İsrail’in tümünden- farklı bir statüye sahibolan Kudüs’ü (Jerusalem’i) İsrail’in başkenti olarak tanıdı... Görsel ve yazılı basındaki haberlere göre, ABD elçiliğinin Kudüs’e taşınması ile birlikte başlayan haklı protestolar sırasında, abluka altındaki yoksul ve silahsız Gazze halkının, silahsız gösteri yapan Filistin halkının üzerine gerçek mermilerle ateş eden İsrail askerleri, bir gün içinde 62 insanı öldürdüler, 2700 kişiden fazlasını ise yaraladılar. Ölenler arasında sekiz aylık bir bebek ve iki bacağını da önceki İsrail bombardımanı sırasında yitirmiş olmasına karşın direnişini tekerlekli sandalye üzerinde sürdüren genç bir adam da vardı... Filistin halkı için sözkonusu trajedi yaşanırken, ABD elçiliğinin açılışında boygösteren Trump’un kızı ve Yahudi damadı, etraflarına mutlu gülücükler dağıtmakta, Netanyahu ise mutluluğunu “tavuk dansı” ile göstermekteydi. Bir yanda yoksul insanlar vahşice katledilirlerken, diğer yanda bu katliamın baş sorumlulularının sergiledikleri mutluluk tablosu, sadece bu fotoğraf bile, Filistin halkını katledenlerin ne ölçüde ayrımcı ırkçı karakterler oduklarını göstermekteydi. Gerçek sosyal bir insan, değil başka insanların, hayvanların, diğer canlıların öldürülmeleri, ölmeleri karşısında bile kendiliğinden bir acı, üzüntü yaşar...

 

Sözkonusu provokatif kararı vermiş olan, 14 Mayıs 2018 günü ABD elçiliğini Kudüs’e taşımış olan Trump yönetiminin, İsrail halkının, veya ABD halkının, veya bir başka halkın veya herhangi bir inancın yararlarını savunduğunu sanmak, gerçeği anlamamış olmaktır... Birçok analizcinin dikkati çektiği gibi sözkonusu kararın gerisinde Trump’un içpolitikada yaşamakta olduğu ağır sorunlar bulunmakla birlikte, asıl olarak, Ortadoğu’da yaşanacak olan kargaşalardan, silahlı çatışmalardan, insani trajedilerden hangi uluslarüstü tekellerin kazanç sağlayacak olmalarına dikkat etmek gerekir. Ortadoğu’da zaten sürmekte olan kargaşa ile birlikte Suudi Arabistan’ın, Körfez ülkelerinin ve diğer bölge ülkelerinin silah alımlarındaki hızlı artışa bakarak, kargaşadan ve bitmeyen savaşlardan en kazançlı çıkanın askeri-endüstri kompleksler olduklarını rahatca söyleyebiliriz. Diğer yandan, artan petrol fiyatları -ABD ambargosu altındaki- İran dışında petrol üreten ülkelerin yararına ve petrole bağımlı olan Türkiye gibi ülkelerin ve ayrıca Avrupa ülkelerinin zararına olmakla birlikte, bu işten de asıl kazançlı çıkan yine bazı “kaya gazı ve petrolü” üreticisi ABD tekelleri olmaktadır. “Kaya gazı ve petrolü” ile birlikte dışarıdan gelecek fosil enerjilere gereksinimi kalmayan, hatta petrol ihracatcısı haline gelen ABD’nin, ABD’de “kaya gazı” ve “kaya petrolü” üreten birtakım tekellerin, yüksek petrol fiyatlarına özel olarak gereksinimleri vardır. Çünkü, “kaya gazı”nın ve “kaya petrolü”nün maliyeti yüksektir ve ancak yüksek petrol fiyatları ile birlikte bu iş kazançlı olabilmektedir...

 

Özet olarak, İkinci Dünya Savaşından itibaren alabildiğine militarize olmuş olan ABD ekonomisi asıl olarak kanla beslenmektedir. Ortadoğu’da bitmeyecek olan savaşlar, ABD ekonomisi için önemli bir kazanç kapısıdır. Bunun ötesinde sözkonusu kışkırtılmış istikrarsızlıklar, bölgedeki halkı Müslüman devletlerin gelişmelerini, daha güçlü ekonomilere sahip olmalarını, bilimsel-teknik atılımlar yapmalarını engellemeye yönelik olduğu kadar, ABD’nin ileri karakolu konumundaki İsrail’in güvenliği ve yayılabilmesi açısından da önem taşımaktadır... Diğer yandan kronik savaş durumu, patronluğunu ABD’nin yaptığı NATO’nun varlık nedenini meşrulaştırmakta ve -ekonomisi yeterince militarize olmamış- Avrupa ülkeleri üzerindeki ABD hegemonyasının sürmesine yardımcı olmaktadır. Sonuçta, gelişmiş Avrupa ülkeleri, başta İran’a yönelik kararlar ve ambargo olmak üzere Trump’un sözkonusu kararından, ABD elçiliğini Kudüs’e taşıma kararından rahatsızlık duymakla birlikte, uluslararası planda artan gerilim nedeniyle ABD askeri şemsiyesi altından çıkamamaktadırlar... Muhtemel barışçı bir ortamda Atlantık’ten Pasifik’e dek, tüm Avrasya coğrafyası üzerinde olağanüstü büyük ve aynı coğrafyanın tüm milletleri için kazançlı bir Pazar oluşabilir. Anlaşılan ABD yönetimi böyle bir gelişmeden korktuğu için olmalı, Ortadoğu ülkeleri arasında, Ortadoğu’nun bir parçası olan İran ile kendisi ve diğer Ortadoğu ülkeleri arasında ve hem de Rusya ile politik politik gerilimi yüksek tutma çabası içindedir...

 

Bir diğer gerçek ise... ABD’nin görünüşte İsrail yanlısı bu elçilik taşıma kararı, hernekadar Zionist aşırı sağcı İsrail yönetimini, en ırkçı İsrail partilerini sevindirmiş olsa da, özünde İsrail toplumu da kurbanlar arasındadır... ABD elçiliğinin Kudüs’e taşınmasından kısa birsüre önce Kuran’a saldırarak İslam toplumunu provoke eden birtakım sözde Fransız aydın ve politikacılarının bu kışkırtma işlerini planlı yapmış oldukları anlaşılmaktadır. Kirli karanlık bir portre veren Sarkozy’nin başını çekmiş olduğu bu komplo, Trump’un bağlı olduğu uluslararası çete ile ortaklaşa planlanmıştır anlaşılan. Kuran’a yönelik sözkonusu aşağılama ve kışkırtmadaki amacın, ABD elçiliğinin Kudüs’e taşınması ile yaşanacak insani trajediler karşısında, yaşanacak büyük hukuki haksızlık karşısında, Avrupa halklarını ve mümkün olduğunca dünya halklarını pasifize edebilmek, halkların haksızlıklara karşı çıkmalarını engelleyebilmek olduğu anlaşılmaktadır...

 

Kuran’ı veya herhangi başka bir dogmalar kitabını, herhangi bir dini korumak bana düşmez ama, haksızlıklara karşı çıkmak, bir dinin inananı olmaları nedeniyle haksızlıklara uğrayan, aşağılanan insanları korumak bana düşer... Gerçekte, Kuran’da olmayan biçimde “anti-semitizm” denen şeyin, veya daha basit anlatımı ile “Yahudi düşmanlığı”nın kaynağı, Hristiyan toplumunun “kutsal” kitabı olan “İncil”den veya “Yeni Ahit”ten başkası değildir. “İncil”in sonderece insancıl paragrafları da olmakla birlikte, anti-Semitizm hareketinin kaynağı “İncil” veya “Yeni Ahit” adlı kitapdır... Özünde enternasyonal olmayan, sadece bir akraba aşiretler gurubunun kutsal kitabı olan “Eski Ahit” veya “Tevrat” ise, yine Kuran’da olmayan biçimde ırkçı pasajlarla doludur... Sözü fazla uzatmamak için sadece Yuhanna’dan bir örnek vermekle yetineceğim. Örneğin benzerlerini diğer üç İncil’de de, Matta’da, Markos’da ve Luka’da da bulabilirsiniz...

 

Yuhanna Bab 8, 44’de Yahudiler için aynen şunlar yazılı: “(...) Siz babanız İblistensiniz; ve babanızın heveslerini yapmak istiyorsunuz. O, başlangıçtan katil idi, ve hakikatte durmadı; çünkü kendisinde hakikat yoktur. Yalan söylediği zaman kendisininkinden söyler, çünkü o yalancıdır, ve yalanın babasıdır...” Evet İsa, Yahudiler için aynen bunları söylüyor ve devamında da, kendisi “doğruları söylediği için O’na inanmadıklarını” anlatıyor...

 

Roma İmparatorluğu döneminde, ikinci büyük sürgünlerinin (73) ardından Yahudiler, Avrupa’da, Hristiyan dünyasında, zaman zaman yükselen ağır baskılara, “pogrom” adını alan soykırımlara uğradılar. Avrupa üst sınıfları, kriz durumlarında, yaşanan krizi en az zararla atlatabilmenin kolay yolu olarak Yahudi toplumunu hedef gösterdiler. Nazi Almanyası’nın Yahudi soykırımı, sözkonusu “pogrom” politikasının biraz daha geliştirilmiş ve sistematik hale getirilmiş bir devamı olmaktan başka birşey değildi. Ayrıca Hitler, halkı peşinde manupule edebilmek için “Yahudi düşmanlığı”ndan, pogrom geleneğinden yararlandı...

 

İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde ise, başta ABD üst sınıfları olmak üzere bazı Batılı üst sınıflar, bazı emperyalist hükümetler, Filistin toprakları üzerinde bir Yahudi devleti kurulmasına yeşil ışık yakarak, bir yandan geçmişteki yahudi düşmanlğı politikalarını unutturmaya çalışırlarken, diğer yandan da emperyalist politikaları için Ortadoğu’da bir ileri karakol, büyük bir askeri üs edinme çabası içine girdiler- bakınız, İsrail devletinin egemenlik alanı, eski Haçlı devletçiklerinin egemenlik alanlarının hemen hemen aynısıdır... Böylece Batılı hükümetler, artık “dost” gibi gözüktükleri Yahudi toplumunu yeniden ateşin ortasına atmış oldular... Batı’da, Hristiyan dünyasında Yahudi düşmanlığı bitmemiş, sadece halının altına süpürülmüşken, bu kez Yahudileri İslam dünyası ile karşı karşıya getirdiler. Onlar, özellikle 1492’den sonra yahudilerin bir sığınağı haline gelmiş olan İslam dünyasında bir Yahudi düşmanlığını doğması için ortamı hazırladılar... ABD elçiliğini Kudüs’e taşıma kararı ile Batı emperyalizmi, görünüşte Yahudi “dostu” gibi davranırken, ırkçı, hırstan gözleri geleceğe kör olmuş fanatik Zionist ahmaklar dışında çoğunluğu oluşturan Yahudi halkını çok daha büyük bir ateşin ortasına atmış oldu... Yahudi halkı ateşe atıldı; çünkü, işleri, kazançları bittiği zaman Batılı tekeller kolayca Ortadoğu’dan çekilebilirler ama, bölgeye yerleşmiş olan Yahudi toplumunun böyle bir olanağı yoktur... 

 

-          Kökleri Tevrat’a (Eski Ahit’e) uzanan Zionist İsrail ırkçılığı ve Naziler ile Zionistler arasındaki benzerlikler ve işbirliği üzerine

 

Daha önce, Yahudi dininin, “Eski Ahit” veya “Tevrat” adını alan kitabın ırkçı pasajlarla dolu olduğunu, bu dinin bir aşiret dini olduğunu, enternasyonal olmadığını, yazmıştım. Zaten tersi olsa, günümüz dünyasında sayıları 14 milyonu aşan bir Yahudi topluluğu olurdu herhalde...

 

Kökleri İ. Ö. 2000 yılında Güney Mezopotamya’nın tarihi Ur kentindeki diğer semitik kardeşlerden kendini ayırma ve göç olgusuna uzandığı anlaşılan, ve İ. Ö. 1200’lü yıllarda ilk bölümleri doğan Tevrat (Eski Ahit) kitabında açık ifadesini bulan Yahudi ırkçılığı, kökleri yağmacı haçlı seferlerine, denizler ötesi koloniler elde etme ve bunları yağmalama seferlerine uzanan Batı ırkçılığından, ve bu sonuncusuyla irsi bağları olan Nazi ırkçılığından çok daha eski ve katıdır.

