Nazi Almanyası ve Polonya, Büyük Biritanya, ABD, Sovyetler Birliği, Varşova ayaklanması ve yalanlar  üzerine kısa notlar

Yusuf Küpeli

f. Notlar

(1) ...Papadopulos’u hapse atılmaktan hiçbir güç kurtaramamıştır... ABD’nin Yeşil Kuşak politikasını Türkiye’de yaşama geçiren; Gülenci- Hikmetyarcı Tayyip Erdoğan gibilerin günümüzdeki iktidarlarının temellerini atan; tüm politik partilerdeki ve toplumdaki eşi emsali görülmemiş çürümenin tohumlarını serpen NATO’cu Evren ve avenesi ise halen en “saygıdeğer” kişiler olarak tatlı bir yaşam sürdürdürmektedirler.

 

(2) ...Aynı çevreler bir yandan Nazım Hikmet’in “vatan şairi” olamayacağı iddia ederek “vatanseverliğin” tekelini elerine almaya çalışırlarken, diğer yandan sözde bağlı oldukları Türkiye’nin devlet kasasını soymakta, üreten ve vergi ödeyen halkı açısından ülkeyi içine düştüğü acıklı duruma sürüklemektedirler...

 

+ Reichstag yangını hakkında biraz daha bilgi için tıkla

 

(3) SS, Schutzstaffeln sözcüğünün kısaltılmışıdır ve... SA, Sturmabtilung, Hücum Birliği/ Kıtası olmaktadır. Alman Nazizminden erken... “Birahane Darbesi” adı biraz şaşırtıcıdır ve... SA’nın başındaki Ernst Röhm ikinci bir sosyal içerikli... Gestapo, Devletin Gizli Polisi (Geheime Staatspolizei), asıl olarak Nazi Almanyası’nın... SS içinde de bu örgüte bağlı Güvenlik Servisi SD’yi örgütleyen Reinhard Heydrich... Katolik bir ortaokul öğretmeninin oğlu olan Heinrich Himmler, babasının... Töton Şovalyeleri, 1190- 91 yıllarında... Erik Hildinger, aynı savaşta II. Henry’nin ordusunda, Polonyalı şovalyelerden, Töton Şovalyeleri’nden, Fransız Tapınak Şovalyeleri’nden (Templar) ve birmiktar piyadeden oluşan 30 bin asker olduğunu yazmaktadır. Hildinger, Moğol ordusunun ise sadece 20 bin savaşçıdan oluştuğunu kaydetmektedir... ABD yönetiminin ve servislerinin Nazi savaş suçlularını, binlerce masum insanın katili SS ve Gestapo şeflerini kullanmaları ile ilgili örnekler alabildiğine çoktur...

 

(4) Nazi Almanyası’nı yaratan bazı gelişmeler -uzaktan- Türkiye’de olanları da çağrıştırmaktadır. Ve sonuçta, yaşanmış olanlardan... Şüphesiz -zaten denetimleri altında olan- “terörü” durdurabilmeleri için darbeye gereksinim yoktu ama, içine sürüklenilmiş olan ekonomik krizi büyük sermaye çevrelerinin hesabına çözebilmek, işçilerin ve diğer tüm çalışanların sendikal ve politik mücadelelerini durdurabilmek ve İran devrimi ile başlayan süreçte gerilmekte olan Ortadoğu’da ve detand sürecine sonveren uluslararası ilişkilerde ABD’nin yararlarını kollayabilmek için darbeye gerek vardı...

 

(5) Derin şüphecilik içindeki Stalin tarafından Troçkist oldukları düşüncesiyle 30 bin subayın 1937’de öldürülmüş olmaları, Kızıl Ordu için çok büyük bir kayıp olmuştur... “Kızılordu’nun darbeye hazırlandığı” yönündeki manupule edilmiş bilgileri Reinhard Heydrich’in ürettiği ve bir şekilde bunları Stalin’in adamlarına ulaştırdığı yazılıyor...

 

(6) Nazi operasyonuna adını veren Frederik Barbarossa, kendisini aynızamanda “Kutsal Roma İmparatoru” ilanetmiş olan Alman İmparatoru...

 

(7) İnsanların önemlibirkısmını kendi cinslerine, diğer insalara, üzerinde yaşadıkları küçük gezegene ve içinde varoldukları doğaya karşı bu ölçüde duyarsız kılan, anti- sosyal varlıklar haline getiren etkiler nelerdir?

 

(1) Papadopulos Grek toplumunun utancı ise eğer, NATO’cu darbeye direnmiş olan sayısız Grek aydını ve halkı aynı toplumun övünç kaynaklarıdır ve sonuçta Papadopulos’u hapse atılmaktan hiçbir güç kurtaramamıştır. Papadopulos’tan defalarca daha ağırını Türkiye toplumuna yapmış olan, “Atatürkçülüğü diriltme” ve “demokrasiyi sağlam temellerine oturtma” söylemleri ile iktidarı gaspetmesine karşın, varolan sınırlı demokrasiyi de kökünden torpilleyen; ABD’nin Yeşil Kuşak politikasını Türkiye’de yaşama geçiren; Gülenci- Hikmetyarcı Tayyip Erdoğan gibilerin günümüzdeki iktidarlarının temellerini atan; tüm politik partilerdeki ve toplumdaki eşi emsali görülmemiş çürümenin tohumlarını serpen NATO’cu Evren ve avenesi ise halen en “saygıdeğer” kişiler olarak tatlı bir yaşam sürdürdürmektedirler. Getirmiş oldukları rejim ise 1982 Anayasası ve diğer yasalarla hukuken varlığını sürdürmektedir. Aynı rejim, yetiştirdiği kadroları ve topluma yerleştirdiği “moral” anlayışı ile ise filen hükmünü yürütmektedir. Ve böyle köleleştirilmiş toplumların fertlerine de dışarıda -doğal olarak- köle muamelesi yapılmaktadır... Mustafa Kemal’in bağımsızlık mücadelesinin onurlu günleri, o yıllarda Türk toplumuna duyulan saygı, çoktan erozyona uğramıştır.

 

“Milliyetçi” geçinen, “Türklüğü” kimseye bırakmayan ama, diğer yandan kişisel ve sınıfsal yararları çerçevesinde kendi halkına hertürlü kötülüğü yapan “Türklerin”, -tüm anlatımda yer yer geçen- Nazizme özgü ikiyüzlülüğü sergilemedikleri iddia edilebilirmi? Türklükle hiç alakası olmayan NATO’nun, ABD’nin yararları uğruna ve bu emperyalist güçlerin desteği ile ülkesinin ilerici insanlarına saldıranlar, politik cinayetler işleyenler, katliamlar örgütleyenler nasıl “Türkler” olabilirler?.. Beyaz Saray’ın, Pentagon’un “Bizim oğlanlar”ı, 12 Eylül Darbesi’nin kahramanları, bir yandan ABD’nin Yeşil Kuşak  politikasını ülkede yaşama geçirirlerken, yüzbinlece Türk insanına işkence yaparlarken, vatandaşlıktan atarlarken, idam ederlerken, demokratik özgürlükleri kısıtlarlarken, diğer yandan en hızlı “Türk” ve “milliyetçi” rolü oynamaları, kişisel kazançlar ve satılmışlık ötesinde hangi gerekçelerle açıklanabilir acaba?

 

Şüphesiz kendileri -yukarıda sıralanan işleri- “vatanı sevdikleri için” yaptıklarını iddia edebilirler ama, zaten Türkiye’de tüm kötülükler aynı kalkanın gerisine gizlenilerek işlenmektedir... Vaktiyle Haydarpaşa Askeri Hastahanesi’nin zaptedilemeyen delilere ayrılmış yer seviyesinin altındaki kirli güneşsiz bodrumunda karşılaştığım zavallı bir astsubay da, “Yunan casusu olduğunu ama, herşeyi vatan için yaptığını.”, söylüyordu... O, paranoya krizleri geçirirken sergilediği böyle temelsiz gevezelikler nedeniyle buraya kapatılmıştı ama, sözkonusu söylemi özünde bazı çevrelerin düşünce tarzlarını açıkça yansıtmaktaydı. Onlar için herşey, kötülükler bile “vatan için” yapılmaktaydı... “Vatan için” uluslar üstü tekellerin, ABD’nin, NATO’nun, emperyalist güçlerin yararları uğruna halklarına eziyet edenler, “vatan için” ülkelerini soyanlar ve soydurtanlar yönetim aygıtının tepesine rahatca oturabilmekteydiler... Emeği ile yaşayan insanlar böyle “Türkleri” ve halen e- posta adreslerine “Türklüğün gerçek sahibi” rolünde “Türk” veya “Türkoğlu Türk” vs. rumuzları ve belirsiz adreslerle imzasız küfürlü tehdit mesajları yollayan satılmış üç kuruşluk mafya meydancısı psikopatları nasıl kendilerinden sayıp sevebilirler?

 

Adi komik tehditlerinin ve küfürlerinin altına imzalarını bile atmaya cesaret edemeyen satılık ruhları hangi katagoriden “Türk” sayabilirsiniz?.. Veya, günlük ağır işgücü ile bir kilo et bile alamayanlar, aldığı asgari ücret karnını doyurmaya yetmeyenler, günde bir Dolar veya altındaki gelirleriyle açlıkla boğuşanlar, sayıları 14 milyonu aştığı yazılan bu tip Türkler ile bankasının kasasını boşaltanlar, milyarları “vatan- millet- sakarya” edebiyatı ile çarpanlar, türban “özgürlüğü” yalanları ile din ticareti yapanlar ve hala işçi ücretlerini düşürme çabası içinde olanlar arasında nasıl bir kader birliği olabilir? Bunlar aynı katagoriden “Türkler” olabilirlermi? İnsanlara kişiliklerini ve gerçek değerlerini kazandıran olgular, içine girdikleri süslü ünüformalar veya gerisine saklanmaya çalıştıkları “Alman oğlu Alman”, “Türk oğlu Türk” gibi sıfatlar değillerdir. Onlara insan olarak değer kazandıran unsurlar, hangi milletten olurlarsa olsunlar üreticilikleri, yaratıcılıkları, diğer insanlara kazandırabildikleri değerler, entellektüel ve ruhsal gelişmişlikleridir...

 

İçine girdikleri SS ünüformaları ve altında durdukları dik siperli şapkalar kişileri, sandıkları gibi “ari ve yönetici üstün ırktan Almanlar” değil, sadece lanetle anılan kitle katilleri yapmışlardır. Diğer yandan Goethe Alman olduğu için değil, çağının kültür kaynaklarından ve aralarında özellikle Ortadoğu- İran edebiyatının da olduğu insanlığın zengin kültür birikiminden yararlanabildiği ve ağır emek verdiği için Faust’u yaratabilmiştir. Yine Einstein,  Yahudi olduğu için değil, tam tersine ırkcı Yahudi dininin kalıpları dışında tamamen özgür düşüncesi ile işine konsantre olabildiği ve alabildiğine ağır bir emek verdiği için relativite teorisini insanlığa armağan edebilmiştir. Aksi taktide, kafalarının tepesindeki küçük yuvarlak takkeleriyle “ağlama duvarı”nın önünde afyonkeşler örneği kendinden geçmiş vaziyette kafa sallayan ve “adanmış ülkenin seçilmiş üstün ırktan” kişileri oldukları sanısıyla toplumlarına ve çevrelerine büyük zararlar vermekten başka işe yaramayan fanatik Yahudiler’in hepsi Einstain gibi büyük buluşlar yapabilirlerdi. Ya da, ruhsal ve entellektüel azgelişmişliklerine karşın, SS ünüformalarının içine girince kendilerini “yönetici üstün ırkın en seçkinleri” sanan tüm zavallı yaratıklar Goethe gibi büyük eserler yaratabilirlerdi... – Yusuf Küpeli, Ağustos 2004

 

(2) Bir yandan yararları gereği “Türklüğü” kimseye bırakmayan, diğer yandan Türkleri’de aşağılayan ırkçı emperyalist güçlere yine aynı yarar hesabıyla yalanan sökonusu ikiyüzlü karakterler, Nazizm’in saldırıya geçtiği 1938 yılından Nazım Hikmet’i zindana atmışlardır. Büyük şairi -geçmişe göre relatif demokratik rüzgarların esmeye başladığı- 1951 yılına dek özgürlüğünden yoksun bırakan bu Nazi yardakçısı güçler, sonunda, uluslararası bir dayanışmanın da yardımıyla kurtulan Nazım Hikmet’i kaçmaya zorlayarak vatandaşlıktan atmışlardır. Aynı çevreler bir yandan Nazım Hikmet’in “vatan şairi” olamayacağı iddia ederek “vatanseverliğin” tekelini elerine almaya çalışırlarken, diğer yandan sözde bağlı oldukları Türkiye’nin devlet kasasını soymakta, üreten ve vergi ödeyen halkı açısından ülkeyi içine düştüğü acıklı duruma sürüklemektedirler. Ve bunlar uluslararası arenalarda Türkiye’nin kredisini beş paralık duruma getirmişlerdir... Tüm emperyalistliklerine karşın İngiliz üst sınıfları ana- baba ve doğma Polonyalı olan Joseph Konrad’ı “ingiliz değildir” diyerek aşağılamaya, dışlamaya çalışmamışlardır. Şüphesiz Josef Kondrad ile Nazım Hikmet’in edebiyat dünyasındaki yerleri farklıdır; Kondrad, N. Hikmet gibi ezilen halk yığınlarının, proletaryanın militanca savunuculuğunu üstlenmemiştir ama, öyle olsa bile Nazım Hikmet’in başına gelenler hiçbirzaman O’nun başına gelmezdi... Çünkü İngiliz üst sınıfları, soyunu sopunu da işe karıştırarak Nazım Hikmet’i aşağılamaya çalışan kriminal unsurlar gibi derin aşağılık kompleksleri ile sakatlanmış değillerdir. 

