Bir hafta sonra ön not:

Türkiye’nin gündemine yetişmek olanaksız: Zekası ve gündemi değiştirme konusundaki ustalığı tartışma götürmeyecek olan Hz. Führer’in aslında “mazlum” bir şahsiyet olduğu, hatta “acınacak” durumda bir başbakan olduğu sonunda anlaşıldı. O, Hz. Führer “demokrasi” uğruna kahramanca vesayet rejimine karşı mücadele ederken, meğerse “derin devlet”, başbakanın Ankara'da bulunan evinin alt katındaki çalışma ofisine “böcek”, gizli dinleme cihazı yerleştirmiş. Böylece, “mazlum” konumdaki Hz. Führer’in açıkça ifade ettiği gibi halen varolduğu bir kez daha anlaşılan, ve “demokrasi kahramanı” Başbakan’ı dinleyen “derin devlet”in bu işi, yeni tartışmaların odak noktasına yerleşti. “Uzmanlaşıp yıldızlaşmış” tescilli TV ve yazılı basın yorumcularının konuşmaları,  “Başbakan nasıl dinlenir, ‘böceği’ kim yerleştirdi?” konusu üzerinde yoğunlaştı. Bu arada, Hz. Führer’in bir hafta kadar önce söylemiş olduğu "İşte bu kuvvetler ayrılığı denen olay var ya, o geliyor, sizin önünüze engel olarak dikiliyor!" sözlerinin AKP kurmayları ve emir komuta zincirindeki “anayasacılar”, akademisyenler ve basın mensupları tarafından düzeltilme çabalarına, bu sözün aslında ne amaçla söylendiğini ve nasıl yanlış anlaşıldığını belirtme çabalarına gerek kalmadı. “İftiraların ve dinlemelerin hedefi mazlum” başbakan, öfkeli bir uslupla, bir “demokrasi kahramanı” olarak, “aslında erklerin yetki gaspına, özellikle yargı erkinin yetki gaspına karşı olduğunu” açıklayarak tüm “münafıklara” gereken yanıtı verdi. Yalnız bu arada, eski genelkurmay başkanlarını dahi içeriye yollayabilecek kadar güçlü olan bu “derin devlet”e rağmen başbakanın on yıl önce karışık yollarla nasıl yargının elinden kurtarılıp başbakanlık koltuğuna dek taşınabildiği pek anlaşılamadı. Fakat yine de şimdilik gündem değişti...- Yusuf Küpeli, 24 Ocak 2012

 

- Yusuf Küpeli, Führer dedi: "İşte bu kuvvetler ayrılığı denen olay var ya, o geliyor, sizin önünüze engel olarak dikiliyor!"

Artık ustalık dönemini de aşıp “ermişlik” mertebesine uçmuş olan ve göklerle temas halinde tebasının "menfeatleri" için çalışan Hz. Führer, göklerden gelen sese uyarak, “kuvvetler ayrılığı denen olay”ın halkın menfaatlerinin üzerinde olamayacağını açıkça buyurdu. Böylece sonunda, resmi rakamlara göre yüzde dokuzu bulan, gerçekte ise çalışabilir nüfusun yaklaşık yarısını kapsayan işsizliğin gerçek nedeni anlaşılmış oldu. İmalat sektöründe artık uluslararası sıralamaya giremeyen Türkiye’de yaşanan üretimsizliğin, kağıttan ete, tahıla ve samana dek artan ithalatın sorumlusu bulundu. Yoksulluğun, eksi beş-on derecede kar üzerinde paltosuz ve ayağında terliklerle okula gitmeye çalışırken kameralara yakalanan kız çocukların çaresizliklerinin sırrı çözüldü. Sonuçta, uzun bir liste oluşturacak tüm kötülüklerin baş sorumlusunun, yüce Füfrer’e zincir vuran, O’nun halka hizmetlerini engelleyen “kuvvetler ayrılığı denen olay” olduğu anlaşıldı…

 

- Peki bu “kuvvetler ayrılığı denen olay” nedir, tarihi kökleri nerelere uzanmaktadır?

 

- not: Aslında başbakanın düşünce yapısı daha baştan belli idi...

 

 

Führer dedi: "İşte bu kuvvetler ayrılığı denen olay var ya, o geliyor, sizin önünüze engel olarak dikiliyor!"

