Yusuf Küpeli, Provokatörü dışarıda aramayın

 

(...) Eğer başbakan -dini inançları da sözlerine alet ederek- yandaşı gördüğü yığınlara, “bizlere bidon kafalı” dediler; “bizlere göbeğini kaşıyan adam” dediler; “köylü diyerek bizi aşağıladılar”; “biz bu ülkenin zencileriyiz”; “inançlarımızı hor gördüler”; “tüm kutsallarımıza saldırdılar”, biçiminde konuşmalar yapıyorsa, provokatörü dışarıda aramaya gerek yoktur. Anlaşılabileceği gibi Başbakan, kendisinden saydığı yüzde elliyi, karşısında gördüğü yüzde elliye karşı açıkça kışkırtmakta, iktidarını yitirmemek amacıyla bir iç çatışmayı başlatmaktan çekinmeyeceğini açıkça ifade etmektedir... Aslında bu kışkırtmaları sıradan biri yapsa...

 

Bağlantılı metinler

 

 

Provokatörü dışarıda aramayın

 

Cumhuriyet’e ve laikliğe düşmanlığını gizleyemeyen; Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda ve ülkenin modernleşmesinde başrolü oynayan kişiden, O’nun en yakın çalışma arkadaşı olan dünyanın saygıyla andığı Lozan’ın üstün başarılı kahramanından, Türkiye’yi II. Dünya Savaşına sokmama başarısı göstermiş olan kişilikten ölesiye nefretini her fırsatta açık eden; sözkonusu savaş arkadaşlarından “iki alkolik” biçiminde aşağılayıcı ve gerçeği yansıtmayan bir dille sözedebilen biri, günümüzde malesef hükümetin başına oturabilmiştir. Yakın tarihimizin ulusal önderlerinden, bağımsızlığı ve cumhuriyeti kazanma sürecinin önderlerinden ölesiye nefret eden aynı tip, cumhuriyetin tüm kazanımlarını adım adım yoketme peşindedir...

 

Alevi inancından, buna yakın ideolojilerden ve kendi bağnaz düşünce yapısına uymayan, ataerkil olmayan herşeyden nefret eden; tek “önder”, “führer” olma düşleriyle yanıp tutuşurken insanların tüm yaşamlarına karışmaya, ve diktatörlük düşlerini gerçekleştirme amacıyla ülkeye yüksek yetkilerle donatılmış bir başkanlık sistemi getirmeye çalışan bu hastalıklı kişi, giderek tehditlerini daha anlaşılır biçimde hissettirmeye başlamıştır. Geçmişin ataerkil baskıcı toplumsal yapılarını, bilim dışılığı temsileden tarikatları, toplumun en az eğitimli veya eğitimsiz kişilerini, ataerkil kültürün etkisindeki yığınları, toplumun daha eğitimli ve laiklik anlayışına sahip kesimlerine karşı iğrenç yalanlarla kışkırtan, iktidarı için toplumu bir iç çatışmaya sürüklemekten çekinmeyen biri, malesef hükümetin başındadır. Gezi Parkı olayları sırasında, İstanbul’un ender yeşil alanlarından birisini kurtarmaya ve yaşamın her alanına müdahaleye çalışan Başbakan’ı durdurmaya çalışan direnişcilere karşı iğrenç yalanlarla toplumun en az eğitimli kesimlerini kışkırtan, iktidarı için toplumu bir iç çatışmaya sürüklemekten çekinmeyen biri, malesef hükümetin başındadır. Yalan yanlış dillere dolanan ve her kötülüğe mazeret olarak gösterilmeye çalışılan “provokatör”leri karanlık köşelerde, veya iktidarın efendilerinin uydurdukları gibi yurtdışındaki birtakım merkezlerde aramaya hiç gerek yoktur aslında...

 

Halkın yüzde ellisini ve en büyük muhalefet partisini düşman gibi gördüğünü ima ederek diğer yüzde ellinin kendi arkasında olduğunu söyleyip tehditler savuran biri; “Gezi Parkı”nda kurulu çadırların içinde ve çimenlerin üzerinde “cinsel ilişkiler yapıldığı” imasını anlaşılır biçimde haykıran, ve gerçeğe aykırı olarak camilerde içki içildiği üzerine nutuklar atan, ve böylece ataerkil kültürün etkisindeki az eğitimli yığınları toplumun daha eğitimli ve laik düşünceye sahip kesimlerine karşı kışkırtmaya çalışan biri, açıkça provokatördür. Aynı kişi, “sorumluluk sahibi” bir başbakandan ziyade bir provokatör, iktidarı uğruna toplumu iç çatışmaya sürüklemeye çalışan tehlikeli bir kışkırtıcı olarak adlandırılabilir ancak...