 

Koskocaman kirli bir hiçten başka birşey olmayan aynı kriminal unsurlara göre, “Susurluk kahramanı” katiller, devlet destekli mafya “babaları”, başbakan ve cumhurbaşkanı yeğeni hırsızlar “Türktürler” ve “vatansever”dirler ama, üçüncü nesil dedelerinden biri Polonyalı olan Nazım Hikmet, “Türk” ve “vatansever” olamaz (!) Şüphesiz bu yalana dayalı ahmakça ve moral dışı propogandaların temel nedeni, Nazım Hikmet’in çalışan Türk ve dünya halklarının, tüm ezilenlerin safında yeralmış olmasıdır. Nazım Hikmet her türden haksızlıklara başkaldırmış olduğu için kriminal unsurların bu tip saldırılarının hedefi olmaktadır... Ve sözkonusu propogandaları yapanların soylarını soplarını araştırmaya kalksanız, Nazım hikmet’ten defalarca daha fazla karışmış oldukları ortaya çıkar... Örneğin, Kıbrıslı “Türkeş”in Türke benzediğini aklıbaşında birileri iddia edemez ve iddia ederse de güzel görünüşlü Türk insanlarına haksızlık etmiş olur... Yine de tüm sözkonusu saldırgan karakterlerin kötülüklerini belirleyen temel özellikleri, karışmışlıkları veya Türk olup olmamaları değil, moral ve entellektüel şekillenmelerindeki çarpıklıklarıdır.

 

Nazım Hikmet’i -işin içine soyu sopu da karıştırarak- karalamaya çalışan aynı kişilerin sözde övündükleri ve sahiplendikleri Osmanlı Padişahları’nın yaklaşık tümünün anaları Türk değildir. Türk olmadıkları gibi, özellikle halen Türklere özgü Kağan unvanını kullanan I. Murad’ın Kosova’da savaş alanında öldürülmesi (1389) üzerine olaydan habersiz erkek kardeşini Otağa çağırtarak hemen orada boğazlatan ve tahta oturmasının ardından Sultan unvanını alan I. Beyazıd, İmparatorluğun temellerini kılıçları ile atmış olan Türkleri aşağılamaya başlamıştır. Bundan sonra Osmanlı Sarayı aynı aşağılamayı artan ölçülerle sürdürmüştür. Beyazıd, -Saray’ın içine girmiş olduğu aşama ile birlikte- başlattığı sürecin bedelini 1402’de Ankara ovasında ordusundaki Türklerin Timurlenk’in safına geçmeleri ve yenilgiyle ödemiştir. Ve yine Türkler Kürtlerden bir 300 yıl önce, 1500’lü yılların başında Osmanlı sarayına ayaklanmayı başlatmışlardır. Türklerin ayaklanmaları halkçı içerikli ve uzlaşmasız biçimde en az bir yüzyıl kesintisiz sürer ve ancak alabildiğine kanlı operasyonlarla bastırılabilirken, Kürt ayaklanmaları sadece feodal beylerinin azalmaya başlayan otonomi sorunları ile bağlantılı olarak ve üst sınıf karakterli biçimde tarih sahnesine çıkmıştır. Sık sık saf değiştirme eylemleri ve hangi safa geçerlerse geçsinler kendilerini sorgusuz izleyen aşiret üyeleri ile birlikte istikrarsız biçimde sürekli parlayıp sönmüştür... Günümüzde olduğu gibi paranın değer yitirmeye başlamasıyla birlikte artan yoksullaşma, idari yozlaşma ve sayısız haksızlıkları nedenleriyle Osmanlı Sarayı’na başkaldıran Türkler, daha ağır haksızlıkların kaynağı olan yozlaşmaya başlamış günümüz devlet mekanizmasının ve Amerikan emperyalizminin bekçiliğini yaparken “Türklük” taslayarak tosuncuklara ve devlet mafyasının “Türk oğlu Türk” geçinen naylon “babaları”na tesadüfen rastlasalardı, onları oracıkta ikircimsiz hallederlerdi... Ve yurtdışında Türklere nasıl sadece Polonyalılar sempati duyuyorlarsa, Türk adının olumlu olarak anılmasına da -bu sahte ve soyguncu “vatanseverler” değil- Nazım Hikmet neden olmaktadır. UNESCO onların değil, Nazım Hikmet’in yılını kutlamıştır... İşlerine geldiği zaman “Romalı” ve yine işlerine geldiği zaman “Türk oğlu Türk” olan aynı ikiyüzlü karakterler bu son anılan işten de kazanç sağlamaya çalışmışlardır...

 

Türklük, Almanlık, İngilizlik veya Amerikalılık genetik bir olay değildir ve yeryüzünde karışmamış tek bir halk bile yoktur... Türklük, bir kültür, kültürün en temel ögelerinden olan dil, duygu ve ekonomik bağ işidir. Ve şüphesiz hiçbir ulusal kültür diğer kültürlerden, uluslararası kültürel değerlerden soyutlanmış da değildir. Yine her ulusal kültür kendi içinde de farklı alt kültürleri barındırır. Her milletin içinde sınıfsal antagonizmalar/ uzlaşmazlıklar ile bölünmüş daha birçok millet vardır ve bu gerçek üst sınıflar tarafından nekadar gizlenmeye ve bastırılmaya çalışılsada ekonomik ve politik kriz anlarında tüm çıplaklığı ile kendisini yansıtır...

 

Kişiler, ulusal ve uluslararası kültürün en insancıl zengin ögeleri ile beslenebildikleri sürece ve haksızlıklara karşı çıkabildikleri ölçüde hem ulusal ve hem de uluslararası anlamda daha derinlik ve değer kazanırlar. Tüm bu zengin ulusal ve uluslararası kültürel kaynaklardan alabildiğine beslenebilmiş ve ezilenlerin safında yeralmış ender Türkiyeli aydınlardan biri olan Nazım Hikmet, kendisine saldırırken türçeyi bile doğru dürüst kullanamayanların hepsinden çok daha fazla Türktür. Nazım Hikmet, türkçeye ve Türk kültürüne en değerli hizmetleri yaparken, “Türklük” taslayarak O’na saldıran kriminal veya yarı kriminal unsurlar yalanları ile aynı kültürü kirletmekten ve ülkenin halkına ve ekonomisine zarar vermekten başka birşey yapmamışlardır ve yapmamaktadırlar... Ve bir Polonyalı, “Nazım Hikmet’in annesinin dedesi bizdendi” diyerek kendisine bundan övünç payı çıkartmaya kalkışırsa eğer, bunun Türk toplumu ile Polonya toplumunun dostluğuna hizmetten daha farklı bir yanı olabilirmi sizlerce?

 

Eski göçebe yiğit Türkler, günümüzün bazı hırsız sahte “Türkleri” gibi kendilerini diğer insanlardan “Türk” olarak ayırmıyorlardı; tüm yeniliklere çocukça bir saflıkla açıktılar. Aksi takdirde Homeros, Dede Korkut Öyküleri’nde yankılanamaz veya göçebeler gelip daha ileri kültürlerin mirasları üzerine oturarak yepyeni imparatorluklar kuramazlardı... O henüz bozulmamış Türkler, “Türklük” maskesinin gerisine saklanarak hertürlü soygunu, cinayeti, ahlaksızlığı rahatca yapmayı akıllarından geçirmiyorlardı, böyle bir alçaklıktan haberdar değillerdi... Temelinde derin korkularla birlikte dipsiz bir aşağılık kompleksi ve aynı derinlikte ikiyüzlülükler yatan ırkçı bir milliyetçilik, sahiplerini izalasyona sürüklemekten başka bir işe yaramaz. Yurtdışında birçok yerde Türkler diğer insanlara sempatik gözükmüyorlarsa eğer, sözkonusu faşist karakterlerin bu olumsuzluk üzerinde azımsanamayacak katkıları vardır.- Yusuf Küpeli, Ağustos 2004

 

+ Reichstag yangını hakkında biraz daha bilgi:

Polis, 27 Şubat 1933 günü, yanmakta olan Reichstag (Meclis) binasının yanına geldiği zaman, olay yerinin yakınında duran 1909 doğumlu Hollandalı işsiz işçi Marinus van der Lubbe’yi yakalamıştır. İş kazası geçirip sakatlanmış olduğu için düşük bir sigorta pirimiyle yaşamını sürdürmeye çalışan ve henüz 25 yaşını bile doldurmamış olan van der Lubbe, “Reichstag'ı ateşe verdiğini” kabuletmiştir. Bu işi, Nazi iktidarını protesto etmek amacıyla yaptığını söylemiştir, veya ifadesi böyle düzenlenmiştir...

Aslında, daha bebek iken, doğumunun hemen ardından babası tarafından terkedilmiş olan ve iş kazasında sakatlanmış vucudu gibi ruhsal durumunun da sakatlanmış olduğu anlaşılan Lubbe’nin yangını başlatmış olduğu tam belli değildir ama, O, bu kirli işi üstlenmiştir. Gerçi, -aklı başında olmayan- van der Lubbe yangını tek başına çıkarttığını iddia etmekteydi ama, alevler bir anda birçok yerde birden başlamışlardı. Bir kişinin aynı anda tüm bu yerlerde birden yangın başlatması olanaksızdı... Bu tavrı ile Lubbe, Nazi Partisi’ne ve Hitler’e yapılabilecek en büyük yardımı yapmıştır. Marinus van der Lubbe, aynı yangının sorumlusu kabuledilerek, 25’inci yaş gününe üç gün kala, 10 Ocak 1934 günü idam edilmiştir...

Komünizm ideolojisi (düşünce sistemi) ile uzaktan yakından bağları olmamalarına karşın, kendilerini “komünist” olarak tanıtan günümüzün birçok provokatörü, bireysel terör eylemcisi, hastalıklı karakterleri gibi Marinus van der Lubbe’de kendisini “komünist” olarak tanımlamaktaydı ve Hollanda Komünist Partisi’ne üye olmuştu. Buna karşın Lubbe, Alman Komünist Partisi (KPD) ile uzaktan yakından bağlı değildi. Kısacası, KPD ile ne bir bağı vardı ve ne de bu partiye üye idi...

Bazı benzer hastalıklı örnekleri 12 Mart ve 12 Eylül günlerinde Türkiye’de de yaşanmış olduğu gibi, Marinus van der Lubbe’nin bulaştığı veya O'nun omuzlarına yüklenen bu karanlık kundaklama işi, Lubbe’nin ait olmadığı bir ülkenin (Almanya’nın) gerçek komünistlerine, demokratlarına, aydınlarına yönelik kesin sonuç alıcı bir saldırıyı başlatmak için Nazi Partisi’nin eline gerekli malzemeyi vermişti... Bu kirli karanlık olay, Almanya’nın politik yaşamında bir dönüm noktası olmuştu.

Nazi Partisi’nin tepesindeki Göring ve Heinrich Himler, sözkonusu gizli karanlık planın, Reichstag’ı kundaklama olayının mimarları idiler ama, olayla ilgili olarak sadece Marinus van der Lubbe suçlanmayacaktı. Alman Komünist Partisi (KPD) önderi Ernst Torgler ve üç öndegelen Bulgar komünisti, sendikal önder ve aynızamanda Komintern (Üçüncü Enternasyonal) temsilcisi Georgi Dimitrov, Vasil Tanev ve Blagoi Popov, Reichstag’ı kundaklama suçlamasıyla tutuklanacaklardı. Amaç, sadece Alman Komünüstleri’ni ve Sosyal Demokratları’nı değil, aynızamanda Komintern’i (Üçüncü Enternasyonal) mahkum edebilmekti. Kitlelerden kopuk terör eylemlerine şiddetle karşı olan komünistler, “tehlikeli teröristler” olarak yansıtılmaya çalışılmaktaydılar... Dimitrov, duruşmalarda Nazi Partisi’nin mahkum etmeyi başaracaktı ama, yine de bu provokasyonun etkisi ile Naziler Alman halkını korkutmayı, yığınlar arasındaki desteklerini arttırmayı, ve komünist partisini tasviye etmeyi başaracaklardı... Silahlı güç nasıl olsa onların ellerindeydi...– Yusuf Küpeli, Ağustos 2004

 

(3) SS, Schutzstaffeln sözcüğünün kısaltılmışıdır ve türkçe anlamı koruma veya savunma birlikleri veya en doğrusu, koruyucu düzen olmaktadır... SS, Hitler’in kişisel koruyucuları (bodyguard) olarak Heinrich Himmler önderliğinde Nisan 1925’de ve -değişik kaynakların farklı verilerine göre- 200 veya 300 kişi ile kurulmuştur. Bu paramiliter/ yarı askeri kuruluşun elemanları siyah ünüformalar giydikleri için, örgütlenme “kara gömlekliler” olarakta anılmıştır. Hitler iktidarı elegeçirmeden hemen önce, 1933 yılında sayıları 52 bin olmuştur. SS, kendi özel istihbarat/ güvenlik servisini, Sicherheitsdienst (SD) adlı kuruluşu maceracı ve soğukkanlı acımasız bir kitle katili olan Reinhard Heydrich’in başkanlığında oluşturmuştur. SS’e bağlı olarak şekillenen bu istihbarat örgütlenmesinin adının türkçe karşılığı ise Güvenlik Polisi veya Servisi olmaktadır. Ernst Röhm’ün önderliğindeki SA’nın 1934’de tasviyesinin ardından SS’in ve dolayısıyla Heinrich Himmler ile Reinhard Heydrich’in önemleri olağanüstü artmıştır. Bunlar örgütü hem sayı ve hem de etki alanı olarak hızla büyütmeye, yeni alt kuruluşlar oluşturmaya başlamışlardır. Örgütün 1934- 36 yılları içindeki bu hızlı büyüyüşü sırasında üye sayısı 250 bin olmuştur.

