not: Birçok yerde doğru yazılmış olmakla birlikte, aşağıdaki metnin biryerinde, Bartolomeu Dias adı yerine dalgınlıkla Vasco da Gama adı yazılmıştır. Yine kendi kendime tesadüfen farkettiğim bu hatayı düzeltir, özür dilerim. Yusuf Küpeli, 2014.01.05

 

not: 13 Kasım 2012 günü saat 12:00'den sonra aşağıdaki göreceli uzun metne bazı yeni bilgiler eklendi ve görülebilen imla hataları düzeltildi. Metnin uzunluğu, 12 punto ile 73 A-4 sayfasına ulaştı. İyi okumalar dileğiyle- Y. Küpeli

 

- Yusuf Küpeli, Barbaros kardeşlerin, Oruç Reis’in ve Hızır Reis’in (Barbaros Hayrettin) olağanüstü başarıları üzerine notlar

 

1) Oruç ve Hızır Reisler (Barbaros Hayrettin) ile ilgili anlatı hakkında bilgi

 

2) Oruç ve Hızır Reisler’in yetiştikleri çevre, babaları Yakub, kardeşlerden İshak’ın ölümü ve Oruç’un forsa oluşu hakkında bilgiler

 

3) Oruç ve Hızır Reisler’in Kuzey Afrika serüvenlerinin başlayışı, Tunus’a yerleşmeleri, Batı Akdeniz’de Hiristiyanlar’a ait gemileri vurmaya başlamaları, ve Batılı devletlerin hedefi haline gelmeleri üzerine bilgiler

 

4) Güçlenip zengileşen Barbaros kardeşlerin tamamen kendilerine ait bir üs olan Cerbe (Djerva, Jerbah) adasına yerleşmeleri, Cezayir kıyılarında üsler elde etme çabaları, İspanyollar ile ilk savaşları, Oruç Reis’in sol kolunu yitirişi, ve Cenevizli Amiral Andrea Doria ile Hızır Reis’in (Barbaros Hayrettin) ilk karşılaşmaları  üzerine bilgiler

 

5) Barbaros kardeşlerin Cezayir kıyılarındaki Cicelli’ye (Jijel, Djidjelli) yerleşmeleri, Şerşel’in (Cherchell, Sharshal) alınışı, Oruç Reis’in Cezayir kentini elegeçirişi, Cezayir Sultanı olarak adına para bastırışı, ve Kuzey Afrika’da Türk devletinin kuruluşu hakkında bilgiler

 

6) İspanyollar’ın Cezayir’e başarısız saldırıları, bastırılan isyan, Ténès’in (Tenez) ve Telemsen’in (Telemcen, Tilimsen) alınışları, İspanyollar’ın Türkler’i Kuzey Afrika’dan atma seferi, ve Oruç Reis’in öldürülüşü üzerine bilgiler

 

7) Hızır Reis’in liderliği, Barbaros ve Hayrettin adlarının nedenleri ve anlamları, Osmanlı’nın Cezayir devletini tanıyışı, ve Hızır Reis’in Cezayir Beylerbeyi oluşu üzerine bilgiler

 

8) İspanya’nın önderliğine birleşik Haçlı donanmasının Cezayir’e saldırısı, doğanın da yardımı ile Haçlı güçlerinin ağır bir yenilgiye uğratılması, Cezayir devletinin güvenliğinin ve Barbaros Hayrettin’in Cezayir Hükümdarlığı’nın garanti altına alınması üzerine bilgiler

 

9) Başta İspanya olmak üzere Hiristiyan devletlerin Batı Akdeniz ticaretlerini tehdit etmeyi sürdüren Barbaros Hayrettin’in, Aydın ve Salih Reisler’in eylemleri, Cezayir esir pazarı, ve Aydın Reis’in olağanüstü başarısı üzerine bilgiler

 

10) Barbaros Hayrettin’in Cezayir aşiretlerini birleştirmesi, iktidarını Cezayir’in iç bölgelerine yayması, ülkeye merkezi yönetimi yerleştirmesi, Cezayir kenti önündeki İspanyol kalesini zaptetmesi, Cezayir’in Osmanlı açısından artan önemi ve giderek büyüyen deniz gücü hakkında bilgiler

 

11) İspanyollar’ın başarısız Şerşel (Cherchell) baskını, Andrea Doria’nın İyonya Denizi’nde gerçekleştirdiği operasyonlar, Barbaros Hayrettin’in Osmanlı Donanması’nın Kaptan-ı Deryalığı’na getirilişi, usta bir gemi mühendisi olan Barbaros’un Osmanlı tersanelerini düzene sokması üzerine bilgiler

 

12) Barbaros’un Osmanlı donanmasını baştan yaratması, Avrupalılar’a ve Türkler’e denizciliği öğreten Arablar, Osmanlı donanması ile İtalya kıyılarını vuran Barbaros, Fondi Kontesi Julia Gonzaga, ve Barbaros’un Tunus’u alması üzerine bilgiler

 

13) Mulay Hasan’ın İmparator V. Charles’i Tunus’u işgale daveti, İran seferine çıkmış olan Kanuni Süleymen’ın Cezayir ve Tunus’tan asker çekmesi, V. Charles’in Tunus’u işgali, İspanyollar’ın katliamı ve Barbaros’un buna yanıtı üzerine bilgiler

 

14) Barbaros Hayrettin’in yeniden Osmanlı donanmasının başına geçişi, Osmanlı sarayında kadın entrikaları, Venedik Cumhuriyeti’nin ve Andrea Doria’nın denizde Osmanlı’ya saldırıları, Barbaros’un Güney İtalya kıyılarını yağmalayarak bu saldırılara verdiği ağır yanıt hakkında bilgiler

 

15) Ege ve İyonya Denizi adalarını Venedik’ten alan, ve İ. Ö. 31’de büyük Actium savaşının yaşanmış olduğu mevkide, Preveze’de (Préveza) Andrea Doria komutasındaki muazzam Haçlı donanmasını yenilgiye uğratan Barbaros Hayrettin komutasındaki Osmanlı donanmasının zaferi hakkında bilgiler

 

16) Barbaros’un son yılları, Castelnuovo’yu fethi, İmparator V. Charles önderliğinde kurulan ve Preveze önlerindeki Haçlı donanmasını gölgede bırakacak güçte olan muazzam Haçlı donanmasının Cezayir Körfezi’de uğradığı ikinci müthiş hezimet, Fransa Kralı I. Francis’in Osmanlı’dan yardım talebi üzerine Barbaros’un Osmanlı donanması ile İtalya ve İspanya kıyılarını vurması, ve I. Francis’in Osmanlı’ya büyük ihaneti üzerine bilgiler

 

17) Fransa kıyılarından İstanbul’a dönen Barbaros Hayrettin’in ölümü, arkasından söylenenler, daha sonra yaşanan bazı önemli olaylar, Turgut Reis’in Libya’yı fethi ve Tunus’un Cerbe (Djerva, Jerbah) adası yakınlarında İspanya’ya karşı kazandığı büyük zafer üzerine bilgiler

 

not:  Aşağıdaki metin, 12 punto ile 73 A-4 sayfası tutmaktadır. İyi okumalar dilerim.- Y. K.

 

Barbaros kardeşlerin, Oruç Reis’in ve Hızır Reis’in (Barbaros Hayrettin) olağanüstü başarıları üzerine notlar

 

1) Oruç ve Hızır Reisler (Barbaros Hayrettin) ile ilgili anlatı hakkında bilgi

 

Tam tarihini anımsamamakla birlikte, 1980’li yılların sonlarında, Stockhom’de, Hayvanat Bahçesi yakınlarında açılmış bir korsan sergisini ziyaret etmiştim. Sergide herhangi bir Türk kaptanı hakkında, özellikle Barbaros Hayrettin Paşa hakkında bilgi olup olmadığını merak etmekteydim. Şüphesiz Barbaros kardeşler, devlet kurucuları olarak sıradan bir korsanın çok ötesinde dünya tarihinin, özellikle kendi çağlarının en önemli karakterleri arasında idiler. Bunu biliyordum ama, sergiyi hazırlayanların onları nasıl görmüş olduklarını merak etmekteydim...

