Nazi Almanyası ve Polonya, Büyük Biritanya, ABD, Sovyetler Birliği, Varşova ayaklanması ve yalanlar  üzerine kısa notlar

Yusuf Küpeli

 

b. Hitler’i iktidara taşıyan Alman ve ABD tekelleri, pusuda bekleyen İngiltere ve Fransa, Sovyetler Birliği ve Nazi Almanyası, Polonya’ya saldırı ve II. Dünya Savaşı

 

Komik bile değil... Irak’ı kana boğan, halen bombalamayı sürdüren, şimdi Irak’ta büroları kapatılan El Cezire Televizyonu’nun Ağustos’un ilk gününde kent kent verdiği sayılara göre bir yıl içinde yaklaşık 37 bin sivili ödüren, İsrail’in Filistin’de yaptığı gibi evlere roket atarak hergün kadın- çocuk 10’u aşkın masum insanı katleden ABD yönetiminin dışişleri bakanı Colin Powel, 1 Ağustos günü, Nazi işgalcilerine karşı Varşova ayaklanmasının 60’ncı yıldönümü kutlamalarına katılmış. Katılmakla kalmamış, “ayaklanmaya yardımcı olmadı” diye Sovyetler Birliği’ni suçlamaya bile kalkışmış...

 

Powel’in konuşmasında yankılanan Göbels’in propoganda aygıtından devşirme yalan teknikleri, ABD Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon kaynaklı sözkonusu yalanlar, Türkiye TV’leri dahil birçok yayın organında tekrarlanıp durmaktadır... Sanırsınızki, o yıllarda Nazi Almanyası’nın savaş makinesine krom yetiştirmekte ve ülkesini aynı gücün istihbarat merkezi olarak kullandırtmakta olan Türkiye yöneticileri Varşova ayaklanmasını “desteklemekte” idiler... Sanırsınızki, Hitleri desteklemiş olan Alman Sermaye çevreleri ile Wall Street’in derin ortaklıkları yoktu(!); başta Standart Oil olmak üzere birçok ABD tekeli sanki Hitler’i desteklememişlerdi(!); ve yine sanki Hitler’i destekleyenlerin ve hatta gaz odaları ve fırınları ile ünlenen Auschwitz’in içinde köle işçi çalıştıran şirketlerin arasında Colin Powel’in patronu W. Bush’un dedesi Prescott Bush’a ait şirket yeralmıyordu(!)... Sanırsınızki, 27 milyonu aşkın can veren, Stalingrat ve Kursk’ta Nazi ordularının belini kıran Sovyetler Birliği değildir(!); Polonya’yı ve tüm Avrupa’yı sanki ABD kurtarmıştır(!)... Sanırsınızki, Kızılordu’nun Polonya sınırına yaklaşmasının ardından asıl olarak bu gücü durdurmak amacıyla Normandiya çıkartmasını yapmış olan ABD Nazizm’e karşı zaferin gerçek sahibidir(!)... Sanırsınızki, Nazi Almanyası’nın Yahudi katliamına baştan beri göz göre göre seyirci kalmış olan, Nazi ordularının Sovyetler Birliği’ne saldırması ile birlikte, “bırakalım birbirlerinden öldürebildikleri kadar çok insan öldürsünler” diyen, Sovyetler Birliği üstünlük sağlarsa Naziler’e yardım etmeyi düşünen ve savaşın bitimi ile birlikte tüm eski faşist katilleri yeniden organize eden, bunları ayrıca CIA’nın kuruluşunda kullanan ABD yönetimi Nazizm’in düşmanıdır(!)...  Sanırsınızki, Birleşmiş Milletler kurulurken, 25 Nisan 1945’de Sanfransisko’da yapılan toplantıda Polonya’yı dışlayan, savaşın en ağır yükünü çekenlerden Polonya’yı Sanfransisko Toplantısı’na özellikle davet etmeyerek kurucu üyeler arasına sokmayan ABD yönetimi değildir(!)... Sanırsınızki, baştan beri Nazi Almanyası’nı desteklemiş olan, kaçak Nazi katillerine ev sahipliği yapan Arjantin’i aynı toplantıya “onurlu” bir devlet rolünde davet eden ABD yönetimi değildir(!)... Ve sanırsınızlar uzar gider.

 

Stalin’in ellerinin tamamen temiz olduğu ve haksızlıklar yapmadığı asla iddia edilemez ama, diğer yandan Stalin gibi bir despotun iktidara gelmesinin nedensellikleri arasında içsel kadar dış etkilerinde önemli payı vardır... Köylü yığınlarının ezici çoğunlukta olduğu Rusya’nın demokratik deneyimsizliği, merkezi despotik geleneği, ağırlıklı pederşahi kültürünün etkileri kadar, Batı’nın emperyalist güçlerinin daha ilk gününden itibaren uzlaşmasız biçimde devrime saldırıları, onu boğmaya çalışmaları, Sovyetler Birliği’ndeki anti- demokratik süreçleri güçlendirmiştir. Kısacası Stalinism aynızamanda Batı’nın baskılarının bir ürünüdür. Stalin, tüm suçlarına, yanlışlarına karşın, asıl olarak Sovyetler Birliği’ni yaşatmak için çaba sarfetmiştir. Ve O, özellikle uluslararası arena da oyunu kurallarına göre oynamaya çalışmıştır. Varolabilmek için yapılması zorunlu olan davranışlar içine girmiştir sadece...

 

Hitler’i veya Alman Nazizmi’nin Sovyetler Birliği, ya da Stalin yaratmamıştır... Almanya’nın elini kolunu bağlayarak Alman toplumunu ağır ekonomik baskıların pençesine ve derin bir ezikliğe sürükleyen Versay “Barışı” (28 Haziran 1919- 10 Ocak 1920) asıl olarak ABD Başkanı Woodrow Wilson’un, İngiltere Başbakanı Lloyd George’nin ve Fransız Georges Clemenceau’nun eseri olmuştur. İtalyan Vittorio Orlando ile birlikte öncelikle bu ilk üçlü, Almanya’ya dikte ettikleri ağır koşullarla gelecek ikinci büyük paylaşım savaşının temellerini atarlarken, Alman toplumu içinde de Hitler gibi hastalıklı bir diktatörün gelişip büyümesine uygun politik ve psikolojik iklimi yaratmışlardır. Çoğu sosyalizmin söyleminden çalınma yalana dayalı güçlü propoganda mekanizması ile kitleleri sürü gibi peşinden sürükleyecek, kitlelere “yönetici üstün ırktan oldukları” yalanını söyleyerek ezikliklerini tatmin edecek, muhalefeti yokedecek ve böylece önelerini açacak bir partiye, Nazi Partisi’ne (Milliyetçi Sosyalist Alman İşçi Partisi, NSDAP) Alman mali- sermayesi elinden gelen tüm desteği vermiştir. Vereinigte Stahlwerke (United Steel Works) adlı şirketin başı Albert Voegler; madencilik, çelik ve kömür endüstrisinin önde gelen ismi Hugo Stinnes; Ruhr bölgesinde elli bin insanın işgücünü satınalarak yılda bir milyon ton demir ve çelik üreten Thyssen&Co şirketinin sahibi Fritz Thyssen; tekstil fabrikaları sahibi Emil Kirdorf; fabrikalarında 48 bin Yahudi köle işçi çalıştıran milyarder endüstrici Friedrich Flick; büyük mali desteği ile Hitler’in 1933’de iktidara oturmasına yardımcı olan banker Kurt Freiherr Von Schroeder; köle işçi çalıştıranların başında gelen endüstrici Wilhelm Zangen; banker Hjalmar Schacht ve daha birsürüsü Hitler’e ve Nazi Partisi’ne para akıtmışlardır, üye olmuşlardır vs.. Tüm bunların arasında en büyüklerden olan ve aynızamanda silah üreten Gustav Krup ve aileden Bertha Krup ile evlenerek işleri devralan diplomat Alfred Krup adlarını unutmamak gerekir. Hitler’in iktidara gelmesine ve iktidarını korumasına yardımcı olanların başında Gustav  ve AlfredKrup adları sayılabilirler. (bazı kaynaklar: www.spartacus.schoolnet.co.uk/GERvoegler.htm ; www.spartacus.schoolnet.co.uk/GERstinnes.htm ; www.spartacus.schoolnet.co.uk/FWWkrupp.htm ; www.spartacus.schoolnet.co.uk/FWWkruppA.htm ; www.spartacus.schoolnet.co.uk/GERthyssen.htm ; www.spartacus.schoolnet.co.uk/GERkirdorf.htm ; http://motic.wiesenthal.com/pages/t039/t03908.html ; http://motic.wiesenthal.com/pages/t021/t02194.html ; http://motic.wiesenthal.com/pages/t069/t06911.html ; http://motic.wiesenthal.com/pages/t086/t08688.html)

 

Rockefellar’in sahibolduğu Standart Oil of New Jersey 1929- 30 yılından itibaren dünyanın en büyük kimya ve ilaç karteli olan Alman IG Farben ile kartel (cartel) statüsünde birleşmiştir. Aynı yıl Harriman Bankası Dresser Endüstrileri’ni satınalmış ve W. Bush’un dedesi Prescot Bush’un mali yöneticisi olduğu bu kuruluş, Standart Oil’in ve diğer firmaların petrol- boru hatlarını finanse etmeye başlamıştır. John David Rockefeller’in Standart Oil’e başkan atadığı William S. Farish, IG Farben’in yöneticisi Herman Schmitz ile yakın dost olmuştur ve bunların hepsi Hitler’in iktidara geldiği 1933 yılındaki Nazi yandaşı propogandaya katılmışlardır... Standart Oil’in de aralarında olduğu -sayması sıkıcı- 10’u aşkın ABD kökenli firmadan kişilerin yönetici konumda oldukları Ethly Gasoline Corparation, 1934 yılında Hitler yönetimindeki Almanyanın kömür ve çelik endüstrisi, daha önce anılmış olan Thysen- Flick birliği ile ortaklık kurmuştur. Operasyonu finanse edenlerin başında Prescot Bush’un yönettiği Union Bank yeralmıştır... Bölgedeki kömür yataklarını kullanarak sentetik gazolin/ petrol üretmek ve özellikle Rusya’dan alınan esirleri köle işçi olarak ağır işlerde çalıştırmak amacıyla IG Farben 1939- 40 yılında tesislerini -kötü ünlü Cyklon- B ölüm gazının da kullanıldığı- Auschwitz toplama ve ölüm kampının yanına kurmuştur. Bu son anılan olaydan kısa bir süre önce, 1935 yılında Ethly Gasoline Corparation ile IG Farben ortak üretim anlaşması yapmışlardır. Aralarında Dulles biraderlerinde olduğu daha birsürü önde gelen Amerikalı politikacının ve büyük şirketin adlarının karıştığı karmaşık karanlık ortaklık ilişkileri içinde -Hitler’in bankacısı olarakta anılan- Prescot Bush, Auschwitz’deki köle işgücünden payına düşeni rahatca almıştır...

 

İlişkilerin öncesi olmakla birlikte, Bush ailesi ile bağlantılı olarak, Averell Harriman ve Prescott Bush’un kayınbabası George Walker, 1920 yılında Almanya Hamburg- Amerika Hattı’nın yönetimine katılmışlardır. Aralarında Remington silahlarını üretenin de olduğu -adları uzun- diğer yeni gemi şirketlerinin ve bankerlerin katılımları ile birlik adını değiştirmiştir. Cuno, daha sonra Nazi Partisi’nin en büyük mali destekçileri arasına girmiştir... Kısacası,  Averell Harriman, yukarıda Hitler’i destekleyenlerin başında adı geçen Alman endüstrici Fritz Thyssen’in 1922 yılında New York’da banka sahibi olmasına yardımcı olmuştur. Thyssen daha 1923 yılından itibaren Nazi Partisi’ni destekleyenler arasında yeralmıştır... Thyssen’in sahibolduğu banka ile W. A. Harriman&Co’nun -ozamanın parası ile- 400 bin Dolar yatırmış olduğu Union Banking Corp ortaklık kurmuşlardır.

 

George Walker’in damadı ve Samuel Bush’un oğlu Prescott Bush, 1924 yılında Union Banking Corp’un yöneticisi olmuştur ve banka -yine yukarıda anılmış olan- Thyssen’e ait United Steel Works’e fon aktarmaya başlamıştır... Dulles biraderlerden John Foster Dulles (D. Eisenhower’in Başkanlığı yıllarının, 1950’lerin ABD dışişleri bakanı), Harriman’ın Krupp’a büyük kredi açmasına aracı olmuştur ve şüphesiz krediyi veren kişi ise Harriman&Co’nun ikinci başkanı Prescott Bush’dan başkası değildir ... Hitler, 4 Ocak 1933 günü, mali sorunlarını çözme ve sendikaların direnişlerini kırma amaçlarıyla yukarıda anılmış olan banker Kurt Freiherr Von Schroeder’in Schroeder Bank  yöneticileri ile birlikte bir gurup endüstriciyi davet etmiştir. Sözkonusu toplantıya ABD’den, -ileride dışişleri bakanı olacak olan- John Foster Dulles ile -aynı dönemde CIA’nın patronluğunu yapacak olan- kardeşi Allen Dulles katılmışlardır. Çünkü, Hitler’i destekleyen Alman mali- sermaye gurupları ile Amerikan Ford, Standart Oil (şimdiki Exxon), General Motors, yine Rockefeller’in denetimindeki National City Bank of New York, Şili’deki kanlı Pinoche darbesinin baş mimarı ITT tekeli ve daha birsürüsü, Wall Street, bu metnin kapsamını aşan uzun karmaşık ve sıkıcı bir liste oluşturacak biçimde iç içe geçmişlerdir. Sözün kısası, ABD’nin büyük sermaye çevreleri Hitler’i açıkca desteklemişlerdir... Bu arada hemen unutmadan, dede Prescott Bush, oğul George Bush ve torun George W. Bush’un, bunların hepsinin ünlü Yale’de 1833 yılında kurulmuş olan Skull and Bones (Kafatası ve Kemikler) adlı faşist örgütlenmenin üyeleri olduğunu belirtmem gerekir.