 

SA, Sturmabtilung, Hücum Birliği/ Kıtası olmaktadır. Alman Nazizminden erken başlayan ve Hitler için esin kaynağı olan İtalyan faşizminin önderi Mussolini’nin adamları kahverengi ünüformalar giydikleri için, bu modanın etkisi ile SA üformaları da aynı renkte olmuştur. Bunlara, gömleklerinin rengi nedeniyle “Kahverengi Gömlekliler” adı da verilmiştir... SA, Nazizmin henüz sonderece acemi olduğu doğuş döneminde, 1921 yılında Hitler tarafından örgütlenmiştir ama, Ernst Röhm olmasa Hitler’in bu işi başarması olanaksız gözükmektedir. Bu nedenle asıl örgütleyicinin Röhm olduğunu söylemek yanlış olmaz...

 

SA’nın ilk üyeleri değişik unsurlardan oluşmakla birlikte, çoğunlukla az eğitimli, fiziki gücü olan ve anti- sosyal karakter özellikleri gösteren topluma uyumsuz tiplerdir. Genellikle işsiz eski askerlerden oluşan ve korsanlar gibi düzensiz silahlanmış olan bu çeteler, I. Dünya Savaşı sonucu yıkılan monarşinin yerine kurulan Weimar Cumhuriyeti’nin ilk günlerinde sokaklarda, sol görüşlü kişilere ve guruplara karşı terör estirmişlerdir. Aynı kişiler Nazi Partisi’nin toplantılarını korumuşlar, yürüyüşlerine katılmışlar ve partinin muhaliflerini fiziki olarak ezmeye çalışmışlardır. Hitler’in 1923 yılında başarısızlıkla sonuçlanan Münih Birahane Darbesi’nin ardından Hitler ile birlikte Ernst Röhm’in de hapse atılması, SA guruplarını tam bir başıbozukluğa sürüklemiştir. Örgüt 1925 yılında yeniden yapılandırılmıştır ve gelen tüm lokal ve ulusal seçimlerde terör estirmiştir... SA üyelerinin çoğunluğu, Hitler’in halkı aldatmak amacıyla komünistlerden ve sosyalistlerden ödünç aldığı yamama yalanlarına, eşitlikçilik ve anti- kapitalism demagojilerine gerçekten inanmışlardır.

 

“Birahane Darbesi” adı biraz şaşırtıcıdır ve şüphesiz saldırıya uğrayan herhangi bir birahane değildir; üç bin memuru ile 8 Kasım 1923 günü biraraya gelmiş olan Bavyera Hükümeti’nin binası, toplantısı basılmıştır... Bavyera Hükümeti’nin başı Gustav von Kahr konuşurken, Adolf Hitler SA (“Hücum Birlikleri”) ile salona dalmıştır. Yine Hitler, salondaki bir masanın üzerine sıçrayıp silahını çekerek tavana doğru iki el ateş etmiştir. Ardından, “Birahane darbesi gerçekleşmektedir” ve “milli devrim başlamıştır” diye bağırmıştır... (www.spartacus.schoolnet.co.uk/GERnazi.htm)

 

Bu histerik ve abartılı gösteriler Türkiyedeki teşhirci faşist “tosuncukları” veya bazı ekstrem “sol” ve “maoist” gurupçukları anımsatmaktadır şüphesiz... Sözkonusu tiyatroya verilen “Birahane Darbesi” adı, Hitler’in Bavyera Hükümeti binasını bir birahaneye ve görevlileride müşteriye benzeterek aşağılamaya çalışmasının göstergesidir. Bu tanım, demagojiye dayalı faşist propoganda tekniğinin Hitler tarafından ustaca kullandığı kanıtlamaktadır. Anlaşılacağı gibi, “milli devrim başlamıştır” derken de, diğerlerini, yönetimi dolaylı olarak gayrı- milli ilanetmektedir. Şüphesiz bu ifadesi de yine Türkiye’de varolan ve biraz önce anılan “millici” gurupların demagojilerini çağrıştırmaktadır... Aslında Hitler, gayrı- milli ilanettiği Bavyera Hükümeti’nden çok daha fazla mali- sermaye çevrelerinin desteğini almıştır ve onların politikalarını yürütüp Alman milletini bir felekete sürüklemiştir.

 

Bavyera Hükümeti’nin başı Gustav von Kahr’ı, aynı eyaletin ordusunun komutanı Otto von Lossow’u ve polisin komutanı Hans von Lossow’u yan odaya alan Hitler, Almanya’nın yeni liderinin kendisi olduğunu ve kuracağı hükümette onlarada görev vereceğini, söylemiştir... Halbuki biraz önce aynı kişileri “birahane”nin patronları ve gayrı- milli ilanetmişti... Muhtemelen bir deli ile karşı karşıya olduklarını sanan bu üç kişi, gönülsüzde olsa -korkularından- Hitler’in görev teklifini kabuletmişlerdir. Hitler bunlara, “Gentilmenler, silahımdaki üç mermi sizler için, dördüncüsünü de kendime sakladım!”, deyince, aralarındaki anlaşma gerçekleşmiş ve “Hitler kabinesi”nde görev almayı kabuletmişlerdir... Normal düşünen bir insanın kolay inanmak istemeyeceği bu saçmalık eğer doğru ise -ki doğrudur-, olay sonderece komiktir. Sözgelimi bu üç kişi yapılan teklifine direnmiş olsalar, Hitler kendisini de öldürecek ve iktidar serüveni daha başlamadan bitecektir... Ve zaten onlar, “tamam seninle anlaştık” deyince de, Hitler iktidarı almış olmamaktadır şüphesiz.... Olayın biraz sonra özetleyeceğim bölümleri bu komediyi doğrular yöndedir.

 

Sözkonusu anlaşma gerçekleştiği sırada, I. Dünya Savaşı’nın sonunda Alman Genelkurmay Başkanlığı yapmış olan ünlü Eric Ludendorff  olay yerine gelmiştir... Hitler’in, savaşı Alman ordusunun değil, sivil hükümetin yitirdiğini, bu kayba Yahudilerin, komünistlerin ve sosyalistlerin neden olduklarını dillendiren çığlıkları Lüdendorff’da olumlu etki yapmış ve O’da Hitler’in yönetiminde Alman ordusunun komutanı olmayı orada kabuletmiştir... Sanki tüm bunlar gerçek yaşamda değil de bir tımarhane de yaşanmaktadır ama, aslında herşey gerçektir ve olay savaş sonrası Alman toplumunun geçirmekte olduğu derin psikolojik sarsıntıyı da yansıtmaktadır... Ludendorff  I. Tananberg Meydan Muharebesi’nde de işleri karıştırmıştı aslında ama, yetişen Hindenburg durumu kurtarmıştı... Ve yine şüphesiz Hitler’in sözkonusu demagojileri, yıkımların sorumluluğunu başıbozuklara, komünistlere, sosyalistlere ve toplumsal azınlıklara, zayıf guruplara yükleme kolaycılığı da Türkiye toplumuna yabancı değildir...

 

Hitler bu şekilde yeni hükümetinin bakanlarını tayinederken, SA guruplarını asıl örgütleyen ve yöneten kişi olan Ernst Röhm, emrindeki Hücum Birlikleri (SA) ve beraberindeki Rudolf Hess ile Münih’deki Bavyera Savunma Bakanlığı’nı (Savaş Bakanlığı) basıp, Yahudi asıllı ve ayrıca solcu politikacıları ve görevlileri toplamaya başlamıştır... Bu olayın ardından Hitler Berlin’e yürümeyi ve aynı kolaylıkla ulusal hükümeti yerinden atarak iktidar oturmayı planlamıştır... Fakat “küçük bir ayrıntıyı” unutmuştur! Darbeciler önce radyoevini (varsa TV’yi) ve telefon- telgraf iltişimini, kısacası ülkenin tüm haberleşme ağını kontrol altına alırlar. Hitler bunların hiçbirini yapmamış olduğu için, Berlin, merkezi hükümet, sahnelenen tiyatrodan hemen haberdar olmuştur. Ve girişimin ezilmesi için emir vermiştir... Hitler’in yukarıda özetlenen darbe girişimi, önemli bir toplantıya katılacak birinin gömleğini giyip gravatını da taktıktan sonra donunu ve pantolonunu evde unutarak sokağa şıkmasına benzemektedir. Böyle biri hedefine ulaşamadan derdest edilecektir şüphesiz. Hitler de aynışekilde hapishaneyi boylamıştır ama, aşırı “milliyetçi” olduğu için ucuz atlatmıştır... Aslında Hitler, “bin yıllık imparatorluk” düşüyle II. Dünya Savaşı’nı başlatırken de aynı unutkanlığı yapacaktır...

 

Asıl trajik olan ise, Alman mali- sermayesinin böyle birine destek vermiş olması ve Alman halkının sürü gibi Hitler’in peşine takılmasıdır... Şüphesiz Hitler iktidar koltuğuna oturan ilk psikopat olmadığı gibi, sonuncusu da değildir. Yalanın, talanın, soygunun hakimolduğu düzensizliğin düzeninde, masallardaki gibi “atın önünde et, itin önünde ot duran” bir dünyada, haydutların “kahraman” olduğu kaosun evreninde, iktidar koltuğu en yalancı ve ahlaksız psikopatlar için ayrımıştır. Yeryüzündeki mevcut yöneticilerin önemli birkısmının kısa biyografilerine, sürekli değişen söylemlerine, işleri ile sözleri arasındaki uçuruma şöle bir gözatmak, bu gerçeği görebilmek için yeterlidir... Şüphesiz hiçbir dürüst ve sağlıklı insan, yıllarca belediye başkanlığı yaptığı bir kentin yanlış yapılanmasından -herhangi bir sorumluluk üstlenmeden- rahatca sikayetci olamaz; veya depremin geleceğini sağır sultan bile duymuşken, depreme ceyrek kala, felaketin sorumluluğundan kurtulmak için, laf olsun diye, yarın “ben demiştim” diyebilmek için, “kaçak binaların yıkılması emrini” veremez... Pisliğin kökü derindir ve zaten aynı pisliğin ürünü bu tip psikopatların yolları açılarak pislik sürdürülebilmekte, insan teri ve kanı üzerinde yükselen kolay kazançlar korunabilmektedir...

 

Ertesi gün, Hitler, Lüdendorff, Goering, beraberlerindeki üç bin kadar silahlı Nazi ile yola koyulmuşlardır. Savunma Bakanlığı’nı işgaletmiş olan Ernst Röhm’e ulaşmak, O’nun gücü ile birleşmek amacıyla Münih’e doğru yürüyüşe geçmişlerdir. Odensplatz’a (Oden Meydanı. Oden, kuzey mitolojilerinin en büyük tanrısı) ulaştıkları sırada, yolun Münih polisi tarafından kesildiğini görmüşlerdir. Dur!, ihtarına uyulmayınca, polis yürüyüşçülerin üzerlerine ateş açmıştır. Silahlı SA, polisin ateşine beş dakika kadar süren bir karşı ateşle yanıt vermiştir. Kısa süren çatışma sırasında 21 kişi ölmüş ve aralarında Goering’in de olduğu yüz kadar kişi yaralanmıştır... Hitler kendisini yere atmıştır ve olay yerinde omzu çıkmıştır. Sinirleri gevşeyen Hitler, en yakındaki binek otomobiline doğru koşup olay yerinden kaçmıştır ama, polis arabanın plaka numarasını almıştır. Liderlerinin kaçtığını gören Naziler O’na katılmışlar ve dağılmışlardır. “Birahane Darbesi” girişim orada, Odensplatz’da sonbulmuştur...

 

Tanıkların anlatımlarına göre sadece Eric Ludendorff  ve O’na bağlı olanlar polise doğru yürüyüşlerini sürdürmüşlerdir... İleride Hitler yandaşları önderlerinin sahneden böyle aniden kayboluşunu, “Yaralı genç bir oğlanı lokal hastahaneye yetiştirebilmek için hemen gitmek zorunda kaldı(!)”, sözleriyle açıklamışlardır... Hapse atılan Hitler içeride, -yamama fikirlerle dolu- “Kavgam” adlı kitabını yazmıştır vs..

 

Ocak 1931’den itibaren SA örgütlenmesini köklü bir anti- kapitalist olan Ernst Röhm (Roehm) yönetmeye başlamıştır... Röhm, I. Dünya savaşı sırasında üç kez yaralanmış ve orduda binbaşı rütbesine dek çıkmış eski bir profösyonel askerdir. Aslında Hitler’den önce O (Roehm), Nazi Partisi’ni (Milliyetçi Sosyalist Alman İşci Partisi) kurmuştur ve Bavyera’daki ordu birliklerinin desteğini sağlayarak SA örgütlenmesini, özel ordusunu oluşturup Hitler’in yükselişine yardımcı olmuştur. SA’nın örgütlenmesinde başrolü oynamış olan Roehm, katıldığı 8- 9 Kasım 1923 -başarısız- Münih Birahane Darbesi’nin ardından Hitler ile birlikte hapse girmiştir. Diğer birçok SA üyesi ve önderi gibi homoseksüel olduğu söylenen Ernst Röhm, 1925 yılında Bolivya’ya gitmiş ve 1930’da geri döndükten sonra SA’nın başına geçmiştir... Kapitalismin dünya düzeyindeki büyük krizi yaşanırken, 1929- 30’da SA örgütlenmesinin üye sayısı artan işsizlikle birlikte hızla büyümüştür. Bu sayı 1932’de 2 milyona ulaşmıştır. Hitler’in iktidarı elegeçirdiği 1933- 34 yılında ise SA üyelerinin sayıları Alman ordusunun 20 katına çıkarak -değişik anlatımlara göre- 3 veya 4.5 milyon kişi olmuştur.

