Jean-Claude Paye, Guantánamo ve Yeni Hukuk Düzeni

Sıradışılık

Şiddet – Sömürge Düzeninin Köşe Taşı

Umutsuzluğun Hukuku

Bir “Yeni Hukuk Düzeni”

Kalıcı Bir Güç Gösterisi

Sıkıyönetim Bölgesi ya da Diktatörlük

Notlar

Barbaros Ulutaş tarafından, Mayıs 2005 tarihli Monthly Review dergisinden çevrilmiştir.

Sinbad'a http://www.teori.org/ sitesinden yollanmıştır

 

Guantánamo ve Yeni Hukuk Düzeni

 

Jean-Claude Paye

 

 “Terörizme karşı savaş”, batının ileri gelen hükümetlerindeki yönetici sınıfların eline, toplumsal düzene ilişkin derin düzenlemeler yapmak için müthiş bir fırsat verdi. Bu değişiklikler o kadar büyük bir etkiye sahip ki, adeta eski siyasi düzenin yaprak dökümü olarak algılanıyor. Biz batıdakiler, ceza yargılaması hukukunda, toplumun her kesimini aynı biçimde etkileyen bir “tersine dönme”ye tanık oluyoruz. Bu hukukun doğal işlevi, -temel özgürlükleri korumak ve polis ve hükümetin yetkilerini kısıtlamak- kendi karşıtına evriliyor, anayasal düzeni rafa kaldırıyor. Olağanüstü yargılamanın alanı –önsoruşturma aşamasından mahkeme aşamasına kadar- alabildiğine genişletilerek özel hayat istila ediliyor, toplumsal özgürlüklerin üzeri örtülüyor. Anti-terör yasaları tam anlamıyla siyasi bir içerik taşıyor, subjektif uygulanma esası açıkça bir yorumlamaya ve kıyasa dönüşüyor. Anti-terör uygulamalarının keyfiliği, özellikle resmi zeminde “terörist” damgasını yemiş, fişlenmiş olan kişi ve örgütler üzerinde kayda değer bir etki yapıyor.  Sadece fişlenmiş olmak bile, kişinin artık mektuplarından elektronik haberleşmeye kadar bütün iletişim kanallarının izlenmesi, kişinin kendisinin ve yaptığı her şeyin izlenmesi, banka hesaplarının dondurulması anlamına gelebiliyor.

 

Bu uygulamalar hemen hemen bütün ülkelerde var, ancak Birleşik Devletler hepsinden bir adım önde gidiyor. ABD, derhal cezalandırma esasını ceza yargılamasındaki yeni düzenlemelerin merkezine koydu. Bu yönelim, öncelikle terörizm suçlamasıyla yargılanan yabancıları ve Pentagon tarafından “düşman savaşçı” olarak fişlenen, bir ceza yargılaması sonucu Yüksek Mahkemenin de onayıyla karar verilmedikçe özgürlüklerinden mahrum edilmeyecekleri yönünde anayasal güvenceye sahip olan ABD vatandaşlarını etkiliyor.

 

Sıradışılık

Yurtseverlik Yasası, yönetim tarafından terörist olarak nitelenen örgütlerden birinin üyesi ya da yandaşı olan yabancı ülke vatandaşlarının süre sınırından bağımsız biçimde gözaltında tutulabilmesini öngörüyor. 13 Kasım 2001’de bir idari işlemle kurulan geçici askeri komisyonlar, bu yardım-yataklık ve örgüt üyeliği sanıklarının yargılamasını yapıyor. Yargılamalar gizli yapılabiliyor, -askeri hukukun tersine- hiçbir medeni yargılama esasına uyulmuyor. Bu geçici askeri mahkemeler, ABD’nin hem ceza hem de askeri hukukundan farklı özellikler gösteriyor.