 

Değişik zamanlarda kaleme alınmış olan “Tevrat” veya “Eski Ahit”’in birinci kitabı olan “Tekvin” (“Genesis” veya “Yaradılış”) bölümünde sonra gelen “Çıkış” adlı ikinci kitabı açarsanız, bab 34, 10’da, 11’de, 12’de, 13’te, 14’te, 15’de, 16’da ve 24’te şu cümleleri görürsünüz:

 

“(...) 10 Ve dedi: İşte ben ahdediyorum; bütün senin kavminin önünde, bütün dünyada ve bütün milletlerde yapılmamış olan harikalar yapacağım; ve arasında bulunduğun bütün kavm RABBIN işini görecek; çünkü seninle yaptığım şey heybetlidir. 11 Bugün sana emrettiğim şeyi tut; işte ben, Amori ve Kenanlı, ve Hitti, ve Perizzi, ve Hivi, ve Yebusileri senin önünden kovarım. 12 Gitmekte olduğun memlekette oturanlarla ahtetmekten kendini sakın (anlaşma veya sözleşme yapmaktan kaçın Y.K.), ta ki aranızda tuzak olmasın; 13 fakat onların mezbahlarını (mezbaha, kurban yeri Y.K.) yıkacaksınız, ve onların dikili taşlarını parçalayacaksınız, ve onların Aşerlerini (kutsal varlıklarını) keseceksiniz. 14 Çünkü başka ilaha secde kılmayacaksın, çünkü ismi Kıskanç olan RAB kıskanç bir tanrıdır... 15 (...) biri seni davet edip te onun kurbanından yemiyesin. 16 ve onların kızlarından oğullarına almayacaksın... (...) 24 Çünkü senin önünden milletler kovacağım, ve senin hudutlarını genişleteceğim...” Evet, RAB, kıskanç bir tanrı; RABBIN işini sadece belli Yahudi aşiretleri görecek; RAB, diğerlerini Yahudi aşiretleri önünde mahvedecek; Yahudiler diğerlerinin kızlarını almayacaklar; RAB sadece Yahudilerin topraklarını genişletecek vs. (bak: Kitabı Mukaddes; Tevratı Şerif yahut Eski Ahit kitabı, Turkish Bible, İstanbul 1979)

 

Kısacası, sadece Yahudi aşiretleri için varolan bir RAB var ve bu RAB, Hristiyanlık’ta veya İslamiyet’te olduğu gibi tüm insanlığı kucaklamıyor, sadece Yahudileri koruyor... Yukarıda düşman olarak anılanlar arasında adı geçen Kenanlı toplumu, günümüzdeki Filistin halkının atasından başkaları değildir. Bölgeye dışarıdan çok daha sonra gelmiş olan yahudi aşiretleri, yerli Kenan halkına o yıllarda da katliamlar uygulamışlardı... Anlaşılmış olacağı gibi “Tevrat” adlı kitabın sözkonusu bölümlerinde yazılmış olanlar, ilkel bir ırkçılığın ifadesinden başka birşey değillerdir. Aynı kitap tarandıkça benzer örnekler ortaya çıkacaktır...

 

Daha önce, 2010 yılının Ağustos ayında sinbad.nu adresinde yazmış olduğum gibi İsrail’de elinizi nereye atsanız, bir pisliğe, irine, kana bulaşır (bak: Yusuf Küpeli, GEÇMİŞE DÖNÜŞLERLE İSRAİL ve IRKÇILIĞIN LANETLİ YOLUNDA İŞLENEN CİNAYETLER http://www.sinbad.nu/israilirkci.htm )...  Zionist İsrail Devleti’nin kuruluşu, emperyalist güçlerden alınan destekle, dehşet verici kanlı katliamlarla, silahsız Filistin Arab halkını zorla kendi topraklarından göçettirme politikaları ile, acımasız bir etnik temizlik ve soykırım politikası ile gerçekleşmiştir. Bu süreç içinde yaklaşık bir milyon insan yerinden, yurdundan edilmiştir. Nazi Almanyası’ndan öğrenilen kanlı yöntemler, geliştirilerek Filistin Arab halkına karşı uygulanmıştır... İlginçtir, Yahudiliğin yaklaşık üç bin yıl önceki tarihihde de, bölgenin (Kenan ülkesinin) yerli halkına karşı benzer yöntemler uygulanmıştır. Bu kanlı yöntemler, Eski Ahit’in (Tevrat) Genesis (Tekvin, Yaradılış) adlı ilk bölümünde utanmazca kaydedilmiştir...

 

Yaradılış (Tekvin, veya Genesis) Bap 33’de, Yakub’un Kenan (Canaan) diyarının Şekem (Hebrew, Shechem veya Sichem; şimdiki adıyla Nablus) kentine selametle ulaştığı, şehrin önüne (dışına) çadırını kurduğu anlatılır (Arkeolojik bulgulara göre, Orta Bronz Çağı’ndan beri, veya İ. Ö. 1900’lü yıllardan bu yana, bir başka ifadeyle İsrail Oğulları’nın gelişinden yüzyıllarca önce, Nablus’da yerleşim vardır.). Yakub, Şekem’e (Nablus) gelip çadırını kurmuş olduğu toprak parçasını, kentin babası (patriarch, dini ve politik önder) Hamor’dan yüz parça gümüşe satın alır. Bap 33, “20 orada bir mezbah kurup onun adını El-Elohe-İsrail koydu”, cümlesi ile sonbulur.

 

“Mezbah” sözcüğü ile kastedilen, bir hayvan kesim yeri, kurban alanı olmaktadır. Kesim yerinin, kurban alanının adı, “El-Elohe-İsrail”, İsrail’in Allahı anlamına gelmektedir. (Muhammed’den çok önce Kenan mitolojisinde yeralan ve 100 kadar yaratıcı ve yıkıcı güçten birini simgeleyen Allah sözcüğünün kökeni, Al-İlah olmaktadır. Burada, Tevrat’ta anılan El-Elohe, daha çok Al-İlah’ı çağrıştırmaktadır. Anlaşılan, kurbanlar bu İlah’a, El-Elohe’ye adanmaktaydı.)... Günümüzün İsrail’i de -malesef- kocaman bir mezbahadan, kesim alanından, kurban alanından başka birşey değildir. Ve kurbanlar, Filistin halkıdır, Gazze halkıdır... Yakub ve ailesinin Şekem (Shechem veya Sichem; şimdiki adıyla Nablus) dışına yerleşmesinin hemen ardından, hileler ve tuzaklarla, Şekem ( Nablus) halkına karşı kanlı bir katliam, soykırım süreci başlatılacaktır... İsrail’in günümüzdeki, ve kuruluş sürecindeki (1947, 48-) katliamlarını aratmayan sözkonusu lanetli eylem, Yaradılış (Tekvin, veya Genesis) Bap 34’de övünçle anlatılmaktadır... Evresnsel dinlerin kitaplarında böyle birşeye rastlanamaz ama, bir aşiretler gurubunun dininin kitabı “Tevrat”ta, ayrımcı ve ırkçı cinayetler, soykırımlar, övünülerek anlatılmaktadır...

 

Herşeyi Tevrat’ta yeralan kötü cümlelerle olduğu gibi aktarmak okuyucu için sıkıcı, ve zor anlaşılır olacağı için, gerçek anlatımdan, Tevrat metninden hiç kopmadan, Yaradılış (Genesis) Bap 34’ü önce biraz özetleyelim... Şekem’e (Nablus’a) gelip yerleşmiş olan Yakub’un, 12 oğlundan başka, karısı Lean’dan olma Dina adlı bir de kızı vardır. Tevrat’ın ifadesi ile Dina, yeni geldiği topraklardaki kadınları görmek için gezmeye çıkar. Gezisi sırasında Dina, Şekem’in (Nablus’un) önderi Hamor’un oğlu Şekem ile karşılaşır, ve iki genç yatarlar... Oğlan Dina’ya aşık olur, ve babası Hamor’dan Dina’yı kendisine karı olarak almasını ister. “Tevrat”ın anlatımı ile bu ilişki, Yakub ve oğulları tarafından, Dina’nın tecavüze uğraması, murdar edilmesi (kirletilmesi, birdaha silinemiyecek biçimde lekelenmesi) olarak algılanır. Anlaşılmış olacağı gibi burada Dina onlar için bir hiçtir; kafalarında tecavüze uğramış olan, onların katı ataerkil düşünce yapıları, egoizmleridir... Aynen “Tevrat”ın ifadesi ile onlar, öfkelidirler. Çünkü, “Yakub’un kızı ile yatmakla İsrail’de çirkin olanı yaptı; ve böyle iş olmaz.” Anlaşılmış olduğu gibi, yabancı bir erkek bir Yahudi kızı ile yatamaz... Günümüz İsrail devleti de, Yahudi kızları ile Arab erkeklerinin yatmalarını engellemeye çalışmaktadır. Örneğin, Temmuz 2010 tarihli basın haberlerine göre, Kudüs’te, ‘bekar bir Yahudi erkek olduğunu’ söyleyerek Yahudi bir kadınla cinsel ilişki kuran Arab gence 18 ay hapis cezası verilmiştir...

 

İsrail’de yaşamakta olan Yahudi toplumunun çoğunluğu, Araplar ile yapılan evliliklere, özellikle Yahudi kadınlarının Arap erkeklerle evliliklerine karşıdırlar. Ciddi bir araştırmaya göre, İsrail Yahudi toplumunun yarısından fazlası, farklı kökenden gelenlerle yapılan evliliklerin, “ulusa ihanet” ile eş anlamlı olduğuna inanmaktadır... “Yahudilik için Ateş” adını alan ve 2007 yılında 35 erkekle kurulan bir gurup, İsrail kentlerinin sokaklarında, Arap erkekleri ile dolaşan Yahudi kadınların avına çıkmaya başlamıştır. Bir başka benzer gurup, Arap erkeklerle çıkan Yahudi kızları yakınlarına, ailelerine telefonla ihbar etmektedir. Böylece, Arap erkekleri ile çıkan Yahudi kızları baskı altına alınmaya başlanmıştır. Kiryat Gat’ta, yerel Bedevi erkeklere karşı Yahudi kızların uyarılmaları işi, okul programına alınmıştır. Yine, 2010 yılının Şubat ayında, hükümetin desteği ile, Yahudi kızların Arap oğlanları ile çıkmalarının ve evlenmelerinin engellenmesi üzerine bir kampanya başlatılmıştır...

 

Yeniden “Tevrat”ın ilk kitabı “Yaradılış”a (“Genesis”e) dönecek olursak... Şekem’in isteği üzerine HamorDina’yı oğlu Şekem’e istemek için Yakub’a gelir... Bap 34, “8 (...) Oğlum Şekem kızınızı özlüyor; rica ederim onu kendisine karı olarak verin.”, der. Hamor, ve ardından O’nun oğlu Şekem, ayrıca şunları söylerler: “9 Ve bizimle hısım olun; kızlarınızı bize verin, ve kızlarımızı kendinize alın. 10 Ve bizimle oturursunuz, ve memleket önünüzdedir; oturun, ve onda ticaret edin, ve mülk sahibi olun. 11 Şekem kızın babası ile kardeşlerine dedi: Gözünüzde lûtuf bulayım, bana ne derseniz onu veririm. Benden çok fazla ağırlık ve hediye isteyin, ve bana söyleyeceğinize göre veririm; ancak genç kadını karı olarak bana verin...”

 

Görüldüğü gibi Hamor’un ve Şekem’in yaklaşımları, kentlerinin önüne gelip yerleşmiş olan bu yabancılara, Yakub ve oğullarına karşı, sonderece barışcı, ve dostcadır. Onlarla akraba olmayı, karşılıklı kız alıp vermeyi, böylece bağlarını derinleştirmeyi teklif etmektedirler. Onlara, bu topraklarda rahatca ticaret yapmayı, zengin olmayı vadetmektedirler. ŞekemYakub’un kızı Dina ile evlenebilmek için, istedikleri herşeyi vermeye hazırdır... Aslında, Hamor ve Şekem tarafı daha güçlüdür ama, zora başvurmak hiç akıllarına gelmemiştir anlaşılan... Yakub, ve oğulları ise, inançlarından kaynaklanan ırkçı kafa yapıları ile, kendilerinden olmayanlarla dostluğa, hele akraba olmaya, kız alıp vermeye kesinlikle hazır değillerdir. Karşılarındakileri, yokedilmeleri gereken düşmanlar olarak görmektedirler, ve hileye, yalana başvurarak, öldürücü hainane tuzaklarını hazırlayacaklardır...