 

SA’nın başındaki Ernst Röhm ikinci bir sosyal içerikli anti- kapitalist Nazi devrimini içtenlikli olarak savunmuş ve bu yönde Hitler’e baskı yapmıştır. Ve yine Ernst Röhm, -Hitler’e rağmen- emrindeki SA birliklerini düzenli Alman ordusunun yerine geçirmeyi, kendisi de bunun başkomutanı olmayı ve böylece sağlanacak olan toplumsal eşitliği garanti altına almayı düşlemiştir. SA yönetiminin sözkonusu tavrı, tüm muhaliflerle birlikte Yahudilere yönelik terörü sayesinde örgütün sokakta kurduğu egemenlik, askerler ve Hitler’i destekleyen endüstri çevreleri, kapitalistler tarafından kuşku ile karşılanmıştır. Bu gelişme, Nazi Partisi için bir güvensizlik kaynağı oluşturmuştur ve şüphesiz Hitler Ernst Röhm’ü kendisi için de tehlikeli bulmuştur... Elde etmiş olduğu büyük iktidardan kaynaklanan şüpheciliği ile diğer ön plandaki Nazi önderlerinden birinin kendisine karşı darbe yapmasından çekinen Hitler, bunların iktidar alanlarını birbirlerinden ayırmış ve birbirlerini dengeler konuma getirmiştir. Örneğin, 1932’de Meclis Başkanlığı, daha sonra Prusya İçişleri Bakanlığı vs. yapmış olan Gestapo’nun asıl kurucusu Herman Göring’i (Goering); Propoganda Bakanı Joseph Goebbels’i; SS örgütlenmesinin ve daha sonra Gestapo’nun da en üst yöneticisi olan Heinrich Himmler’i; SA’nın önderi Ernst Roehm’i (Röhm) ustaca birbirlerine karşı kullanarak iktidarın itirazsız tek hakimi olmayı başarmıştır. Ve zaten SA’yı, Ernst Roehm’i yokederken, Heinrich Himmler’i, SS örgütünü kullanmıştır.

 

Ernst Roehm’e yönelik komplo ustaca hazırlanmıştır... Goering ve Himmler, SS’e bağlı olarak şekillendirilmiş olduğunu daha önce yazdığım Güvenlik Polisi’nin (SD) şefi Reinhard Heydrich’e Ernst Roehm hakkında bir dosya ısmarlamışlardır. İşinin ustası Heydrich, Fransız yönetiminin Hitler’i yoketmesi için Ernst Roehm’e 12 milyon Mark ödediğini belirten “belgeler” üretmiştir. Bazı anlatımlara göre Hitler, başlangıçta bu “belgelere” inanmamıştır. Buna karşın, partiyi destekleyen büyük sermaye çevrelerini ürkütmüş olan Roehm’i yoketmek için Hitler’in kendisi de yeterli neden keşfetmiştir. Bu nedenlerin başında Roehm’in kendisini yerinden edecek bir güce ulaşmış olması gelmektedir şüphesiz ve Goering ile Himmler Hitler’in bu korkusunu beslemişlerdir... Nazi Partisi’nin zaferi için büyük bir fon oluşturmuş olan Alber Voegler, Gustav Krupp, Alfried Krupp, Fritz Thyssen, Emile Kirdorf gibi büyük endüstriciler, görüşleri nedeniyle Roehm’in kellesini istemişlerdir ve başta Roehm olmak üzere birçok SA üyesinin homoseksüel olmaları da onların aleyhlerine kullanılmıştır... Olay diğer yanıyla, komünistler ve Yahudiler ile birlikte homoseksüellere karşı da kampanya yürüten Nazilerin bu konuda da ne ölçüde ikiyüzlü davrandıklarını kanıtlamaktadır. Çünkü, Hitler’in yükselişinde ve iktidarı alışında başrolü oynamış olan Roehm ve yakın çevresi homoseksüel kişilerdir.

 

SA’ya vuracağı darbeden önce Hitler, ordunun üst yönetimi ile gizlice anlaşmıştır. Alman ordusunun da çekindiği SA’nın dağıtılmasına karşılık generallerin kendisine (Hitler’e) itirazsız bağlanacakları, her emrine uyacakları garantisini almıştır. Bundan sonra tuzağını hazırlayan Hitler, tüm SA yönetimini Wiesse’deki Hanselbauer Oteli’nde toplantıya davet etmiştir. Oteli, beraberinde getirdiği SS birlikleri ile 29 Haziran 1934 günü basan Hitler, Roehm’i bizzat kendisi tutuklamış ve intehar etmesini istemiştir. Bu öneriyi reddeden Roehm, hemen orada iki SS üyesi tarafından öldürülmüştür. Otele gelmiş olan SA yöneticileri odalarında, gelmekte olan 200 kadarı da 24 saat içinde yolları üzerinde SS mensupları tarafından tutuklanmışlardır. Bunların önemli birkısmı hemen alındıkları yerde yargısız olarak öldürülmüşlerdir. SA’nın tüm yönetimini yokeden kanlı darbe 13 Temmuz 1934 gününe dek gizli tutulmuştur. O gün Hitler yaptığı açıklamada, sözkonusu operasyonu “Uzun Bıçaklar Gecesi” olarak adlandırmıştır... Aynı yıl kısa bir süre sonra, 2 Ağustos günü, 87 yaşındaki Cumhurbaşkanı Hindenburg’un da ölümü ile “Führer” (“önder”) olan -komik görünümlü- Hitler, cehenneme açılan yolunda artık rakipsiz olarak yürüyebilecektir.

 

Gestapo, Devletin Gizli Polisi (Geheime Staatspolizei), asıl olarak Nazi Almanyası’nın (Üçüncü Devlet) politik polisi olmuştur. Almanya’da ve işgaledilen topraklarda komünistleri, Yahudileri ve diğer tüm muhalifleri yasa ve kuraldışı yöntemlerle yoketme görevini üstlenmiş ve SS ile birlikte Ölüm Kampları’ndan sorumlu olmuştur... Nazi Partisi’nin 1933’de iktidara oturmasının ardından Almanya’nın en büyük eyaleti Prusya’nın İçişleri Bakanı olan Hermann Göring, sıradan polisin içinde politik ispiyon üniteleri oluşturmuştur. Ve bu yeni ünitelerin içlerine Nazi Partisi üyesi binlerce kişiyi doldurmuştur. Ardından, 26 Nisan 1933 günü, tüm bu üniteleri doğrudan kendisine bağlı olarak Gestapo adıyla yeniden organize etmiştir. SS örgütlenmesinin başı Heinrich Himler ise, Reinhard Heydrich ile birlikte Bavyera’da aynışekilde paralel bir örgütlenme oluşturmuştur. Biçimsel olarak (sözde) İçişleri Bakanlığına bağlı olan polis güçleri, SS ve Gestapo, 1936 yılında Himmler’in yönetimi altında birleştirilmişler ve böylece Nazi Almanyası’nın ikinci kişisi konumuna yükselen Himmler, Reichsführer (“devletin önderi”) ünvanını kullanmaya başlamıştır... Gestapo ve SS daha alt birimlere, uzmanlık alanlarına ayrılmışlardır...

 

Örgütte Himler’den sonra ikinci gelmekle birlikte işleri filen götüren asıl kişi konumunda olan ve -acımasız kıyımları nedeniyle- Hitler tarafından bir orduya bedel tutulan Reinhard Heydrich’den kısaca sözetmeye değer... Orta sınıfın üst kademelerinden, bir Wagner opera şarkıcısının ve piyanist ananın oğlu olarak 1904 yılında doğan Heydrich’in çocukluğunun problemli ve mutsuz geçtiği biyografisindeki bilgilerde yansımaktadır... Fotoğraflarında buz gibi ruhsuz bir heykel görünümü veren bu iri sportmen yapılı kişinin arkadaşları arasındaki takma adı, “Sarışın Hayvan” olmuştur. O’nu yüceltme, gücünü yansıtma amacıyla takılan bu hayvan sıfatı, dört ayaklı iri, vahşi bir hayvanı, canavarı ifade etmek içindir şüphesiz. Yoksa eşşek te dört ayaklı ve güçlü bir hayvandır ama, Heydrich’in “hayvan” sıfatının eşşeği çağrıştırdığını iddiaya kalmışmak, sadece bu güzel gözlü yaratığı aşağılamak anlamına gelir... Kurbanları’da O’na “Cellat Heydrich” takma adını layık görmüşlerdir.   

 

Kadın sorunları, kuraldışı ilişkiler nedeniyle, “kaba ve centilmenliğe yakışmayan davranışlar” gerekçe gösterilerek subay olduğu donanmadan 1931 yılında uzaklaştırılan Heydrich, aynı yıl Nazi Partisi’ne ve SS birliklerine katılarak hızla kariyer yapmıştır. Daha örgüte katıldığı yıl, 27 yaşında iken SS Albayı rütbesiyle aynı örgütün Güvenlik Servisi SD’nin (Sicherheitsdienst) başına geçmiştir. Donanma’da iken -askeri istihbaratın başı konumundaki- Amiral Wilhelm Canaris’in emrinde 1926- 31 yılında kıdemli üsteğmen olarak şifre subaylığı yapmış olmasının bu hızlı yükselişinde ve SS’in Güvenlik Polisi SD’nin başına oturmasında etkisi olabilir. Aynı yükselişte saldırganlığının, entrikacı kuralsızlığının, kabalığının da etkileri olmalıdır; çünkü donanmada, “daha teğmenken kendisini amiral gibi gören sonderece kaba biri” olarak tanımlanmıştır... Ve ardından Heydrich, 30 yaşını doldurmadan, Mart 1933’de SS Tugayı Generali olmuştur. Naziler’in iktidara geldikleri bu yıl, komünistlere, sosyal demokratlara, sendikacılara yönelik olarak başlatılan kitle tutuklamaları sırasında Heydrich başrolü oynamıştır. Bu ilk kurbanlar için kurulan ve yine ilk toplama kampı olan Dachau’yu da O (Heydrich) hazırlamıştır.

 

SS içinde de bu örgüte bağlı Güvenlik Servisi SD’yi örgütleyen Reinhard Heydrich, SA’nın şefi konumundaki Ernst Roehm’ün (Röhm) “Fransa’dan 12 milyon Mark aldığına” dair “belgeyi” de hazırlayacak ve “Uzun Bıçaklar Gecesi”nde de başrolü oynayanların arasında yeralacaktır. Röhm’ün parayı “Bolşevikler’den aldığına” dair belgeler hazırlasa, kimse inanmazdı şüphesiz... Röhm’e yapmış olduğu gibi 1937 yılında da “Kızılordu subaylarının Stalin’e karşı darbe örgütlediklerine” dair sahte belgeler ürettiği ve 30 bin subayın katledilmesinde önemli rol oynadığı söylenen Heydrich, 9- 10 Kasım 1938 günleri tüm Yahudi işyerlerinin ve Sinagogların tahrib edildiği ve 25- 30 bin kadar yahudinin toplama kamplarına yollandığı “Kristal Gecesi”ni örgütleyen ve bu Yahudileri toplayan kişi olmuştur... Polonya’nın işgalinin ardından Varşova’da Yahudi Gettosu’nu kuran, tüm Yahudileri aynı yere toplayan ve bu ülkedeki belli başlı ölüm kamplarını organize eden de aynı kişidir...

 

Sovyetler birliğine yönelik saldırının başlaması ile birlikte, işgaledilen alanlarda pasifikasyonu gerçekleştirmek, parti komserlerini, partizanları, tüm şüpheli kişileri öldürmek, idamları gerçekleştirmek için özel SS birlikleri kurmuştur... Buralardaki katliamlarının ardından, Çekoslavakya’daki pasifikasyonu gerçekleştirmesi için en yüksek rütbe ile Prag’a yollanmış ve yeni karargahını bu kente kurmuştur. Kurmuş olduğu ispiyon şebekesi ve acımasızlığı ile direnişe büyük zararlar vermiştir ama, 27 Mayıs 1942 günü -kendine duyduğu aşırı güvenle muhafızsız olarak- kullandığı arabasıyla bürosuna dönerken, Prag’a 20 km kadar mesafede iki Çek partizanının saldırısı sonucu ağır yaralanmış ve beş gün sonra da ölmüştür... Ardından Çek partizanlarına, sıradan halka yönelik acımasız bir kıyım başlatılmıştır. Prag yakınındaki Lidice köyü, 173 erkeği ile toptan yokedilmiştir. Aynı köyün 198 kadını Revansbrück (Revansbrueck) toplama kampına yollanmıştır. Köle işçi çalıştıran Simens fabrikalarının bulunduğu bu kamp, Berlin’in 200 km kadar doğunsundadır ve sadece kadınlar içindir... Ardından Naziler dinmeyen intikam duyguları ile 256 masum Çek insanını daha öldürmüşler ve binlercesini değişik toplama kamplarına yollamışlardırsürmüşlerdir...