 

Teorik olarak yöneticilerin toplumun ilerlemesi, daha az eğitimli olanların en eğitimli kesimlerin düzeyine yükseltilebilmesi; baskıcılığın temelindeki düşüncelerin yokedilebilmesi; kadınlara, yani toplumun yarısına yönelik şiddetin kaynağındaki ataerkil düşüncenin geriletilerek toplumun özgürleştirilebilmesi, demokrasinin temelindeki laik düşüncenin toplumun her alanında egemen olabilmesi için çaba sarfetmeleri gerekir. Fakat burada, günümüz Türkiyesi’nde, bunun tam tersi bir durum mevcuttur. Başbakanlık koltuğuna oturmuş olan tehlikeli rahatsızlıklarla yüklü biri ve yakın çevresi, toplumun en ataerkil ve baskıcı kesimlerini, yüzyıllar öncesinin baskıcı kültürlerini yaşatan toplumsal kesimleri, toplumun en ileri ve çağdaş kesimlerine, laik kesimlerine karşı kışkırtmakta, ve böylece toplumsal gelişmeyi durdurarak, toplumu geriye çekerek, iktidarlarını ve kazançlarını korumaya çalışmaktadır...

 

Sizler, birilerinin ellerinde palalarla, satırlarla Taksim meydanına çıkarak polisin gözleri önünde silahsız masum halka, yoldan geçen kadınlara saldırmasını, tekmeler atmasını, birini yüzünden yaralamasını, Başbakan’ın sözkonusu kışkırtmalarından bağımsız olarak gerçekleştirildiğini düşünebilirmisiniz. Basında, “Yok efendim bu kişiler cesareti nereden alıyorlarmış?, arkalarında kim varmış?,” gibisinden birsürü gevezelik... Bir “tivit” attı diye, barışcı yürüyüş yaptı diye, görüşlerini ifade etti diye insanları içeriye atan, buna karşın eli satırlıyı serbest bırakan mahkeme yargıcı cesaretini nereden alıyorsa, eli satırlı kişi de cesaretini aynı kaynaktan, başbakandan alıyordur... Peki Başbakan cesaretini nereden alıyor?.. Oturup düşünmek, ve politik kazanç hesapları ile özgür bırakılan cumhuriyet ve laiklik düşmanı tarikatların onyıllardır gizlice nasıl örgütlendiklerini, nasıl silahlandıklarını, kanlı bir iç çatışmaya nasıl hazırlandıklarını, Başbakan’a güç veren aynı tarikatların polisin, güvenlik güçlerinin, istihbarat servislerinin içinde nasıl örgütlenmiş olduklarını araştırmak gerekir...

 

Politik iktidarın can damarlarını elegeçirmiş olan bu haydut sürüsü, “kırk haramiler”, toplumun en ileri kesimlerinin haklı başkaldırısını karalayabilmek amacıyla hayali “provokatörler” üretmekte, haklı kalkışmanın dışarıdan kışkırtıldığı, bazı mali çevrelerin, ne olduğu belirsiz “faiz lobisi” nin bu kalkışmanın arkasında durduğu yalanlarını savurmaktadır... Bir kez, “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz!”, diye doğru bir halk deyişi vardır. Kısacası, ortada bir sorun olmasa, kışkırtma yapılamaz, yapılan kışkırtma işe yaramaz, “provokatör” olarak adlandırılan kişiler birşey yapamaz. Geçmişten günümüze iktidardakilerin uydurdukları gibi dışarıdan birilerinin kışkırtması ile yüzbinler, milyonlar sokağa dökülmez, dökülemez. Yakıcı sorunları olmayan kişiler bu şekilde sokağa çıkarak varlıklarını tehdit altına sokmazlar... Kaldıki, eğer bir kışkırtıcı, gerçek bir provokatör aranıyorsa eğer, bu kişiyi hükümetin başında aramak gerekir; yaptıkları ve konuşmaları ile kışkırtıcıyı, provokatörü hükümetin başında aramak gerekir...