 

Yine Bap 34’de devamla şunlar yazılmaktadır: “13 Ve Yakub’un oğulları, Şekem’e ve babası Hamor’a hile ile cevap verip söylediler, çünkü kızkardeşleri Dina’yı murdar etmişti. 14 Ve onlara dediler: Kızkardeşimizi sünnetli olmayan bir adama vermek, bu şeyi yapamayız, bu bize utanç olur. 15 Ancak bir şartla size razı oluruz; bütün erkekleriniz sünnet edilip bizim gibi olursanız. 16 O zaman kızlarımızı size veririz, ve kızlarınızı kendimize alırız, ve sizinle otururuz, ve bir kavm oluruz. 17 Ve eğer bizi dinlemez ve sünnet olmazsanız, kızımızı alır gideriz.”

 

Yakub’un oğulları, yalan söylemekteydiler, tuzak kurmaktaydılar. Karşılarındakiler sünnet olsa da olmasa da onlarla akraba olmak gibi bir niyetleri yoktu. Kızkardeşlerini alıp, bölgeden gitmek gibi bir niyetleri de yoktu. Niyetleri, kendilerine dostca yaklaşan bu insanları yoketmekti. Sünnet işi ve bunun karşılığında Dina vaadi, oltanın ucuna takılan yemdi sadece... Yine Bap 34’de yazıldığına göre, Hamor ve Şekem bu sözleri beğenmişler, Yakub’un oğullarına inanmışlardı...

 

Babası Hamor’un en sevgili varlığı olan ŞekemDina’ya duyduğu aşk nedeniyle hemen sünnet olacaktı. Yine onlar, kentteki (Shechem veya Sichem, şimdiki adıyla Nablus) diğer erkekleri de sünnet olmaya ikna edebilmek için, kentin insanlarına şunları söyleyeceklerdi... Bap 34, “20 Ve Hamor ve oğlu Şekem şehirlerinin kapısına geldiler, ve şehirlerinin adamlarına söyleyip dediler: 21 Bu adamlar bizimle selâmet üzredirler; ve memlekette otursunlar, ve onda ticaret etsinler; ve işte memleket onlar için kâfi derecede geniştir; onların kızlarını karı olarak kendimize alalım, ve kızlarımızı onlara verelim. 22 (...) onlar sünnetli oldukları gibi aramızda her erkek sünnet edilirse, razı oluyorlar. 23 (...) ancak buna razı olalım, bizimle otururlar...”

 

Hamor’u ve Şekem’i dinleyen Şekem (Shechem veya Nablus) erkekleri, Yakub ve oğullarının mallarına ortak olacaklarını, kurulacak olan birlikle daha güçlenip zenginleşeceklerini düşünerek sünnet olmaya razı oldular. Sonuçta, kentin tüm erkekleri sünnet oldular... Bap 34, “25 Ve üçüncü günde vaki olduki, onlar sızı çekmekte iken, Yakub’un iki oğlu, Dina’nın kardeşleri Şimon ve Levi, herbiri kılıcını alıp korkusuzca şehre girdiler, ve bütün erkekleri öldürdüler. 26 Ve Hamor’u, ve oğlu Şekem’i kılıçtan geçirdiler, ve Dina’yı Şekem’in evinden alıp çıktılar. 27 Yakub’un oğulları maktuller üzerine geldiler, ve şehri yağma ettiler...”

 

Yakub’un oğulları bu korkunç cinayetleri işlerlerken, hasta insanları yataklarında öldürürlerken, tek bahaneleri, kızkardeşleri Dina’nın “murdar edilmiş olması” idi ama, öykünün bütününden, bunun da kocaman bir yalan olduğu, ortada bir zor olmadığı, Dina’nın da Şekem’i  seçmiş olduğu, Şekem ile birlikte olmayı istediği anlaşılmaktadır. “Tevrat”ın“Yaradılış”  bölümü Bap 34’de yeralan olayla ilgili 

diyaloglar, Dina- Şekem ilişkisinde bir zor unsuru olmadığını yansıtmaktadır. Diğer yandan Yakub’un kızı Dina’nın,  babası Yakub’un yoksul çadırında ve erkek kardeşlerinin baskısı altında yaşamaktansa, kentte, varlıklı bir ailenin -zamana göre- lüks konutunda kendisine aşık bir erkekle yaşamayı tercih etmiş olması, akla sonderece uygun gözükmektedir. Kısacası, Yakub ve oğullarının Kenan kenti Nablus’ta -onları dostca karşılamış olan- yerli halka yönelik katliamları, doğrudan doğruya katliamı gerçekleştirmiş olanların ayrımcı ırkçı ideolojileri ve mal hırsları ile ilgilidir… “Tevrat”ın ilk bölümü olan “Yaradılış”ın (“Genesis”in), Bap 34’ü, şu cümlelerle devametmektedir: “28 Onların koyunlarını ve sığırlarını ve eşeklerini, ve şehirde olanı ve kırda olanı aldılar. 29 Ve bütün mallarını, ve bütün çocuklarını ve kadınlarını elegeçirdiler, onları ve evde olan herşeyi yağma ettiler...” Bu kirli işleri yapanlar, Yakub’un oğullarıdırlar ve tüm bunlar onların din kitaplarında, ”kutsal” saydıkları kitapta övünçle anlatılmaktadır...

 

Nazi iktidarının 1930’lu yıllarda çıkartmış olduğu “ari ırk”tan olmayanlarla evlilik yasağından yaklaşık 3100 yıl önce benzer bir evlilik yasağının Eski Ahit’te, Yahudi toplumunda bulunduğunu yukarıdaki satırlar nedeniyle farkedebiliyoruz. Kökleri Yeni Ahit’e (İncil’e) uzanan “anti-semitizm”, veya “Yahudi düşmanlığı”, Sözkonusu düşmanlıkla yüklü Nazi ideolojisi, Alman Zionist derneği tarafından sempati ile karşılanmıştı. Zionist örgütlenme, Nazi ideolojisini kendi düşünce sistemine yakın bulmuştu. Bu nedenle, Naziler ile Zionistler’in ortak ırkçı dogmalar temelinde işbirli araması, anlaşılır bir olaydır. Nazi iktidarının -kitleleri daha kolay manupule edebilme kaygısıyla- günah keçisi olarak kullandığı Yahudi halkına yönelik tüm soykırım politikalarına karşın, ırkçı Zionist örgütlenmeler, Nazi hayranlığını sürdürmüşler ve değişik platformlarda Naziler ile işbirliği yapmışlardır. Yine aynı ırkçı Zionist kuruluşlar, Nazi Partisi’nden öğrenmiş oldukları tüm yöntemleri yoksul Filistin Arab halklarına karşı kullanmışlardır ve kullanmayı da sürdürmektedirler.

 

Kendisi de Yahudi asıllı olan Peter Cohen imzası ile isveççe basılan ve tarafımdan “Zionistler Naziler gibi davranmaktadırlar” başlığıyla türkçeye çevrilen, ve yine tarafımdan asıl metin kadar tutan açıklayıcı notlarla zenginleştirilmiş olan yazıda, Ziyonistler’in nazilerle işbirliği, İsrail’in temellerinde duran terör ve katliamlar, ve yine İsrail’in nasıl ırkçı faşist bir devlet olduğu üzerine açıklayıcı birtakım bilgiler bulabilmek olasıdır.

 

Peter Cohen imzasını taşıyan sözkonusu metinde aynen şu satırlar bulunmaktadır: “Daha 1933 yılında Alman Zionist Derneği’nin Nazi Partisi’ne yazdığı mektupla birlikte Zionistler ile Naziler’in işbirliği başladı. Alman Zionist Derneği’nin mektubunda şunlar yazılıydı: ‘(...) temel kural, prensip olarak ‘soy/ ırk’ inancını yerleştirmiş, kurmuş olan bizler de, yahudi gurubunun saflığını koruyabilmek amacıyla, sizler gibi karışık evliliklere, yahudi olanlarla olmayanlar arasındaki evliliklere karşıyız...’”

 

“SS Yahudi bürosunun 1934 yılında ilk şefi olan Baron von Mildenstein, Zionistler tarafından Filistin’e davet edilmiştir. Gördükleri karşısında coşkulu bir hayranlık duygusuna kapıldığını Josef Goebels’e rapor eden bu kişi, Filistin’de altı ay kalmıştır. SS güvenlik örgütünün şefi olan Reinhard Heydrich, 1935 yılında, ‘iki çeşit yahudi vardır, ve bunlardan Zionistler iyi olanlardır’, demiştir. Aynı kişi şunları da söylemiştir: ‘Onlara (Zionistler’e) en sıcak selamlarımızı ve resmi iyilik dileklerimizi yollarız.’” Evet, Zionistler’e “en sıcak selamlarını” ve “resmi iyilik dileklerini” yollayan kişi, Varşova Gettosu’nun hazırlamış, Kristal Gecesi”ni örgütleniş ve birçok Yahudi katliamına imza atmış olan Reinhard Heydrich’ten başkası değildi...

 

İsrail’in temellerini atmış olanların başında gelen David Ben Gurion, aynen şunları söylemiştir: “Eğer ben bir Arap önderi olacak olsaydım, İsrail ile asla anlaşma yapmazdım. Doğal olarak hayır, çünkü onların topraklarını alanlar bizleriz. Evet, tanrı bu toprakları bize adadı ama, bu Araplar açısından herhangi bir önem taşımıyor. Bizim tanrımız onlarınki değil... Yaşanmış olan anti-semitizm, Nazizm, Hitler, Auschwitz, tüm bunlar Arapların yanlışlarımı? Onlar sadece tek birşeyi bilirler; bizler buraya geldik ve topraklarını çaldık. Neden böyle bir davranışı kabullensinlerki (Bak, Nathan Goldmann, The Jewish Paradox: A personal memoir of historic encounters that shaped the drama of modern Jewry, Fred Gordon Books/Grosset & Dunlap, 1978)

 

“(...) Evet, tanrı bu toprakları bize adadı ama... Bizim tanrımız onlarınki değil...”, gibisinden ifadeler, hem derin bir ırkçılığın ve hem de tehlikeli bir deliliğin açığa vurmasından başka birşey değildir... “(...) çünkü onların topraklarını alanlar bizleriz... (...) Nazizm, Hitler, Auschwitz, tüm bunlar Arapların yanlışlarımı? Onlar sadece tek birşeyi bilirler; bizler buraya geldik ve topraklarını çaldık. Neden böyle bir davranışı kabullensinlerki?” gibi ifadelerde, açıkça bir suçluluk duygusu ve haksızlık yapanlara, suç işlemiş olanlara özgü derin bilinçaltı korkuları yansımaktadır. Yani, İsrail devletini kuranlar ve yönetenler, yaptıkları işin, haksızlıklarının bilincindedirler ve korkmaktadırlar. Bu suçluluk duygusunun yaratmış olduğu derin korkularla ve karamsarlık nedeniyle çok daha ağır cürümlere, saldırganlıklara, şiddete itilmektedirler. Suçluluk duygusu taşıyanlar ve korkanlar, bunu örtebilmek ve rahatlıyabilmek için daha da saldırganlaşırlar... 