 

11 Eylül 2001’den beri 1.200’den fazla insan, pek çoğu açısından Arap, Müslüman ya da Ortadoğu’lu olmasından başka hiçbir delil olmaksızın tutuklandı ve gözaltına alındı. Pek çoğu o zamandan beri serbest bırakıldı, ama bazıları hala içeride tutuluyor.(1) Çoğu davada bu insanların avukat tutmalarına, avukatlarıyla görüşmelerine ve tutukluluk haline itiraz etmelerine izin verilmedi. Gözaltındayken kötü muameleye maruz kaldılar, işkence gördüler, dini vecibelerini yerine getirmelerine engel olundu. Bu uygulamalar, ABD’nin de imzacısı bulunduğu, İşkence ve Diğer Zalimane, Gayrı insani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne açıkça aykırılık teşkil ediyor. (2)

Tutukluların Guantánamo’da tutulabilmesi için fırsat sağlayan, Afganistan Savaşı’ydı. Kırktan fazla ülkeden yaklaşık 540 kişi hala Amerikan Askeri Üssü’nde tutuluyor, sadece 9’u serbest bırakıldı. Hükümet kararlarına göre bu kişiler yabancı uyrukluların terör suçundan yargılamalarını yapmak üzere özel olarak kurulan bir askeri mahkemede yargılanacaklar.

 

Pentagon, Guantánamo’daki tutukluların tutukluluk hallerine itiraz edebilmelerine her zaman karşı çıktı. Onları savaş esiri statüsünden ve bu sayede Cenova Sözleşmesi’ndeki haklarını kullanmaktan mahrum etti. Yönetim, onların Amerikan Ceza Hukuku’na göre sahip oldukları hakları kullanmalarını ve Anayasal korumadan yararlanmalarını engelledi. Bunun yerine tutuklular yargılama yapılmaksızın tutulmaya devam ediliyor. Hukuki bir statüleri yok, savaş esiri değiller, yasal tutuklu değiller, siyasi tutuklu değiller. Sadece bir “sıradışılık” teşkil ediyorlar.

 

Şiddet – Sömürge Düzeninin Köşe Taşı

Hükümet, Guantánamo Üssü’nün ABD toprakları dışında bulunduğunu belirterek politikasını meşrulaştırdı. Birleşik Devletler üssün 1902’de Küba’dan kiralandığını belirtiyor. Uluslar arası yönetim hukuku esaslarına göre ise 1902 sözleşmesi, Jus Cogens’e, kendi kaderini tayin hakkına ve eşitliksiz sözleşmelere aykırılık teşkil ediyor. Yönetim bu üssü Amerikan mahkemelerinin yasal kısıtlamalarından kurtulmak için tercih etti, böylelikle tutukluları tamamen Amerikan Hükümeti’nin insafına bağlı olarak tutabiliyor. Yönetim, kendine ABD Anayasası’ndan ve uluslar arası hukuktan bağımsız olağanüstü güçler atfediyor.

 

Bu sıra dışı özel durum iddiaları, ABD otoritelerinin kendi kendilerine tayin ettikleri ve uluslar arası alandaki ortak düzenlemeleri ihlal eden hukukunu meşrulaştırmaya çalışıyor. Birleşik Devletler’in kendine tanıdığı bu imtiyazlar, Avrupa Birliği tarafından da büyük oranda savunuluyor. Bunun bir sonucu olarak, Nisan 2004’te Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nun Birleşik Devletler’e tutukluların “yaşam koşulları ve hukuki statülerini” açıklığa kavuşturması kararına ilişkin oy kullanan Küba, oyunu geri çekmeye zorlandı. Karar teklifi Birleşik Devletler ve Avrupa Birliği, bazı Latin Amerika ülkeleri gibi müttefiklerinin önerisiyle bir süre askıya alındıktan sonra, Küba teklifini geri çekmek zorunda kaldı. (3)

 

ABD tarafından açıklanan, kendi kendine tanıdığı diğer ülkelerdeki insanları alma ve kendi keyfine göre tutuklu bulundurma hakkının, diğer ülkeler tarafından da kabul edilmesi, yeni bir uluslar arası siyasi düzenin habercisi. Tam anlamıyla zorbalık, savaş hukuku ve hukuktan bağımsızlık, bu cesur “yeni emperyal düzen”in köşe taşı oldu.

Aynı durum, ABD ve Avrupa Birliği arasında 25 Haziran 2003’ta Washington’da imzalanan, suçluların iadesi ve işbirliği anlaşmasında da söz konusu.(4) ABD’nin en önemsiz bir yasal statüyü bile reddetse de bir Avrupa vatandaşını bu koşullar altında tutuklu bulundurabilme hakkı, ABD polis/hapisane sisteminin küresel hukuk ve düzenin korucusu olarak olağanüstü bir role sahip olmasını sağlıyor.