 

Eğer başbakan -dini inançları da sözlerine alet ederek- yandaşı gördüğü yığınlara, “bizlere bidon kafalı” dediler; “bizlere göbeğini kaşıyan adam” dediler; “köylü diyerek bizi aşağıladılar”; “biz bu ülkenin zencileriyiz”; “inançlarımızı hor gördüler”; “tüm kutsallarımıza saldırdılar”, biçiminde konuşmalar yapıyorsa, provokatörü dışarıda aramaya gerek yoktur. Anlaşılabileceği gibi Başbakan, kendisinden saydığı yüzde elliyi, karşısında gördüğü yüzde elliye karşı açıkça kışkırtmakta, iktidarını yitirmemek amacıyla bir iç çatışmayı başlatmaktan çekinmeyeceğini açıkça ifade etmektedir... Aslında bu kışkırtmaları sıradan biri yapsa, mevcut ceza yasasının ilgili maddesine göre “toplumda birilerini başkalarına karşı kışkırtarak çatışma vs.”, maddesine göre cezalandırılır. Fakat aynı işi yapan başbakan olunca, suçun etki alanı genişlemekte ve anlaşılan savcıların eli tutulmaktadır... Kısacası en büyük provokatör, herşeyin en büyüğü olma, -kulaktan dolma yarım yamalak bilgilerle- herherşeyi bilme iddiasındaki Başbakan’dan başkası değildir... “Gündem değiştirmek Başbakan’ın görevidir!”, diyerek çevirdiği oyunları bir biçimde itiraf eden bilgiç Başbakan’a göre, “Türkler’in milli içkisi ayrandır” ama, bu satırları yazana göre de, “Başbakan ne bilir bayramı, lak lak içer ayranı!”. Cumhuriyet düşmanlığını her fırsatta açık eden Başbakan’ın bilmediği, hep yurt dışında olduğu bayramlar, bilindiği gibi ulusal bayramlardır...

 

Şüphesiz halka yaşatılan şiddetin, uygulanan baskıların, söylenen yalanların gerisindeki sorun, aslında, iktidar hırsının da biraz ötesindedir... Herkesin bildiği gibi insanlar, toplumsal olaylar sırasında birbirlerini etkileyecek varlıklar olsalar da, zamanın ruhuna ve egemen anlayışlarına uygun birtakım ortak değerlere sahip olsalar da, her birey diğerlerinden farklı olarak gelişmiş kişiliklere sahiptir. Kişilerin farklı psikolojik yapıları vardır... Psikologlara göre, kişiliğin temel direkleri, çocuk dört-beş yaşına gelinceye kadar belirlenir... Eğer bir çocuk şiddet görüyorsa, sevgisiz ilişkiler içinde gelişmişse, örneğin küçük yaşta bacağından tavana asılmışsa, sonradan toplum karşısında sahte sevgi gösterileri yaptığı, politik bir araç olarak kullanmaya çalıştığı annesi ve babası o çocuğa insancıl bir kültür aşılamaktan yoksun kişiliklerse, sözkonusu çocuk ileride güç uğruna hertürlü yalanı söyleyebilecek, hertürlü oyunu oynayabilecek, ve vaktiyle en yakınlarından gördüğü şiddeti topluma uygulayabilecek tehlikeli bir varlık olabilir. Eğer baskı altında büyümüş o çocuk bir gün güç sahibi olursa, örneğin başbakan olursa, toplum için tehlikesi çok daha fazla artar. O kişi, şuur altındaki derin korkularla, gücünü, iktidarını kesinlikle terketmek istemez; gizlediği aşağılık kompleksleri ile bu uğurda hertürlü yalanı söylemekten, hertürlü acımasız kışkırtmayı ve eylemi yapmaktan kaçınmaz...

 