 

-          İsrail ırkçılığının, Filistin’in yerli halkına yönelik etnik temizliğin ve şiddet kullanılarak gerçekleştirilen işgalin  kısa tarihi

 

1880 yılında Filistin’de yaklaşık 500 bin Filistinli Arab ve yarısı sonradan gelme olan 25 bin kadar da Yahudi yaşamakta idi... Irkçı Zionist güçlerin soykırımları sonucu, Filistin’de kitle göçleri yaşandı. 1948 yılında 800 bin, 1967 yılında ise 400 bin Filistinli zorla göç ettirildi. Filistinliler kitleler halinde ülkelerini terketmek zorunda kaldılar. Uygulanan Zionist terörü sonucu, süreç içinde, yaklaşık 2.2 milyon Filistinli yaşamını yitirdi. Günümüzde nüfusu 14 milyona ulaşmış olan Filistin halkının 8 milyon kadarı göçmen konumundadır, kendi yurdunun dışında yaşamak zorunda bırakılmıştır... Sözkonusu 14 milyon Filistinli’nin 7 milyon kadarının kendi ülkesine turist olarak dahi adım atması yasaktır. İsrail sınırları içinde yaşamakta olan Filistinlilerin sadece 1.8 milyonu oy hakkına sahiptir. Aynı sınırlar içindeki 5 milyon Filistinli tüm insan haklarından yoksun olarak varlıklarını sürdürmektedir. Bunların 3 milyon kadarı Batı Yakası adlı yerde, 2 milyon kadarı ise Gaza’da yaşamaktadır... Sürekli abluka altında olan ve peryodik olarak bombalanan -sonderece dar bir alana sıkışmış- Gaza halkının nasıl işkenceli yoksul bir hapishane yaşamı sürdürdüğü TV ekranlarından da izlenebilmektedir...

 

Gerçek Ortodoks Yahudilik, soykırımcı bir ırkçılık olan Zionism’e karşıdır. Çünkü Ortodoks Yahudiler’in inançlarına göre, ancak Mesih gelip te Lord’un (Tanrı’nın, Rab’ın) tüm dünya üzerindeki zaferi gerçekleştiği zaman Yahudiler Zion’a (Jerusalem’e, Kudüs’e) dönebilirler... Zaten, daha önce de yazmış olduğum gibi, SS güvenlik örgütünün şefi olan kitle katliamcısı Reinhard Heydrich, 1935 yılında, ‘iki çeşit yahudi vardır, ve bunlardan Zionistler iyi olanlardır’, demiştir. Aynı kişi ‘Onlara (Zionistler’e) en sıcak selamlarımızı ve resmi iyilik dileklerimizi yollarız.’, demekten de sakınmamıştır.” Yaklaşık altı milyon sıradan emekçi Yahudi, Ortodoks Yahudi, Nazi toplama ve imha kamplarındaki gaz odalarında, hendeklerin önlerinde katledilirlerken, Zionist önderler Heydrich gibi Nazi önderleri ile temas halinde idiler, ırkçı Nazi ideolojisine sempati duyduklarını belirten mektuplar yollamışlardı...

 

Dünyamızda kültürün ve bilimin her alanında büyük başarılara imza atmış olanlar, bu Ortodoks Yahudiler arasından, seculer Yahudiler arasından, ya da -Karl Marks gibi- ailesi önceden din değiştirmiş Yahudiler arasından çıkmıştır... Seculer veya dindar ayrımı yapılmadan Yahudi toplumuna karşı -başta Rusya başta olmak üzere- Avrupa’da uygulanan pogromlar, Yahudi toplumundan birçok insanı, ırkçı Zionism ideolojisine doğru itmiştir. Özellikle bazı “solcu” Yahudiler bu şekilde Zionisme itilmişlerdir. Irkçı Zionism ideolojisi, birçok kişinin bildiği gibi, ırkçı bir psikopat olan Macar Yahudisi Theodor Herzl (1860- 1904) tarafından üretilmiştir. Orta sınıf bir Yahudi aileden gelen Theodor Herzl, “Yahudi Devleti” adlı kitabını, Şubat 1896’da Viyana’da yayınlamıştır. O, 1897 yılında, İsviçre’de, Basel’de, Zionist Kongre örgütlemiştir. “Kurulacak Yahudi devletinin toprakları Filistin’de mi, yoksa Arjantin’de mi Olsun?”, sorusunun yanıtı, “Yahudilere adanmış ülke Filistin olsun!”, biçiminde formüle edilmiştir...

 

Kasım 1914’de Büyük Britanya, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaş ilanetti. Britanya ve Fransa, 9 Mayıs 1916’da imzalanmış olan Sykes-Picot Anlaşması ile Ortadoğu’yu paylaştılar (Bu anlaşmaya sonradan çarlık Rusyası’da dahil edilmiştir.). Artık, 1917 yılına girildiğinde, Filistin ve Suriye toprakları İngiliz yönetimi altına girmişti. Savaş sırasında 100 bin Filistinli yaşamını yitirmişti. İngiltere’nin savaş kışkırtıcısı Dışişleri Bakanı (Foreign Secretary) Lord Balfour (Arthur James Balfour, 1848- 1930), Filistin’i, ırkçı Zionist örgütlenmeye ülkeleri olarak ikram etti, bağışladı. Balfour Declerasyonu (Balfour Bildirisi) olarak anılan bu kışkırtıcı metin, 2 Kasım 1917 günü, Zionist Lord Rothschild’e (Lionel Walter Rothschild, 2nci Baron, 1868- 1937) sunuldu. Lord Rothschild, yerli Filistinli halkın topraklarından uzaklaştırılması ve onların yerine dünyanın heryerinde Yahudiler’in yerleştirilmesi için harekete geçti...

 

ANZAC olarak anılan ve Filistin topraklarında işgalci konumunda bulunan Avustralya ve Yeni Zellanda ordu birlikleri, bir askerlerinin öldürülmesini bahane ederek, 10 Aralık 1918 günü, 100 kadar Filistinli köylüyü katlettiler. Filistin halkına yönelik soykırım bu şekilde başlamış oldu... İngiliz hükümetlerinin müsadesi sonucu, 1918- 1939 yılları boyunca Filistin topraklarını kitlesel Yahudi göçü gerçekleşti. Aynı göçle birlikte Filistinli köylülere, tarım işçilerine ve işçilere karşı silahlı Yahudi çetelerinin saldırıları başladı. Nazi Almanyası ile savaşın başlaması sonucu, 1939 yılında, Müslüman halkların desteğini almak isteyen İngiltere, Filistin’e Yahudi göçünü durdurdu...

 

Savaş boyunca, 1939- 1945 yıllarında, Zionist terörist guruplar, özellikle Irgun, hedeflerine ulaşabilmek amacıyla Naziler ile işbirliği yaptı. Irgun ve diğer ırkçı Zionist çeteler, Müttefik safın görevlilerini öldürdüler... Önceden değişik metinlerde ve ayrıca bu metinde de yazmış olduğum gibi, kadın, çoluk-çocuk, yaşlı sıradan emekçi Yahudi insanları gaz odalarına yollanırlarken, Zionist önderler, Nazi önderleri ile ilişki içinde idiler. Naziler insanlar üzerlerinde acı verici alçakça tıbbi deneyler yaparlarken, insanlar derin hendeklerin önünde kurşuna dizilirlerken, Zionist önderler, SS’in başındaki Heinrich Himmler ve “Varşova Gettosu”nun hazırlayıcısı olan soğukkanlı acımasız kitle katili Reinhard Heydrich ile temas halinde idiler... Yahudi işyerlerinin ve Sinagoglar’ın tahrib edildiği, 25- 30 bin kadar yahudinin toplama kamplarına yollandığı 9- 10 Kasım 1938 tarihli “Kristal Gecesi”ni örgütleyen Reinhard Heydrich, daha önce de yazmış olduğum gibi, Zionist Yahudilere sempati duyuyor, onları “iyi yahudiler” olarak tanımlıyordu...

 

Tam adı Irgun Zvai Leumi (Ulusal Askeri Örgütlenme) olan, aynızamanda ETZEL olarak ta adlandırılan sözkonusu ırkçı Zionist gizli (illegal) örgütlenme, 1931 yılında kurulmuştu. Ekstrem sağcı Yahudi partileri tarafından desteklenen bu örgütlenmenin hedefinde, Şeria’nın her iki yakasında da, hem Filistin’de ve hem de Ürdün’de bir Yahudi devleti kurmak vardı...

 

Irgun, gizli işgalci olarak tanımladığı İngiliz görevlilere ve hem de Filistin-Arab halkına karşı terör eylemleri örgütledi. Bu terör eylemleri arasında en dikkate değer olanlardan biri, -daha önce başka metinlerde ayrıntılı olarak anlatmış olduğum- 22 Temmuz 1946 tarihli Kral Davud Oteli (King David Hotel) saldırısı oldu. Jerusalem’de (Kudüs’te) bulunan ve bir bölümü İngiliz yönetimi tarafından kullanılan Kral Davud Oteli, süt bidonları içine yerleştirilmiş patlayıcılar ile uçurulduğunda, aralarında İngiliz, Arab ve Yahudi asıllı kişilerin de bulunduğu 91 insan yaşamını yitirdi... Aynı ırkçı Zionist örgütlenmenin, Irgun’un, bir diğer vahşi eylemi, Stern çetesi ile ortaklaşa gerçekleştirmiş olduğu Dayr Yasin katliamı oldu. Irgun ve Stern, 9 Nisan 1947 Cuma sabahı erkenden, zırhlı araçları ile ve baştan ayağa silahlı olarak Dayr Yasin (şimdiki Kefar Sha’ul) köyünü bastılar. Baştan ayağa silahlanmış motorize Irgun komandoları, halkı silahsız Arab köyü Dayr Yasin’de, kadın-çoluk-çocuk-yaşlı 250 kişiyi vahşice katlettiler. Katillerin kurbanlarını parçalara ayırarak bırakmalarının, gerilerinde bazıları ikiye ayrılmış, organları dışarıya çıkartılmış ölüler bırakmalarının nedeni, bunları görenlerin paniğe kapılıp bölgeyi, topraklarını terkedip kaçmalarını sağlamak içindi... Öldürülenlerin 25 tanesi 10 yaşın altında çocuklardı. Katledilenler arasında, 1 ve 2 yaşında olanlar ve çokça 4 ve 5 yaşlarında olanlar vardı...

 

1947 yılına gelindiğinde İngiliz İmparatorluğu, Alt Kıta Hindistan’ı daha fazla elinde tumayacağını anlamıştı. İngiliz yönetimi, ülkenin bölünüp parçalanmasının koşullarını hazırlayarak Hindistan’ı terketti. Bu entrikası ile İngiliz yönetimi, 20 milyon insanın göçmen durumuna düşmesine ve bir milyon insanın da ölmesine neden oldu. Buna benzer tarzda İngiltere, 1944 yılında, Filistin’den çıkacağını duyurdu ve Filistin’i bölme planı hazırladı. Birleşmiş Milletler, 1947 yılında, Filistin topraklarını Arablar ile Yahudiler arasında bölmeyi öngören bir planını uygun buldu... Son İngiliz’inde 1948 yılında Filistin’i terketmesinin ardından, başta da yazmış olduğum gibi, 14 Mayıs 1948 günü, Zionist David Ben Gurion, İsrail devletini ilanetti. Birleşmiş Milletler İsrail devletini tanıdı ve Filistin halkının giderek daha da derinleşecek olan trajedisi başladı...

 

Dayr Yasin katliamının duyulması üzerine, aralarında ünlü bilim adamı Albert Eintain’in de bulunduğu rasizm karşıtı Yahudiler, sözkonusu katliamı lanetliyeceklerdi... Dayr Yasin (9 Nisan 1947) katliamının ve İsrail’in bağımsızlık bildirisini okunduğu 14 Mayıs 1948 günü başlayan Arab devletleri ile İsrail arasındaki savaşının ardından, 800 bin kadar Filistinli, yerini-yurdunu terkederek mülteci durumuna düştü... Daha önce de ifade etmiş olduğum gibi Birleşmiş Milletler, 1947 yılında, Filistin topraklarını, Yahudiler’e ve Filistinli Arablar’a ait bölgeler olarak bölüp oylamıştı. Sözkonusu bölünmeyi tanımayan Zionist İsrail yönetimi, İsrail’in bağımsızlık bildirisini okunduğu 14 Mayıs 1948 günü, komşularına, Mısır’a, Ürdün’e, Suriye’ye, Lübnan’a ve Irak’a karşı savaş ilanetti. Emperyalist dünya tarafından silahlandırılmış olan İsrail ordusunun savaşı kazanması ile birlikte, yerli Filistin halkına karşı büyük bir etnik temizlik hareketi başlayacaktı. Önceden İngiliz mandası konumundaki Filistin topraklarının yüzde 78 kadarında etnik temizlik gerçekleşecekti...  

