Yusuf Küpeli, Yasir Arafat için farklı bir anma yazısı

 

Metne başlamadan önce kısa bir açıklama

 

Ortadoğu’da fedayi harekatı ve Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe

1-     Arap dünyasında fedeyi harekatının başlayışı

2-     İlk fedayi örgütleri ve Arap rejimlerinin bu örgütlenmelere karşı tavırları

3-     Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe’nin doğuşu, politikası, eğitimi ve fedayi harekatı üzerine etkileri

4-     Fedayi harekatı Filipinler’de yaşanmış olan Hukbalahap, ve ayrıca diğer Asya ülkelerinde olanlara, Orta ve Latin Amerika gerilla hareketlerine pek benzemez.

 

Metne başlamadan önce kısa bir açıklama:

 

Aydınlık dergisinin Mayıs 1970 sayısında ”a. kerim” imzası ile yayınlanmış olan aşağıdaki metin bana aittir. Sözkonus takma adı ben kendim koymadım veya bu benim Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe- DFLP içindeki adım da değildir... Yazı basılırken Ankara Merkez Cezaevi’nde olduğum için, dergiyi düzenleyen Vahap Erdoğdu, başıma daha fazla dert açılmaması için bana böyle bir ad vermiştir... Sözkonusu Filistin örgütü içindeki adım ve soyadım “kemale ermiş ihtiyar” anlamına gelen Arapça iki sözcüktü ve bunları da ben seçmemiştim. Onlar kendiliklerinden böyle kaydetmişlerdi.

 

Aydınlık’ta basılmış olan yazıda, katılmış olduğum örgütün adı sürekli olarak “Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi” olarak geçmektedir. Bu biraz hatalı bir ifade tarzı olduğu için aşağıdaki dili düzeltilmiş metinde aynı ad Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe olarak doğru biçimiyle yeralmaktadır. Sadece bu pek önemli olmayan yanlışı değil, daha birçok cümenin dilini düzelttim. Buna karşın metnin özüne kesinlikle dokunmadım... Eklemeler parantez içinde ve altlarına günün tarihi konarak yapılmıştır. Tekrar niteliğindeki veya yararsız birkaç cümle de aşağıdaki metinde yeralmamıştır.

 

Günümüzde böyle bir metni kaleme almaya kalkışsam, günah keçisi rolünde sürekli “küçük burjuva” sözcüğünü bu ölçüde sık olarak kullanmazdım. Ayrıca diğer bazı başka keskin ifade biçimlerini kullanmazdım; daha ayrıntılı ve anlaşılır sınıf analizleri yapmaya çalışırdım. Aslında tüm sözkonusu ifadeler bir ölçüde bilgi yetersizliğinden kaynaklanmaktadırlar ama, metinde yine de öğretici bir yan olduğu kanısındayım. Kısacası, aşağıdakinin okunmaya değer bir yazı olduğunu sanıyorum.

 

Aslında Filistin halkının haklı savaşımı ile ilgili ilk bilgilerimi Yahudi asıllı bir Fransız istatistik profösöründen aldım... Bu iyi kalpli insanı sıcak bir 1966 yazında Ankara’da tanıdım. Uzun bir geziden dönüyordu ve O’nun için çok ucuz olan SBF yurdunda kalırken cüzdanının yitirmişti. Sıradan bir işçi sandığım bu insana yardımcı olmaya çalıştım ve aramızda sıcak bir dostluk oluştu. İleride, yardımcı olmaya çalıştığım kişinin istatistik profösörü olduğunu öğrenecektim... Adını şu sırada hatırlayamadığım bu kişi Yahudi asıllıydı ama, kafa olarak, düşünce yapısı olarak birçok gerçek aydın “Yahudi” gibi Yahudi değildi. Filistin halkının savaşımını kesinlikle haklı buluyor ve yürekten destekliyordu...

 

İlk ilişkimi Yasir Arafat’ın önderliğindeki Al Fatah örgütü ile kurmuştum ve onlara katılmak üzereydim. Fakat aynı günlerde faşistlerin üniversitelere ve üniversite yurtlarına yönelik saldırıları gelişecekti ve öne atılmak zorunda kalacaktım. Sonuçta, kendi özel bir istemim olmadan FKF başkanlığına gelecek ve Fistin’e gidişimi bir yıl erteleyecektim.

 

Aynı yıl, 1969 yazı başlarken aralarında caza yasasının 141. ve 142. maddelerininde olduğu onlarca ve onlarca iddia ile aranmaktaydım. Yaklaşık 3- 4 bin kadar öğrenciye Ankara’nın merkezindeki TUSLOG’u bastırtmış olmam nedeniyle “iki dost devletin arasını bozmaya, Türkiye ile ABD arasında savaş çıkartmaya teşebbüs” iddiaları ile de ayrıca aranmaktaydım... Deniz Gezmiş’de Ankara’ya gelmişti ve birlikte Filistin’e gitmeye karar verdik... Deniz, Cihan, İstanbul’dan iki arkadaşları daha ve ben birlikte yola çıktık. Kılavuzluğumuzu onların İstanbul’dan tanıdığı Abu Süleyman takma adlı iyi yürekli Suriyeli genç bir arkadaş yaptı. Abu Süleyman’ın eksik bilgileri nedeniyle iki gün Halep’te, 10 gün kadar da Şam’da bir askeri garnizonun içinde hapis kaldık... Abu Süleyman bizleri üyesi olduğu Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe’ye götürdü.

 

Diğer yol arkadaşlarım bir ay kadar süren eğitimin hemen ardından Türkiye’ye döndüler. Bazılarının bu eğitimi de tam aldıklarını söylemem zor olur... Zaten gidiş motivasyonlarımız farklı idi. Ben sürekli kalmak için oraya gitmiştim ve kendime göre haklı mantıki ve moral nedenlerim vardı...

 

Aslında elimde olmayan nedenlerle Türkiye’de ünlenmiştim ve çevremdeki insanlar benden onlara önderlik etmemi bekliyorlardı. Ben ise bu role hazır olmadığım kanısındaydım ve bana vehmedilen özelliklerden rahatsızlık duyuyordu. Yanlış yapacağımdan ve insanlara zarar vereceğimden korkuyordum. O güne dek gençlik eylemlerinde hiç yenilmemiştim ve hareket hızla büyümüştü ama, ilerisini, neler yapılması gerektiğini net olarak göremediğim kanısındaydım. Başka bazı kariyerist kişi gibi “önder” rolü oynayamazdım. Birtakım genç arkadaşlarım dışında benden yaşlı olanlara sevgi ve saygı duyguları taşımıyordum- Sadece Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın dürüstlüğüne ve çalışkanlığına sonderece büyük saygı duyduğunu söylemeliyim.

 

Benden yaşlı olanların peşine takılarak herhangi biryere varılamayacağı kanısına aslında 1965 yılında varmıştım... Kısacası Türkiye için yakın geleceği aydınlık görmüyordum. Diğer yandan, haksızlıklara duyduğum öfke, güzel bir geleceğe duyduğum inanç herşeyi terkedip kendi işime bakmamı engelleyecek kadar derindi, dipsiz bir kuyu gibiydi. Bu nedenle -geçici olarak- haksızlıklara yönelik bir başka kavga alanına gitmeyi, orada enerjimi dürüstce doğru biçimde değerlendirmeyi ve sağ kalacak olursam ve bana gerek duyulduğunu anlarsam deneyimli bir asker olarak yurduma dönmeyi düşünmüştüm. Çünkü halen kendimi bir asker gibi görüyordum... Kıscası, bir Filistin örgütüne katılışımın serüvencilikle, kendini deneme duygularıyla veya “şiddet özlemi” gibi hastalıklı duygularla uzaktan yakından alakası yoktur ve olamazda.

 

Aslında, daha önce Kuleli Askeri Lisesi ve Kara Harb Okulu öğrenciliği yapmış olduğum için, askeri konulardaki bazı teorik ve pratik bilgilerimin bizleri eğitenlerin birçoğunun sahipoldukları bilgilerden fazla olduğunu hemen farketmiştim ama, onların hiçbirine bilgiçlik taslamaya, iddalaşmaya, böbürlenmeye kalkışmadım. Sıradan bir er, fedayi olarak disiplinlerine tam uydum, emredilen herşeyi eksiksiz yaptım ve yeni şeyler öğrenmeye çalıştım. Filistinlilerle, Araplarla aramda en ufacık bir uyumsuzluk, çekişme, sevgisizlik olmadı. Sanırım beni sevdiler ve bana güvendiler... Ben de onları sevdiğimi rahatca söyleyebilirim... Örgütün önderi Naif Hawetme ile üç kez karşılaştım. İlişkilerinde sonderece kibar davranan bu insanın diplomat yapılı ve çok zeki olduğu kanısına vardım.

 

Arap köylüleri beni ilk bakışta bir Batılı sanıyorlardı ve Türk olduğumu öğrenince şaşırıyorlar ve seviniyorlardı... Bilgilerini göstermek için hemen Abdülhamit’ten sözetmeye başlıyorlardı ve -almış olduğum eğitim nedeniyle- bu kez ben sıkılıyordum ama, hiçbir tepki vermiyordum... Ürdün’ün dağlık arazisinde kaldığım savaş kampının yakınında eşşekle taş çeken sağlam yapılı bir ihtiyarla karşılaştım birgün. Elleri, parmakları yaralıydı, kan içindeydi. Kamptaki ilkyardım kutusunu alıp yaralarını temizledim ve ilaçlayıp sardım. Benimle arapça konuşunca, arapça olarak, arapça bilmediğimi söyledim. Türk olduğumu öğrenen ihtiyar, birden gayet güzel bir türkçe ile konuşmaya başladı. Meğerse -tam batarken- 12 yıl Osmanlı ordusunda askerli yapmış, cepheden cepheye koşmuş. Yaşamış olduklarından şikayetçi değildi ve bir Türkle karşılaşmak O’nu çok sevindirmişti. Ve bu ihtiyar 90 yaşını çoktan aşmıştı. Müthiş duygulanmıştım...