 

John Foster Dulles 1935 yılında Atlantic monthly’de yazdığı uzun yazıda Nazi felsefesini desteklemiş ve almanyanın gizlice silahlanmasının özgürlüğünü kazanma yolunda tamamen haklı bir davranış olduğunu belirtmiştir... Şüphesiz Almanya’yı içine düştüğü duruma sürükleyenlerin başında ABD Başkanı Woodrow Wilson bulunmaktadır ama, eğer kazanç sağlayacaksa, “kapitalistler kendilerini asacak ipi satmaktan geri durmazlar”. Almanya’nın gizlice silahlanması ABD kapitalizmi içinde çok karlı bir yatırım alanı olmuştur şüphesiz. İkincisi, Atlantik’in öbür tarafındaki Avrupa’nın ortasında duran Almanya’nın gelecekte tüm Kıta’yı kana boğup yıkması, ABD kapitalizmi için yeni kazanç kapılarının ve dünya hakimiyeti yolunun açılması demektir. “Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyası eliyle yıkılması” ve bu işleri “başaracak” olan Hitler’in diğer yandan kendisini yıpratması, dönemin ABD yönetiminin gizli düşleri olduğu bellidir. “Sovyetler’i yıkacak” ve tüm Avrupa ile birlikte kendi gücünü de parçalayacak olan Hitler’in yükselişi, ABD’nin gelecekteki zaferini taçlandıracak ve tüm dünyayı kocaman bir pasta gibi ABD mali- sermayesinin önüne koyacaktır...

 

John Foster Dulles yaptığı hesaplarda hiçte yalnız değildir... Yazacaklarım biraz tekrar olsada, savaşın son günlerinde ABD Başkanlığı’na oturacak ve Hiroşima ile Nagazaki’ye atom bombalarının atılması emrini verecek olan Harry Truman’ın, New York Times’ın 24 Temmuz 1941 tarihli sayısında “Savaşın kaderi Almanya’dan yana dönerse Rusya’ya, Rusya’dan yana dönerse Almanya’ya yardım etmeliyiz. Böylece taraflar mümkün olduğunca fazla insan öldürmüş olurlar.,” biçimindeki sözleri, John Foster Dulles’ın olaya yaklaşımının bir başka biçimde ifadesidir sadece. Ve ABD emperyalizminin yetkili ağızlarından yansıyan tüm bu hesaplar içinde, günümüzde sözde sahiplenilen Polonya’nın en ufacık bir kıymeti harbiyesi yoktur. Onların gözünde Polonya bir virgül bile olmamıştır ve zaten yaşanmış olanlar bunun en somut kanıtlarıdırlar.

 

Kısacası, halkı rahatlıkla aldatabilen Nazizmi Alman mali- sermayesi, tekelleri kadar ABD mali- sermayesi, Wall Street yaratmış ve kullanmıştır... Nazi Partisi tarafından “sosyalist” söylem ve milliyetçi yalanlarla aldatılan Alman işçileri, köylüleri, halkı, Batı’ya ve Doğu’ya Alman mali- sermayesinin karları, dünya hakimiyeti için saldırtılmışlardır...

 

Nazi Partisi, 1928’de 800 bin olan oylarını -büyük sermaye çevrelerinin tam desteği ile- Temmuz 1932’de gerçekleşen seçimlerde 14 milyona yükseltmiştir. Almanya"nin I. Dünya Savaşı yenilgisinin ardından çok ağır yaptırımlarla imzalanmış olan “Versay Barışı” ile ulusal gururu yaralanmış olan Alman halkının bu acısını ustaca istismar etmesi, sahte milliyetçi söylemlerin yanında çok daha büyük bir sahtekarlıkla sosyalizmin söylemlerini de çalıp kullanması, ve yaşanan 1929- 30 büyük ekonomik krizinin etkileri, bir önceki 1928 seçimlerinde oyları sadece 800 bin olan Nazi Partisi’nin ani yükselişinde çok önemli roller oynamışlardır...

 

Yalnız Nazi Partisi’nin bu kazanımları, tüm oyların ancak yüzde 38’i kadarı olduğu için, Meclis’te (Reichstag)  Hitler’i Başbakan (Reich Chancellor) yapacak yeterli çoğunluğu sağlayamamıştır. Sosyal Demokrat Parti’nin 7.2 milyon ve Komünist Partisi’nin 4.8 milyon oyu birlikte 12 milyon gibi bir sayıya ulaşmıştır ama, malesef bu partiler birlik oluşturamamışlardır. Sözkonusu kopukluk Nazi Partisi’nin iktidara yürüyüşüne yardımcı olmuştur... Öncelikle SA ve bir ölçüde de SS örgütlenmelerinin sokakta estirdikleri terörle birlikte Hitler, 100 sandalye elde etmiş olan komünistlerin “iktidara yürüdükleri, Bolşevik devrimi olacağı” gürültüsü yaratarak Başbakan (Reich Chancellor) olabilmek için belli başlı kapitalistlerin onayını almıştır (3). Hindenburg’un Reich Chancellor (Başbakan) atamış olduğu Katolik Merkez Partisi başkanı Franz von Papen ile Hitler 1932’de anlaşmışlardır. Daha doğrusu -ileride Nazi Partisi'ne katılacak olan- Franz von Papen, Hitler tarafından ikna edilmiş ve yerini (başbakanlık koltuğunu) Hitler’e terketmiştir. Franz von Papen’in yardımıyla kurulacak olan yeni koalisyon hükümetinin başına 30 Ocak 1933’de Hindenburg tarafından Reich Chancellor (Başbakan) olarak Hitler atanmıştır. Hitler’in başbakan olduğu bu yeni kabinede, Wilhelm Frick ile Herman Göring’den başka Nazi Bakan yoktur ve postunu gönüllü olarak Hitler’e devretmiş olan Katolik Merkez Partisi vekili Franz von Papen ise Başbakan Yardımcılığı görevini üstlenmiştir... Ardından Franz von Papen Nazi Partisi’ne katılacak, dışpolitika konularında Hitler’in başdanışmanı olacak ve daha sonra Londra’ya büyükelçi tayinedilecektir. Hitler Londra ile anlaşmak veya en azından tarafsız bırakmak istemiştir.

 

Yukarıda özetlenen gelişmeden kısa süre sonra, 27 Şubat 1933 günü, “Reichstag (Meclis) binasının ateşe verilmesi”, Hitler’in cehenneme giden yolundaki tüm engeller temizlenmiştir... Hitler, komünistlere ve diğer muhalefete yokedici saldırısını başlatmak için mükemmel bir fırsat elegeçirmiştir. Daha doğrusu, ileride tüm Almanya'yı ve Avrupa'yı yakıp kül edecek olan Hitler'in önündeki son engelleri yakan Reichstag alevleri, fırsatların anası bu yol açıcı “ilahi” ateş, aslında Nazi Partisi tarafından tutuşturulmuştur... Hitler, Reichstag (Meclis) binasından yükselen alevleri, “gökten/ tanrıdan gelen işaret” olarak “yorumlanmış”tır. Bu kundaklama olayı, Almanya'nın tarihinde bir dönüm noktası olmuştur... (Reichstag yangını hakkında biraz daha bilgi için tıkla) 

 

Reichtag yangınının etkisinden yararlanılarak komünistlere ve ardından sosyal emokratlara saldırılırken, en uygun ortamda, 5 Mart 1933’de seçimler yenilenmiştir. Yenilenen seçimlerde Hitler, biryandan Meclis’i kundaklama olayını komünistlerin omuzlarına yükleyen yalan bombardımanının, diğer yandan estirilen SA terörünün yardımlarıyla oylarını arttırabilmiştir. Yine de herşeye karşın Nazi Partisi, oylarını yüzde oyların sadece yüzde 43.9’unu kazanabilmiştir. Ve 647 sandalyeli Parlemento’da (Reichstag) Nazi'ler ancak 288 sandalye elde edebilmişlerdir. Katolik Merkez Partisi’nin, Franz von Papen’in ve yüzde 8 civarında oy almış olan Alman Ulusal Halk Partisi’nin destekleri ile Hitler, 23 Mart 1933 günü kendi hükümetini kurabilmiştir. Büyük sermayenin, Katolik ve Protestan Kiliseleri’nin çoğunluğunun desteğini alarak yerine sağlam oturan Hitler, hemen sonra, 14 Temmuz 1933’de Nazi Partisi’ni Almanya’nın tek legal partisi olarak ilanetmiştir. Artık karşısında başka politik bir parti yoktur...

 

Birşeşit ulusal sosyalizme gerçekten inanan, sermayenin tasviyesini bekleyen, hem düzenli orduya ve hem de Hitler’e rakip olan -eski ordu subayı ve I. Dünya Savaşı gazisi- Ernst Röhm önderliğindeki SA örgütlenmesi, Hitler’in iktidar koltuğuna sağlam biçimde oturmasının ardından bir baskınla tasviye edilmiştir... Ernst Röhm (Roehm) önderliğindeki SA örgütlenmesini “Uzun Bıçaklar Gecesi” olarak anılan kanlı ve hileli operasyonla 30 Haziran 1934’de tasviye ettikten ve başta Röhm olmak üzere örgütün tüm liderlerini öldürdükten sonra Hitler, Almanya’nın tek hakimi olma yolunda en önemli adımı atmıştır. Yükselişinde başrolü oynamış olan Ernst Röhm’ü öldüren Hitler, böylece generallerin tam desteğini sağlamış  ve silahlı kuvvetleri (orduyu) kesin denetimi altına almıştır (3). Almanya’nın tarihinde I. Dünya Savaşı’nın sonunda başlayan ve Weimar Cumhuriyeti olarak anılan dönemin 1925 yılından beri ikinci ve son Cumhurbaşkanı olan Ulusal kahraman Paul von Hindenburg’un 2 Ağustos 1934’de ölümünün ardından Hitler, Hindenburg’un postunu da üzerine alarak asıl sevdiği Führer (“lider”) ünvanını kullanmaya başlamıştır. Bundan sonra Hitler, yeni kurulan“Üçüncü Devlet”in tek hakimi, tek karar merkezi haline gelmiştir... Artık tüm ipler Hitler’in elindedir ve bu trajik gelişmenin sorumluluğu halka halka yayılmaktadır... Bu süreçten esinlenen benzer operasyonlar daha sonra dünyanın başka ülkelerinde ve 1970- 80’li yılların Türkiyesi’nde de sahnelenmiştir (4).

 

Stalin yönetimi -değişik nedenlerle- birçok hatalar yapmış ve suçlar işlemiş olsada, kesinlikle aptal değildir. İspanya’yı Mussolini- Hitler destekli faşizme, Çekoslavakya’yı ve Avusturya’yı Nazi Almanyası’na hediye eden “demokratik” Batı’nın beklentisi ve ABD’nin daha da karmaşık hesapları Stalin yönetimi tarafından doğru olarak kavramıştır... Batı, tüm dünyanın gözleri önünde öncelikle komünistleri ve Yahudileri katleden Hitler’in Sovyetler Birliği’ne saldırmasını ve onu tarih sahnesinden silmesini beklemiştir. Hesaplarına göre, bu işin ardından yıpranmış Hitler’i temizlemeleri veya daha elverişli koşullarda onunla anlaşmaları kolaylaşacaktır... Stalin’de Hitler’in eninde sonunda ülkesine saldıracağını bilmektedir ama, O’da Batı’nın hesaplarını bozmaya, zaman kazanmaya çalışmıştır. Ve sonunda -komünist partileri içinde parçalanmalara yolaçacak ve Batı’nın propoganda aygıtları tarafından halen istismar edilerek kullanılacak olan- Saldırmazlık Paktı iki ülke dışişleri bakanları arasında 23 Ağustos 1939 günü imzalanmıştır. Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Molotov ile Nazi Almanyası Dışişleri Bakanı Joachim von Ribbentrop arasında imzalanmış olması nedeniyle Molotov- Ribbentrop Paktı olarak’ta anılan anlaşma sonucu, Sovyetler Birliği askeri kapasitesini güçlendirecek zamanı kazanabilmiştir (5). Diğer yandan Molotov- Ribbentrop Paktı, endüstriyel gelişmişliği ve denizaşırı kolonileri nedeniyle Nazi Almanyası tarafından asıl büyük rakip olarak görülen Batı Avrupa’ya saldırabilmesi için Hitler’in ellerini boş bırakmıştır...

 

Askeri terminolojiye göre “iç hat” durumunda olan veya “iki düşman gücün arasında kaldığını” düşünen Almanya, gelişmiş Batı’yı herzaman asıl büyük rakibi olarak görmüştür. Askeri stratejinin temel prensibi olan önce tüm gücünle asıl büyük düşmanı vurma kuralına uyarak Alman Genelkurmayı, I. Dünya Şavaşı günlerinde de asıl büyük güçlerini Batı Cephesi’nde mobilize ederken, Rus Cephesi’nde sadece bir ordu bulundurmuştu. O yıllarda da tüm gücü ile önce Batı’ya saldırmıştı. Alman genelkurmayına göre daha sonra Rusya’yı halletmek zor değildi. Almanya için asıl önemli olan, Rusya’nın ham maddeleri, Ukrayna’nın buğdayı, Kafkaslar’ın petrolüydü. Bu somut ekonomik çıkarların ötesinde Alman yönetimi, Rusya’nın erişilmesi zor geniş coğrafyasına ve Kuzey Afrika’ya hakim olanın dünyaya da hakim olabileceğini düşünüyordu...

 

Aslında Hitler’in askeri stratejisi özünde bir biçimde I. Dünya Savaşı günleri Alman askeri stratejisinden esinlenmiştir. Buna karşın her iki büyük savaş öncesinde de -tüm doğru maddi istihbarat bilgilerine karşın- Almanya kendisinin ve düşmanlarının savaş kapasitesinin analitik gerçekçi bir değerlendirmesini yapamamıştır... Özellikle o faşist ırkçı düşünce biçimleri ile II. Dünya Savaşı başlangıcında Alman yönetimi, insan unsurunu, insanların mücadele kapasitelerini doğru hesaplayamamıştır. Aynı ırkçılıkla malül ABD yönetimi -yerli feodal uşaklarının ve ırkçı siyonist çevrelerin şişirilmiş bilgilerinin de etkileriyle olmalı- Irak halkını ruhsuz bir sürü gibi görmüştür. Irak yıkıldıktan ve yönetim mekanizması yokedildikten sonra halkın bir koyun sürüsü gibi ABD’li “efendilerinin”, kuzu postu giymeye çalışan kurtlardan oluşmuş yeni çobanlarının peşine takılacağını sanmışlardır.