 

Sözkonusu sergide Barbaros Hayrettin (Hızır Reis) hakkında yazılanları görünce, canım sıkılacaktı... Sergiyi hazırlayanlar ya ahmak ırkçı birtakım karakterlerdi, ya da yine ahmak bir takım kör cahil kişilerdi... Sözkonusu sergide, İki-üç gemisi olan, soygundan, talandan başka hedefi olmayan, günü gününe yaşayan gaddar ve kriminal birtakım beş para etmez haydutlardan uzun uzun sözedilirken, ağabeyi Oruç Reis ile birlikte bölge halkının sevgisini ve güvenini kazanarak Cezayir ve Tunus aşiretlerini birleştirmeyi başaran, Avrupa’nın en güçlü devleti İspanya’yı bu topraklardan kovan, Karaipler’in, Orta ve Latin Amerika’nın zenginliklerini talan ederek zenginleşen güçlü İspanya’yı Kuzey Afrika’da yenilgiye uğratan Oruç ve Hızır Reisler’den sadece bir, ya da iki cümle ile, sanki sıradan önemsiz birileri imişçesine sözedilmekteydi. Aslında, Oruç Reis’den hiç sözedilmemekteydi. Aynızamanda mükemmel bir gemi mühendisi olan Hızır Reis’den (Barbaros Hayrettin), Osmanlı Donanması’nın Kaptan-ı Deryalığı’na getirilmiş ve 1538 Preveze Deniz Savaşı’nda Haçlı Donanması’nı ağır bir yenilgiye uğratmış olan Barbaros Hayrettin’den, sıradan basit bir korsanmışcasına bir-iki cümle ile sözedilmekteydi. Miğdem bulanmıştı...

 

Başlangıçta bu anlatıda, I. Süleyman’dan (Kanuni Süleyman, veya Muhteşem Süleyman, 1494- 1566; sultanlığı, 1520- 66) sözederken, Barbaros kardeşler hakkında da kısaca bilgi vermeyi düşünmüş ve hatta bunları yazmıştım. Fakat sonra, herhangi bir devletin desteği ve bir hanedanın üyesi olmadan, yoksuldan hallice bir aileden gelerek sadece kendi emeği ve iradesi ile güçlü bir devlet kuran, Avrupa’nın en zengin ve güçlü devleti İspanya’ya karşı savaşarak zaferler kazanan Barbaros kardeşlerin, çağlarının en önemli karakterleri arasında yeraldıklarını ve onlardan kısaca sözedilemeyeceğini düşündüm. Sadece kendi güçlerine dayanarak Cezayir’de ve Tunus’ta devlet kurmayı başarmış olan bu kardeşlerin en az Kanuni Süleyman kadar, VIII. Henry (İngiltere krallığı, 1509- 47) kadar, Gustav Vasa (İsveç krallığı, 1523- 60) kadar, dönemlerinin sözkonusu en önemli karakterleri kadar dikkate değer kişilikler olduklarına ve onlardan bir-iki paragrafla sözedilemiyeceğine karar verdim. Sonuçta, Kanuni Süleyman’ı anlatırken Barbaros kardeşlerden sözetmenin, onlara yönelik büyük bir haksızlık olacağı kanısına vardım...

 

Akdeniz dünyası, donanmalar, ve denizcilik tarihi üzerine uzmanlaşmış İngiliz tarihçisi Ernle Bradford’un (1922- 1986) “Barbaros Hayrettin” (ingilizcesi, “The Sultan’s Admiral”, 1969) adlı kapsamlı biyografisi, Barbaros kardeşler hakkındaki sözkonusu düşüncelerimi pekiştirdi. Barbaros kardeşlerden hayranlıkla sözeden Ernle Bradford’un biyografi çalışmasından yararlanarak, Oruç ve Hızır Reislerin serüvenleri ile ilgili bölümleri ya doğrudan ya da özetleyerek Ernle Bradford’un kitabından alarak, burada onlar hakkında birtakım bilgiler vermeye çalışacağım. Kısacası, bu konudaki anlatımımım temel kaynağı, Ernle Bradford’un “Barbaros Hayrettin” biyografisi olacak. Fakat yine hemen belirtmeliyim ki, “Türk dilleri ve bu dilleri konuşan halklar hakkında bilgiler” veren anlatının, kitabın en uzun bölümlerinden biri olan bu anlatıda, Ernle Bradford’un kitabında bulunmayan bilgiler de fazlasıyla mevcuttur. Özellikle, kitapta adı geçen hükümdarlar, yerler, kişiler, bazı savaşlar ve tarihler hakkında Ernle Bradford’un kitabında bulunmayan bilgiler bu anlatıda bulunabilir. Diğer yandan, yine Ernle Bradford’da bulunmayan bana ait analizler ve yorumlar da burada yeralmaktadır... Kişi ve yer adlarını daha çok ingilizce yazılışlarında olduğu gibi yazdım. Çünkü, araştırma yapılacak olursa, bu şekilleri ile kişiler ve yerler hakkında daha geniş bilgiler kolayca bulunabilirler. Diğer yandan bazı çeviri hatalarını, yanlış adlandırmaları düzeltmek zorunda kaldım. Örneğin, olmayan bir adla, “Yunan Denizi” diye geçen yerleri, doğru olarak İyonya Denizi (İonian Sea, Mare Ionium) olarak düzelttim...

 

Hemen bir gerçeğe daha dikkati çekmeliyim... Eğer Barbaros kardeşler çapında önemli karakterler Batı’dan çıksa idi, yere göğe sığdırılamazlar, haklarında onlarca film yapılır, romanlar, piyesler yazılır, operalar bestelenirdi. Fakat malesef, Barbaros kardeşleri bizlere en geniş haliyle bir İngiliz yazarı anlatıyor, hem de hayranlıkla...

 

Ernle Bradford, yazdığı biyografide, Barbaros Hayrettin için, “Cahil bir korsan olmak şöyle dursun, en az altı dil bilen kültürlü bir adamdı, Barbaros.”, deniliyor. Çağdaşı ünlü Cenevizli amiral Andrea Doria (1466- 1560) ile Barbaros Hayrettin’i karşılaştıran Ernle Bradford, “Andrea Doria geriye kuru bir ad bırakırken, Barbaros hayrettin’den geriye bir Cezayir devleti, bir Osmanlı donanması, ve bu donanmayı yıllarca destekleyen bir tersane sistemi kalmıştır; O, tüm bunların kurucusu olarak tarihe geçmiştir.”, diye yazıyor. İleride geleceğiz ama, bu arada hemen, 28 Eylül 1538’de ünlü Cenevizli amiral Andrea Doria komutasındaki Haçlı donanmasın, Barbaros Hayrettin komutasındaki Osmanlı donanması karşısında Preveze’de almış olduğu ağır yenilgiyi hatırlamakta yarar olabilir...

 

Yine aynı yazar, Ernle Bradford, -çağdaşı olmakla birlikte Barbaros’tan çok daha genç olan ve O’ndan tam 50 yıl sonra ölen- büyük İngiliz denizcisi Sir Francis Drake (1540 veya 43- 1596) ile Barbaros Hayrettin’i kitabında sık sık karşılaştırıyor ve bu iki karakterin arasında birçok paralellikler keşfediyor ama, Barbaros Hayrettin’in tarihteki etkisinin çok daha güçlü ve uzun süreli olduğunu teslim etmekten de geri durmuyor... Ernle Bradford, Barbaros Hayrettin biyografisini hazırlarken, Barbaros’un fırtınalı yaşamında geçen tüm önemli yerleri gezdiğini, Cerbe’den (Djerva, Jerbah) Lipari adalarına dek tüm koyları, körfezleri, limanları küçük yelkenlilerle dolaştığını, Barbaros’u bu şekilde anlamaya çalıştığını, yazıyor. O, “Akdeniz’in sabah sislerinden sıyrılan Levkas tepelerine bakıp da, Andrea Doria’nın Kaptan-ı Derya’nın önünden kaçtığı günleri yeniden duyup yaşamamak mümkün mü?”, diye soruyor.

 

Yine hemen belirtmeliyim ki, anlaşılmış olacağı gibi burada anlatılanların herhangi bir milliyetçilikle alakası olmadığı, -birkısmı günümüzdeki olaylara da ışık tutabilecek- birtakım tarihi gerçekleri tesbit etmenin ötesinde yazılanların bir anlam taşımadıkları ortadadır. Yazılanlar arasında, günümüzdeki uluslararası ilişkilere de ışık tutabilecek, “güneşin altında pek fazla birşey değişmemiş”, dedirtecek cinsten olaylar da bulunmaktadır...

 

Günümüzdeki gibi insan haklarının gündemde hiç olmadığı, sadece güçlünün hakkını alabildiği o dönemde, yaşananlar arasında gurur duyulmayacak, her insancıl kişinin yüreğine acı verecek sayısız olay da bulunmaktadır, ve bu olaylar aslında tarafların hepsine aittir... Gerçi, milyarlarca insanın aç uyuduğu, savaşlarda kadın-çocuk on milyonlarca sivilin yaşamını yitirdiği, kadınlar ve çocuklar dahil insan ticaretinin alıp başını gittiği, yüzbinlerce çocuğun asker veya köle işçi olarak kullanılmakta olduğu, etkileri dünyamızın ömrü kadar sürecek seyreltilmiş uranyumlu mermilerin kullanıldığı, ve bir nükleer savaş tehdidinin halen sürmekte olduğu günümüz dünyasında insan haklarından nekadar sözedilebilir, o da bir başka gerçektir ya...