 

Son anlattığım olayın üzerinden kısa bir süre geçtikten sonra Kıbrıs radyosunda tesadüfen Taylan Özgür’ün öldürüldüğü haberini dinledim. Oradaki varlığım dördüncü ayına yaklaşmaktaydı ve ilk kez Türkiye’den bir haber alıyordum. Birden özlemim depreşti ve gidip haberleşme ağı oluşturarak geri dönmeye karar verdim. Örgütten bir ay için izin aldım ve Suriyeli bir şöförün yardımıyla Kilis kapısından imam rolünde Türkiye’ye girdim. Ardından yanlış ilişkiler kurup işleri karıştırdım... Tam dönerken yakalanıp hapse atıldım ve böylece yaşamımın akışı yeniden değişmiş olduğu için, ileride Ürdün’de yaşanacak olan “Kara Eylül” olayının dışında kaldım...

 

Yukarıda ve aşağıda anlatılanlar Filistinliler ile yaşamış olduğum serüvenin çok az birkısmıdır. Kendimi hep onlardan biri olarak hissettim ve onlara karşı borçluluk duygusu taşıdım. Sonuçta, Yasir Arafat’ın ölümünü biraz farklı biçimde, 1970 yılında kaleme alınmış aşağıdaki yazı ile anmaya karar verdim. Aslında Filistin ve Filistin halkının savaşımı hakkında çok daha zengin bilgiler veren bir metni kaleme almak isterdim ama, buna hemen vaktim olmadı. Umarım, relatif daha bilgilendirici bir yazıyı ileride hazırlayıp Sinbad’a yerleştireceğim... Aynı yıl basılmış olan Aydınlık dergilerinde Filistin ile ilgili imzasız bir yazım daha var ve bunu da diğer yazmayı planladığım metinle birlikte sayfaya yerleştireceğimi sanıyorum.

 

Vaktiniz olusa aşağıdaki metni okumanızı dilerim.

 

Yusuf Küpeli yusuf@comhem.se

19 Kasım 2004

 

 

Ortadoğu’da fedayi harekatı ve Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe

 

(Aydınlık Sosyalist Dergi, Mayıs 1970, sayı: 19, sayfa: 86- 96)

 

a.     kerim (Yusuf Küpeli)

 

“Ölü Deniz”in yapışkan çölünde, yedi kat yerin altında yeşil bir hayat damarı gibi uzanan Şeria’nın kıyılarında esen yakıcı rüzgarlar, hafif otomatiklerden kurulu bir orkestranın eşliğinde Arap proletaryasının gittikçe gürleşen sesini bütün Ortadoğu’ya yayıyorlar. Arap proletaryasının öz örgütü olma yolundaki Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe anti- emperyalist mücadele içinde hızla gelişiyor.

 

1-     Arap dünyasında fedayi harekatının başlayışı

 

Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’daki en sadık ortağı İsrail, askeri stratejik açıdan “iç hat” durumundadır ve bu nedenle 1967 savaşında ilk darbesini en güçlü rakibi Mısır’a vurmuştur. Üstün vurucu güce sahip İsrail hava kuvvetleri radar boşluklarından yararlanarak, 5 Haziran günü Mısır hava kuvvetlerini yerdeyken tahrip etmiştir. Çok cepheli savaşın İsrail açısından siklet merkezini oluşturan Sina çölünde hava desteğinden mahrum kalan Mısır orduları çabucak çözülmüşlerdir. İsrail orduları üstün hava desteğinin yardımıyla kolayca Süveyş kanalına dek ilerlemişlerdir.

 

Yine 5 Haziran günü Ürdün cephesinde de İsrail orduları herhangi bir direnişle karşılaşmadan Şeria kıyılarına dek gelmişlerdir. Emperyalizmin adamı olan Kıral Hüseyin’in emrindeki Ürdün orduları -aldıkları emre uyarak- savaşmamışlardır. Hiç yorulmadan Şeria kıyılarına dek gelip duran İsrail orduları, tahkimatlarını tamamlayıp, güçlerinin büyük kısmını rahatca Suriye cephesine kaydırmışlardır.

 

Suriye’de iktidarda olan anti- emperyalist küçük burjuva diktası, bir askeri darbe ile devrilebileceği korkusu içinde kuvvetlerinin asıl çoğunluğunu cepheye sürmemiştir. Bunları, başken Şam ve çevresinde atıl vaziyette tutmuştur. Sonuçta, stratejik bakımdan çok önemli ve aslında kolay korunabilecek ormanlık Golan tepeleri İsrail orduları tarafından 7 Haziran günü rahatca zaptedilmiştir.

 

Aynışekilde iktidarını koruma kaygusu içinde olan ve fazladan Barzani harekatı ile uğraşmak zorunda kalan Irak küçük burjuva diktası da savaşa diğer Arap devletlerinin yanında gerektiği gibi girememiştir.

 

Emperyalizmin kontrolu altındaki Lübnan, Suudi Arabistan, Kuveyt Şeyhliği gibi halkı Arap devletlerin yöneticileri, halklarında uyanabilecek güçlü bir anti- emperyalist bilincin korkusuyla biryandan savaşan Arap devletlerini destekliyormuş gibi gözükmeye çalışırlarken, diğer yandan asıl ortakları Amerikan emperyalistleri ve ABD’nin diğer ortağı İsrail ile tüm ilişkilerini sürdürmüşlerdir.

 

Emekçi Arap halklarının kendi sınıf örgütlerini kurmalarını engelleyen, halkın silahlanmasından korkan ve ideolojik yetersizlikleri nedeniyle safları emperyalizmin ajanlarına sürekli açık olan küçük burjuva diktaları karşısında İsrail kolay bir zafer kazanmıştır. Emperyalist İsrail devleti, altı gün içinde hedefine ulaşmıştır. İsrail’in bu başarısında, Ürdün, Lübnan, Suudi Arabistan, Kuveyt gibi emperyalizmin kontrolundaki devletlerin yöneticilerinin Arap halklarını sırtlarından bıçaklamalarının büyük payı vardır. (Buraya İsrail hava kuvvetlerinin Akdeniz’de seyreden ABD Altıncı Filosu’nden aldığı önemli teknik yardımı eklemek gerekir.- Yusuf Küpeli, 19 Kasım 2004)

 

Emperyalizmin kontrolu altındaki basın, -işbirlikçi- Kıral Hüseyin’in emrindeki Ürdün ordularının “Altıgün Savaşı” boyunca kahramanca çarpışarak ve büyük kayıplar vererek geri çekildiği yalanını yaymıştır. Bundan amaç, dünya kamuoyunu yanıltmak, Arap halklarının sırtlarından nasıl hançerlenmiş olduklarını gizlemekti. Sonuçta bu küçükburjuva diktatörlüklerinin İsrail karşısındaki başarısızlıkları, çok uzun yıllardır ezilip sömürülen, kendi özkültürleri unutturulmaya çalışılan, sömürülüp horlanmayı günlük yaşamın ayrılmaz parçalarındanmış gibi görmeye alışan ve aslında ezilen diğer dünya halklarından pek farkları olmayan Arap halklarının “korkaklıkları”nın, “aptallıklarının” bir ürünüymüş gibi dünyaya ilanedilmiştir. Emekçi Arap halklarının “korkaklıkları”, “aptallıkları” üzerine -ırkçı içerikli- sürüyle iğrenç sulu espiriler uydurulmuştur. Faşist İsrail ordusunun milyonlarca Filistinli Arabı yerlerinden yurtlarından çırılçıplak nasıl kovaladığı, kaçmaları için onlara ne tip işkenceler yaptığı sürekli gizlenmiştir. Emekçi Arap halkları “vahşi”, “saldırgan”, İsrail halkını “toptan yoketmeye” and içmiş “barbarlar” gibi gösterilmiştir. Yapılan propogandaya göre, İsrail orduları sevimli, mecbur olduğu için savaşan güçlerdir(!)

 

Şeria’nın aktığı deniz seviyesinden 300- 390 metre kadar aşağıdaki büyük çukurun kıyılarında/ başlangıcında, hurma, incir, nar ağaçlarıyla süslü verimli topraklarda, insanların yaşadığı sürüyle köy ve kasaba vardı. Yirmibin kişilik nüfusuyla Kerami bunlardan biriydi. Savaşmayan Ürdün ordusu karşısında İsrail güçleri rahatça ilerlerlerken, Kerami’nin düz damlarından birine yerleşmiş üç- beş vatansever, şikeli “savaşı”, oynanan tiyatroyu dürbünleriyle seyrediyorlardı. Sonunda İsrail tankları Şeria’nın karşı kıyısına geldiler, dizildiler, toplarını Ürdün ordusuna değil, Kerami’nin düz damlarına ve diğer kıyı köylerine doğrulttular ve ateşe başladılar.

 

Gözetleyenler çaresizdiler. İçlerinde yeşeren kini, öfkeyi kelimelerle ifade etmeleri olanaksızdı. Sessizce kasabayı terkettiler. Halk zaten çoktan kaçırılmıştı. Arap yurtseverleri artık ne küçükburjuva diktalarına, ne de savaşır gibi gözükürken halklarını sırtından bıçaklayan işbirlikçi hain yöneticilerine güvenebilirlerdi. Emekçi halklarını yeniden silahlandırmak ve teşkilatlandırmak gerekiyordu. Fedayi teşkilatları böylece doğmaya başladı.

 

Artık kerami bütünüyle bir moloz yığınıdır. Hurma, incir, nar ağaçları hastadır, kurumaya yüztutmuşlardır. Ve Ürdün tankları İsrail tankları karşısında halen suskundur.

 

(Bu satırları yazan kişi 1969 yazında hayalet kent Kerami’de üç gün kalmıştır. Tek tek tüm binaları isabet almış olan 20 bin nüfuslu Kerami’nin ve kıyıdaki diğer benzer yerleşim birimlerinin vurulmasının nedeni, İsrail’in buralardaki halkı kaçırarak gerillalara üs olmalarını engellemeye yöneliktir. Doğrudan doğruya sivil halk hedef alınmıştır ve şimdi aynı işin çok daha korkuncu Felluce’de yine aynı amaca yönelik olarak, halkı toptan kaçırtmak için Amerikan işgal ordusu tarafından tekrarlanmaktadır...