 

Nazi Almanyası, I. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi Hollanda belçika üzerinden Paris’e girmeden önce, 1940 yılı Nisan başında Avrupa’nın kuzeyden giriş kapısı olan İskandinavya’yı, Önce danimarka’yı, ardından Sovyet Rusya’nın güvenliği açısından da önem taşıyan Norveç’i istila etmişlerdir. İngiltere dışında Batı Avrupa’nın dizçöktürülmesinin ve Faşist italya ile birlikte Kuzey Afrika’ya girilmesinin ardından Almanlar, -İtalya’nın başarısız olduğu- Balkanlar’a 1941 yılı Mart ve Nisan aylarında saldırmışlardır. Ardından, Yunanistan ile Kuzey Afrika’nın tam ortasında olan stratejik Girit’i çok kanlı bir operasyonla zaptedebilmişlerdir. Böylece, Batı Avrupa’nın tüm kapılarını ve Sovyetler Birliği’nin çıkış yollarını tuttuklarına, gerilerini emniyete aldıklarına inandıktan sonra, tarihte o zamana dek görülmemiş büyüklükteki bir askeri güçle -3 milyon asker, 3 300 tank, 600 bin diğer araç, 7 bini aşkın top, 2 700 uçak, 625 bin at ile- 22 Haziran 1941 günü saat 03.15’de üç koldan Sovyetler Birliği’ne saldırmışlardılar (6)...

 

Tüm bu son anlatılanlar yaşanmadan veya Hitler Avrupa’ya ve Sovyetler Birliği’ne saldırmadan önce, Molotov- Ribbentrop Paktı’nın hemen ardından, 1 Eylül 1939 günü Polonya’ya saldırmıştır. İşin gerçeği, sağcı bir iktidara sahip Polonya, Alman tanklarına karşı süvari birlikleri ile kahramanca savaşmıştır ama, 27 Eylül günü Varşova’nın düşüşünü engelleyememiştir. Girdikleri heryerde işbirlikçiler bulabilen Naziler, Polonya’da aynı işi başaramamışlardır. Polonya’daki politik güçlerin hiçbiri Nazi yönetimi ile işbirliğine gitmemiştir ve bu durum Polonya’daki yıkımın alabildiğine ağır olmasının başlıca nedenidir...

 

Hitler’in Polonya’ya saldırısı II. Dünya Savaşı’nın resmen başlangıcı olmuştur. Fransa ve Büyük Biritanya 3 Eylül 1939 günü Almanya’ya karşı savaş ilanetmek zorunda kalmışlardır. Molotov- Ribbentrop Paktı’nın bir sonucu olarak ve Alman istilasına yanıt biçiminde Sovyet orduları 17 Eylül günü Polonya’nın doğu parçasını istila etmişlerdir. Baltık kapısını ve Leningrat’ı tam güvenlik altına almak isteyen Stalin, 30 Kasım günü Finlandiya’ya saldırmıştır ama, bu operasyon Kızılordu için maddi ve manevi bir felakete dönüşmüştür...

 

+ Reichstag yangını hakkında biraz daha bilgi:

Polis, 27 Şubat 1933 günü, yanmakta olan Reichstag (Meclis) binasının yanına geldiği zaman, olay yerinin yakınında duran 1909 doğumlu Hollandalı işsiz işçi Marinus van der Lubbe’yi yakalamıştır. İş kazası geçirip sakatlanmış olduğu için düşük bir sigorta pirimiyle yaşamını sürdürmeye çalışan ve henüz 25 yaşını bile doldurmamış olan van der Lubbe, “Reichstag'ı ateşe verdiğini” kabuletmiştir. Bu işi, Nazi iktidarını protesto etmek amacıyla yaptığını söylemiştir, veya ifadesi böyle düzenlenmiştir...

Aslında, daha bebek iken, doğumunun hemen ardından babası tarafından terkedilmiş olan ve iş kazasında sakatlanmış vucudu gibi ruhsal durumunun da sakatlanmış olduğu anlaşılan Lubbe’nin yangını başlatmış olduğu tam belli değildir ama, O, bu kirli işi üstlenmiştir. Gerçi, -aklı başında olmayan- van der Lubbe yangını tek başına çıkarttığını iddia etmekteydi ama, alevler bir anda birçok yerde birden başlamışlardı. Bir kişinin aynı anda tüm bu yerlerde birden yangın başlatması olanaksızdı... Bu tavrı ile Lubbe, Nazi Partisi’ne ve Hitler’e yapılabilecek en büyük yardımı yapmıştır. Marinus van der Lubbe, aynı yangının sorumlusu kabuledilerek, 25’inci yaş gününe üç gün kala, 10 Ocak 1934 günü idam edilmiştir...

Komünizm ideolojisi (düşünce sistemi) ile uzaktan yakından bağları olmamalarına karşın, kendilerini “komünist” olarak tanıtan günümüzün birçok provokatörü, bireysel terör eylemcisi, hastalıklı karakterleri gibi Marinus van der Lubbe’de kendisini “komünist” olarak tanımlamaktaydı ve Hollanda Komünist Partisi’ne üye olmuştu. Buna karşın Lubbe, Alman Komünist Partisi (KPD) ile uzaktan yakından bağlı değildi. Kısacası, KPD ile ne bir bağı vardı ve ne de bu partiye üye idi...

Bazı benzer hastalıklı örnekleri 12 Mart ve 12 Eylül günlerinde Türkiye’de de yaşanmış olduğu gibi, Marinus van der Lubbe’nin bulaştığı veya O'nun omuzlarına yüklenen bu karanlık kundaklama işi, Lubbe’nin ait olmadığı bir ülkenin (Almanya’nın) gerçek komünistlerine, demokratlarına, aydınlarına yönelik kesin sonuç alıcı bir saldırıyı başlatmak için Nazi Partisi’nin eline gerekli malzemeyi vermişti... Bu kirli karanlık olay, Almanya’nın politik yaşamında bir dönüm noktası olmuştu.

Nazi Partisi’nin tepesindeki Göring ve Heinrich Himler, sözkonusu gizli karanlık planın, Reichstag’ı kundaklama olayının mimarları idiler ama, olayla ilgili olarak sadece Marinus van der Lubbe suçlanmayacaktı. Alman Komünist Partisi (KPD) önderi Ernst Torgler ve üç öndegelen Bulgar komünisti, sendikal önder ve aynızamanda Komintern (Üçüncü Enternasyonal) temsilcisi Georgi Dimitrov, Vasil Tanev ve Blagoi Popov, Reichstag’ı kundaklama suçlamasıyla tutuklanacaklardı. Amaç, sadece Alman Komünüstleri’ni ve Sosyal Demokratları’nı değil, aynızamanda Komintern’i (Üçüncü Enternasyonal) mahkum edebilmekti. Kitlelerden kopuk terör eylemlerine şiddetle karşı olan komünistler, “tehlikeli teröristler” olarak yansıtılmaya çalışılmaktaydılar... Dimitrov, duruşmalarda Nazi Partisi’nin mahkum etmeyi başaracaktı ama, yine de bu provokasyonun etkisi ile Naziler Alman halkını korkutmayı, yığınlar arasındaki desteklerini arttırmayı, ve komünist partisini tasviye etmeyi başaracaklardı... Silahlı güç nasıl olsa onların ellerindeydi...– Yusuf Küpeli, Ağustos 2004

 

(3) SS, Schutzstaffeln sözcüğünün kısaltılmışıdır ve türkçe anlamı koruma veya savunma birlikleri veya en doğrusu, koruyucu düzen olmaktadır... SS, Hitler’in kişisel koruyucuları (bodyguard) olarak Heinrich Himmler önderliğinde Nisan 1925’de ve -değişik kaynakların farklı verilerine göre- 200 veya 300 kişi ile kurulmuştur. Bu paramiliter/ yarı askeri kuruluşun elemanları siyah ünüformalar giydikleri için, örgütlenme “kara gömlekliler” olarakta anılmıştır. Hitler iktidarı elegeçirmeden hemen önce, 1933 yılında sayıları 52 bin olmuştur. SS, kendi özel istihbarat/ güvenlik servisini, Sicherheitsdienst (SD) adlı kuruluşu maceracı ve soğukkanlı acımasız bir kitle katili olan Reinhard Heydrich’in başkanlığında oluşturmuştur. SS’e bağlı olarak şekillenen bu istihbarat örgütlenmesinin adının türkçe karşılığı ise Güvenlik Polisi veya Servisi olmaktadır. Ernst Röhm’ün önderliğindeki SA’nın 1934’de tasviyesinin ardından SS’in ve dolayısıyla Heinrich Himmler ile Reinhard Heydrich’in önemleri olağanüstü artmıştır. Bunlar örgütü hem sayı ve hem de etki alanı olarak hızla büyütmeye, yeni alt kuruluşlar oluşturmaya başlamışlardır. Örgütün 1934- 36 yılları içindeki bu hızlı büyüyüşü sırasında üye sayısı 250 bin olmuştur.

 

SA, Sturmabtilung, Hücum Birliği/ Kıtası olmaktadır. Alman Nazizminden erken başlayan ve Hitler için esin kaynağı olan İtalyan faşizminin önderi Mussolini’nin adamları kahverengi ünüformalar giydikleri için, bu modanın etkisi ile SA üformaları da aynı renkte olmuştur. Bunlara, gömleklerinin rengi nedeniyle “Kahverengi Gömlekliler” adı da verilmiştir... SA, Nazizmin henüz sonderece acemi olduğu doğuş döneminde, 1921 yılında Hitler tarafından örgütlenmiştir ama, Ernst Röhm olmasa Hitler’in bu işi başarması olanaksız gözükmektedir. Bu nedenle asıl örgütleyicinin Röhm olduğunu söylemek yanlış olmaz...

 

SA’nın ilk üyeleri değişik unsurlardan oluşmakla birlikte, çoğunlukla az eğitimli, fiziki gücü olan ve anti- sosyal karakter özellikleri gösteren topluma uyumsuz tiplerdir. Genellikle işsiz eski askerlerden oluşan ve korsanlar gibi düzensiz silahlanmış olan bu çeteler, I. Dünya Savaşı sonucu yıkılan monarşinin yerine kurulan Weimar Cumhuriyeti’nin ilk günlerinde sokaklarda, sol görüşlü kişilere ve guruplara karşı terör estirmişlerdir. Aynı kişiler Nazi Partisi’nin toplantılarını korumuşlar, yürüyüşlerine katılmışlar ve partinin muhaliflerini fiziki olarak ezmeye çalışmışlardır. Hitler’in 1923 yılında başarısızlıkla sonuçlanan Münih Birahane Darbesi’nin ardından Hitler ile birlikte Ernst Röhm’in de hapse atılması, SA guruplarını tam bir başıbozukluğa sürüklemiştir. Örgüt 1925 yılında yeniden yapılandırılmıştır ve gelen tüm lokal ve ulusal seçimlerde terör estirmiştir... SA üyelerinin çoğunluğu, Hitler’in halkı aldatmak amacıyla komünistlerden ve sosyalistlerden ödünç aldığı yamama yalanlarına, eşitlikçilik ve anti- kapitalism demagojilerine gerçekten inanmışlardır.

 

“Birahane Darbesi” adı biraz şaşırtıcıdır ve şüphesiz saldırıya uğrayan herhangi bir birahane değildir; üç bin memuru ile 8 Kasım 1923 günü biraraya gelmiş olan Bavyera Hükümeti’nin binası, toplantısı basılmıştır... Bavyera Hükümeti’nin başı Gustav von Kahr konuşurken, Adolf Hitler SA (“Hücum Birlikleri”) ile salona dalmıştır. Yine Hitler, salondaki bir masanın üzerine sıçrayıp silahını çekerek tavana doğru iki el ateş etmiştir. Ardından, “Birahane darbesi gerçekleşmektedir” ve “milli devrim başlamıştır” diye bağırmıştır... (www.spartacus.schoolnet.co.uk/GERnazi.htm)

 

Bu histerik ve abartılı gösteriler Türkiyedeki teşhirci faşist “tosuncukları” veya bazı ekstrem “sol” ve “maoist” gurupçukları anımsatmaktadır şüphesiz... Sözkonusu tiyatroya verilen “Birahane Darbesi” adı, Hitler’in Bavyera Hükümeti binasını bir birahaneye ve görevlileride müşteriye benzeterek aşağılamaya çalışmasının göstergesidir. Bu tanım, demagojiye dayalı faşist propoganda tekniğinin Hitler tarafından ustaca kullandığı kanıtlamaktadır. Anlaşılacağı gibi, “milli devrim başlamıştır” derken de, diğerlerini, yönetimi dolaylı olarak gayrı- milli ilanetmektedir. Şüphesiz bu ifadesi de yine Türkiye’de varolan ve biraz önce anılan “millici” gurupların demagojilerini çağrıştırmaktadır... Aslında Hitler, gayrı- milli ilanettiği Bavyera Hükümeti’nden çok daha fazla mali- sermaye çevrelerinin desteğini almıştır ve onların politikalarını yürütüp Alman milletini bir felekete sürüklemiştir.

 

Bavyera Hükümeti’nin başı Gustav von Kahr’ı, aynı eyaletin ordusunun komutanı Otto von Lossow’u ve polisin komutanı Hans von Lossow’u yan odaya alan Hitler, Almanya’nın yeni liderinin kendisi olduğunu ve kuracağı hükümette onlarada görev vereceğini, söylemiştir... Halbuki biraz önce aynı kişileri “birahane”nin patronları ve gayrı- milli ilanetmişti... Muhtemelen bir deli ile karşı karşıya olduklarını sanan bu üç kişi, gönülsüzde olsa -korkularından- Hitler’in görev teklifini kabuletmişlerdir. Hitler bunlara, “Gentilmenler, silahımdaki üç mermi sizler için, dördüncüsünü de kendime sakladım!”, deyince, aralarındaki anlaşma gerçekleşmiş ve “Hitler kabinesi”nde görev almayı kabuletmişlerdir... Normal düşünen bir insanın kolay inanmak istemeyeceği bu saçmalık eğer doğru ise -ki doğrudur-, olay sonderece komiktir. Sözgelimi bu üç kişi yapılan teklifine direnmiş olsalar, Hitler kendisini de öldürecek ve iktidar serüveni daha başlamadan bitecektir... Ve zaten onlar, “tamam seninle anlaştık” deyince de, Hitler iktidarı almış olmamaktadır şüphesiz.... Olayın biraz sonra özetleyeceğim bölümleri bu komediyi doğrular yöndedir.

