AKP hükümetinin krizin tüm yükünü çalışanların omuzlarına yükleme politikalarına karşı

KAMU EMEKÇİLERİ GENEL GREVE GİDİYOR!
25 KASIMDA HAYAT DURACAK!

KESK, KAMU-SEN ve BİRLEŞİK KAMU-İŞ'in önderliğinde 25 Kasım'da bir günlük iş bırakma eylemi yapılacak. Konfederasyon temsilcileri, 25 Kasım Çarşamba günü kamu çalışanlarının ülke genelinde hayatı durduracağını belirttiler.

 

Yusuf Küpeli, Yalanın, talanın, ikiyüzlülüğün sarmalında

Türkiye, -iktidarı ve muhalefeti ile kişiyi karamsarlığa sürükleyen- yorucu bir ülke. Aslında, herhangi bir dönem de olmadığı kadar dünyamız da yalanın, talanın, insan eliyle bir yokoluşa doğru sürüklenişin, ikiyüzlülüğün, şiddetin derin bataklığı içinde nefessiz kalıyor. Türkiye, bu evrensel bataklığın en derinlerinde biryerlerde çırpınıyor ve konumuna uygun karanlık ruhlu "yöneticileri" tarafından daha da diplere doğru çekiliyor... Yalanın en büyüğü, hem dünya da ve hem de özellikle Türkiye'de "demokrasi" üzerine söyleniyor...

(...) Kısacası, Türkiye'de herhangi bir sorun, çözülmek amacıyla değil, sadece zenginliğe ve politik iktidara yürüyen yolda bir araç olarak kullanılmak, ve ayrıca diğer asıl can alıcı sorunları unutturmak, kitleleri istenilen yönde manupule etmek amacıyla ele alınıp tartıştırılıyor, tartışılıyor...

Güngör Uras Olayların içinden guras@milliyet.com.tr

Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir

19 Kasım Perşembe 2009 http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&Date=20.11.2009&ArticleID=1163579&AuthorID=54&b=Komsusu%20ac%20iken%20tok%20yatan%20bizden%20degildir&a=Güngör%20Uras&ver=02

Sayın R. T. Erdoğan Roma’da yapılan Gıda Güvenliği Zirvesi’nde, fakirler ile zenginler arasındaki uçurumun büyüdüğünü söyledi. Zenginlerin fakirlere yardım etmeleri gerektiğini hatırlattı. Sözlerini “hadis-i şerif” ile bağladı:”Komşusu aç iken, tok yatan (gerçek) mümin değildir.”...

 

AKP’nin sağlık balonu patladı!

 

sosyal sigortalar ve genel sağlık sigortası kanununda yapılan değişikliklerin sağlık hakkına etkileri üzerine Türk Tabipleri Birliği’nin açıklamalarından sadece bazıları:

ARTIK YETER! Sağlıkta yaşadığınız sorunların sorumlusu kim?

 

 

Yalanın, talanın, ikiyüzlülüğün sarmalında

 

Türkiye, -iktidarı ve muhalefeti ile kişiyi karamsarlığa sürükleyen- yorucu bir ülke. Aslında, herhangi bir dönem de olmadığı kadar dünyamız da yalanın, talanın, insan eliyle bir yokoluşa doğru sürüklenişin, ikiyüzlülüğün, şiddetin derin bataklığı içinde nefessiz kalıyor. Türkiye, bu evrensel bataklığın en derinlerinde biryerlerde çırpınıyor ve konumuna uygun karanlık ruhlu "yöneticileri" tarafından daha da diplere doğru çekiliyor...

 

Yalanın en büyüğü, hem dünya da ve hem de özellikle Türkiye'de "demokrasi" üzerine söyleniyor. Demokrasi ile, demokratlıkla uzaktan yakından bağı olmayan herkes ve her kurum, sahneye "demokrasi savunucusu" rolünde çıkıyor...

 

Demokrasiyi "zamanı gelince inilecek bir tranvaya" benzetenden kadınları kafes arkasında hapsetmeyi düşleyenlere dek herkes; örgütü veya partisi içinde diktatör olandan evinde karısını dövene dek herkes; rantiyer feodal beyden "namus" cinayeti işleyene, vergi kaçırana, ve hatta telefonları dinleten "büyük birader"e dek herkes; politik maskeler takmış silahlı savaş lordundan Irak'ta, Afganistan'da, dünyanın başka köşelerinde insanların kafalarına bombalar yağdıranlara dek herkes, Türkiye'de ve dünya da demokrasi savunucusu rolünü oynuyor.