 

İsrail Devleti’nin kuruluşu ile birlikte Irgun militanları İsrail ordusu birlikleri haline gelirlerken, Irgun liderlerinin birkısmı da “masum” legal bir siyasi parti üyesi görünümünde sahneye çıkacaklar, aşırı sağcı-ırkçı partilerin önderleri olacaklardı... Sözkonusu Dayr Yasin katliamı sırasında Irgun çetesine komuta eden Menachem Begin (1913- 1992), 1977 yılında, sağcı Likud (Birlik) Partisi’den İsrail’in altıncı başbakanı seçilecekti... Nasıl bir dünyada yaşamakta olduğumuzu anlayabilmemiz açısından ilginçtir, aynı kişi, Menachem Begin, 1978 yılında, Norveç Komitesi’nin elinden “Nobel Barış Ödülü”nü alacaktı...

 

Zionist İsrail yönetimi, Süveyş Kanalı üzerinde egemen olmak isteyen İngiltere ve Fransa yönetimleri ile birlikte, 1949 yılında, Mısır’a karşı gizli bir savaş başlattı... Mısır’da 23 Temmuz 1952 günü gerçekleşen kansız bir askeri müdahale ile -İngiliz sempatizanı- monarşi devrildi ve Cemal Abdül Nasser (Nasır) ve Muhammed Necib önderliğinde cumhuriyet ilanedildi. Nasser (veya Nasır), 1954 baharında iktidara tek başına egemen oldu ve 1956 yılında Mısır’ın tek parti sistemli bir “sosyalist” Arab devleti olduğunu ilanetti. Başlangıçta Büyük Britanya ve USA, Asuan (Aswan) Barajı’nın yapımı amacıyla Mısır’a 270 milyon dolar yardım kararı aldılar. Buna karşın, eski Nazi yandaşı ve faşist kafalı ABD Dışişleri Bakanı (secratary of state) John Foster Dulles bu yardımı engelleyince, Nasser (veya Nasır), Süeyş (Suez) Kanalı’nı millileştirdiğini ilanetti... Nasır çocuklarının doğum gününü kutladığı sırada, 29 Ekim 1956 günü, İsrail ordusu Sina Yarımadası’nı işgale başladı. İki günsonra, Fransız ve İngiliz uçakları, Mısır hava alanlarına saldırı düzenlediler. İsrail ordusu Sina Yarımadası’nı Şarm-al Şeyh’e (Sharm-ash Shaykh) dek işgalederken, İngiliz ve Fransız hava saldırıları sonucu Mısır hava kuvvetleri bütünüyle yokedildi...

 

Dikkat ederseniz, sadece bu savaş bile İsrail’in Batılı emperyalist merkezler tarafından nasıl kullanılmakta olduğunu, nasıl emperyalist merkezlerin bir ileri karakol konumunda olduğunu göstermesi bakımından ilginçtir. Mısır Süveyş Kanalı’nı millileştiriyor, hemen arkasından önce İsrail ve ardından Batı’nın en güçlü emperyalist merkezleri Mısır’a saldırıyorlar... Diğer yandan aynı gerçek, İsrail’in yerli Filistin halkına karşı rahatça bir soykırım ve etnik temizlik politikası uygulayabilmesi politikalarına da açıklık getirmektedir. Zionist ırkçı İsrail yönetimleri, Batılı emperyalist destekleyicileri sayesinde bu insanlık dışı faşist eylemlerini yürütebilmektedirler...

 

İsrail, halen gizliyor olmasına karşın, 1960’lı yıllarda, ABD’nin ve Fransa’nın yardımları ile nükleer silah üretebilmiştir. Halen 200 kadar nükleer başlığa sahibolduğu düşünülen İsrail, Mayıs 2010’da “The Guardian” gazetesinde ve bu gazeteden yapılan alıntılarla Türk basınında ve hatta İsveç basınında yayınlanmış haberlere göre, ırkçı Güney Afrika hükümetine nükleer başlık satmıştır. “Güney Afrika Savunma Bakanı PW Botha, dönemin İsrail Savunma Bakanı Şimon Peres ile yaptığı gizli toplantıda, Peres’ten nükleer başlık istemiştir. Peres, muhatabına üç ayrı boyda başlık sunmuştur...” Bu alışverişin gizli belgesi, haberi veren “The Guardian” (www.guardian.co.uk/world/2010/may/23/israel-south-africa-nuclear-weapons ) gazetesi tarafından ele geçirilip yayınlanmıştır... Nükleer bir güç olan İsrail, daha da saldırganlaşmış, Haziran 1967’de, -ABD’nin Akdeniz’de bulunan 6. Filosu’nun da yardımlarını alarak- ani bir hava saldırısı ile Mısır Hava kuvvetlerini daha yerde iken yokettikten sonra, hava desteği alan tankları ile Süveyş Kanalı’na dek ilerlemiştir. “Tarihe Altı Gün Savaşı” olarak geçeçek olan sözkonusu savaş sırasında en güçlü düşmanı Mısır karşısında başarı kazanmasının ardından İsrail güçleri, Suriye’den Golan tepelerini ve Ürdünden’den ise Şeria’nın batısında kalan toprakları, ve Jerusam’in (Kudüs’ün) Doğu Yakasını, yani Kudüs’ün tümünü elegeçirmiştir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı ile 11 Haziran 1967 günü ateşkes ilanedilmiştir... Bu savaşla birlikte 400 bin Filistinli yerli halk mülteci durumuna sürüklenmiştir...

 

Mısır ve Suriye güçleri, 1967 yılında “altı gün savaşı” sırasında kaybetmiş oldukları toprakları geri alabilmek amacıyla, 1973 yılı Temmuz sonlarında İsrail’e karşı ani bir saldırı başlatmış olsalar da, başarı sağlayamadılar. Olaya ABD ile Sovyetler Birliği’nin dahil olması sonucu, ve bir nükleer savaş tehdidi karşısında, İsrail’in daha fazla ilerlemesi durduruldu ve araya Birleşmiş Milletler güçleri yerleştirildi. Sovyet rekabeti nedeniyle Arab dünyasındaki tüm etkinliğini yitirmekten korkan ABD, 1979 yılında Mısır ile İsrail arasında barışı gerçekleştirerek, Sina Yarımadası’nın bütünüyle Mısır’a verilmesini sağladı. Mısır- İsrail yakınlaşması, Suudi Arabistan gibi Arab monarşilerinin ikiyüzlü politikaları, Filistin halkının, özellikle Gazze’de yaşamakta olan Filistin toplumunun durumunu daha da güçleştirdi...

 

Zionist ırkçı saldırgan İsrail savunma bakanı Ariel Sharon, uzun bir süredir Lübnan’ın işgali planını ayrıntılı olarak hazırlamaktaydı... Lübnan’da varlığını sürdüren Filistin direnişine karşı İsrail saldırıları 1981 yılında başlamıştı ve 17 Temmuz 1981 günü Batı Beyrutta bulunan PLO (Filistin Kurtuluş Örgütü) merkezine yönelik İsrail bombardımanı sırasında 300 sivil yaşamını yitirmişti... İsrail, 6 Haziran 1982 günü 60 bin kişilik bir güçle Lübnan’ı işgale başladı... Cumhuriyetci ve “Soğuk Savaş’ı” tırmandırtması ile tanınan aşırı sağcı ABD başkanı Ronald Reagan (başkanlığı, 1981- 89), işgal için İsrail’e “yeşil ışık” yakmıştı...  

 

“Institute Middle East Understanding”e göre Sharon’un amacı, o yıllarda Lübnan’a yerleşmiş olan Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (PLO’nun) merkezlerini yokedebilmekti. Diğer yandan Sharon, müttefiki konumundaki aşırı sağcı Hristiyan Maruniler’den (Maronite) oluşan İsrail kuklası bir Lübnan hükümeti oluşturmayı planlamıştı. İsrail ordusu, kentin, Beyrut’un batı yakasını bombalayarak, yıkarak, Beyrut’a dek ilerledi. Beyrut’un batı tarafında, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (PLO’nun) merkezi bürosu ve Filistinli mültecileri barındıran birbirine komşu Shatila ve Sabra mülteci kampları vardı...

 

ABD’nin garantisi altında yapılan ateşkes-anlaşmasının ardından, aralarında PLO (Filistin Kurtuluş Örgütü) üst yöneticileri ve 14 bin kadar Filistinli savaşcı (fedai), gerilerinde silahsız sivil Filistinli mültecileri bırakarak ülkeyi terkettiler. Güvenliği, sivil insanların yaşam garantilerini sağlama amacıyla kurulan gücün bir parçası olarak ABD deniz piyadeleri Lübnan’a çıktılar... Lübnan’ı son olarak, 30 Ağustos 1982 günü, Yasir Arafat ve geride kalmış olan diğer Filistinli fedailer terkettiler... Nedense, 10 Eylül günü, ABD deniz piyadeleri Beyrut’tan çıktılar. Dört gün sonra, işgalci İsrail’in müttefiki aşırı sağcı Maruni Hristiyan ve Falanjist koalisyonunun lideri Kataeb Partisi’nden Bashir (Beşir) Gemayel, 14 Eylül günü öldürüldü. Bashir (Beşir) Gemayel, 1975’de ve sonrasında Lübnan içsavaşını başlatmış olan kişiden başkası değildi... Bashir (Beşir) Gemayel, işgalci İsrail ordusunun baskısı ile Lübnan Parlementosu’nda yeni cumhurbaşkanı olarak seçilmişti ve işgalci İsrail’e hizmet etmekteydi. Bashir (Beşir) Gemayel’in öldürülmesi üzerine, İsrail güçleri, ateş-kes anlaşmasını çiğneyerek Batı Beyrut’a girdiler...

 

İsrail ordusu güçleri, 15 Eylül 1982 günü, Filistin mülteci kampı Shatila ile bu kampa komşu olan diğer Filistin mülteci kampı Sabra’yı çember altına aldılar, muhasara ettiler. Ertesi gün, 16 Eylül günü, saat yaklaşık 18: 00 sularında, İsrail ordusunun izni ve gözetimi altında, 150 kadar silahlı faşist Falanjist, Sabra ve Shatila mülteci kamplarına girdiler. Kadın- çoluk- cocuk- yaşlı demeden sivil halka yönelik katliam yaklaşık 36 saat, 18 Eylül sabahı 08:00 sularına dek sürdü. Değişik kaynaklarda biraz farklı sayılar verilsede, katliam sırasında 3 500 (üçbin beşyüz) Filistinli ve Lübnanlı sivil silahsız insan öldürüldü. Öldürülenlerin çoğunluğunu kadınlar, çocuklar ve yaşlılar oluşturmaktaydı... Nobel barış ödülü sahibi İsrail başbakanı Menachem Begin, ABD sorumlusu Morris Draper’e, Beyrut’un Batı Yakasını işgal edeceklerini önceden bildirmişti... Kısacası trajedi, ABD yönetiminin bilgisi dahlinde ve izni ile yaşanmıştı...

 

Katliam olduğunu İsrail savunma bakanı Ariel Sharon’a bildirmiş olan İsrailli gazeteci Ron Ben-Yishai, sonradan şunları anlatacaktı: “Sharon’u evinde uyurkan buldum. O’nu uyandırdım ve olanları anlattım: ‘Orada, kamplarda, cinayetler ve soykırımlar yaşanmaktadır, dinlemelisin. Birçok subay olanları bilmektedir ve bana da anlattılar. Herkes biliyor ki, tüm dünya bunu öğrenecektir. Hala katliamı durdurma şansın var.’ Soykırımın 24 saat önce başlamış olduğunu bilmiyordum. Soykırım başladığı sırada O’nu aradığımı sanmaktaydım. Tekrar O’na Şunları söyledim: ‘Bak, hala olanları durdurak zamanımız var. Birşeyler yapmalısın.” Fakat O herhangi bir tepki göstermedi... Anlaşılmış olacağı gibi sözkonusu soykırım, İsrail yönetiminin bilgisi ve izni dışında yapılmamıştı...