 

Sözkonusu anlaşma gerçekleştiği sırada, I. Dünya Savaşı’nın sonunda Alman Genelkurmay Başkanlığı yapmış olan ünlü Eric Ludendorff  olay yerine gelmiştir... Hitler’in, savaşı Alman ordusunun değil, sivil hükümetin yitirdiğini, bu kayba Yahudilerin, komünistlerin ve sosyalistlerin neden olduklarını dillendiren çığlıkları Lüdendorff’da olumlu etki yapmış ve O’da Hitler’in yönetiminde Alman ordusunun komutanı olmayı orada kabuletmiştir... Sanki tüm bunlar gerçek yaşamda değil de bir tımarhane de yaşanmaktadır ama, aslında herşey gerçektir ve olay savaş sonrası Alman toplumunun geçirmekte olduğu derin psikolojik sarsıntıyı da yansıtmaktadır... Ludendorff  I. Tananberg Meydan Muharebesi’nde de işleri karıştırmıştı aslında ama, yetişen Hindenburg durumu kurtarmıştı... Ve yine şüphesiz Hitler’in sözkonusu demagojileri, yıkımların sorumluluğunu başıbozuklara, komünistlere, sosyalistlere ve toplumsal azınlıklara, zayıf guruplara yükleme kolaycılığı da Türkiye toplumuna yabancı değildir...

 

Hitler bu şekilde yeni hükümetinin bakanlarını tayinederken, SA guruplarını asıl örgütleyen ve yöneten kişi olan Ernst Röhm, emrindeki Hücum Birlikleri (SA) ve beraberindeki Rudolf Hess ile Münih’deki Bavyera Savunma Bakanlığı’nı (Savaş Bakanlığı) basıp, Yahudi asıllı ve ayrıca solcu politikacıları ve görevlileri toplamaya başlamıştır... Bu olayın ardından Hitler Berlin’e yürümeyi ve aynı kolaylıkla ulusal hükümeti yerinden atarak iktidar oturmayı planlamıştır... Fakat “küçük bir ayrıntıyı” unutmuştur! Darbeciler önce radyoevini (varsa TV’yi) ve telefon- telgraf iltişimini, kısacası ülkenin tüm haberleşme ağını kontrol altına alırlar. Hitler bunların hiçbirini yapmamış olduğu için, Berlin, merkezi hükümet, sahnelenen tiyatrodan hemen haberdar olmuştur. Ve girişimin ezilmesi için emir vermiştir... Hitler’in yukarıda özetlenen darbe girişimi, önemli bir toplantıya katılacak birinin gömleğini giyip gravatını da taktıktan sonra donunu ve pantolonunu evde unutarak sokağa şıkmasına benzemektedir. Böyle biri hedefine ulaşamadan derdest edilecektir şüphesiz. Hitler de aynışekilde hapishaneyi boylamıştır ama, aşırı “milliyetçi” olduğu için ucuz atlatmıştır... Aslında Hitler, “bin yıllık imparatorluk” düşüyle II. Dünya Savaşı’nı başlatırken de aynı unutkanlığı yapacaktır...

 

Asıl trajik olan ise, Alman mali- sermayesinin böyle birine destek vermiş olması ve Alman halkının sürü gibi Hitler’in peşine takılmasıdır... Şüphesiz Hitler iktidar koltuğuna oturan ilk psikopat olmadığı gibi, sonuncusu da değildir. Yalanın, talanın, soygunun hakimolduğu düzensizliğin düzeninde, masallardaki gibi “atın önünde et, itin önünde ot duran” bir dünyada, haydutların “kahraman” olduğu kaosun evreninde, iktidar koltuğu en yalancı ve ahlaksız psikopatlar için ayrımıştır. Yeryüzündeki mevcut yöneticilerin önemli birkısmının kısa biyografilerine, sürekli değişen söylemlerine, işleri ile sözleri arasındaki uçuruma şöle bir gözatmak, bu gerçeği görebilmek için yeterlidir... Şüphesiz hiçbir dürüst ve sağlıklı insan, yıllarca belediye başkanlığı yaptığı bir kentin yanlış yapılanmasından -herhangi bir sorumluluk üstlenmeden- rahatca sikayetci olamaz; veya depremin geleceğini sağır sultan bile duymuşken, depreme ceyrek kala, felaketin sorumluluğundan kurtulmak için, laf olsun diye, yarın “ben demiştim” diyebilmek için, “kaçak binaların yıkılması emrini” veremez... Pisliğin kökü derindir ve zaten aynı pisliğin ürünü bu tip psikopatların yolları açılarak pislik sürdürülebilmekte, insan teri ve kanı üzerinde yükselen kolay kazançlar korunabilmektedir...

 

Ertesi gün, Hitler, Lüdendorff, Goering, beraberlerindeki üç bin kadar silahlı Nazi ile yola koyulmuşlardır. Savunma Bakanlığı’nı işgaletmiş olan Ernst Röhm’e ulaşmak, O’nun gücü ile birleşmek amacıyla Münih’e doğru yürüyüşe geçmişlerdir. Odensplatz’a (Oden Meydanı. Oden, kuzey mitolojilerinin en büyük tanrısı) ulaştıkları sırada, yolun Münih polisi tarafından kesildiğini görmüşlerdir. Dur!, ihtarına uyulmayınca, polis yürüyüşçülerin üzerlerine ateş açmıştır. Silahlı SA, polisin ateşine beş dakika kadar süren bir karşı ateşle yanıt vermiştir. Kısa süren çatışma sırasında 21 kişi ölmüş ve aralarında Goering’in de olduğu yüz kadar kişi yaralanmıştır... Hitler kendisini yere atmıştır ve olay yerinde omzu çıkmıştır. Sinirleri gevşeyen Hitler, en yakındaki binek otomobiline doğru koşup olay yerinden kaçmıştır ama, polis arabanın plaka numarasını almıştır. Liderlerinin kaçtığını gören Naziler O’na katılmışlar ve dağılmışlardır. “Birahane Darbesi” girişim orada, Odensplatz’da sonbulmuştur...

 

Tanıkların anlatımlarına göre sadece Eric Ludendorff  ve O’na bağlı olanlar polise doğru yürüyüşlerini sürdürmüşlerdir... İleride Hitler yandaşları önderlerinin sahneden böyle aniden kayboluşunu, “Yaralı genç bir oğlanı lokal hastahaneye yetiştirebilmek için hemen gitmek zorunda kaldı(!)”, sözleriyle açıklamışlardır... Hapse atılan Hitler içeride, -yamama fikirlerle dolu- “Kavgam” adlı kitabını yazmıştır vs..

 

Ocak 1931’den itibaren SA örgütlenmesini köklü bir anti- kapitalist olan Ernst Röhm (Roehm) yönetmeye başlamıştır... Röhm, I. Dünya savaşı sırasında üç kez yaralanmış ve orduda binbaşı rütbesine dek çıkmış eski bir profösyonel askerdir. Aslında Hitler’den önce O (Roehm), Nazi Partisi’ni (Milliyetçi Sosyalist Alman İşci Partisi) kurmuştur ve Bavyera’daki ordu birliklerinin desteğini sağlayarak SA örgütlenmesini, özel ordusunu oluşturup Hitler’in yükselişine yardımcı olmuştur. SA’nın örgütlenmesinde başrolü oynamış olan Roehm, katıldığı 8- 9 Kasım 1923 -başarısız- Münih Birahane Darbesi’nin ardından Hitler ile birlikte hapse girmiştir. Diğer birçok SA üyesi ve önderi gibi homoseksüel olduğu söylenen Ernst Röhm, 1925 yılında Bolivya’ya gitmiş ve 1930’da geri döndükten sonra SA’nın başına geçmiştir... Kapitalismin dünya düzeyindeki büyük krizi yaşanırken, 1929- 30’da SA örgütlenmesinin üye sayısı artan işsizlikle birlikte hızla büyümüştür. Bu sayı 1932’de 2 milyona ulaşmıştır. Hitler’in iktidarı elegeçirdiği 1933- 34 yılında ise SA üyelerinin sayıları Alman ordusunun 20 katına çıkarak -değişik anlatımlara göre- 3 veya 4.5 milyon kişi olmuştur.

 

SA’nın başındaki Ernst Röhm ikinci bir sosyal içerikli anti- kapitalist Nazi devrimini içtenlikli olarak savunmuş ve bu yönde Hitler’e baskı yapmıştır. Ve yine Ernst Röhm, -Hitler’e rağmen- emrindeki SA birliklerini düzenli Alman ordusunun yerine geçirmeyi, kendisi de bunun başkomutanı olmayı ve böylece sağlanacak olan toplumsal eşitliği garanti altına almayı düşlemiştir. SA yönetiminin sözkonusu tavrı, tüm muhaliflerle birlikte Yahudilere yönelik terörü sayesinde örgütün sokakta kurduğu egemenlik, askerler ve Hitler’i destekleyen endüstri çevreleri, kapitalistler tarafından kuşku ile karşılanmıştır. Bu gelişme, Nazi Partisi için bir güvensizlik kaynağı oluşturmuştur ve şüphesiz Hitler Ernst Röhm’ü kendisi için de tehlikeli bulmuştur... Elde etmiş olduğu büyük iktidardan kaynaklanan şüpheciliği ile diğer ön plandaki Nazi önderlerinden birinin kendisine karşı darbe yapmasından çekinen Hitler, bunların iktidar alanlarını birbirlerinden ayırmış ve birbirlerini dengeler konuma getirmiştir. Örneğin, 1932’de Meclis Başkanlığı, daha sonra Prusya İçişleri Bakanlığı vs. yapmış olan Gestapo’nun asıl kurucusu Herman Göring’i (Goering); Propoganda Bakanı Joseph Goebbels’i; SS örgütlenmesinin ve daha sonra Gestapo’nun da en üst yöneticisi olan Heinrich Himmler’i; SA’nın önderi Ernst Roehm’i (Röhm) ustaca birbirlerine karşı kullanarak iktidarın itirazsız tek hakimi olmayı başarmıştır. Ve zaten SA’yı, Ernst Roehm’i yokederken, Heinrich Himmler’i, SS örgütünü kullanmıştır.

 

Ernst Roehm’e yönelik komplo ustaca hazırlanmıştır... Goering ve Himmler, SS’e bağlı olarak şekillendirilmiş olduğunu daha önce yazdığım Güvenlik Polisi’nin (SD) şefi Reinhard Heydrich’e Ernst Roehm hakkında bir dosya ısmarlamışlardır. İşinin ustası Heydrich, Fransız yönetiminin Hitler’i yoketmesi için Ernst Roehm’e 12 milyon Mark ödediğini belirten “belgeler” üretmiştir. Bazı anlatımlara göre Hitler, başlangıçta bu “belgelere” inanmamıştır. Buna karşın, partiyi destekleyen büyük sermaye çevrelerini ürkütmüş olan Roehm’i yoketmek için Hitler’in kendisi de yeterli neden keşfetmiştir. Bu nedenlerin başında Roehm’in kendisini yerinden edecek bir güce ulaşmış olması gelmektedir şüphesiz ve Goering ile Himmler Hitler’in bu korkusunu beslemişlerdir... Nazi Partisi’nin zaferi için büyük bir fon oluşturmuş olan Alber Voegler, Gustav Krupp, Alfried Krupp, Fritz Thyssen, Emile Kirdorf gibi büyük endüstriciler, görüşleri nedeniyle Roehm’in kellesini istemişlerdir ve başta Roehm olmak üzere birçok SA üyesinin homoseksüel olmaları da onların aleyhlerine kullanılmıştır... Olay diğer yanıyla, komünistler ve Yahudiler ile birlikte homoseksüellere karşı da kampanya yürüten Nazilerin bu konuda da ne ölçüde ikiyüzlü davrandıklarını kanıtlamaktadır. Çünkü, Hitler’in yükselişinde ve iktidarı alışında başrolü oynamış olan Roehm ve yakın çevresi homoseksüel kişilerdir.

 

SA’ya vuracağı darbeden önce Hitler, ordunun üst yönetimi ile gizlice anlaşmıştır. Alman ordusunun da çekindiği SA’nın dağıtılmasına karşılık generallerin kendisine (Hitler’e) itirazsız bağlanacakları, her emrine uyacakları garantisini almıştır. Bundan sonra tuzağını hazırlayan Hitler, tüm SA yönetimini Wiesse’deki Hanselbauer Oteli’nde toplantıya davet etmiştir. Oteli, beraberinde getirdiği SS birlikleri ile 29 Haziran 1934 günü basan Hitler, Roehm’i bizzat kendisi tutuklamış ve intehar etmesini istemiştir. Bu öneriyi reddeden Roehm, hemen orada iki SS üyesi tarafından öldürülmüştür. Otele gelmiş olan SA yöneticileri odalarında, gelmekte olan 200 kadarı da 24 saat içinde yolları üzerinde SS mensupları tarafından tutuklanmışlardır. Bunların önemli birkısmı hemen alındıkları yerde yargısız olarak öldürülmüşlerdir. SA’nın tüm yönetimini yokeden kanlı darbe 13 Temmuz 1934 gününe dek gizli tutulmuştur. O gün Hitler yaptığı açıklamada, sözkonusu operasyonu “Uzun Bıçaklar Gecesi” olarak adlandırmıştır... Aynı yıl kısa bir süre sonra, 2 Ağustos günü, 87 yaşındaki Cumhurbaşkanı Hindenburg’un da ölümü ile “Führer” (“önder”) olan -komik görünümlü- Hitler, cehenneme açılan yolunda artık rakipsiz olarak yürüyebilecektir.