 

Herşeyin, yazarlıktan "demokrasiye savunuculuğu"na dek herşeyin bir ticaret ve kariyer aracı haline getirildiği, politik arenada rant getiren güçlü takımlardan birine dahil olup "demokrasi kahramanı" rolü oynayanların medyaya egemen oldukları bir Türkiye'de insan, neyi nasıl ve nezaman yazacağını şaşırıyor...

 

Örneğin, ünlü ve varlıklı bir ailenin içinde doğmuş, sıradan insanların çektiği açıları ve zorlukları yaşamamış, en iyi okullarda okumuş, medyada bir anda ün sahibi olmuş, kısacası alabildiğine şımartılmış bir tip, müdavimi olduğu değişik TV kanallarından birinde, ilahi doğruları söylüyor havasında, tombul yanaklarını daha da şişirerek haykırıyor... "AKP ilk üç yılında çok daha iyi idi; çünkü, yüzü dünyaya dönüktü."

 

O'nun "dünya" derken kastettiği, Batı Avrupa ve Atlantik ötesi Batı, yani, ABD. Peki bu ilk üç yılda (2002- 2005) o Batı ne yapıyordu? ABD'de, 11 Eylül olayının ardında peş peşe faşist içerikli yasalar çıkartılıyor, yeni bir Haçlı seferi ilanediliyor, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, ve özellikle Müslüman düşmanlığı pompalanıyor, tüm bunlar zirve yapıyorlardı. Afganistan ve Irak -halı bombardımanları ile- yerlebir ediliyor, etkileri milyarlarca yıl kalıcı olacak uranyumlu mermiler ve ayrıca yine tamamen insanlık dışı fosforlu bombalar kullanılıyordu. Kısa sürede, kitlesel katliam düzeyine ulaşacak kırımlara imza atılıyordu.

 

Aynı batı odaklı ve maliyeti trililyonlara ulaşan silahlanma yarışının ve emperyalist politikaların bir sonucu olarak, açların sayıları bir milyarı aşarken, dünyanın kaynakları ve geleceği de hovardaca harcanıyordu ve harcanıyor. Bunların ötesinde, "Berlin Duvarı" denen şeyi defalarca ve defalarca sıfırlayacak güçte duvarlar ABD-Meksika sınırına, Batı Avrupa ile Afrika'nın geçiş koridorlarına örülüyor. Bu maddi engeller yeni ırkçı içerikli yasalarla güçlendiriliyor. Açların göçünü durdurabilmek için Nazi politikalarından esinlenme izolasyon/ tecrit kampları planlanıyor...

 

Ve adam, tombul besili yanaklarını şişirerek, "AKP ilk üç yılında çok daha iyi idi; çünkü yüzü dünyaya dönüktü.", derken, birileri çıkıpta, sen hangi Batı'dan, hangi demokrasiden bahsediyorsun?, AKP'nin yüzü bu Batı'nın neresine dönüktü ve dönük?, diye sormuyor. Sormuyor, çünkü, aynen çok kazançlı profesyonel futbolda olduğu gibi bu profesyonel "demokrasi" oyununda da birtakım kurallar bulunmaktadır...

 

Kuralları emperyalist merkezler tarafından çizilmiş olan sözkonusu profesyonel "demokrasi" oyununda asıl olan, sorunları doğru tanıyıp teşhirederek çözüm yolları üretmek değil, sınırları belli sahtekarlık kuralları çerçevesinde sorunları oyunun aracı haline getirip karşı takıma gol olarak atabilmektir...

 

Kısacası, Türkiye'de herhangi bir sorun, çözülmek amacıyla değil, sadece zenginliğe ve politik iktidara yürüyen yolda bir araç olarak kullanılmak, ve ayrıca diğer asıl can alıcı sorunları unutturmak, kitleleri istenilen yönde manupule etmek amacıyla ele alınıp tartıştırılıyor, tartışılıyor...

 

Gerçekleri ve sahtekarlıkları tüm yönleriyle, tüm taraflarıyla, iktidarı ve muhalefeti ile açıklamaya çalıştığın an, -uluslarüstü tekellerle kenetlenmiş- emperyalist merkezler tarafından kuralları belirlenmiş olan "demokrasi" oyununun sahasının dışına çıkar, ve kuraldışı lanetli bir varlık olarak damgalanırsın...