 

Umutsuzluğun Hukuku

İki buçuk yıllık bir bekleyişten sonra 28 Haziran 2004’te ABD Yüksek Mahkemesi 16 Guantánamo tutuklusu hakkında bir karar verdi. Anayasanın koruyucusu olan Yüksek Mahkeme, iki önemli maddeye değindi. İlk yargılama olan Rasul Bush’a Karşı davasında davacılar, “teröre karşı savaş” çerçevesinde yabancı ülkelerde tutuklanmış İngiltere ve Avusturalya vatandaşları idi. Guantánamo Üssü’nde kendilerine bir bildirimde bulunulmaksızın, kanıt sunulmaksızın ve suçsuzluklarını iddia edebilecekleri bir yol sağlanmaksızın tutuklu bulunduruldular. ABD Hükümeti ise istediği tutukluyu süresiz olarak benzer koşullarda tutabileceğini ve hiçbir mahkemenin bu konuda yetkili bulunmadığını ileri sürdü.

Davadaki asıl sorun, ABD Mahkemelerinin, düşmanlarla işbirliği içindeki yabancıların yakalanıp Küba’daki Guantánamo Askeri Üssü’nde tutulmalarına ilişkin yargılama yapabileceği ya da yapamayacağı sorunuydu. (5)

 

Yüksek Mahkemenin yorumu, ABD Mahkemelerinin geleneksel olarak ülke dışında oturanların başvurularına da açık olduğu ve Guantánamo üssünde tutulan yabancıların durumlarını da inceleyebileceği yönündeydi.(6) “Federal Mahkeme, bu mahkemelerin işleyişine ilişkin bulunan 28 U.S.C. §2241 sayılı düzenleme uyarınca tutukluların ABD yasalarını ihlal eden uygulamalara ilişkin iddialarını dikkate alır. Bu yargılama hakkı, ABD’nin tam idari ve hukuki yetki kullandığı, ancak kendi topraklarına dahil olmayan yerler için de geçerlidir.”(7)

 

Yüksek Mahkeme, “ordu düzenine bağlı olmayan savaşçılar”ın (ABD yönetiminin, Afganistan’da tutukladığı, ABD vatandaşı olmayan kişiler için kullandığı terim), bu statünün kendilerine uygulanamayacağına ilişkin iddialarını sivil mahkemeler önünde dile getirebileceklerini tespit etti.

 

Mahkeme, tutukluların tutukluluk hallerine itiraz ederek yönetim tarafından yargılama yapılmaksızın alıkonulmalarını dava konusu yapabileceklerini açıkça tespit etti. Bir başka deyişle Yüksek Mahkeme, ABD’nin tamamen kendi takdiriyle, dünyanın herhangi bir yerinde kendisine karşı olan herkesi “yasadışı savaşçılar” suçlamasıyla cezalandıramayacağını, ilgili kişilerin “suçsuz olduklarını, ABD’ye karşı savaşan bir terörist örgüt içinde bulunmadıklarını” mahkeme önünde ileri sürebileceklerini karara bağladı.

 

İkinci dava olan Hamdi Rumsfeld’e Karşı davası, “düşman savaşçı” olarak nitelendirilen ABD vatandaşlarını ilgilendirmektedir. Yüksek Mahkeme yargılamasından önce hükümetin iddiaları İstinaf Mahkemesi’nin Dördüncü Dairesi önünde dile getirildi, ancak tutukluluk durumunun hukuki olduğu karara bağlandı. Mahkeme Hamdi’nin “düşman savaşçı olmadığına ilişkin itiraz ileri sürmeye hakkı olmadığı konusunda tamamen hemfikir”di.(8) Mahkeme kararı, hükümete Amerikan vatandaşlarını sınırsız olarak alıkoyma hakkı tanıyordu.

 

Yüksek Mahkeme önünde, şu sorular dile getirildi:

 

Anayasa Yöneticilere bir Amerikan vatandaşını tarafsız yargı önünde karara bağlanmış olan herhangi bir gerekçeye dayanmaksızın, “Savaş ve Terörizm” senaryosunda bir yabancı toprak parçası üzerinde süresiz olarak askeri gözetim altında tutma, iletişimden mahrum bırakma, avukatıyla görüşmesini engelleme, “düşman savaşçı” yaftasını yapıştırma hakkını vermekte midir?... 