 

Gestapo, Devletin Gizli Polisi (Geheime Staatspolizei), asıl olarak Nazi Almanyası’nın (Üçüncü Devlet) politik polisi olmuştur. Almanya’da ve işgaledilen topraklarda komünistleri, Yahudileri ve diğer tüm muhalifleri yasa ve kuraldışı yöntemlerle yoketme görevini üstlenmiş ve SS ile birlikte Ölüm Kampları’ndan sorumlu olmuştur... Nazi Partisi’nin 1933’de iktidara oturmasının ardından Almanya’nın en büyük eyaleti Prusya’nın İçişleri Bakanı olan Hermann Göring, sıradan polisin içinde politik ispiyon üniteleri oluşturmuştur. Ve bu yeni ünitelerin içlerine Nazi Partisi üyesi binlerce kişiyi doldurmuştur. Ardından, 26 Nisan 1933 günü, tüm bu üniteleri doğrudan kendisine bağlı olarak Gestapo adıyla yeniden organize etmiştir. SS örgütlenmesinin başı Heinrich Himler ise, Reinhard Heydrich ile birlikte Bavyera’da aynışekilde paralel bir örgütlenme oluşturmuştur. Biçimsel olarak (sözde) İçişleri Bakanlığına bağlı olan polis güçleri, SS ve Gestapo, 1936 yılında Himmler’in yönetimi altında birleştirilmişler ve böylece Nazi Almanyası’nın ikinci kişisi konumuna yükselen Himmler, Reichsführer (“devletin önderi”) ünvanını kullanmaya başlamıştır... Gestapo ve SS daha alt birimlere, uzmanlık alanlarına ayrılmışlardır...

 

Örgütte Himler’den sonra ikinci gelmekle birlikte işleri filen götüren asıl kişi konumunda olan ve -acımasız kıyımları nedeniyle- Hitler tarafından bir orduya bedel tutulan Reinhard Heydrich’den kısaca sözetmeye değer... Orta sınıfın üst kademelerinden, bir Wagner opera şarkıcısının ve piyanist ananın oğlu olarak 1904 yılında doğan Heydrich’in çocukluğunun problemli ve mutsuz geçtiği biyografisindeki bilgilerde yansımaktadır... Fotoğraflarında buz gibi ruhsuz bir heykel görünümü veren bu iri sportmen yapılı kişinin arkadaşları arasındaki takma adı, “Sarışın Hayvan” olmuştur. O’nu yüceltme, gücünü yansıtma amacıyla takılan bu hayvan sıfatı, dört ayaklı iri, vahşi bir hayvanı, canavarı ifade etmek içindir şüphesiz. Yoksa eşşek te dört ayaklı ve güçlü bir hayvandır ama, Heydrich’in “hayvan” sıfatının eşşeği çağrıştırdığını iddiaya kalmışmak, sadece bu güzel gözlü yaratığı aşağılamak anlamına gelir... Kurbanları’da O’na “Cellat Heydrich” takma adını layık görmüşlerdir.   

 

Kadın sorunları, kuraldışı ilişkiler nedeniyle, “kaba ve centilmenliğe yakışmayan davranışlar” gerekçe gösterilerek subay olduğu donanmadan 1931 yılında uzaklaştırılan Heydrich, aynı yıl Nazi Partisi’ne ve SS birliklerine katılarak hızla kariyer yapmıştır. Daha örgüte katıldığı yıl, 27 yaşında iken SS Albayı rütbesiyle aynı örgütün Güvenlik Servisi SD’nin (Sicherheitsdienst) başına geçmiştir. Donanma’da iken -askeri istihbaratın başı konumundaki- Amiral Wilhelm Canaris’in emrinde 1926- 31 yılında kıdemli üsteğmen olarak şifre subaylığı yapmış olmasının bu hızlı yükselişinde ve SS’in Güvenlik Polisi SD’nin başına oturmasında etkisi olabilir. Aynı yükselişte saldırganlığının, entrikacı kuralsızlığının, kabalığının da etkileri olmalıdır; çünkü donanmada, “daha teğmenken kendisini amiral gibi gören sonderece kaba biri” olarak tanımlanmıştır... Ve ardından Heydrich, 30 yaşını doldurmadan, Mart 1933’de SS Tugayı Generali olmuştur. Naziler’in iktidara geldikleri bu yıl, komünistlere, sosyal demokratlara, sendikacılara yönelik olarak başlatılan kitle tutuklamaları sırasında Heydrich başrolü oynamıştır. Bu ilk kurbanlar için kurulan ve yine ilk toplama kampı olan Dachau’yu da O (Heydrich) hazırlamıştır.

 

SS içinde de bu örgüte bağlı Güvenlik Servisi SD’yi örgütleyen Reinhard Heydrich, SA’nın şefi konumundaki Ernst Roehm’ün (Röhm) “Fransa’dan 12 milyon Mark aldığına” dair “belgeyi” de hazırlayacak ve “Uzun Bıçaklar Gecesi”nde de başrolü oynayanların arasında yeralacaktır. Röhm’ün parayı “Bolşevikler’den aldığına” dair belgeler hazırlasa, kimse inanmazdı şüphesiz... Röhm’e yapmış olduğu gibi 1937 yılında da “Kızılordu subaylarının Stalin’e karşı darbe örgütlediklerine” dair sahte belgeler ürettiği ve 30 bin subayın katledilmesinde önemli rol oynadığı söylenen Heydrich, 9- 10 Kasım 1938 günleri tüm Yahudi işyerlerinin ve Sinagogların tahrib edildiği ve 25- 30 bin kadar yahudinin toplama kamplarına yollandığı “Kristal Gecesi”ni örgütleyen ve bu Yahudileri toplayan kişi olmuştur... Polonya’nın işgalinin ardından Varşova’da Yahudi Gettosu’nu kuran, tüm Yahudileri aynı yere toplayan ve bu ülkedeki belli başlı ölüm kamplarını organize eden de aynı kişidir...

 

Sovyetler birliğine yönelik saldırının başlaması ile birlikte, işgaledilen alanlarda pasifikasyonu gerçekleştirmek, parti komserlerini, partizanları, tüm şüpheli kişileri öldürmek, idamları gerçekleştirmek için özel SS birlikleri kurmuştur... Buralardaki katliamlarının ardından, Çekoslavakya’daki pasifikasyonu gerçekleştirmesi için en yüksek rütbe ile Prag’a yollanmış ve yeni karargahını bu kente kurmuştur. Kurmuş olduğu ispiyon şebekesi ve acımasızlığı ile direnişe büyük zararlar vermiştir ama, 27 Mayıs 1942 günü -kendine duyduğu aşırı güvenle muhafızsız olarak- kullandığı arabasıyla bürosuna dönerken, Prag’a 20 km kadar mesafede iki Çek partizanının saldırısı sonucu ağır yaralanmış ve beş gün sonra da ölmüştür... Ardından Çek partizanlarına, sıradan halka yönelik acımasız bir kıyım başlatılmıştır. Prag yakınındaki Lidice köyü, 173 erkeği ile toptan yokedilmiştir. Aynı köyün 198 kadını Revansbrück (Revansbrueck) toplama kampına yollanmıştır. Köle işçi çalıştıran Simens fabrikalarının bulunduğu bu kamp, Berlin’in 200 km kadar doğunsundadır ve sadece kadınlar içindir... Ardından Naziler dinmeyen intikam duyguları ile 256 masum Çek insanını daha öldürmüşler ve binlercesini değişik toplama kamplarına yollamışlardırsürmüşlerdir...

 

Unutmadan not düşmeliyim ki, yukarıda Heydrich ile bağlantılı olarak anılan Nazi iktidarı yıllarında askeri istihbaratının başı konumundaki Amiral Wilhelm Canaris’de sonderece muhafazakar bir kişi olmasına karşın ömrünü Flossenbürg toplama kampından 20 Temmuz 1944 günü idam edilerek tamamlamıştır. Alman Sosyal Demokrasisi’nin ve I. Dünya Savaşı’nın sonunda patlayan “Spartaküs Ayaklanması”nın tanınmış önderlerinden Rosa Luxenburg’a idam kararı veren Askeri Mahkeme’nin üyesi olan, 1935 yılında Faşist Franko’ya Almanya’dan yollanan yardımı organize eden Canaris, Hitler’e yönelik komplonun içinde olduğu gerekçesi ile tutuklanıp öldürülmüştür. Ve şüphesiz bu işte, eskiden emrinde çalışıpta donanmadan atılmış olan o “ daha teğmenken kendisini general gibi gören olağanüstü kaba” kişinin, Heydrich’in organize ettiği SD örgütü başrolü oynamıştır... Heydrich, Leipzig yakınlarında Protestanlar’ın yoğun olduğu Halle kentinde Katolik bir ailenin çocuğu olarak büyümüştür.

 

Katolik bir ortaokul öğretmeninin oğlu olan Heinrich Himmler, babasının hayranlık duyduğu Töton Şovalyeleri (Teutonic Knights) öyküleri ile büyümüştür. Aslında öncelikle Ortadoğu halkları için ve özünde tüm insancıl değerler açısından kötü ünlü olan bu Şovalyeler (atlı savaşcı), Himmler’in başında olduğu SS örgütlenmesine örnek alınmıştır ve SS’ler -diğer tüm bilimdışı ırkçı ve insanlık düşmanı saçmalıklarla birlikte- Töton Şovalyeleri’nin yaşamakta olan örnekleri olduklarına inandırılarak doktrine edilmişlerdir. Kitle katili SS örgütlenmesinin üyeleri, Töton Şovalyeleri’nin devamı olarak görülmüşlerdir. Askeri elit tarafından konulan,“Teutonic Order” (Tötonların Disiplini/ Düzeni) adlı başarı ödülü, madalya, ülkede verilenlerin en büyüğü, Nazi Almanyası’nın “Oscar”ı gibi olmuştur. Bu ödüle layık görülen on en seçkin katil arasında, SS örgütlenmesinin ikinci kişisi konumundaki kara ünlü kitle katili Reinhard Heydrich’de vardı... Töton (Teuton), Almanya veya İskandinavya’da yaşıyan eski Germen (Alman) kabilelerinden birinin ferdi anlamına gelmektedir...

 

Unutmadan belirtmeliyimki, Hitler’de Katolik bir aileden gelmiştir...

Protestan Kilisesi’nin ve de Katolik Kilisesi’nin, özellikle Papa XII. Pius’un (Pius= İnanmış) desteğini almış olan veya daha doğrusu bunları mükemmel biçimde kullanan Nazi eliti aslında, içinde kast sistemini veya birçeşit ırkçılığı barındıran Hinduism’den ve eski Kuzey mitolojilerinden esinlenen, büyü ve sihire dayanan, Hıristiyan inancının özüne tamamen karşı olan birçeşit yeni kan/ “üstün ırk” dini yaratmaya çalışmıştır.

 

Biraz konu dışı ama, halen kurum olarak yaşamakta olan Töton Şovalyeleri, 1190- 91 yıllarında şimdi İsrail sınırları içinde kalan Filistin topraklarında, İsrail’in kuzeyinde, Lübnan sınırına yakın Akkâ’da (Acre) dini (Katolik) bir askeri disiplin olarak kurulmuştur. Önce, “Kudüs’teki Tötonlar’ın Aziz Maria’sının Hastahane Disiplini Şovalyeleri” ünvanıyla Haçlılara sağlık yardımı veren bir örgütlenme konumunda işe başlamışlardır. Papa III. Calastine bunları 1196 yılında koruması altına almıştır vs... Daha sonra tam savaşçı bir örgütlenmeye gitmişlerdir ama, bundan önce de Kudüs’teki haçlıların savaşlarına zaten filen katılmışlardır... Haçlılar adına yürütülmüş birçok büyük katliamın içinde oldukları inkaredilemez bir gerçektir. Haçlı güçlerinin kurbanları arasında yalnız müslümanların değil, bölgedeki Ortodoks Hıristiyanların ve Musevilerin’de olduklarını hep anımsamak gerekir... Hitler, D. Eisenhower, W. Bush, bunların hepsi de açıkça -adını vererek- birçeşit haçlı seferi başlatmışlardır ve bu yeni Haçlılar’ın kurbanları arasında da yine her dinden insanlar vardır.

 

Örneğin, Töton Şovalyeleri’nin (Teutonic Knights) ilk eyleme geçmiş olduğu 1191 yılının  Akkâ’sı (Acre), Haçlı tarihinde Müslüman halkların en kanlı katliamları yaşanmış olduğu yerlerden biridir... Papa VIII. Gregory’nin insiyatifi ile III. Haçlı Seferi, -kendisini Kutsal Roma İmparatoru olarakta ilan etmiş olan- Alman İmparatoru Frederic I. Barbarossa, Fransa Kıralı Philip Agust ve -aslında yanlış olarak “arslan yürekli” diye de anılan- İngiltere Kıralı II. Rikhard tarafından 1190 yılında başlatılmıştır... Bunlardan ilk anılan kişi, Frederic I. Barbarossa, kara yolu ile Anadolu üzerinden gelirken, Toroslar’da beline dek gelen bir akarsuyun, Silifke Irmağının içinde -muhtemelen kalp krizi geçirerek- ölmüş ve ordusu dağılmıştır. Anılanlardan ikincisi, Fransa kıralı Philip Agust, deniz yoluyla gelmiştir. Üçüncüsü, İngiltere Kıralı Rikhard ise, 1191 yılında Philip Agust’un ardından yine deniz yoluyla gelip önce Kıbrıs’ı istila etmiş ve ardından liman kenti Akkâ’yı kuşatma altına almıştır... Selehaddin Eyyubi’nin ve Müslümanların silah çekmeyenlere, sivil halka ve ellerine düşen savaş esirlerine çok yumuşak davranmaları, hatta onları fidyesiz serbest bırakarak Akkâ’nın hemen kuzeyindeki ve şimdiki Lübnan’ın güneyindeki Sur kentine özgürce yerleşmelerine izin vermeleri, Haçlı güçlerin işine yalamıştır. Haçlılar burayı üs olarak kullanıp Akkâ’yı kuşatabilmişler, bölgedeki yeni yayılışlarında basamak olarak kullanmışlardır... Amin Maaluf’un anlatımı ile çok uzun bir kuşatmanın ardından Akka garnizonundan 2 700 kadar asker ve bunların ailelerinden oluşan 300 kadar kadın ve çocuk dayanılmaz açlık nedeniyle teslim olmak zorunda kalınca, kuşatmanın başındaki “Arslan Yürekli” Rikhard hiçte Müslümanlar gibi davranmamıştır... Aralarında kadınların ve çocuklarında olduğu esirleri iplerle birbirlerine bağlatarak kent surlarının önünde son iniltiler de kesilinceye dek bunları askerlerine taşlarla, kılıçlarla, mızraklarla katlettirtmiştir... Ve Töton Şovalyeleri işte bu kentte, sözkonusu olayların içinde şekillenmişlerdir...