 

Sonuçta, bu satırları yazana göre, tarihi kişilikleri, kendi çağlarının egemen anlayışı ve o çağın egemen ruhu içinde ele alacak olursak, Oruç ve Hızır (Barbaros Hayrettin) Reisler’in çok büyük karakterler olduklarına kimse itiraz edemez. Diğer yandan Türkler, geçmişlerinde bu ölçüde büyük işler başarmış insanlar olduğu için gurur duyabilirler. Her milletin guru duyabileceği büyük karakterleri vardır ama, yine de bu satırları yazana göre, en çok gurur duyulması gerekenler, insan soyunu her alanda yüceltip geliştiren değerli sanat ve edebiyat eserlerini insanlığın ortak kültür mirasına ekleyebilen kişilerdir. En çok gurur duyulması gerekenler, insan yaşamını kolaylaştıran, maddede hareketin gerçekliklerini anlamaya yarayan buluşları gerçekleştirebilen bilim insanlarıdır...

 

Yukarıda, “Türkler, geçmişlerinde bu ölçüde büyük işler başarmış insanlar olduğu için gurur duyabilirler.” diye yazmış, Cezayir devletinin, Cezayir ulusunun temellerini Barbaros kardeşlerin atmış olduklarını vurgulamıştım. Fakat malesef, 1950’li yıllarda Cezayir halkı Fransız emperyalizmine karşı savaşım verirken, Fransız sömürgecileri bir milyonu aşkın masum Cezayirliyi katlederken, onurlu Fransız aydınları Cezayir halkının safında yeralırlarken, günümüzün sağcı-gerici güçler tarafında “demokrasi havarisi” gibi yansıtılmaya çalışılan dönemin Türkiye yönetimi, Türkiye cumhurbaşkanı, başbakanı, ve dışişleri bakanı, Fransız emperyalizminin yanında açıkça saf tutmuştur. Bunu da anımsamakta, hatta hiç unutmamakta yarar vardır kanımca...

 

Tarihi ikiyüzlü sahtekarca ve şöven anlatımlarla değil, dosdoğru öğrenmeye çalışmak, hem adalet duygusuna uygundur, ve hem de sanırım yeni kötülüklerin yapılmasını engelleyebilmek açısından yararlıdır...

 

2) Oruç ve Hızır Reisler’in yetiştikleri çevre, babaları Yakub, kardeşlerden İshak’ın ölümü ve Oruç’un forsa oluşu hakkında bilgiler

 

Adanın başkenti Mitilíni’den (Mytilene) türetilen Midilli adı ile Türkiye’de tanınan Ege adası, Grek dünyasında Lesbos olarak bilinir. Sappho veya Psappho, İsa’dan Önce 610- 580 yıllarında Midilli’de yaşamış olan ve aynı adaya ait Lesbos adını kadın eşcinselliği anlamına lezbiyenlik (lesbian) ile özdeşleştiren ünlü Grek lirik şairidir... Ortada seksüel bir yakınlık ve ilişki olmamasına karşın, Grek edebiyatının lirik şairlerinden olan Sappho’nun şiirinde, diğer kimlikleri belirsiz kadınlara yönelik olarak arkadaşlığın ötesinde arzulu bir aşk yansıması olması nedeniyle, Sappho’nun lezbiyen (lesbian) olduğu, yani bir homoseksüel olduğu kanısı yayılmıştır... Kısacası, günümüzde eşcinsel kadınlar için kullanılan lezbien (lesbian) sözcüğü, Sappho’nun yurdu olan Lesbos’dan (Midilli adası) gelmektedir... Lesbos veya Midilli adası, 1462 yılında, Fatih Sultan Mehmed’in döneminde, Osmanlı İmparatorluğu’na bağlanacak ve 1912 yılına dek imparatorluğun bir parçası olarak kalacaktı...

 

Barbaros kardeşler Midilli adasında yaşama gözlerini açacaklardı... Fatih Sultan Mehmed, savaşlarda yararlıklar göstermiş olan askerleri, emekli olmalarının ardından, yeni fethedilen topraklara yerleştirme politikası izlemekte idi. Sözkonusu politikanın bir sonucu olarak Fatih Sultan Mehmed, Midilli’nin alınmasında emeği geçen askerlere adadan mal-mülk, toprak dağıtacaktı. Bu yolla Venedikliler’den ve Cenevizliler’den kalma zengin topraklara konanlardan biri de, Barbaros kardeşlerin babası Yakub olacaktı. Ernle Bradford’un belirttiğine göre Yakub, bazı kaynaklarda emekli bir yeniçeri askeri, diğerlerinde ise emekli bir sipahi olarak gösterilmekteydi...

 

Yakub’un Müslüman olduğu kesindi ama, eğer yeniçeri emeklisi ise O, Hiristiyan kökenli olabilirdi. Sipahi ise, O’nun köken olarak ta Türk olduğuna şüphe yoktu... Bu satırları yazana soracak olursanız, Türk veya bir başka milletten olmak, genetik bir olay olmanın çok ötesinde tamamen kültürel bir gerçektir ve bu bile zamana ve farklı toplumsal ayrışmalara göre değişir. Yani, toplayıcı, avcı, veya göçebe bir Türklük, veya Greklik, veya bir başka halktan olma anlayışı ile tarıma dayalı feodal bir yapının veya modern endüstri toplumunun Türklük veya Greklik, veya bir başka milletten olma anlayışları tamamen farklılaşır. Sonuçta bunlar, zamanın başat üretim tarzına ve toplumsal ruhuna uygun kültürel şekillenmelerdir ve tarihte birçok örneği görüldüğü gibi Türk olarak doğan biri ileride bir başka milletten olabileceği gibi, başka bir milletin insanı olarak doğan da çağına uygun mükemmel bir Türk olabilir... Bu bağlamda, biyolojik anlamda kökeni ne olursa olsun Yakub’un tamamen Türkleşmiş bir Müslüman olduğu, ve oğullarını da aynı kültürle yetiştirdiği, yani Barbaros kardeşlerin kafa yapısı olarak, ruhsal olarak tamamen Türk ve Müslüman karakterler oldukları tartışılamaz bir gerçektir... Zaten insanları deri renklerine veya bir başka bilim dışı sınıflamaya göre “ırklara” ayıran görüşlerin yanlışlıkları modern genetik biliminin ışığında açığa çıkmıştır. Hangi dili konuşursa konuşsun, hangi milletten olduğunu iddia ederse etsin, insanlar arasındaki genetik farklılaşmalar hesaba katılmayacak derecede küçüktür, yok denecek kadar azdır, ve diğer yandan yeryüzünde karışmamış tek bir millet dahi yoktur. Sonuçta, bir milletten olma duygusu, özünde, tamamen kültürel bir gerçektir...

 

Ernle Bradford’un anlatımıyla, bir Hiristiyan kaynağına göre, orta halli bir Müslüman olarak bilinen Yakub, Midilli’ye yerleştikten sonra, burada, bir Rum papazın dul eşi ile evlendi. Çömlekçilik yapmaya başlayan Yakub, zenaatten oldukça para kazandı. Hatta ürettiklerini nakledecek bir gemiye dahi sahip olan Yakub, bunların satışı için zaman zaman İstanbul’a dek gidip geldi. Yakub, denizcilikten de anlamaktaydı... Venedikliler ve Fransızlar 1501 yılında Midilli’yi işgale çalıştıkları sırada, Yakub ve ailesi bu ada da idi... Venedikliler ve Fransızlar, Çanakkale’ye yönelik operasyonlarında Midilli’yi üs olarak kullanmayı hesaplamışlardı ama, başarısız oldular...

 

Yakub’un aynı kadından dördü erkek, ikisi kız altı çocuğu oldu. Yaş sıralamasına göre O’nun oğlanlarının adları, Oruç, İlyas, İshak, ve ileride “Barbaros Hayrettin” olarak tanınacak olan Hızır idi. Ernle Bradford’a göre kızlar, Müslüman geleneklerine uygun olarak, muhtemelen, analarının dinine bağlı Hiristiyanlar olarak yetiştirildiler... Erkek çocuklar, kuşkusuz, Müslüman olarak yetiştirildiler. Eğer Yakub bir yeniçeri emeklisi ise, yeniçerilerin İslam dinine sıkı sıkıya bağlı oldukları gerçeğinden kalkarak, O’nun inanmış bir Müslüman olduğunu düşünebiliriz... En büyük oğlan Oruç’un denizcilik sanatını babasının gemisinde çalışırken öğrenmiş olduğu sanılmaktadır... Hızır’ın ise babasının çömlekçilik zenaatına yardımcı olduğu söylenir...