 

Bir Amerikan vatandaşının Amerika’da tutuklanarak başka bir bölgede süresiz alıkonulması ve “haksız tutuklama” süreci işletilmesi, yöneticiler tarafından “düşman savaşçı” olarak ilan edilmesi durumunda, güçler ayrılığı doktrini, federal mahkemenin Amerikan yönetiminin tutuklama işleminin hukuka uygunluğunu denetlemesini engeller mi?(9)

 

İkinci yargılama, yönetcilerin bir ABD vatandaşını terörizm suçlamasıyla, yargılamaksızın hatta isnatta bulunmaksızın alıkoyabilmesini onaylıyor. Ama İstinaf Mahkemesi’nin tersine, Yüksek Mahkeme tutukluların süre sınırına tabi olmaksızın alıkonulmalarını onaylamıyor, “yurttaşların, yargısal süreç işletilmeksizin tutuklanmama haklarının temel bir hak olduğu”nu tekrar anımsatıyor. Yüksek Mahkeme’nin ulaştığı sonuç, “Kongre belirli koşullar altında savaşçıların tutuklanmasına ilişkin bir yetkilendirme yapmış olsa da, yargılanma hakkı, ABD’de düşman savaşçı suçlamasıyla tutuklanan bir yurttaşın, tarafsız bir karar organı önünde, tutukluluğunun hukuksal zeminine ilişkin itirazlarını ileri sürebilmesini gerektirir” yönündedir.(10)

 

Yargıç Souter, mahkeme heyetiyle kısmi görüş ayrılığındaydı. Ona göre, tutuklama yasadışıydı. Ancak tutukluya düşman savaşçı olmadığını ispatlamak üzere tanınan mükemmel fırsat konusunda, çoğunluğun kararına uyuyordu. Yine, yargılamadaki bakış açısı suçlamanın kendisiyle değil, tutukluluğun sınırsız olma niteliği ve tarafsız bir mahkeme önünde yargılanma hakkı gibi uygulamalarla ile ilgileniyordu.

 

Bir “Yeni Hukuk Düzeni”

Ülkedeki en büyük yasal otoritenin kararı insan hakları örgütleri tarafından zafer olarak nitelendirilmişti. ACLU (Amerikan Medeni Haklar Birliği) yöneticisi Steven Shapiro’ya göre bu yargılamalar, “yönetimin teröre karşı savaş döneminde yaptıklarının hukuk kurallarından bağımsız ve Amerikan mahkemelerince yargılanamaz” olduğu iddiasını yargılamıştı.(11) İnsan Hakları İzleme Komitesi’ne göre ise “Yüksek Mahkeme’nin kararı, Bush yönetimini yöneticilerin geçici heveslerindense hukuku ön planda tutmaya” zorlayacaktı.

 

Fakat olaylar tek yanlı değil. Yüksek Mahkeme’nin kararı, yöneticilerin “terörist” denen kişileri tutuklama ve alıkoyma güçlerini de tanıyor. Ancak bu kişilerin sözü edilen biçimde tutulmaları için bir yargı kararına ihtiyaç duyulduğuna hükmediyor. Yüksek Mahkeme’nin kararı yönetimin hukuk kuralları dışında hareket edemeyeceğini hükme bağlasa da, yönetim hukuki bir bakış açısına sahip olmaktan çok uzak.

 

 “Düşman savaşçılar” (“terörizme karşı savaş”ta yakalanan ABD vatandaşları) ya da “yasadışı savaşçılar” (yakalananların süresiz alıkonulmasını meşrulaştırmaya çalışan yöneticilerin kullandığı tanım) gibi kavramların ne Amerikan hukukunda ne de Uluslar arası hukukta bir karlışığı olmamasına rağmen, mahkeme kararları bu yaklaşımlara karşıt bir görüş oluşturmuyor. Bu kişilere tutuklanmalarının ve alıkonulmalarının yasal temellerine ilişkin itirazlarda bulunma hakkı vermekle birlikte, Yüksek Mahkeme kararları yönetimin olağanüstü yetkilere bir anda sahip olmasına ilişkin bir uyarı yapmakla yetiniyor. Mahkeme bu sıra dışı durumun olağan hukuk haline gelmesine karşı çıkmaktansa, yönetimin operasyonlarında kullanacağı yolu aydınlatmayı tercih ediyor.