 

Artık ustalık dönemini de aşıp “ermişlik” mertebesine uçmuş olan ve göklerle temas halinde tebasının “menfeatleri” için çalışan Hz. Führer, göklerden gelen sese uyarak, “kuvvetler ayrılığı denen olay”ın halkın menfaatlerinin üzerinde olamayacağını açıkça buyurdu. Böylece sonunda, resmi rakamlara göre yüzde dokuzu bulan, gerçekte ise çalışabilir nüfusun yaklaşık yarısını kapsayan işsizliğin gerçek nedeni anlaşılmış oldu. İmalat sektöründe artık uluslararası sıralamaya giremeyen Türkiye’de yaşanan üretimsizliğin, kağıttan ete, tahıla ve samana dek artan ithalatın sorumlusu bulundu. Yoksulluğun, eksi beş-on derecede kar üzerinde paltosuz ve ayağında terliklerle okula gitmeye çalışırken kameralara yakalanan kız çocukların çaresizliklerinin sırrı çözüldü. Sonuçta, uzun bir liste oluşturacak tüm kötülüklerin baş sorumlusunun, yüce Füfrer’e zincir vuran, O’nun halka hizmetlerini engelleyen “kuvvetler ayrılığı denen olay” olduğu anlaşıldı…

 

Halbuki, “Sana kimler zincir vuracakmış şaşarım!” Bilirim, “Sen bendine sığmaz taşarsın!”. “Göklerden gelen bir ses sana ne diyor dinle…” Evet yüce Führer, göklerden gelen sese uy ve yürü; bendinden taş ve bütün engelleri yık. Vaktiyle buyurmuş olduğun gibi, “demokrasi tranvayı” artık “son durağına” ulaştı. Zaten bir ayağın yerde kaçak takılmış olduğun bu tranvaydan in, ve göklerden uzanan ipe tutun. Cennetin sekizinci katında tüm “ermişler”, Benito Mussolini (Il Duce: lider, önder), Adolf Hitler (Führer: lider, önder), hepsi hasretle seni bekliyorlar. Katar emiri, Suudi kralı ve benzerleri hayranlık ve kıskançlıkla sana bakıyorlar. Hava muhalefeti nedeniyle göklerden inen ipte bir aksaklık olusa, hiç düşünme, NATO’nun Patriot füzelerinden birine bin, o seni yerine ulaştırır. NATO zaten senin ve senin gibilerin ”insanlığa hizmetlerini” kolaylaştırmak için var…

 

Tüm dünyaya ilanettin: “Filistinli mazlumlardan yanasın ve İsrail’e öfkelisin.” Buna karşın içte ve dışta “şer yuvaları”, NATO füze kalkanı sistemine bağlı radarı Malatya-Kürecik’e asıl olarak İsrail’i koruma amacıyla yerleştirdiğini ve bunun bir savaş hazırlığının parçası olduğunu söyleyip yazıyorlar. Onlar, “Eğer Hz. Führer İsrail saldırganlığına gerçekten karşı ise, önce Kürecik'te kurulu NATO radarını kaldırsın!”, diyorlar. Yine aynı “şer odakları”, Suriye sınırına yakın olarak yerleştirilmeye başlanan, NATO’nun, Avrupalı ve Amerikalı askerlerin denetiminde olan Patriot füze bataryaları için de, bir savaş hazırlığı yorumunu yapıyorlar. Kışkırtıcı rol oynayacak olan bu füzelerin de aslı olarak İsrail’i korumak amacıyla bölgeye yerleştirildiğini ve büyük bir savaş hazırlığının parçaları olduğunu söyleyip yazıyorlar. “Cahiller”, Nazi Partisi’nin yoksul yahudileri gaz odalarına yollarken, siyonist örgütlenmenin kodamanları ile işbirliği yapmış olduğunu anlaşılan bilmiyorlar... Tüm bu münafıklıkların kaynağında “kuvvetler ayrılığı denen olay”ın “durduğunu” anlamamak için herhalde ahmak olmak lazım…

 