 

Ernle Bradford’a göre, Barbaros kardeşlerin saldırılarından en çok zarar görmüş bir ulustan olmalarına karşın, 1500’lü yılların tarihçilerinden Gomara ve Diego Haedo, sözkonusu kardeşlerin ailesinden övgü ile sözetmişlerdir. Onlar, bazı batılı tarihçiler gibi Barbaros kardeşleri kabaca yermeye kalkışmamışlardır. Barbaros kardeşlerin birlikte oldukları kişilerle yakın ilişkileri olmuş bu tarihçiler, Yakub’un, eşinin, ve ailenin tümünün örnek insanlar olduklarını yazmışlardır. Aynı tarihciler, sözkonusu ailenin, çocuklarının eğitiminde zorbalığa ve şerefsizce ilişkilere asla yer vermediklerini ifade etmişlerdir... Barbaros kardeşler, varlıklı olmayan dindar bir çevrede yetişmiş, erken yaşta zenaat öğrenmiş, delikanlılık çağına gelir gelmez hayata atılmış sorumluluk sahibi karakterlerdi. İlerideki yüzyılda birçok iftiraya uğrayacak olmalarına karşın onlar, dürüst ve şerefli insanlardı...

 

İlk Haçlı Seferi gerçekleşirken, Kudüs’ün (Jerusalem) Haçlı güçlerinin ellerine düştüğü 1099 yılında -Roma Katolik Kilisesi’ne bağlı- askeri bir tarikat olarak şekillenmiş olan St. (Aziz) John Şovalyeleri (Malta Şovalyeleri, Rodos Şovalyeleri, Hospitalers), Osmanlı karşısında yenilgiye uğrayıp 21 Aralık 1522’de teslimiyet anlaşmasını imzalamalarının, ve 29 Aralık 1522 günü Rodos Adası’nı Osmanlı güçlerine, Kanuni Sultan Süleyman’a (sultanlığı, 1520- 1566) teslim etmelerinin ardından bunlar, Doğu Akdeniz’de Müslüman halklar için bir tehdit unsuru olmaktan çıkacaklardı... Elleri sivil halkın kanları ile kirlenmiş bu fanatik tarikatın mensupları, St. (Aziz) John Şovalyeleri, Rodos’tan kovulacakları güne dek Ege’de korsanlık yapacaklar, Müslüman gemilerini vuracaklardı. Oniki ada açıklarında Rodos Şovalyeleri’nin saldırısına uğrayan gemilerden biri de, Oruç Reis’in ve kardeşi İshak’ın kumandasındaki küçük çektirme olacaktı. Oruç ve kardeşi İshak, muhtemelen korsanlık için denize açılmışlardı...

 

St. (Aziz) John Şovalyeleri büyük bir kadırga ile üzerlerine geldiği için, Oruç ve kardeşi İshak fazla kaçamayacaklardı. Biraz rüzgar olsa kaçabilirlerdi ama, kovalayan “Notre Dame de la Conception” adlı çok kürekli kadırga, rüzgarsız havalarda daha hızlı idi. Aslında teslim olacaklardı ama, buna fırsat kalmadan top ateşine uğrayacaklar, ve bu ateş sırasında Barbaros kardeşlerden üçüncüsü olan İshak ve bazı leventler vurularak yaşamlarını yitireceklerdi. Oruç Reis ve adamları prangaya vurulup forsa olarak küreğe koşulacaklardı... Zamanı tam belli olmamakla birlikte Oruç Reis’i çok zor işkenceli bir yaşam beklemekteydi. Yarı aç yarı çıplak zincire vurulmuş biçimde ve sırtında kırbacın acısını hissederek aylarca aynı yerde oturur vaziyette kürek çekmek kolay birşey olmasa gerekti.

 

Forsalık süresi kesin olarak bilinmemekle birlikte Oruç Reis, belki bir yılı aşkın bir süre veya daha kısa bir süre sonra, babasının, ya da babası ile ortaklık yapan bir Türk tüccarın fidyesini ödemesi sonucu özgürlüğüne kavuşacaktı. Yaşadığı ağır günler O’na çok şey öğretmiş, iradesini güçlendirmiş olmalıydı. Bu süreç, Oruç Reis için büyük bir yaşam deneyimi olmuştu... Aynı sürecin O’nun yüreğinde Hiristiyanlara karşı dostca duygular geliştirmediği de düşünülebilir...

 

Barbaros kardeşlerin yaşamlarını derinden etkileyecek tarihi bir gelişme de, 1492 yılında Katolik İspanyollar’ın, Müslüman Arablar’ı, Magribiler’i İspanya’dan kovmaları olacaktı. Sözkonusu olay gerçekleştiğinde, Ernle Bradford’a göre Oruç Reis on sekiz, Hızır (Barbaros Hayrettin) ise on dört yaşında olmalı idiler. Bu intikamcı sürgünler, İspanya’dan Kuzey Afrika’ya geçen Magribiler, Oran’a (Cezayir’in en batısında liman kenti), Şerşel’e (Oran ile Cezayir arasında, Cezayir’e çok daha yakın liman kenti), ve o yıllarda pek tanınmayan Cezayir’e (Şimdiki Cezayir’in başkenti Cezayir kenti) yerleşeceklerdi. Ve onlar buralardan İspanya’ya karşı savaşmaya başlayacaklardı... Aslında, bu sürgünden önce Kuzey Afrika’da bulunan Müslüman devletler ile Avrupa devletlerinin arası iyi idi. Fakat şimdi durum değişmişti, ve bu değişiklik, intikamcı sürgünlerin İspanya’ya karşı duymkta oldukları kin, ileride bu bölgeye gelecek olan Oruç Reis’in ve Hızır Reis’in işlerine yarıyacak, Magribiler onlar için hazır bir güç oluşturacaktı...

 

3) Oruç ve Hızır Reisler’in Kuzey Afrika serüvenlerinin başlayışı, Tunus’a yerleşmeleri, Batı Akdeniz’de Hiristiyanlar’a ait gemileri vurmaya başlamaları, ve Batılı devletlerin hedefi haline gelmeleri üzerine bilgiler

 

Oruç Reis’in yaşamış olduğu ağır forsalık koşullarının ürünü öc alma duyguları ve öldürülen kardeş İshak’ın kalplerinde yakmış olduğu intikam ateşi, en büyük kardeş Oruç ile en küçük kardeş Hızır’ın gelecekteki yaşamlarını yönlendiren başlıca duygular olacaktı anlaşılan. Ve onlar, 1500- 1504 yıllarında, komutalarında -her biri on yedi çift küreğe sahip ve her küreğin başında iki veya üç levendin oturduğu- iki çektirme ile Batı Akdeniz’e, Kuzey Afrika kıyılarına doğru yöneleceklerdi. Kardeşlerin kafalarında, Hiristiyan gemilerini vurma ve muhtemelen kendilerine yeni bir yurt edinme düşüncesi vardı... Orta ve Latin amerikanın zenginlikleri ile yüklü İspanyol tekneleri ve diğer Batılı tekneler, en kolay, Batı Afrika limanlarından kalkılarak vurulabilirlerdi... Sözkonusu iki çektirmenin Barbaros kardeşlerin ellerine nasıl geçmiş olduğu bilinmemekle birlikte, onların duygularını ve ideallerini paylaşan emirlerindeki kürekçi Türk leventler tamamen gönüllü idiler... Türk gemilerindeki kürekçiler, Hiristiyan gemilerinde olduğu gibi zincirli tutsaklar olmayıp, savaş anında kavgaya katılan tamamen özgür savaşçılardı... Kızıl sakallı Oruç Reis ile O’nun en küçük kardeşi Hızır Reis (Barbaros Hayrettin), 1504 yılında, sessiz sedasız Tunus limanına gireceklerdi (Tunus, şimdiki Tunus’un başkenti). İshak’ın öldürülmesinin ardından sağ kalan üç erkek kardeşten İlyas, Oruç ve Hızır ile birlikte gelmemiş, geride kalarak tüccar olmuştu...

 

Oruç ve Hızır, Tunus limanına girmeden önce, muhtemelen, Cerbe (Djerva, Jerbah) adasına uğramışlar ve yollarına çıkan bir-iki ticaret gemisini talan etmişlerdi... Korsan olarak yola çıkan kahramanlarımızdan Hızır, ileride, Osmanlı donanmasının en büyük amiralı olacaktı. Ve şüphesiz kardeşlerin her ikisi de ulusal kahramanlar olarak tarihe geçeceklerdi...

 

İlerideki anlatımlarda da karşımıza çıkacak olan Cerbe (Djerva, Jerbah), Cezayir’in doğusundan başlayarak kuzeyden güneye doğru bir parmak gibi uzanan Tunus’un güneydoğu kıyısında yeralan büyük Gabes Körfezi’nin güney girişinde duran bir adadır. Akdeniz, Tunus kıyıları ile birlikte kuzeyden güneye doğru iner ve Libya kıyılarına ulaştığında yeniden göreceli düz bir hat üzerinden doğuya doğru uzanır. Tunus’un Libya kıyılarına yakın bir yerinde, Gabes Körfezi’nin güney ucunda konumlanmış olan Cerbe (Djerva, Jerbah) adası, 514 kilometre karelik yüzölçümü ile Kuzey Afrika kıyılarının en büyük adasıdır. Günümüzde turistik değeri olan ve ayrıca Malta’dan gelen sünger avcıları için yerleşim yeri konumundaki ada, verimli topraklara sahiptir. Cerbe (Djerva, Jerbah), vaktiyle Barbaros kardeşler için bir dönem gizli üs görevini de yerine getirmiştir...