 

1970 yılında Ankara Merkez Cezaevi’nde yazılmış olan bu metnin yukarıdaki bölümüne ayrıca  şu kısa notu  eklemek  gerekir... AL- FATAH, Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi 1958 yılında Yasir Arafat/ Abu Ammar ve  Abu Cihad/ Halil El Kazir  tarafından kurulmuştur. Kuruluş 1963’de silahlı gerilla örgütlenmesine dönüşmüş ve 1964’de ilk askeri operasyonlarını başlatmıştır. Aynı yıl, 1964'de yaklaşık beş milyon Filistinliyi, değişik Filistin örgütlenmelerini birleştiren bir şemsiye kuruluş olarak PLO, Filistin Kurtuluş Örgütü doğmuştur. Yukarıda sözü edilen 1967 “Altıgün Savaşı” ile birlikte PLO içinde “demokratik ve layik bir Filistin devleti kurulması”  kararı alınmıştır...

 

Fistin’in Kurtuluşu İçin Halk Cephesi- PFLP ise 1967 “altı gün savaşı” nın hemen ardından Georges Habbash tarafından üç ayrı gurubun birleştirilmeleri ile şekillenmiştir. Ortodoks Hıristiyan Naif Hawetme’nin önderliğindeki sol bir gurup 1969’un ilk ayında George Habbash’ın liderliğindeki PFLP’den koparak aynı yılın  başında Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe- DFLP’yi kurmuştur. Bu satırları yazan kişi, Filistinli kılavuzun bu örgütten olması nedeniyle ve örgütün “komünist olduğu” bilgisine dayanarak DFLP’ye  katılmıştır...

 

Metnin başlarında yeralan “Kerami damlarından Şeria kıyısındaki İsrail ordusunun sivil hedeflere saldırısını gözleme”  ve “gerilla örgütlerinin doğuşu” ile ilgili anlatım, Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe- DFLP yöneticilerinden dinlenmiştir. Çünkü onlar kendi kuruluşlarını, içinden koptukları Fistin’in Kurtuluşu İçin Halk Cephesi- PFLP örgütünün kuruluşu ile başlatmaktadırlar ve asıl gerilla hareketinin başlangıcını da bana böyle yansıtmışlardır. Yoksa, yukarıda özetlediğim gibi ilk örgütlenmeler çok daha önce başlamıştır. Buna karşın, 1967 yılında Arap ülkelerinin İsrail karşısında uğramış oldukları ağır yenilginin Filistin örgütlerini ve bu fedayi örgütlenmelerinin yürüttüğü gerilla mücadelesini ön plana çıkarttığı inkaredilemez bir gerçektir...

 

Sonuçta, aralarındaki ayrılığa karşın hem PFLP ve hem de DFLP, her ikisi de Filistin Kurtuluş Örgütü- PLO’nun üyeleri olmuşlardır... Naif Hawetme’nin yönetimindeki DFLP, süreç içinde Troçkizmin etkilerinden koparak Sovyet ve Küba çizgisine yaklaşmıştır ve kuruluşundan itibaren sivil hedeflere yönelik şiddet eylemlerini kesinlikle reddettiği gibi, hiçbirzaman da anti- semitism yapmamıştır. - Yusuf Küpeli, 19 Kasım 2004)

 

2-     İlk fedayi örgütleri ve Arap rejimlerinin bu örgütlenmelere karşı tavırları

 

İl fedayi örgütleri, Al- Fatah, Saika (yıldırım), Filistin’in Kurtuluşu İçin Halk Cephesi ve diğerleri, küçük burjuvazinin alt kesimlerinden olan eski göçmenleri, öğrencileri, işçileri, yoksul köylüleri ve hiçbirşeyleri olmayan 1967 savaşı göçmenlerini örgütlemişlerdir. Üyelerine küçük guruplarla verilecek savaşın taktiklerini, piyade silahlarının kullanılmalarını, mayınların döşenip sökülmelerini, patlayıcı maddelerin özelliklerini ve bubi tuzaklarını öğretmişlerdir. Üyelerini fiziki dirençlerini arttıran ağır bir eğitimden geçirmişlerdir. İdeolojik eğitim yerine de milliyetci ve dini duyguları körüklemekle yetinmişlerdir. Filistin sorununun çözümlenebilmesi için -başlangıçta- ortak somut bir hedef koyamamışlardır.

 

Anti- emperyalist küçük burjuva rejimleri, aralarında önemli bir ideolojik fark olmaması nedenleriyle ve üzerinde denetim kurabilme amaçlarıyla, sözkonusu fedayi örgütlerine silah, cephane ve mali destek sağlamışlardır. Adamlarını destekledikleri örgütlerin içine sızdırmışlardır. Hatta bu Arap rejimleri kendi adamlarına bazı fedayi örgütleri kurdurtmuşlardır... Filistin örgütlerine başlangıçta en sempatik davranan Suriye olmuştur. Bunların Şam’da (Demaskus), Halep’te ve istedikleri diğer yerlerde bürolar açmalarına izin vermiştir. Filistin örgütleri Golan tepelerinin kıyılarında savaş kampları kurabilmişlerdir. Suriye, izin kağıtları ile birlikte fedayi hüviyetlerini pasaport gibi kabuletmiştir. Irak ise sadece Al- Fatah’in hüviyet kartlarına pasaport muamelesi yapmıştır. Mısır, para ve silah yardımı yapmasına karşın diğer imtiyazları tanımamıştır. Anılan devletler ve diğerleri, fedayi örgütlerini denetimleri altında tutabilmek ve iktidarlarını tehdit etmeyecek biçimde kalmalarını sağlamak için çaba sarfetmişlerdir.

 

Petrol karteli ARAMCO’dan paralar alan “Müslüman Kardeşler” örgütü Al- Fatah’ın yönetimine sızmıştır. Suudi Arabistan Al- Fatah örgütüne büyük mali yardımlar yapmıştır. Bu devletler, fedayi örgütlenmelerini yozlaştırmak, sadece İsrail’e yönelik bir politik şantajın manivelası olarak kullanmak ve Arap halkının bilincinde gelişmekte olan başkaldırının hedefi olmaktan kurtulmak için ellerinden geleni yapmışlardır. (Bunlar ozaman anlatılanlardır, diğer Filistinlilerden duyduklarımdır.- Yusuf Küpeli, 19 Kasım 2004).

 

Kendisini zayıf hisseden Ürdün yönetimi, devleti aleyhine politik faliyet yürütmemek kaydıyla bu örgütlere toprakları içinde eğitim ve savaş üsleri kurma izni vermiştir. (Ürdün Haşimi Kırallığı’nın o yıllarda yaklaşık 4 milyon olan  nüfusunun yarısını  filistinli göçmenler oluşturduğu için, yönetim hem kendisini tehlikede hissediyor ve hem de Filistin örgütlerinin  ülkede açık çalışmalarına  izin vermek zorunda kalıyordu... Ürdün’de nüfusun yarısı halen Filistinli göçmenlerden oluşmaktadır ve bilindiği gibi yeni Kıral Abdullah’ın eşi de Filistinlidir. Kıraliçe hoş bir hanımdır ve muhtemelen kıral eşine aşıktır ama, sözkonusu evliliğin politik bir yanı olduğunu düşünmemekte olanaksızdır- Yusuf Küpeli, 19 Kasım 2004). Aynen Suriye gibi Ürdün’de izin kağıtları ile birlikte fedayi hüviyetlerine pasaport muamelesi yapmıştır. Dağlık ve ormanlık Lübnan, ülkenin güneyinde fedayi savaş üsleri kurulmasını engelleyememiştir. Lübnan, başlangıçta izin kağıtları ile birlikte fedayi hüviyetlerine pasaport muamelesi yaptıysa da, daha sonraları bu hüviyetlerle yakaladıklarını hapse atmaya başlamıştır.

 

Fedayi örgütlerinin birkısmı sözkonusu Arap rejimlerinden aldıkları mali yardımlara karşılık önemli tavizler vermişlerdir. Gerici Arap rejimleri ile uzlaşır bir politika izlemişlerdir. Geniş halk kitlelerine gerici Arap rejimlerinin Amerikan ve İsrail rejimleri ile ortaklıklarını göstermekten kaçınmışlardır. Eylemlerini sadece İsrail’i hedef alan dar çerçeveli bir askeri harekatla sınırlamışlardır. Bitmeyen kişilik çatışmaları, değişik provokasyonlar, Arap rejimlerinin denetim kurma çabalarının sonucu olarak daha onlarca fedayi örgütlenmesi doğmuştur.

 

Başta Al- Fatah olmak üzere bu örgütlenmelerden birçoğu düzenli bir burjuva ordusunu andırırlar. Bunların maaşlı, rütbe işaretli subayları vardır. Sıradan militanlar dahi ayda on- onbeş Dinar (300- 450 TL) arasında aylık almaktadırlar. (O yıllarda Türkiye’de bir öğrenci bursu 250 TL idi ve sözkonusu ücretler Al- Fatah ve Suriye’nin himayesindeki Saika gibi örgütlenmeler içindir.- Yusuf Küpeli, 19 Kasım 2004). Bunların demokratik bir işleyişleri yoktur ve yöneticilerin militanlarla ilişkileri bir burjuva ordusunda olandan farklı değildir.

 

Sözkonusu örgütlenmeler içinde en zengin olanı, militanlarına en iyi giysileri, en mükemmel silahları, en güzel yemekleri, en yüksek ücreti verebileni ve en çok askeri operasyonu yaparak bunu reklam edebileni daha fazla büyüme şansına sahip olmaktadır. Geniş mali imkanlarıyla ve elindeki güçlü radyosuyla yukarıda söylenenleri en iyi yapabilen Al- Fatah olduğuna göre, şimdilik en çok büyüme şansına da bu örgüt sahiptir.

