not: 12 punto ile 31 A4 sayfası tutan aşağıdaki metnin tamamının okunmasının yararlı olabileceğini düşünüyorum. İyi okumalar dileğiyle.- Y. K.

 

Yusuf Küpeli, Türkiye’de şiddet kültürü; seçimden seçime demokrasi; Türkiye halklarına, Türklere ve Kürtlere ihanet; “barış” yalanı, “başkanlık” tezgahı, yalanlar ve ikiyüzlülükler üzerine

 

1) Demokratik denetimsizlik, terör, hile, ikiyüzlülükler ve kurulan “başkanlık sistemi”  tezgahı üzerine

 

2) Gizli servislerce manupule edilen kitlelerden kopuk terör guruplarının yığınsal demokratik mücadeleye zararları, bu konuda söylenen yalanlar, “demokrasi” yalanı,  sahte “barış”, Türkiye’ye, Türk ve Kürt toplumuna ihanet üzerine kısa kısa

 

3) Dünyada demokrasinin yokluğu, şiddetin egemen olduğu bir dünya, terör üzerine ikiyüzlülükler, yalanlar

 

4) Geçmişe dönüşlerle yaşamın her alanında terör, terör yöntemlerinin topmlumsal mücadeleden dışlanmasının gereği, ve “başkanlık” tezgahına basamak yapılmak istenen “İmralı” üzerine

 

 

Türkiye’de şiddet kültürü; seçimden seçime demokrasi; Türkiye halklarına, Türklere ve Kürtlere ihanet; “barış” yalanı, “başkanlık” tezgahı, yalanlar ve ikiyüzlülükler üzerine

 

1) Demokratik denetimsizlik, terör, hile, ikiyüzlülükler ve kurulan “başkanlık sistemi”  tezgahı üzerine

 

Eurovisyon (Eurovision) yarışmasına katılacak şarkıcıyı TRT yetkililerinin kendi başlarına belirlemeleri gibi parti liderlerinin de seçime girecek adaylarını belirleyip dört-beş yılda bir seçtirdikleri sisteme; parti başkanlarının kulu olarak meclisi dolduran bu emir-komuta zincirindeki karakterlerin küfürlü gevezeliklerle vakit geçirdikleri sisteme; bol maaşlı mutlu kölelerin parti liderlerinin kararlarına el kaldırdıkları sisteme “demokrasi” deniliyorsa eğer, Türkiye’de demokrasinin olduğu söylenebilir. Diğer yandan böyle bir yapıda teorik olarak “kuvvetler ayrılığı”, yani, yasama, yürütme, yargı erklerinin birbirlerinden bağımsız sayıldıkları ve birbirlerinin güçlerini denetledikleri üzerine bir yasa bulunsa bile, bu yasa pratikte işlemez. Kısacası, gerçekte demokrasi işlemez. Ayrıca, 1982 anayasasında anlaşılması zor bozuk bir türkçe ile tarif edilen de, gerçek anlamda bir kuvvetler ayrılığından çok bir kuvvetler birliğini akla getirmektedir... Politik süreçlerin böyle işlediği bir toplumun ağırlıklı kesiminde gerçek demokratik işleyiş konusunda bilinçli bir talep ve demokrasi için örgütlü bir baskı olmadığı için, teorik olarak sözde “kuvvetler ayrılığı” olsa bile, sistem daha çok kuvvetler birliğine uygun işler...

 

Asıl fiziki gücü elinde tutan, kendi eliyle seçtiği parlementerleri askeri gibi kullanabilen, kolluk güçleri, silahlı bürokrasi ve ekonomi üzerinde egemen olan, yargıyı ve diğer kurumları kolayca baskı altına alabilir. Bunun ötesinde, böyle denetimsiz bir sistemde varolan devasa kayıtdışı ekonomi, yoğun biçimde dolaşımda olan kara para nedeniyle toplumsal çürüme kaçınılmaz olacağı için, mafya benzeri örgütlenmeler de, başta yargı kurumları, mahkemeler olmak üzere değişik devlet kurumlarını, bakanlıkların bürokratlarını rahatca baskı altına alabilirler, satın alabilirler.  Bukadar adaletsiz ve özünde kaotik bir düzende, yığınsallığı ve somut hedefi belli olmayan kitlelerden kopuk terör, yasadışılığı besleyerek herhangi toplumsal bir çözüme değil, sadece ve sadece egemenlerin toplumsal yapıya daha rahat egemen olmalarına, asıl gücü elinde tutanların birtakım politik manipülasyonlarını daha rahat yapmalarına yardımcı olur. Sözkonusu egemenler sadece “ulusal” sınırlar içinde değil, aynızamanda uluslararası düzeydedirler. Ve zaten bu ikisi çoktan iç içe geçmiştir...

 

Bu tehlikeli kaotik işleyişi değiştirebilecek olan, toplumun sürekli kanayan yaralarını saracak olan, toplumsal ilerlemenin önünü açacak olan, öncelikle en geniş yığınların düşünce yapılarında olabilecek köklü değişiklikler ve toplumsal işleyişin insanın yararına değişmesi yönünde kitlelerin gösterebilecekleri yığınsal örgütlü iradedir... Toplumun düşünce yapısında nelerin değişmesi gerektiğini ise bize bizzat yaşamın kendisi göstermektedir. Günümüz Türkiyesinde, iş yaşamında, kadın-erkek ilişkilerinde ve diğer tüm insani ilişkilerde, trafikte egemen olan şiddet kültürüdür. Öncelikle değişmesi gereken budur... Kısacası, Türkü, Kürdü ve kendisini diğer etnik kökenlerden sayanları ile Türkiye toplumu için, şiddet kültürünün egemen olduğu bir toplum demek pek yanlış olmaz. Bu ölçüde şiddet kültürünün egemen olduğu bir toplumda, sıradan günlük yaşamdaki, iş yaşamındaki, kadın-erkek ilişkilerindeki şiddeti aşabilecek yığınsal bir şiddet uygulamaktan aciz örgütlerin kitlelerden kopuk terörünün birtakım güç merkezlerinin politik manipülasyonlarına hizmetten, yığınsal demokratik eylemlerin bastırılmasına yardımcı olmaktan, baskıcı yasalar için zemin hazırlamaktan başka işlevleri olamaz...

 

Aslında, yukarıda belirtilen gerçeği 1980’li ve 1990’lı yıllarda İsveç’te ve Finlandiya’da yayınlanan -Türkiye toplumu ile- dayanışma yazılarımda değişik kez ifade etmeye çalıştım. Kişisel olarak en baştan beri ifade etmeye çalıştığım ve artık giderek çok daha fazla insanın görmeye başladığı gerçeğe göre, ülkenin batısında “kontra-gerilla” denen örgütle, yerli ve batılı yabancı istihbarat örgütleri ile iç içe örgütlenen kitlelerden kopuk terör gurupları, 12 Mart darbesinin giderek daha sağ kaymasına, demokrasi yanlısı aydınların ve sendikal örgütlerin ağır baskılar altına alınmasına yardımcı olmanın, yani halka ihanetin ötesinde bir işlev görmemişlerdir. Yine aynı servislerin yardımları ile kurumsallaştırılan, yalana dayalı propoganda ile efsaneleştirilen terör ve terörün sahte kahramanları, 12 Eylül darbesinin rahatca gelişine ve halkın ezici çoğunluğunun gözünde darbenin meşrulaştırılışına ve sonuçta tüm demokratik kurumların, siyasi partilerin, sendikaların dağıtılmasına hizmetten başka bir yarar sağlamamışlardır. Kısacası onlar, Kenan Evren ve çevresi ile suç ortaklığı yapmış oldukları için, günümüzde de sözkonusu darbenin ciddi biçimde yargılanmasını sağlayacak maddi-manevi güçten yoksundurlar...  

 

Ulusal yanı ağır bastığı için diğer terör gruplarından farklı olarak Kürt toplumunun bir kesimi içinde kitlesel destek sağlayabilen, ve diğer terör gurupları ile aynı kefeye konularak değerlendirilemeyecek olan örgütün uyguladığı şiddete gelince... Daha 1990’lı yıllardan beri değişik vesilelerle yazmış olduğum gibi, PKK’nın uyguladığı terörün ürünü can kayıpları, buna ek olarak PKK’nın kendi kayıpları, ne iş kazalarında, ne trafik kazalarında, ve ne de sıradan cinayetlerde verilen kayıpları aşabilmiş değildir. Bu nedenle, 1990’lı yıllarda da ifade etmiş olduğum gibi, ne ölçüde üzücü sonuçlara yol açıyor olsa da, yaşamın her alanında varolan terörün ve günlük yaşamın terörüne dayalı ölümlerin bu ölçüde yoğun olduğu bir ülkede PKK terörünün gerçek bir değişim istemi yaratabilmesi olanaksızdır. Aynı nedenle Kürtlerin barışcı mücadele yöntemleri seçmesi gerektiğini değişik yazılarımda defalarca ifade ettim...

 

Şüphesiz 1980’li yıllardan günümüze Kürt toplumuna yaklaşım konusunda büyük değişiklikler yaşanmıştır. Artık Kürt halkının varlığını kimse inkar edememektedir, kürtce yayın yapan bir devlet televizyonu vardır vs... Fakat diğer yandan, ağırlıklı olarak PKK’nın eylemleri bahane edilerek, bir ölçüde de ekonomik değişimin etkisi ile, Kürt toplumunun demografik yapısı, egemenler tarafından çok büyük ölçüde değiştirilebilmiştir. Zamanın basın haberlerine göre, 3 500- 4 000 kadar köy ve mezra (köyden daha küçük yerleşim birimi) dağıtılmış, buraların halkı göçe zorlanmıştır. Yerlerini terkederken herhangi bir tazminat alamayan bu insanların sayıları, basına, 4- 5 milyon olarak yansımıştır... Yani kısacası Kürtler, İstanbul, İzmir, Adana, Mersin, Antalya gibi büyük kentlere, ve yine Kürt halkının yaşadığı bölgedeki Diyarbakır ve benzeri büyük kentlere dağıtılmışlardır...

 

Büyük kentlere göç, köy ve mezra halkının önemli kısmının bu şekilde dağıtılması, asimilasyonun ilk adımı olarak görülebilir... Bu dağıtma konusunda PKK’nın epeyce işe yaramış olduğu söylenebilir. Şüphesiz kırsal kesimi terkin bir diğer nedeni de, tarımda kapitalizmin yaşadığı hızlı gelişme olmuştur... Diğer yandan PKK ile yaşanan çatışmaların ekonomiye 400 milyar dolar kadar zarar verdiğinden sözedilmektedir ama, bunun ne ölçüde doğru olduğu belli olmadığı gibi, zararın nekadarının Kürt toplumuna ait olduğu da belirtilmemektedir. Fakat çatışmaların Kürt halkının yaşadığı bölgede olduğu, ve zaman zaman bu olaylar sırasında önemli ölçüde maddi değerin de yokedildiği dikkate alınırsa, devletin operasyonlar için yapmış olduğu harcamaların dışında asıl ekonomik kaybın Kürt toplumundan insanlara ait olduğu söylenebilir. Fakat sonuçta bu durum, yine de bütünüyle Türkiye ekonomisi için bir kayıp olmuştur...

 

Sözkonusu ekonomik kayba karşın, bu satırları yazanın düşüncesine göre, devlete egemen gücün istediği bu çatışmalar aracılığıyla Kürt toplumunda ciddi bir sermaye birikiminin olması engellenmiş, ulusal talepleri dile getirebilecek güçlü bir Kürt burjuvazisinin çıkışının önü kesilmiştir (Bu düşüncemi, daha önce de, 1990’lı yıllarda da ifade etmiştim.)... Diğer yandan, Kürt “iş adamı” olarak tanınan kişilerin öldürülmeleri, uyuşturucu mafyasında ve diğer yasadışı işlerde Kürt olmayanlara devlet desteği sağlanması, devletin servisleri ile işbirliği yapan “devlet mafyası” gibi suç örgütlerinin üretilmelerinin temel nedeni, Kürtler arasındaki sermaye birikiminin engellenmesi olarak düşünülebilir. Son olarakta, “terörün maddi kaynaklarının kurutulması” adıyla atılan adımlar, aynı politikanın uzantıları olarak görülebilir...

 

Örneğin, 1990’lı yılların verileri ile aynı süreçte 10 milyon kadar küçük ve büyük baş hayvanın telef olduğu, hayvancılığın büyük darbe aldığı bilinen bir gerçektir. Sözkonusu darbenin asıl hedefinin, meralara, yaylaya çıkmaları yasaklanan, mevsimlere göre göç hareketleri engellenen Kürt köylüleri ve göçerleri olduğu açıktır. Kısacası, -günümüzdeki et fiyatlarına ve et ithalatına bakarak- bu alanda da bütünüyle Türkiye ekonomisinin zarar görmüş olduğunu ifade edebilirsek te, asıl kaybedenin büyük ölçüde Kürt toplumunun hayvancılığı ve bu alanda olabilecek sermaye birikimi olduğunu söyleyebiliriz...

 

Yukarıdaki iki paragraftan ve “(...) bu satırları yazanın düşüncesine göre, devlete egemen gücün istediği bu çatışmalar aracılığıyla...” biçimindeki cümleden, PKK’nın uyguladığı şiddetten, başlatılan erken başkaldırıdan, birtakım yerli istihbarat örgütlerinin, ve devlet içindeki bir kliğin memnun olduğunu, hatta başlangıçta bu işin yolunu onların açmış olduklarını rahatca ifade edebiliriz. Bu erken ve önemli ölçüde kitleden kopuk ve somut hedefleri tam belli olmayan başkaldırı için 1970’li yılların başlarından itibaren Kürt toplumunun planlı ve bilinçli olarak kışkırtıldığını, birtakım köy baskınlarında toplumun kaldıramıyacağı işlerin yapıldığını açıkça söyleyebiliriz ve bu konuda kanıtlar gösterebiliriz (Bu yapılanları yazarak lafı uzatmıyorum). Diğer yandan, bazı arkadaşları ile PKK’yı kuran ve bu örgüte önderlik eden kişinin değişik söyleşilerinde gerçeği açıkça itiraf ettiği, “MİT’ten nemalandığını” övünerek söylediği, aynı kişinin o yıllardaki sağcı düşünce yapısı ve sağcı-dinci örgütlerle ilişkileri, artık herkesin bilgisi dahilindedir... Hatta gecenlerde, asıl mesleği gazetecilik olan bir AKP saylavı, açıkça, “PKK’yı MİT kurmuştur” biçiminde bir söz sarfetmiştir. Bu aslında çok daha eskiden beri değişik kişilerce sarfedilen bir sözdür, gizliliği kalmamış bir gerçektir. Hatta, değerli araştırmacı gazeteci Uğur Mumcu’nun bu konuyu araştırırken öldürüldüğü, konu ile ilgili birtakım kanıtlara ulaştığı için öldürüldüğü, defalarca yazılıp söylenmiştir...

 

PKK’yı kurdurduğu iddia edilen sözkonusu yerli servisin bir süre sonra ipleri elinden kaçırmış olduğu da bir başka gerçektir... Bilindiği gibi PKK örgütü, önce, diğer “sol” guruplara ve Kürt örgütlerine saldırmış, bunların yaklaşık hepsinden insanlar öldürmüştür. Sözkonusu üzücü olaylar, PKK’yı kurdurttuğu iddia edilen servis ve diğer yerli servisler tarafından sessizce izlenmiş, anlaşılan bu servisler gelişmeden mutluluk duymuşlardır... O yıllarda Kürt bölgesinin en güçlü örgütü olan Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) uzantısı olan ve -sosyalist gelişmeden etkilenmiş olarak- 1982 yılında resmen kurulan KUK (Kürdistan Ulusal Kurtuluşcuları) ile, bu örgütün alanına girmeye çalışan PKK arasında 12 Eylül 1980 askeri darbesinden hemen önce başlayan ve darbe sonrasında da süren yoğun silahlı çatışmaların devletin kolluk güçlerince sadece izlenmiş olduğunu yaşayanlar anlatmaktadır...