 

Barbaros kardeşlerin Kuzey Afrika’da ilk üsleri, denizin öfkesine ve dış saldırılara korunaklı Tunus iç limanı “La Goletta” olacaktı. Aslında, eski Kartaca’da Goletta limanın yeraldığı mevkinin hemen kuzeyinde kurulu idi, ve burası Kuzey Afrika’dan Avrupa Kıtası’na, Sicilya’ya en yakın noktaydı. Buradan kalkarak Sicilya kıyılarını taramak, Sicilya ile Tunus arasında daralıp nerede ise bir boğaza dönen Akdeniz’de zengin ticaret gemilerini avlamak oldukça kolaydı...

 

Elegeçirdiği Papalık kadırgası ile Tunus limanına dönen Oruç Reis, Hafs Hanedanı’ndan Tunus Sultanı Mulay (Molla olmalı) Muhammed’i armağanlarla ziyaret etmişti (Berberi asıllı Hafsid Hanedanı, 1200 yıllardan 1500’lü yılların son çeyreğine dek Cezayir’in doğusunda ve Tunus’ta varolmuştur.). Mulay (Molla) Muhammed, Barbaros kardeşlere limana serbest giriş ve istediklerini satınalma hakkını verecekti. Onlar da elde ettikleri ganimetlerin onda birini Sultan’a vermeyi kabul edeceklerdi. Verilecek bu ganimetlerin arasında, Sultan’ın haremi için genç ve güzel kadınlar da vardı şüphesiz... Oruç Reis, büyük kadırgalardan uzak durmakta, manevra kabiliyeti ve hızı daha yüksek küçük hafif tekneleri, yani günümüzün destroyerleri ayarında sayılabilecek çektirmeleri tercih etmekteydi. Bu nedenle Papalık’tan elegeçirilen kadırgalar işlerine yarıyacak olmakla birlikte, onlar için pek kullanışlı değildi. Akdeniz’de Avrupa teknelerine saldırıp onları yağmalayabilmek için daha elverişli olan, leventlerin kürek çektikleri hafif ve hızlı çektirmelerdi...

 

İleride, Preveze deniz savaşı (1538) sırasında Hızır Reis’in (Barbaros Hayrettin) komutasındaki muzaffer Türk gemilerinin çoğunun kürekçileri özgür leventler olacaktı. Genellikle yeniçeri kökenli olan bu özgür savaşcılar, her an isyana hazır forsalardan çok daha güvenilir ve yetenekli kişilerdi. Bunlar savaşa katılıyorlar, savaş gücünün önemli birkısmını oluşturuyorlardı... Devasa Hiristiyan kadırgalarındaki forsalar, savaş anında kuru kalabalıktan başka birşey değillerdi... Yine Ernle Bradford’un belirttiği gibi, bazı tarihçilere göre Hızır Reis (Barbaros Hayrettin), denizcilik eğitimine ağabeyinin gemisinde levent olarak başlamıştı... İlk yıllarında Oruç Reis, forsaların kürek çektikleri büyük bir kadırgayı elinin altında sürekli bulundurmakla birlikte, talan işlerini hızlı çektirmelerle gerçekleştiriyordu. El altındaki büyük kadırga, eğer karşı tarafta da güçlü büyük kadırgalar varsa kullanılıyordu... Ernle Bradford’a göre bu yöntem, günümüzün modern denizciliğine çağrışım yapmaktaydı. Oruç Reis’in yöntemi, ağır bir kruvazör eşliğinde bir destroyer filosu kullanmaya benzemekteydi. Günümüzde de kruvazör ancak gereksinim anında yardıma gelirken, asıl işi destroyerler bitirirler... O yıllarda, kış mevsiminin kötü havaları başlar başlamaz, ticaret ve savaş gemileri limanlara çekilirler, bahar aylarında yeniden denize açılırlardı...

 

Daha önce de belirtmiş olduğum gibi, İstanbul’un Türkler tarafından alınışı (1453), Doğu Akdeniz’de ve Karadeniz kıyılarında Türk egemenliğini başlatmıştı. Doğu’dan Batıya’ya uzanan ticaret yollarının, “İpek Yolu”nun Türklerin kontrolları altına girmesi, ticaretin kurallarını Türklerin belirlemesi anlamına gelmekteydi. Bu durum, Batılı devletleri yeni deniz yolları aramaya ve bu arayışı destekleyecek bilimsel buluşları gerçekleştirmeye itmişti. Bilindiği gibi sonuçta, Amerika Kıtası keşfedilmiş (1492). Portekizli kaptan Bartolomeu Dias’ın (1450- 1500) 1488 yılında “Ümit Burnu”nu (“Cape of Good Hope”) keşfetmesinin ardından, bu yol üzerinden Vasco da Gama (1460- 1524), 1497 yılında zengin Hindistan’a ulaşacaktı. Böylece Portekiz, kolonial, denizaşırı sömürgeci bir dünya gücü olma yolunda ilerleyecekti. “Ümit Burnu”nun (“Cape of Good Hope”) keşfedilmesi, Batı için, Hindistan, Hindiçini, Endonezya, Filipinler ve Japonya yolu açılmıştı...

 

Yeni Kıta’dan gelen altın ve işlenmemiş değerli taşlarla yüklü gemiler, daha Akdeniz’e girmeden, Atlantik’te, Fas (Morokko, Morocco) limanlarına üstlenmiş Magribi korsanlar tarafından talan edilmekteydiler. Aynı şey, Güneydoğu Asya’nın zenginliklerini -Cebelütarık Boğazı’nı (“Herkül’ün Sütunları”) geçerek- Akdeniz’e taşıyan Avrupa devletlerine ait gemilerin de başlarına gelmekteydi. Kısacası, sadece İspanyol gemileri değil, Fransız, İngiliz, Hollanda ve İtalyan cumhuriyetlerine ait ticaret gemileri de korsanların hedefi durumundaydılar... Akdeniz’de gerçekleşen vurgunlar için en önemli üsler, Cezayir ve Tunus limanları idi şüphesiz. Barbaros kardeşleri Batı Akdeniz’e, Tunus’a ve Cezayir’e çekende, bu gerçekten başka birşey değildi. Zaten sömürgeci Batılı devletlerin gemilerin taşıdıkları mallar da, yerli halklardan talan edilmiş soygun ürünleri idi...

 

Napoli Körfezine sığınmaya çalışırken fırtına nedeniyle güneye sürüklenen, ve Kuzeydoğu Sicilya kıyılarında, Mesina Boğazı yakınlarında konumlanan Lipari Adaları’nın en kuzeyindeki volkanik Stromboli Adası açıklarında elegeçirdikleri devasa bir İspanyol kadırgası, Barbaros kardeşleri İspanya Kralı ile karşı karşıya getirecekti. Savaşmadan teslim olan gemide, fırtınadan başları dönmüş, ve su boşaltırken yorulmuş 500 kadar İspanyol askeri ve ayrıca Napoli Krallığı’daki İspanyol garnizonuna yollanan para, takviye birliklerin kurulmasına yetecek kadar duka altın bulunmaktaydı. Napoli ve Sicilya, o yıllarda İspanya’ya aitti...

 

Barbaros kardeşlerin Tunus’a yerleşmelerinin ikinci yılı olan 1505’de gerçekleşen bu olay sırasında, İspanya’nın başında II. Ferdinand (Aragon ve Castile kralı olarak V. Ferdinand, krallığı, 1479- 1516) bulunmaktaydı. İspanya’yı birleştiren ve genişleterek imparatorluk konumuna yükselten bu kişi, Kraliçe I. Isabella ile birlikte, aynızamanda Güney İtalya’nın, III. Ferdinand adıyla Napoli’nin (Naples) ve II. Ferdinand adıyla Sicilya’nın hükümdarı idi. Sözkonusu 1505 yılı, II. Ferdinand için şansız bir dönem olmuştu... Soylu Aragonese ailesinden İspanyol tarihci Jerónimo de Zurita y Castro (1512- 1580), aynı yılla (1505) ilgili olarak ilk kez İtalya ve Sicilya karasularında faaliyet gösteren Türk korsanlarından sözedecekti. Kısacası, Oruç ve Hızır reislerin sözkonusu eylemleri, İspanyol tarihçi Zurita tarafından kaydedilecekti...