 

Yüksek Mahkeme sadece tutuklulara federal bir hakime başvurma hakkı veriyor, ancak kendisine yardımcı olacak olan avukata ulaşma hakkı konusunda bir garanti sağlamayarak, tutukluluk ve yargılamaya ilşkin olağanüstü bir işleyiş öneriyor. Bu durum yargılama aşamasında gerçek bir olağanüstü yargılama rejimine temel sağlıyor ve ispat yükünü tersine çeviriyor. Böylelikle tutuklular alıkonulmalarının yasadışı olduğunu ispatlamak durumunda kalıyorlar.

 

Yüksek Mahkeme, yönetime minimum yargısal süreçleri devre dışı bırakan kararlar alamayacağı yönünde bir anımsatma yaptı. Fakat hükümetin kendi kendisine tanıdığı, dünyadaki diğer ülkelerle arasındaki ilişkilenme tarzı konusundaki bir takım yasal ayrıcalıklara karşı çıkmadı. ABD’nin Cenova Sözleşmesi’ne sözlü olarak karşı çıkmasına ve Uluslar arası Ceza Mahkemesi’nin yetkisini tanımamasına karşı çıkmayarak “özel yasal durum”unu onayladı. Böylelikle, ABD’nin politik ve yargısal otoritelerinin, “terörizm” söz konusu olduğunda kendilerini küresel güç olarak görmesine yasal temel oluşturdu.

 

Kalıcı Bir Güç Gösterisi

Bu küresel polis gücünün yasalar çerçevesinde saygın bir yere konulmuş olması, taşa kazınmış bir gerçeklik değil elbette. Yüksek Mahkeme kararları, “tarafsız mahkeme” düşüncesi gibi, yönetimin kendi lehine kullanabileceği bazı yorumlara açık bir alan bırakıyor. Bu yargılamalara karşı çıkmak için Pentagon 7 Temmuz 20045’te, her tür medeni ve cezai yargılama usulünün dışında bambaşka bir sorgulama/yargılama yöntemi oluşturma kararı aldı. Bu usulde, askeri yöntemle oluşturulmuş “Savaşçı Statüsü İnceleme Mahkemesi” oluşturulacak, bu mahkemenin görevi, tutukluların “düşman savaşçı” olarak nitelendirilmesinin yasal olup olmadığını inceleyecek. Bu mahkemeler, biri askeri yargıç olan üç “tarafsız” görevliden oluşacak. Tutukluya bir davası konusunda bir çevirmen ve bir görevli yardımcı olacak. Tutuklu için hala bir avukata ulaşma hakkı söz konusu değil. Yüksek Mahkeme ile uyum sağlamak için, bu özel mahkemeler tutuklulara itiraz ve dava hakları konusunda hatırlatma yapmak mecburiyetinde. Yönetim de bu sayede sivil mahkemeler önünde, şikâyetçinin taleplerinin daha önce dinlendiğini ileri sürebilecek.

 

Hâlihazırdaki yönetim, ısrarla Yüksek Mahkeme’nin kararına direnmeye ve başka yargısal süreçlerin saldırısına maruz kalmaktan kurtulmak için yeni olağanüstü usuller getirmeye çalışıyor. Pentagon’un, sorgulanan kişilerin avukatlarına uygulamaya çalıştığı kısıtlamalar bu sürecin güzel örnekleri. Pentagon, 20 Ağustos 2004’te üç sivil avukatı Guantánamo’daki tutuklularla görüşmek üzere görevlendirdi, aynı zamanda onları yaptıkları görüşmeleri kayda almaya ve tuttukları notları hapishane yönetimiyle paylaşmaya zorladı. Tutukluların sivil avukatlarca temsil edilme hakkını reddedip bunu sadece kendi iyiniyetinin bir göstergesi olarak kullanmaya çalışan Pentagon, aynı zamanda avukatlara müvekkillerinin hangi gerekçeyle tutulduklarını bildirmekten ve gelecekte tekrar görüşme yapma garantisi vermekten kaçındı.(12) Avukatlar görüşmeleri sona erdirdiler.