 

3-     Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe’nin doğuşu, politikası, eğitimi ve fedayi harekatı üzerine etkileri

 

Filistin’in Kurtuluşu İçin Halk Cephesi’nin içinde başlayan bir anlaşmazlığın ardından onbeş kadar devrimci 1969’un Ocak ayında örgütten ayrılmışlar ve Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe adlı örgütü kurmuşlardır. Eski arkadaşları Amman sokaklarında bu ayrılanların üzerlerine ateş açmışlardır. Diğer bazı fedayi örgütleri ve bazı Arap yönetimleri bunların İsrail’e karşı savaşmak amacıyla değil, “komünizm propogandası yapmak için kurulduklarını” yaymaya başlamışlardır. Sözkonusu propoganda da altı çizilen “komünizm” sözcüğü karalama amacıyla, İslami inançlara sahip halkın gözünde örgütü küçültme amacıyla kullanılmıştır.

 

Kurucular soğukkanlılıklarını bozmamışlardır... “Bunlar savaşmak istemiyor” yalanını yayanlar, aynı kişilerin başlangıçtan beri diğer fedayi örgütlerinin en ön saflarında yiğitçe çarpıştıklarını biliyorlardı... Bölgedeki diğer komünistlerin de katılımlarıyla cephe hızla güçlenmiştir Değişik kaynaklardan gelen militanlar hızla eğitilerek savaşa sürülmüşlerdir. Ardından başarılı operasyonlar yapılmış, şehitler verilmiş ve örgütün adı Arap dünyasında duyulmuştur. Sonuçta örgüt yedi- sekiz ay içerisinde en güçlü kuruluşlardan biri konumuna yükselmiştir. Ve aynı yıl diğer önemli fedayi örgütleri ile birlikte ortak komutanlığa, Filistin Kurtuluş Örgütü- PLO'ya katılmıştır. (1960’lı yılların sonuna doğru PLO veya türkçesi ile FKÖ içinde, Al- Fatah, Suriye himayesindeki Saika, Fistin’in Kurtuluşu İçin Halk Cephesi- PFLP, bu son anılandan kopan Fistin’in Kurtuluşu İçin Halk Cephesi- Genel Komutanlık, Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe- DFLP, Halk Mücadele Cephesi- PSF gibi tamamen farklı ideolojilere sahip örgütlenmeler bulunmaktaydı. Fatah’ın önderi Yasir Arafat 1969 yılında PLO’nun yönetim kurulu başkanlığına ve dolayısıyla Filistin ulusal hareketinin önderliğine seçilmiştir.- Yusuf Küpeli, 19 Kasım 2004).

 

Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe’nin yaşayıp gelişebilmesi, izlediği doğru cephe politikasının ürünü olmuştur. DFLP, militanlarını proleterya ideolojisiyle eğitmeye, onlara nihai hedeflerinin sınıfsız bir toplum olduğunu öğretmeye çalışırken, örgütsel bağımsızlığını zedelemeyecek biçimde dışındaki anti- emperyalist örgütlenmelere yönelik birleştirici bir politika izlemiştir. Geniş halk kitlelerine ve diğer fedayi örgütlerine, emperyalizme ve yerli ortaklarına karşı birleşmek gerektiği düşüncesini götürmüştür. Bunlar karşısında doğrudan sosyalist edebiyatı değil, anti- emperyalist söylemi öne çıkartmıştır. Diğer örgütlenmeleri onların azami, kendisinin asgari programı çerçevesinde birliğe zorlamıştır. Mücadele programının temel çizgisini, “Faşist İsrail devleti yenildikten sonra Arapların ve Yahudilerin birarada yaşayabilecekleri ve emperyalizm ile göbekbağı olmayan tüm sınıfların yönetimde temsiledilebilecekleri Demokratik Filistin Halk Cumhuriyeti” şiarıyla formüle etmiştir. Anlatıldığına göre, Kahire’de fedayi örgütleri arasında yapılan Eylül 1969 ortak toplantısında DFLP, “Yahudiler toptan yokedilmelidir” gibisinden saçma tezlere karşı yukarıdaki şiarını üç gün tavizsiz savunmuş ve ortak hedef olarak kabulettirmiştir. Kahire toplantısının kararlarından biri olarak kabuledilen sözkonusu hedef, DFLP’nin politik alandaki en önemli zaferlerinden biri olmuştur.

 

Arap hükümetleri diğer fedayi örgütlerine yaptıkları yardımları DFLP’ye yapmamışlardır. DFLP hiçbir dış ülkeden yardım almamıştır. Fedayi örgütlenmeleri içinde DFLP’ye en sempatik davrananı Suriye’nin himayesindeki Saika örgütü ve Arap hükümetleri içinde de Suriye yönetimi olmuştur. İlk silahlarının birkısmını Saika hediye etmişti. Örgüt, silahlarını, cephanesini, yiyeceğini, giyeceğini asıl olarak emekçi halktan topladığı yardımlarla ve değişik yöntemlerle kazandığı paralarla satınalıyordu.

 

(Aslında, DFLP’nin devletler düzeyinde yardım almadığı anlatımı bir ölçüde gerçeği ifade ediyor olabilir ama, bu, uluslararası bağları ve hiç  yardım almadıkları anlamına gelmez. Yazar o yıllardaki duygusallığı ve kendisini halen DFLP’nin bir üyesi gibi hissediyor olması nedenleriyle tüm gerçeği ifade etmekten kaçınmıştır. Adet olduğu üzere DFLP’yi biraz da idealize ederek anlatmıştır...

 

Kısacası DFLP,  belki diğer örgütler gibi olmasa da enternasyonal bağlara sahipti ve dışarıdan yardım almıştır. Örneğin, örgütün o yıllarda Troçkist Dördüncü Enternasyonal ile bağı vardı ve onlardan yardım alıyordu. Yazar, DFLP’ye katılırken bu bağdan habersizdi ve Troçkizme karşı olduğu için bu bağı 1970 yılında ifade etmekten sıkılmıştır... Ayrıca örgüt Arnavutluk ile bağ kurmuştu ama, yardım alıp almadığını bilemem...

 

Tüm bunların ötesinde ünlü Fransız aydını tarihci Gérard Chaliand’ın -diğer bazı Filistin örgütleri ile olduğu gibi- DFLP ile de özel sıkı bağları  vardı. Fransız askerlerinin çölde kullandıkları değerli botlardan koskoca bir depo dolusunu onlara hediye etmişti vs.. Bu satırları yazan, Türk halk şairi Karacaoğlan'a hayranlığını sık sık dilegetiren ve hatta Karacaoğlan'dan ezbere dizeler okuyabilen Gérard Chaliand ile Ürdün'de, savaş kampında, çadırda, yaklaşık bir saat konuşma şansına sahibolmuştur...

 

DFLP'nin Suriye devleti ile arasında sorun olmamıştır ve Suriye'den sınırlı ölçüde yardım aldığı söylenebilir. Daha önce de belirttiğim gibi DFLP, ileride Troçkizmden uzaklaşarak Sovyet ve Küba çizgisine yaklaşacaktır... Yine de o yıllarda fedayilerine maaş vermeyen, üyeliği tamamen gönüllülük esasına dayanan tek ögüt herhalde DFLP idi... Örneğin, Fatah ve benzer zengin örgütler tiryaki olan fedayilerine en pahalı Amerikan sigaralarını bedava dağıtırlarken, DFLP piyasadaki en ucuz sigaradan yarım paket verebiliyordu ancak vs..- Yusuf Küpeli, 19 Kasım 2004).

 

DFLP’nin askeri eğitim kamplarının önemli birkısmı Ürdün’ün genellikle dağlık arazisinde, çam, meşe ve diğer akdeniz ormanlarının yeşil örtüsü altında kurulmuştur. Bu kamplarda, çevrelerinde sık sık tatbikat yapan Ürdün ordusunun muhtemel saldırılarına karşı tetikte bekleyerek ve Ürdün semalarında kendi göklerinde olduğu kadar özgürce uçabilen İsrail mirajlarının gözlerinden gizlenmeye çalışarak eğitimlerini sürdürmektedirler.

 

Eğitim kampına gelenler manga büyüklüğündeki ufak guruplar halinde öbek öbek araziye dağılırlar, battaniyelerini ağaçların altına, toprağın üzerine sererler. Şüphesiz, dallar, yapraklarla ve otlarlardan oluşan bir platformun üzerinde uyku yerleri hazırlamak daha akıllıcadır. Eğitim kampına gelenlerin kaldıkları alanın çevresine deneyimlilerin oluşturduğu bir koruyucu çember yerleştirilir ve geçitler makinelitüfek yuvaları ile tutulur.

 

Fedayi adayları her sabah saat 5’de kalkarlar, 5- 6 kilometre kadar koşarlar, kültür- fizik yaparlar ve ardından çok düşük kalorili bir kahvaltı gelir. Miğdeler sürekli yarı açtır... Eksik sayılabilecek bir piyade eğitimini bazı yakın savaş taktikleri izler. Mayınların nasıl keşfedileceği, mayınlı sahaların nasıl geçilip aynı yoldan geri dönülebileceği, nasıl mayınlama yapılacağı, plastik patlayıcıların nasıl yerleştirilip bağlanacakları, bazı bubi tuzaklarının nasıl hazırlanacakları, bazı piyade silahlarının nasıl kullanılacakları, uçaklardan nasıl korunulacağı biraz öğretilir. Bazı kent muharebesi taktikleri, techizatlı olarak damlardan atlayıp ev baskınları yapmak sınırlı ölçüde öğretilir. Haritanın ve pusulanın nasıl kullanılacağı, gece harekatlarının nasıl yapılacakları, Arap dünyasının bol yıldızlı göğüne bakılarak nasıl yön bulunacağı nazari ve tatbiki olarak öğretilmeye çalışılır. Taşlı dikenli dik bayırlardan teçhizatlı olarak ve döne döne yuvarlanarak inilir. Normal birinin bakarken miğdesini bulandıracak pis çamurların içine çeneye kadar dalınır, hatta kafa içine sokulur. Bir karış tozun içinde adaylar süründürülürler ve tereddüt edenlerin ayaklarının dibine hakiki mermilerle darbe atışları yapılır. İplere tırmanılır, iplere tutunarak biryerden diğerine geçilir vs..