 

Barbaros kardeşlerin bir önceki yıl (1504) elegeçirmiş oldukları Papalık kadırgaları, Roma ve İtalya’da büyük yankılar uyandırmıştı kuşkusuz. Fakat, Napoli’de bulunan İspanyol garnizonuna yollanan değiştirme birliğinin Barbaros kardeşler tarafından tutsak edilmesi, ve aynı garnizona yollanan duka altınlara elkonulması, İspanya sarayında çok daha şiddetli tepkiler yaratacak cinsten bir olaydı. Tamam, Doğu Akdeniz Türklerin kontrolları altında idi ama, şimdiye dek rahatca dolaştıkları Batı Akdeniz’de böyle bir Türk saldırısına uğruyor olmaları, Batılılar için dehşet verici idi... Denizcilik sanatını, denizlerde savaşmayı çok kısa sürede öğrenmiş olan Türklerin böyle birdenbire Batı Akdeniz’de sahneye çıkmış olmaları, Batılıların morallerini çok bozmuştu... Yaşanan bu son olay, Oruç ve Hızır reisleri öncelikle İspanya’nın ve ayrıca diğer Batılı devletlerin hedefi haline getirecekti...

 

Oruç Reis, elegeçirmiş olduğu kadırgaların bazılarını parçalattıracak (yani bazı bölümlerini söktürtecek), ve elde ettikleri ile onların yerlerine iki tane sağlam, hafif, ve dolayısıyla hızlı çettirme inşaettirtecekti... Sözkonusu başarılı deniz seferinden beş yıl kadar sonra, 1510 yılında Oruç Reis, Akdeniz’in en zengin kişilerinden biri haline gelmişti. O, kardeşi Hızır Reis ile birlikte sekiz adet güçlü tekneye sahip olmasının ötesinde, geniş topraklara ve sayısız esire sahip idi. Akdeniz’in bu taçsız kralları, Tunus körfezinden kalkarak, Sicilya Boğazı’ndan (Mesina Boğazı) Calabria’ya (Çizme’nin tam burnu), Sardinya’ya (Sardegna), ve Korsika’ya dek tüm Batı Akdeniz’de seyreden Fransız, İtalyan, ve İspanyol kadırgalarını tuzaklarına düşürüp avlıyorlardı...

 

4) Güçlenip zengileşen Barbaros kardeşlerin tamamen kendilerine ait bir üs olan Cerbe (Djerva, Jerbah) adasına yerleşmeleri, Cezayir kıyılarında üsler elde etme çabaları, İspanyollar ile ilk savaşları, Oruç Reis’in sol kolunu yitirişi, ve Cenevizli Amiral Andrea Doria ile Hızır Reis’in (Barbaros Hayrettin) ilk karşılaşmaları  üzerine bilgiler

 

Barbaros kardeşler artık Kuzey Afrika kıyılarını avuçlarının içi gibi öğrenmişlerdi ve tamamen kendilerine ait bir üs aramaktaydılar. Eğer sadece kendilerinin olan bir üsse sahip olurlarsa, yerel yöneticilerin baskılarından kurtulacaklar, ve elde etmiş oldukları ganimetleri onlarla paylaşma zorunlulukları kalmayacaktı. Onlar için böyle bağımsız en uygun üs, Tunus’un güney kıyısında yeralan büyük Gabes Körfezi’nin güney girişindeki Cerbe (Djerva, Jerbah) adasından başka bir yer olamazdı... Barbaros kardeşler, 1510 yılında, Tunus kentinden, daha önce anılmış olan Goletta Körfezi’nin koruyucu kollarından ayrılacaklar, ve güneye, Cerbe (Djerva, Jerbah) adasına doğru yelken açacaklardı... Kümbilir belki Tunus kentinden bu ayrılışın nedenlerinden biri de, İspanya Kralı’nın Tunus Sultanı’na yapmış olduğu baskı idi... Sözkonusu gelişmeden sonra Cerbe (Djerva, Jerbah) adası, “korsan yurdu” olarak çok daha geniş bir üne kavuşacaktı...

 

Cerbe (Djerva, Jerbah) adasının yerli halkı, konuksever Berberiler idi. Berberiler, Arablar’dan önce de Kuzey Afrika’da yaşamakta olan yerli halktı... Verimli ada topraklarında bol miktarda mısır, üzüm ve değişik meyvalar yetişmekteydi. Koyu dindar olmayan Türkler, üzümü değerlendirmesini biliyor, şarap içiyorlardı... Barbaros kardeşler, Goletta Körfezi’nin girişini tutan Cerbe adasının batı tarafını koruyan istihkamları güçlendireceklerdi... Genellikle düzlük olan adanın orta kısımlarında otuz-kırk metre yükseklikte tepecikler vardı. Cerbe’nin kuzey kesimindeki çamur setler dalgakıran görevi yerine getirmekteydi. Bu bölgede hafif rüzgarda bile kabaran deniz, gemiciler için çok tehlikeli idi... Anlaşılmış olacağı gibi, kuzeyinden adaya çıkartma yapmak olanaksızdı. Ada’nın kuzeybatı kesimindeki kıyıdan denize uzanan setler dalgakıran görevini yerine getirmekteydiler. Kıyılar boyunca uzanan sığlıklar, rüzgara göre yer değiştiren kumullar, Cerbe Adası’nı ve Gabes Körfezi’ni yabancı denizciler için sonderece tehlikeli hale getiriyordu. Kıscası, bundan daha uygun bir korsan yatağı olamazdı. Oruç Reis ve leventlerinin avuçlarının içi gibi tanıdıkları Gabes Körfezi’ne pek az denizci girmeye cesaret edebilirdi... İspanyollar, 1510 yılına dek, geçidin ağzına kurulu kaleye yerleştirilmiş bir garnizonla bu adayı üs olarak kullanmışlardı...

 

Ernle Bradford’un aktardığına göre, Alva Dükü’nün oğlu Don Garcia Toledo, 1510 yılında Cerbe Adası’nda öldürülecekti. Tarihci Morgan’a göre Tunus Sultanı, Don Garcia Toledo’nun öldürülmesinin ardından İspanyolların intikam için adaya dönmelerinden korkmuş ve burasını Barbaros kardeşlere bağışlamıştı. Böylece O, herhangi bir harcama yapmadan çevreyi güvenlik altına alacağını düşünmüştü. Cerbe (Djerva, Jerbah) adası, aslında Tunus’un mülkü idi ama, birçok iç limanın ve kıyı kasabasının başına geldiği gibi bu ada da mahalli yöneticiler ile İspanyollar arasında sık sık el değiştirmekteydi. Fakat artık ada Barbaros kardeşlerin ellerindeydi... İspanyollar, Kuzey Afrika’nın değişik uygun limanlarına garnizonlar yerleştirerek yararlarını koruma, güvenliklerini sağlama çabası içindeydiler. Bu politikaları ile onlar, ticaret gemilerini korumaya, Akdeniz ticaretini güvenlik altına almaya çalışmaktaydılar...

 

Ernle Bradford’un belirttiğine göre, Barbaros kardeşlerin 1510 yılında Cerbe (Djerva, Jerbah) adasına yerleşmeleri ile birlikte, Hiristiyan dünyasına yönelik deniz saldırıları hız kazanacaktı... Nopoli ve Sicilya’da bulunan İspanyol üsleri saldırılara uğruyor, tüm İtalyan kıyıları talan ediliyor, ticaret gemileri bu denizlerde korkusuz dolaşamıyorlardı. Barbaros kardeşler nedeniyle, İspanya ile İtalya arasındaki deniz ticareti ağır darbeler almaktaydı. Barbaros kardeşlerin gemilerini gören kıyı halkı, dağlara doğru kaçmaktaydı... Tunus esir pazarı dolup taşmaktaydı... Türk çektirmelerinin çoğu, zaptedilen gemilerin keresteleri kullanılarak yapılmaktaydı... Artık, 1512 yılına girildiğinde, Oruç ve Hızır reislerin ellerinde on iki tane büyük çektirme bulunuyordu. Bunların sekiz tanesi kendi kontrollarında idi. Geriye kalan dört tanesi ise, Barbaros kardeşlerin sancağı altında toplanmak üzere Ege’den kalkıp gelen Türk kaptanların kontrollarına verilmişti...