 

Çıvıklık ve yalan, ve demogoji zaman zaman öyle noktalara ulaşıyor ki, en deneyimli kişiler bile yeniden yaşlandıklarını düşünebiliyorlar... Örneğin, başlangıçta ekmeğini mahkemelerde oynadığı melodramlarla kazanmış ve muhtemelen aynı yeteneği ile politikada kariyer yapabilmiş bir taşra avukatı, parayla tutulmuş cenaze ağlayıcıları kılığında, gözyaşlarına karışan salyası ve sümüğüyle askeri darbe "karşıtı" tiyatrosu oynuyor, sözde Kürt halkını "savunuyor".

 

Gazete arşivlerine bir bakıyorsun; aynı kişi, gözyaşları ile "askeri darbe karşıtlığı" oynayan kişi, daha 5- 6 ay önce, Kürt toplumunun en derin acıları yaşadığı, kürtçenin yasaklandığı, ve Diyarbakır Hapishanesi'nin kara ününe ün kattığı yılların mimarı General Evren ile açılışlara katılmış, yanyana pozlar vermiş...

 

Türkiye'de sorunlar çözülmek amacıyla değil, gündem değiştirmek, iktidara ve daha fazla talana uzanan yolda rakiplere gol atmak amacıyla ayağa düşürüldüğü için, golü atanlar, emperyalist merkezlerle en sıkı bağlanmış tipler, ve en varlıklı sahtekarlar oluyor. Ve tabii aslında golü yiyenler de, giderek daha fazla yoksullaşan geniş halk yığınları...

 

Neyi, hangisini yazacaksın? Pislik okadar derin ve yaygın ki...

 

Türkiye'de artan işsizliğe ve açlara gözünü kapayan ve dikkatleri başka yönlere çekmeye çalışan başbakan, çıkıyor, dünya gıda güvenliği zirvesinde, yoksulların "hamisi" rolünü oynamaya çalışıyor...

 

Neyi, hangi yalanı, ve sahtekarlığı yazacaksın? Bazı dönemlerde devasa orman yangınları, okyanusları alt üst eden fırtınalar, yaşamı kirlerinden arındırırlar. Daha taze, daha üretken, daha adil, daha güzel bir yaşamın başlangıcı olabilirler...

 

Yine de, Türkiye toplumunda da yaşayan, gelecek için umut veren birşeyler var, ve kirleri arındıracak bir alt-üst oluş, henüz kirlenmemiş taze yaşamın önünü açabilir...

 

Yusuf Küpeli,

19 Kasım 2009

yusufk@telia.com

 

Bağlantılı metinler:

Kamu çalışanlarının bir günlük uyarı grevi başladı.

 

Kamu emekçileri GREV’e çıktı, hayat durdu!

http://i.milliyet.com.tr/YazarResimleri/fft6_mf1298.Jpeg

 

Güngör Uras Olayların içinden guras@milliyet.com.tr

Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir

 

19 Kasım Perşembe 2009 http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&Date=20.11.2009&ArticleID=1163579&AuthorID=54&b=Komsusu%20ac%20iken%20tok%20yatan%20bizden%20degildir&a=Güngör%20Uras&ver=02

 

Sayın R. T. Erdoğan Roma’da yapılan Gıda Güvenliği Zirvesi’nde, fakirler ile zenginler arasındaki uçurumun büyüdüğünü söyledi. Zenginlerin fakirlere yardım etmeleri gerektiğini hatırlattı. Sözlerini “hadis-i şerif” ile bağladı:”Komşusu aç iken, tok yatan (gerçek) mümin değildir.”(Buhari)


Sayın R. T. Erdoğan günümüzün en önemli sorununa değinmiştir. Tabii ki
Sudan’da, Bangladeş’de, Afrika’nın değişik bölgelerinde insanlar aç iken, zenginlerin hiçbir şey yokmuş gibi yaşamlarını sürdürmeleri kabul edilemez.
Geliniz görünüz ki, aynı sorunu biz de yaşıyoruz. Ve de (maalesef) bu ülkenin yönetimine soyunanlar genelde insanların büyük bölümü aç iken tok yattıklarını unutuyor.


-  Her ay açıklanan
işsizlik rakamları bizi yönetenler için bir anlam ifade etmiyor. Geçen ağustosta 2.5 milyon olan işsiz sayısı bu ağustos 3.4 milyon oldu. Her 100 gencin 23.5’i iş arıyor. Bunlar ne yer, ne içer, nasıl yaşar? Kim ilgileniyor? Bunlar ev kiralarını nasıl ödüyor, karınlarını nasıl doyuruyor?