 

Bir ay kadar süren eğitim sırasında iki uzun yürüyüş yapılır. Yürüyüşlerin ilki, ikinci çok daha uzun olana hazırlık niteliğindedir. İlk yürüyüş aç karnına gün doğarken başlar ve tam techizatlı olarak yakıcı güneşin altında inişli çıkışlı dağlık arazide molasız 25 kilometre sürer. Öğle yemeği de olmayan bu yürüyüş, bilinen “cebri yürüyüş”ten biraz daha hızlıdır, silahlar, battaniyeler, kütüklüklerle birlikte saatte ortalama yedi kilometre alınır. İsrail napalmlarının yaktığı simsiyah vadilerden, dik yamaçlardan, keçi yollarından hızla geçilir. Genellikle bir dere kenarında olan hedefe ulaşıldığı zaman, ılık, pis, bulanık sular âbıhayat gibi kana kana içilir. Artık kimsenin pek kıpırdayacak hali yoktur ve akşama ateşte yarı pişmiş bir zavallı sokak köpeğinden düşen azıcık et ile elin yarısı kadar bir ekmek parçası vardır. Ertesi gün yine sabah kahvaltısı yapılmadan aynı yoldan hızla asıl kampa dönülür. Sonuçta, iki gün içinde aç karnına 50 kilometre yürünmüş olur.

 

İkincisi, yine tam techizatlı olarak 60’şar kilometreden 120 kilometre süren gece yürüyüşüdür. Bu uzun yol saatte 7- 7.5 kilometre hızla koşar gibi alınır ama, artık insanın beynini kurutan yakıcı güneş yoktur. (Aslında normal askeri birlikler saatte 5 kilometre hızla yürürler ve her saat başı 10 dakika mola verirler. Bu istirahatların olmadığı yürüyüşlere “cebri yürüyüş” denir ama, hız değişmez. Bize yaptırılan ise cebri yürüyüşü çok aşan bir zorlama idi ve gurubun yaklaşık yarısı yolda döküldü. Türklerden benimle birlikte bir arkadaş daha 60 kilometrelik hedefe diğerleri ile birlikte vaktinde, yaklaşık 8.5 saatte ulaştı. Bizler bitmiştik, ayaklarımız kan içindeydi ama, Abu Karo adlı orta boylu kumral neşeli bir genç, hiçbirşey olmamış gibi yaklaşık bir kilometre öteden güle oynaya kafasında 10 litrelik tenekeyle guruba su taşıdı. Bir şaşkın yanlışlıkla arkadaşını bacağından vurdu ve kumandanlar dönüşü yaptırmayı göze alamadılar. Gurubun çoğunluğunun dönüşü aynı tempoyla başaramayacağı kanısına vardılar.- Yusuf Küpeli, 19 Kasım 2004).

      

İsrail uçakları kampın üzerinde sık uçmaya başlayınca, yer değiştirmek gerekir. Anlatıldığına göre, bu kaçışların hemen ardından terkedilen kamp alanının bombalar ve roketlerle hallaç pamuğu gibi atıldığı çok olmuştur. Kaçışlar sıklaşırsa normal program izlenemez, eğitim daha kısa süre içinde tamamlanır. Söylendiğine göre eğitimleri verenlerin birkısmı Irak ordusunu terketmiş genç subaylar, Filistin Kurtuluş Ordusu’ndan gelen subaylar ve örgütün savaşlarda pişmiş kıdemli militanlarıdır.

 

Eğitim süresi boyunca bilinçli olarak çok az gıda verilir. En az iki kez köpek eti yedirilir. Fedayi adayları yakaladıkları kaplumbağaları, kirpileri, sürüngenleri, yengeçleri isterlerse yiyebilirler. Yiyecek ve su taşıma işleri, pis kapların yıkanması nöbetleşe yapılır. Kent yaşamında edinilen temizlik anlayışı burada yokolur ve tiksinme duyguları da kaybolur. Şüphesiz bir de gece nöbetleri vardır vs..

 

Diğer fedayi örgütlerinde olmayan kitaplıklar DFLP’nin kamplarında bulunmaktadır. Buralarda marksist- leninist klasikler arapça olarak bulunabilirler. Aslında eğitim kamplarında okumak için zaman çok sınırlıdır. İdeolojik eğitimler daha çok geceleri yapılan konferanslar, tartışmalar, eleştiriler ile birölçüde yürütülür. İdeolojik olarak relatif ileri düzeyde olanlar, daha çok üniversiteleri terkederek gelen gençlerdir. Fakir ve eğitimsiz Filistinli göçmenler, yoksul köylüler, dünya da bir işçi sınıfı ve birde varlıklı burjuvalar olduğunu bilmekle yetinirler. Diğer maaş veren örgütleri bırakarak kendileri gibi yoksul olan DFLP’ye işçi sınıfının cephesi olduğu için gelmişlerdir. Halen dinin etkisi altında olan bu insanlara başlangıçta derinlemesine felsefe eğitimi verilmez. İlk öğrendikleri gerçekler emperyalizm, sınıf ayrılıkları ve DFLP’nin programı olur. Varsa, ırkçı, fanatik düşünceler sürekli yokedilmeye çalışılır. Zaten DFLP’ye gelenler böyle duygulara tamamen yabancıdırlar. Onlar için savaş, Yahudi “ırkına” karşı değil, emperyalizme karşı verilen bir kavgadır. Savaşın “ırksal” bir temeli olmadığı gerçeği sürekli vurgulanır.

 

DFLP özel olarak kadınlar içinde eğitim kampları açmaktadır. Sabotajlardan diğer her işe dek kadınlarda görevlendirilebilirler. Silahlı eylemlere katılıp İsrail hapishanelerine düşen DFLP’li kızlar vardır. Burjuva toplumunun kadını mal gibi gören anlayışının etkisi altında kalmış militanlara devrimde kadının yeri üzerine tartışmalar yaptırılır. Bunlardan bazıları kadınlarında kendileri gibi savaşabileceği gerçeğini kabullenmek istemezler. Kafalarını en çok kurcalayan, onları rahatsız eden düşünce, esir düşen kadınların başlarına gelebilecek olanlardır, gelenlerdir. Özellikle bu nedenle kadınların savaşa katılmalarını istemezler... Onlara, bu düşüncelerinin yanlışlığı anlatılmaya çalışılır. Burjuva toplumu içindeki onurkırıcı durumlarından kadınlarında erkekler gibi mücadeleye katılarak ve yeni toplumu birlikte kurarak kurtulabilecekleri anlatılır. Yeni toplumun kadınlara kazandıracaklarının erkeklerin kazanacaklarından fazla olacağı, bu gerçeğin bilincine varmış kadınları engellemeye çalışmanın anlamsızlığı ve yanlışlığı anlatılır. Ve sonuçta, böyle zor bir mücadelenin, kadını erkeği ile tüm toplumu seferber ederek ancak kazanılabileceği gerçeği vurgulanır.

 

DFLP ayrıca yaz mevsiminde tüm dünya gençliğine yönelik olarak 20’şer günlük enternasyonal eğitim kampları açmaktadır. Arap dünyasından ve çok farklı onlarca ülkeden liseli ve üniversiteli kız- erkek öğrenciler bu kamplarda relatif ağır bir eğitimden geçirilmektedirler. Sabah saat 05’de uzun bir koşu ile başlayan günlük program basit bir piyade eğitimi ve bazı yakın boğuşma tekniklerinin öğretilmesi ile sürmektedir. Gün, teorik, ideolojik bir eğitimle tamamlanmaktadır. Bazı akşamlarda ise en büyük çadırda basit eylenceler yapılır, farklı dillerde şarkılar söylenir vs.. Eğitim boyunca sık sık en yakındaki göçmen kamplarına gidilir. Buralarda uçakların saldırılarına karşı siperler, sığınaklar kazılmasına yardımcı olunur, eğitici toplantılar yapılır, bu alabildiğine yoksul insanların yaşamları yakından öğrenilir. Kamp bitince gençler, edindikleri yeni bilgilerle ve deneyimlerle yurtlarına, okullarına dönerler. Bunların birçoğu devrimci kavgalarını okullarında, çevrelerinde sürdüreceklerdir.

 

Savaş kamplarına gelince... Buralarda da aynen eğitim kamplarında olduğu gibi sabah saat 05’de kalkılır. Koşu, kültür- fizik hareketleri yapılır ve ideolojik eğitime koşullar elverdiğince devamedilir. Kamp hizmetleri nöbetleşe görülür. Değişik işlerle ilgili sorumlular militanlar tarafından demokratik biçimde seçilirler. Savaş kampının yemekleri çok daha bol ve gıda bakımından zengindir. Savaş kampının eğitim kampından en büyük farkı, buraya gelmiş militanların sık sık düşman saflarının gerisinde baskınlara, operasyonlara katılmalarıdır. Hiç bitmeyen keşiflere ve baskınlara küçük guruplar halinde gidilir. Bazen bütün bir kamp üyelerinin, hatta tüm DFLP kamplarının militanlarının ortak katıldıkları “Kızıl Hat”, “Ho Chi Minh” operasyonları gibi relatif büyük askeri harekatlar da yapılır. Söylediklerine göre, savaş en iyi savaşılarak öğrenilir.

 

(Aslında, tüm Şeria boyunca değişik onbeş  yerden yapılacak olan “Kızıl Hat” kod adlı operasyoun bazı bölümleri son anda Ürdün ordusu tarafından engellendi. Çünkü, İsrail karşı darbeyi onlara vuracaktı... Metnin biraz ilerisinde bu gerçek ifade edilmiştir ama, yukarıdaki anlatımdan operasyon eksiksiz  tamamlanmış anlamı çıkmaktadır... Ho Chi Minh’in ölüm haberi gelir gelmez O’nun anısına Golan’da gerçekleştirilen “Ho Chi Minh” operasyonunda ise DFLP iki savaşçısını yitirdi... Bu satırları yazan kişi, biri komutan olan diğer iki Filistinli ile Şeria boyunca, Ürdün mevzilerinin çok ötesinde, İsrail siperlerinin hemen altında,  üç bol yıldızlı gecede “Kızıl Hat” adıyla gerçekleşecek operasyonun  keşif harekatına katıldı ve Şeria’nın alivyonlu bulanık “kutsal” suyundan içti... “Sen aramızdaki tek Türksün, yaşamalısın!”, denerek “Ho Chi Minh” operasyonuna katılması ise  zorla engellendi.- Yusuf Küpeli, 19 Kasım 2004).  