 

Kuzeydoğu Cezayir’de, Cezayir kentinin 120 mil (yaklaşık 200 kilometre) doğusunda bulunan liman kenti ve her çeşit gemiyi barındıracak kapasitedeki tabii limanı ile önemli ticaret merkezi olan Becaye (Bejaïa, Bougie), 1509 yılında İspanyollar tarafından işgal edilmiti. Dağlara kaçmış olan Zuhaf aşireti reisi ve kentin sultanı, Becaye’nin (Bejaïa, Bougie) geri alınabilmesi için Barbaros kardeşlerden yardım istemekteydi. O, eğer Barbaros kardeşler kente denizden saldıracak olurlarsa, kendisinin de ordusu ile dağlardan inip karadan saldırıya katılacağını, bildirmekteydi. Kent geri alındığı taktirde Oruç Reis limandan istediği gibi yararlanabilecekti ve elde ettiği ganimetleri de paylaşmak zorunda kalmayacaktı... Becaye (Bejaïa, Bougie) limanı, Cebelütarık boğazı, İspanya, İtalya, Sicilya dahil tüm Orta Akdeniz ülkeleri arasında yapılacak ticareti denetleyebilecek bir konuma sahipti. Aynı liman, ticaret yolları üzerinde baskı kurabilmek açısından, Cerbe adasından çok daha elverişli bir konuma sahipti. İspanyollar’da zaten, muhtemelen aynı nedenle burayı zaptetmişlerdi... Sözkonusu limanın hemen arkasındaki Babor ve Tababor dağlarının yamaçlarında yetişen ve gemi yapımında kullanılan köknar ve sedir ağaçları, Becaye’ye (Bejaïa, Bougie) ayrı bir çekicilik kazandırmaktaydı. Kent ve sözkonusu elverişli liman, Oruç Reis’in gelecekle ilgili planlarına sonderece uygundu. Oruç Reis’in böyle bir teklifi geri çevirmesi olanaksızdı...

 

Başlayacak olan kuşatma hazırlıkları 1512 yılı Temmuz ayında tamamlanacak, asker ve cephane yüklü on iki çektirme, Cerbe (Djerva, Jerbah) adasından kuzeybatıya, Becaye’ye (Bejaïa, Bougie)doğru harekete geçeceklerdi. Donanım iyi idi, bin kadar Türk levendi, bir miktar Magribi, bir okadar da gönüllü, kuşatma için güvertelerde beklemekteydi. Yine kuşatma için yeterli sayıda top bulunmaktaydı. Ernle Bradford’un aktarmasına göre, İspanyol tarihçi Haedo, gelişmeyi şöyle açıklamaktaydı: “Barbaros’un büyük ünü ve Batı’nın zengin kaynaklarından yararlanma arzusu, Doğu Akdeniz bölgesindeki Türkleri buralara çekiyordu. Tıpkı altın madenlerinin biz İspanyollar’ı Amerika kıtasına çektiği gibi

 

Oruç Reis’in kıyıyı izleyerek Cerbe (Djerva, Jerbah) adasından Becaye’ye (Bejaïa, Bougie) varışı iki hafta alacaktı. Üç bin askerden oluşan müttefikleri, Zuhaf aşiretinden dağ müfrezesi, yanlarında Hızır Reis ile birlikte onları surların dışında beklemekteydi... Oruç Reis’in topları, ancak sekiz gün sonra dış kale duvarlarını yıkabilecek ve iç kale duvarında da gedik açabilecekti. Buna karşın, dişiplinli iyi askerler olan İspanyolların teslim olmaya niyetleri yoktu. Aşırı atılgan ve aceleci Oruç Reis, askerlerinin başında saldırıya geçince, İspanyol askerleri, top ve arkebüz atışına başlayacaklardı (arkebüz= 1400’lü- 1600’lü yıllarda kullanılan, ağızdan doldurulan, omuzdan ateş edilen yivsiz ve setsiz bir çeşit ilkel, ağır tüfek). Güllelerden biri, Oruç Reis’in sol kolunu dirseğinin üzerinden koparıp uçuracaktı. Bu durum Türklerin morallerini olumsuz etkileyecekti. Türkler, Oruç Reis’i ve diğer yaralılarını alarak, ateş menzilinin dışına çıkacaklardı. Oruç Reis ile birlikte gelmiş olan Türkler, Magribiler, Berberiler, ve birkısım Zuhaf aşireti askeri, gemilere binip geriye çekilirken, eski Becaye (Bejaïa, Bougie) hükümdarı da küçük ordusu ile dağlara doğru çekilecekti. Bu olay, Oruç Reis’in Kuzey Afrika’da yaşadığı ilk yenilgi olacaktı...

 

O yıllarda gemilerde hekim bulunmazdı ve tüm Kuzey Afrika’da bir cerrah bulabilmek te kolay değildi. Ancak Tunus kentinde tedavi olanakları bulunabilirdi... Seçkin leventlerin kürek çektikleri bir gemi, içinde Oruç Reis olduğu halde, diğerlerinden koparak Tunus’a doğru hızla yol alacaktı. Oruç Reis gemide baygın yatmakta idi... Hızır Reis komutasında geride kalan diğer on bir gemi, yolları üzerinde bir Ceneviz kadırgası ile karşılaşacaktı. Cenevizli zengin Lomellini ailesine ait kadırga, ağzına dek değerli taşlarla, mücevherlerle doluydu. Becaye (Bejaïa, Bougie) yenilgisini bir ölçüde telafi ettiğini, zararlarının birkısmını karşıladığını düşündükleri bu kadırgayı yedeklerine alarak Tunus’a yönelen Türkler, yapmış oldukları işin ileride hem kendilerinin ve hem de Tunus Sultanı’nın başına açacağı işlerin henüz bilincinde değillerdi. Bu arada Oruç Reis’de yavaş yavaş iyileşmeye başlamıştı...

 

İçi mücevher dolu Ceneviz kadırgasına elkonulmasının ardından Ceneviz Cumhuriyeti Senatosu, Cenevizli tanınmış paralı asker, yetenekli bir kara gücü komutanı ve aynızamanda sonderece becerikli bir amiral olan Andrea Doria’yı (1466- 1560) çağıracak, Ceneviz Cumhuriyeti’ne ait on iki kadırgayı Andrea Doria’nın emrine vererek, O’nu Tunus’un GolettaLa Goletta, Tunus’un iç limanı”) limanını korsanlardan temizlemekle görevlendirecekti... Artık, Akdeniz’de seyir mevsiminin sonuna yaklaşılmıştı... Goletta limanına demirlemiş Türkler, dev kadırgalardan kurulu bir filonun ufukta belirdiğini ve hızla limana doğru yaklaşmakta olduğunu görünce, şaşıracaklardı. Daha kendisine gelememiş Oruç Reis, savaşa katılabilecek durumda değildi. Önderlik görevi Hızır Reis’e düşmüştü... Yaşanan bu olay, ileride (1538) Preveze’de ağır bir yenilgiye uğratacağı Andrea Doria ile Hızır Reis’in ilk karşılaşması idi...

 

Açıkta demirleyen Cenevizliler bir alay askerle karaya ayak bastıkları sırada Türk gemilerinin tümü halen limandaydı. Hızır Reis, düşmanın eline geçmemesi için altı gemisini hemen orada batırtacaktı. Türkler, kalan altı çektirmeye doluşarak Ceneviz filosunu karşılamaya çıkacaklardı. Fakat, ağır toplarla donatılmış Ceneviz kadırgaları ile Hızır Reis’in elindeki çektirmelerin boy ölçüşebilmeleri olanaksızdı. Yenilgiye uğramış olan Türk leventleri, teknelerini kıyıya çekerek Tunus kentinin surlarının gerisine doğru kaçacaklardı... Goletta limanının girişindeki kaleyi zapteden Cenevizliler, burasını yıkacaklardı. Galipler, terkedilen çektirmeleri ve daha önce Türklerin elegeçirmiş olduğu Ceneviz kadırgasını yedeklerine alarak zafer şenlikleri ile Ceneviz’e doğru hareket edeceklerdi... Onlar, “Küstah Müslüman korsanlara” iyi bir ders vermiş oldukları kanısında idiler... Ülkesinde ulusal kahraman konumuna yükselecek olan Andrea Doria, mükafat olarak, 1513 yılında Ceneviz donanması Amiralliği’ne atanacaktı...

 

Halen ayağa kalkacak durumda olmayan Oruç Reis, çaresizlik içindeydi. Oruç’un sağlığına tam olarak kavuşabilmesi için daha bir yıl gerekmekteydi... Gemilerinin yarısı elden gitmiş, ganimetleri alınmış, ve körfezin girişindeki kale imha edilmişti... Huysuzlanmaya başlayan Tunus Sultanı, Barbaros kardeşlere vermiş olduğu imtiyazları geri almayı düşünmeye başlamıştı. Bu koşullarda Hızır Reis, yapılacak en iyi işin Cerbe (Djerva, Jerbah) adasına çekilmek olduğuna karar verdi. O, daha önce batırtmış olduğu gemileri sudan çıkarttıran, gemi inşası için gerekli malzemeleri ve kendilerine ait Hiristiyan esirleri yanına alan Hızır Reis, Oruç Reis’i Tunus’ta bırakıp rotasını Cerbe’ye doğru çevirdi...