 

Unutmadan not düşmeliyim ki, yukarıda Heydrich ile bağlantılı olarak anılan Nazi iktidarı yıllarında askeri istihbaratının başı konumundaki Amiral Wilhelm Canaris’de sonderece muhafazakar bir kişi olmasına karşın ömrünü Flossenbürg toplama kampından 20 Temmuz 1944 günü idam edilerek tamamlamıştır. Alman Sosyal Demokrasisi’nin ve I. Dünya Savaşı’nın sonunda patlayan “Spartaküs Ayaklanması”nın tanınmış önderlerinden Rosa Luxenburg’a idam kararı veren Askeri Mahkeme’nin üyesi olan, 1935 yılında Faşist Franko’ya Almanya’dan yollanan yardımı organize eden Canaris, Hitler’e yönelik komplonun içinde olduğu gerekçesi ile tutuklanıp öldürülmüştür. Ve şüphesiz bu işte, eskiden emrinde çalışıpta donanmadan atılmış olan o “ daha teğmenken kendisini general gibi gören olağanüstü kaba” kişinin, Heydrich’in organize ettiği SD örgütü başrolü oynamıştır... Heydrich, Leipzig yakınlarında Protestanlar’ın yoğun olduğu Halle kentinde Katolik bir ailenin çocuğu olarak büyümüştür.

 

Katolik bir ortaokul öğretmeninin oğlu olan Heinrich Himmler, babasının hayranlık duyduğu Töton Şovalyeleri (Teutonic Knights) öyküleri ile büyümüştür. Aslında öncelikle Ortadoğu halkları için ve özünde tüm insancıl değerler açısından kötü ünlü olan bu Şovalyeler (atlı savaşcı), Himmler’in başında olduğu SS örgütlenmesine örnek alınmıştır ve SS’ler -diğer tüm bilimdışı ırkçı ve insanlık düşmanı saçmalıklarla birlikte- Töton Şovalyeleri’nin yaşamakta olan örnekleri olduklarına inandırılarak doktrine edilmişlerdir. Kitle katili SS örgütlenmesinin üyeleri, Töton Şovalyeleri’nin devamı olarak görülmüşlerdir. Askeri elit tarafından konulan,“Teutonic Order” (Tötonların Disiplini/ Düzeni) adlı başarı ödülü, madalya, ülkede verilenlerin en büyüğü, Nazi Almanyası’nın “Oscar”ı gibi olmuştur. Bu ödüle layık görülen on en seçkin katil arasında, SS örgütlenmesinin ikinci kişisi konumundaki kara ünlü kitle katili Reinhard Heydrich’de vardı... Töton (Teuton), Almanya veya İskandinavya’da yaşıyan eski Germen (Alman) kabilelerinden birinin ferdi anlamına gelmektedir...

 

Unutmadan belirtmeliyimki, Hitler’de Katolik bir aileden gelmiştir...

Protestan Kilisesi’nin ve de Katolik Kilisesi’nin, özellikle Papa XII. Pius’un (Pius= İnanmış) desteğini almış olan veya daha doğrusu bunları mükemmel biçimde kullanan Nazi eliti aslında, içinde kast sistemini veya birçeşit ırkçılığı barındıran Hinduism’den ve eski Kuzey mitolojilerinden esinlenen, büyü ve sihire dayanan, Hıristiyan inancının özüne tamamen karşı olan birçeşit yeni kan/ “üstün ırk” dini yaratmaya çalışmıştır.

 

Biraz konu dışı ama, halen kurum olarak yaşamakta olan Töton Şovalyeleri, 1190- 91 yıllarında şimdi İsrail sınırları içinde kalan Filistin topraklarında, İsrail’in kuzeyinde, Lübnan sınırına yakın Akkâ’da (Acre) dini (Katolik) bir askeri disiplin olarak kurulmuştur. Önce, “Kudüs’teki Tötonlar’ın Aziz Maria’sının Hastahane Disiplini Şovalyeleri” ünvanıyla Haçlılara sağlık yardımı veren bir örgütlenme konumunda işe başlamışlardır. Papa III. Calastine bunları 1196 yılında koruması altına almıştır vs... Daha sonra tam savaşçı bir örgütlenmeye gitmişlerdir ama, bundan önce de Kudüs’teki haçlıların savaşlarına zaten filen katılmışlardır... Haçlılar adına yürütülmüş birçok büyük katliamın içinde oldukları inkaredilemez bir gerçektir. Haçlı güçlerinin kurbanları arasında yalnız müslümanların değil, bölgedeki Ortodoks Hıristiyanların ve Musevilerin’de olduklarını hep anımsamak gerekir... Hitler, D. Eisenhower, W. Bush, bunların hepsi de açıkça -adını vererek- birçeşit haçlı seferi başlatmışlardır ve bu yeni Haçlılar’ın kurbanları arasında da yine her dinden insanlar vardır.

 

Örneğin, Töton Şovalyeleri’nin (Teutonic Knights) ilk eyleme geçmiş olduğu 1191 yılının  Akkâ’sı (Acre), Haçlı tarihinde Müslüman halkların en kanlı katliamları yaşanmış olduğu yerlerden biridir... Papa VIII. Gregory’nin insiyatifi ile III. Haçlı Seferi, -kendisini Kutsal Roma İmparatoru olarakta ilan etmiş olan- Alman İmparatoru Frederic I. Barbarossa, Fransa Kıralı Philip Agust ve -aslında yanlış olarak “arslan yürekli” diye de anılan- İngiltere Kıralı II. Rikhard tarafından 1190 yılında başlatılmıştır... Bunlardan ilk anılan kişi, Frederic I. Barbarossa, kara yolu ile Anadolu üzerinden gelirken, Toroslar’da beline dek gelen bir akarsuyun, Silifke Irmağının içinde -muhtemelen kalp krizi geçirerek- ölmüş ve ordusu dağılmıştır. Anılanlardan ikincisi, Fransa kıralı Philip Agust, deniz yoluyla gelmiştir. Üçüncüsü, İngiltere Kıralı Rikhard ise, 1191 yılında Philip Agust’un ardından yine deniz yoluyla gelip önce Kıbrıs’ı istila etmiş ve ardından liman kenti Akkâ’yı kuşatma altına almıştır... Selehaddin Eyyubi’nin ve Müslümanların silah çekmeyenlere, sivil halka ve ellerine düşen savaş esirlerine çok yumuşak davranmaları, hatta onları fidyesiz serbest bırakarak Akkâ’nın hemen kuzeyindeki ve şimdiki Lübnan’ın güneyindeki Sur kentine özgürce yerleşmelerine izin vermeleri, Haçlı güçlerin işine yalamıştır. Haçlılar burayı üs olarak kullanıp Akkâ’yı kuşatabilmişler, bölgedeki yeni yayılışlarında basamak olarak kullanmışlardır... Amin Maaluf’un anlatımı ile çok uzun bir kuşatmanın ardından Akka garnizonundan 2 700 kadar asker ve bunların ailelerinden oluşan 300 kadar kadın ve çocuk dayanılmaz açlık nedeniyle teslim olmak zorunda kalınca, kuşatmanın başındaki “Arslan Yürekli” Rikhard hiçte Müslümanlar gibi davranmamıştır... Aralarında kadınların ve çocuklarında olduğu esirleri iplerle birbirlerine bağlatarak kent surlarının önünde son iniltiler de kesilinceye dek bunları askerlerine taşlarla, kılıçlarla, mızraklarla katlettirtmiştir... Ve Töton Şovalyeleri işte bu kentte, sözkonusu olayların içinde şekillenmişlerdir...

 

Karanlık kanlı tarihleri içinde Töton Şovalyeleri’ne -şimdi özellikle Alman ırkçılarının anımsamak istemedikleri- en ağır yenilgilerden birini aralarında Türk unsurlarında bulunduğu Asya’nın göçebe halkları, Cengiz soyundan Moğollar tattırmışlardır... Cengiz’in üçüncü oğlu ve yerini alan kişi olan Ögedey Kağan’ın emri ile 150 bin kişilik bir Moğol ordusu Avrupa’da manevraya başlamıştı ve bunun küçük bir bölümü, sadece bir kolordu, 1241 yılında Ukrayna üzerinden Polonya’ya girmişti...

 

Baydar  ve Kaydu’nun komutasında Polonya’ya giren suvari kolordusu, buz tutmuş Oder nehrini geçtikten sonra, ülkenin şimdiki Almanya ve Çek sınırı üçgenine yakın Liegnitz (günümüzün Legnica’sı) kasabasında Silezya’nın İnanmış (Pius) Duku II. Henry konutasındaki 30 bin kişilik Alman Töton Şovalyeleri ağırlıklı ordu ile 9 Nisan 1241 günü karşılaşmıştır. Bazı Batılı tarihçilerin “Camdan Gözyaşları Savaşı” olarakta adlandırdıkları Liegnitz savaşında, yenilgisinin ardından kaçmaya çalışan Silezya’nın İnanmış Duku II. Henry dahil çoğu Töton Şovalyesi 30 bin kişinin yaklaşık tümü -bazı kaynaklara göre 25 bin şovalye- Moğol Kolordusu tarafından kılıçtan gecirilmiştir. James Chamber ve diğer bazıları tarafından “Şeytan’ın Süvarileri” olarak adlandırılan Asya’nın bu göçebeleri, yine Batı kaynaklı anlatıma göre, II. Henry’nin komuta ettiği orduyu bir duman tabakası/ perdesi ile ikiye bölmüşlerdir. Bölünmüş olan parçalardan biri, Moğol okçusunun kesintisiz saldırıları ile bir düzeyde sabit tutulurken veya askeri terminoloji ile “tesbit edilirken” (relatif küçük bir güçle oyalanır, hareketsiz bırakılarak asıl savaşa katılması engellenirken), diğer bölüm Moğol atlılarının nalları altında parçalanıp delik deşik edilmiştir... Küçük bir ordunun kendisinden büyük bir gücü veya tek bir ordunun iki güçlü orduyu yenmesini sağlayan bu taktik halen geçerlidir... Military History Magazine’de  (bak, http://historymedren.about.com/library/prm/bl1mongolinvasion.htm) Erik Hildinger, aynı savaşta II. Henry’nin ordusunda, Polonyalı şovalyelerden, Töton Şovalyeleri’nden, Fransız Tapınak Şovalyeleri’nden (Templar) ve birmiktar piyadeden oluşan 30 bin asker olduğunu yazmaktadır. Hildinger, Moğol ordusunun ise sadece 20 bin savaşçıdan oluştuğunu kaydetmektedir... (www.songsouponsea.com/PromenadeLizardH.html ; www.juniorgeneral.org/liegnitz/liegnitz.html vs.)

 

En büyük Kağan Ögedey 11 Aralık 1241 günü Moğolistan’da ölmeseydi eğer, Viyana önlerine gelen, Dalmaçya kıyılarında manevralar yapan Moğol ordusu ilerlemesini engelsiz sürdürecekti. Batı’da, -Hitler’in gururu Töton Şovalyeleri dahil- onları durdurabilecek bir güç yoktu. Toplumsal gelişmenin “askeri demokrasi” aşamasında olan bu “orta barbar” savaşçılar yeni Kağan seçimi için Balkanlar üzerinden ve Karadeniz’in kuzeyinden kendiliklerinden geri dönmüşlerdir...

 

Şüphesiz geçmişle ilgili olarak asıl gurur duyulması gereken olaylar, yapıcı olanlar, insanlığa yararlı hizmetler olmalıdır. Bilimde, edebiyatta, sanatta gösterilen başarılar asıl övünç kaynakları olmalıdırlar ama, Hitler ve çevresindeki kriminal katil sürüsünün, ölüm kamplarında acımasız kitle kıyımları yapan SS’lerin başı Himmler’in ve Reinhard Heydrich bu ölçüde gurur duyduğu Töton Şovalyeleri’nin, sayıları kendilerinden az Asyalı süvariler tarafından parça parça edilmiş olmalarını okuyupta rahatlamamak olanaksızdır- zaten aksi taktirde, beyin ve fiziki güçleri yetse, Töton’lar diğerlerini yokedeceklerdi... Şüphesiz Töton Şovalyeleri’ne özenenler, kendilerini onların yerine koyanlar, SS’ler ve diğer Nazi güçleri, başlatmış oldukları II. Dünya Savaşı’nda da yine Asyalılar tarafından parça parça edilmişlerdir. Buna karşın, ABD servislerince korunup yeniden diriltilmişlerdir...