 

Diğerlerinden farklı olarak DFLP, askeri operasyonlarının ardından yayınladığı bildirilerinin sonuna bir de politik yorum eklemektedir. Örgüt, dünyadaki ve Ortadoğu’daki anti- emperyalist savaşımları, dünya sosyalist hareketi ile ilgili gelişmeleri işleyen “Hürriyet” adlı haftalık teorik bir dergi yayınlamaktadır. DFLP’nin çalışanlara, daha geniş yığınlara yönelik “Kıvılcım” adlı ufak bir gazetesi daha vardır. Emperyalizmin dünyadaki ve Ortadoğu’daki entrikaları, İsrail yönetimi ile İşbirlikçi Arap rejimleri arasındaki ortaklıklar bu yayınlarla halka anlatılmaya çalışılmaktadır. Bunun yanında, açık ve kapalı toplantılarla, eldeki tüm olanaklarla aynı gerçekler halka ulaştırılmaya çalışılır. Elden geldiği kadar halkın diğer işlerine de yardımcı olunur.

 

Kamplara gelen ziyaretçilere büyük misafirperverlik gösterilir. En çok çevre köylerden silaha meraklı -tüm dünya çocukları kadar güzel- güzelim Arap çocukları gelirler. Onlara otomatik silahların sökülüp takılmaları öğretilir ve hatta bazı zamanlarda birkaç el ateş bile ettirilir. Tümünün düşlerini süsleyen ideal, çabucak büyüyüp kahraman birer fedayi olmaktır... Diğer yandan, çevredeki köylü kadınlarına- kızlarına yan gözle bakmak, Bağlardan- bahçelerden ufak- tefek şeyler aşırmak, halka “fedayiyim” diyerek böbürlenmek, halktan birine haksız yere saygısızlık yapmak DFLP’nin kurallarına kesinlikle aykırıdır... Köylüler gerçek duygularını pek belli etmeden karşılarına çıkanların tüm davranışlarını inceden inceye gözlerler. Burada ağızdan çıkan tüm sözler önemlidir. Bu ilişki biçimi, büyük kentlerde dergi çıkartmakla yetinen, bohem çevrelerinde bol keseden nutuklar atan bazı “sosyalistlerin” alışkanlıkları ile yürümez. Çünkü iş ciddidir; bir yandan konuşulurken diğer yandan ölünmekte ve öldürülmektedir.   

 

DFLP en küçük biriminden en büyüğüne dek demokratik esaslarla işler. Asıl yönetici konumda olan, örgütlenmenin çekirdeğini oluşturan ve kendisini komünist olarak tanımlayan partidir. Parti kadroları şimdilik oldukça dardır. Militanlar arasında en güven verenler ve ideolojik yeterliliğe sahip olanlar partiye girebilirler. Bunun dışında ajan olmayan herkes disipline uyduğu sürece DFLP’ye üye olabilir... Parti yaptığı kongrelerle merkez yürütme kurulunu ve diğer organlarını seçer. Bütün daha ufak birimlerdeki sorumlular da seçimlerle gelirler ve giderler. Askeri eğitim yaptıran, savaşları yöneten komutanların rütbe işaretleri yoktur. Bunlar değişik koşullarda sıradan bir militan gibi işler görebildikleri kadar, daha büyük sorumluluklar da alabilirler. Sabit bir maaşları yoktur. Örgüt, üyelerinin yaşamlarını sürdürebilmeleri amacıyla asgari gereksinimlerini sağlamakla yetinir.

 

(Şimdi bu metni dilini birmiktar düzelterek yeniden kaleme alırken, “DFLP en küçük biriminden  en büyüğüne dek demokratik esaslarla işler.”, cümlesinin oldukça abartılı olduğunu düşünüyorum. Anlatılmaya çalışılan örgütlenmenin diğerlerine göre daha demokratik bir yapıya sahip olduğu gerçektir ama, çümledeki ifade abartılıdır. Sadece bunda değil, daha başka cümlelerde de biraz abartı vardır şüphesiz ve bu üslup yazarın o ortamdaki duygusallığı ile ilgilidir. Diğer yandan yukarıdaki paragrafta yeralan diğer anlatımlar örgüt üyelerinden duyulanların aktarılmasıdır sadece ve bunlarda belli ölçülerde eksik bilgiler olabilirler.- Yusuf Küpeli, 19 Kasım 2004).   

 

Hazırlık ve savaş kamplarındaki eğitim kişilerin bireyci duygularını mümkün olduğunca törpüler, yokeder. İnsan bünyesine zarar veren toksinlerin/ zehirlerin sporla atılmaları gibi dağ yaşantısı da kollektif yaşamı zedeleyen kötü alışkanlıkları yavaş yavaş temizler. Sözkonusu alışkanlıklarından vazgeçemeyenler, bireyci kötü alışkanlıklarını yenemeyenler örgütten kovulurlar veya kendiliklerinden kaçarlar.

 

4-     Fedayi harekatı Filipinler’de yaşanmış olan Hukbalahap, ve ayrıca diğer Asya ülkelerinde olanlara, Orta ve Latin Amerika gerilla hareketlerine pek benzemez.

 

Ormanlık arazideki kamplarından gün doğarken ayrılan üç fedayi, yol boyunca uzanan muz bahçelerini geride bırakarak Kerami’ye ulaştılar. Aynı gün ikindi vakti ellerinde otomatikleri/ Kaleşnikofları ile hayalet kent Kerami’nin meyva ağaçlarının arasından yürüyüp geçtiler... Biraz ileride Ölü Deniz’le kucaklaşacak olan Şeria’nın derin çukuruna indiklerinde hava çoktan kararmıştı. Yapışkan ince kükürtlü tozun içine oyulup tahta ve çinko dayanaklarla tahkim edilmiş askeri sığınakta genç bir Ürdünlü subayla karşılıklı oturdular. Subay, DFLP’ye bağlı üç fedayinin keşif amacıyla Ürdün mevzilerini geçmek istediğini cephenin iç telefonuyla daha üst komuta kademelerine bildirdi. Bu izin alınamazsa, Şeria kıyılarına inerken sırttan vurulmak vardı... Alt rütbeli subayın ufak karargahını bir gemici feneri aydınlatıyordu ve ışık dışarıya sızmıyordu.

 

Sonunda gerekli izin verilmişti... Geç vakit ileri hatlardaki erler fedayileri sevgiyle karşıladılar. Çay ve yiyecek ikram ettiler. Bulutsuz, berrak, alabildiğine yıldızlı gök kubbenin altına battaniyeler serildi ve biraz uyundu. Gün doğarken kalkıldı ve Ürdün ordusunu erleri berelerini fedayilere verdiler. Sürekli gözetleme yapan ırkçı faşistler eğer bölgede fedayilerin varlığını hissedecek olurlarsa, ateş açarlar ve ardından sıkı tertibat alabilirlerdi. Gün boyunca arazi engebelerinin, en ilerideki siperlerin ardlarına saklanılarak Şeria’nın karşı kıyısındaki İsrail koruganları, İsrail ordusunun kale gibi tahkim ettiği ileri mevziler, ikmal yolları dürbünlerle gözlendi. Vurulabilecek yerler tesbit edildi. Bu keşif, tozlu gri çölün ortasında yemyeşil bir yılan gibi kıvrılarak uzanan Şeria boyunca kuzeyden güneye, Ölü Deniz’e doğru üç gün sürdü.

 

Son gece, Ürdün mevzileri kesinlikle geride bırakılarak, çukurun içinde ayrıca 30- 40 metre derinlikte bir vadi de akan Şeria kıyılarına inildi. Barış günlerinde alabildiğine bol sebze veren bu toprakları şimdi yüksek sık çalılıklar kaplamıştı... Üç keşifçi, çalılıklar arasından sessizce süzülerek Şeria’nın ıslak ince kıyılarına, İsrail hatlarının tam önüne geldiler. Karanlık gecede bölgenin aldığı şekilleri, faşistlerin bütün hareketlerini, devriye mangaları çıkartıp çıkartmadıklarını gözlediler. Yorgun akan nehrin ılık, kirli, yaşam kaynağı suyunu içip, izlerini silerek geldikleri gibi sessizce geri döndüler.

 

Orman içindeki kampa dönüldü ve komutana keşif raporu verildi. Gelenlerin daha terleri kurumadan, Ürdün’de varolan diğer DFLP kamplarının da katılacakları “Kızıl Hat” operasyonu için tekrar çukura doğru yola çıkıldı... “Yukarıdan kesin emir aldık, baskınınıza izin vermeyeceğiz!”, diyen Ürdünlü genç subay, beş kişilik bir gurubu durdurdu. Koskoca ürdün birliğine karşı bu beş kişi çaresizdi ve tartışmak yararsızdı... Ürdün hatları geçilemeden İsrail mevzilerine baskın verilemeyeceği için, durdurulan beş fedayi hayalet kent Kerami’nin molozlarına geri döndüler. Bütün gece uyuyamadılar. Otomatiklerin takırtıları ve patlayan roketlerin tok sesleri gece boyunca susmadı. Fedayileri görebilmek amacıyla Faşistler, aydınlatma fişekleri ile çukurun karanlığını gündüze döndürüyorlardı.