Kısacası, kişilik bozukluklarına sahip politik karakterler toplumu çok daha olumsuz biçimde etkilerler... Örneğin, I. Dünya Savaşı’nın çavuşu ve başarısız ressam Hitler, birkısım ABD sermayesi ile de bağlantılı Alman mali-sermaye güçlerinin adamı olarak, onların yardımı ile iktidara geldi. O, kendisini iktidara taşıyan başlıca para-militer güç SA birliklerini yokederek Alman ordusunu safına çekebildi. Yine O, Hiristiyan Demokrat Partinin sırtına basarak hükümeti kurdu. Bundan sonra O, iktidara gelmekte araç olarak kullandığı oy sandığını kaldırdı attı (BAK: Yusuf Küpeli, Nazi Almanyası ve Polonya, Büyük Biritanya, ABD, Sovyetler Birliği, Varşova ayaklanması ve yalanlar  üzerine kısa notlar)... Evet, Hitler’i iktidara mali-sermaye güçleri taşımışlardı ama, mali-sermaye olmadan Nazi Partisi’nin iktidarı düşünülemezdi ama, artık iktidardaki partisi ile sermaye güçlerinin ve generallerinin üzerinde de bir baskı oluşturabilen, generallerini dahi dinlemez duruma gelen Hitler’in hastalıklı ruhsal yapısı olmasaydı eğer, II. Dünya Savaşı daha az felaketle atlatılabilir, belki daha erken sonlandırılabilirdi... Bilindiği gibi, savaş sürerken birkısım sermaye çevresi ve bazı generaller Hitler’e cephe almışlar, O’nu devirmeye çalışmışlardı ama, artık geç kalmışlardı... Kısacası, anlaşılmış olacağı gibi, vaktiyle “demokrasi bir araçtır”, yada “demokrasi son durağa gelinince inilecek bir tranvaydır” gibi sözleriyle gerçek düşüncelerini ifade etmiş olan bir Başbakan’ın, sıkışınca, “sandık herşeydir”, “asıl olan sandıktır” gibisinden sözleri gerçeği yansıtmadığı gibi, aynı Başbakan’ın gücü yetse, aynen Hitler gibi kendisini iktidara taşımış olan sandığı vakti geldiğinde yakıp atmayacağının da bir garantisi yoktur...

 

Hatalarla yüklü yetişme tarzının ürünü olan psikolojik problemleriyle toplumun en az eğitimli ve en ataerkil düşünce yapısına sahip kesimlerini toplumun aydın kesimlerine, laik kesimlerine karşı kışkırtmaya çalışan, bu amaçla, “bizlere bidon kafalı” dediler; “bizlere göbeğini kaşıyan adam” dediler; “köylü diyerek bizi aşağıladılar”; “biz bu ülkenin zencileriyiz”; “inançlarımızı hor gördüler”; “tüm kutsallarımıza saldırdılar”, gibisinden yalanlar söyleyerek kışkırtmalar yapan bir provokatör, aslında, bir anlama, kendi derin aşağılık kompleksini yansıtmakta ve bunları kışkırtma amacıyla yandaş gördüğü yığınlara yaymaya çalışmaktadır... Aslında tam aksine, Cumhuriyet’in kurucuları, “Köylü milletin efendisidir!”, gibi sözler etmişlerdi. Evet, az eğitimli ve gücünü kötüye kullanmaya hazır birkısım bürokrat, her türden halkı aşağılamaya, onlara baskı yapmaya, rüşvet almaya çalışmıştır ama, bu durum cumhuriyeti kuranların özlemleri ve düşünceleri ile bağlantılı değildi. Henüz zayıf olan Cumhuriyet’in kendisini kabulettirme sürecinde zaman zaman ülkede yaşanmış olan tüm baskılara karşın, Mustafa Kemal’den ve İsmet İnönü’den halkı aşağılayan tek bir söz gösteremezsiniz... Diğer yandan, ülkenin aydın kesimlerine, haksızlıklara başkaldıran emekci insanlara “çapulcular” diyerek; “ayaklar nezaman baş oldular” ifadesini yeniden ve yeniden kullanarak halkı bizzat aşağılayan, hor gören kişi, bilgi düzeyi düşük Başbakan Tayyip Erdoğan’dan başkası değildir... Zaten, Taksim’i işçilere yasak eden, “benim polisim” dediklerini işçilerin, öğrencilerin, emekci halkın üzerine biber gazı bombaları ve fişekleri ile, içine gaz karıştırılmış yakıcı tazzikli sularla saldırtan bir Başbakan’ın halkı aşağılamakta olduğu ve demokrasi yanlısı olamyacağı açıkça bellidir...

 

Bilincine yerleşmiş aşağılık kompleksinin içsel bir tepkisi olarak Başbakan, yakalandığı megolomani illeti ile, narsizm ile, arada rahatca, düşünmeden, aydın insanlara “çapulcu”, emekci halk yığınlarına ise “ayaklar nezaman baş oldular?”, diyebilmektedir... Hırsla ilerlemeye çalıştığı diktatörlük yolunda zaman zaman kontrolu yitirerek “benim polisim”, “benim vatandaşım”, benim şuyum”, benim buyum” gibi ifadelerle diktatörce ve halkı aşağılayan gerçek düşünce yapısını ve niyetlerini açık eden; beş ölüme ve -bazıları halen yoğun bakımda- yüzlerce insanın yaralanmasına neden olan aşırı şiddet kullanıcısı polisleri konuşmalarında “kahraman” ilaneden; “benim polisim” dediği bu kişileri, “düşman güçlere karşı meydan muharebesi vermiş kahramanlar” gibi yansıtmaya çalışan Başbakan’ın gizli bir örgütlenmesinin olup olmadığı, araştırılmaya değer doğrusu...