 

Sonuçta, PKK’nın başındaki kişilerin sınırların ötesine gitmesi ile, PKK’nın kuruluşuna yardımcı olan ve -aynen batıdaki terör gurupları gibi- bu örgütü kullanacağını sanan birtakım kötü niyetli aklı evvel yerli servislerin yöneticilerinin tezgahları bozulmuş, PKK’nın başındaki kişi rahatlıkla bilinen başka servisler ile işbirliğine girmiştir. Herkesin bildiği bu açık gerçeğin yanında olayın ulusal yanının da bulunması, yerli servislerin tezgahını önemli ölçüde bozmuş, ülkenin batısındaki denetlenebilir marjinal terör guruplarının ötesinde belli ölçekte kitlesel tabanı olan silahlı bir gücün doğması sağlanmıştır. Kısacası ve açıkçası PKK, kolayca ve sadece “terörist” olarak adlandırılacak marjinal bir gurup değildir. PKK, önemenli bir kitle bağı olan ve terör yöntemlerini de kullanan, para temini için suç örgütleri ile işbirliği yapabilen, kitleleri ürküten birçok tamamen yanlış ve savaş suçu sayılabilecek eyleme de imza atabilen, örgütlenmesi yaygın bir kuruluştur... Şüphesiz bu gelişmenin, Türkiye toplumunun uğradığı can ve mal kayıplarının, moral çöküntünün, “faili mechullerin” baş sorunlusu, tüm demokratik denetimlerin, parlementonun denetiminin dışında istediği gibi karanlık işler çevirebilen, kriminal unsurlarla iç içe çalışan yerli istihbarat servisleridir... Türkiye’ye en büyük kötülüğü, en büyük ihaneti, bu “vatansever” ve “Atatürkçü” yerli servisler yapmışlardır... Aynı servislerin, başbakanın isteği ve izniyle, parlementonun ve diğer demokratik kurumların bilgisi dışında, “Oslo süreci” denen işle benzer tezgahlarını günümüzde de sürdürdükleri açığa çıkmıştır...

 

Tüm olanlara, yaşanan kötülüklere karşın, Türkiye toplumunun bütünüyle kayıplarına karşın, asıl büyük kaybı PKK ve Kürt toplumu vermiştir. PKK’nın eylemleri, daha çok, Türkiye’yi yöneten sağcı güçlerin, faşist ideolojili yerli servislerin işlerine yaramıştır. Bu şiddet eylemleri, demokratik süreçlerin engellenmesinde ve Kürt toplumunun önemli kısmının yaşamakta olduğu bölgeden göçe zorlanmasında manivela olarak kullanılmıştır... Bu konudaki gelişmenin artık limitine ulaştığını düşünen yerli servisler, PKK üzerinde yeniden tam bir kontrol kurup süreci başka bir kanala akıtma çabası içindedirler... Aynı konudaki acelenin içpolitikada yapılmak istenen birtakım değişikliklerle, “başkanlık sistemi” denen tezgah ile de bağı vardır...

 

“Gelişmenin artık limitine ulaştığı...” derken, olayın, silahlı çatışmaların sürmesinin artık ne Türkiye’yi yöneten sağcı güçlerin, ve ne de bölgede egemenlik peşinde koşan ABD yönetiminin işine gelmediği ifade edilmek istenmektedir. Terörün bu durumuyla devametmesi halinde, sürecin bundan sonrasının, artık asıl olarak Türkiye’yi yönetenlere zarar vereceğini anlamak gerekmektedir.  Bundan sonra sürecek olan PKK şiddeti, anlaşılan, Türkiye yönetiminin Irak Kürt yönetimi ile ilgili hesaplarına, bölgedeki petrol hesaplarına zarar verecektir.  Yine anlaşılan, uluslarüstü tekellerin kazanç hesapları ile bağlı olarak bölgeye istediği biçimi vermeye çalışan ve kendi denetiminde göreceli bir barış ortamı oluşturmayı planlayan ABD dışpolitikası da, bu işi sonlandırmayı, PKK’ya yeni bir biçim vermeyi hesaplamaktadır... Eğer Türkiye’de ABD ve NATO karşıtı bir hükümet olsa idi, Washington’un istemi bu yönde olmayabilirdi...

 

PKK’ya silah bıraktırma işi için kullanılmaya çalışılan baş aktör, PKK’nın kuruluşu için kullanıldıktan sonra kontrol dışına çıkmış olan ve ardından tutsak edilen kişiden başkası değildir... Yunanistan’ın NATO’ya katılmasının ardından CIA tarafından reorganize edilmiş ve 1953- 64 yılları boyunca elemanlarının maaşları CIA tarafından ödenmiş olan Grek istihbarat servisi KYP ve sonuçta CIA tarafından Türk güvenlik güçlerine teslim edilmiş olan sözkonusu kişi kullanılarak PKK’ya silah bıraktırılmaya çalışılmaktadır... Görüldüğü gibi, başta parlemento olmak üzere -şeklen- demokratik tüm kurumlar, hatta İçişleri Bakanlığı bu sürecin dışında tutulmaktadır. Nasıl sonradan açığa çıkan “Oslo süreci” adlı gizli ilişkilerde dışarıda tutulmuşlarsa...

 

Sözkonusu anti-demokratik işleyiş, zaten geçmişte olanlardan farklı birşey değildir. Başbakanın kararlarını onaylama organı gibi işlev gören parlementonun da anlaşılan zaten kendince böyle bir sorunu yoktur; halkın kendisine vermiş olduğu anayasal yetkiyi kullanarak süreç üzerinde belirleyici olma hakkını kullanmaya niyeti yoktur... Diğer yandan, başbakanın 4- 5 yıl önce telaffuz ettiği “kürt sorunu”nu çözmek gibi bir adım da sözkonusu değildir; çünkü, başbakanın son ifadelerine göre artık “Kürt sorunu diye birşey yoktur”...

 

Aslında, başbakanın ne dediği de tam belli değildir. O, esen rüzgara göre ve kulağına üflenenlere uyarak, bir “Kürt sorunu vardır” demekte; ardından “Kürt sorunu yoktur, Kürt vatandaşlarımın sorunları vardır” diye konuşmakta; daha sonra PKK’yı ve parlementoda PKK yanlısı görünümü verenleri en ağır ifadelerle lanetleyerek bunların dokunulmazlıklarını gündeme getirmekte; birsüre sonra aynı kişilerle “enseye-tokat” olmakta; önce “İmralı süreci” derken, şimdi de “çözüm süreci” diye miting meydanlarını inletmekte; yok olduğunu iddia ettiği “Kürt sorununu çözmeye çalışan kahraman” rolünde sahneye çıkmaktadır... “Kürt sorununu çözmek bukadar kolaysa eğer, bu iş İmralı’da bitiyorsa eğer, bugüne kadar neden bekledin?”, denebilir şüphesiz. Bu sorunun yanıtı da, eskiden “başkanlık sistemi denen tezgah yoktu”, olabilir...

 

Başbakanın hesabı, Türk servislerine teslim edildiği sırada “hizmete hazır olduğunu” belirten kişiyi bir “manivela” olarak kullanılıp, PKK’ya silah bıraktırmaktır, en azından birsüre için silah bıraktırmaktır. Ardından O, bu çakma çözümü büyük bir gürültü ile “barışın sağlanması”, “Kürt sorununun çözümü” olarak duyuracak, “barışı sağlayan kahraman” rolünde “başkanlık sistemi” denen şeyi yürürlüğe sokarak diktatörlüğünün önündeki tüm engelleri yokedebilecektir. “Ulusun babası” olma düşleri gören kişinin planlarının bu yönde olduğu bellidir...

 

Olayın gerçeği, Kürt toplumu ile PKK’yı özdeşleştirmek, 1800’lü yılların başından beri kendisini hissettiren Kürt sorunu ile PKK’yı özdeşleştirmek tamamen bilim dışıdır, gerçek dışıdır, kuyruklu bir yalandır. Yine herkesin duymuş olduğu gibi bu “manivela” ifadesi, İmralıdaki kişi için kullanılan bu “manivela” ifadesi, AKP ve MİT sözcülerinin asıl niyetlerini açık etmektedir. Kısacası, “Elimizdeki en uygun aleti kullanarak silah bıraktıracağız!”, demeye getirmektedirler... Ana muhalefet rolündeki parti de sözkonusu “manivela” oyununa karşı değildir. Parlemento da Kürtleri temsilettikleri söylenen vekiller de, bu “manivela”ya dayanak olabilmek için yarışa girmişlerdir. Bu durumda “dışarıdan okunacak bir gazelin” anlamı yoktur ama, yine de birilerinin gerçekleri ifade etmeye çalışması insanlık borcudur...

 

Tüm ikiyüzlülüklere, ahmaklıklara, yalakalıklara karşın, bu satırları yazanın gördüğü, İmralı ile kurulan ilişkinin iki önemli amacından birinin PKK’yı parçalayıp marjinalleştirerek denetim altına almak olduğudur. Parçaları yutmaya hazırlanan Kürt gurupları da aç kurtlar gibi heyecanla ve iştahla sonucu beklemektedirler... Vaktiyle “Ermeni” ilanedilmiş olan kişi, şimdi Kürt toplumunun “saygıdeğer lideri”, “sayın başkanı” gibi gösterilerek “yüceltilirken”, uygunluğu belirlenen zamanda devletin istediği “silah bırakma” çağrısını yapacaktır. Kaçınılmaz olarak birileri buna karşı çıkacaktır, ve sonunda bölünmeler başlayacaktır... İşte burada operasyonun diğer ve daha da önemli amacı kendisini gösterecektir. Topluma “büyük zafer” olarak yutturulacak olan gelişmenin, sahte “barış” çığlıklarının ardından başbakan, anayasayı istediği biçimde değiştirme ve düşlerini süsleyen “başkanlık sistemi”ni yürürlüğe sokma olanağına kavuşacaktır. Böylece, başbakanın “ulusal liderliğe” yükselişinin, “ulusun führeri” oluşunun yolu açılacaktır. Biçimsel “demokratik” sistemi kullanarak aşama aşama doğan yeni diktatörü, bundan sonra tutabilmek kolay olmayacaktır...

 

Eğer plan yukarıda özetlenen yönde olmasa idi, daha kısa süre önce başbakan tarafından lanetlenen ve dokunulmazlıkları göndeme getirilen Kürt saylavlar ile başbakanın yeniden “enseye-tokat” olmasının nedenini, bu hızlı değişimin nedenini açıklamak mümkün olamazdı. Onyıllardır bekleyen “barış” işini acele bitirebilmek için çırpınmanın, “ya şimdi olur, yoksa çok zor” çığlıklarının, tezgahlanan “başkanlık sistemi” ile bağı yoksa, ne ile bağı vardır?.. Tezgahı örgütleyenler, şimdilik, bu konuda başarılı olacaklar gibi gözükmektedir. Çünkü, karşılarında prensip sahibi, istediğini bilen, halkına sadık bir Kürt muhalefeti, ve en genel anlamda gerçekleri doğru açıklayıp buna göre davranabilen bir muhalefet yoktur. Daha düne kadar şiddet eylemleri ile arasına mesafe koymayan, PKK’nın hedefi tam belirsiz politikalarını eleştirmek bir yana, ezik Kürt halkını bu şiddete duyduğu sempatiden yararlanarak meclise girebilme hesapları yapan, bu nedenle “Kandil”e yaltaklanan tipler, şimdi birden sanki “kırk yıldır barışı savunuyorlarmış” havasında “barışcı” kesilmeye, “barış” havarisi rolü oynamaya başlamışlardır. Çünkü, “iyi saatte olsunlar” İmralı’ya, “İmralı”da bunlara buyurmaktadır, ve bunlarda yerlerini, tatlı kariyerlerini koruyabilmek için hemen “rüzgara göre yelken açmakta”dırlar. Yani, dün nekadar ikiyüzlü ve yalancı iseler, bugünde aynısıdırlar. Onlar için önemli olan, ne gerçek anlamda toplumsal barıştır, ne Kürt halkının özgürlüğüdür, ve ne de en genel anlamı ile Türkiye toplumunun özgürlükleri ve demokrasidir. Onlar için önemli olan, rahat koltuklarıdır, siyaset sahnesinde oynanan tuluatta rollerini iyi yaparak seyirciyi oyalamayı sürdürmektir, ülkede “demokrasi var” havasını devamettirebilmektir... 

 

Yukarıda özetlenen yapıdan güç alan başbakanın manevraları başarıya ulaşsa bile sorunlar, başkanlık sisteminin getirdiği yeni sorunlarla zenginleşerek ve etkisini arttırarak sürecektir. Kürt toplumu büyük ölçüde asimile edilemediği sürece, bu halkla ilgili sorun yakıcılığını arttırarak sürecektir... Anti-demokratik yöntemlerle, hile ile elde edilen kazanımlar, ve başkanlık sistemi ile diktatörlüğe açılan kapı, sadece yeni acılar getirebilir. Böylesi, demokratik süreçlere hizmet etmediği gibi, yeni toplumsal trajedilere başlangıç olacaktır sadece...

 

2) Gizli servislerce manupule edilen kitlelerden kopuk terör guruplarının yığınsal demokratik mücadeleye zararları, bu konuda söylenen yalanlar, “demokrasi” yalanı,  sahte “barış”, Türkiye’ye, Türk ve Kürt toplumuna ihanet üzerine kısa kısa

 

Bu satırları yazan kişi, 1990’lı yıllardan beri Kürtlerin barışcı mücadele yöntemleri kullamalarının kendileri için daha yararlı olacağını değişik defalar yazmıştır. Bir ülkeye barışın gelmesi, hem demokratik süreçlerin gelişmesi açısından ve hem de ekonomik gelişme için yararlıdır. Fakat bu, egemenlerin korku ve hileye dayalı “barış”ı değil, geniş yığınların teslim alınarak ve aldatılarak birsüre susturulmaları ile sağlanan sözde bir “barış” değil, insanların kendilerini özgür ve güvende hissettikleri gerçek bir barış olmalıdır. Ancak böylesi, demokratik süreçlere ve ekonomik gelişmeye yardımcı olabilir. Parlementonun ve muhalefet partilerinin dışlanarak gizli servislere aracılığıyla kapalı kapılar ardında elde edilebilecek bir süreli suskunluklar, sadece ve sadece hazırlanmakta olan “başkanlık sistemi” tezgahına, kendisini führer (önder) olarak düşleyen ve gerçekte bu uğurda “zehir içmeye bile hazır olan” başbakanın diktatörlük heveslerine hizmet eder sadece... Başbakan, “barış için zehir içmeye bile hazırım” derken, aslında, “başkanlık sistemi için zehir içmeye bile hazırım”, demek istemektedir. Yine aslında O, ruhunu Mephistopheles’e (şeytana) satmış Dr. Faust gibi çoktan sonsuz kariyer zehirini içmiştir...

 

Demokratik süreçlerin dışlandığı bir sözde “çözüm”, demokrasiye değil, sadece ve sadece yeni anti-demokratik süreçlere, yeni trajik olayların sahnelenmesine, yeni ağır toplumsal bedellerin ödenmesine hizmet eder. Böyle anti-demokratik bir sürece karşı çıkmayan muhalefet partileri, ve bütünüyle parlemento, parlementer sistem, sonuçta en ağır bedeli öder... Vaktiyle Almanya’da ulusal “führer” (önder) konumuna yükseltilen Hitler’in iktidara taşınışı da, demokratik seçimlerle, birleşemeyen solun (çok güçlü komünist partisi ve yine çok güçlü sosyal demokrat parti) ahmaklıkları ve Hiristiyan Demokratlar’ın Parlemento’da (Reichstag) Nazi Partisine omuz vermeleri ile sağlanmıştır... Devlet gücü Nazi Partisi tarafından bütünüyle elegeçirildikten sonra, olanlar olmuştur (bak: Nazi Almanyası ve Polonya, Büyük Biritanya, ABD, Sovyetler Birliği, Varşova ayaklanması ve yalanlar  üzerine kısa notlar)...

 

Aslında, günümüz Türkiyesi’nin illizyonlarla yüklü ortamında herhangi politik bir gerçeği açıklamanın pratikte pek bir faydasının olacağı da yoktur; çünkü, ağırlıklı olarak ataerkil düşünce yapısının tutsağı konumunda olan ve rahatca kişi kültleri yaratan toplumları, kendi gerçek yararlarına karşı manupule edilebilmek hiç te zor değildir. Kimse alınmasın ama, ataerkil kültürün güçlü biçimde egemen olduğu böyle toplumlar, ünlü Fransız fabl yazarı La Fontaine’nin (1621- 95) “leyleği kendilerine kral seçen kurbağa kolonisi” ile ilgili acıklı öyküsünü akla getirmektedir. Böyle toplumlar için kendilerini aldatacak, yiyip yutacak “önderler” bulmak zor olmamaktadır... Kısacası, bir “yanılmaz baba”nın peşinden gitmeye hazır sözkonusu toplumlar, yanıltılmaya sonderece uygundurlar. Bunlar, değişik yöntemlerle satınalınmış, ruhunu şeytana çoktan satmış olan “önderlere” tapınabildikleri için, yapılabilecek fazla birşey yoktur ama, yine de gerçeği söylemek faydalıdır. Gerçek, şimdi olmasa da zaman içinde anlaşılabilir...