 

Pentagon’un tutukluların kanuni temsili konusundaki tavrı değişmiyor. Şubat 2004’ten beri hükümet tutuklulardan birinin, ABD vatandaşı Yaser Hamdi’nin avukata danışma isteğini kabul etti, ancak bunu hala bir hak olarak görmüyor.

 

24 Ağustos 2004’te Guantánamo kampından dört tutuklu bir askeri komisyon karşısına çıktı. Başkan’ın 13 Kasım 2001 tarihli emri uyarınca bu geçici mahkemelerin görevi, yabancı uyruklu tutukluları terör sanığı (ya da Bush yönetiminin ifadesiyle “düşman savaşçı”) olarak yargılamak. Bu mahkemeler, ABD ceza ve askeri hukukunun dışında görev yapıyorlar ve yönetimce belirlenen beş askeri yargıçtan oluşuyorlar. Tutuklunun ise resmi yollarla belirlenmiş bir askeri avukata başvurma hakkı var. Sonraki süreçte, yetkileri kısıtlanmış bir sivil avukatla görüşme hakkına sahip olacaklar. Bu avukat davayla ilgili tüm bilgi ve belgelere ulaşma hakkına sahip değil ve “savunma sırrı” olarak nitelendirilmiş her tür bilgi, yine avukatın erişme olanağı dışında. Bu tür kanıtların sunulduğu duruşmalara katılamıyor. Taraflarca sunulan kanıtların eşitliği ise “makul bir insanı inandırabilecek” düzeyde değil.

 

Bu yargılama karikatürü, hükümetçe ne gibi ksııtlamalar getirilebileceğine ilişkin gerçek bir ölçüt sunuyor. Hiçbir şey somut biçimde belirlenmiş değil. Süreç bir günden bir güne değişebiliyor ve toplumsal tepkiyle biçimleniyor.

 

Bu bağlamda yönetimin kanunları ve yargılama süreçlerini kendisine göre yaratabiliyor ve yorumlayabiliyor oluşu, çıplak bir güç gösterisinden başka bir şey olmuyor.

 

Bu durum, istikrarsız ve kalideskopik bir yargısal rejime yol açıyor. Başkan’ın yabancı uyrukluları askeri komisyonlarda terörist faaliyetlerinden ötürü yargılayacak olan yargıçları atama yetkisi bulunuyor. Eğer ABD topraklarında yakalanmışlarsa ve savcılık makamınca terör örgütleriyle ilişki içinde bulundukları suçlaması yapılmışsa, artık 2001’deki idari karar gereğince ucu açık biçimde alıkonabiliyorlar. Yüksek Mahkeme kararının tutuklulara sağladığı, sivil mahkemeler önünde düşman ya da yasadışı savaşçı olup olmadıklarına ilişkin yargılama hakkından bu kişiler yararlanamıyorlar.

 

Yöneticilerin, yasal rejimi Kongre ya da kendi kararlarıyla yeniden biçimlendirmeye ve olağanüstü yetkiler sağlamaya çalıştığı bir geçiş dönemindeyiz. Bu süreç, aynı zamanda yeni bir siyasi rejimin de habercisi.

 

Sıkıyönetim Bölgesi ya da Diktatörlük

Yüksek Mahkeme, “bu kişilerin tutuklanmaları savaş kabul edilen bir çatışma sürecinde gerçekleşmiştir, bu yüzden Kongrenin emri altında bulunan gerekli ve bu duruma özgülenmiş bir askeri yapılanmanın sonucudur.” yorumunu yaparak yöneticilerin inisiyatiflerine güç kazandırmış oluyor.(13)

Tutuklamalar, Kongrenin “Başkan, ABD’ye karşı muhtemel bir uluslar arası terör saldırısını engellemek üzere 11 Eylül 2001’de gerçekleşen terör saldırılarını planladığına, yönettiğine, gerçekleştirdiğine ve bu saldırılara yardım ettiğine, ya da bu eylemleri gerçekleştiren örgütleri ya da kişileri barındırdığına karar verdiği ülkelere, örgütlere, kişilere yönelik olarak her tür gerekli ve özel gücü kullanma yetkisine sahiptir.” kararında temel buluyordu. (14)

 

Çoğunluğa karşı oy kullanan Yüksek Mahkeme Yargıcı Scalia, Kongre’nin verdiği yetkinin basit bir “askıya alma” olarak yorumlanamayacağını savunuyordu. Anayasa’da yargısal yetkileri askıya alma durumunun hangi koşullarda söz konusu olabileceği açıkça açıklanmıştı. Bunlar iç karışıklık ve istila ile sınırlıydı. Scalia Mahkemenin açık biçimde en gerici yargıcı, İspanya’daki faşist Franco yönetimine de destek sağlamış olan, sağ kanattaki Katolik Opus-Dei tarikatının üyesi.