 

Karanlık kanlı tarihleri içinde Töton Şovalyeleri’ne -şimdi özellikle Alman ırkçılarının anımsamak istemedikleri- en ağır yenilgilerden birini aralarında Türk unsurlarında bulunduğu Asya’nın göçebe halkları, Cengiz soyundan Moğollar tattırmışlardır... Cengiz’in üçüncü oğlu ve yerini alan kişi olan Ögedey Kağan’ın emri ile 150 bin kişilik bir Moğol ordusu Avrupa’da manevraya başlamıştı ve bunun küçük bir bölümü, sadece bir kolordu, 1241 yılında Ukrayna üzerinden Polonya’ya girmişti...

 

Baydar  ve Kaydu’nun komutasında Polonya’ya giren suvari kolordusu, buz tutmuş Oder nehrini geçtikten sonra, ülkenin şimdiki Almanya ve Çek sınırı üçgenine yakın Liegnitz (günümüzün Legnica’sı) kasabasında Silezya’nın İnanmış (Pius) Duku II. Henry konutasındaki 30 bin kişilik Alman Töton Şovalyeleri ağırlıklı ordu ile 9 Nisan 1241 günü karşılaşmıştır. Bazı Batılı tarihçilerin “Camdan Gözyaşları Savaşı” olarakta adlandırdıkları Liegnitz savaşında, yenilgisinin ardından kaçmaya çalışan Silezya’nın İnanmış Duku II. Henry dahil çoğu Töton Şovalyesi 30 bin kişinin yaklaşık tümü -bazı kaynaklara göre 25 bin şovalye- Moğol Kolordusu tarafından kılıçtan gecirilmiştir. James Chamber ve diğer bazıları tarafından “Şeytan’ın Süvarileri” olarak adlandırılan Asya’nın bu göçebeleri, yine Batı kaynaklı anlatıma göre, II. Henry’nin komuta ettiği orduyu bir duman tabakası/ perdesi ile ikiye bölmüşlerdir. Bölünmüş olan parçalardan biri, Moğol okçusunun kesintisiz saldırıları ile bir düzeyde sabit tutulurken veya askeri terminoloji ile “tesbit edilirken” (relatif küçük bir güçle oyalanır, hareketsiz bırakılarak asıl savaşa katılması engellenirken), diğer bölüm Moğol atlılarının nalları altında parçalanıp delik deşik edilmiştir... Küçük bir ordunun kendisinden büyük bir gücü veya tek bir ordunun iki güçlü orduyu yenmesini sağlayan bu taktik halen geçerlidir... Military History Magazine’de  (bak, http://historymedren.about.com/library/prm/bl1mongolinvasion.htm) Erik Hildinger, aynı savaşta II. Henry’nin ordusunda, Polonyalı şovalyelerden, Töton Şovalyeleri’nden, Fransız Tapınak Şovalyeleri’nden (Templar) ve birmiktar piyadeden oluşan 30 bin asker olduğunu yazmaktadır. Hildinger, Moğol ordusunun ise sadece 20 bin savaşçıdan oluştuğunu kaydetmektedir... (www.songsouponsea.com/PromenadeLizardH.html ; www.juniorgeneral.org/liegnitz/liegnitz.html vs.)

 

En büyük Kağan Ögedey 11 Aralık 1241 günü Moğolistan’da ölmeseydi eğer, Viyana önlerine gelen, Dalmaçya kıyılarında manevralar yapan Moğol ordusu ilerlemesini engelsiz sürdürecekti. Batı’da, -Hitler’in gururu Töton Şovalyeleri dahil- onları durdurabilecek bir güç yoktu. Toplumsal gelişmenin “askeri demokrasi” aşamasında olan bu “orta barbar” savaşçılar yeni Kağan seçimi için Balkanlar üzerinden ve Karadeniz’in kuzeyinden kendiliklerinden geri dönmüşlerdir...

 

Şüphesiz geçmişle ilgili olarak asıl gurur duyulması gereken olaylar, yapıcı olanlar, insanlığa yararlı hizmetler olmalıdır. Bilimde, edebiyatta, sanatta gösterilen başarılar asıl övünç kaynakları olmalıdırlar ama, Hitler ve çevresindeki kriminal katil sürüsünün, ölüm kamplarında acımasız kitle kıyımları yapan SS’lerin başı Himmler’in ve Reinhard Heydrich bu ölçüde gurur duyduğu Töton Şovalyeleri’nin, sayıları kendilerinden az Asyalı süvariler tarafından parça parça edilmiş olmalarını okuyupta rahatlamamak olanaksızdır- zaten aksi taktirde, beyin ve fiziki güçleri yetse, Töton’lar diğerlerini yokedeceklerdi... Şüphesiz Töton Şovalyeleri’ne özenenler, kendilerini onların yerine koyanlar, SS’ler ve diğer Nazi güçleri, başlatmış oldukları II. Dünya Savaşı’nda da yine Asyalılar tarafından parça parça edilmişlerdir. Buna karşın, ABD servislerince korunup yeniden diriltilmişlerdir...

 

ABD yönetiminin ve servislerinin Nazi savaş suçlularını, binlerce masum insanın katili SS ve Gestapo şeflerini kullanmaları ile ilgili örnekler alabildiğine çoktur. Nazi Ölüm Kampları’nda Alman mali- sermayesi ile ortaklaşa köle işçi çalıştırmış olanlardan başka türlüsünü ummakta zaten boştur... Fazla derinlere inmeden sadece Encyclopaedia Britannica’yı açar ve ünlü Gestapo şeflerinden “Lyon Canvarı” Klaus Barbie ile ilgili metni bulursanız, özet olarak şunları okuyabilirsiniz... Amerikalı otoriteler tarafından 1947- 51 yıllarında karşı- istihbarat (counterintelligence) elemanı olarak kullanılmıştır. Ardından ailesi ile birlikte gizlice Bolivya’ya yollanmıştır (CIA görevlisi). Şüphesiz bu işler olurken ABD’nin müttefiki Fransa’nın polisi, Lyon’da 4000 kişinin katli ve daha başka cinayetler ve suçlar nedeniyle aynı kişiyi harıl harıl aramaktadır. Ve ileride ABD yönetimi Fransa’dan resmen “özür dileyip” defteri kapatacaktır... İleride CIA’nın kurucularından ve 1953- 61 yıllarında başkanı olacak olan OSS görevlisi Allen Dulles, sözkonusu katil ve benzerleri ile daha savaşın en kanlı günlerinde, 1943’de Bern’de temasa geçmiştir. Dulles’in ilişki kurdukları arasında Nazi askeri istihbaratının Doğu Cephesi komutanı, “Gurbette Doğu Ordusu” adlı örgütlenmenin şefi General Reinhard Gehlen’de vardır. Gehlen 1947’de CIA’nın kuruluşuna büyük emek verecektir ve 1956 yılından eski SS ve Gestapo görevlilerini, savaş suçlularını çevresinde toparlayarak Alman dış istihbarat örgütü BND’yi kuracak ve 1968 yılına dek yönetecektir- kısacası, Naziler halen iktidardadırlar... Örneğin, Almanya’da 9 Eylül 1952 günü patlayan skandalın özeti olarak şünlar anlatılabilir... Aralarında şiddetle aranan SS celladı Heinz Lamerding gibi ünlü katillerinde bulunduğu birsürü eski nazi subayı Amerikalılar tarafından -o güne göre yüksek olan- 500 ile 1000 Mark aylıklarla gizlice örgütlenmişlerdi. Bunlar, Nürnberg yakınlarındaki Grafen Wöhr ABD Askeri Üssü’nde Sterling Garwood adını kullanan ve ayrıca beş sahte adı daha olan bir amerikalı uzman tarafından özel kontra eğitiminden geçirilerek sabotajlar ve siyasi cinayetler için hazırlanmaktaydılar. Tüm bu işlerin masraflarını ise Coca Cola, Bosch, Salamander, Reemtsma, Mercedes’i de üreten Daimler Benz vs. gibi tekeller karşılamaktaydılar... Davayı ustaca kapatan başsavcı Hurbert Schrobber, Almanya’nın iç istihbarat örgütü olan Anayasa’yı Koruma Federal Dairesi’nin (Bundesamt für Verfassungsshutz, BfV) başına Ağustos 1955’de oturtularak ödüllendirilecek ve bu görevini 18 yıl sürdürecektir... Örnekler uzar gider.

 

Töton Şovalyeleri’nin Doğu’da kalan son parçaları Osmanlı Türkleri tarafından Yunanistan’dan, Pelopones (Mora) yarımadasından sökülüp atılmıştır. Mora’yı 1499- 1500 yıllarında fetheden Türkler, buradaki Töton Şovalyeleri’ni kovmuşlardır ve Mora’da (Pelopennesus) Osmanlı donanmasının en önemli üslerini kurmuşlardır. Burası, Osmanlı’nın bir yüzyılı çok aşan Doğu Akdeniz hakimiyetinin merkezi olmuştur... İşgalci Haçlı güçlerinin Ortadoğu’daki son kalıntıları ise, içlerinde Türklerin ağırlıklı ve yönetici konumda olduğu Memluklu (Kölemen) devleti tarafından yokedilmişlerdir. Mısır’da paralı asker iken 1250 yılında Eyyubi Devleti’ninin elinden iktidarı alarak kendi devletlerini kuran Memluklu (Kölemen) hükümdarlarından Baybars, Haçlı istilacıların bölgedeki son kalesi Antakya’yı 1268 yılında kanlı bir operasyonla fethetmiş ve bu saldırgan yağmacı gücün bölgede sonunu getirmiştir... Küçülmüş bir kurum olarak Töton Şovalyeleri halen yaşamaktadırlar ve merkezleri Avusturya’dadır. Bunlar, 1929 yılında doğrudan Vatikan’a, Papa’ya bağlanmışlardır.  

 

SS’lere özendirilerek ve SS’ler model alınarak örgütlemiş olanlar, Nazi yardakçısı Türkeş’in “tosuncukları”, aldatılmış olan tüm “tosuncuklar” bu gerçekleri bilmelidirler- şüphesiz sözüm ekonomik menfeat bağı ile bağlanmış kriminal unsurlara, mafya örgütlenmeleri içinde olanlara değildir ve zaten onların küçük yararları dışında herhangi ahlaki bir tavrı ve düşünceyi dikkate almayacakları baştan bellidir. Ve yine aynı kişiler bilmelidirlerki, İngiliz atı, Arap Atı, Kurt Köpeği vs. vardır ama, sonuçta tüm köpeklerin kurtan geldiği ve yine tüm atlarında akraba oldukları bellidir. İnsanlar’da ise bu tip ayırımlar yapmak bile olanaksızdır; tüm insan soyu arasındaki genetik farklılıklar aynı millet içinde şekillenen fiziki farklılıklardan bile azdır ve en çok binde sekiz civarındadır. Karışmamış bir millet yoktur ve kısacası insanlar arasında “ırk”, özellikle “üstün ırk” diye birşey yoktur.

 

Cengiz’in Moğolları veya aynı dönemin Türkleri, Moğol veya Türk oldukları için değil, yaşamakta oldukları toplumsal gelişme basamağı nedeniyle bu ölçüde cesur savaşcılar ve birbirlerine eşit düzeyde bağlı kişiler idiler. Toplumsal gelişmenin aynı basamağında olan diğer halklarda aynen onlar gibiydiler ve sonuçta, günümüzde tüm gelişmiş kapitalist ülkelerin insanları -en genel anlamıyla- temel davranışları açısından nasıl birbirlerine benziyorlarsa, onlarda aynışekilde birbirlerine benziyorlardı. Yalnız şüphesiz günümüzün ahmak ırkçılarına, faşistlerine hiç benzemiyorlardı ve bu tiplerle karşılaşacak olsalar, kesinlikle kafalarını kopartırlardı...

 

İnsanlara değer kazandıran olgu hangi aileden veya milletten geldikleri değil, yapıcılıkları, üreticilikleri, diğer insanlara, topluma sağlayabildikleri yararlardır. Ve yine şüphesiz tüm toplumsal haksızlıklara doğru biçimde karşı çıkabilmek, bu yapıcılığın ayrılmaz parçasıdır...– Yusuf Küpeli, Ağustos 2004

 

(4) Nazi Almanyası’nı yaratan bazı gelişmeler -uzaktan- Türkiye’de olanları da çağrıştırmaktadır. Ve sonuçta, yaşanmış olanlardan ders alınamadığı, geçmiş üzerine yalanlar söylendiği sürece dünyamızı çok daha tehlikeli toplumsal serüvenler beklemektedir... Türkiye’de yaşanmış olan son 12 Eylül darbesi öncesi estirilen terör, “Bozkurtlar” denen örgütlenmenin ve infilitre edilmiş ekstrem “sol” gurupçukların kitlelerden kopuk şiddet eylemleri -Nazi mirası üzerinde yükselen CIA bağlantılı- mükemmel bir manüpülasyonun ürünleri olmuştur. En genel çerçevede güdülen veya -çok daha çekingen bir ifade ile- en azından durdurulabilecekken körüklenerek serbest bırakılan -SA ve SS karikatürü- faşist örgütlenmelerin terör olayları toplumda derin bir umutsuzluk duygusu yaratmıştır. Yaratılan umutsuzluk ile bir yandan geniş halk yığınları gelmekte olan darbeye psikolojik olarak hazırlarken, diğer yandan 12 Eylül 1980 darbesini yöneten çok sınırlı sayıda kişi, NATO’cu elit, ordunun diğer kademelerini aldatarak peşinden sürükleyebilecek demagojik propoganda malzemesine sahip olmuştur... “Sağ ve ‘sol’  terör söndürülmesi olanaksız bir yangını başlatmaktadır” yalanı, NATO’cu elitin orduyu arkalarında birleştirebilmesine yardımcı olmuştur... Hitler’de özellikle SA “Hücum Birlikleri” ile sokakta estirmeye başladığı terörün ardından, “Bolşevik devrimi oluyor” gürültüsü ile büyük sermaye çevrelerinin tam desteğini alaral 1933 başında Başbakanlık koltuğuna oturabilmişti...