-  Gelir dağılımını gösteren en son bilgiler 2005 yılına ait. Krizde gelir dağılımının nasıl bozulduğunu bilemiyoruz. Ama en son bilgilere göre, ülkedeki en fakir 12.5 milyonluk nüfus dilimi toplam milli gelirin yüzde 6.1’ini aralarında bölüşürken, en zengin 12.5 milyon kişi toplam gelirin yüzde 44.4’üne sahip.

Devlet ‘babalık’ yapmak zorunda
-  
Açlık ve fakirlikle ilgili en son göstergeler 2006 ve 2007 yıllarına ait. Bu göstergelere göre, Türkiye nüfusunun yüzde 18.5’i (12.9 milyon kişi) gıda+gıda dışı yoksul.
Bu tablo karşısında “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” diyebilmek için neler yapılabilir? (1) Ya ülkede herkes imkânı çerçevesinde komşusuna yardım eder. (2) Ya da Devlet Baba, babalığını gösterir. Fakirleri aç ve açıkta bırakmaz.
Sayın R. T. Erdoğan herhalde kişisel olarak hadis-i şerif’teki uyarıya özen göstermektedir. Ama acaba Başbakan olarak ne yapmaktadır?


-  Önce yaptıklarından söz edelim: R. T. Erdoğan hükümeti, sağlık hizmetlerinin kapsamının genişletilmesi ve parasız sağlık hizmeti konusunda iyi şeyler yaptı. Neredeyse nüfusun tamamı sağlık hizmetlerinden eşit şartlarla yararlanabilecek duruma geldi.
Sosyal güvenlik kuruluşlarının açıkları bütçeden karşılanıyor ve sosyal güvenlik sisteminin ayakta kalması bu sayede mümkün olabiliyor.

Faize 50 milyar, fakire 3 milyar
-  Şimdi gelelim yapamadıklarına ve yapması gerekenlere: 2009 Yılı Ocak-Ekim döneminde bütçe harcamaları toplamı 218 milyar TL.
Bu harcamalar içinde hane halkına yapılan yardımlar ve sosyal transferler toplamı sadece 3 milyar 896 milyon TL. (Bütçe harcamalarının yüzde 1.7’si büyüklüğünde.)


Kriz döneminde 10 ayda Devlet Baba “hane halkları”na, eğitim, barınma, yiyecek ve sağlık amaçlı 1 milyar 567 milyon TL, sosyal amaçlı 813 milyon TL, Sosyal Dayanışma Fonu vasıtasıyla 1 milyar 249 milyon TL, eğitime
katkı payı olarak 267 milyon TL yardım (destek) verebildi.


Bu yazıyı bağcıyı dövmek için değil, üzüm yemek için yazıyorum. Sayın R. T. Erdoğan’ın “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” şeklindeki sözlerine sahip çıkmasını bekliyorum. Sayın R. T. Erdoğan, Başbakan olarak, “bütçenin diğer cari harcama kalemlerinden yapılacak kısıntılarla, işsizlere ve kriz nedeniyle gelirleri düşenlere daha çok parasal destek vermek” zorundadır. Kriz döneminde ilk 10 ayda bütçeden faiz ödemelerine 50.2 milyar TL para ayırılırken, işsizlere, fakirlere, açlara, evsizlere sadece 3.8 milyar TL para ayrılabilmesi yanlıştır. (Ve de günahtır!)

 

AKP’nin sağlık balonu patladı!
2007 seçimlerinde AKP’yi zirveye çıkaran iki olgudan biri sağlıkta yapılan sözde reformlardı. Müthiş bir makyajla AKP, sağlık alanında Türkiye’ye adeta çağ atlattığını topluma kabul ettirdi. Üstelik bunu, rutin olarak yapılan inşaatların dışında yeni hastanelerin yapılmamasına ve bünyeye yeni hekim kadrolarının katılmamasına rağmen yaptı... Seçim öncesi AKP, oy uğruna reform adıyla bütün özel hastaneleri insanlara açtı ve faturayı üstlendi. Halk bu yapay geçici formülü reform zannederek AKP’ye oy yağdırdı. Derken, kısa süre içinde para bitti ve AKP beyaz bayrağı çekerek özel hastanelerde muayene olmak için yüzde 70’lik katkı şartını getirdi. Evet yanlış okumadınız, seçim zamanında bedava olan özel hastane harcamalarının şimdi yüzde 70’ini hasta karşılayacak.. Bu şekilde AKP’nin sağlık balonu da patlamış oldu...