 

Hitler’i iktidara taşıyan ve iktidarda tutan acımasız SA ve SS birliklerinin elemanları, çoğunluklu olarak, eğitimli aydın kişiler değillerdi. Onlar, fiyakalı ünüformalarının içinde insanların kaderlerini belirleyen “tanrılara” dönüşmüş sıradan bakkal, kasap, küçük esnaf, küçük memur gibi mesleklerden gelen kişilerdi (BAK: Yusuf Küpeli, Nazi Almanyası ve Polonya, Büyük Biritanya, ABD, Sovyetler Birliği, Varşova ayaklanması ve yalanlar  üzerine kısa notlar)... Aynen, eline palayı, satırı alıp ta Taksim’e çıkınca “arslan” kesilen Tayyip yanlısı küçük esnaf gibi... Ya da Tophane’de bir gazeteci ile konuşurken, “Taksim’e çıkıp ortalığı dağıtmak için Başbakan Tayyip Erdoğan’dan emir beklediklerini” ifade eden tipler gibi... Bunlar acaba Tayyip Erdoğan’ın gizli örgütlenmesinin elemanlarımıdırlar? Araştırılmaya değer doğrusu... Bazı büyük sermaye çevrelerinin, Washington’un desteğiyle gücü eline geçirince beslenip gelişen hastalıklı ruhsal yapısıyla “ülkenin babası” rolünü oynamaya kalkışan Başbakan’ın bu durumu gerçekte anlaşılabilir olsa da, aynı durum, Türkiye toplumu ve bölge için büyük tehlike arzetmektedir...

 

Başbakan’ın Cumhuriyet düşmanlığını, Cumhuriyet’i kuranlara duyduğu nefreti, laik aydınlara duyduğu nefreti, toplumu ilerletmeye çalışan aydınlara duyduğu nefreti, burada yüzlerce örnekle somut olarak ifade etmek mümkündür ama, bu metni aşırı genişletip konuyu dağıtmak anlamına gelir. En iyisi, Gezi Parkı ile ilgili bir örnekle bu bölümü bağlamak, Başbakan’ın Cumhuriyet düşmanlığını ve toplumu ileriye götürmeye çalışan aydınlara nefretini böylece kanıtlamak sanırım yeterli olur... “Tarihe sahip çıkıyor” tiyatrosu oynayan Başbakan’ın asıl niyeti, gerici 31 Mart kalkışmasını “haklı” gibi göstermeye çalışarak hafızalarda canlı tutmaya yöneliktir... Başbakan’ın israrla Gezi Parkı arazisine yeniden yaptırmaya çalıştığı “Topçu Kışlası” (Taş Kışla, Taksim Kışlası, Halil Paşa Topçu Kışlası), “şeriat isteriz” sloganları ile 13 Nisan 1909 günü (Hicri takvime göre 31 Mart 1325 günü) ayaklanan 4. Avcı Taburu askerlerinin merkezi idi. Bunlar, II. Meşrutiyet’in getirdiği yeniliklere, Türkiye Cumhuriyeti’nin de temellerinde duran II. Meşrutiyet’in yeniliklerine ve sözkonusu reformların merkezinde duran İttihad (birlik) ve Terakki (kalkınma, ilerleme, yükselme) Partisi’ne karşı idiler, Meşrutiyet’in toplumu ilerletme çabalarına düşmandılar... “Şeriat isteyen” isyancılar, ayaklanmanın daha ilk günü, çoğu mektepli subay 20’den fazla insanı katledeceklerdi. Onlar da aynen Başbakan gibi aydınlardan, mektepli subaylardan nefret etmekteydiler... Askeri bu gerici ayaklanmaya kışkırtanların başında, İngiliz emperyalistlerinin emrine girmiş olan Kıbrıslı Nakşibendi şeyhi Derviş Vahded’in çıkarttığı “Volkan” gazetesi vardı. Derviş Vahded, gazetesinin yazarlarından Said-i Kürdi (Said-i Nursi) ile birlikte “İtihad-ı Muhammedi Cemiyeti”ni kurmuştu... Doğrusu İngilizler, işin içinde kazanç varsa, “Muhammedci”, “Müslüman”, herşey olabilirlerdi... Başbakan’da “paranın dini imanı yoktur” demiyor mu...