 

Yargıç Scalia’ya göre, “haksız yakalama ve tutuklamayı denetleme yargısının rolü, yönetimin eylemlerine hukuksal kılıflar sağlamak değil, bu eylemleri hukuksal açıdan denetlemek”ti. İnanıyordu ki, “tutukluluk haline itiraz kurumu, yasadışı bir tutuklamayı yasal sınırlara kavuşturamazdı.”(15) Ve “eğer medeni haklar bir kısıtlamaya tabi tutulacaksa, bu Anayasa çerçevesinde ve oradaki sınırlar dikkate alınarak, öngörülmüş olan usulle yapılır, sessiz bir erozyon ya da bu mahkemenin kararıyla yapılamaz” iddasını ileri sürüyordu. Yargıç Scalia, “yargı gücünün gerçek bir askıya alınma işlemi, bu mahkemede yasallık kılıfı giyidirilen biçimiyle belirsiz, muğlak bir Kongre kararı ile olamaz.” diyor ve “yenilik getiren içtihat”lara en çok karşı çıkan yargıç olarak, en temel medeni hakların yanlış bir yolla sınırlandırıldığını belirtiyordu. Bu sınırlar, Anayasa’da belirlenmiş olan usul ve koşullarla, savaş ya da isyan söz konusu ise uygulanabilmeliydi.

 

Kongre’nin yetkilendirme kararı, son derece özet. Başkanın bu yetkileri hangi ölçütlere bağlı kalarak kullanacağına ilişkin bir açıklama söz konusu değil. Aynı zamanda, haksız tutuklama ve alıkoymaya ilişkin herhangi bir açıklama içermiyor. Herhangi bir sınırlama içermeyen bu yetkilendirme, yöneticilerin olağanüstü ayrıcalıklara sahip olmasının da yolunu açıyor. Yüksek Mahkeme yargılaması yargının askıya alınmasını açık biçimde yasallaştırıyor ve askıya alınmanın koşullarını hukuk haline getiriyor. Gerici Scalia’ya göre bu baştan savma bir işlemdi. Scalia’ya göre bunun çok daha iyisi, basit biçimde savaş ya da seferberlik halinin ilan edilmesi olurdu, böylece hukuka aykırı tutuklama ve alıkoyma yasağı Anayasa’daki sınırlar çerçevesinde ses çıkarmaksızın askıya alınabilirdi.

 

Bu yargılamalar, yasal olmayan “düşman savaşçı” ve “yasadışı savaşçı” kavramlarını yasallaştırıyor ve ceza yargılaması usulünün bir parçası haline getiriyor. Kendi yargılama yetkilerini haksız tutuklama açısından sınırlayarak, bu kavramları Anayasa çerçevesine dahil ediyorlar.

 

Hükümetin herhangi birini tutuklama ve –ispat yükünü tam tersine çevirip- tarafsız bir mahkemede hükümetin iddialarını çürütemediği sürece süresiz olarak alıkoyma yetkisini yasallaştırarak yasal düzeni alt üst etmiş oluyorlar.

 

ABD Yönetimi, “teröre karşı savaş”ta kullanabileceği çok yüksek bir yasal ayrıcalık cephanesine sahip. Son olarak da, kanunlar ve kararlar arasındaki bağlantıyı, yani bir ellerinde olağanüstü yönetimsel yetkiler tuttuklarını, diğer ellerinde de bu tür soyut sınırlandırma ve yetkileri yasal çerçeveye oturtmak için gerekli gücü bulundurduklarını göstererek son güç gösterisi yaptılar. Yasal düzendeki bu değişim kayda değer. Yasal zeminden yoksun suçlama ve uygulamaları ceza yargılaması usulüne dahil etmeleri, yönetimin kendi kendine tayin ettiği yetkilerini ve yeni bir politik düzeni meşrulaştırıyor.