Basından

n  sosyal sigortalar ve genel sağlık sigortası kanununda yapılan değişikliklerin sağlık hakkına etkileri üzerine Türk Tabipleri Birliği’nin açıklamalarından sadece bazıları:

n  ülkemizde toplanan vergiler diğer kamu harcamalarına dahi yetmezken, yılda yaklaşık 15 milyar doları içeren bu harcamanın vergilerle ödenmesi mümkün görünmemektedir.

n  değişikliklerin hiçbiri sigortalılar için yeni haklar getirmemekte; tam aksine mevcut haklarında önemli kayıplara yol açmakta, sağlık hakkını daha da daraltmaktadır.

n  yapılan değişiklikleri sağlıkta neo-liberal “dönüşüm” kapsamında gündemde olan diğer gelişmelerle birlikte okumak aydınlatıcı olmaktadır.

           hastane mi, ticarethane mi?

 

ARTIK YETER!

Mart 2007 http://www.ttb.org.tr/index.php/ttb/ttb-hakkinda/afiler/559-arteter

  • Sağlıkta yaşadığınız sorunların sorumlusu kim? Suçlu hizmet sunmaya çalışan hekim, diş hekimi, eczacı, hemşire, teknisyen, sağlık personeli mi? Yoksa vatandaşla sağlık çalışanlarını karşı karşıya getiren, sağlık politikalarını belirleyen Hükümet mi?
  • Gelir vergisi ödüyorsunuz, aldığınız her tür mal ve hizmette ÖTV, KDV gibi vergi veriyorsunuz. Emekli Sandığı, SSK, Bağ-Kur kesintileri yapılıyor. Niçin sağlık hizmetlerinden yararlanırken sürekli ek para ödemek durumunda kalıyorsunuz? Niçin sağlık hizmetlerinin tamamına ulaşamıyorsunuz?
  • Son dört yıl içerisinde hastanelerde ne değişti? Kaç saat sıra bekliyorsunuz? Yakın zamanda acil servise gittiyseniz, üzerine yatacak bir sedye bulabildiniz mi? Yapılanların göz boyamadan öte giden bir yanı var mı?
  • Basit barsak enfeksiyonu ya da kolera, kuş gribi, zatürre, tüberkülozdan ölen bir yakınınız oldu mu? Bu hükümet döneminde bulaşıcı hastalıkların sayısında artış görülmesinin nedeni koruyucu önlemlerin alınmaması olabilir mi? Birçok faktöre bağlı kanser artışına ve sonuçlarına sağlık hizmetlerini özelleştirip, ticarileştirerek dur denilebilir mi?
  • Çocuğunuz ateşlendiğinde, aşı zamanı geldiğinde ya da aile planlaması hizmetleri almak için ne yapıyorsunuz? Evinize yakın bir sağlık ocağına mı gidiyorsunuz? Yoksa hastanelere gidip sıra mı bekliyorsunuz? Biliyor musunuz: Bu hükümet ihtiyaç olan yerlere yeni sağlık ocakları yapmak yerine halihazırdakini kapatıyor. Aile hekimliği kandırmacasıyla her bölgeye hastayı müşteri olarak gören "özel dispanser" kurduruyor? Sizce bu çağda tüm hizmetleri ekip olmaksızın tek bir hekim sunabilir mi? İşletmesinin derdine düşürülecek olan hekim "Ailenizin hekimi!" olabilir mi?
  • "İthal Hekim" getirilmesi sağlık sorunlarınızı çözecek mi? Dilinizi bilmeyen bir hekime derdinizi nasıl anlatacaksınız? Herhangi bir ciddi sınavdan geçmeksizin ülkemize gelip hekimlik yapmaya başlayacak olan bu insanların tıbben yeterli olduklarına nasıl karar vereceksiniz?
  • Hastanelerin birer ticarethane haline getirilmesinin sonuçları nasıl olur? Bu ticarethanelerde alınıp satılacak olan sağlığın değil de nedir?
  • Türkiye'nin ilaç harcamaları bu hükümet döneminde 3 katına çıktı. Bu kaynak, çoğu uluslararası olan ilaç tekellerine gidiyor. Pek çok ilaçta hammaddeye sahip olduğumuz halde neden üretimini yap(a)mıyoruz?
  • Reçete kısıtlamalarıyla hekimleri, sürekli değişen kurallarla eczacıları hastalarıyla karşı karşıya getiren, sonunda pes dedirtip ilacın çoğunu cebinizden almanızı hedefleyenlere bir çift sözünüz olmayacak mı?

Sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi, sadece parası olanların yararlanabilmesi insani midir?

 

 

http://www.sinbad.nu/