 

Kerami’ye döndürülmüş beş fedayinin bekledikleri noktadan roket patlamaları birtürlü gelmedi. Sabaha karşı ellerinde Kalaşnikofları ve kullanılamamış roketleri ile tepeden tırnağa çamura bulanmış beş üzgün refik (yoldaş) daha Kerami’ye geri döndü. Bunlar, daha önce geri döndürülmüş olan gurubun operasyon alanına yakın bir araziden baskın verecek olanlardı. İki timin ortak sorumlusu, nehrin kenarına dek indikleri halde neden savaşmadıklarını öfke ile sordu... Ürdün mevzilerini gerilerinde bırakmışlar ama, tam nehrin kenarına ulaştıklarında başlarında subayları ile bir ürdün birliği yetişmiş ve geri dönmelerini istemiş. Dinlemeyip yollarına devametmeye kalktıklarında ise, subaylarının emri ile askerler silahlarını üzerlerine doğrultmuş... Ürdün ordusuna öfke kusuyorlardı...

 

Diğer 14 nokta da ise DFLP fedayileri baskını başarıyla yürüttüler. Bazı israil koruganları, mevzileri tahrip edildi. Anlatıldığına göre, düşman büyük malzeme kaybının yanında birmiktarda asker kaybı verdi. Baskını yapanlar ise zayiat vermeden döndüler.

 

Kısa bir süre sonra Ho Amca’nın öldüğü haberi geldi (Ho Chi Minh 2 Eylül 1969 günü Hanoi’de öldü)... Golan tepelerinin ormanlarının arasından fırlayan DFLP’li fedayiler Refik Ho Chi Minh’in anısına faşist mevzilerine altı yerden birden daldılar. Bunlardan sekiz kişilik bir gurup, kendisinden 3- 4 misli büyük faşist işgalci birliği darmadağınık kaçmaya zorlayarak ve kaçanlara ağır kayıplar verdirerek terkedilmiş bir Arap köyünü geri aldı. Köye Filistin bayrağı ve DFLP’nin sembolü kızıl bayrak dikildi. Sabaha karşı israil helikopterlerinin ve uçaklarının gelmeleri sonucu yeniden ormanın derinliklerine dönüldü. Başarıyla sonuçlanan Ho Chi Minh Operasyonu sırasında DFLP iki fedayisini yitirdi.

 

Radyolar omuzdaşımız Taylan Özgür’ün emperyalizmin Türkiye’deki bir eli tarafından sırtından vurularak öldürüldüğünü duyururlarken, Emperyalizmin Ürdün’deki elleri de Fedayileri arkalarından vurmaya hazırlanıyorlardı... Faşist İsrail yönetimi, 1967 savaşından önce elegeçirmiş olduğu Şeria’nın kuzey kesiminde baraj inşaatına başlamıştı ama, fedayilerin aralıksız saldırıları nedeniyle -Şeria’nın sularını yoksul Filistin halkının zararına denetleme- işini birtürlü tamamlıyamıyordu... Anlatıldığına göre, İsrail hükümeti ile emperyalizmin bölgedeki diğer halkası Ürdün hükümeti Şeria’nın kuzeyinde sürmekte olan fedayi harekatının durdurulması için gizlice anlaşmışlardı. Ürdün ordusu ayırım yapmadan silahlarını fedayi örgütlerinin tümüne birden doğrultup, durmalarını istemişti. Bunun üzerine fedayi birlikleri alarma geçmişler ve karma birlikler kurup Ürdün ordusuna karşı tavır almışlardı. Ürdün hükümeti geri adım atmak zorunda kalmıştı. Ürdün ordusundaki erlerin çoğunun fedayilere ateş edecekleri şüpheliydi... Karma birlikler Şeria’nın kuzeyinde İsrail mevzilerine baskınlar vermeyi sürdüreceklerdi...

 

(Bu metnin yazılmasından altı ay kadar sonra, 16 Eylül 1970 günü, Ürdün ordusu Kıral Hüseyin’in emriyle ükesindeki Filistin kamplarına saldırdı. Hava kuvvetlerinin desteğindeki Ürdün ordusunun bu ani saldırısının ardından 250 kadar Suriye tankı, Filistinlilere, PLO’ya yardım amacıyla Ürdün’ün kuzeyinden sınırı geçti. Bunun üzerine Kıral Hüseyin, Filistin halkına ve Arap kardeşlerine karşı ABD’den ve Büyük Biritanya’dan resmen savaşa katılmalarını istedi. Diğer yandan İsrail ordusuna ve savaş uçaklarına geçit vererek Suriye ordusuna elverişli koşullarda saldırmalarını sağladı. Suriye güçleri geriçekilmek zorunda kaldılar.

 

Sonuçta, 27 Eylül 1970 günü, Filistin halkını temsileden Arafat ile Kıral Hüseyin arasında Kahire’de bir barış anlaşması imzalandı. Filistin halkının sırtından vurulduğu, binlerce filistinlinin öldürüldüğü bu saldırı tarihe “Kara Eylül” olayı olarak geçti... Kıral Hüseyin Temmuz 1971’de Ürdündeki Filistin gerilla güçlerini ülkeyi terke zorladı ve PLO Ürdün’deki kamplarını kaldırmak zorunda kaldı...

 

Bu metnin biraz daha ilerideki bölümünde ben, “İsrail’e karşı başlayan Fedayi harekatı Önce emperyalizmin o bölgedeki en zayıf halkası Ürdün rejimini parçalayacaktır. Kıralın tek güvendiği güç özel Bedevi birlikleridir...”, diye yazmışım. Sonucu yanlış çıkan bu öngörüm, Ürdün ordusu ile Fedayi örgütlerinin savaşacaklarını yaklaşık bir yıl önceden hissetmiş olmamın bir ürünüdür. Hissettiğim gibi savaş gerçekleşmiştir ama, benim düşlerime uymayan tarzda geçici olarak yenilenler Filistinli fedayiler olmuşlardır... “Kara Eylül” olarak anılan baskının dışında kalmamın nedeni, Kıbrıs radyosundan tesadüfen Taylan Özgür’ün ölümünü duyar duymaz izin alarak Suriye sınırından gizlice girdiğim Türkiye'den tam tekrar geri dönerken yakalanmam, hapse atılmam ve yaşam çizgimin yeniden değişmesi ile ilgilidir... - Yusuf Küpeli, 19 Kasım 2004).          

 

Verilen örneklerden anlaşılmış olacağı gibi, Filistin fedayi savaşımı, İsrail’e sınırlarından yapılan saldırılarla yürütülmektedir. İsrail’in ileri mevzileri basılmakta veya sınırlardan sızılarak ikmal yolları vurulmakta ve sınıra yakın yerlerdeki İsrail tesisleri uçurulmaktadır. İsrail işgali altındaki bölgelerde yaşayan Filistin halkı arasında henüz sağlam bir örgütlenmeye gidilememiştir. Arazi şartları işgal altındaki topraklarda gezginci gerilla faaliyetine olanak sağlamamaktadır. Bu bölgelerde sadece kent gerillası olanaklıdır. Bunu gerçekleştiren ufak tefek bazı örgütlenmeler vardır ama, henüz pek etkin olamamaktadırlar. Diğer yandan işbirlikçi Arap rejimleri ile de bir uzlaşma sürüp gitmektedir ve bu uzlaşmanın da uzun süre devamedebileceği şüphelidir... Başta Ürdün olmak üzere bazı Arap yönetimleri kendi askerlerinin, genç subaylarının Filistin örgütlerinin propogandasının etkisinde kalmalarından ve halklarının Filistin direnişinden etkilenmelerinden korkmaktadırlar.

 

Fedayi saldırılarından rahatsız olan İsrail yönetimi ve ABD emperyalizmi, bu işin durdurulması için Arap hükümetlerine baskı yapmaktadırlar. Bunun sonucu olarak, Arap rejimleri ile Filistin direnişi arasında başlangıçta varolan uzlaşma havası, Arap hükümetlerinin artan saldırıları ile yokolmaya yüztutmaktadır. Filistin direnişi daha radikal bir çizgiye itilmektedir.

 

Faşist İsrail orduları ilerledikçe, İsrail devleti sınırlarını genişlettikçe, bu sınırların gerisinde kalan Arap halkları ve çırılçıplak Ürdün’e, diğer Arap ülkelerine kaçmak zorunda kalan Filistinli mülteciler emperyalizmin başına bela olmaktadırlar... Ürdün’ün en çorak toprakları üzerinde, kızgın güneşin altında, elektrik, su, kanalizasyon hizmetleri olmadan kümes gibi çinko barakalarda yaşam kavgası vermek kolay bir iş değildir. Ellerinden alınanların binde birinden azını “yardım” adıyla geriye alarak pislik içinde sefil perişan bir yaşam sürdüren göçmenlerin fedayi olmaktan başka çıkar yolları yoktur. Mahkum edildikleri onur kırıcı yaşantı içinde hergün ölmektense, daha güzel bir yaşam için mücadele etmenin ve gerekirse bir kez şerefle ölmenin bilincine varan göçmenler akın akın fedayi kamplarına gelmektedirler... Misafirperver Arap köylüleri ise tüm yürekleriyle fedayilerin safında yeralmaktadırlar. Ellerinden gelen yardımları onlar için esirgememektedirler.

 

İsrail’e karşı başlayan Fedayi harekatı önce emperyalizmin bölgedeki en zayıf halkası Ürdün rejimini parçalayacaktır. Kıralın tek güvendiği güç özel bedevi birlikleridir. Arapların geleneksel giysisi entari benzeri ünüformalar giyip Allah ve kıraldan başka birşey bilmeyen bu cahil bırakılmış insanlar bol parayla beslenerek karşı- devrimci bir güç konumunda tutulmaktadırlar... Kıralın kendisine yeterince güvenememesi, fedayilerin ise gerçek bir birlik sağlayamamaları, İsrail’in topyekun saldırısından çekinmeleri, şartların biraz daha olgunlaşmasını beklemeleri, Ürdün güçleri ile fedayiler arasında kesin çatışmayı şimdilik engellemektedir. Zaman fedayi harekatının yararına işleyecektir. Yakında Ürdün’ün yeni bir “Kuzey Vietnam” olmasını hiçbir güç engelleyemeyecektir.