 

Selanik’te kurulan “Hareket Ordusu”nun başına geçen 3. Ordu Komutanı Mahmud Şevket Paşa, 24 Nisan günü İstanbul’a girecek ve isyanı bastıracaktı. II. Abdülhamid tahtan indirilecekti... Günümüzdeki Gezi Parkı’nın bulunduğu yerde III. Selim (1761- 1808) tarafından 1789 yılında inşaatına başlanmış olan Topçu Kışlası, 1939- 40 yıllarında, alan düzenlemesi amacıyla, şehir planlamacısı Henri Prost’un tavsiyesi ile yıkılacak, yerine Gezi Parkı yapılacaktı... İstanbul’da ve ülkenin diğer kentlerinde yeniden yapılması, ya da restoresyonu gerekli okadar çok tarihi yapı bulunurken Topçu Kışlası’nın yeniden yapılmak istenmesi, Tayyip Erdoğan’ın Cumhuriyet’e ve tüm ilerici hareketlere düşmanlığı ile ilgilidir sadece. Adım adım Cumhuriyet’in tüm ilerici kazanımlarını yoketme peşindeki Tayyip Erdoğan, kendisinin ve yandaşlarının geçmişini gerici reaksiyoner hareketlerde aramakta ve “şeriat isteyen” 31 Mart Ayanlanması’na sahip çıkmaya çalışmaktadır. O’nun bu tavrı, aslında, sonderece anlaşılabilir bir olaydır...

 

Aslında, daha söylenecek çok söz var ama, şimdilik bu metni, Başbakan’a, Türkiye’yi dünyaya Ortadoğu’nun sıkmabaşlı monarşileri görünümünde yansıtan eşini, zengin ettiğin cocuklarını, soyunu- sopunu al git, diyerek noktalamalıyım... Evet, Tayyip Erdoğan gidecek ama, biraz daha vakit ve daha ödenecek bedel var... Şüphesiz Tayyip Erdoğan’dan sonra da sorunlar sürecektir. Çünkü, bu topluma yapılmış olan kötülüklerin sınırlarını bulmak imkansızlık ölçüsünde zordur...

 

Yusuf Küpeli

 

yusufk@telia.com

 

2013.07.11

 

Bağlantılı metinler:

- Yusuf Küpeli, Führer dedi: "İşte bu kuvvetler ayrılığı denen olay var ya, o geliyor, sizin önünüze engel olarak dikiliyor!"

Yusuf Küpeli, Yalanın gölgesinde insan kanı ile yazılan politikalar

 

Yusuf Küpeli, Türkiye’de şiddet kültürü; seçimden seçime demokrasi; Türkiye halklarına, Türklere ve Kürtlere ihanet; “barış” yalanı, “başkanlık” tezgahı, yalanlar ve ikiyüzlülükler üzerine

 

Yusuf Küpeli, Türkiye’de demokrasinin kıstaslarından “sıkmabaş”a özgürlük gürültüsü ve TÜRKİYE'nin ORTADOĞU POLİTİKALARI ÜZERİNE NOTLAR

Yusuf Küpeli, İşçi düşmanlarından demokrat, işçi düşmanlığı ile demokratik açılım olmaz, olamaz

Y Küpeli, Dünya ve Türkiye tehlikeli delilere emanet

Yusuf Küpeli, Zehir, yavaş yavaş zehirlenen toplumlar

Yusuf Küpeli, “YÜZ TEMEL ESER” VE YOZLAŞMA ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ

Yusuf Küpeli, Laiklik, Cumhuriyet’in en trajik açmazı ve çürütülen Cumhuriyet üzerine

Yusuf Küpeli, HALK TÜRBANLA OYALANIRKEN, İŞÇİLER VE TOPLUMUN TÜMÜ ÜZERİNDEKİ FAŞİST BASKILAR YOĞUNLAŞIYOR!

Yusuf Küpeli, Yasaları çiğnerken yüzleri kızarmayanlar ve denetleyemeyenler

Yusuf  Küpeli, Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı

http://www.sinbad.nu/