 

Birtakım kişi ve çevrelerin, PKK’yı ve “sol” semboller kullanan birtakım değişik terör gurupçuklarını bilgiççe Marksizm-Lenizim ile bağlanmaları ise, derin bir cehaletin ürünüdür, tamamen bir safsatadır, kötü niyetli yalandır, ahmakça anti-kömünist propogandadan başka birşey değildir. Daha doğrusu, nasıl vaktiyle, kontroldan kaçırıldıktan sonra, PKK’nın başındaki kişi, “Ermeni” olarak tanıtılıp karalanmaya çalışılmışsa, aynı kişinin örgütü de “komünist” olarak tanıtılıp, “komünizm”e karşı oluşmuş önyargılardan yararlanarak ezici çoğunluğu koyu dindar olan Kürt halkını PKK’dan soğutma yöntemi izlenmiştir. Bu yöntemle halk PKK’dan uzaklaştırılmaya çalışılırken, diğer yandan da PKK’nın tüm günahları Marksist-Leninist ideolojiye yüklenerek anti-komünist propoganda yapılmaya çalışılmıştır... Böylece, bir yandan anti-komünist ön yargılardan yararlanılarak PKK karalanmak istenirken, diğer yandan da PKK’nın tüm yanlışları Marksist-Leninist ideolojiye yüklenerek anti-komünizm yapılmakta, bir taşla iki kuş vurulmak istenmektedir. Böyle ucuz değerlendirmelerle, ahmakça gevezelikler ile sadece ve sadece bilim dışı yanlış yargılara ulaşılmakta, süreçler yanlış değerlendirilmekte, insanlar yanıltılmaktadırlar...

 

Adının içinde “halk” sözcüğü olmasına karşın halkla uzaktan yakından bağı olmayan ve gerçekte halkın ekonomik-demokratik mücadelesine zarar veren birsürü mikro ölçekli terör gurupları için de, “komünist” veya “Marksist-Leninist” sıfatlarını kullanmak, çok daha büyük bir yanlış, çok daha derin bir cehalet örneği olmaktadır... Birtakım servislerin kontrolu altında olan, hatta bizzat bu servisler tarafından kurdurtulup manupule edilen sözkonusu “sol” etiketli terör gurupçukları, Marks-Engels-Lenin için, sadece ve sadece lanetli varlıklardır. Kullandıkları birtakım sembollere ve bilimdışı eklektik (yamama) “sol” retoriğe (söyleme) karşın, bunların komünizm ile, bilimsel sosyalizm ile, Marksiz-Leninizm ile uzaktan yakından bağları yoktur, olamaz...

 

Sözkonusu ekstremist örgütler tarafından kullanılan birtakım semboller, ve bilimsel gerçekle bağı olmayan bazı eklektik (yamama) “sol” retorik (söylem), bu örgütlenmelerin, veya gurupçukların “komünist” oldukları, Marksist-Leninist oldukları anlamına gelmez. Semboller ve retorik, terör gurupçuklarının gerçek karanlık bağlarını, yığınsal demokratik harekete, demokratik süreçlere, ve sosyalist harekete, Marksist-Leninist olmaya çalışan hareketlere verdikleri ağır zararları değiştirmez... Bu konuda örnekler verilerek, kanıtları ile sayfalarca, ciltlerle yazılabilir ama, Marksizm’in ve Leninizm’in kitlelerden kopuk terörü latetlediklerini ifade etmek, şimdilik yeterlidir. Örneğin Lenin, “Ne Yapmalı?” adlı çok önemli yapıtında, terör yöntemlerini uygulayan “Sosyalist Devrimci Parti”nin “sol” kanadını, “narodnik anarşistleri” olarak tanımlar ve onları aynen “sendikalistler” gibi kendiliğendiciliğe tapınmakla suçlayarak mahkum eder. Bunu O, anlaşılır açıklamalarla yapar...

 

Fakat malesef ben, bu satırları yazan kişi, Lenin’in sözkonusu kitabını, aynen hatim indirir gibi yedi kez okuyup ta yazılanların tam tersini savunup yapanlara, bireysel terör eylemlerininin uygulayıcısı örgütlere hizmet eden tiplere rastladım. Çünkü, aslında anlamları sonderece açık olan metinleri bile anlayabilmek için, belli bir kültürel birikim, tarih ve politika bilgisi gerekmektedir. Bu nedenle, birtakım gizli servislerce manupule edilen ekstremist gurupların kitlelerle bağ kurmaları olanak dışı olsa da, aynı örgütlerin kullanabilecekleri ahmak bulmaları hiç te zor değildir... Dini dogmalarla, katı kalıplarla düşünmeye alışmış olan toplumlarda, analitik (tahlilci) düşünebilen beyinlerden ziyade, “inanacak” bir efsane arayarak bunun peşinden sürüklenmeye hazır ahmakları bulabilmek daha kolaydır...

 

Burada Türkiye toplumu için asıl tehlikeli olan, bazı yabancı servislerle ortak çalışırken sözkonusu terör gurupçuklarını örgütleyip politik manipülasyonlar için kullanan, kendi istedikleri hedeflere yönelten, sonra da “terör” yaygarası kopartarak demokratik süreçleri baltalayan -demokratik denetimin dışındaki- yerli servislerin işleridir. Kısacası, aslında mevcut toplumsal yapının, egemen şiddet kültürünün yanında demokratik süreçleri en çok baltalayarak Türkiye toplumuna hesapsız zararlar verenler, başında “milli” sıfatları olan, en “milliyetci” ve “Atatürkcü” geçinmelerine karşın uluslararası ortakları CIA, MI-6, BND, MOSSAD gibi örgütlerlele el ele terör guruplarını kullanan birtakım yerli servisler veya bu servisler içindeki birtakım kliklerdir... Herkesin bildiği tanınmış gazeteci ve yazar Uğur Mumcu’nun bu konuyu, MİT-PKK ilişkisini araştırırken öldürüldüğü defalarca yazılıp çizilmiştir...

 

Evet, asıl mesleği gazetecilik olan bir AKP saylavı, açıkça, “PKK’yı MİT kurmuştur” biçiminde bir söz sarfetmiştir. Benzer gerçek, ülkenin batısındaki mikro ölçekli ve adında “halk” sıfatı bulunan terör gurupçukları için daha da geçerlidir. Fakat malesef toplumda ve parlemento da bu yönde, bu tip karanlık işlerle ilgili hesap sorulması konusunda bir talep yoktur, şimdiye dek olmamıştır. Çünkü, “PKK’yı MİT kurmuştur” sözünü sarfetmiş olan saylavın partisi AKP’nin başında, günün başbakanı vardır ve başbakan aynı gizli servisleri kullanarak en azından birsüre için PKK’ya silah bıraktırma, emrindeki gizli servisleri kullanarak yeni tezgahlar kurma peşindedir. Parlemento’nun ve kamuoyunun bilgisi dışında Başbakanlık Müsteşar yardımcısı ve MİT tarafından gizlice yürütülmüş olan ve sonradan açığa çıkan “Oslo süreci” adlı olay, bu gerçeğin, gizli karanlık ilişkilerin en somut kanıtıdır... “Demokrasi savunucusu” rolü oynamaya çalışanlar, güç ellerine geçince, alışılagelmiş olan anti-demokratik yöntemleri kullanmayı sürdürmektedirler. Başbakan için zaten “demokrasi bir araçtır; son durağa ulaşılınca inilecek bir tranvaydır.”...

 

Sosyalizm ile, Marksizm-Leninizm ile uzaktan yakından bağları olmamasına, tam tersine gerçekte -söylemleri ve eylemleri ile- bunların, Marksist-Leninist politikaların düşmanı olmalarına karşın “sol” etiketler ve semboller kullanan karanlık terör gurupçuklarına, “İslami” adlarla ve sembollerle sahneye çıkan çok daha güçlü terör guruplarını da ekleyebiliriz... Emperyalist merkezler ve işbirlikçileri tarafından hem uluslararası arena da ve hem de ulusal planda kullanılan ve öncelikle halkı Müslüman ülkeleri kana boğan İslami etiketli birtakım fanatik terör guruplarını ve bunların değişik istihbarat servisleri ile olan bağlarını uzun uzun anlatmak mümkündür ama, ben burada kısaca ve sadece Türkiye üzerinde durmaya çalışacağım...  Uluslararası arenada olanlara, örneğin, CIA’nın 3.5 milyar dolar yatırarak şekillendirdiği Taleban’a (bak: “Şer üçgeni”, İran, Irak, “Kuzey Kore” ve 6- g) Pakistan, Zülfikar Ali Butto, Zia-ul-Hak darbesi, CIA ve ISI’nin Afganistan işleri üzerine kısa notlar), yine ilk oluşumunda CIA’nın yeraldığı El-Kaide örgütlenmesine girmeden, CIA ve benzerlerinin diğer işlerine girmeden, CIA’nın esinlendirdiği yerli servislerin işlerinden birine değinip geçeceğim...

 

AKP’li vekilin söylediği gibi “PKK’yı kurdurtup” sonra da denetimden kaçıran yerli servisler, bu kez de -özellikle PKK’nın eylem yaptığı alanda- PKK’ya karşı “Hizbullah” (Allah’ın Partisi) adlı örgütü kurmuşlardır. Başkanı sayılan kişi ve önemli üyeleri yakalanmadan rahatca uzun süre korkunç karanlık cinayetlere imza atan bu örgüt, sadece PKK’ya karşı kullanılmakla kalmamış, kendisini kurup yönlendiren servisin açıkça yapamadığı kirli işleri de üstlenmiştir. Diyarbakır’ın sevilen emniyet müdürünün öldürülmesi, zamanın yönetici kliğinin beğenmediği cemaat liderlerinin öldürülmeleri gibi tüm kirli karanlık işler “Hizbullah”a ihale edilmiştir...

 

Başındaki kişi Türkiye’ye teslim edilip te PKK birsüre için sınırların dışına çekilirken, “Hizbullah”ın işinin de bitmiş olduğu düşünülmüş olmalıdır ki, bu örgütlenmenin de sonu getirilmiştir. Yine aynı süreçte, “Susurluk sıkandalı” denen olayla, devletin gizli servisleri tarafından kullanılan faşist cinayet şebekesinin bir yanı çökertilmiştir... Görünüşte “Hizbullah” tarafından banda alınmış işkenceli korkutucu sorgu sahneleri, sadece özel kontra-gerilla eğitimi görmüş devlet görevlilerinin bilebilecekleri “domuz bağı” denilen işkenceli öldürücü bağlama yöntemleri, ve toplu mezarlar ortaya çıkartılmıştır. “Faili-mechul” olarak adlandırılan binlerce cinayetin, kayıpların günahının önemli kısmı “Hizbullah”ın omuzlarına yüklenirken, bu örgütü kurdurtup yönlendiren devlet servisi ve devletin yönetici kliği, sözde “temize” çıkartılmıştır. Ülkeye egemen klik, tüm karanlık cinayetlerin günahını “Hizbullah”ın omuzlarına yükleyerek temize çıktığını düşünmüştür. Fakat biraz düşünen biri, eğitimsiz, ya da çok az eğitimli koyu dindar birtakım köylülerin ve kasabalıların kendi başlarına bu sorgu ve işkence yöntemlerini bilemeyeceklerini, modern silahları bukadar kolayca elde edemeyeceklerini, ve hep te devlete egemen kliğin istediği hedeflere yönelemeyeceklerini, kolayca anlayabilir...

 

Rahatca terör gurupları kurup manubule eden, demokratik süreçlerin aleyhine karanlık işler çevirebilen, siyasi cinayetler işletebilen servislerin üzerinde demokratik bir denetimin kurulabilmesi, bunlardan hesap sorulması, ülkenin demokratikleştirilebilmesi için en öncelikli iştir. Böyle zor bir işi bir-iki savcının yapamayacağı, CIA, MOSSAD, MI-6, BND gibi güçlü bağlantıları ile önemli cinayetlere imza atmış yerli servislerin, karanlık odakların kirli işlerini tek başına bir-iki savcının araştıramayacağı, bu konuda bir kamuoyu yaratılması ve konunun iktidarı-muhalefeti ile TBMM’si tarafından ele alınması gerekmektedir... Sözde Türkiye’de de başlatılmış olan “temiz eller” operasyonunun kaderinden kimin haberi vardır?; hatta böyle bir operasyonun başlatılmış olduğunu hatırlayan birileri varmıdır?, acaba... “Eller” okadar kirlidir ki, nasıl yıkanabilecekleri bile belli değildir. Toplumsal-politik yaşam, Elis (Elea, Iliá) Kralı Augeias’ın ahırları kadar kirlenmiştir. Bunları temizleyebilmek için bir Herkül (Heracles) gereklidir. Herkül (Heracles), ancak halkın yığınsal bilinçli gücü olabilir...

 

General Evren’in ve ekibinin 12 Eylül 1980 askeri darbesinden hemen önce, 24 Mart 1980 günü sabah saat 08:00 sularında, işine gitmek üzere arabasına bindiği sırada kafasına üç el ateş edilerek öldürülen Ankara Cumhuriyet Baş Savcı Yardımcısı Doğan Öz’e yönelik cinayet, devletin servislerinin, “Özel Harb Dairesi” veya “kontra-gerilla” denen örgütlenmenin en kirli cinayetlerinden birisidir... Çinayeti işleyen MHP üyesi tetikçi İbrahim Çiftci, cinayet tanıklarından beşinin kesin teşhisine, ve kendisinin itirafına karşın, kurtarılabilmiştir. Cinayetini itiraf etmiş olan sanığın askerler hesabına çalıştığını ima eden bir şantaj dosyasının Darbe Hükümetinin Başbakanı Bülent Ulusu’ya yollanmasının ve biryerlerden gelen baskıların sonucu, İbrahim Çiftci kurtarılmıştır. Katil, üst üste dört kez idam cezası almış olmasına karşın, yargıtay aracılığıyla sonunda kurtarılmış ve olay kapatılmıştır... Diğer yandan PKK-MİT ilişkilerini kanıtlamaya çalışırken öldürülen Uğur Mumcu cinayetinin, ve yine Kürt sorununa çözüm ararken öldürülen Org. Eşres Bitlis cinayetinin ve daha birçok kirli işin üzerinin nasıl örtülebildiğini anımsamakta yarar vardır...

 

Devletin içindeki karanlık odakların yargısız infazının kurbanı olan Cumhuriyet Baş Savcı Yardımcısı Doğan Öz’ün tek günahı, “kontra-gerilla” adlı yasadışı bir devlet kuruluşunun “sol” terör guruplarını yönetip yönlendirdiğini anlatan ayrıntılı bir raporu dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e vermiş olmasıdır. Sözkonusu raporda, sivil MİT görevlilerinin ve polisin de aynı yasadışı örgütlenme tarafından kullanıldığı anlatılmakta imiş. CIA ve MOSSAD işbirliği ile yasadışı “kontra-gerilla”nın Türkiye’yi bir darbe ortamına sürüklediğini ifade eden rapor, Doğan Öz’ün karanlık bir cinayete kurban edilmesinin başlıca nedeni olmuştur (bak: Halkın ekmeğine ve özgürlüklerine saldıran 12 Eylül darbesi; hazırlık tatbikatı 12 Mart darbesi ve dünyanın en ünlü ajanprovokatörlerinden biri üzerine kısa notlar )...  Böylece, sözkonusu karanlık örgütlenmenin dışındaki yargı mensuplarına ve diğer tüm devlet görevlilerine gözdağı verildiği de ortadadır...

 

Örnekleri arttırılabilecek tüm bu kirli karanlık işleyişin durdurulabilmesi ve birdaha olmaması sorunu açıkça ortada dururken, yukarıda bazıları anılmış olan karanlık cinayetlerin dosyaları “zamanaşımı” gerekçesi ile kapatılmakta, TBMM’nin iradesinin tamamen dışında olarak “İmralı” ile birtakım gizli ilişkiler sürdürülmektedir. PKK’nın başı olarak gözüken devletin tutsağı kişi ile, yakalandığı sırada “devlete hizmete hazır olduğunu” belirtmiş olan kişi ile yapılan “görüşmeler”, Meclis’in, muhalefet partilerinin, kamuoyunun tamamen bilgisi dışında sürdürülmektedir. Meclis başkanı, olanlardan sadece beş kişinin haberi olduğunu açıkça söylemiştir. Adalet bakanı dışında ne Meclis başkanının, ne İç İşleri Bakanı’nın ve ne de diğer hükümet üyelerinin olanlar hakkında bilgileri vardır. Başbakan, MİT başkanı, Adalet Bakanı ve iki başbakanlık müsteşarı ve danışmanı dışında neler döndüğünü, ne tezgahlar hazırlandığını kimse bilmemektedir. Buna karşın birtakım gazeteci sıfatlı ilginç tipler, TV kameraları karşısında olanlar hakkında “yorumlar” yaparak aldatmacayı topluma maletmeye çalışmakta, bu gevezelikleri ile bol paralar kazanmaktadırlar...