 

Aradan 30 yıl geçtikten sonra bile kamplarda kaç kişinin öldürülmüş olduğu tam olarak bilinemeyecekti. Çünkü, kurbanların büyük kısmı toplu mezarlara konmuşlardı. İsrail askeri istihbaratının verilerinden yararlanmış olan “Kahan Komisyonu” adlı resmi bir İsrail kuruluşuna göre, kamplarda 700- 800 kadar sivil Filistinli öldürülmüştü. Tanınmış İngiliz gazeteci Robert Fisk, 2000’i aşkın kurban olduğunu yazacaktı (bazı metinlerde 1 700 kurban). İsrailli gazeteci Amnon Kapeliouk, “Sabra & Shatila: Inquiry into a Massacre” adını alan kitabında, en çok 3 000 – 3 500 kurban olduğunu ifade edecekti... Yine hemen parantez dışı olarak belirtmemde yarar var. İsrail destekli aşırı sağcı Hristiyan Falanjist koalisyonunun lideri konumunda olan İsrail’e bağlı Maruni Hristiyan Gameyel ailesi tarafından 1975 yılında başlatılmış ve 1990 yılına dek sürmüş olan içsavaş sırasında, en az 150 bin Lübnanlı yaşamını yitirdi...

 

“İntifada” adını alan ilk Filistin kitlesel sivil başkaldırısı, 1987 yılında başladı ve İsrail hükümeti tarafından orantısız şiddet kullanılarak bastırıldı. Ardından, 1988 yılında, PLO (Filistin Kurtuluş Örgütü) lideri Yaser Arafat, İsrail’i resmen tanıdı. Oslo’da 1993 yılında yapılan anlaşmaya göre, işgal altındaki Filistin topraklarında Filistin halkının kendi hükümetlerini, kendi yönetimlerini kurmalarına izin tanındı. Buna karşın, İsrail ayrımcılığı, baskısı ve Filistin halkının haksızlıklara karşı “intifada” eylemleri 2000 yılına dek belirli aralıklarla sürdü... İsrail işgaline, İsrail’in ırkçı etnik temizli politikasına ve yasadışı yerleşimlere karşı Filistin toplumu 2000 yılında büyük yığınsal bir “İntifada” eylemi başlattı. İsrail buna -herzaman yaptığı gibi- orantısız güç kullanarak, sivil silahsız göstericileri öldürerek yanıt verdi. Aynı yıl, 2000’de İsrail Lübnan’dan çekildi...

 

İsrail silahlı kuvvetleri, 2005 yılında, gerilerinde yıkıntı ve yoksulluk bırakarak Gazze’den (Gaza’dan) çekileceklerdi. Yoğun nüfusu ile küçük bir toprak parçası üzerine sıkışmış ve çembere alınmış, dışarı dünya ile tüm bağları kopartılmış Gazze halkının durumu, Naziler’in kurmuş oldukları toplama- izalasyon ve ölüm kamplarındaki Yahudi halkının durumundan, etrafı duvarlarla çevrili Varşova Gettosu’na sıkıştırılmış olan halkın yaşamından farklı olmayacaktı. İsveç’in güneydoğusunda 1342 kilometre kare büyüklüğünde bir ada olan Öland’ın dörtte biri büyüklüğündeki, yani 335 veya 336 kilometre kare büyüklüğündeki bir toprak parçasına, Gazze’ye (Gaza’ya) yaklaşık iki milyon insan sıkıştırılmıştı. Dışarı dünya ile bağı kopartılmış olan bu insanlar, arada hava bombardımanları, sınırdan yapılan askeri operasyonlarla üst üste cezalandırılacaklar, evleri, küçük işletmeleri, sınırlı olanaklara sahip hastahaneleri, su ve elektrik şebekeleri, tüm alt yapıları yıkılacak ve “Mavi Marmara” olayında (2010) gözükmüş olduğu gibi, yapılacak dış yardımlar şiddet yoluyla engellenecekti- Mavi Marmara yardım gemisine saldıran İsrail askeri güçleri, dokuz kişiyi öldürmüşlerdi... İsrail silahlı güçlerinin havadan ve denizden yapmış oldukları bombardımanlar sonucu Gazze’de yaklaşık oniki yıl içinde on bin insan yaşamını yitirirken, onbinlerce insan yaralanacak ve bunların birkısmı yaşamlarını bacakları veya kolları olmadan sürdürmek zorunda kalacaklardı... Gazze’de yaşanmış olanların ötesinde, 2000 yılından Şubat 2017’ye dek 9055 Filistinli İsrail güvenlik güçleri tarafından öldürülecekti...

 

Bitte Hammargren’in 26.10.2006 tarihinde ikinci büyük günlük İsveç gazetesi Svenska Dagbladet’te yayınlanmış “Gizemli silah- Gazze’de savaş yaraları” başlıklı makalesine göre, özet olarak, Gazze’de çalışmakta olan deneyimli ve bilgili hekimler, kendilerine başvuran hastalarda, daha önce rastlamadıkları bilinmeyen bazı hastalıklara ve hızlı ölümlere neden olan yaralara rastlamışlardır.İsrail ordusunun Temmuz 2006’da Gazze’ye yönelik saldırısının ardından ortaya çıkan bu gizemli yaraların nasıl oldukları araştırılınca, rontgen aygıtlarında görülemiyecek kadar küçük, mikroskopik ve zehirli parçacıklar, ağır metaller keşfedilmiştir. Böylece, o zamana dek bilinmeyen yeni bir silahın kullanılmakta olduğu anlaşılmıştır... Amerikan labaratuarlarında yeni bir silah olarak geliştirilen ve kısaltılmış adı Dime (dense inert metal explosive, veya türkçesiyle, yoğun durgun metal patlayıcı) olan silahın bu ölümcül yaraların nedeni olduğu hakkındaki şüpheler sonbahar ayları içinde güç kazanmaya başlamıştır. Sınırlı yarıçapı olan bir alanda çok güçlü bir yaraya yolaçan silah, adını çağrıştırır biçimde, inşaatlarda kullanılan çelikten darbeli bir burgu şişi gibi işleyerek “hedeflenmiş ölümün” nedeni olmaktadır. Amerikalıların bir ölçüde “LCD-vapen” (LCD-silahı; low collateral damage- silahı= düşük düzeyde bitişik zarar- silahı) olarak adlandırdıkları aynı silah, amerikan hava kuvvetlerine ait vebsayfasında verilen bilgilerin temelinde, kullanıldığı alandan geçen günahsız insanlar üzerinde çok daha korkunç etkilere sahiptir aslında. (...) sözkonusu silah, metal tozunun patlayıcı madde ile karıştırılmasından oluşmaktadır. Amerikalılar ağır metal olarak wolfram kullanmaktadırlar. Patlayıcı ateşlendiği zaman, hızla yayılan bir gaz çıkartmakta ve çok hızlı bir destek dalgası (itici dalga) yaratmaktadır. Metal parçacıklar bu itici dalgayla birlikte gitmektedirler. Yakın mesafelerde insan yüksek bir darbe almaktadır, ve metal parçacıkları vücuttan içeriye doğru itilmektedirler. Patlama ile birlikte wolfram muhtemelen 1000 C dereceye dek ısınmaktadır. Bu da küçük yanık yaralarına neden olmaktadır. Elbette daha küçük parçacıklar vücuttan içeriye çok daha kolay girmektedirler. Böylece, Gazze’den hekimin silah namlusundan çıkmış plastik benzeri bulgularla ilgili notları ile, vücuda girmiş tüm bu parçacıklardan kaynaklanan korkunç ızdırabı düşünebilirim diyen Svante Karlsson’un verileri çakışmaktadır... Bitte Hammargren’in anlatısı uzayıp gitmektedir...

 

Anlaşılmı olacağı gibi Gazze halkı kobay gibi de kullanılmakta, Nazi doktoru Josef Mengele’nin ölüm- izalasyon ve iş kamplarında kurbanları üzerinde yapmış olduğu acı verici deneyleri aratmayacak korkunç daneyler, Gazze halkı üzerinde yapılmıştır ve yapılmaya devametmektedir... İsrail ordusunun 2008- 2009 yılları boyunca Gazze halkına yönelik saldırıları sırasında 1 400 Filistinli öldürülmüş, 5 300 Filistinli ise yaralanmıştır... İsrail’in 2012 yılında Gazze’ye yönelik bir hafta süren saldırısı sırasında 220 Filistinli öldürülmüş, bin Flistinli ise yaralanmıştır. Bu saldırı sırasında sadece iki İsrail askeri yaşamını yitirmiştir... Maddi değeri çok yüksek yıkımlardan burada sözetmiyorum bile... Yine 2014 yılında yaşanmış olan ve İsrail tarafından “Operation Protective Edge” olarak adlandırılan soykırım sırasında, Gazze halkından 2 300 kişi öldürülmüş ve 10 bin kişi yaralanmıştır. İsrail askerleri, 2015 yılında, 1945 yılından beri yaşanmakta olan göçe zorlama politikalarını ve Gazze adlı toplama ve izolasyon kampındaki uygulamaları protesto eden silahsız Filistin halkının üzerine ateş açarak 50 göstericiyi öldürmüş ve yine 6 800 silahsız göstericiyi yaralamıştır... Birleşmiş Milletler kararlarını hiçe sayan ırkçı Zionist İsrail yönetiminin desteği ile gerçekleşen yasadışı yerleşimler ve beraberinde göçe zorlanan Filistin halkına yönelik katliamlar dur-durak bilmeden sürüp gitmektedir...

 

Diğer yandan İsrail’de, ünlü Nazi doktoru Josef Mengele’nin yapmış olduklarını önemsiz kılacak ölçüde korkunç cinayetler işlenmekte, taş atan Filistinli çocuklar bilinçli olarak öldürülüp organları alınarak dünyanın heryerinde gizlice satılmaktadır. Fotoğraflarla, ve tanıklarla kanıtlanmış bu korkutucu kirli işe bulaşan İsrailli ünlü tıp profösörleri vardır... Olayla ilgili daha geniş bilgileri alttaki adreslerden elde edebileceğiniz gibi, daha birçok kaynaktan bulabilirsiniz... “Israil-centrum för organhandel” (“İsrail-organ ticaretinin merkezi”), http://motbilder.se/2009/08/19israel-centrum-for-organhandel/ ; “Organhandel avslöjad i Israel” (“İsrail’de organ ticareti açığa çıkartıldı” başlıklı bu haber, İsveç’in en büyük günlük gazetesi Dagens Nyheter’dendir. “Günün Haberleri” adlı gazete, 1864 tarihinde yayına başlamıştır, ve günlük satışı 400 binin üzerindedir.), www.dn.se/nyheter/  varlden/organhandel-avslojad-i-israel-1.1074191 ; “Nya bevis för israilisk organhandel” (“İsrail’in organ ticareti üzerine yeni kanıt”), www.realisten.se/2009/12/21/nya-bevis-for-israelisk-organhandel/ ; “Det finns skäl att undersöka Israels organhandel” (“İsrail’in organ ticaretini araştırmak için neden/gerekçe vardır”), www.sourze.se/Det _finns_sk%C3%A4l _att_unders%C3%B6ka _Israels_organhandel_10684607.asp ...

 

Daha önce yazmıştım. İsrail’in saldırıları, sadece halka ve o halkın, Filistin halkının ekonomik alt-yapısına yönelik değildir. İsrail, Filistin halkının doğal yaşam alanlarını, doğasını, hayvan varlığını ve tarımını da yıkıma uğratmaktadır... “İsrailli sosyoloji profösörü Kimmerling, ‘askeri güç kullanımı sonucu Filistin ekonomisinin, idari ve hukuki yapısının, ekonomik altyapısının (tarım ve endüstrinin) bilinçli olarak yıkılması’ olan Sharon politikasını, ‘toplum cinayeti’ olarak adlandırıyor.” (Gunnar Fredriksson, Bush och Sharon fullbordar förnedringen, Aftonbladet, 2004-05-03). Gerçekliği şüphe götürmeyecek bu sözleri, Sınırlar Ötesi İşbirliği Projesi’nin Filistinli sorumlusu Khaled Daoudi’nin (Halid Davudi) anlatımları daha da güçlendiriyor. Bundan bir sene önce, İsveç ziyareti sırasında Khaled Daoudi, 10 Eylül 2004 tarihli “sınırlar ötesi” adlı yayınla yaptığı “Situationen i Palestina” başlıklı söyleşide, Filistin’de yaşananları şu sözlerle anlatıyor: “Köklerinden sökülen bir milyon ağaç (meyva ağaçları), tahribedilen 530 tavuk çiftliği, öldürülen 12 260 adet koyun ve keçi...”  Devamla Daoudi, olayın sadece Filistin tarımının yıkımıyla sınırlı kalmadığını, Filistin topraklarının heryanına yerleştirilen ve İsrail ordusu tarafından “chekpoints” olarak adlandırılan kontrol noktalarıyla halkın, üreticilerin, köylülerin yaşamlarından bezdirildiklerini, ürünlerini kentlere, pazarlara ulaştırma olanaklarının yokedildiğini anlatıyor. Bu kontrol noktalarında yüklerin boşaltılıp yeniden başka araçlara yüklendiğini ve bu sürecin Filistinliler için tahammülü zor bir eziyete dönüştüğünü ifade ediyor. Birçok köylünün topraklarına elkonduğunu ve buraların yeni İsrailli yerleşimcilere ev alanı olarak verildiğini anlatıyor. Filistinlilere ait seraların tahribedildiklerini söylüyor...