 

Kısa vadede bölgede emperyalizmin en çok tehlike altında olan ikinci halkası ise Lübnan’dır. Daha çok bir polis gücüne benzeyen paralı Lübnan ordusu fedayiler karşısında tekbaşına dayanacak güçte değildir. Diğer uğraşları fedayilerin bütün güçleriyle bu paralı ordunun üzerine yürümelerini şimdilik engellemektedir. Lübnan ordusunun geriden vurma çabaları da kolaylıkla savuşturulmaktadır. İleride muhtemel sert bir çatışma da Amerikan birliklerinin buraya müdahaleleri beklenmektedir. Fedayiler muhtemel bu müdahale günlerini sabırsızlıkla ve heyecanla beklemektedirler.

 

Emperyalizmin Ortadoğu’da varolan halkaları mutlaka teker teker kırılacaktır. Faşist İsrail yönetimi herhalde en son kırılan halkalardan biri olacaktır. Ne olursa olsun saldırgan İsrail fedayi harekatının doğmasına neden olarak ezilen Arap halklarının uyanışlarına en büyük hizmeti yapmıştır.  

 

(Metne eklenen son not:

 

“Fedayiler muhtemel bu müdahale günlerini sabırsızlıkla ve heyecanla beklemektedirler.”, ifadesi hatalı. Hatta asıl metinde “...zevkle beklemektedirler.”diye yazıyorum ve şüphesiz bu çok daha gerçekdışı. Filistin örgütlerini yönetenler ABD veya diğer büyük güçlerle çok zorunlu kalmadıkça savaşmak istemeyecek kadar sağduyulu insanlardır ve hiçbir büyük çatışmayı kimse zevkle veya heyecanla beklemez. Bu biraz aşırı romantizmin ve emperyalizme duyulan öfkenin yarattığı ölçüsüz bir ifade tarzı olmuş... Buna karşın, ABD'nin müdahalesi doğru tahmin edilmiş.

 

Sözkonusu hatalı ifadenin ötesinde, Ürdün’de başlayacak ve yaklaşık 40 bin kişinin canına malolacak ve tarihe “Kara Eylül” olarak geçecek olayı en az 6 ay önceden görebildiğim anlaşılıyor... Şüphesiz böyle bir çatışma olacağını veya bunun beklendiğini bana kimse söylemedi. Zaten aralarında kalabildiğim süre içinde dil sorunu nedeniyle Filistinlilerle konuşabilme olanaklarım sınırlı idi. Bu doğru tahmini oradaki gözlemlerime dayanarak yapabildim ama, sonucu doğru bilemedim. Çünkü yüreğim Filistinlilerin kazanmalarını istiyordu...

 

Diğer yandan Lübnan ile ilgili tahminim de aradan beş yıl geçtikten sonra doğru çıktı... Bir yanda İsrail ve ABD tarafından desteklenen Maruni Hıristiyanların, Hıristiyan kökenli ırkçı faşist güçlerin, diğer yanda ise İslamiyet’in Sia ve Alevi kolu ile derin kültürel bağları olan Dürzi inancındaki halkın, Şia inancında olanların, diğer Müslümanların, sol güçlerin ve özellikle PLO- Filistin Kurtuluş Örgütü’nün aynı safta yeraldığı Lübnan içsavaşı Nisan 1975’de başladı. Sol güçlerin denetiminde ve PLO yanlısı bir Lübnan devletinin kurulmakta olduğu 1976 yılının ilk aylarında anlaşıldı; çünkü,  savaşı bu taraf kazanmaktaydı. İşte tam bu sırada Suriye Lübnan’a müdahale ederek desteğini -aynen İsrail gibi- yenilmekte olan Hıristiyanlardan yana koydu...

 

Suriye ordusu Filistinlilerin elegeçirmiş oldukları ve elegeçirecekleri stratejik noktaları istila etti. İsrail deniz güçleri ise Lübnan kıyılarını bloke edip Filistinlilerin ve müttefiklerinin tüm ikmal yollarını kesti. Ve fazladan Hıristiyanlara yardım etmeye başladı. Aynı yılın yaz aylarında Suriye ordusu 20 bin askerle Lübnan’a doğusundan girdi. Suriye ve İsrail’in güçlü desteğini alan Hıristiyan faşist güçler Filistin kamplarına saldırmaya başladılar. Filistin halkı için yeni trajediler sahnelenirken, savaşın seyri de aşırı sağcı Hıristiyan güçlerden yana değişti. Ve muhtemelen 20 bin Filistinli öldürüldü... Ardından, 6 Haziran 1982’de 60 bin kişilik bir İsrail ordusu Lübnan’ı işgaletti  ve 16 Eylül 1982’de Filistinli yoksul mültecilere yönelik olarak gerçekleşen Sabra ve Shatila katliamları gibi birçok soykırım trajedisi yaşandı...

 

Bu son bölümün arabaşlığının “Fedayi harekatı Filipinler’de yaşanmış olan Hukbalahap, ve ayrıca diğer Asya ülkelerinde olanlara, Orta ve Latin Amerika gerilla hareketlerine pek benzemez.”, biçiminde olması, daha önce anlatıldığı gibi gerilla üslerinin o yıllarda tamamen İsrail’in dışında bulunmalarıyla, fedayilerin sınırdışından ateşaçmalarıyla veya dışarıdan gelerek eylem yapıp kaçmalarıyla igilidir. Arabaşlıkta adıgeçen ülkelerin hiçbirinde benzer bir durum olmamıştır... PLO’nun eylem çizgisi, yaşanan Lübnan trajedilerinin ardından değişmiştir. Eylemler giderek İsrail’in işgali altındaki bölgelerde örgütlenip yoğunlaşmaya, sivil kitle gösterileri, grevler, İsrail mallarını boykot biçimlerini almaya başlamıştır. Aynı yıllarda Filistin Kurtuluş Örgütü PLO Batı tarafından resmen tanınırken, İsrail ile de belli bir anlaşma yoluna gidilmiştir. Kasım 1988’de Filistin Ulusal Meclisi, İsrail- Filistin devletlerinin birarada varolabilecekleri seçeneğini kabuletmiştir...

 

Yine arabaşlıkta anılan Hukbalahap başkaldırısından bir- iki cümle ile sözetmeliyim... Günümüzde Filipinler’de varolan Abu Sayyaf İslamcı gerilla hareketine karşı 7 500’ü aşkın ABD askeri savaşmaktadır... İkinci dünya savaşı yılları ve sonrasında Filipinler’de bundan defalarca daha güçlü bir sosyalist gerilla ordusu gelişmiştir. Savaş yıllarında Japon istilasına karşı duran Hukbalahap gerillasının sayısı savaşın sonunda 500 bini bulmuştur ve bu kez bunlar ülkelerindeki ABD istilasına karşı savaşmaya başlamışlardır. Başkaldırı 1945- 53 yıllarında yönetimde olan aşırı sağcı ABD Başkanı Truman’ın özel çabaları ve Filipinler’deki kukla yönetime yaptığı büyük askeri destekle ancak 1954’de bastırılabilmiştir.

 

Sovyetler Birliği’nin büyük desteği ile Mao’cu Çin halk ordusunun 1949’da zaferi kazanmasının ardından Filipinler’deki Hukbalahap başkaldırısı büyük bir atılım yapmıştır. Komünistler tarafından yönetilen ve geniş halk yığınlarının desteğini almış olan Hukbalahap 1950 yılında başkent Manila’nın varoşlarına dayanmış, kenti elegeçirmesi an meselesi olmuştur... Savaştan 27 milyon can vererek alabildiğine yıpranmış çıkan Sovyetler Birliği’nden ve yine devrimini yeni başarmış bir köylü toplumu olan Çin’den o yillarda çok daha güçlü olan ABD, Filipinler’in kıyılarını denizden rahatca abluka altına alabilmiştir. Böylece Hukbalahap’ın dış dünya ile tüm bağını kesmiş, Çin’den gelen malzeme yardımı durmuştur. Ve ABD ordusunun eşitsiz baskısı ile direniş 1954 yılında kırılmıştır.

 

ABD’nin “demokrasi” ve “özgürlük” taşıdığı ülkelerin başında olan Filipinler günümüzde Batılı pedofiller için ucuz bir çocuk seksi pazarıdır. Çocuk ve kadın kölelerin en çok satıldıkları birkaç ülkeden biridir. Çöp dağlarının yanına kurulmuş ve çöplerin arasında kokmuş gıdalarını arayan sarıbenizli hastalıklı insanların yaşadıkları teneke mahallelerin, eşsiz bir yoksulluğun ülkesidir Filipinler. Politik sistem alabildiğine istikrarsızdır ve “Filipin demokrasisi” denince sahte demokrasi anlaşılır.

 

Dünyamız yaklaşık 1900’lü yılların başından beri Mali- sermayenin doymak bilmez açgözlü azami kar hırsının kurbanı olmaktadır. Günümüzde aynı sermayenin en büyümüş biçimi olan  uluslarüstü tekeller sayesinde -daha önce yaşanmış olanları defalarca aşan büyüklükte- insani trajediler sahnelenmektedir. Bunlar, sayıları artarak  yaşanacağa benzemektedirler... Yerel, bölgesel öznel birtakım nedenlerin yanında Filipin halkının trajedisinin kaynağında da, Filistin halkının trajedisinin kaynağında da, Irak halkının trajedisinin kaynağında da ve diğer halkların trajedilerinin kaynağında da asıl olarak aynı açgözlülüğü mali- sermayenin sınır tanımayan kazanç hırsı  yatmaktadır. Bu açgözlülük dün Mussolini ve Hitler tarafından kanla doyurulmaya çalışılırken, günümüzde W Bush ve işbirlikçilerinin elleriyle dünyayı yeniden ve yeniden kana boğmaktadır. Yapmakta oldukları onların son umutsuz saldırılarıdır ve girdikleri savaşın yükü altında parçalanacaklar, yenileceklerdir. Filistin halkı da, diğerleri de özgürlüklerine mutlaka kavuşacaklardır.

 

Daha dengeli ve demokratik bir dünyanın kurulacağından kimsenin zerre kadar şüphesi olmasın. - Yusuf Küpeli, 19 Kasım 2004).             

yusufk@telia.com

http://www.sinbad.nu/