 

“Görüşme” denilen şeyi yapanlar, aslında, geçmişteki karanlık işlerin baş sorumlusu olarak gözüken istihbarat örgütünün temsilcilerinden başkası değildir. Malesef Meclis, dışında tutulduğu bu sürece gözyumarken, Meclisin bazı Kürt üyeleri de aynı oyuna güle-oynaya katılmakta, yaşanan pisliğe, ne olduğu belirsiz “barış” adına desteklerini sunarak hazırlanan tezgaha omuz vermekte, araziye hızla uyarak bahşişlerini beklemektedirler... Meclise girebilmek için yıllardır PKK şakşakcılığı yapmış olan, PKK’nın demokratik süreçlere vermiş olduğu zararlar üzerine tek bir söz etmemiş olan bu kişiler, başbakanın ve “İmralı”nın izinde “barış” havarisi rolü oynamaya başlamışlardır. Daha geçenlerde bunları lanetlemiş, bunlarla ilgili en ağır sözleri sarfetmiş olan başbakan da, “büyük demokrat” rollerinde, aynı kişilerle ilgili olarak, “bunlar halkın oyu ile gelmiş temsilcilerdir, beğenmeseniz de saygı göstermek zorundasınız” diye konuşmaya, dün hakaretler yağdırdıklarının bugün sırtlarını sıvazlamaya başlamıştır... Birilerinin küçük kariyerlerini, yerlerini korumak gibi hesapları ile, diğerinin “başkanlık” düşleri aynı tezgahta buluşmakta, böylece kirli bir ticaret olur kılınmaktadır...

 

Başbakan, Karadeniz’de iki ilde yaşanmış olan tatsız anti-demokratik olayların ardından, yıllarca demokratik süreçleri baltalamış olan PKK’yı alkışlayarak meclise girmeyi başaran ve şimdi de esen rüzgara uyarak birden “barış” havarisi rolünde sahneye çıkan kişileri “büyük demokrat” rollerinde sözde korurken, “Bu toplum nasıl böyle kolayca kışkırtılabiliyor?; bu milliyetcilik ve şövenizm durduk yerdemi gelişti?; bu kışkırtmada benim ve PKK eylemlerinin rolü nedir?”, sorularını hiç sormamaktadır. PKK’nın ölümlü eylemlerini en çok lanetleyen; PKK ile arasına sınır koymayan Kürt saylavlarını sözleri ile en çok lanetleyen; işine gelince “tüm milliyetcilikleri ayakları altına alan” ama, sırasında en milliyetci kışkırtıcı konuşmaları yapan, yani her role girebilen başbakan, olanlardan hiç sorumlu değilmidir? Yıllardır PKK şakşakcılığı yapan, PKK’nın demokratik süreçlere zarar veren eylemlerini herhangi bir zaman eleştirmemiş olan bu “demokrasi” savunucusu maskeli küçük fırsatçıların birden “barış” havarisi rolünde gezilere çıkmaları, yaşanan tatsız olayları tetikleyen işlerden değilmidir? Bunların “barışcılığı”na kaç kişi inanır? Şiddet ve terör eylemleri ile ve bunlara onay veren tavırlar içinde olmakla, barışın ve “demokrasi”nin ne gibi bir bağı olabilir?.. Sonra, efendim barış istemeyenler varmış ta, falan filan” demagojileri, yalanları ve sözde “demokrasi” savunuculuğu... Bir kez, olan zaten barış değil, teslim almaktır; ve anlaşılan her dönemin adamı kılıklı sizler de dün ne ölçüde PKK şakşakcılığı yaparak demokratik süreçleri baltalamışsanız, bu günde başbakanın “başkanlık” tezgahına omuz vererek aynı ölçüde demokratik süreçleri baltalamayı sürdürmektesiniz...    

 

Başbakan, muhalefet partilerine saldırırken, sık sık, “sizler Sıvas’ın ötesine geçemezsiniz; haydi gidin de görelim...”, gibisinden cümleler kurmaktadır. Başbakanın bu cümleleri, açıkça, “oralarda sizleri konuşturtmazlar, kafanızı gözünüzü kırarlar”, anlamına gelmektedir. Peki, olabilecek ve örneklerine rastlanmış bu tip saldırgan olayların ve politik hasımlarına kışkırtıcı bir üslupla bu tip olayları anımsatmanın demokrasi anlayışı ile, demokratik bir toplumla ne gibi bir bağı olabilir? “Büyük demokrat” rolleri oynamaya çalışan başbakanın bu sözleri, açıkça, muhalefet partilerine yönelik anti-demokratik uygulamaları onaylamak anlamına gelmektedir, bu konuşmalar muhalefete yönelik birçeşit kışkırtma olmaktadır. Yine aynı başbakan, “başkanlık” tezgahında kullanmakta olduğu Kürt saylavlarla ilgili olarak, PKK yardakçılığı ile meclise girmiş bu kişilerle ilgili olarak ise, “bunlar halkın oyu ile gelmiş temsilcilerdir, beğenmeseniz de saygı göstermek zorundasınız” diyerek Karadeniz bölgesinde gösterilmiş olan tepkileri sözde kınamaktadır... Birilerinin ülkenin doğusuna, Kürt halkının yoğun yaşamakta olduğu illere gidemeyeceklerini üst üste söylersen, diğerlerinin de bazı Batı illerine gidemeyecekleri düşüncesini rahatca yaymış olursun- buna karşın Kürtler şimdiye dek ülkenin batısındaki illerde rahatca yaşamışlar, iş kurmuşlar, tatil yapmışlardır... Türkiye’de son zamanlarda yaşanan ayrışmanın, başkalaştırmanın sorumluları arasında, hem de en büyük sorumluları arasında, bizzat başbakanın kendisinin olduğu gün gibi ortadadır... İktidar için herşeyi mubah görenler, sonunda kendi silahları ile vurulurlar. Bu gerçeği herzaman hatırlamakta yarar vardır...

 

“İmralı” ile yürütülen ilişkilere, “karşılıklı görüşme” demek te bir başka aldatmacadır. Olaya, “silah bıraktırma işinin en verimli biçimde nasıl yapabileceği konusunda planlamaların yapılması, taktiklerin belirlenmesi toplantıları” adını vermek daha doğrudur. Bu konudaki akılları, PKK’nın “kurucusu” olarak bilinen kişinin vereceği açıktır. Şüphesiz aynı ekipten olup ta benzer işleri yapan başkaları da vardır... Günümüzde artık Kürt toplumu içinde kapitalist ilişkilerin egemen olmasına karşın, asırlardır, hatta en az iki bin yıldır bölgedeki büyük güçlere halkının kanını pazarlayarak ranttan pay alan Kürt feodalizminin anlakı henüz bitmiş değildir...

 

Öncelikle Kürtler, Kürt aydınları, ve Kürt toplumu adına Meclise girdiklerini iddia edenler, bu anlamı açık garip işleyişe, parlementer demokratik denetimin tamamen dışındaki yasadışı “İmralı” süreci olarak adlandırılan işe, ya da başbakanı son ifadleri ile -neyin “çözümü” olduğu belli olmayan- “çözüm sürecine” bir tepki göstermedikten sonra, yapılacak pek birşey yoktur. “Enseye göre traş olmakta”, Kürt toplumunu ve “sol” hareketleri terörize ederek ezmek amacıyla PKK’yı kurdurtmuş olanlar, şimdi de PKK’yı benzer karanlık yöntemlerle kapalı kapılar ardında, demokratik denetimin tamamen dışında bitirme işine bakmaktadırlar. Tabii bu bitirme, aynızamanda Kürt toplumunun haksızlıklar karşısındaki tüm direncini de bitirmek anlamına gelmektedir. Yoksa, PKK’nın silahları terkederek barışcı mücadele yöntemlerini seçmesi elbette çok iyi ve hem en genel anlamda Türkiye toplumu ve hem de özel olarak Kürtler için doğru olandır ama, burada yapılmaya çalışılan, Kürt toplumunun tüm direncini kırmak ve bir diktatörlük heveslisi başbakanın yolunu açmaktır. PKK’yı parçalama işinde, PKK’yı kurdurtma sürecinde kullanılmış olan aynı “manivela” kullanılmaktadır... Yaşanmakta olan, “demokratik” bir süreç değil, geçmişteki anti-demokratik işleyişin sürdürülmesidir. İleride de benzer anti-demokratik süreçlerin yoğunluğunu arttırarak sürdürülecğini düşünmek için, kahin olmaya gerek yoktur...

 

Yukarıdaki paragrafta ifade etmiş olduklarımla bağlantılı olarak, bu yazdıklarımın doğruluğunu göstermek amacıyla, 3 Mart 2002 tarihinde yazıp sinbad.nu sitesine yerleştirmiş olduğum “Demokratik cumhuriyet” başlıklı yazıdan bazı paragrafları olduğu gibi aşağıya yerleştiriyorum:

 

“Demirel tarafından güne uydurularak yeni bir ambalajla uluslararası arenada formüle edilen ‘demokratik cumhuriyet’ tezi, ‘ulusal önder’ olarak tanıtılmaya çalışılan PKK başkanına tekrarlatılmaktadır. Çünkü, Kürtleri söylenen yalana inandırmanın en kolay yolu, yalanın “onların önderi” olarak tanıtılan biri tarafından sürekli tekrarlanmasıdır. Devlete ait “demokratik cumhuriyet” tezini inançla savunan PKK başkanı, savunduklarının ruhuna uygun olarak ve sadakatının gerçekliğini kanıtlamak amacıyla aynen şunları yazmaktadır: ‘İçine gireceğim müthiş ideolojik ve siyasi süreç etnisiteyi sona erdirecek ve halk çağını açacak yapıdadır. Çok sancılı geçmesi bu özellikten kaynaklanacaktır. Bir nevi son kızılderiliyi oynayacağım.’ (Bak, A. Öcalan’ın savunmasından, Halk cumhuriyetine doğru, Özgür Politika, 3 kasım 2001) ‘Demokratik cumhuriyet’ tezi çerçevesinde Demirel, ‘etnik ayrımcılığa hiç yer bırakmayacaklarını’ söylerken, PKK başkanı da ‘etnisiteyi bitireceğini’ ve ‘son kızılderiliyi oynayacağını’ söyleyerek, Kürtlüğü kendisinin yokedeceği konusunda garanti vermektedir. Aynı kişi, üstlendiği Kürt halkını tarihten silme görevinin önemini arttırmak için, ‘sürecin sancılı geçeceğini’ söylemekte ve ‘halklar çağını açmaktan’ dem vurmaktadır. Kendi halkını ezenlere ve birlikte yaşanan halkı yoketmeye çalışanlara hizmet sunularak halklar çağı açılamayacağı gibi, özellikle Kürt ve Türk halklarının çağları hiç açılamaz. ‘Demokratik cumhuriyet’ gürültüsü ile yapılmaya çalışılan lanetli bir işten başka birşey değildir.

 

“Kürt halkının kendi dilini ve kültürünün olumlu insancıl yanlarını koruma konusunda göstereceği direnç, hem bu halkın kaderinin belirlenmesi ve hem de Türkiye’de demokrasinin geleceği konusunda kilit rol oynayacaktır. 3 mart 2002b yusuf@comhem.se” (not: şimdiki e- posta adresim, yusufk@telia.com dur. Ayrıca, ‘son kızılderili’ diye birşey yoktur. ‘Tezler’ diye ortaya atılan diğer tüm gevezelikler gibi bu da uydurmadır. Yalnız, James Fenimore Cooper’e ait ‘Son Mohikan’ (The Last of the Mohicans, 1826) adlı ünlü bir roman vardır... Romanın asıl kahramanı ‘Son Mohikan’, herhangi bir güce boyun eğmeyen özgür ruhlu gerçek bir doğa insanıdır; ve bu karakter yapısı ile onu PKK’nın elegeçmiş başkanına benzetmeye olanak yoktur... ‘Bir nevi son kızılderiliyi oynayacağım’ sözleri ile anlatılmak istenen ise açıktır. PKK başkanı, “egemenlerin emrinde Kürt toplumunu bitireceğini” açıkça ilanetmiştir...)

 

Yaşanmakta olanların, başbakanın dediklerinin daha iyi anlaşılabilmesi için, yine aynı yazıdan, 3 Mart 2002 tarihli ve “Demokratik cumhuriyet” başlıklı yazımdan diğer bazı paragrafları aşağıya yerleştiriyorum:

 

“‘Demokratik cumhuriyet’ tezi ilk kez zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından 1996 yılının sonunda Lizbon’da dile getirilmiştir. Demirel, devleti yöneten elit tarafından formüle edilen ‘demokratik cumhuriyet’ ve ‘anayasal vatandaşlık’ tezini - mevcut çizgisi ile hiçbir başarı şansı olmayan- PKK silahlı eyleminin tamamen ezildiğinin kesinlik kazanmasının ardından seslendirmiştir. (Artık görevini tamamlamış olan ‘Susurluk çetesi’ne yönelik operasyon ve yine artık gereksinim duyulmayan İslamcılara yönelik operasyonlar da aynı günlerde başlatılmıştır.) Süleyman Demirel, üye 54 ülkenin devlet ve hükümet başkanlarının katılımlarıyla 2 ve 3 aralık 1996 günlerinde Lizbon’da toplanan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) zirvesinde, teröre ve adını anmadan Kürt sorununa değinmiştir. Kürt sözcüğünü bilinçli olarak ağzına almayan Demirel, ‘demokratik vatandaşlığın’ en iyi tanımının ‘anayasal vatanseverlik ve vatandaşlık kimliği’ çerçevesinde yapılabileceğini ifade ettikten sonra aynen şunları söylemiştir: ‘Etnik ve kültürel olanlar dahil, farklılıkların yaşatılmasının ve uyum sağlanmasının en kalıcı yöntemi; toplumun her kesimince paylaşılan, evrensel demokratik değerlerle beslenen yurttaşlar topluluğu niteliğini taşıyan bir millet anlayışı yaratmaktır. Bu anlayışla örülecek yurttaşlık bağları gerçek bir demokratik çoğulculuğu sağlayacak tek mekanizmadır.’ Demirel ayrıca, ‘böyle bir yaklaşımın demokrasileri ortak bir vizyon da (vision: görüş) birleştiren vazgeçilmez değerler olduklarını’ ve ‘etnik ayrımcılığa hiçbir şekilde yer bırakmadıklarını’ belirtmiştir. (Bak, aralık 1996’nın ilk haftası içindeki Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet ve diğer tüm günlük gazeteler)”

 

Vaktiyle PKK’nın başındaki kişiye, “son kızılderiliyi oynamaktan” dem vuran “ulusal önder”e tekrarlatılan da, Demirel’in sözlerinden başka birşey olmamıştır. Günümüzde başbakan da, biraz farklı cümlelerle, kaba, saldırgan ve düşüncesizce ifadelerle “tüm milliyetçilikleri ayaklar altına almaktan” sözederken, Demirel’in sözlerini tekrarlamaktadır. Gerçekte başbakan, “sorunu çözüyorum” palavraları ile Kürtler’e gerçekte yeni herhangi birşey vadetmemektedir. Buna karşın başbakanın eli güçlü gözükmektedir. Çünkü O’nun emrinde, “son kızılderili yi oynamaya” and içmiş, Kürt halkını bitirme yolunda elinden geleni arkasına koymayan bir “ulusal önder”, “Kürtler’in ulusal önderi” vardır. Diğer yandan, başbakana ve “ulusal önderlerine” hizmet konusunda yarışan Kürt parlementerler mevcuttur. Bunların “kalplerindeki gerçek”, asıl olarak güce bağlı oldukları gerçeği, şimdilik gizli tutulmaktadır... Tekrarlamak gerekirse böylesi, demokratik süreçlere ve uzun vadeli bir toplumsal barışa değil, başbakanın dikta heveslerine, yeni trajik gelişmelere hizmet edecktir...