 

Acılarla yüklü iç karartıcı gerçekler yazmakla tükenmiyor. Bu satırları yazanın Filistin halkı için günümüzde yapabileceği, acı gerçekleri diğer insanlara duyurmak, Filistin halkı için daha geniş bir kamuoyunun, dayanışma talebinin doğmasına yardımcı olmaktır. Eğer sizler de böyle düşünüyorsanız, bu yazıyı, yazının linlini arkadaşlarınıza, yakınlarınıza, bildiğiniz adreslere yollayın, gerçeklerin yayılmasına yardımcı olun.

 

Dostca selamlarımla

 

Yusuf Küpeli

2018.05.20

yusufk@telia.com    

 

 

Bazı kaynaklar:

 

- Gideon Polya, “Global Research” May 12, 2018, “70th Anniversary of Apartheid Israel: History of Violent Invasion. Chronology of Palestinian Genocide”, https://www.globalresearch.ca/70th-anniversary-of-apartheid-israel-history-of-violent-invasion-chronology-of-palestinian-genocide/5640210

 

- Israeli Crimes Against Humanity: Remembering the Sabra and Shatila Massacre, Global Research, March 21, 2018, https://www.globalresearch.ca/israeli-crimes-against-humanity-remembering-the-sabra-and-shatila-massacre/5545969

 

- Nathan Goldmann, The Jewish Paradox: A personal memoir of historic encounters that shaped the drama of modern Jewry, Fred Gordon Books/Grosset & Dunlap, 1978)

 

- Kitabı Mukaddes; Tevratı Şerif yahut Eski Ahit kitabı, Turkish Bible, İstanbul 1979

 

- Yusuf Küpeli, GEÇMİŞE DÖNÜŞLERLE İSRAİL ve IRKÇILIĞIN LANETLİ YOLUNDA İŞLENEN CİNAYETLER

 

-  Yusuf Küpeli, Tetikçi İsrail’in sınır tanımayan terörü ve nedenleri üzerine

 

- Bitte Hammargren, Gizemli silah- Gazze’de savaş yaralar + Yusuf Küpeli,Kendi varlığını tüketen dünya ve yeni ölüm makineleri üzerine düşünceler   http://www.sinbad.nu/gizemlisilah.htm

 

- Peter Cohen, Sionistler naziler gibi davranmaktadırlar

 

- Yusuf Küpeli, Tetikçi İsrail’in sınır tanımayan terörü ve nedenleri üzerine  

 

- Robert Fisk, ” The forgotten massacre”, Friday 14 September 2012, https://www.independent.co.uk/news/world/middle-east/the-forgotten-massacre-8139930.html

 

 bağlantılı linkler:

 

Yusuf Küpeli, Kendi varlığını tüketen dünya ve yeni ölüm makineleri üzerine düşünceler

 Bitte Hammargren, Gizemli silah- Gazze’de savaş yaraları  

 

 Yusuf Küpeli, GEÇMİŞE DÖNÜŞLERLE İSRAİL ve IRKÇILIĞIN LANETLİ YOLUNDA İŞLENEN CİNAYETLER http://www.sinbad.nu/israilirkci.htm

 

 Bir çeviri ve oniki not  & Peter Cohen, Sionistler naziler gibi davranmaktadırlar

 

 Yusuf Küpeli, Karanlık hesapların tutsağı olarak kullanırken kullanılanlar

 

  Yusuf Küpeli, Tetikçi İsrail’in sınır tanımayan terörü ve nedenleri üzerine  

 

 Yusuf Küpeli, Irkçı Siyonist ve faşist İsrail devletinin Filistin halkını sistematik olarak yoketme ve kalanını anayurdundan kaçırma eylemleri üzerine notlar

 

 Prof Michel Chossudovsky, İsrail Askeri Stratejisi: “Onları Tamamen Yoketmek”. Ezici Soykırımın Kanıtları, Gazze’deki Tüm Kesin Ölüm ve Yıkım Verileri

 

 Y Küpeli, Asıl İsrail yönetimi Hitler'in izinde yürümektedir...

 

 Nasrin Hoseini, SU SAVAŞ NEDENİ OLABİLİR + Yusuf Küpeli’nin notu: İsrail’in su savaşları  

 Yusuf Küpeli, Filistin’e bak, kendi geleceğini görmeye çalış

 

 İsrail'in ırkçı yasası terörün en büyüğü

 

 İsrail’de İsrail vatandaşları bile ayrımcılığa uğruyorlar, aşağılanıyorlar

 

 Shamir: Amerika'yı İsrail yönlendiriyor

 

 Nasrin Hoseini, İsrail yanlısı lobi ABD dışpolitikası için tehdit oluşturuyor

 

 Yusuf Küpeli, Demokrasi ve terör bahane

 

 Yusuf Küpeli, İsrail, ırkçı, militarist, faşist bir devlettir

 

 Kendi varlığını tüketen dünya ve yeni ölüm makineleri üzerine düşünceler

Bitte Hammargren, Gizemli silah- Gazze’de savaş yaraları

 

 Yusuf Küpeli, Bu bir sınıf savaşıdır: Gazze’de soykırım, dünya elitinin suskunluğu, 18 Ocak 2009 gününe dek verilmiş olan insani kayıplar üzerine Birleşmiş Milletler’in açıklaması

 

 Yusuf Küpeli, ÜÇ KURUŞLUK PETROL VE DOĞAL GAZ UĞRUNA SATILAN, KATLEDİLEN FİLİSTİN HALKI VE POLİTİKACILARIN SAHTE SÖZLERİ

Türkiye- politika- ekonomi- tarih  

 

Kültür 

 

Kol ve kafa emekçileri

 

Irkçılık, Faşizm

 

Sovyet Devrimi

 

KAFKASLAR

 

Direnen Irak  & Iraq-english

 

Filistin Memleketimdir

 

Asya, Çin, Güneydoğu Asya, Vietnam, Japonya

 

ABD- AB- 11 Eylül- konspirasyon

 

Latinamerika & Afrika

 

İnsan Hakları

 

Kürtler

 

Balkanlar

 

Türkiye'den yazılar

 

Basından

 

Söylesiler

 

Kriminalite, hırsızlık, haksızlık

 

Sinbad'ı hazırlayan Küpeli hakkında çok kısa bilgi

 

linkler

 

Biz Çocuk Katillerinin Ürünlerini Tüketmiyoruz! Ya Siz? ABD- İngiliz- İsrail Mallarını BOYKOT Edin

 

Yusuf Küpeli, GEÇMİŞE DÖNÜŞLERLE İSRAİL ve IRKÇILIĞIN LANETLİ YOLUNDA İŞLENEN CİNAYETLER

(...) Yukarıda özetlenmiş olan nedenlerin ışığında, İsrail ile ilgili yazmaya kalkışınca, söze nereden başlıyacağınızı bilemezsiniz. Ben yine de son günlerde basına yansımış olan bir olayı örnek olarak alıp, İsrail’de egemen ırkçı düşünce yapısı ve İsrail devletinin cinayetleri üzerine bazı bilgiler vermeye çalışacağım. Bu işi yaparken, zaman zaman gerilere gidecek, olayın İsrail tarihindeki ve Yahudi dinindeki köklerine inmeye çalışacağım. Böylece, parça parça da olsa, Yahudi toplumunun geçmişi hakkında birlikte birşeyler öğrenebileceğiz... (metnin tamamı için tıkla)

 

fanatik saldırgan Amerikalı Yahudi ve Karl Marks ile ilgili bir anım

 

Filistin'den korkunç görüntüler. 21.YY'da Nablus ve Cenin katliamları. Yüreği kaldırabilenler baksın.

 

Nazi Almanyası ve Siyonist Irkçı İsrail'den -birbirini çağrıştıran- karşılıklı fotoğraflar, inkaredilemez benzerlikler, görmek için tıkla

 

Yusuf Küpeli, Yasir Arafat için farklı bir anma yazısı.

- Yasir Arafat’ın ölümünü biraz farklı biçimde, 1970 yılında kaleme alınmış aşağıdaki yazı ile anmaya karar verdim. Aslında Filistin ve Filistin halkının savaşımı hakkında çok daha zengin bilgiler veren bir metni kaleme almak isterdim ama...

 

Asıl İsrail yönetimi Hitler'in izinde yürümektedir...

Hem suçlu ve hemde güçlü ırkçı siyonistlere çok kısa bir yanıt!

Yusuf Küpeli

Şüphesiz insanlığa büyük hizmetleri dokunmuş ilerici aydın Yahudiler'de vardır ama, onların düşünce sistemleri Yahudi olma kalıbının dışında şekillenmiştir. Yahudi olmak demek, bir milletten olmaktan ziyadde, Tevrat'ın (Eski Ahit) verileri ile düşünmek anlamına gelmektedir. Tevrat ise -İslamiyet'te ve Hıristiyanlık'ta olmayan bir biçimde- ırkçı pasajlarla doludur.

 

Yusuf Küpeli, İsrail lobisi üzerine rapor hakkında ve ABD’nin Ortadoğu’da yeni politika arayışlarının işaretleri üzerine

(...) Kısacası aynı profösörler, “antisemitiz” suçlamalarını dikkate almadan artık açıkça Yahudi politikalarına karşı konuşabilmek gerektiğini ve Yahudi lobisinin ABD’ye ihanet ettiğini söylemektedirler. (...) Adettendir, eski ortakların ayrılıkları kirli karalamalarla ve derinleşen nefretlerle ortaya çıkmaya başlar. Çünkü, doğalarında derin bir egoizm bulunan kişiler, kurumlar ve devletler, geçmişle ilgili sorumlulukların tümünü kendi dışlarında olanların, eski ortaklarının veya hasımlarının omuzlarına yükleyerek rahatça yeni işlere başlama eğilimi taşırlar. Bunu, diğer kişileri ve kitlelerini yeni politikaları yönünde manupule edebilmek için de yaparlar... İleride tarih gerçeği şu veya bu ölçüde yazacak olsa bile, yaşanan günde tüm suçlar başkalarının omuzlarına yüklenip yeni yollar çizilir. Bu nedenle, aşağıda özetini okuyacağınız iki Amerikalı profösörün İsrail lobisinin işlerini sorgulayan raporları, hem ABD’nin ileride değişecek Ortadoğu politikalarının işaretlerini verirken, hem de çanların İsrail için çalmakta olduğunu göstermektedir.

 

Nasrin Hoseini, İsrail yanlısı lobi ABD dışpolitikası için tehdit oluşturuyor

Şikago Üniversitesi’nden Profösör John Mearsheimer ve Harward Üniversitesi’nden Profösör Stefhen Walt, 10 Mart günü yayınladıkları ortak raporda, İsrail lobisinin ABD’nin Ortadoğu politikası üzerindeki negatif etkilerine dikkatleri çektiler.  (...) İsrail’e yardım ve Ortadoğu’da “demokrasiyi geliştirme” politikalarının beraberliği, Arab dünyasında ABD’ye karşı güçlü duyguların uyanmasına neden olmuş ve ABD’nin bölgedeki güvenliği için tehlike yaratmaya başlamıştır. Diğer yandan, İsrail lobisinin antisemitizm kalkanı, İsrail’i eleştiriden muaf tutmaya yaramaktadır- İsrail’i eleştirenler antisemitizm ile damgalanabilmektedirler. Ve İsrail lobiciliği açıkça tartışılamamaktadır. Bu durumun sonucu olarak Amerika’nın dışpolitikası, ülkeye ihanet boyutlarını alacak biçimde İsrail lobisi tarafından şekillendirilmektedir. Hatta insanlar bir İsrail lobisinin bulunduğunu

bile söyleyememektedirler. 