 

Yüksek Mahkeme kararları, hukukun açık bir biçimde ihlalini, yasal sınırlar dahiline alıyor. Bu bakış açısı ile, istisnaların yeni hukuksal düzenin temeli olduğunu ileri süren hukuk teorisyeni Carl Schmitt’i desteklemiş oluyorlar.(16) Bu yüzden yöneticiler kendilerine güçler ayrılığı ilkesini yumuşatan bir takım yargısal yetkiler tanıyabiliyorlar. Yüksek Mahkeme, Başkan’ın hem yargıç hem jüri olduğu konumu güçlendiriyor.

 

Sıkıyönetim bölgesinde, yöneticilerin ellerinde bulundurdukları güç, ayrıcalıklarını sınırlandıran yasaların doğal sonucudur. Hem yönetici sınıfın hem de polisin olağanüstü gücü, temel özgürlükleri sınırlamaktan kaynaklanır. Sıkıyönetim bölgesi, hukukun olmadığı yerdir.

 

Tarihsel olarak, bu tür yönetimler bir tehdit altında olduklarını hissettiklerinde bireysel ve toplumsal özgürlükleri askıya alırlar. Usul kesinlikle herhangi bir özel durumla ya da zamanla ilgili değildir. Geçici olarak kurulur, ancak asıl rolü, kural haline gelmektir. Sıkıyönetim, kendini kalıcı hale getirir. Fakat genelleştirilmiş bir sıkıyönetim, kendisi ile çatışma halindedir, çünkü –Giorgio Agemban’ın da belirttiği gibi” istikrardan yoksundur.(17) “Terörizme karşı savaş” da yargı yetkisi konusunda getirdiği kısıtlamalar için bir “son tarih” önermiyor.

 

Sıkıyönetim, bütün kamusal ve özel alanları etkileyen bir politik dalga değişikliğidir. Güçler ayrılığına son verir ve yöneticilere yargıçlara özgü yetkiler verir: hukuku yorumlamak ve uygulamak, otoriter bir diktatörlük.

 

Notlar

  1. Marjorie Cohn, “The War on Civil Liberties in the US since 11 September,” speech given at the colloquium “European Antiterrorist Legislation and the Protection of Human Rights,” Progress Lawyers Network, Brussels, February 27, 2004.

  2. “Group Reports Mistreatment of Detainees,” New York Times, March 15, 2002.

  3. “Guantánamo: la Commission des droits de l’ homme ne condamne pas les Etats-Unis,” Le Monde, April 22, 2004.

  4. Jean-Claude Paye, “Polizia e giustizia USA-UE, un rapporto imperiale,” La rivista del manifesto, no. 52, July–August 2004.

  5. CA DC, 321 F.3d 1134, 03-334 RASUL v. BUSH, http://www.supremecourtus.gov.

  6. http://www.supremecourtus.gov/opinions/03pdf/03-334.pdf, “Syllabus.”

  7. http://www.supremecourtus.gov/opinions/03pdf/03-334.pdf, “Opinion,” pp. 4–17.

  8. http://www.supremecourtus.gov/opinions/03pdf/03-6696.pdf, “Opinion of the Court,” p. 1.

  9. CA 4, 316 F.3d 450, 03-6696 Hamdi v. Rumsfeld, http://www.supremecourtus.gov.

  10. http://www.supremecourtus.gov/opinions/03pdf/03-6696.pdf, “Opinion of the Court,” p. 1.

  11. “Satisfaction chez les défenseurs des droits de l’ homme,” Le Monde, June 30, 2004.

  12. “Washington a autorisé des avocats civils à se rendre à Guantánamo” Le Monde, August 31, 2004.

  13. http://www.supremecourtus.gov/opinions/03pdf/03-6696.pdf, “Opinion of the Court.”

  14. http://www.supremecourtus.gov/opinions/03pdf/03-6696.pdf, J. Scalia, “Dissenting,” p. 24.

  15. J. Scalia, “Dissenting,” p. 24.

  16. Carl Schmitt, La Dictature (Le Seuil, 2000).

  17. Giorgio Agamben, “L’ état d’ exception,” Le Monde, September 12, 2002.

 

Barbaros Ulutaş tarafından, Mayıs 2005 tarihli Monthly Review dergisinden çevrilmiştir.

Sinbad’a http://www.teori.org/ sitesinden yollanmıştır

 

http://www.sinbad.nu/