 

Sonuçta ve anlaşılan TBMM, geçmişteki kirli karanlık işleri araştırmak gibi bir görevi üstlenmediği gibi, sürmekte olan karanlık işlere dur demek, kirli süreçlerin üzerine ışık tutmaya çalışmak gibi bir görevi de üstlenmemektedir. Şüphesiz bu durum, Meclis’in iradesizliğini, demokratik kurumların ve demokrasinin, gerçekte, ne günümüzde işlediğini ve ne de gelecekte işleyebileceğini açıkça göstermektedir... Yine açıkça görüldüğü gibi, Türkiye’nin geleceği, halen birtakım gizli servislerin, taşeron örgütlenmeler aracılığıyla halk düşmanı şiddeti manivela olarak kullananların ellerindedir... Türkiye’de gizli servislerin başındaki kişilerin yargı organlarınca sorgulanabilmeleri bile, başbakanın iznine bağlıdır... Türkiye, birçok konuda, adı “cumhuriyet” olan bir sultanlık gibidir. Zaten “cumhuriyet”in nasıl bir cumhuriyet olduğu, sıfatı, belli bile değildir...

 

Türkiye sözde “demokratik” bir cumhuriyettir ama, demokrasiyi mumla, fenerle değil, en güçlü aydınlatıcılar ile bile arayıp bulabilmek olanaklı değildir... Kendilerini “demokrasinin bekçileri” gibi gösteren birtakım dernekler, günün deyimiyle “sivil” kurumlar, ana muhalefet partisi, “demokrasi” denince mangalda kül bırakmayan tüm bu örgütlenmeler, parlementonun denetimi dışında MİT tarafından yürütülen bu ne olduğu belirsiz kirli işe, son olarak “barış süreci” adı takılmış olan dalavereye destek verdiklerini ilanetmişlerdir. Tüm bu destekçilere kürtlerin neler istediğini, PKK’nın neler istediğini, Kürt toplumunun çoğunluğunun neler istediğini, Türk toplumunun bu yöndeki görüşlerinin ne yönde olduğunu soracak olursanız, sağlıklı yanıtların verilemediğini, her kafadan farklı bir sesin çıktığını görebilirsiniz. Ne olduğunu bilmediği bir yeme ancak mercimek beyinli balıklar atlarlar ve onlar da oltaya yakalanırlar...

 

İşin ilginç ve trajikomik olan yanı, birtakım küçük kariyer hesapları ile, popülarite hesapları ile, “solcu” geçinme hevesleriyle, esen rüzgara bakarak, vaktiyle en çok PKK destekçiliği yapmış olanlar, veya politik cehaletlerinin sonucu olarak PKK’nın Kürt halkına zarar veren terör yöntemlerini vaktiyle en çok alkışlamış olanlar, şimdi de yeni aldatmacanın rüzgarına kapılarak, aynı fırsatçılıkları ile birden “barış” havarisi kesilmişlerdir. Bu fırsatcı küçük sahtekarlar, gizli servis eliyle demokratik denetimin tamamen dışında yürüyen “İmralı süreci”ni ve ne olduğunu bilmedikleri sözde görüşmeleri desteklediklerini ilanederek, “barış” çığlıkları atarak, gizli servisin kirli karanlık işlerini “aklamaktadırlar”. Aynı tavırları ile onlar, demokratik denetimin dışında toplumdan ve Meclisten tamamen gizli yürütülmüş “Oslo süreci” adlı karanlık işi onaylamaktadırlar. Aynı tavırları ile onlar, “başkanlık” tezgahına verilebilecek en büyük desteği sağlamaktadırlar. Ve bunlardan sonra da hepsi, “demokrasi savunucusu” rolünde toplumun karşısına çıkmaktadırlar... “Bu tiplerle demokrasi ancak bukadar olur, her toplum layığını bulur”, demek mi lazım, siz karar verin...

 

Ve komiktir, istihbarat servisi tarafından götürülen “İmralı süreci” veya başbakanın son ifadesi ile “barış süreci” adlı içeriği belirsiz bu karanlık işe, yanlış bilgilendirildikleri anlaşılan birtakım uluslararası ünlüler de “maydonoz olmaya” başlamışlardır... Aşırı milliyetci görüşlere sahibolanlar da, olaya demokratik süreçlerin çiğnenmesi açısından değil, “Bir hain ile, çocuk katili ile nasıl masaya oturulur?; Türkiye nasıl satılır?”, gibisinden kışkırtıcı söylemlerle, kendilerine oy sağlayacağını düşündükleri söylemlerle katılmakta, bu tavırları ile olana dolaylı biçimde destek vermekte, başbakanın elini güçlendirmektedirler... Böyle bir “demokrasi” dünyanın daha başka neresinde bulunabilir?, doğrusu bilemiyorum...

 

3) Dünyada demokrasinin yokluğu, şiddetin egemen olduğu bir dünya, terör üzerine ikiyüzlülükler, yalanlar

 

Aslında günümüzde, sadece Türkiye toplumunun değil, tüm dünyanın demokrasi sorunu vardır. Bu durum, Birleşmiş Milletler’in (BM) işleyisi dahil, dünyada şiddetin egemenliğinden, başta ABD ve yakın müttefikleri olmak üzere büyük devletlerin uyguladıkları ölçüsüz terörün yarattığı yıkımlardan da bellidir... Sürekli genişleyen NATO sözde “demokratik” bir kurumdur ama, uyguladığı politika ile büyük bir savaşa, sanki son bir hesaplaşmaya hazırlanmaktadır. Özellikle kendisine yeni bir görev alanı belirlediği 1990 yılından, Yugoslavya’ya yönelik saldırısından beri büyük yıkımlara imza atan bu savaş makinesinin, NATO’nun, nasıl bir “demokratik” kurum olduğu?, kocaman bir soru işaretidir. Aslında soru işareti de değildir, mal meydandadır ama, sözün gelişi böyle demek gerekmiştir... Askeri makinelerin, savaşın, şiddetin, terörün demokrasi ile yanyana olamayacağı gün gibi ortadadır...

 

Kuruluş yıllarındaki görev amacının dışına çıkarak 1990 yılında Yugoslavya’yı 78 gün boyunca -başlangıçta günde 300 sorti ile, sonra ise 600 sorti ile- bombalayan; Yugoslavya’nın Cenevre’deki Birleşmiş Milletler temsilcisi Branko Brankoviç’e göre bu bombardıman için 60 milyar dolar civarında harcama yapan; hesabı belli olmayan yıkımla 78 gün içinde Yugoslav ekonomisini II. Dünya Savaşı sonrası düzeyine indiren; ülkenin tüm ekonomik altyapısını yerlebir eden; sözkonusu bombardıman sırasında oyuncak benzeri ve dolayısıyla çocukların ellerinde patlayan bombalar atan; radyasyon etkisi 4.5 milyar yıl sürecek olan seyreltimiş uranyumlu mermiler kullanan bir örgüt, böyle bir NATO, nasıl demokratik olabilir?.  Diğer yandan, Afganistan’da, ve yalanlarla yerlebir edilen Irak’ta yaşananlar bellidir (bak: Afganistan’ın işgali yedinci yılını, Irak’ın işgali beşinci yılını doldururken, emperyalist planlar, saldırganlıklar, yalanlar üzerine notlar).

 

Olayın trajikomik yanı, Taleban bahanesi ile “halı bombardımanı”na tabi tutulan Afganistan’da köktendinci Taleban, bölgedeki İran etkisine karşı Pakistan’ın dış istihbarat servisi ISI ile birlikte CIA tarafından örgütlemiştir. Vaktiyle Mücahidin örgütlenmesine de 3.5 milyar dolar yatırmış olan CIA, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’dan çekilmesinin ardından, Taleban’ın kuruluşu ve savaş arenasına sürülüşü için 3.5 milyar dolar daha yatırmıştır (bak: “Şer üçgeni”, İran, Irak, “Kuzey Kore” ve 6- g) Pakistan, Zülfikar Ali Butto, Zia-ul-Hak darbesi, CIA ve ISI’nin Afganistan işleri üzerine kısa notlar)... Yine seyreltilmiş uranyumlu mermilerin (bak: OLAĞAN ve OLAĞANÜSTÜ, KORKU FİLMLERİNİ SIRADAN KOMEDİLERE DÖNÜŞTÜREN GERÇEKLER, DOĞAYA ve İNSANA NÜKLEER- BİYOLOJİK- KİMYASAL SALDIRI ) kullanıldığı Afganistan’a ve Irak’a “demokrasi” gelmemiştir ama, askeri-endüstri komplekslerin kasaları dolarken, ABD halkının sosyal ve demokratik haklarında açık gerilemeler yaşanmıştır... Afrika kıtasında, Ortadoğu’da, ve dünyanın diğer yerlerinde yaşananlar ortadadır ve bunların anti-demokratik süreçler olduğunu ifade etmeye bile gerek yoktur. Yaklaşık 1.5 milyar insanın aç uyuduğu, her yıl açlıktan ölenlerin sayılarının onbinlerle ifade edildiği, susuzluğun giderek artan bir sorun haline geldiği, doğanın hızla kirletildiği, önlenmiş salgın hastalıkların yeniden yayılmaya başladıkları, cocuk askerlerin, cocuk işçiliğinin ve kölelik kurumunun yaygınlaştığı, bunların yanında yeni nesil nükleer silahların ve diğer üstün teknolojili silahların sürekli üretildikleri, dünyamızı defalarca kez yokedecek kadar nükleer silahın depolandığı bir dünyada demokrasiden bahsedilemez herhalde... Bu dünya, geçmişte olduğu gibi, ve hatta daha da tehlikeli olarak, gücün, şiddetin egemenliği altında güvensizliklerin, korkuların dünyasıdır sadece...

 

Böyle bir dünyada bahsedilebilecek en büyük gerçek, yalanlar ve ikiyüzlülüklerdir... Örneğin, ABD dışişleri bakanlığı, her yıl değişik ülkeler için “insan hakları raporu” yayınlamakta, bu ülkelerde olanları eleştirmektedir. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın eleştirdiği sözkonusu ülkelerde, dünyanın değişik köşelerinde, gerçekten de insan hakları ayaklar altına alınıyor olabilir, ve alınmaktadır da. Fakat bu olanları en son eleştirebilecek devlet, herhalde ABD’den başkası değildir...

 

Yaklaşık yedi milyarlık dünyada üç yüz milyonu biraz aşan nüfusu ile tüm askeri harcamaların yarısını tek başına gerçekleştiren; dünyadaki en yüksek karbon salınımı ile atmosferi ve doğayı en çok kirleterek  başta insan olmak üzere tüm canlıların yaşamlarını en çok tehdit eden bir ülke, ABD, nasıl başkalarını “insan haklarını ihlal ediyor” olmakla suçlayabilir? Başta Vietnam ve Kamboçya olmak üzere tüm Hindiçini ülkelerinde hesapsız yıkımlara yolaçan, buralarda yaklaşık beş milyon insanı yaşamından eden, Vietnam’da kullandığı “portakal gazı”nın (dioksin, zehirli gazlar) etkileri ile halen ölümlere ve sayısız sakat doğuma yolaçan bir ABD, nasıl “insan hakları”nı ağzına alabilir? Yugoslavya’yı, Afganistan’ı, Irak’ı tüm ekonomik-insani alt yapıları ile birlikte yıkan ABD, hangi “insan hakları”ndan sözetmektedir? Irkçı güney Afrika rejimi ile birlikte Angola’da UNITA denen kriminal terörist örgütü destekleyerek iki milyon insanın ölümüne, bir okadarının sakatlanmasına, ve yine aynı miktarda insanın göçüne ve Angola ekonomisinin yıkımına yolaçan; Kongo'nun seçilmiş yurtsever cumhurbaşkanı Patrice Lumumba'nın  vahşice katledilmesi işinde Belçika ile  ile başrolü oynayan ve kaynakları itibariyle dünyanın bu en zengin ülkesinde 1962’den itibaren 12 milyonu aşkın insanın ölümüne yolaçan, ve daha sayısız cinayete, katliama, talana imza atan ABD yönetimleri, hangi insan haklarının savunuculuğunu yapabilirler? (bak: 9) İşgal yalanları,“insan hakları” yalanları, ve ABD’de insan haklarının durumu üzerine kısa notlar) Benzer örnekler, başta Fransa olmak üzere eski sömürgeci Avrupa ülkeleri için de sıralanabilir...

 

Yalanlar ve ikiyüzlülükler konusunda Türkiye yönetimlerinin, mevcut iktidarın, diğerlerinden geri kalmadığını rahatca söyleyebiliriz... Başbakanın ve AKP’nin diğer yöneticilerinin terörden şikayetci olduklarını, ve teröre karşı mücadele konusunda Batılı müttefiklerinden, NATO içindeki müttefiklerinden yeterli desteği alamadıklarını, hatta bunların terör örgütü üyelerine yataklık yaptıklarını iddia ettikleri, herkes tarafından bilinmektedir. Fakat diğer yandan Türkiye’yi yönetenlerin, Kafkaslar’da terör eylemleri yürüten -çoğu Ortadoğu kökenli- köktendinci guruplara, Vahabi (Muvahhidun) ve bunun Afganistan ve Hindistan’da bir versiyonu olan Deobandi ideolojili terör guruplarına el altından yardım ettikleri ise bir başka gerçektir. İkiyüzlülüğün tipik göstergesi bu karanlık işlerin son somut örneği ise, yine herkesin bildiği gibi, Suriye’yi kana bulayan, yargısız infazlar gerçekleştiren, okullara saldıran, ve İsveç devlet televizyonundaki bilgilere göre 12 yaşındaki çocukları silahlandırıp ateşe süren köktendinci gurupların, Türkiye’yi yönetenler tarafından silahlandırılıp eğitiliyor olmalarıdır. CIA tarafından desteklenen El-Kaideci gurupların, Müslüman Kardeşler’e bağlı silahlı gurupların, köktendinci Vahabizm (Deobandi) ideolojisine ve bunun Kuzey Afrika’da bir versiyonu olan Selefizme bağlı gurupların, Libya’dan ve Aralarında Türkiye’nin de olduğu başka ülkelerden gelen köktendinci militanların, eli kanlı herçeşit terör guruplarının Türkiye yönetimi tarafından desteklenip silahlandırıldıkları, eğitildikleri, artık bir sır değildir. Bunların hertürlü lojistik desteğinin Türkiye’den yapıldığı, yaralılarına Türkiye’de bakıldığı, en önemli karargahlarının -terörden şikayetci- Türkiye’de olduğu ve sıkışan terör guruplarının Türkiye’ye kaçarak tekrar Suriye’ye girdikleri bilinen bir gerçektir...

 

Genel kanıya göre, eğer Türkiye ve Katar bu köktendinci terörist gurupları silahlandırıp desteklemese idi, bunların Suriye’de uygulamakta oldukları yıkıcı şiddet eylemleri çoktan sonlandırılabilirdi. Hatta, değişik iktidarlara yakınlığı ile tanınan, üst düzeyde politikacılarla bağları olan ünlü köşe yazarı ve Hürriyet gazetesinin eski yöneticisi Ertuğrul Özkök bile, geçenlerde, 10 veya 11 Şubat günü Kanaltürk televizyonunda yayınlanan söyleşisinde, açıkça bu gerçeği ifade etmiştir... Batı’nın “demokrasi savunucusu” emperyalist merkezlerinin güçlü hava desteği ile Libya’yı kana bulamış olan kökten dinci anti-demokratik terör gurupları, sözde ABD’nin ve diğer Batı’nın savaştığı El-Kaide gibi fanatik terör örgütlenmeleri ve benzerleri, şimdi de Suriye’de aynı güçler tarafafından, NATO ülkeleri ve Ortadoğu’nun en gerici monarşileri tarafından desteklenmekte, Suriye’yi ağır bir yıkıma uğratmaktadırlar... (bak: Savaşa hayır! & Anglo-Amerikan askeri ekseni: Arab Dünyası’nda ve Basra Körfezi’nde Kontrolu Sağlama Amacıyla Batı, Geçmişin Kutsal İttifakına Dönüyor & “Demokrasi” mavalı ve İran’a ve Suriye’ye yönelik saldırının gerisinde duran emperyalist düşler üzerine ) Büyük yıkımlara yolaçan ve laik rejimlerin baş düşmanı olan bu kökten dinci terör guruplarını Libya’da veya Suriye’de desteklemek, demokrasiye hizmet değildir herhalde... Tüm bu kirli karanlık işlere en önde bulaşan Türkiye yönetiminin, Türkiye’deki siyasi iktidarın, daha sonra ülkesinde terörden şikayet etmesi, Avrupa ülkelerini Türkiye’de varolan terörü desteklemekle suçlaması, ikiyüzlülük değilse, nedir?