NATO’cu güçlerden, CIA’dan ve diğer Batılı servislerden aldıkları silahlarla, Türkiye’den gördükleri destekle ve yine bu ülkede aldıkları eğitimle, Suriye’de dini-etnik bir temizlik gerçekleştiren, sivilleri boğazlayan, okullara füze atan, yargısız infazlar gerçekleştiren El Kaide ve benzeri ortaçağın kahraman zombileri de zaten, “kuvvetler ayrılığı denen olay”dan güç alan münafıklar tarafından teşhir edilip eleştiriliyorlar. “Kuvvetler ayrılığı denen olay” olmasa, birileri çıkıpta, “CIA kontrolünde olan 10 bin kişilik Vahabi El Kaide militanının, Suriye’de sivil halkta akıl almaz katliamlar yaptığı ve bu militan güruhunun içinde 3 bin Türk’ün bulunduğu net verilerle ortaya kondu.” (S. Önkibar, 19.12.2012), diye yazarak “münafıklık” yapamaz. Zaten, ne Vahabi, ne Selefi, ne El Kaide, ne benzerleri, ne CIA işbirlikçileri, bunların herhangibiri, ”kuvvetler ayrılığı denen olay” ile yanyana olmazlar. Sözkonusu engel kaldırılmadan Hz. Führer ne Türkiye’yi, ne NATO’yu, ne bölgeyi, ve ne de tüm dünyayı nurlu ufuklara doğru uçurabilir. O, adanmış, özel seçilmiş bir varlıktır. O, göklerden gelen sesi duymakta, bu sesle konuşmaktadır, ve yine aynı sese göre davranmaktadır...

 

Diğer yandan tüm “ermiş” önderler, Il Duce olarak anılan Mussolini, Führer olarak çağrılmayı seven Hitler, benzerleri, bunların hepsi, “işleri bozan”, “halka hizmeti engelleyen” bu “lanetli” şeye, ”kuvvetler ayrılığı denen olay”a kesinlikle karşıydılar. Doğrusu, Katar Emiri’nin, diğer tüm Körfez emirlerinin ve şeyhlerinin, Suudi Kralı’nın, ”kuvvetler ayrılığı denen olay”dan nefret ettikleri ve Türkiye’nin ulu Hz. Führer’i için üzüldükleri, O’nun bir an önce bu zincirlerinden kurtulmasını umdukları bilinmektedir. Bölgede işlerin hızlı ve tıkırında yürümesi için NATO’nun, Pentagon’un, Beyaz Saray’ın, CIA’nın ve benzerlerinin de aynı düşüncede oldukları anlaşılmaktadır...

 

Bazı münafıklar günlük basında, 2011 seçimleri öncesi AKP tarafından yayınlanmış olan “Hedef 2023” adlı bildiride aynen şunların yazılı olduğunu yayarak kışkırtma yapmaktadırlar:  “Yeni anayasada egemenliği kullanma yetkisine sahip yasama, yürütme ve yargı organları arasındaki ilişkiler, kuvvetler ayrılığı ilkesi esas alınarak yeniden belirlenmelidir.” Yine aynı münafıklar, AKP’nin 2007 seçim beyannamesinden alıntı yaparak, sözkonusu partinin o günlerde parlementer sistem esas alınarak cumhurbaşkanının yetkilerinin sınırlanmasını istediğini, ifade etmektedirler. Kısacası bu münafıklar, Hz. Führer’in beş sene önce, hatta bir sene önce söylemiş oldukları ile günümüzde söylediği “kutsal” sözler arasında çelişkiler olduğunu ima etmeye çalışmaktadırlar. Çünkü onlar, en iyiyi Hz. Führer’in bildiğini, O’nun göklerden gelen bir sese uygun davranıp bu sesle konuştuğunu bilememektedirler.

 

Peki bu “kuvvetler ayrılığı denen olay” nedir, tarihi kökleri nerelere uzanmaktadır?

 