 

John Mearsheimer'in ve Stephen Walt'in birlikte kaleme aldıkları İsrail yanlısı lobi üzerine raporun ingilizce orjinaline ulaşmak için tıklayın- The Israel Lobby ( John Mearsheimer and Stephen Walt)  

 

Shamir: Amerika'yı İsrail yönlendiriyor

İstanbul'da bir konferans veren Musevi entellektüel İsrael Shamir, Irak'tan sonra operasyonun İran, Suudi Arabistan ve Pakistan'la devam edeceğini belirterek, ABD'yi İsrail'in yönlendirdiğini söyledi.

 

Filistih halkının ve bölgenin diğer halklarının sularını gaspeden ve Arap halklarının  yaşadıkları toprakların çölleşmelerinin yolunu açan İsrail’in haydutluğu üzerine bir çeviri ve bir not:

Nasrin Hoseini, SU SAVAŞ NEDENİ OLABİLİR + Yusuf Küpeli’nin notu: İsrail’in su savaşları  

(...) Batı Yakası’nın suyunun yüzde 73’ünü İsrail, yüzde 17’sini Filistin halkı ve yüzde 10’unu da -nüfusları çok daha düşük olan- illegal Yahudi yerleşimciler kullanmaktadırlar... (...) Filistin bölgesini derinlemesine bölen İsrail duvarı öyle hileli inşa edilmektedirki, tüm su kaynakları duvarın İsrail tarafında kalmaktadırlar... Batı Yakasında 50 tane yeraltı su kaynağı vardır ve duvar çekilirken 200 tane su haznesi Filistinli sahiplerinden kopartılmışlar veya tahrip edilmişlerdir. Bu durum Filistinli köylüler için yıkıcı sonuçlara yolaçmaktadır.

11 Eylül yalanıyla ilgili sorular ve yalanı açık eden video gösterisi, 18 Ağustos 2006 tarihli Akşam gazetesinde ilk haber: Dünya bu filmi konuşuyor: LOOSE CHANGE videoplay-docid=7866929448192753501&hl=en

ayrıca bak: pentagon'a boeing çarpti yalanı ve sansürle ilgili görüntüler

 

Not: Aşağıdaki metin atom bombasının üretiliş sürecini ve yayılmasını anlatan bir kitapçığın alt notudur. Bu metnin, yakında Sinbad’a yerleştirilecek olan sözkonusu kitapçıktan önce ve bağımsız bir yazı olarak basılabileceği düşünülmüştür. Umarım yararlı olur.- Y. Küpeli

Yusuf Küpeli, ABD yönetiminin İran politikaları ve İsrail devletinin rolü üzerine kısa not  

İsrail Genelkurmay Başkanı’nın 2006 başındaki Türkiye ziyareti ile birlikte, “karlı kış koşullarında operasyon yapabilecek dağ komandosu eğitimi için İsrail ordusunun Türkiye coğrafyasını kullanma istemleri” üzerine bazı haberler Türk basınına yansıdı... Bu haberler, II. Dünya Savaşı yıllarında Norveç’te, dağların arasındaki Rjukan’da kurulu Alman ağır su üretim tesisine yönelik olarak SOE komandolarının operasyonlarını akla getirmektedir. (...) ABD’nin enerji kaynakları ve yollarıyla ilgili egemenlik planları içinde en önemli pürüzlerden birini halen İran oluşturmaktadır ama, bu durum onların İran’a karşı kaçınılamaz mutlak bir saldırı gerçekleştirecekleri anlamına gelmemektedir... Aslında İran ile anlaşabilmeleri, sınırlı tavizlerle İran’ı kendi saflarına çekebilmeleri, ABD’nin yararınadır ve İran’a yönelik kesintisiz askeri tehditler bu pazarlıkta fiyat düşürmek için de gündemde tutulmaktadır. ABD’nin İran ile anlaşması demek, Ortadoğu, Kafkaslar, Orta Asya, Rusya, Pakistan, Hindistan ve Çin üzerindeki etkilerini güçlendirmesi anlamına gelmektedir ve bu anlaşma kartı masada sürekli durmaktadır. "Eğri oturup doğru konuşmak" gerekirse, sözkonusu süreçte eli güçlü olan egemen ABD değil, çok daha zayıf konumdaki İran’dır...

 

İsrail devleti çocukların yaşamlarını söndürüyor İkinci İntifada’nın başladığı eylül 2000’den bu yana İsrail ordusu 400’ü aşkın Filistinli çocuğu öldürmüştür. İsrailli askerlerin uyguladıkları şiddetin sonucu olarak 500 çocuk sakat kalmıştır ve 200 civarında Filistinli çocuk İsrail cezaevlerindedir. Anna Wester

 

Aras Ozgün anlatıyor: İsrailli mimar Eyal Weizman'ın haritaları ve Yahudi yerleşimcilerin işgal hilesi + Simbad'ın notu

 

'Irak'ta barış İsrail'in çıkarlarına aykırıdır'

Bercan Tutar: ABD dış politikasını "İsrail güdümlü" bir politika olarak yorumlayan Carl Estabrook,

 

COCA COLA FİRMASININ REKLAM RESMİ (gönderen, Saadet Geliyor)

+  Hindistan okullarında Coca Cola yasağı

+  kârı yoksul halkların kafasına bomba olarak yağan, çocuk katıllerini besleyen ve formülü belirsiz olan sağlığa zararlı Coca Cola'yı içme

 +   saldırganlık ve ikiyüzlülükle ilgili diğer yazılar, yorumlar, yazarlar, BM, ABD, İsrail ve tepkiler

 +  Sevgili Okuyucular, Lübnanda ve Filistinde hergün yüzlerce sivil, saldırgan ABD- İsrail ittifakı tarafından öldürülmektedir.

 + Coca Cola ve Pepsi 1 milyarlık pazarda çöküyor

 +  İnsan olan bu vahşeti nasıl görmezden gelir?

 +  İsmet Berkan, Savaşa sessiz kalmak

 +  İsrail saldırıyı çok önceden planladı

+  İsrail için savaşmak Türkiye'ye yakışmaz

 +  İncirlik'ten çıkan süpheli 15 TIR heyecan yarattı!  

 + CHP: ABD Türkiye üzerinden İsrail'e silah gönderdi mi

 +  ABD ve Fransa'nın tasarısı hile kokuyor

 + Murat Aksoy, İsrail’e susan BM’nin, İran karşısında inandırıcılığı olabilir mi?

 

 

Kaya Karan,  COCA-COLA’NIN SUÇ DOSYASI ve NATO’ya DİRENİŞ Coca Cola çocuk emeğini sömürmekle kalmadı, 1970 de Güney Afrika’da ırkçı rejimin hapse attığı siyah mahkumları ayda 7.5 dolara  çalıştırdı. Nisan 1939 da  Coca Cola’nın Almanya’daki patronu  şirketin 10. Yılını kutlarken  “Büyük Önderimiz  Hitler’e Hayranlığımızı ifade  Etmek İçin’’  adlı yığınsal bir  ‘’Heil Hitler’’ gösterisi düzenledi  

+ COCA COLA NIN SAHIBI, CNN DE YAPTIGI AÇIKLAMA ILE TEMMUZ    AYININ TÜM  GELIRINI VE BUNDAN SONRAKİ AYLARIN KAR PAYLARINI İSRAİL DONANMASINA DEVRETTİGİNİ AÇIKLADI! Bu, katliamların ve çocuk cinayetlerinin artması için bağıştır !

UNUTMA ! bak fotoğraflar

 

İHD İstanbul: YÜKSELEN DUVAR İNSANLIK İÇİN UTANÇ ABİDESİDİR

 

 

Yusuf Küpeli, Demokrasi ve terör bahane

George W Bush, “Arafat’sız bir Filistin” çağrısı yapmıştır. Bush, seçimleri Arafat’ın kazanması durumunda Filistin’e yönelik USA yardımının geri çekileceğini söylemiştir. Sabra ve Shatila katliamlarının sorumlusu İsrail Başbakanı Ariel Sharon, Bush’un konuşmasını kendisi için bir zafer ve Oslo anlaşmasının sonu olarak yorumlamıştır. (Daha  2002 yılının altıncı ayında, Irak'a yönelik saldırı henüz kesinlik kazanmamışken, bu yazıda, "Irak'ın köleleştirilmesinin ardından ya İran'da rejim ve politika değişikliği olacaktır ya da İran'a saldırılacaktır. Ve şüphesiz tüm bu planlar çok büyük bir felaketin ilk adımlarıdır. Yakılmaya çalışılan ateş, söndürülmesi zor tehlikeli bir yangına dönüşecek, ve Ortadoğuya ve Asya'nın içlerine doğru yayılacaktır.", diye yazmıştım. Günümüzde, ABD yönetimi, İran'ı ve bağlaşığı Suriye'yi sürekli tehdit etmektedir. Pentagon, bu iki ülkeye saldırmayı planladığını açıkça ilanetmektedir. Son olarak, 2005'in ilk ayında İran'a ve Suriye'te yönelik saldırı tehdidi alabildiğine yoğunlaşmıştır.)

 

İsrail’de İsrail vatandaşları bile ayrımcılığa uğruyorlar, aşağılanıyorlar

Peter Leander, 27 Mart 2004, Stockholms Fria, www. stockholmsfria.nu   

İsrail halkının yüzde 19’u Filistinli Araplardan oluşmaktadır. Bu beşte bir İsrail yönetimi tarafından problem veya bela olarak görülmektedir ve aynı yönetim tarafından gözaltında tutulmaktadırlar. İsrail vatandaşı Filistinliler tüm yönleriyle, aynızamanda ekonomik olarakta apaçık gözüken bir ayrımcılığa, aşağılanmaya maruz kalmaktadırlar.

+ İlter Türkmen, Kan Kokan Topraklar

 

Bir yazı, bir çeviri:  

Yusuf Küpeli, Filistin’e bak, kendi geleceğini görmeye çalış

(...) Anglo- Amerikan emperyalizminin dünya mali sistemleri üzerinde kurduğu egemenlik ve bunun karşısında diğer baskı altındaki halkların ve ulusların yeterli birleşik kurumlarının bulunmayışı, Filistin halkının ise bu tip kurumlardan tamamen yoksunluğu, mali bağımlılığı, diğer halkı Müslüman ülkelerden, Doğu toplumlarından bu halka yapılan mali yardımların dahi hedeflerine ulaşmasını engellemektedir. Bu acıklı ve acı veren gerçekten çıkartılacak büyük dersler vardır... (...) Irkçı militarist İsrail devletinin şiddet politikalarının ve mali baskılarının altında yokedilmeye, ya diz çökmeye ya da kaçarak topraklarının kalan kısımlarını da terketmeye zorlanan yoksul Filistin halkı, bu kez de zengin emperyalist Batı’nın ekonomik ağır baskıları ile bir iç çatışmaya sürüklenmek istenmektedir... (...) Batı emperyalizminin oyunları ile ilgili olarak Filistin’de yaşanan gerçeğin Batı dünyasından bir aydın tarafından söylenmesi, herhalde benim tarafımdan söylenmesinden daha inandırıcı ve etkili olur. Zaten yazıyı bu nedenle çevirdim.

 

Olle Svenning, İçsavaşı Batı ısmarladı

(...) Filistin toplumunun parçalanan bu birliği, Batı dünyası ve İsrail tarafından birlikte yazılmış bir senaryonun sahnelenmesidir. (...) İsrail’den kaynaklanan şiddet veya İsrail devletinin ambargoları ile birlikte sürüp giden cinayetleri karşısında, Batılı politikacıların hiçbiri en ufacık bir eleştiri kırıntısı dahi seslendirmemektedirler.  Batı’nın Ortadoğu politikası, bilinçli olarak Filistin’de içsavaşı körüklemektedir ve barış çalışmalarını sabote etmektedir. İsveç’te utanç verici biçimde tavrını bu politika ile uyumlu hale getirmektedir.

 

http://www.sinbad.nu/