 

“Terörden şikayetci” Türkiye yönetiminin Suriye’de ve Irak’ta eylem yapan terör guruplarına yönelik sözkonusu desteğine, Katar’dan başka, Suudi Arabistan’ın ve CIA’nın desteğini de ekleyebiliriz. Kuzey Afrika’da ve Ortadoğu’da “demokrasi havarisi” rolüne soyunmuş olan ABD’nin bölgedeki en yakın müttefikleri ise, Suudi Arabistan, Katar ve Körfez emirlikleri gibi tamamen çağdışı monarşilerdir (bak: Savaşa hayır! & Anglo-Amerikan askeri ekseni: Arab Dünyası’nda ve Basra Körfezi’nde Kontrolu Sağlama Amacıyla Batı, Geçmişin Kutsal İttifakına Dönüyor & “Demokrasi” mavalı ve İran’a ve Suriye’ye yönelik saldırının gerisinde duran emperyalist düşler üzerine). Aynı ortaçağ kalıntısı monarşiler tarafından halen Irak’ta desteklenmekte olan terör eylemleri, Sünni terör guruplarının toplu cinayetleri, bomba yüklü arabalarla yaptıkları kanlı terör eylemleri, Türkiye yönetimi tarafından da desteklenmektedir. Bu desteğin en somut kanıtlarından biri, bölgede İngiliz emperyalizminin eski sadık kuklalarından Haşimi ailesinin üyesi Tarık el Haşimi’nin, Irak Devlet Başkan yardımcısı Tarık el Haşimi’nin Türkiye’ye sığınmış olmasıdır... Bilindiği gibi 1921 yılında Irak’ta, İngiltere’nin himayesinde, Haşimi ailesinden bir işbirlikçinin yönetiminde, İngiliz kuklası bir monarşi kurulmuştu. Aynı monarşi, Temmuz 1958’de gerçekleşen, Haşimi ailesinden İngiliz kuklası Kral II. Faysal’ın öldürülmesi ve Irak’ın petrollerinin millileştirilmesi ve ülkenin hızla kalkınması ile sonuçlanan ve içinde askerlerin başrolü oynadıkları bir halk devrimi ile noktalanmıştı... (bak: 6) Askeri müdahaleler üzerine kısa notlar)

 

Başta kendi ülkesi olmak üzere sözde Irak’ın ve diğer komşu ülkelerin toprak bütünlüğünü “savunduğunu” ilaneden Türkiye’nin Irak’ın Kürt yönetimi ile geliştirdiği özel ilişkilerin, Irak’ın toprak bütünlüğüne açıkça karşı olduğu ortadadır. Irak Başbakanı Nuri El Maliki’yi Türkiye yönetimine karşı konuşturtan gelişmelerden biri Türkiye’nin bu Irak’ı bölücü ikiyüzlü politikası ise, diğeri de, Suudi Arabistan, Katar ve daha birtakım körfez emirlikleri ile birlikte Irak’ta sürüp gitmekte olan sünni terörün arkasında duruyor olmasıdır. Suudi Arabistan, Katar ve diğer Körfez emirlikleri ile birlikte sözkonusu kanlı terörün organizasyonunda başrolü oynadığı bilinen Tarık el Haşimi’yi barındıran ve bu kişinin uluslararası ilişkilerine yardımcı olan Türkiye yönetiminin, sözde “terörden şikayetci” Türkiye yönetiminin ikiyüzlü politikaları ortadadır...

 

Irak’ta yaşanmakta olan terörün organizatörlerinden Tarık el Haşimi, emperyalist merkezlerden ve Türkiye yönetiminden almakta olduğu destekle, devrik Haşimi yönetimini, geçmişin İngiliz kuklası Haşimi yönetimini yeniden diriltmeyi düşlüyor olmalıdır. Böyle biri, bölgeye yeni biçimler vererek denetim kurmaya çalışan Beyaz Saray ve Pentagon için de uygun bir kukladır... Dünyamızda, içinden geçmekte olduğumuz toplumsal tarihi süreçlerde, yalanın ve ikiyüzlülüklerin sınırı yoktur...

 

4) Geçmişe dönüşlerle yaşamın her alanında terör, terör yöntemlerinin topmlumsal mücadeleden dışlanmasının gereği, ve “başkanlık” tezgahına basamak yapılmak istenen “İmralı” üzerine

 

Bundan 16 yıl önce, Ocak 1997’de, Türkiye’nin kişi başına ulusal gelir ortalaması henüz 2 600 doları geçmezken, Finlandiya’nın en eski haftalık isveççe bağımsız sosyalist dergisi olan “Ny Tid”de ve İsveç’te yayınlanmakta olan “Kürdistan” adlı dergide, “Cennetin içinde cehennemi yaşamak” (“Ett helvete at bo i paradiset”) başlıklı göreceli uzun bir yazım yayınlandı. Aynı yazıda, Kürt toplumunun haklarını savunduklarını iddia edenlerin şiddeti, terör yöntemlerini bırakarak barışcı mücadele yollarını seçmelerinin neden gerekli olduğunu anlatmaya çalışırken, aşağıda tırnak içine aldığım örnekleri vermiştim... (“Ny Tid”in aynı sayısında, “Lördagsmammorna” [“Cumartesi Anneleri”] başlıklı ve kayıp yakınlarını, “faili mechul” olarak adlandırılan cinayetleri konu alan bir yazım daha yayınlandı. Diğer yandan, “Kürdistan” adlı derginin aynı sayısında, “Elektrisk tortyr, sexuella övergrepp och falaka” [Elektrik işkencesi, cinsel tecavüz ve falaka] başlıklı bir yazım daha yayınlandı. Bunların kopyaları ektedir. Diğer yandan, 1990’lı yıllar boyunca Finlandiya’da ve İsveç’te daha birçok isveççe dayanışma yazım yayınlanmıştır. İleride bunları türkçeleri ile birlikte sinbad.nu sayfasına yerleştireceğim.).

 

“Ett helvete at bo i paradiset” (“Cennetin içinde cehennemi yaşamak”) başlıklı ve Ocak 1997 tarihli yazımdan bazı alıntıları aşağıya yerleştiriyorum:

 

“Türk ordusu, PKK’ya karşı yürütmüş olduğu 12 yıllık savaşın istatistiklerini gazeteci Yavuz Donat aracılığıyla 1996 Haziran ayının sonunda duyurdu. Buna göre, yaklaşık 3 300 Türk subayı, astsubayı, ve eri yaşamını yitirmiştir. Diğer yandan, 80 bin kadar köy korucusundan 800 kadarı çatışmalarda ölmüştür. Yine yaklaşık hepsi Kürt olan 5 bin sivil kurban verilmiştir. PKK üyelerinin kaybı ise 13 bin kadardır. Ağustos 1984’de başlamış olan çatışmaların toplam kaybı 22 bin civarındadır ve bu sayı hızla artmaktadır. Fakat artan sadece savaşın kayıpları değildir.

 

“Türkiye Cumhuriyeti Sosyal Sigortalar Kurumu’nun (SSK) istatistiklerine göre, 1985- 1994 yılları boyunca yaşanmış olan 1.5 milyon kadar iş kazasında 13 684 kişi yaşamını yitirmiştir. Aynı dönemde 30 614 kişi sakat kalmıştır. Bu veriler, ‘İş Kazalarını ve İş Hastalıklarını Önleme Fonu’ (MESKA) ikinci başkanı O. Tan’ın, SSK üyesi 3.6 milyon işçi arasında yapılmış olan araştırma ile ilgili açıklamasından alınmadır. Gerçekte ise iş pazarında bunun birkaç misli işçi bulunmaktadır. Sözkonusu nedenle, mantıken, kaza geçiren işçilerin sayısı, yukarıdaki istatistiki verinin beş-altı misli olmalıdır. Eğer iş gücünü satınalan kişi, patron, işyerinde gerekli güvenlik kurallarını yerine getirmiyorsa, sadece bir milyon TL  (60 İsveç kronu) ceza ödemektedir (Sözknusu ceza, o yılların İsveç’inde iki paket sigara parası demekti.). Birde, sözkonusu küçük cezalardan kurtulabilmek amacıyla, yaşanan ölümlerden sonra, ölünün sigortasının yaptırılması ile ilgili sahtekarlıklar vardır... Kısacası, PKK ile yaşanan savaşta ölenlerin yaklaşık dört-beş katı iş kazalarında ölmektedir.

 

“Gazeteci D. Heper’in yazdığına göre, son yedi yılda gerçekleşen trafik kazalarında 46 bin kişi yaşamını yitirmiştir. Polisin ifadesine göre, Türkiye’de kişi başına araba sayısı Avrupa’da olandan altı kez daha az olmasına karşın, trafik kazalarında her yıl 6 000 ile 8 000 arasında insan yaşamını yitirmektedir. Kısacası trafikte, PKK ile yaşanan savaşta verilen toplam kayıpların en az dört katı verilmektedir...

 

“Yine polis istatistiklerinin verilerine göre, 1993 ve 1994 yıllarında sıradan cinayetlerde 8 971 insan öldürülmüştür. Bu da, PKK ile yaşanan çatışmalarda ölenlerin yaklaşık üç misli kurban demektir...

 

“Yukarıdaki sayılara göre, içinde yaşanılan toplum zaten bir şiddet toplumudur, ve savaşın şiddeti sivil yaşamda varolan şiddetin yanında dikkate değer bir önem, dikkat çekici bir büyüklük taşımamaktadır. Askeri ve sivil şiddet birbirlerinden ayrılmakla birlikte, bunlar sonuçta aynı egemen toplumsal mentalitenin (düşünce yapısının) ürünüdür, ülkenin insanlarının yaşamına verilen değerin göstergesidir. Bu nedenle PKK’nın askeri eylemleri demokratik süreçlere zarar verici olmaktan başka işe yaramaz. Kürtlerin silahlı mücadeleleri, kendileri için herhangi bir ilerleme kaydetmelerine yolaçamaz ama, sadece ve sadece Türkiye devletinin daha fazla militaristleştirilmesini, anti-demokratik yöntemlerin öne çıkartılmasını meşrulaştırır. PKK’nın silahlı eylemleri, Türkiye’de demokratik süreçlerin engellenebilmesi için demagojik nedenleri oluşturur. Savaş aynızamanda Kürtlerin ulusal kimliklerini geliştirme olanaklarını da önemli ölçüde engeller...

 

“Uluslararası Stratejik Araştırma Enstütüsü’nün (International Strategy Research Institut) 1996 yılındaki bir raporuna göre, NATO’nun ikinci büyük ordusu olan Türk Ordusu’nun 639 bin askerine karşın, PKK’nın sadece 10 bin kadar aktif üyesi vardır. Genel anlayışa göre PKK yaklaşık 8 000 askere sahiptir. Buna karşın Türk devleti, yaklaşık 80 bin Kürdü ‘köy korucusu’ adıyla örgütleyip silahlandırmıştır. Bu aynızamanda Kürt toplumundaki moral zayıflayışın da göstergesidir. Bunların bir kısmı, İsveç parası ile ayda 800 kron almaktadır (hesabı, paranın o günkü değeri üzerinden yapın). Türkiye, ‘köy korucusu ordusu’nu modernize edip profesyonel güç haline getirerek sınırları dışında da kullanmaya hazırlanmaktadır...”

 

Sözkonusu yazıdan yapılmış olan yukarıdaki alıntılar, PKK’nın silahlı savaşımının Kürtler için olumlu bir sonuca ulaşmayacağını, tam tersine Kürt toplumunun elde edebileceklerini sınırlamanın ötesinde işe yaramayacağını göstermektedir. Yine aynı savaşın en genel anlamı ile Türkiye toplumundaki demokratik süreçlere zarar vermenin ötesinde başka bir işe yaramadığı, şiddetle ilgili sayılardan anlaşılmaktadır. Şiddete bukadar alışkın bir toplumun, PKK’nın şiddetinden irkilmeyeceği, PKK şiddetinin sadece ve sadece milliyetci şövenist akımları geliştireceği ortadadır. Sözkonusu sayıların yayınlandığı ve PKK’nın barışcı mücadele yöntemlerini seçmesinin gerekliliğini belirten bu metin, 1996 yılının son günleri ile 1997 yılının ilk günlerinde kaleme alınmıştır... Aynı metinde, PKK ile yaşanan çatışmaların yararttığı yüksek tansiyondan da yararlanılarak, silah harcamalarının nasıl arttığı gösterilmekte, diğer kötülükler anlatılmakta, bu konularda da sayılar verilmektedir...

 

Osmanlı’dan miras alınarak onyıllardır çözümsüzlüğe terkedilmiş olan ve bu hali ile demokratik süreçleri de çok büyük ölçüde zehirleyen Kürt sorununu şiddet yöntemleri ile çözmek, günümüzde de olanaksızdır. Bu durum daha çok Kürtler için geçerlidir... Yukarıda Kürtlerin neden barışcı mücadele yöntemleri seçmeleri gerektiğini yakın geçmişin şiddet verileri ile anlatmaya çalışmıştım. Günümüzün bu konudaki verilerine bakmakta aynı gerçeği anlamamıza bir kez daha yardımcı olacaktır...

 

Yakın zamanda, 28 ve 29 Ocak 2013 tarihlerinde basın organlarına yansıyan TBMM’nin “terör raporu”na göre, PKK ile yaşanan çatışmalarda son 30 yıl içinde 35 bin 576 kişi yaşamını yitirmiştir. Aslında bu, haberin veriliş tarzı ile büyük bir sayı gibi gözükse de, iş kazalarında, trafik kazalarında, ve sıradan cinayetlerde yaşamını yitirenlerin sayılarına bakınca, bu sayının, PKK ile çatışmalarda ölenlerin sayısının -diğerlerinin yanında- hiç te okadar çok olmadığını düşünebiliriz. Hele bu ölenlerin 22 bin 101 tanesinin PKK militanı, 5 bin 557 tanesinin -ezici çoğunluğu Kürt olan- sivil şahıs, ve sadece 7 bin 918 tanesinin kamu görevlisi, asker ve polis olduğunu düşünecek olursak, yaşananların, şiddete bu ölçüde alışkın Türk toplumu üzerinde milliyetci şöven duyguları kışkırtmaktan başka bir etki yaratmadığını raharca farkedebiliriz...