 

Şüphesiz -zaten denetimleri altında olan- “terörü” durdurabilmeleri için darbeye gereksinim yoktu ama, içine sürüklenilmiş olan ekonomik krizi büyük sermaye çevrelerinin hesabına çözebilmek, işçilerin ve diğer tüm çalışanların sendikal ve politik mücadelelerini durdurabilmek ve İran devrimi ile başlayan süreçte gerilmekte olan Ortadoğu’da ve detand sürecine sonveren uluslararası ilişkilerde ABD’nin yararlarını kollayabilmek için darbeye gerek vardı... Demirel zaten 24 Ocak kararları ile ekonomiye büyük sermaye çevreleri hesabına müdahale etmişti ama, politik arenada da insanları sindirebilmek için bıçağı eline almaktan çekiniyordu; oy mekanizmalarına bağlı bir politikacı olarak geleceğini hesaplıyordu... Darbeci elit ve Pentagon’dan yakınları, bıçağı kullandıktan sonra ürünü tekrar Demirel’e ve diğer sivil politikacılara sunarak okka altına gitmeyecek kadar deneyimli ve uyanıktılar. Çünkü böyle durumlarda yarın bir de kendilerinden “hesap sorulmaya” kalkılabilirdi. O nedenle tüm “sorumluluğu” sivillere yükleyerek politik partilerin hepsine birden vurdular ve yöneticilerini relatif uzun süreler için, yerlerine rakipleri palazlanıncaya dek politikadan uzaklaştırdılar... Hitler bu durumla kıyaslanamayacak ölçüde daha ağır bir operasyon yapmıştır şüphesiz ama, içinde olduğu koşullarda daha zordu; karşısında 12 milyon oy almış güçlü ve örgütlü bir işçi hareketi vardı. O’da iktidar koltuğuna oturduktan hemen sonra tüm politik partileri yasaklayacaktı...

 

İçinde farklı politik görüşlere sahip kişiler ve azımsanamayacak sayıda anti- emperyalist düşüncelere sahip eleman olduğu bilinen ordu, “sağ” ve “sol” terör bahanesi ile rahatca -darbeci elitin denetiminde- birleştirilebilmiş ve sözde “tarafsızlık” hilesi ile tüm politik partiler kapatılarak -silahlı kuvetler içindeki-sağdan veya soldan gelecek tüm tepkiler kontrol altına alınmıştır... Özünde ve gerçekte ise darbecilerin söylemlerinde yeralan “tarafsızlık”, “demokrasiyi sağlam temellerine yeniden oturtma” ve “Atatürkçü düşünceleri canlandırma” işi hiçbirzaman yaşama geçmemiş, sadece faşist demagojinin, yalanın tipik örnekleri olarak lafta kalmıştır. Söylenenlerin tam tersine, kitlelerin tüm demokratik ve ekonomik hakları büyük sermaye çevrelerinin ve NATO’cu güçlerin bölgedeki hesapları yararına yokedilmiştir. Terör ile uzaktan yakından bağı olmayan işçi sendikaları ve yığınsal desteği olan sol eğilimli partiler ve aydınlar tasviye edilmişlerdir. “Atatürkçü” geçinen darbecilerin Atatürk’ün kurduğu CHP’yi kapatırken, zaten hesaba katılacak bir kitle desteği olmayan ve darbe için katalizatör rolü oynayan faşist MHP’yi kapatmaları, kitleleri ve ordunun demokratik düşünceli elemanlarını aldatmaya yönelik bir hile olarak kalmıştır. Ve zaten eski Nazi yardakçısı ve MHP başı faşist Türkeş, duruşmaları sırasında, “Bizler içerideyiz ama, düşüncelerimiz iktidarda!,” diğerek gerçeği veciz biçimde ifade etmiştir.

 

Darbenin sağcı veya faşist örgütlenmelere de vuruyor gözükmesi -darbe ile birlikte popülariteleri artan islamcıların ünlü deyimleri ile- tam bir takiye, hile, sahtekarlık olmuştur. Aslıda sağcılara, faşist güçlere vurulmamış, tam tersine demokrasilerin temel prensibi olan ve 27 Mayıs Anayası’nda büyük ölçüde ifadesini bulan yasama, yürütme ve yargı erklerinin bağımsızlıkları veya kuvvetler ayrılığı prensibi çöpe atılmıştır. Yerine getirilen 1982 anayasası ile faşist rejimlerde görülebilecek korporatif  bir temel hukuki yapı oluşturulmuştur. Anayasa ve diğer yasalarla büyük sermaye çevrelerinin ve sağcı faşist güçlerin egemenlikleri hukuki olarak teminat altına alınırken, CIA’nin sosyalist ve ulusal güçleri yoketmek için kotarmış olduğu dinsel ağırlıklı faşist “Yeşil Kuşak” politikası General Evren önderliğinde pratikte yaşama geçirilmiştir. MHP ile bağlantılı Fethullah Gülen adlı küçük vaiz hukuken arandığı bu yıllarda özgürce eylemlerini yürüterek Nurcu hareketi parçalayabilmiştir. Aynı kişi sözkonusu anayasaya evet oyu verilmesi için rahatça çalışmıştır ve sermayesi on milyarlarca Dolar ile ifade edilen büyük bir ekonomik ve politik örgütlenme ağının önde gözüken “lideri” konumuna yükseltilmiştir.

 

Eski aşırı sağcı ve faşist örgütlenmelerden gelip günümüzde “İslamcı” rolünde iktidar koltuğuna oturmuş olanlar ve “özgürlük” adına türban veya kara çarşaf özgürlüğünü, ya da sözün gerçek anlamı ile kadınların ve sonuçta tüm toplumun esaretini savunanlar gökten zembille inmemişlerdir. Daha önce de politikacılar sürekli din ticareti yapmışlardır ama, bu “nihai çözüme” ulaşma peşindeki Pentagon İslamcıları asıl olarak 12 Eylül darbesinin karanlık yıkıcı ürünleri olarak öne çıkmışlardır... İslamcı maskesi takmış tüm bu faşist güçler 12 Eylül politikalarının ürünü olarak palazlanmışlardır. Ayrıca göstermelik olarak “cezalandırılan” MHP’de, aynı darbenin yaratmış olduğu baskıcı ve rüşvetci toplumsal iklim içinde yeniden ve eskisinden çok daha güçlü olarak büyüyebilmiştir. Tüm söylemlerine karşın devrim ve sosyalizm karşıtı bir şiddet hareketi olarak başlayan, ulusal bir programdan tamamen yoksun olarak bazı bölgesel güçlerin şantaj politikalarına göre yönlenen, sonuçta Kürt ve Türk halklarının demokratik haklarına zarar vererek gelişen bir örgütlenmenin derinleştirdiği toplumsal bataklık, MHP’nin yığınsallaşmasını sağlamıştır. Aynı eylemin varlığı biryandan bölgedeki demografik yapıyı bozmaya yönelik göçü ve göçettirmeyi kolaylaştırırken, diğer yandan uyuşturucu ve silah ticareti ağırlıklı mafya örgütlenmelerinin devletin güvenlik birimleri ile de bağlı olarak toplumun tüm hücrelerine yayılmasına hizmet etmiştir... Fiili ve hukuki baskılarla, eğitim politikaları ile ve güçlü propoganda aygıtlarıyla toplumun demokrasi kaynakları kurutulurken, gericiliğin, satılmışlığın, kriminalitenin, kara ekonominin, mafyanın kökleri CIA ve yerli servisler tarafından beslenmiştir...

 

Devletin güvenlik servislerine bağlı faşist unsurlarla yepyeni bir mafya örgütlenmesi ve ölüm mangaları yaratılmıştır. Kara ekonominin boyutları yasal olanı aşmıştır ve bu durumun yarattığı derin ahlaki çöküntü -kısır bir döngü gibi- faşist güçlerin değirmenlerine sürekli su akıtmıştır... Sonunda lağamın patlayarak taşmaya başlamıştır... Toplumsal pislik en yüksek yargı organlarının, güvenlik servislerinin, üst düzeyde politikacıların adlarınıda beraberinde sürükleyerek gazete sayfalarına, televizyon ekranlarına dökülmeye başlamıştır... Sonuçta, en az 25 yıldır uygulanmakta olan tüm politik konspirasyonlar Hitler’in taktiklerinin Türkiye koşullarında CIA patentli birer değişik kopyaları olurlarken, yine kapalı rejimlerde ve Hitler rejiminde de olan toplumsal çürümüşlük yaşamın ayrılmaz parçası haline gelmiştir...

 

Cuntacı elitin tüm politik partiler kapatarak biryandan orduda gelişebilecek muhalefeti nötralize ederken, diğer yandan kurulacak yeni partilerle eskiler arasına çelişki veya rekabet sokup aradan sıyrılmış olması, politik arenada toplumun gerçek sorunlarından kopuk bir rekabeti körüklemiştir. Toplumun asıl sorunlarına eğilme ve -sınırlı dahi olsa- sorumluların üzerine gitme çabalarının yerini, durumdan yararlanara kısa vadede kariyer ve kazanç sağlama hırsı almıştır. Bu toplumsal suç işleme, suça ortak olma anlayışı kademe kademe yayılmıştır... Darbe’nin ürünlerinden ve asıl olarak Washington’a bağlı politikacı T. Özal’ın ağzında “benim memurum işini bilir” deyişi ile sşzkonusu gerçek en mükemmel biçimde itiraf edilmiştir. Tüm suçluların ve dolayısıyla canavarın başı konumundaki darbeci elitin asıl koruyucu kalkanları, devlet bürokrasisini ve toplumun geniş kesimlerini bulaşıcı bir hastalık gibi saran bu suç işleme ahlakı olmuştur. Herkesin derece derece suça bulaştığı bir ortamda, en büyük suçlular elbette en “onurlu” ve “değerli” kişiler olarak, hatta bazı devlet torpilli naylon mafya babaları gibi “kahraman” olarak görüleceklerdir... Darbenin en önde gözüken kişisi general Evren’de halen popülaritesini koruyan bir “kahraman” rolünde sık sık her konuda görüşlerini bildirmektedir. Hatta Türk askerlerinin kafalarına çuval geşirilmesinin ardından, “Büyük devletler özür dilemez!”, diyerek Pentagon’daki patronlarını veciz ifadelerle savunmuştur. Çünkü, Irak’taki işgalci ABD askerlerinden çok önce,  yalanların ipliğinden örülme çuvalları Türk subaylarının ve astsubaylarının kafalarına kendisi geçirmiştir ve gerçekleri o an için görmelerini engellemiştir. Ve hesap sorulmadığı için olmalı, halen bir “kahraman” olarak rahatca konuşmaktadır.

 

Şüphesiz dünyanın hiçbir ülkesinde, ister kapitalist olsun ister sosyalist, mevcut yasalar çerçevesinde ülkenin güvenliğinden sorumlu olması gereken silahlı kuvvetler bir tartışma kulübü değillerdir; değişik politik fikirlerin ve ideolojilerin (düşünce sistemlerinin) boyölçüştükleri alanlar değillerdir ama, bu askerler “ideolojisidir”, “politik görüşleri yoktur” ve sonuçta “beyinsizdirler” anlamına asla gelmemelidir ve gelmezde... “Savaş, -belli toplumsal sınıfların yararları çerçevesinde- politikanın zorla sürdürülmesi” olduğuna göre, askerler politikanın tam merkezindedirler ve şüphesiz -politikanın dışında tutulmaları ile ilgili tüm gevezeliklere karşın- hepsinin politik görüşleri ve bir düşünce sistemleri (ideolojileri) olacaktır. Sınıflı toplumlarda sorun, bunun nasıl olacağında, askerlerin nasıl doktrine edilerek birleştirilebileceklerinde, düşünsel/ ideolojik birliğin, bu anlamda çelikten bir disiplinin nasıl sağlanacağında düğümlenmektedir- zaten sınıfsız bir toplumda yaşıyor olsak, günümüzdeki anlamları ile ordularada gerek kalmayacaktır. Askerleri birleştirecek ideoloji üst sınıflarımı, çalışanları ezen ve onların ürettikleri artıdeğer ile zenginleşen sınıflarımı, yoksa üreten geniş halk yığınlarınımı savunan bir ideoloji olacaktır? ABD’ninki gibi paralı profösyonel orduları, istilacı orduları birleştiren ideolojiler, elbette açıkça gözüktükleri gibi, üst sınıfları savunan ve içinde derin ırkçı düşünceler taşıyan faşizmden ödünç alınma yamama düşünce sistemleridir...

 

Kurulması gereken ideolojik birliğin yanında silahlı kuvvetlerde asıl olan emir- komuta zinciri içinde şekillenmiş çelikten bir disiplindir. Bu disiplin tüm ordularda olduğu gibi sadece -sivile göre- ağırlaştırılmış yasal cezalarla, sertlikle sağlanamaz ve sorun yeniden disiplinin çekirdeğini oluşturan asıl yapıştırıcıda, düşünsel/ ideolojik birlik sorununda düğümlenmektedir. Yasal fiili disiplin ne ölçüde güçlü olursa olsun, inançlarını yitiren orduların bölünecekleri ve birbirlerine girecekleri açıktır ama, bu daha çok haksızlıkları savunan ideolojilerle, üst sınıfların ideolojileri ile doktrine edilmiş güçlere özgü bir gerçektir... Ayrıca, birbirleri ile kopmaz bir bütün oluşturan bilim ve sanatla ilgili tüm disiplinlerde olduğu gibi analitik düşünmesini öğrenmek, sadece politik perspektif kazanma amacıyla değil, savaş arenasında -emir komuta zinciri koptuğu zaman- doğru davranabilmek içinde askerlere gereklidir... Kısacası, silahlı güçler için gerekli ideolojik ve fiili tüm askeri disipline karşın, birey olarak askerler düşünen, değişik ölçülerde analiz yapabilen canlı varlıklardır ve Türk ordusunun bireyleri de bu gerçeğin dışında değillerdir. Zaman zaman göreceli bir sosyal denge sürecinden geçen sınıflı toplumlardaki ulusal ve uluslararası planda seyreden sınıf kavgaları öyle dönüm noktalarına, patlama anlarına gelirlerki, herkese olduğu gibi askerlerede seçim yapma zorunluluğunu dayatırlar. Artık böyle anlarda “Emir komuta zincirine uyuyorum, üslerim ne emretti ise onları yaptım!”, demek kişileri sorumluluktan ve çalışan üretici halk yığınlarına ihanetten kurtaramaz.