 

ABD yönetiminin ve servislerinin Nazi savaş suçlularını, binlerce masum insanın katili SS ve Gestapo şeflerini kullanmaları ile ilgili örnekler alabildiğine çoktur. Nazi Ölüm Kampları’nda Alman mali- sermayesi ile ortaklaşa köle işçi çalıştırmış olanlardan başka türlüsünü ummakta zaten boştur... Fazla derinlere inmeden sadece Encyclopaedia Britannica’yı açar ve ünlü Gestapo şeflerinden “Lyon Canvarı” Klaus Barbie ile ilgili metni bulursanız, özet olarak şunları okuyabilirsiniz... Amerikalı otoriteler tarafından 1947- 51 yıllarında karşı- istihbarat (counterintelligence) elemanı olarak kullanılmıştır. Ardından ailesi ile birlikte gizlice Bolivya’ya yollanmıştır (CIA görevlisi). Şüphesiz bu işler olurken ABD’nin müttefiki Fransa’nın polisi, Lyon’da 4000 kişinin katli ve daha başka cinayetler ve suçlar nedeniyle aynı kişiyi harıl harıl aramaktadır. Ve ileride ABD yönetimi Fransa’dan resmen “özür dileyip” defteri kapatacaktır... İleride CIA’nın kurucularından ve 1953- 61 yıllarında başkanı olacak olan OSS görevlisi Allen Dulles, sözkonusu katil ve benzerleri ile daha savaşın en kanlı günlerinde, 1943’de Bern’de temasa geçmiştir. Dulles’in ilişki kurdukları arasında Nazi askeri istihbaratının Doğu Cephesi komutanı, “Gurbette Doğu Ordusu” adlı örgütlenmenin şefi General Reinhard Gehlen’de vardır. Gehlen 1947’de CIA’nın kuruluşuna büyük emek verecektir ve 1956 yılından eski SS ve Gestapo görevlilerini, savaş suçlularını çevresinde toparlayarak Alman dış istihbarat örgütü BND’yi kuracak ve 1968 yılına dek yönetecektir- kısacası, Naziler halen iktidardadırlar... Örneğin, Almanya’da 9 Eylül 1952 günü patlayan skandalın özeti olarak şünlar anlatılabilir... Aralarında şiddetle aranan SS celladı Heinz Lamerding gibi ünlü katillerinde bulunduğu birsürü eski nazi subayı Amerikalılar tarafından -o güne göre yüksek olan- 500 ile 1000 Mark aylıklarla gizlice örgütlenmişlerdi. Bunlar, Nürnberg yakınlarındaki Grafen Wöhr ABD Askeri Üssü’nde Sterling Garwood adını kullanan ve ayrıca beş sahte adı daha olan bir amerikalı uzman tarafından özel kontra eğitiminden geçirilerek sabotajlar ve siyasi cinayetler için hazırlanmaktaydılar. Tüm bu işlerin masraflarını ise Coca Cola, Bosch, Salamander, Reemtsma, Mercedes’i de üreten Daimler Benz vs. gibi tekeller karşılamaktaydılar... Davayı ustaca kapatan başsavcı Hurbert Schrobber, Almanya’nın iç istihbarat örgütü olan Anayasa’yı Koruma Federal Dairesi’nin (Bundesamt für Verfassungsshutz, BfV) başına Ağustos 1955’de oturtularak ödüllendirilecek ve bu görevini 18 yıl sürdürecektir... Örnekler uzar gider.

 

Töton Şovalyeleri’nin Doğu’da kalan son parçaları Osmanlı Türkleri tarafından Yunanistan’dan, Pelopones (Mora) yarımadasından sökülüp atılmıştır. Mora’yı 1499- 1500 yıllarında fetheden Türkler, buradaki Töton Şovalyeleri’ni kovmuşlardır ve Mora’da (Pelopennesus) Osmanlı donanmasının en önemli üslerini kurmuşlardır. Burası, Osmanlı’nın bir yüzyılı çok aşan Doğu Akdeniz hakimiyetinin merkezi olmuştur... İşgalci Haçlı güçlerinin Ortadoğu’daki son kalıntıları ise, içlerinde Türklerin ağırlıklı ve yönetici konumda olduğu Memluklu (Kölemen) devleti tarafından yokedilmişlerdir. Mısır’da paralı asker iken 1250 yılında Eyyubi Devleti’ninin elinden iktidarı alarak kendi devletlerini kuran Memluklu (Kölemen) hükümdarlarından Baybars, Haçlı istilacıların bölgedeki son kalesi Antakya’yı 1268 yılında kanlı bir operasyonla fethetmiş ve bu saldırgan yağmacı gücün bölgede sonunu getirmiştir... Küçülmüş bir kurum olarak Töton Şovalyeleri halen yaşamaktadırlar ve merkezleri Avusturya’dadır. Bunlar, 1929 yılında doğrudan Vatikan’a, Papa’ya bağlanmışlardır.  

 

SS’lere özendirilerek ve SS’ler model alınarak örgütlemiş olanlar, Nazi yardakçısı Türkeş’in “tosuncukları”, aldatılmış olan tüm “tosuncuklar” bu gerçekleri bilmelidirler- şüphesiz sözüm ekonomik menfeat bağı ile bağlanmış kriminal unsurlara, mafya örgütlenmeleri içinde olanlara değildir ve zaten onların küçük yararları dışında herhangi ahlaki bir tavrı ve düşünceyi dikkate almayacakları baştan bellidir. Ve yine aynı kişiler bilmelidirlerki, İngiliz atı, Arap Atı, Kurt Köpeği vs. vardır ama, sonuçta tüm köpeklerin kurtan geldiği ve yine tüm atlarında akraba oldukları bellidir. İnsanlar’da ise bu tip ayırımlar yapmak bile olanaksızdır; tüm insan soyu arasındaki genetik farklılıklar aynı millet içinde şekillenen fiziki farklılıklardan bile azdır ve en çok binde sekiz civarındadır. Karışmamış bir millet yoktur ve kısacası insanlar arasında “ırk”, özellikle “üstün ırk” diye birşey yoktur.

 

Cengiz’in Moğolları veya aynı dönemin Türkleri, Moğol veya Türk oldukları için değil, yaşamakta oldukları toplumsal gelişme basamağı nedeniyle bu ölçüde cesur savaşcılar ve birbirlerine eşit düzeyde bağlı kişiler idiler. Toplumsal gelişmenin aynı basamağında olan diğer halklarda aynen onlar gibiydiler ve sonuçta, günümüzde tüm gelişmiş kapitalist ülkelerin insanları -en genel anlamıyla- temel davranışları açısından nasıl birbirlerine benziyorlarsa, onlarda aynışekilde birbirlerine benziyorlardı. Yalnız şüphesiz günümüzün ahmak ırkçılarına, faşistlerine hiç benzemiyorlardı ve bu tiplerle karşılaşacak olsalar, kesinlikle kafalarını kopartırlardı...

 

İnsanlara değer kazandıran olgu hangi aileden veya milletten geldikleri değil, yapıcılıkları, üreticilikleri, diğer insanlara, topluma sağlayabildikleri yararlardır. Ve yine şüphesiz tüm toplumsal haksızlıklara doğru biçimde karşı çıkabilmek, bu yapıcılığın ayrılmaz parçasıdır...– Yusuf Küpeli, Ağustos 2004

 

(4) Nazi Almanyası’nı yaratan bazı gelişmeler -uzaktan- Türkiye’de olanları da çağrıştırmaktadır. Ve sonuçta, yaşanmış olanlardan ders alınamadığı, geçmiş üzerine yalanlar söylendiği sürece dünyamızı çok daha tehlikeli toplumsal serüvenler beklemektedir... Türkiye’de yaşanmış olan son 12 Eylül darbesi öncesi estirilen terör, “Bozkurtlar” denen örgütlenmenin ve infilitre edilmiş ekstrem “sol” gurupçukların kitlelerden kopuk şiddet eylemleri -Nazi mirası üzerinde yükselen CIA bağlantılı- mükemmel bir manüpülasyonun ürünleri olmuştur. En genel çerçevede güdülen veya -çok daha çekingen bir ifade ile- en azından durdurulabilecekken körüklenerek serbest bırakılan -SA ve SS karikatürü- faşist örgütlenmelerin terör olayları toplumda derin bir umutsuzluk duygusu yaratmıştır. Yaratılan umutsuzluk ile bir yandan geniş halk yığınları gelmekte olan darbeye psikolojik olarak hazırlarken, diğer yandan 12 Eylül 1980 darbesini yöneten çok sınırlı sayıda kişi, NATO’cu elit, ordunun diğer kademelerini aldatarak peşinden sürükleyebilecek demagojik propoganda malzemesine sahip olmuştur... “Sağ ve ‘sol’  terör söndürülmesi olanaksız bir yangını başlatmaktadır” yalanı, NATO’cu elitin orduyu arkalarında birleştirebilmesine yardımcı olmuştur... Hitler’de özellikle SA “Hücum Birlikleri” ile sokakta estirmeye başladığı terörün ardından, “Bolşevik devrimi oluyor” gürültüsü ile büyük sermaye çevrelerinin tam desteğini alaral 1933 başında Başbakanlık koltuğuna oturabilmişti...

 

Şüphesiz -zaten denetimleri altında olan- “terörü” durdurabilmeleri için darbeye gereksinim yoktu ama, içine sürüklenilmiş olan ekonomik krizi büyük sermaye çevrelerinin hesabına çözebilmek, işçilerin ve diğer tüm çalışanların sendikal ve politik mücadelelerini durdurabilmek ve İran devrimi ile başlayan süreçte gerilmekte olan Ortadoğu’da ve detand sürecine sonveren uluslararası ilişkilerde ABD’nin yararlarını kollayabilmek için darbeye gerek vardı... Demirel zaten 24 Ocak kararları ile ekonomiye büyük sermaye çevreleri hesabına müdahale etmişti ama, politik arenada da insanları sindirebilmek için bıçağı eline almaktan çekiniyordu; oy mekanizmalarına bağlı bir politikacı olarak geleceğini hesaplıyordu... Darbeci elit ve Pentagon’dan yakınları, bıçağı kullandıktan sonra ürünü tekrar Demirel’e ve diğer sivil politikacılara sunarak okka altına gitmeyecek kadar deneyimli ve uyanıktılar. Çünkü böyle durumlarda yarın bir de kendilerinden “hesap sorulmaya” kalkılabilirdi. O nedenle tüm “sorumluluğu” sivillere yükleyerek politik partilerin hepsine birden vurdular ve yöneticilerini relatif uzun süreler için, yerlerine rakipleri palazlanıncaya dek politikadan uzaklaştırdılar... Hitler bu durumla kıyaslanamayacak ölçüde daha ağır bir operasyon yapmıştır şüphesiz ama, içinde olduğu koşullarda daha zordu; karşısında 12 milyon oy almış güçlü ve örgütlü bir işçi hareketi vardı. O’da iktidar koltuğuna oturduktan hemen sonra tüm politik partileri yasaklayacaktı...

 

İçinde farklı politik görüşlere sahip kişiler ve azımsanamayacak sayıda anti- emperyalist düşüncelere sahip eleman olduğu bilinen ordu, “sağ” ve “sol” terör bahanesi ile rahatca -darbeci elitin denetiminde- birleştirilebilmiş ve sözde “tarafsızlık” hilesi ile tüm politik partiler kapatılarak -silahlı kuvetler içindeki-sağdan veya soldan gelecek tüm tepkiler kontrol altına alınmıştır... Özünde ve gerçekte ise darbecilerin söylemlerinde yeralan “tarafsızlık”, “demokrasiyi sağlam temellerine yeniden oturtma” ve “Atatürkçü düşünceleri canlandırma” işi hiçbirzaman yaşama geçmemiş, sadece faşist demagojinin, yalanın tipik örnekleri olarak lafta kalmıştır. Söylenenlerin tam tersine, kitlelerin tüm demokratik ve ekonomik hakları büyük sermaye çevrelerinin ve NATO’cu güçlerin bölgedeki hesapları yararına yokedilmiştir. Terör ile uzaktan yakından bağı olmayan işçi sendikaları ve yığınsal desteği olan sol eğilimli partiler ve aydınlar tasviye edilmişlerdir. “Atatürkçü” geçinen darbecilerin Atatürk’ün kurduğu CHP’yi kapatırken, zaten hesaba katılacak bir kitle desteği olmayan ve darbe için katalizatör rolü oynayan faşist MHP’yi kapatmaları, kitleleri ve ordunun demokratik düşünceli elemanlarını aldatmaya yönelik bir hile olarak kalmıştır. Ve zaten eski Nazi yardakçısı ve MHP başı faşist Türkeş, duruşmaları sırasında, “Bizler içerideyiz ama, düşüncelerimiz iktidarda!,” diğerek gerçeği veciz biçimde ifade etmiştir.

 

Darbenin sağcı veya faşist örgütlenmelere de vuruyor gözükmesi -darbe ile birlikte popülariteleri artan islamcıların ünlü deyimleri ile- tam bir takiye, hile, sahtekarlık olmuştur. Aslıda sağcılara, faşist güçlere vurulmamış, tam tersine demokrasilerin temel prensibi olan ve 27 Mayıs Anayası’nda büyük ölçüde ifadesini bulan yasama, yürütme ve yargı erklerinin bağımsızlıkları veya kuvvetler ayrılığı prensibi çöpe atılmıştır. Yerine getirilen 1982 anayasası ile faşist rejimlerde görülebilecek korporatif  bir temel hukuki yapı oluşturulmuştur. Anayasa ve diğer yasalarla büyük sermaye çevrelerinin ve sağcı faşist güçlerin egemenlikleri hukuki olarak teminat altına alınırken, CIA’nin sosyalist ve ulusal güçleri yoketmek için kotarmış olduğu dinsel ağırlıklı faşist “Yeşil Kuşak” politikası General Evren önderliğinde pratikte yaşama geçirilmiştir. MHP ile bağlantılı Fethullah Gülen adlı küçük vaiz hukuken arandığı bu yıllarda özgürce eylemlerini yürüterek Nurcu hareketi parçalayabilmiştir. Aynı kişi sözkonusu anayasaya evet oyu verilmesi için rahatça çalışmıştır ve sermayesi on milyarlarca Dolar ile ifade edilen büyük bir ekonomik ve politik örgütlenme ağının önde gözüken “lideri” konumuna yükseltilmiştir.