Fransız Soylu sınıfından gelen, bölgesel yargıçlık yapan, aynızamanda yazar ve politika düşünürü (filozofu) olarak ünlenen BARON DE MONTESQUIEU (1689-1755), en tanınmış eseri olan “Kanunların Ruhu” (The Spirit of the Laws, De l'Esprit des lois) adlı yapıtında (1748), Cumhuriyet Roması ve İngiliz sistemlerinden esinlenerek iktidar gücünün yürütme (bakanlar kurulu veya cumhurbaşkanı), yasama (meclis, veya kongre, kanun yapıcı), ve yargı erkleri arasında bölünmesi, birbirlerinden bağımsız bu güçlerin birbirlerini dengeleyerek halkın üzerinde baskıcı bir diktatörlüğün oluşmasını engellemesini düşünmüş ve yazmıştır. Günümüzde de tüm demokrasilerin, burjuva demokrasilerinin temel kuralı olan kuvvetler ayrılığı prensibi, bazı yerlerde, örneğin İsveç gibi ülkelerde, horizontal (yatay) ve vertikal (dikey) kuvvetler ayrılığı olarak ikiye ayrılmaktadır. Horizontal (yatay) kuvvetler ayrılığı deyimi ile yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirlerinden bağımsız biçimde şekillenmeleri kastedilirken, vertikal (dikey) kuvvetler ayrılığı deyimi ile ise, İsveçte olduğu gibi merkezi olmayan bir devlet yapısı kastedilmektedir. Yani, vertikal (dikey) kuvvetler ayrılığı sistemine göre, riksdag (meclis, kanun yapıcı), landsting (bir bölgeyi kapsayan il genel meclisi), ve komun (belediye) güçleri birbirlerinden bağımsız ve birbirlerinin güçlerini denetleyecek biçimde şekillenmişlerdir ve bunların üyeleri genel seçimle yerlerine gelmektedirler...

 

“Kuvvetler ayrılığı” prensibine karşı olan, sözkonusu tüm güçleri (yasama, yürütme, yargı) tek elde birleştiren, “güçlerin birliği” sistemine göre işleyen rejimler, öncelikle ve özellikle mali-sermaye diktatörlükleri olan faşist rejimlerdir, ya da bunun değişik türevleridir, halk düşmanı askeri diktatörlüklerdir. Yasama, yürütme ve yargı erklerinin tek elde toplanmış olduğu bir sistemdeki yargılama süreçlerini, örneğin Hitler Almanyası’ndaki mahkemeleri, veya bundan çok daha hafif olmalarına karşın “Asmayıpta besleyecekmiydik?” diye konuşabilen bir generalin emrindeki 12 Eylül askeri mahkemelerini düşünün. Bu mahkemelerde hangi yargıç diktatörün iradesine karşı bir karar verebilirdi, hangi “adalet” nasıl dağıtılabilirdi? Bu bakımdan, herkesin açıkça görebileceği gibi, “kuvvetler ayrılığı” prensibinin doğru biçimde uygulandığı bir demokrasi, günün Türkiye başbakanının safsatalarının tam tersine halkın menfaatlerine, yararlarına en uygun olandır. “’Kuvvetler ayrılığı denen olay’ın halkın menfaatlerinin üzerinde olamayacağını” ifade ederek demokrasilerin bu olmazsa olmaz temel prensibine saldırmaya çalışmak, demagojinin, yalanın, halkı aldatarak diktatörlük peşinde koşmanın, kısacası halka ihanetin en tipik örneğidir…

 

Bir an için bu ve benzeri yalanların tuttuğunu düşünecek olsak bile, kuvvetlerin veya güçlerin birliği prensibine göre işleyen diktatörlüklerin herhangi bir yerde kalıcı olabildikleri şimdiye dek görülmemiştir. Yalana dayalı propogandaların da etkileriyle ilk bakışta toplumda birliği sağlıyormuş gibi gözükselerde, sadece üst sınıfların, birkısım mali-sermaye güçlerinin yararlarına işledikleri için bu rejimler, yapılan propogandanın tam tersine toplumsal çelişkileri derinleştirirler, ülkeyi veya ülkeleri sonuçta içte ve dışta kanlı kaoslara sürükleyerek trajik biçimde, toplumlara ağır bedeller ödeterek sonbulurlar... Günümüzde, hatta uzun zamandır, bu tip diktatörlüklerin gelişlerine “haklılık” kazandırabilmek, “kuvvetler ayrılığı” prensibinin egemen olduğu demokratik rejimleri halkın gözünden düşürebilmek amaçlarıyla, bizzat sözkonusu diktatörlükleri tezgahlayan güçlerin emrindeki gizli servisler tarafından manupule edilen (yönlendirilen) kitlelerden kopuk kanlı terör örgütleri, sağlı “sol”lu terör gurupları kullanılmaktadır...