 

Yıl yıl verilen kamu görevlisi kayıplarına göre, en ağır kayıp, 1 145 ölü ile 1994 yılında yaşanmıştır. Aynı yıl, -ezici çoğunluğu Kürt olan- sivil kayıpların sayısı ise, 992 rakamı ile sınırlı kalmıştır. Halbuki, Emniyet Genel Müdürlüğü Trafik Hizmetleri Başkanlığı Trafik Araştırma Merkezi Müdürlüğü verilerine göre, 2009 yılı istatistikleri ile Türkiye’de trafik kazalarına günde 12 kurban verilmiştir. Bu sayı, bir yıl içinde 4 380 ölü demektir. Hürriyet gazetesinin 7 Şubat 2010 tarihli nüshasında yeralan “2009’da kazalarda 4 bin 300 kişi öldü” başlıklı haber, bir önceki bilgiyi doğrular niteliktedir. Fazla sayılara boğulmadan, 2009 yılında trafikte verilen kayıpların, PKK karşısında en çok kaybın verilmiş olduğu 1994 yılı kayıplarının (1 145) yaklaşık dört katı (3.8 katı) olduğunu rahatca söyleyebiliriz. Gazete5.com sitesinin 17 Eylül 2012 tarihli haberine göre, Türkiye’de 10 yılda trafik kazalarında 43 bin kişi yaşamını kaybetmiştir. Benzer duyuru, 2002- 2012 tarihleri arasında sayıları 44 bine yaklaşan kışinin trafik kazalarında yaşamlarını yitirmiş oldukları duyurusu, polis raporu olarak 19 Şubat 2013 tarihli TV haberlerine de yansımıştır... Sözkonusu veri, Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK), Emniyet Genel Müdürlüğü’nün, ve Jandarma Genel Komutanlığı’nın katkıları ile hazırlanmıştır… Kısacası, Türkiye’de on yılda trafik kazalarında ölenlerin sayısı, 30 yılda PKK ile yaşanan çatışmalarda iki taraftan da ölenlerin ve sivil kayıpların toplam sayısından çok daha fazladır, yıl başına dört kattan daha fazladır… Böyle bir toplumda PKK’nın uyguladığı şiddetin ciddi bir değişim istemi yaratabilmesi olanaksız olsa da, milliyetci şöven duyguların beslenip gelişeceği bir gerçektir ve zaten öyle de olmuştur…

 

Sendika.org sitesinde, iş kazaları ile ilgili aylık raporları, her yılın ay ay verilerini bulabilmek olasıdır. Ayrıca bunun dışında da farklı adreslerde iş kazalarının bilançoları hakkında haberler, ayrıntılı veriler bulabilmek mümkündür. Fakat benim burada bir kıyaslama yapabilmek için bukadar ayrıntıya girmeme gerek yoktur... Genel kanıya göre, bu olanlara “iş kazası” değil, “iş cinayeti” demek daha doğrudur... “Milliyet” gazetesinin 13 Ekim 2012 tarihli sayısındaki habere göre, Dünya Sağlık örgütü’nün verileri ile dünyamızda he yıl 2.3 milyon insan iş kazası sonucu yaşamını yitirmektedir. Türkiye’de ise her gün yaşanan 172 iş kazasında ortalama 4 kişi yaşamını yitirmekte, 6 kişi ise sürekli iş göremez hale gelmektedir. Türkiye’de meydana gelen iş kazası sayısı, Avrupa ülkelerinde meydana gelenden ortalama altı kat daha fazladır. Diğer yandan, türkiyesesver.com sitesinin 22 Mayıs 2012 tarihli haberine göre, Dünya Sağlık Örgütü’nün bildirisini değerlendiren İş Sağlığı Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. İbrahim Akkurt, çalışan kişilerin sadece yüzde 15’inin işe bağlı hastalık ve kaza desteği alabildiğini belirtmiştir... Anlaşılmış olacağı gibi bu durum ve iş kazalarının sayısı, Türkiye’de insan yaşamına verilen değerin en somut göstergelerinden birisidir... Şüphesiz bir de “kara” işyerleri, kayıtsız kuyutsuz çalışan işçiler vardır ve bu işçilerin başlarına gelenler istatistiklere geçmemektedir. “Kara” çalışanların sayıları tüm çalışanların yaklaşık yarısı kadar olduğuna göre, kayda geçmeyenlerle birlikte ölümlerin ve sakatlıkların sayılarını, kafanızda en az iki misli büyütebilirsiniz...

 

İş kazaları ve iş hastalıkları ile yakından ilgili kişilerden Aziz Çelik’in 12 mart 2012 tarihinde “t24.com.tr” sitesinde yayınlanmış olan “İş kazası değil iş cinayeti: 60 bin ölü işci” başlıklı makalesine göre, 1945 yılında çıkartılmış olan “İş Kazaları, Meslek Hastalıkları ve Analık sigortaları Kanunu”ndan bu yana, Türkiye’de iş kazaları ve meslek hastalıkları sonucu ölen ve sakat kalan işçilerin kayıtları tutulmuştur. Aynı makaleye göre, 1946’dan 2010 yılına dek “iş kazaları” sonucu 59.300 işci yaşamını yitirmiştir. Sözkonusu yazı kaleme alındığında 2011 yılının verileri henüz yayınlanmamış olduğu için, o tarihe dek “kazalarda” ölen işci sayısının 60 bini geçmiş olduğu düşünülebilir. Yazarın hesabına göre, her yıla ortalama 922.6 ölü işci tekabül etmektedir. Aynı yazara göre, son on yılda toplam 10.723 işci “iş kazaları” denen cinayetlerde yaşamlarını yitirmiştir. Bu veriye göre de son on yıl boyunca yıllara göre ortalama 1072 işci yaşamını yitirmiştir. Bu sayı, PKK karşısında en çok kaybın verilmiş olduğu 1994 yılında ölen kamu görevlisi sayısına hemen hemen eşittir. Diğer yandan, 2011 yılında iş kazalarında 1 700 işçinin yaşamını  yitirmiş olduğunu dikkate alırsak, bu sayının PKK karşısında en çok kaybın verilmiş olduğu 1994 yılında ölmüş olan kamu görevlisi sayısından çok daha fazla olduğunu görürüz.  Aynı 2011 yılında 2 216 işçi de “iş kazaları” sonucu sürekli çalışamaz hale gelmiştir... Bir de, “iş kazaları” sonucu ölümlerin yüzde 24 oranında artış gösterdiği yazılmaktadır... Bu metin kaleme alınmadan kısa süre önce verilen bazı TV haberlerine göre, 2012 yılı içinde iş kazalarında 10 bin 425 işci yaşamını yitirmiştir. Buna karşın, 28 Ocak 2013 tarihli ve buna yakın tarihli basın haberlerine göre, son otuz yılda PKK ile yaşanan çatışmalarda, 7 918 kamu görevlisi, yani asker, polis ve köy korucusu yaşamını yitirmiştir. Görüldüğü gibi, geçtiğimiz yıl iş kazalarında veya cinayetlerinde yaşamını yitirenlerin sayıları, son otuz yılda PKK karşısında yaşamını yitirmiş olanların sayılarından 2 507 kişi daha fazladır... Diğer yandan, kara işyerlerinde kayıtsız çalışan ve ölümleri statistiklere geçmeyen işçileri de hesaba katacak olursak, “iş kazaları” adlı cinayetlerde ölenlerin sayılarının PKK ile çatışmalarda ölenlerden çok çok daha fazla olduğunu rahatca düşünebiliriz...

 

Aynı makalesinde Aziz Çelik, “iş cinayetleri” adını verdiği bu kazaların temel nedeninin, “maliyet hesapları” yapılarak iş sağlığı ve iş güvenliği tedbirlerinin alınmamış olması ile ilgili olduğunu açıklamaktadır. Diğer yandan taşeronluk zincirinin son yıllarda yoğunluk kazanmış olması da, aynı cinayetlerin bir başka önemli nedenidir... Doğal olarak bu yaşananların baş sorumlusu, hükümetler ve Çalışma bakanlığıdır ama, bilinçli toplu tepki göstermeyen halkın, sendikaların ve politik partilerin de olanlar karşısında önemli sorumlulukları vardır. Kısacası tüm bu yaşananlar, hem hükümetlerin ve hem de toplumun çoğunluğunun insan yaşamına verdiği değerin, daha doğrusu yaşama biçilen değersizliğin göstergesi olmaktadır. Tüm bu nedenlerle, PKK eylemleri sonucu yaşanan sınırlı sayıda ölümün toplumu ne ölçüde etkileyebileceği ortadadır. En büyük etki, milliyetçiliğin, şövenizmin gelişmesi biçiminde olmaktadır...

 

Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre, Türkiye’de kadına yönelik cinayet oranı, son istatistiklere göre, 2002 yılından 2009 yılına dek yüzde 1400 artış göstermiştir. Aynı açıklamaya göre, 2002 yılında öldürülen kadın sayısı 66 iken, bu rakam 2009’un ilk yedi ayında 953’e çıkmıştır. Ağustos 2012 tarihli basın organlarından alınan bu haber, çok daha fazla ayrıntı içermekte, yıl yıl kadınlara yönelik cinayetlerle ilgili sayılar verilmektedir. Aynı haberi, Eylül 2011 tarihli basın organlarında bulabilmekte mümkündür... Şüphesiz bunlar polis kayıtlarına geçen olaylardır ve sadece kadın cinayetleri ile ilgilidir. Peki, 953 kadının öldürülmüş olduğu 2009 yılında PKK karşısında yaşamını yitirmiş olan güvenlik görevlilerinin sayısı nedir? Evet, 19 Haziran 2010 tarihli bir basın haberine göre, 2009 yılında PKK ile mücadele ederken sadece 135 güvenlik görevlisi yaşamını yitirmiştir.  Yani, 2009 yılında polis kayıtlarına geçmiş olan kadın cinayetleri, PKK’nın aynı yıl öldürmüş olduklarından yedi kat daha fazladır... Yine 1999 yılından 2009 yılına dek güvenlik güçlerinin PKK karşısında yıl başına vermiş oldukları kayıplar, 1999 yılının kayıplarının da çok altındadır. Sadece bu veriler bile Türkiye toplumunun nasıl bir şiddet sarmalı içine sürüklenmiş olduğunun ve bu nedenle PKK’nın yapabildiği şiddetin Türk milliyetçiliğini, şövenizmini kışkırtmaktan başka işe yaramayacağının en somut göstergesidir...

 

Şimdi bir de ayrıntıya girmeden, her cinayetin gerisinde yatan insani trajediye, ahmaklığa, muhtemel “sudan nedenlere” girmeden, polis istatistiklerine girebilmiş cinayelerin sayılarına bir gözatalım... “Türkiye cinayette Avrupa üçüncüsü” başlıklı ve 14 Aralık 2010 tarihli gazetevatan.com’un “Eurostat” verilerine dayanan haberine göre, 2002 yılında Türkiye’de 5 bin 683 kişi, 2003 yılında 5 bin 308 kişi, 2004 yılında 4 bin 973 kişi, 2005 yılında 4 bin 973 kişi öldürülmüştür ve sayılar uzayıp gitmektedir. Yine, yıl yıl PKK karşısındaki kayıpları bildiren 19 Haziran 2010 ve 17 Ağustos 2011 tarihli basın haberlerine göre, 2002 yılında güvenlik güçleri PKK karşısında 7; 2003 yılında 31 veya 21; 2004 yılında 73 veya 75; 2005 yılında ise 92 veya 105 kayıp vermişlerdir. Aynı yıllarla ilgili olarak cinayetlerin toplam sayıları, PKK karşısında verilmiş olan toplam kayıpların sayısının 103 kat fazlasıdır. Diğer yıllarla ilgili olarak yapılacak kıyaslamalar da bundan çok farklı sonuşlar vermeyecektir. Kısacası, sıradan gündelik cinayetlerde yaşamlarını yitirenlerin sayıları, PKK karşısında yaşamlarını yitiren güvenlik güçlerinin sayılarından çok çok daha fazladır. Bu veriler de diğeleri gibi Türkiye toplumunun nasıl bir şiddet toplumu olduğunu gösterirken, PKK’nın terörünün sadece ve sadece milliyetciliği, şövenizmi kışkırtacağını, ne Kürt halkının ve ne de Türk halkının işine yaramayacağını kanıtlamaktadır...

 

Şüphesiz, sıradan cinayetlerde, iş kazalarında (iş cinayetlerinde) ve trafik kazalarında verilen kayıpların toplumsal etkileri ile PKK karşısında verilen kayıpların toplumsal ekileri arasında temel bir fark vardır... Bu düşük yoğunluklu çatışma milliyetçiliği ve şövenizmi kışkırtmaktan başka işe yaramazken, iki halk arasına, Kürt ve Türk halkları arasına ruhsal bir kama sokmayı, düşmanlıklar yaratmayı hedeflemektedir, yada bilincinde olmadan böyle bir sonuca doğru yönelmektedir. Bu konuda bazı gelişmeler olmuşsa da, halkın çoğunluğu, gündelik ekmek parası peşinde koşan insanlar üzerinde bu yönde bir etkinin yaratılmış olduğu söylenemez. Şüphesiz bunun -şiddete alışkanlığın ötesinde- değişik nedenleri vardır ama, böyle bir zehrin yayılmamış olması sonderece olumludur. Çünkü, parçalanmak, kanlı etnik çatışmalar içine sürüklenmek, toplumlara daha fazla özgürlük ve refah getirmez. Yugoslavya örneği önümüzde durmaktadır. Slovenya gibi zaten önceden gelişmiş bir parçayı dışarıda tutacak olursak, birlikten kopan parçalar çok büyük bedeller ödemiş oldukları gibi, eskisine göre daha özgür ve daha varlıklı olmamışlardır...

 

Yine 1997 yılının sonbaharında “Sol Parti”nin “Socialistisk Debat” (“Sosyalist Tartışma”) adlı üç aylık teorik yayın organında ve ayrıca Finlandiya’nın en eski bağımsız sosyalist dergisi “Ny Tid”de (Yeni Zaman) yayınlanmış olan “En Färd Med Kurdarna Genom Tidens Tunnel” (“Zaman Tünelinde Kürtlerle Bir Yolculuk”) başlıklı ve Kürt toplumunun tarihini özetleyen, ve yine daha sonra “Göçmen Ansiklopedisi”nin Kürtlerle ilgili maddesinde yayınlanan ve halen orada duran göreceli uzun metinde, kürtlerin neden barışcı mücadele yöntemleri seçmeleri gerektiğini gerekçeleri ile kısaca yazmıştım (bak: EN FÄRD MED KURDERNA GENOM TIDENS TUNNEL)... Sözkonusu metinde Kürtlerin barışcı mücadele yöntemleri seçmeleri gereğini aşağıdaki cümlelerle ifade etmiştim:

 

"Om PKK kunde orsaka ett större antal dödade än vad som ċrligen omkommer i trafikolyckor, kanske de flesta människor i landet skulle börja tänka. Nu ökar de bara den turkiska chauvinismen och föder antidemokratiska krafter. Naturligtvis är det inte till nċgon fördel för kurderna och inte heller för turkiska demokrater. Kurderna mċste därför börja tänka ut hur man skal kunna börja en fredlig kamp…" (“Eğer PKK her yıl trafik kazalarında ölenlerin sayısından daha fazla toplam ölüme neden olabilse idi, belki ülkedeki insanların çoğunluğu yaşananlar üzerine düşünmeye başlayabilirdi. Şimdi ise sadece Türk şövenizmi yükselmekte ve anti-demokratik güçler gelişmektedir. Doğal olarak böylesi ne Kürtlere ve ne de Türk demokratlara yarar sağlamaktadır. Bundan dolayı Kürtler, nasıl bir barışcı mücadele başlatacakları üzerine düşünmelidirler.”)

 

" ’Kriget är politikens fortsättning med andra medel’, skrev den preussiske krigsteoretikern Carl von Clausewitz. ’Varje fältslag är som en prutning pċ priset inom handeln’ , noterade han likaledes. Det finns ingen kurdisk militär makt som är tillräckligt stark och enad för att kunna förhandla med den turkiska regeringen och tvinga den till fred. Man har inget lċngsiktigt program som tydligt och klart ligger i linje med det kurdiska folkets intresse." (Prusyalı savaş teorisyeni Carl von Clausewitz, ‘Savaş politikanın başka yöntemlerle sürdürülmesidir’, diye yazar. Yine O, ‘her muharebe, yapılan pazarlıkta fiat indirimi  gibidir’, diye not düşer. Türkiye’nin siyasi iktidarını pazarlığa ve barışa zorlayabilecek yeterince güçlü ve birleşik bir Kürt askeri gücü yoktur. Kürt halkının beklentileri ile aynı çizgide olan açık ve anlaşılır uzun vadeli bir program da yoktur.”)

 

Yukarıdaki metnin yayınlanmış olduğu 1997 yılında “Sol Parti”, İsveç Meclisi’nde üçüncü parti konumundaydı...  Aslında aynı düşünceyi daha önce de değişik vesilelerle ifade etmiştim. Şimdi, günümüzde de durum daha farklı değildir; süreç içinde zayıflayan, kan kaybeden Türkiye devleti değil, PKK olmuştur. PKK günümüzde de Türkiye devletini istediği bir barışa zorlayabilecek güçten çok uzaklardadır. Bu nedenle başbakan, biryandan “PKK ile görüşmüyoruz” diye bağırırken, diğer yandan “barış süreci” diye birşeyden sözederek, PKK’nın teslim alınmasına ikna edici bir kılıf uydurmaktadır. Olan, tam anayasa değiştirilirken “başkanlık” tezgahının kabuledilebilmesi için “barış getiren adam” rolünü gürültülü biçimde oynayabilmek, bu tezgahta PKK’yı kullanabilmektir...

 

Karayılan’ın 18 Şubat 2013 tarihli “Radikal” gazetesine yansıyan demeci doğru ise eğer, PKK silahları terketmeye hazırdır. Karayılan, mevcut muhafazakar iktidarda PKK’nın mücadelesinin payı olduğunu ifade ederek, sanki başbakandan “aferin” almaya çalışmaktadır. Aslında bu ifadeler, PKK’nın Türk milliyetçiliğine ve şövenizmine hizmet etmekten başka bir başarısı olmadığının dolaylı itirafından başka birşey değildir. Çünkü başbakan ve hükümeti, koyu dindar Kürt halkını ve Türkiye toplumunun entellektüel anlamda en geri kesimlerini saflarına çekebilmek amacıyla dini bir söylemi ön plana çıkartırlarken, aslında, kozmopolitizm ile iç içe geçmiş en gerici biçimsel bir “milliyetçiliği”, biçimsel bir “Türk-İslam sentezini” temsil etmektedir. Bölgede daha farklı görünümlerle NATO’nun politikalarını yürütmeye olanak yoktur...