 

Eski aşırı sağcı ve faşist örgütlenmelerden gelip günümüzde “İslamcı” rolünde iktidar koltuğuna oturmuş olanlar ve “özgürlük” adına türban veya kara çarşaf özgürlüğünü, ya da sözün gerçek anlamı ile kadınların ve sonuçta tüm toplumun esaretini savunanlar gökten zembille inmemişlerdir. Daha önce de politikacılar sürekli din ticareti yapmışlardır ama, bu “nihai çözüme” ulaşma peşindeki Pentagon İslamcıları asıl olarak 12 Eylül darbesinin karanlık yıkıcı ürünleri olarak öne çıkmışlardır... İslamcı maskesi takmış tüm bu faşist güçler 12 Eylül politikalarının ürünü olarak palazlanmışlardır. Ayrıca göstermelik olarak “cezalandırılan” MHP’de, aynı darbenin yaratmış olduğu baskıcı ve rüşvetci toplumsal iklim içinde yeniden ve eskisinden çok daha güçlü olarak büyüyebilmiştir. Tüm söylemlerine karşın devrim ve sosyalizm karşıtı bir şiddet hareketi olarak başlayan, ulusal bir programdan tamamen yoksun olarak bazı bölgesel güçlerin şantaj politikalarına göre yönlenen, sonuçta Kürt ve Türk halklarının demokratik haklarına zarar vererek gelişen bir örgütlenmenin derinleştirdiği toplumsal bataklık, MHP’nin yığınsallaşmasını sağlamıştır. Aynı eylemin varlığı biryandan bölgedeki demografik yapıyı bozmaya yönelik göçü ve göçettirmeyi kolaylaştırırken, diğer yandan uyuşturucu ve silah ticareti ağırlıklı mafya örgütlenmelerinin devletin güvenlik birimleri ile de bağlı olarak toplumun tüm hücrelerine yayılmasına hizmet etmiştir... Fiili ve hukuki baskılarla, eğitim politikaları ile ve güçlü propoganda aygıtlarıyla toplumun demokrasi kaynakları kurutulurken, gericiliğin, satılmışlığın, kriminalitenin, kara ekonominin, mafyanın kökleri CIA ve yerli servisler tarafından beslenmiştir...

 

Devletin güvenlik servislerine bağlı faşist unsurlarla yepyeni bir mafya örgütlenmesi ve ölüm mangaları yaratılmıştır. Kara ekonominin boyutları yasal olanı aşmıştır ve bu durumun yarattığı derin ahlaki çöküntü -kısır bir döngü gibi- faşist güçlerin değirmenlerine sürekli su akıtmıştır... Sonunda lağamın patlayarak taşmaya başlamıştır... Toplumsal pislik en yüksek yargı organlarının, güvenlik servislerinin, üst düzeyde politikacıların adlarınıda beraberinde sürükleyerek gazete sayfalarına, televizyon ekranlarına dökülmeye başlamıştır... Sonuçta, en az 25 yıldır uygulanmakta olan tüm politik konspirasyonlar Hitler’in taktiklerinin Türkiye koşullarında CIA patentli birer değişik kopyaları olurlarken, yine kapalı rejimlerde ve Hitler rejiminde de olan toplumsal çürümüşlük yaşamın ayrılmaz parçası haline gelmiştir...

 

Cuntacı elitin tüm politik partiler kapatarak biryandan orduda gelişebilecek muhalefeti nötralize ederken, diğer yandan kurulacak yeni partilerle eskiler arasına çelişki veya rekabet sokup aradan sıyrılmış olması, politik arenada toplumun gerçek sorunlarından kopuk bir rekabeti körüklemiştir. Toplumun asıl sorunlarına eğilme ve -sınırlı dahi olsa- sorumluların üzerine gitme çabalarının yerini, durumdan yararlanara kısa vadede kariyer ve kazanç sağlama hırsı almıştır. Bu toplumsal suç işleme, suça ortak olma anlayışı kademe kademe yayılmıştır... Darbe’nin ürünlerinden ve asıl olarak Washington’a bağlı politikacı T. Özal’ın ağzında “benim memurum işini bilir” deyişi ile sşzkonusu gerçek en mükemmel biçimde itiraf edilmiştir. Tüm suçluların ve dolayısıyla canavarın başı konumundaki darbeci elitin asıl koruyucu kalkanları, devlet bürokrasisini ve toplumun geniş kesimlerini bulaşıcı bir hastalık gibi saran bu suç işleme ahlakı olmuştur. Herkesin derece derece suça bulaştığı bir ortamda, en büyük suçlular elbette en “onurlu” ve “değerli” kişiler olarak, hatta bazı devlet torpilli naylon mafya babaları gibi “kahraman” olarak görüleceklerdir... Darbenin en önde gözüken kişisi general Evren’de halen popülaritesini koruyan bir “kahraman” rolünde sık sık her konuda görüşlerini bildirmektedir. Hatta Türk askerlerinin kafalarına çuval geşirilmesinin ardından, “Büyük devletler özür dilemez!”, diyerek Pentagon’daki patronlarını veciz ifadelerle savunmuştur. Çünkü, Irak’taki işgalci ABD askerlerinden çok önce,  yalanların ipliğinden örülme çuvalları Türk subaylarının ve astsubaylarının kafalarına kendisi geçirmiştir ve gerçekleri o an için görmelerini engellemiştir. Ve hesap sorulmadığı için olmalı, halen bir “kahraman” olarak rahatca konuşmaktadır.

 

Şüphesiz dünyanın hiçbir ülkesinde, ister kapitalist olsun ister sosyalist, mevcut yasalar çerçevesinde ülkenin güvenliğinden sorumlu olması gereken silahlı kuvvetler bir tartışma kulübü değillerdir; değişik politik fikirlerin ve ideolojilerin (düşünce sistemlerinin) boyölçüştükleri alanlar değillerdir ama, bu askerler “ideolojisidir”, “politik görüşleri yoktur” ve sonuçta “beyinsizdirler” anlamına asla gelmemelidir ve gelmezde... “Savaş, -belli toplumsal sınıfların yararları çerçevesinde- politikanın zorla sürdürülmesi” olduğuna göre, askerler politikanın tam merkezindedirler ve şüphesiz -politikanın dışında tutulmaları ile ilgili tüm gevezeliklere karşın- hepsinin politik görüşleri ve bir düşünce sistemleri (ideolojileri) olacaktır. Sınıflı toplumlarda sorun, bunun nasıl olacağında, askerlerin nasıl doktrine edilerek birleştirilebileceklerinde, düşünsel/ ideolojik birliğin, bu anlamda çelikten bir disiplinin nasıl sağlanacağında düğümlenmektedir- zaten sınıfsız bir toplumda yaşıyor olsak, günümüzdeki anlamları ile ordularada gerek kalmayacaktır. Askerleri birleştirecek ideoloji üst sınıflarımı, çalışanları ezen ve onların ürettikleri artıdeğer ile zenginleşen sınıflarımı, yoksa üreten geniş halk yığınlarınımı savunan bir ideoloji olacaktır? ABD’ninki gibi paralı profösyonel orduları, istilacı orduları birleştiren ideolojiler, elbette açıkça gözüktükleri gibi, üst sınıfları savunan ve içinde derin ırkçı düşünceler taşıyan faşizmden ödünç alınma yamama düşünce sistemleridir...

 

Kurulması gereken ideolojik birliğin yanında silahlı kuvvetlerde asıl olan emir- komuta zinciri içinde şekillenmiş çelikten bir disiplindir. Bu disiplin tüm ordularda olduğu gibi sadece -sivile göre- ağırlaştırılmış yasal cezalarla, sertlikle sağlanamaz ve sorun yeniden disiplinin çekirdeğini oluşturan asıl yapıştırıcıda, düşünsel/ ideolojik birlik sorununda düğümlenmektedir. Yasal fiili disiplin ne ölçüde güçlü olursa olsun, inançlarını yitiren orduların bölünecekleri ve birbirlerine girecekleri açıktır ama, bu daha çok haksızlıkları savunan ideolojilerle, üst sınıfların ideolojileri ile doktrine edilmiş güçlere özgü bir gerçektir... Ayrıca, birbirleri ile kopmaz bir bütün oluşturan bilim ve sanatla ilgili tüm disiplinlerde olduğu gibi analitik düşünmesini öğrenmek, sadece politik perspektif kazanma amacıyla değil, savaş arenasında -emir komuta zinciri koptuğu zaman- doğru davranabilmek içinde askerlere gereklidir... Kısacası, silahlı güçler için gerekli ideolojik ve fiili tüm askeri disipline karşın, birey olarak askerler düşünen, değişik ölçülerde analiz yapabilen canlı varlıklardır ve Türk ordusunun bireyleri de bu gerçeğin dışında değillerdir. Zaman zaman göreceli bir sosyal denge sürecinden geçen sınıflı toplumlardaki ulusal ve uluslararası planda seyreden sınıf kavgaları öyle dönüm noktalarına, patlama anlarına gelirlerki, herkese olduğu gibi askerlerede seçim yapma zorunluluğunu dayatırlar. Artık böyle anlarda “Emir komuta zincirine uyuyorum, üslerim ne emretti ise onları yaptım!”, demek kişileri sorumluluktan ve çalışan üretici halk yığınlarına ihanetten kurtaramaz.

 

Örneğin, Mustafa Kemal daha Atatürk olmadan önce İşgalci güçlerin kuklası konumuna sürüklenmiş İstanbul’daki Osmanlı Sarayı’nın ünüformalarından soyunmasa ve emir komuta zincirine tam bir itaat götererek “Sultanı”nın, “Halifesi”nin emirlerine uysa, halkın sevdiği bir kahraman olamaz, lanetlenen hain Anzavur’un konumuna sürüklenirdi. Diğerleri de öyle davransalar, günümüzde belki Türkiye Cumhuriyeti olamazdı... Hitler’e uyanların hepsi, işkenceci katil SS görevlileri ve yöneticileri Nurnberg’de, “biz sadece emirlere uyduk” deselerde, kişisel sorumluluklarından hem hukuki olarak ve hem de asıl insanların vicdanlarında kurtulamadılar. Abu- Garip toplama kampında fotoğraflarla kanıtlı korkunç işkenceleri yapanlarda -doğru ifadeleriyle- emirlere uyduklarını söylüyorlar ama, 72 yaşındaki savunma bakanı Rumsfeld tanık olarak bile mahkemeye çağrılmıyor. Görevliler göstermelikte olsa ceza almaktan kurtulamıyorlar. Yapılmakta olan duruşmaların tüm düzmeceliğine karşın insan olarak kişisel sorumlulukları var. Irak halkını felakete sürüklemekten çekinmeyen üstlerinin ve politik yönetimin, Abu- Garip görevlilerine veya diğerlerine, kullandığı insanlara da ihanet etmemesi, sırası gelince kendi yararları için onları da ateşe atmaması için hiçbir neden yok... Halkın düşmanları emirlerindeki kişilerin de dostu olamazlar ve o nedenler askeri disiplin ve emir komuta zinciri herzaman herşey demek değildir; sırası gelince reddedilemez “mutlak ilahi” bir olgu değildir. Askerler robot değil, sonuçta beyinleri ve duyguları ile davranan gerçek insanlardır.

 

Tüm sınıflı toplumlarda olduğu gibi toplumsal ayrışmaların, sınıf kavgalarının keskinleştiği durumlarda, mali- sermaye çevrelerinin, uluslarüstü tekellerin politikalarını yürüten faşistler, ölüm mangaları çinayetler işler, üretici halktan insanları, ülkenin aydınlarını, gençliğini öldürürlerken, -elinde silah tutan- insanlar, askerler, toplumun tüm fertlerinden çok daha ağırlıklı bir biçimde kendilerini yol ayırımında hissetmektedirler. Bunların ruhsal ve entellektüel anlamda en gelişmiş olanları, kendilerini çalışan ve üreten insanlara yakın hissetmekte, mazlumdan yana saf tutmaya çalışmaktadırlar. Diğerleri, üst sınıflara özgü faşist ideolojilerin etkisinde kalmış olan en kariyeristleri ve kişisel iktidar peşinde koşanları, -bu kirli yanlarını değişik hamasi söylemlerle kamufle ederek- zalimin safında yerlerini almaktadırlar. Sonuçta, halktan yana davranmaya çalışanlarla toplumsal yozlaşmadan nasibini almış olanları arasında ister istemez bir ayrışma yaşanmaktadır...

 

İsteyen istediği kadar görmezlikten gelmeye çalışsın, 12 Eylül öncesinde ülkede politik cinayetler işlenirken, silahlı güçlerde bir ayrışma şekillenmeye başlamıştı ve General Evren’i ön plana çıkartan Pentagon ekibi, halktan yana subayları mükemmel entrikalarla aldatıp denetimi altına almasını becerdi... Evren ekibinin bu entrikasına en büyük hizmeti, malzemeyi, yığınlardan kopuk bireysel terörü öne çıkartan ekstrem “sol” guruplar ve MHP’nin faşist çeteleri sağladılar... Daha darbelerde olduğu gibi, “Anayasa’yı yürürlükten kaldırmaya yönelik girişimleri” kapsamı içine alan Türk Ceza Yasası’nın 146/ 1 maddesinden birtakım insanların yargılanmış olmaları da aynı entrikanın bir uzantısı idi. Halkın ekonomik ve demokratik taleolerini yokedebilmek için başta Anayasa olmak üzere tüm yasaları ayaklar altına almış olan darbenin “haklılığını” kanıtlama oyunuydu sadece bu yargılamalar. Ve sırf bu oyun uğruna insanlar asıldılar...

 

Aslında aynı maddeden yargılananların hiçbiri Anayasa’yı ihlaledecek güce sahip değillerdi ama, Anayasayı yok sayarak, tamamen çiğneyerek darbeyi gerçekleştirmiş olanlar kendi suçlarını örtbas edebilmek, sahte suçlular, günah keçileri bularak “haklılıklarını” öncelikle kendi astlarına, kullandıkları kişilere kanıtlayabilmek için bu oyunu oynamak zorundaydılar. Şimdi aynı oyunu çok daha üst planda, uluslararası arenada, Guantanamo Toplama Kampı’nda ABD yönetimi oynamaya çalışmaktadır. Öncelikle işgallerde kullanılan ABD askerlerini aldatmaya ve vicdandalını tatmine yönelik bir tiyatro Guantanamo duruşmalarında sergilenmektedir... Nurnber duruşmaları’da özünde asıl suçluların üzerlerine varmamış ve savaşın kurbanlarını birazcık rahatlatarak olayı kapatmaya yönelmişti ama, Nurnberg mahkemesini Hitler’in kurmuş olması kadar derin bir sahtekarlık ve büyük bir aldatmaca olmaktadır... Ve şüphesiz toplumun tüm kurumları gibi silahlı kuvvetlerde politik entrikaların hedefleri dışında değillerdir; aksini iddiaya kalkışanlar ya tam anlamıyla ahmaktırlar, ya da silahlı gücü sorgusuz denetim altında tutmaya çalışan üst sınıflardan entrikacıların kurnaz savunucularıdırlar, sözcüleridirler.