 

Montesquieu’yu etkilemiş olan İngiliz sisteminin kökünde, 15 Haziran 1215 günü İngiltere Kralı John ile İngiliz Baronları, soyluları arasında imzalanmış olan Magna Carta (Ayrıcalıkları Gösterme) anlaşması durmaktadır. Halka doğrudan doğruya çok önemli birşeyler veriyor olmasa da aynı anlaşma, “İngiltere’nin Özgürlüğü’nün Büyük Ayrıcalıklarını” (The Great Charter of the Liberties of England) tanımlayarak, mutlak monarşiyi sınırlayarak, soylulara belirli özgürlükler tanıyarak, egemenler arasında bir denge oluşturarak, ve hatta birtakım bireysel hakları belirleyerek ülkeye barış getirip halka da yarar sağlamış, toplumsal ilerlemenin önünü açmıştır. Örneğin, 63 maddeden oluşan sözkonusu anlaşmanın 8. Maddesinde, “Kendisi bekar yaşamak istediği sürece hiçbir dul kadın evliliğe zorlanamaz...”, denilmekte ve madde sürmektedir.  Aynı  anlaşmanın 40. Maddesinde, “Hiçkimsenin satılmasını, hiçkimse için hak ve adaletin ertelenmesini ya da kişinin hak ve adaletin dışında tutulmasını isteyemeyiz.”, denilmektedir. Sonuncu, 63. Madde ise İngiliz Kilisesi’nin özgürlüğü ile ilgilidir... Magna Carta, Amerika’nın İngiltere’ye karşı özgürlük savaşı, ya da Amerikan İhtilali (1775- 83) sırasında Amerikalı özgürlük savaşcılarının ilham kaynağı olmuştur...

 

Büyük Fransız İhtilali (1789) sırasında, 26 Ağustos 1789 günü, Fransa Ulusal Meclisi’nin kabulü ile 17 maddeden oluşan “Vatandaş ve İnsan Hakları Bildirgesi” yayınlanmıştır. Sözkonusu bildirgede Montesquieu’nun “kuvvetler ayrılığı” prensibinin etkisini açıkça görmek olasıdır. Aynı bildirgenin birinci maddesinde, “İnsanların özgür ve eşit haklara sahibolarak doğdukları...” açıkça ifade edilmektedir.Örneğin aynı bildirgenin altıcı maddesinde, özet olarak, yasalar karşısında herkesin eşit olduğu, yine herkesin bizzat kendisi olarak veya temsilcileri aracılığıyla yasaların oluşturulmasına katılabileceği ifade edilmektedir... Yine aynı bildirgenin 16. Maddesinde, açıkça, “Bir toplumda yasalara uyum güven altına alınmamışsa, o toplumda ne bir kuvvetler ayrılığı mevcuttur ve ne de bir anayasa.”, denilmektedir. Kısacası, kuvvetler ayrılığı prensibinin işlemediği bir toplumda herhangi bir anayasa gerçekte olmadığı gibi, kişilerin yasalar karşısında da bir güvenlikleri de yoktur. Çünkü, totaliter rejimlere özgü böyle toplumlar hertürlü keyfiliğe, hertürlü provokasyona, hertürlü baskıya ve kötülüğe, haksızlıklara açıktırlar; böyle toplumlarda kişilerin güvenliklerinden sözedilemez. Anlaşılmış olacağı gibi, “’Kuvvetler ayrılığı denen olay’ın halkın menfaatlerinin üzerinde olamayacağı” yalanını söyleyerek bir diktatörlüğe zemin hazırlamaya çalışmak, hele bunu tam da yeni bir anayasa hazırlığı sürerken yapmak, halka yapılabilecek ihanetlerin en büyüklerinden birisidir...

 

Birleşmiş Milletler (1945) tarafından hazırlanmış olan 1948 tarihli “Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi”nde ve daha birçok benzer içerikli anlaşmada devlet olarak imzası olan Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanının kuvvetler ayrılığı prensibine açıkça saldırması, gelmekte olan toplumsal-politik tehlikeleri işaret ediyor olmasının, toplumun sürüklenmek istediği uçurumun habercisi olmasının ötesinde, aynızamanda Türkiye halkı için bir utanç kaynağıdır. Özellikle 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Türkiye toplumunun adım adım sürüklenmiş olduğu karanlığın göstergelerinden birisidir aynı saldırı. Artık yalan ve demagoji o düzeylere ulaşmıştır ki, 12 Eylül darbesinin, Beyaz Saray’ın “yeşil kuşak” politikasının ürünü bir partinin başındaki kişi, başbakan; 28 Şubat “postmodern” müdahalesi olmasa asla şekillenemeyecek ve iktidara gelemeyecek bir bir partinin başındaki başbakan, darbelere karşı imiş rolü oynayabilmekte, “vesayet rejimlerine dur” diyebilmiş “kahraman” rollerine bürünebilmekte, -birkaç kriminali de işin içine katarak- sözde darbecileri “yargılayabilmekte”dir.  Malesef sağı ve “solu” ile toplumdaki saçmalıklar, istikrarsız ve kimi zaman askere umut bağlamış görünümdeki politikalar, kurunun yanında yaşında yakılmasını sağlayacak oyunlara rahatca kapı aralayabilmektedir...