 

Örneğin, Mustafa Kemal daha Atatürk olmadan önce İşgalci güçlerin kuklası konumuna sürüklenmiş İstanbul’daki Osmanlı Sarayı’nın ünüformalarından soyunmasa ve emir komuta zincirine tam bir itaat götererek “Sultanı”nın, “Halifesi”nin emirlerine uysa, halkın sevdiği bir kahraman olamaz, lanetlenen hain Anzavur’un konumuna sürüklenirdi. Diğerleri de öyle davransalar, günümüzde belki Türkiye Cumhuriyeti olamazdı... Hitler’e uyanların hepsi, işkenceci katil SS görevlileri ve yöneticileri Nurnberg’de, “biz sadece emirlere uyduk” deselerde, kişisel sorumluluklarından hem hukuki olarak ve hem de asıl insanların vicdanlarında kurtulamadılar. Abu- Garip toplama kampında fotoğraflarla kanıtlı korkunç işkenceleri yapanlarda -doğru ifadeleriyle- emirlere uyduklarını söylüyorlar ama, 72 yaşındaki savunma bakanı Rumsfeld tanık olarak bile mahkemeye çağrılmıyor. Görevliler göstermelikte olsa ceza almaktan kurtulamıyorlar. Yapılmakta olan duruşmaların tüm düzmeceliğine karşın insan olarak kişisel sorumlulukları var. Irak halkını felakete sürüklemekten çekinmeyen üstlerinin ve politik yönetimin, Abu- Garip görevlilerine veya diğerlerine, kullandığı insanlara da ihanet etmemesi, sırası gelince kendi yararları için onları da ateşe atmaması için hiçbir neden yok... Halkın düşmanları emirlerindeki kişilerin de dostu olamazlar ve o nedenler askeri disiplin ve emir komuta zinciri herzaman herşey demek değildir; sırası gelince reddedilemez “mutlak ilahi” bir olgu değildir. Askerler robot değil, sonuçta beyinleri ve duyguları ile davranan gerçek insanlardır.

 

Tüm sınıflı toplumlarda olduğu gibi toplumsal ayrışmaların, sınıf kavgalarının keskinleştiği durumlarda, mali- sermaye çevrelerinin, uluslarüstü tekellerin politikalarını yürüten faşistler, ölüm mangaları çinayetler işler, üretici halktan insanları, ülkenin aydınlarını, gençliğini öldürürlerken, -elinde silah tutan- insanlar, askerler, toplumun tüm fertlerinden çok daha ağırlıklı bir biçimde kendilerini yol ayırımında hissetmektedirler. Bunların ruhsal ve entellektüel anlamda en gelişmiş olanları, kendilerini çalışan ve üreten insanlara yakın hissetmekte, mazlumdan yana saf tutmaya çalışmaktadırlar. Diğerleri, üst sınıflara özgü faşist ideolojilerin etkisinde kalmış olan en kariyeristleri ve kişisel iktidar peşinde koşanları, -bu kirli yanlarını değişik hamasi söylemlerle kamufle ederek- zalimin safında yerlerini almaktadırlar. Sonuçta, halktan yana davranmaya çalışanlarla toplumsal yozlaşmadan nasibini almış olanları arasında ister istemez bir ayrışma yaşanmaktadır...

 

İsteyen istediği kadar görmezlikten gelmeye çalışsın, 12 Eylül öncesinde ülkede politik cinayetler işlenirken, silahlı güçlerde bir ayrışma şekillenmeye başlamıştı ve General Evren’i ön plana çıkartan Pentagon ekibi, halktan yana subayları mükemmel entrikalarla aldatıp denetimi altına almasını becerdi... Evren ekibinin bu entrikasına en büyük hizmeti, malzemeyi, yığınlardan kopuk bireysel terörü öne çıkartan ekstrem “sol” guruplar ve MHP’nin faşist çeteleri sağladılar... Daha darbelerde olduğu gibi, “Anayasa’yı yürürlükten kaldırmaya yönelik girişimleri” kapsamı içine alan Türk Ceza Yasası’nın 146/ 1 maddesinden birtakım insanların yargılanmış olmaları da aynı entrikanın bir uzantısı idi. Halkın ekonomik ve demokratik taleolerini yokedebilmek için başta Anayasa olmak üzere tüm yasaları ayaklar altına almış olan darbenin “haklılığını” kanıtlama oyunuydu sadece bu yargılamalar. Ve sırf bu oyun uğruna insanlar asıldılar...

 

Aslında aynı maddeden yargılananların hiçbiri Anayasa’yı ihlaledecek güce sahip değillerdi ama, Anayasayı yok sayarak, tamamen çiğneyerek darbeyi gerçekleştirmiş olanlar kendi suçlarını örtbas edebilmek, sahte suçlular, günah keçileri bularak “haklılıklarını” öncelikle kendi astlarına, kullandıkları kişilere kanıtlayabilmek için bu oyunu oynamak zorundaydılar. Şimdi aynı oyunu çok daha üst planda, uluslararası arenada, Guantanamo Toplama Kampı’nda ABD yönetimi oynamaya çalışmaktadır. Öncelikle işgallerde kullanılan ABD askerlerini aldatmaya ve vicdandalını tatmine yönelik bir tiyatro Guantanamo duruşmalarında sergilenmektedir... Nurnber duruşmaları’da özünde asıl suçluların üzerlerine varmamış ve savaşın kurbanlarını birazcık rahatlatarak olayı kapatmaya yönelmişti ama, Nurnberg mahkemesini Hitler’in kurmuş olması kadar derin bir sahtekarlık ve büyük bir aldatmaca olmaktadır... Ve şüphesiz toplumun tüm kurumları gibi silahlı kuvvetlerde politik entrikaların hedefleri dışında değillerdir; aksini iddiaya kalkışanlar ya tam anlamıyla ahmaktırlar, ya da silahlı gücü sorgusuz denetim altında tutmaya çalışan üst sınıflardan entrikacıların kurnaz savunucularıdırlar, sözcüleridirler.

 

Yukarıda alabildiğine kalın çizgileri ile özetlenmeye çalışılmış olan Türkiye düzlemindeki kötü karanlık amaçlı politik tuzakların daha geniş çaplısı ve karmaşığı, “teröre karşı” savaş bahanesi ile ABD yönetimi tarafından halen dünya düzeyinde sürdürülmektedir. Sınırlı sayıdaki enerji ağırlıklı uluslarüstü tekelin önlerini açma çabasındaki politikacılar, servisler, vaktiyle milyarlarca Dolar yatırarak örgütlemiş oldukları“El- Kaide” efsanesini öne çıkartarak ve yine son tahlilde kendi ürünleri terörü bahane ederek dünyanın enerji zengini bölgelerine saldırmaktadırlar. Asıl gövdelerinin olduğu coğrafyalarda, ABD ve Batı Avrupa’da iktidarlarını -Hitler gibi- rakipsiz kılmaya çalışırlarken, diğer yandan da dünyaya egemen olabilmek için tüm olanaklarını seferber etmektedirler. Özellikle Ortadoğu’da kan gövdeyi götürürken hızla daha büyük savaşlara hazırlanmaktadırlar... Kısacası, Hitler’in deneyiminden, provokasyonlarından aldıkları derslerle postmodern bir faşizmi adım adım tırmandırtmaktadırlar... Şüphesiz tüm karanlık planların bir limiti vardır ve yine unutmamak gerekirki, vermiş olduğu olağanüstü zararlara karşın Hitler yönetimi yokolmaktan kurtulamamıştır.- Yusuf Küpeli, Ağustos 2004

 

(5) Derin şüphecilik içindeki Stalin tarafından Troçkist oldukları düşüncesiyle 30 bin subayın 1937’de öldürülmüş olmaları, Kızıl Ordu için çok büyük bir kayıp olmuştur. Katledilenlerin arasında içsavaş yıllarında komuta ettiği önemli Kızılordu birliklerine büyük zaferler kazandırmış ve Kronstat ayaklanmasını bastırarak devrimi kurtarmış olan Kızılordu’nun komutanı Mareşal Mikhail Tukhachevsky ve daha başka maraşal, general ve amiraller de yeralmışlardır.

 

Konumu nedeniyle zaten alabildiğine şüpheci olan Stalin’e bu subayların “darbe hazırlamakta olduklarına” dair düzmece bilgileri ulaştıran servis elemanlarının heryerde bulunan kolay başarı peşindeki işgüzar kariyeristler veya kötü niyetli politik provokatörler oldukları düşünülebilirse de, bazı kaynaklar, bu kışkırtıcı manupule edilmiş bilgilerin gerisinde SS’in kendi özel istihbarat servisi olarak kurulmuş olan Güvenlik Servisi (Sicherheitsdienst veya kısaca SD) örgütlenmesinin başı konumundaki Reinhard Heydrich’in (1904- 42) olduğunu belirtmektedirler. Kara Gömlekliler, SS (Schutzstaffeln veya Koruma Birlikleri) içinde Himler’den sonra ikinci kişi olmakla birlikte bu kişi, pratikte asıl işleri götüren sonderece tehlikeli ve soğukkanlı bir katildi...

 

“Kızılordu’nun darbeye hazırlandığı” yönündeki manupule edilmiş bilgileri Reinhard Heydrich’in ürettiği ve bir şekilde bunları Stalin’in adamlarına ulaştırdığı yazılıyor olsa da, ben bunun gerçekliği konusunda karar verebilecek bilgilere sahip değilim. Konu, ulaşamadığım kaynaklarda açığa çıkartılmış olabileceği gibi, ileride açığa çıkartılacakta olabilir... Şüphesiz bu iş gerçek bile olsa, Stalin’in ve yakın çevresinin katliamdaki sorumlulukları azalmaz. Ve zaten gelen -doğru veya yanlış- bilgiler Stalin ve çevresinin korkuları ve ileriye yönelik “dikensiz gül bahçesi” yaratma arzuları ile çakışmasa idi, biraz daha düşünürler ve bu katliamı gerçekleştirmezlerdi.- Yusuf Küpeli, Ağustos 2004

 

(6) Sovyetler Birliği’ne yönelik büyük saldırıya, Nazi operasyonuna adını veren Frederik Barbarossa, kendisini aynızamanda “Kutsal Roma İmparatoru” ilanetmiş olan Alman İmparatoru idi. Papa VIII. Gregory’nin çağrısı ile başlayan III. Haçlı Seferi’nin örgütleyicileri arasında olan bu kişi, hedefine varamadan toroslarda ancak beline ulaşan bir suda, Silifke Irmağı'nda boğulup ölmüştür. Bu kızıl saçlı “çam yarması”nın asıl ölüm nedeni bilinmemekle birlikte, kalp krizi geçirmiş olduğu sanılmaktadır. Ölümü ile birlikte ordusu dağılmıştır... Hitler’de eski Roma İmparatorluğu’nu dirilteceğini, “ari ve yönetici üstün ırk” ile birlikte 1000 yıllık bir dünya imparatorluğu kuracağını düşlemekteydi ve O’da bir Haçlı Seferi başlatmıştı ama, sadece 12 yıl iktidarda kalabildi. Hitler’de döktüğü kanların içinde boğuldu; sığınağında beynine bir kurşun sıkarak öldü.

 

“Barbarossa Operasyonu”, Sovyetler Birliği’ne saldırı için seçilen 22 Haziran günü sonderece ilginçtir... Çünkü, 1812 yılında aynı gün Napolyon’un büyük ordusu Çarlık Rusyası’na saldırmıştır... Hitler, Napolyon’un bitiremediği işi tamamlamayı düşlemiş olabilir ama, Moskova’yı da zaptedecek olan Napolyon güçlerinin biraz daha gerideki Borodino’da Tatar asıllı inançlı General Kutuzov’un önünde tattıkları yenilgiyi ve bunun Napolyon’un sonunun başlangıcı olduğunu anlaşılan düşünememiştir. Ve yine şüphesiz Napolyon hernekedar Rusya’ya ölüm ve yıkım getirmiş olsada, Avrupa’da ki çok daha ileri bir sosyal düzeni temsilediyordu ve Napolyon ile birlikte Batı’nın ilerici aydınlanmacı düşünceleri Rusya’ya tüm güçleriyle girecekler, ülkenin ileriye doğru değişiminde çok önemli roller oynayacaklardı. Buna karşın Hitler o güne dek yeryüzünün tanımış olduğu en vahşi gericiliği, sadece ölümü ve yıkımı simgeliyordu ve Rusya’ya ve dünyaya bunlardan başka birşeyde getirmeyecekti... Savaş boyunca Kutuzov’un portresi Stalin’in çalışma masasının arkasında asılı duracaktı.- Yusuf Küpeli, Ağustos 2004

 

 önceki bölüm için tıkla                                             sonraki bölüm için tıkla

 

a. Avrupalılar, Polonyalılar ve Türkiyeliler üzerine kısa notlar

 

b. Hitler’i iktidara taşıyan Alman ve ABD tekelleri, pusuda bekleyen İngiltere ve Fransa, Sovyetler Birliği ve Nazi Almanyası, Polonya’ya saldırı ve II. Dünya Savaşı

 

c. Nazi işgali altındaki Polonya, toplama ve ölüm kampları, Alman tekelleri ile birleşmiş ABD tekelleri, “Üç Maymunları” oynayan ABD yönetimi

 

d. Varşova Ayaklanması, Büyük Biritanya ve Sovyetler Birliği

 

e. Kısa bir gerçek öykü; Polonya, Papa, Reagan, Roberto Calvi ve tarih halen yazılmaktadır

 

f. Notlar

 

g. Kaynaklar

 

Başa dönmek için tıkla: Nazi Almanyası ve Polonya, Büyük Biritanya, ABD, Sovyetler Birliği, Varşova ayaklanması ve yalanlar  üzerine kısa notlar

http://www.sinbad.nu/