 

Yukarıda alabildiğine kalın çizgileri ile özetlenmeye çalışılmış olan Türkiye düzlemindeki kötü karanlık amaçlı politik tuzakların daha geniş çaplısı ve karmaşığı, “teröre karşı” savaş bahanesi ile ABD yönetimi tarafından halen dünya düzeyinde sürdürülmektedir. Sınırlı sayıdaki enerji ağırlıklı uluslarüstü tekelin önlerini açma çabasındaki politikacılar, servisler, vaktiyle milyarlarca Dolar yatırarak örgütlemiş oldukları“El- Kaide” efsanesini öne çıkartarak ve yine son tahlilde kendi ürünleri terörü bahane ederek dünyanın enerji zengini bölgelerine saldırmaktadırlar. Asıl gövdelerinin olduğu coğrafyalarda, ABD ve Batı Avrupa’da iktidarlarını -Hitler gibi- rakipsiz kılmaya çalışırlarken, diğer yandan da dünyaya egemen olabilmek için tüm olanaklarını seferber etmektedirler. Özellikle Ortadoğu’da kan gövdeyi götürürken hızla daha büyük savaşlara hazırlanmaktadırlar... Kısacası, Hitler’in deneyiminden, provokasyonlarından aldıkları derslerle postmodern bir faşizmi adım adım tırmandırtmaktadırlar... Şüphesiz tüm karanlık planların bir limiti vardır ve yine unutmamak gerekirki, vermiş olduğu olağanüstü zararlara karşın Hitler yönetimi yokolmaktan kurtulamamıştır.- Yusuf Küpeli, Ağustos 2004

 

(5) Derin şüphecilik içindeki Stalin tarafından Troçkist oldukları düşüncesiyle 30 bin subayın 1937’de öldürülmüş olmaları, Kızıl Ordu için çok büyük bir kayıp olmuştur. Katledilenlerin arasında içsavaş yıllarında komuta ettiği önemli Kızılordu birliklerine büyük zaferler kazandırmış ve Kronstat ayaklanmasını bastırarak devrimi kurtarmış olan Kızılordu’nun komutanı Mareşal Mikhail Tukhachevsky ve daha başka maraşal, general ve amiraller de yeralmışlardır.

 

Konumu nedeniyle zaten alabildiğine şüpheci olan Stalin’e bu subayların “darbe hazırlamakta olduklarına” dair düzmece bilgileri ulaştıran servis elemanlarının heryerde bulunan kolay başarı peşindeki işgüzar kariyeristler veya kötü niyetli politik provokatörler oldukları düşünülebilirse de, bazı kaynaklar, bu kışkırtıcı manupule edilmiş bilgilerin gerisinde SS’in kendi özel istihbarat servisi olarak kurulmuş olan Güvenlik Servisi (Sicherheitsdienst veya kısaca SD) örgütlenmesinin başı konumundaki Reinhard Heydrich’in (1904- 42) olduğunu belirtmektedirler. Kara Gömlekliler, SS (Schutzstaffeln veya Koruma Birlikleri) içinde Himler’den sonra ikinci kişi olmakla birlikte bu kişi, pratikte asıl işleri götüren sonderece tehlikeli ve soğukkanlı bir katildi...

 

“Kızılordu’nun darbeye hazırlandığı” yönündeki manupule edilmiş bilgileri Reinhard Heydrich’in ürettiği ve bir şekilde bunları Stalin’in adamlarına ulaştırdığı yazılıyor olsa da, ben bunun gerçekliği konusunda karar verebilecek bilgilere sahip değilim. Konu, ulaşamadığım kaynaklarda açığa çıkartılmış olabileceği gibi, ileride açığa çıkartılacakta olabilir... Şüphesiz bu iş gerçek bile olsa, Stalin’in ve yakın çevresinin katliamdaki sorumlulukları azalmaz. Ve zaten gelen -doğru veya yanlış- bilgiler Stalin ve çevresinin korkuları ve ileriye yönelik “dikensiz gül bahçesi” yaratma arzuları ile çakışmasa idi, biraz daha düşünürler ve bu katliamı gerçekleştirmezlerdi.- Yusuf Küpeli, Ağustos 2004

 

(6) Sovyetler Birliği’ne yönelik büyük saldırıya, operasyona adını veren Frederik Barbarossa, kendisini aynızamanda “Kutsal Roma İmparatoru” ilanetmiş olan Alman İmparatoru idi. Papa VIII. Gregory’nin çağrısı ile başlayan III. Haçlı Seferi’nin örgütleyicileri arasında olan bu kişi, hedefine varamadan toroslarda ancak beline ulaşan bir suda -Silifke Irmağının içinde- boğulup ölmüştür. Bu kızıl saçlı “çam yarması”nın asıl ölüm nedeni bilinmemekle birlikte, kalp krizi geçirmiş olduğu sanılmaktadır. Ölümü ile birlikte ordusu dağılmıştır... Hitler’de eski Roma İmparatorluğu’nu dirilteceğini, “ari ve yönetici üstün ırk” ile birlikte 1000 yıllık bir dünya imparatorluğu kuracağını düşlemekteydi ve O’da bir Haçlı Seferi başlatmıştı ama, sadece 12 yıl iktidarda kalabildi. Hitler’de döktüğü kanların içinde boğuldu; sığınağında beynine bir kurşun sıkarak öldü.

 

“Barbarossa Operasyonu”, Sovyetler Birliği’ne saldırı için seçilen 22 Haziran günü sonderece ilginçtir... Çünkü, 1812 yılında aynı gün Napolyon’un büyük ordusu Çarlık Rusyası’na saldırmıştır... Hitler, Napolyon’un bitiremediği işi tamamlamayı düşlemiş olabilir ama, Moskova’yı da zaptedecek olan Napolyon güçlerinin biraz daha gerideki Borodino’da Tatar asıllı inançlı General Kutuzov’un önünde tattıkları yenilgiyi ve bunun Napolyon’un sonunun başlangıcı olduğunu anlaşılan düşünememiştir. Ve yine şüphesiz Napolyon hernekedar Rusya’ya ölüm ve yıkım getirmiş olsada, Avrupa’da ki çok daha ileri bir sosyal düzeni temsilediyordu ve Napolyon ile birlikte Batı’nın ilerici aydınlanmacı düşünceleri Rusya’ya tüm güçleriyle girecekler, ülkenin ileriye doğru değişiminde çok önemli roller oynayacaklardı. Buna karşın Hitler o güne dek yeryüzünün tanımış olduğu en vahşi gericiliği, sadece ölümü ve yıkımı simgeliyordu ve Rusya’ya ve dünyaya bunlardan başka birşeyde getirmeyecekti... Savaş boyunca Kutuzov’un portresi Stalin’in çalışma masasının arkasında asılı duracaktı.- Yusuf Küpeli, Ağustos 2004

 

(7) Günümüzün enerji kullanımının ve endüstrisinin ağırlıklı olarak dayalı olduğu üç kuruşluk petrol ve sonu olmayan dünya hakimiyeti uğruna Irak’ın tarihi kentleri tüm dünyanın gözleri önünde ABD- İngiliz güçleri tarafından halkının kafasına yıkılırken; moloz yığınına dönüşen birer hayalet kent olurlarken; çocuk- kadın sivil halk katledilirken; yıllardır benzer katliamlar teneke göçmen kamplarında yaşamak zorunda bırakılan Filistin halkının başına gelirken, emperyalist dünyanın varlıklı insanları televizyonları başında kendilerine sıkıntı veren bu manzaraları kapatarak ve gerinerek rahatça maç seyredebilmektedirler. Veya Irak ve Filistin’den bir orta menzilli füze atımı bile uzakta olmayan Atina’da örgütlenen 2004 olimpiyatlarına -değişik ülkeler ve sporcuları- hiçbir sıkıntı duymadan katılarak sözde “barışın sembolü” olimpiyatlarda “centilmence” yarışmaktadırlar. Emperyalist dünyanın askeri makinası Irak’ta, Filistin’de ve başka yerlerde terörün en korkuncunu estirirlerken, “aman terör olursa” korkusunu da yayarak, “barışın sembolü” Atina Olimpiyatları’nda altın madalyalar dağıtmaktadırlar... Ve George W. Bush tüm dünya ile alay edercesine Olimpiyap oyunlarını seçim propogandasının malzemesi yapabilmektedir.

 

İnsanların önemlibirkısmını kendi cinslerine, diğer insalara, üzerinde yaşadıkları küçük gezegene ve içinde varoldukları doğaya karşı bu ölçüde duyarsız kılan, anti- sosyal varlıklar haline getiren etkiler nelerdir? Yüzme ve koşu yarışlarını, ya da futbol maçlarını seyrederken tepki gösteren, en yakın çevrelerini kendisine göre sevebilen kişiler, nasıl oluyorda alabildiğine büyük yıkımlara ve kitle katliamlarına neden olan olaylar karşısında duyarsız kalabilmekte ve hatta sözkonusu kıyımlara alet olabilmektedirler?

 

Hem Nazi toplama kamplarının yanıbaşında ve hemde çok daha korkunç olayların yaşanmakta olduğu günümüzde bu duyarsızlığın ve utanmazlığın açıklaması, insanların önemlibirkısmının ne ölçüde ve nasıl anti- sosyal yaratıklar haline gelebildiklerini, bunun nedenselliklerini görebilmekle mümkün olacaktır... Şüphesiz olay özel olarak ayrıntılı biçimde araştırılmaya değer ama, geçmişin dayanışmacı pozitif toplumsal bağlarını dağıtan kapitalizmin açtığı ahlaki boşluğu dolduracak yeni toplumsal yapıcı değer yargılarının ve bunu besleyecek sosyal düzenin geniş anlamda yaratılamamış olması başlıca nedenler arasındadır denebilir.

 

Yalana dayalı Nazi propoganda aygıtından ödünç alınarak geliştirilen çokyönlü güçlü emperyalist propagandanın ve eğitim sisteminin -insanları sosyal varlık olmaktan çıkartan- kişilik bozukluklarına katkı yaptığı rahatca söylenebilir... Şüphesiz tüm kültürlerin yapıcı, insani olumlu yanları olduğu kadar, yıkıcılığı, dar görüşlü egoizmi ve toplumsal suçu besleyen karanlık yanlarıda vardır. Görsel ve diğer tüm güçlü propoganda aygıtları ile; çocuk oyuncaklarından çizgi filmlere, özellikle pazara hakim ABD sinema endüstrisinin diğer tüm ürünlerinden ağırlıklı kültürel eylemlerin çoğuna dek pazara hakim olabilen kültürel faliyetlerle birincisi geriye itilirken, ikincisi öne çıkartılmaktadır.

 

Derin bir şizofreni, ruhsal ve düşünsel dünyanın bölünmüşlüğü ve değer yargısızlık, psikopatlık ile birlikte zor görülür bir ırkçılık aynı güçlü propoganda aygıtları tarafından sürekli beslenmektedir. Bu tehlikeli durum -çaresizlik psikolojisi içine sürüklenen bireyler arasında- bulaşıcı bir hastalık gibi yayılarak değişik politik etiketler taşıyan kişileri halka halka etkisi altına almaktadır...

 

Aslında sıradan insanlar olan ve sadism vs. ile uzaktan yakından bağları olmayan Naziler, ırkçı ideolojileri ile diğerlerini nasıl insandan saymayarak cinayetlerini gönül rahatlığı ile işlemişlerse, günümüzde de ustaca yayılan güçlü yalan kampanyaları ile birlikte insanların birkısmı diğerlerini insandan saymamaya başlamışlardır. Veya derin temelsiz korkularla beslenen ahmakça bir kaçışla korkunç olaylara rahatca gözlerini kapamaya, kafalarını kuma gömerek kurtulacaklarını sanan devekuşları gibi davranmaya başlamışlardır... Aslında dünyamız giderek daha tehlikeli olmaya başlamıştır ve yeniden SS ünüforması giyebilecek olanların sayıları sessizce artmaktadır... – Yusuf Küpeli, Ağustos 2004

 

 önceki bölüm için tıkla                                                      sonraki bölüm için tıkla                

 

 

a. Avrupalılar, Polonyalılar ve Türkiyeliler üzerine kısa notlar

 

b. Hitler’i iktidara taşıyan Alman ve ABD tekelleri, pusuda bekleyen İngiltere ve Fransa, Sovyetler Birliği ve Nazi Almanyası, Polonya’ya saldırı ve II. Dünya Savaşı

 

c. Nazi işgali altındaki Polonya, toplama ve ölüm kampları, Alman tekelleri ile birleşmiş ABD tekelleri, “Üç Maymunları” oynayan ABD yönetimi

 

d. Varşova Ayaklanması, Büyük Biritanya ve Sovyetler Birliği

 

e. Kısa bir gerçek öykü; Polonya, Papa, Reagan, Roberto Calvi ve tarih halen yazılmaktadır

 

f. Notlar

 

g. Kaynaklar

 

Başa dönmek için tıkla: Nazi Almanyası ve Polonya, Büyük Biritanya, ABD, Sovyetler Birliği, Varşova ayaklanması ve yalanlar  üzerine kısa notlar

http://www.sinbad.nu/