 

Onlar, başbakan ve ekibi, yukarıda özetlenmiş olan rollerinde MHP’nin pabucunu çoktan dama atmışlardır. Verdiği bu sahte görünüm ile AKP, MHP’nin oylarını da almaktadırlar... NATO’nun gizli ordularını, “kontragerilla” veya “derin devlet” denen gücü emrine almış olan başbakanın, gerçekten inanmış bir dinci ve demokratik çizgide biri olabilmesine olanak yoktur. Gerçek iç ve dış bağlantılar, partilerin ve kişilerin politik çizgilerini belirler... Bu nedenle, başbakana yaltaklanan PKK’nın ve teslimiyeti “barış” olarak sunan, gerçekte ne yaptıkları belli olmayan birtakım sözde Kürt önderlerinin bir kez daha kendi halklarına bilerek veya bilmeyerek ihanet etmekte oldukları rahatca söylenebilir. Şüphesiz bu gelişme, PKK’nın ve Kürtlerin desteği ile başbakanın yükselişi, “başkanlık sistemi” ile tüm gücü eline geçirişi, aynı zamanda Türk halkına, Türkiye’nin tüm halklarına, tüm demokratik süreçlere ihanet olacaktır... Ne diyelim, “AKP-PKK işbirliği hayırlı olsun”mu, diyelim  ama, kimler için? Başbakan’ın ve NATO’nun bölgedeki yeni tezgahları için “hayırlı” olsun...

 

Cümlenin kendisinden de anlaşılacağı gibi, “barışcı mücadele yöntemlerini seçmek”, teslim olmak anlamına gelmemektedir. Böylesi, barışcı mücadele yöntemleri, Kürt toplumunun haklı demokratik ve politik taleplerine yığınsal desteği arttıracağı gibi, uluslararası kamuoyunda da Kürt halkına desteği güçlendirecektir. Diğer yandan aynı barışcı yöntem, en genel anlamda Türkiye’de verilen demokratik savaşıma güç katacak, militarist faşist baskılar için kullanılan demagojik sahte “terör gerekçeleri”nin önünü kesecektir. Barışcı yöntemler, gizli servislerin terör gurupçuklarını kullanarak halkın yararlarına karşı yapmaya çalıştıkları toplumsal-politik manipülasyonların (yönlendirmelerin) önemli ölçüde önlenebilmelerine, halk yığınlarının kendi yararları yönünde daha kolay bilinçlendirilebilmelerine yardımcı olacaktır... Şiddet kolaydır ve korkutur ama, zor ve yararlı olan, sabırla siyasi gerçekleri açıklayabilmek ve yaşamlarından zaten şikayetci olan geniş halk yığınlarını kendi yararları yönünde örgütleyebilmektir...

 

“Şiddet kolaydır” derken, başbakanın söylediği gibi, “savaş kolaydır, zor olan barıştır” gibisinden bir yalanı tekrarlamıyorum. Kolay olan, sağa sola bomba koymak, banka soymak, kentlerde pusuda insan vurmak gibi işlerdir, halkın demokratik ve politik mücadelerine zararlı bu tip işlerdir ve böylesi insanların kendi yararları yönünde bilinçlenmelerine yardımcı olmadığı gibi, haklı demokratik mücadelelerin önlerinin kesilmesine yardımcı olur. Kısacası, “kolay olma” ifadesi ile sıradan terörü kastediyorum... Savaş ise insan soyunun en zor, en üzüntü verici işidir ve bunu yaşamadan bir ölçüde anlayabilmek için bazı önemli edebi yapıtları okumanın yararı olabilir. Örneğin, büyük Fransız işci yazarı Henri Barbusse’nin (1873- 1935) I. Dünya Savaşı’nı anlatan ve türkçeye “Ateş” adıyla çevrilen “Le Feu” (“Ateş Altında”) adlı romanını okumak, savaşın zorluğunu ve korkunçluğunu anlamaya yardımcı olabilir. Lafı uzatmamak için bu en mükemmel örnekle yetiniyorum ama, sanırım, CNN televizyonunun bir magazin programı havasında verdiği Bağdat’a yönelik bombardımanlar, I. Körfez Savaşı denen olayda ve daha sonra Irak’ın işgali sırasında yaşananlar, ve daha birçok gelişme, savaşın insan soyu açısından zorluğunu ve korkunçluğunu anlamaya yardımcı olmuştur. Diğer yandan, dağdaki PKK militanlarının yaşamları ve bunlara karşı savaşanların işleri, yine en zor, en yıpratıcı olanlardandır... Kolay ve akıllıca olan, sorunları barışcı yöntemlerle çözebilmektir, insan yaşamını kolaylaştıran ve güzelleştiren barıştır. “Barış” için sahte çağrılar yaparken, “kolay olan savaştır” demek, insanları bir kez daha aldatmaktan ve sanki bilinçsizce savaş kışkırtıcılığı yapmaktan başka birşey değildir...

 

Barışcı bir mücadele yolu seçimi, Kürt halkının, silaha sarılmış olanların kendi özgür iradeleri ile yapıldığı zaman, şiddetin yerine yığınsal barışcı mücadele yöntemleri ikame edildiği zaman, olumlu bir geleceğe yürünebilir, demokratik süreçlerin gelişmesine yardımcı olunabilir. Aksi taktirde, zaten bedenen ve ruhen tuksak alınmış biri ile yapılacak sözde görüşmelerle; demokratik denetimin, parlementonun denetiminin tamamen dışında gizli servisler eliyle gerçekleşecek olan karanlık ilişkiler ve hilelerle gerçekleşecek olan bir “barış” değil, sadece “barış” adı altında teslimiyetin biçiminin belirlenmesi olur. Böylesi, bu biçimde sağlanabilecek kısa süreli bir sessizlik, belki başbakanın “başkanlık sistemi” hesaplarını kolaylaştırır ama, gelecekte daha büyük toplumsal trajedilerin sahnelenmesine yolaçar...

 

Sözkonusu servislerin İmralı’da yaşamakta olan tutsaklarına verdikleri gizli direktiflerle sağlanacak olan hileli bir silah bıraktırma, herhangi bir çözüme ve demokratik sürece hizmet etmeyecektir. Şüphesiz silahların susması Kürt ve Türk halkları için sonderece olumludur ama, böyle birşey halkın, TBMM’nin tamamen bilgisi dahilinde ve hedefleri açık olarak yapılırsa, kalıcı olumlu sonuçlara ulaşabilir. Kapalı kapılar ardında sağlanacak hileli bir susuşun ardından gelecek olanlar, Kürt ve Türk toplumlarının kaderlerini olumsuz yönde etkileyebilecektir. Hile ve ihanetlerle sağlanmış geçici susuşun Kürt toplumunda yaratacağı moral çöküntüsü ve bununla birlikte gelecek “başkanlı sistemi” tezgahının başarısı, sonuçta, toplumsal anlamda gerçek pozitif bir değişikliğe ve özgürlüklere yolaçmayacaktır...

 

Aynı tezgahın bir parçası olarak -Irak’ın bütünlüğünü bozacak biçimde- Barzani’nin egemenlik alanını Ankara ile bağlamak ise, bölgedeki gerilimin zirveye çıkmasına, yeni bir biçim alarak başlamış olan “soğuk savaş”ın tırmanmasına, demokratik süreçlerin çok daha ağır darbeler yemesine neden olacaktır. PKK’nın Türkiye’de eylemsizliği ve kontrollu yeni bir biçime sokulması, NATO’nun bölgesel egemenlik hesaplarından, bölgedeki devletlerin birkısmını birbirlerine karşı kışkırtma hesaplarından ayrı düşünülemez... PKK’nın başka bir biçime sokulması derken, “barışın getirilmesi” yalanı ile sürdürülen operasyonun başarısı halinde, bölünebilecek ve Türkiye’den önemli ölçüde çekilebilecek olan bir PKK’nın, aynı adla veya başka adlarla NATO’nun, ABD’nin ve İsrail’in kontrolunda İran’a karşı kullanılmak isteneceğini anlatmaya çalışıyorum. Çünkü, bölgede, köktendinci “İslamcı” guruplarla veya vaktiyle Kosova’da yapılmış olduğu gibi ekstremist “sol” guruplarla ve diğer çeşitli aygıtlarla sürekli savaşı kışkırtan, Türkiye’de Malatya’ya yerleştirmiş olduğu radar ve ayrıca Patriot füzeleri ile bir savaşa hazırlanmakta olduğunu hissettiren ABD’nin, PKK gibi hazır silahlı bir gücü, Avrupa ülkelerinde de güçlü ekonomik bağları olan bir silahlı gücü toptan dağıtmak istemesi akla aykırıdır. ABD’nin ve CIA gibi servislerin şimdiye dek dünyanın değişik köşelerinde uygulamış olduğu politikalara bakarak, yapılan baskılarla çaresizliğe sürüklenen PKK’nın, ABD ve İsrail tarafından tam bir kontrol altına alınarak İran’a veya başka bölge yönetimlerine karşı bir şantaj aracı olarak, rahatsız edici bir unsur olarak kullanılabileceğini rahatca söyleyebiliriz. Şüphesiz böyle bir gücün ABD ve İsrail tarafından bölgede korunması, gerekirse aynı gücün ileride, koşullar uygun olursa, Türkiye’ye karşı da kullanılabileceği anlamına da gelir... Kısacası, yapılmakta olan operasyonun “barış”la değil ama, hazırlanan yeni çatışmalarla, ve artarak gelmekte olan bölgesel gerilim sürecinde “başkanlık sistemi” tezgahı ile yönetimim tüm iplerinin sadık bir ortağa, günümüzün başbakanına teslim edilmesi ile yakın bağı vardır...

 

Şanghay (Shanghai) İşbirliği Örgütü ve Rusya Federasyonu ile yakınlığı olan “Şia ekseni”ne karşı bölgenin ortaçağ kalıntısı monarşilerinden, Sünni Kürtler’den ve Türkiye’den oluşan bir cephe oluşturarak savaş kışkırtıcılığı yapma hesabı ile, PKK’nın Türkiye’den çıkartılarak ABD-İsrail kontrolunda İran’a ve müttefiklerine karşı yöneltilmesi hesabı, birbirlerinden ayrı düşünülemez. Burada, “Şia ekseni” denen gücü kayırdığım, veya bir diğerini koruduğum anlamı çıkartmaya çalışmak, metinde yazılanları anlamamış olmak olur. Bunların tümü de, bu satırları kaleme alanın dünya görüşünün karşısındadırlar ama, bunlar arasında kışkırtılan bir savaşta yine bu satırları yazanın dünya görüşünün ve tüm insani değerlerin karşısındadır. Onbinlerce, belki milyonlarca bilinçsiz ve çoğu masum insanın yaşamına, sakatlanmasına ve hesapsız maddi kayba neden olabilecek bu tip bir savaş, sadece ve sadece birtakım uluslarüstü tekellerin, askeri-endüstri komplekslerin, fosil enerji tekellerinin ve yıkımın ardından yeniden kuruluşun ihalesini alacak tekellerin ve Beyaz Saray’ın ve ABD'nin Avrupalı müttefiklerinin işlerine yarayacaktır sadece. Emperyalist merkezlerde yaşanmakta olan ekonomik kriz de, bu tip hainane politikaları motive etmektedir... Barış ise, tüm Ortadoğu ülkelerinde daha insancıl ve daha demokratik yapıların gelişine, bölge insanlarının refahına hizmet edecektir. “Demokratik” NATO ve NATO’nun ipine sımsıkı sarılmış olduğu gözlenen Türkiye’nin “demokrasi” ve “barış” havarisi maskeli başbakanı, gerçekte bölgesel barışın karşısında yeralmakta, “şeytanlık” ile suçladığı bölgesel hasımlarından çok daha fazla şeytanın, Mephistophales’in emrinde çehennemine doğru yürümektedir...

 

Sonuçta, devamı daha büyük çatışmalara gebe böyle hileli bir “barış”, sadece ve sadece iktidar partisine ve o partinin başındaki kişinin “başkanlık” düşlerine ve NATO’nun bölgesel hesaplarına hizmet edecektir. Zaten başbakanın bu konudaki acelesi, “ulusal önder” (fürhrer) olma düşlerini bir an önce yaşama geçirebilmek içindir. O, böyle bir gelişme için “zehir içmeye bile hazırdır”...

 

Ekibi ile birlikte yalan söylemekte, gündem değiştirmekte, toplumsal manipülasyonlar yapmakta sonderece usta olan başbakan, “führeh” olma heveslisi bu politikacı, “Türkiye’ye ‘barış’ getirmiş olduğu” yalanına sarılarak istediği anayasayı kolayca kabulettirebilecek, ülkeye başkanlık sistemini getirerek “ikinci Atatürk” rolünde, hatta O’nu da aşmış rollerde, “ulusal önder” (führer) unvanıyla mümkün olduğunca uzun süre ülkenin başına bela olacaktır. Yakın zamana dek “Kürt sorunu yoktur, Kürt vatandaşlarımın sorunları vardır” teranesini, nağmesini dilinden düşürmeyen başbakan, son günlerde “İmralı süreci” ifadesini terkederek, “çözüm süreci”nden sözetmeye, İmralı’da yaşayan tutsak ile MİT arasında yapılan sözleşmelerle “Kürt sorunu”nun “kökten çözüleceği” imajını yaratmaya başlamıştır. Başbakanın ve yakın çevresinin “çözüm süreci” olarak adlandırmaya başladıkları tezgahın hızla bitirilmesi konusundaki telaşları; “şimdi tam zamanı, şimdi olursa olur, yoksa çok zor olur” gibisinden gürültüleri; onyıllardır umursanmamış, reddedilmiş sorunun birden çözülecekmiş havasına sokulması, “başkanlık sistemi” denen şeyin gündemde olmasından, Irak’ın kuzeyine yönelik hesaplardan ve ayrıca NATO’nun yeni bölgesel planlarından ayrı ele alınamaz. Bu telaş, Batılı yöneticilerin, son olarak Federal Almanya başbakanın Türkiye ve Patriot ziyaretlerinden, ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı’nın yakın günlerde Türkiye’ye gelecek olmasından, Türkiye’nin güneydoğusuna Patriot füzelerini yerleştiren NATO’nun bölgesel hesaplarından ayrı düşünülemez... Değişik “sol” gurupları ve Kürt örgütlerini provoke edebilmek amacıyla PKK kurdurtulup alana sürülürken kullanılmış ve sonra elden kaçırılmış olan kişi, Türkiye’ye teslim edildikten sonra, şimdi de PKK’nın Türkiye içindeki yapısının parçalanıp teslim alınması, bu örgüte NATO denetiminde yeni bir biçim verilmesi amacıyla kullanılmaktadır. PKK’nın kurucusu olan kişi ile birlikte yürütülen tezgahın başarısının yaratacağı rüzgarla “başkanlık” gemisinin yelkenlerinin şişirilmesi, ne Kürt halkının, ne Türk halkının ve ne de bölge halklarının işlerine yarayacaktır...

 

Bu satırları yazanın görebildiği gerçeğe göre, demokratik denetimin tamamen dışında gizli servislerce ve bunlara yaranma konusunda yarışan bir-iki Kürt saylavın omuz vermesi ile yürütülen “İmralı süreci” veya “çözüm süreci” adlı karanlık tezgah başarıya ulaşırsa eğer, Türkiye’de demokratik süreçler gelişmeyecek, sadece ve sadece başbakan “başkanlık” düşüne ve Irak’ın kuzeyi ile ilgili hesaplarına, NATO ile ortak hesaplarına bir adım daha yaklaşmış olacaktır... Başbakanın operasyonu başarıya ulaşırsa eğer, tüm diktatörlükler, tüm belalar gibi bu gelmekte olan beladan da muhtemelen sonderece acı olaylar yaşanarak kurtulma olasılığı olabilecektir...

 

Elbette PKK’nın silahlarını bırakarak yığınsal barışcı demokratik mücadele yöntemlerini seçmesi en akıllıca ve doğru olandır. Barışcı yöntemler, hem tüm Türkiye halkları için, hem Türk halkı için, hem de Kürtler için en yararlı olandır. Fakat böyle bir gelişme kapalı kapılar ardında yapılan karanlık alışverişlerle, halklara ihanetle gerçekleşemez. Gerçek kalıcı bir barış, ancak tüm toplumun gözü önünde sağlanabilir...

 

Yusuf Küpeli

 

24 Şubat 2013

 

http://www.sinbad.nu/