 

Aslında bu daha da kötüye gidişin, daha güçlü bir dikta rejimine doğru sürüklenişin temelinde, mevcut sistemin, zaten gerçekte pek olmayan “kuvvetler ayrımının” ve yalanlara alıştırılıp korkutulmuş toplumsal yapının etkileri vardır şüphesiz ama, uluslararası politik süreçleri de unutmamak gerekir. Uluslararası düzeyde giderek artan gerilimin, yeniden farklı bir düzeyde birçeşit soğuk savaşa doğru sürüklenişin baskısı, anlaşılan, Türkiye içinde de yeni baskıcı bir rejim arayışını körüklemektedir... Hiçbir zaman açığa çıkmamış, çıkartılamamış, ve toplumun bu mevcut yapısı ile de açığa çıkartılamayacak olan gerçek gizli derin yapının kuklası olduğu ve birsüre daha kullanılma potansiyeline sahibolduğu anlaşılan başbakanın laflarından ziyade, onun kulağına bu lafları üfleyenleri bulup çıkartmaya çalışmak herhalde daha doğru bir iştir ama, bunu kimler yapacaktır?

 

Eğer Türkiye toplumu adım adım bölgesel bir savaşa, hatta daha tehlikelilerine sürüklenmekten kurtulabilirse, gelecek için bir umut olduğu düşünülebilir.

 

Yusuf Küpeli

 

20 Aralık 2012

 

Not:

Aslında başbakanın düşünce yapısı daha baştan belli idi. Okuduğu şiirlerle, kadınlara bakış açısı ile, daha birsürü sözü ve davranışı ile bu kişinin demokrat bir düşünce yapısına sahibolmadığı, ve olamayacağı açıkça ortada idi. Askerlerden, askeri diktatörlüklerden bıkmış olan toplumun başına, bu kez, uluslararası mali sermaye güçlerinin çarkını döndürmeye yarıyacak ve söz dinler bir başka bela musallat edilmişti. Görünüşte askeri vesayet rejimlerine saldırarak “demokrat” rolü oynamayı başaran tamamen ilkesiz usta bir yalancı, yeni bir diktatör tipi sahneye sürülmüştü. Kürt sorununun varlığı nedeniyle ve hazırlanmakta olan yeni “sivil” görünümlü diktanın yerleşebilmesi için, Amerikancı bir İslamcılık giderek daha fazla öne çıkartılmıştı. NATO’cu güçlerin yararları açısından, 12 Eylül günlerinden beri süregelen Pentagon-Washington patentli bir “İslamcılığa” daha da hız verilmişti... Alında gelmekte olanı, değişik vesilelerle ve değişik biçimlerde yaklaşık 2005 yılından beri yazmaya çalıştım. Aşağıdaki tabloyu Şubat 2008’de sinbad.nu’ye yerleştirdiğim zaman, Fethullahcı “Abant toplantıları”nın müdavimlerinden olan fazlaca şımartılmış bir garip akademisyen, sıradan bir Zübükzade, sözkonusu tabloya, “bu bir pornografi” diyerek saldırdı. Şüphesiz herhangi bir yanıt vermedim, bu tuzu kuru şımarığın yanıt vermeye değer biri olduğunu da düşünmedim. Çünkü yalnız O değil, liberal kostümleri içindeki sözde “demokrasi” savunucusu birsürü şımarık kariyerist uydurma tip, mevcut iktidara alkış tutmakla meşguldü. Bunlar şimdi ne düşünmekteler, doğrusu bunu merak etmeyi bile değersiz buluyorum. Yalnız, yaşadığım sürece herhangi birşeyi unutmam olanaksız, ve özellikle pornografiyi beyninin içinde taşıyan o şımarık yumuşakcanın içinden çıktığı yakın çevreyi, bu kirli kişinin hangi  çöplükte filiz vermiş olduğunu biraz merak ediyorum...

 

 

yusufk@telia.com

http://www.sinbad.nu/