 

Hızır Reis ve leventleri, kayıplarını telafi edebilme amacıyla bütün kış boyunca sessizce çalıştılar. Ernle Bradford’un ifadesiyle, bahar geldiğinde üç yeni çektirmeleri olmuştu. Böylece, ellerindeki çektirme sayısı dokuza yükselmişti. Barbaros kardeşler Cerbe’de (Djerva, Jerbah) bir de baruthane kurmuşlardı. Artık dışarıdan barut getirtmek zorunda değillerdi... Türk korsanların ocağına incir diktiklerini, bir daha Orta ve Batı Akdeniz’e girmemeleri için onlara iyi bir ders verdiklerini düşünen Cenevizliler, aslında, yanılmaktaydılar. Sözkonusu hatalı söylentileri arasında, 1513 yılında, Akdeniz ticareti sürüp gidiyor, Avrupa limanları normal çalışmalarına kavuşmuş bulunuyordu... Diğer yandan, gemi ustaları, işçiler ve esirler, Batı Akdeniz’i talan edecek yeni çektirmeleri inşa edebilmek için Cerbe adasında geceli gündüzlü çalışmaktaydılar...

 

Durumu görmek amacıyla Tunus’tan Cerbe adasına gelen Oruç Reis, filosunun yenilendiğini görünce, Tunus açıklarındaki yenilgisi için Hızır Reis’i bağışlayacaktı... Ernle Bradford’un Rahip Diego de Haedo’dan aktardığına göre, aslında ortada bağışlanması gereken bir hata yoktu. Hızır Reis’in adamlarının çoğunu yakından tanıyan Rahip Diego de Haedo’nun kanısına göre, “Andrea Doria limana girdiği sırada Hızır Reis, o koşullar altında yapılabilecek herşeyi fazlasıyla yapmıştı

 

5) Barbaros kardeşlerin Cezayir kıyılarındaki Cicelli’ye (Jijel, Djidjelli) yerleşmeleri, Şerşel’in (Cherchell, Sharshal) alınışı, Oruç Reis’in Cezayir kentini elegeçirişi, Cezayir Sultanı olarak adına para bastırışı, ve Kuzey Afrika’da Türk devletinin kuruluşu hakkında bilgiler

 

Sonderece inatcı bir karakter olan, kafasına koymuş olduğu şeyi mutlaka yapan Oruç Reis, 1512 yılında zaptetmesine ramak kala sol kolunu yitirmiş olması nedeniyle kaybetmiş olduğu Becaye’yi (Bejaïa, Bougie) elegeçirmeye kararlı idi. Becaye’nin sabık sultanı ile yeniden ilişkiye geçen Oruç ve Hızır reisler, Sultan’ın dağ kıtaları ile birlikte, -Batı ve Orta Akdeniz ticaretini en iyi denetleyebilecekleri- bu liman kentini yeniden kuşatmaya karar verdiler... Sonuçta, 1514 yılında, yine aynı güçlerle, Becaye’de (Bejaïa, Bougie) bulunan İspanyol garnizonu kuşatıldı. Dağ kıtaları, karadan İspanyollar’ın yardım yollarını kesmişlerdi. Sürekli top ateşi altındaki kale, kirkaç gün içinde hemen hemen yerle bir edildi ve İspanyollar kentin içlerine doğru çekilmek zorunda kaldılar. Ve onlar, iki yıl önce -ilk kuşatmanın ardından- kurmuş oldukları bir başka kaleden savunmalarını sürdürmeye başladılar. Bu yeni kale deniz kıyısında idi...

 

Kötü talih bir kez daha Türkleri amaçlarına ulaşmaktan engelleyecekti... Ağustos sonlarına doğru kentin gerisinde uzanan sıradağların üzerlerinde bulut kümeleri toplanmaya başlamıştı. Yağmur mevsimi yaklaşmaktaydı... Sözkonusu ikinci kalenin kuşatması sürerken, sonbahar yağmurları başladı. Kuşatma güçleri içindeki Berberiler ve kıyı şeridi üzerinde tarım yapan Magribiler, verimli ürün alabilmek için bu sonbahar yağmurlarını beklemekte idiler. Sonuçta bunlar, kuşatma birliklerini terkederek tarım alanlarına gitmeye başladılar. Diğer yandan, kale tam düşmek üzereyken, yardıma gelen İspanyol gemilerinin ufukta gözüktükleri, Oruç ve Hızır reislere bildirildi. Yeni değiştirme birliğini ve yıllık cephane ile gıda maddelerini taşıyan beş İspanyol kalyonu (galleon) limana girmek üzereydi. Kuşatma ordusundan daha güçlü ve daha iyi donanımlı bu İspanyol birliklerinin gelişi, Oruç Reis’in bir kez daha kuşatmayı terkederek çekilmesine neden oldu...

 

Fakat O, Oruç Reis, bu kez Cerbe adasına geri dönmeyecekti. Cerbe (Djerva, Jerbah) mükemmel bir sığınak olmakla birlikte, Oruç Reis’e göre, Batı Akdeniz ticaret yollarının fazla güneyinde kalmaktaydı. Tunus’a dönmeleri de gerçekçi değildi. Becaye’den ikinci kez başarısızlıkla dönmek, Tunus Sultanı’nın öfkesini üzerlerine çekmekten başka işe yaramazdı. Becaye’nin kırk mil (yaklaşık 65 kilometre) kadar doğusunda bulunan kayalık Cicelli (Jijel, Djidjelli) yarımadası, ve yarımadanın doğusunda bulunan çektirmeler için elverişli liman, rahatlıkla aynı işi görebilirdi. Cicelli’de (Jijel, Djidjelli) bulunan, -açıkta bir adacık, kayalıklar ve sığlıklarla çevrili- bu limandan Batı Akdeniz Ticaret yolları rahatca denetlenebilirdi. Ayrıca, yüksek tepeler üzerinde kurulu kasaba, cepheden gelecek saldırılara karşı korunaklı idi. İstihkamlar onarıldığı takdirde bütün yarımada sağlam bir kale haline getirilebilirdi. Yarımada da tarımla uğraşan sadece bin kadar Berberi yaşamaktaydı. Bunlar herhangi bir sultana bağımlı değillerdi. Başlarına buyruktular... Cicelli’de yaşayan Berberiler, limanda Türk gemilerini görünce, çok sevineceklerdi. Türkler sayesinde ticaretin gelişeceğini, kendilerinde bulunmayan bazı mallara kavuşacaklarını, ve tarım ürünlerine sürekli müşteri bulabileceklerini düşünmüşlerdi...

 

Sonuçta, 1514 Eylül ayı sonlarına doğru, Kuzey Afrika kıyılarını kasıp kavuran sonbahar fırtınaları başlamadan hemen öce, Barbaros kardeşler, oniki parça gemi ve 1 100 kadar Türk levendi ile Cicelli’ye (Jijel, Djidjelli) yerleşeceklerdi. Barbaros kardeşlerin yanlarında, Türk levendlerinden başka, birkaçyüz Magribi ve Becaye (Bejaïa, Bougie)  seferine katılmış başka gönüllüler de vardı... Yenilgiye uğramış oldukları Becaye’ye bukadar yakın bir yeri, Cicelli’yi üs olarak seçmeleri, onların ilk fırsatta yeniden Becaye’ye saldırmaya niyetleri olduğunu göstermekteydi... Adı daha önce de anılmış olan 1500’lü yılların tarihçilerinden Diego Haedo’ya göre sözkonusu 1514 yılı sonbaharı, Kuzey Afrika kıyılarında çok sert geçecekti. Yaşanan gıda sıkıntısı, Barbaros kardeşleri zor durumda bıraksa da, herşeye karşın onların yerli halka çok iyi davranmaları özellikle dikkati çekecekti. Cicelli limanına gereksinimleri olan Barbaros kardeşler, yerli halkla iyi geçinmenin önemini biliyorlardı. Aksi halde İspanyollar’a ihbar edilmeleri ve gizli üslerinin basılması işten bile değildi...

 

Barbaros kardeşlerin bulundukları kıyılarda Ekim sonlarından Aralık ayı ortaların, hatta Aralık sonlarına dek havalar yumuşar, kış ancak bundan sonra bastırırdı. Onlar da bu süreçten yararlanabilmek amacıyla 1514 yılı Ekim sonlarında on iki çektirme ile birlikte denize açıldılar. Sicilya, Sardinya, Balear adaları ve İspanya arasında bulunan ticaret yolu üzerinde yayıldılar... Tasarladıkları mevkiye, Cicelli’nin 125 mil (200 kilometre) kadar açığında bulunan hedeflerine varabilmek üç günlerini almıştı ve denizin üzerinde dev bir balık ağı biçiminde yayılmışlardı... Küçük bir çektirmenin kıç güvertesinde bakıldığı zaman 5.5- 6 km kadar ötesi gözükebilir. Ana seren direğinden bakılırsa, bu görüş mesafesi bir misli artabilir. Bu hesaba göre Türk gemileri muhtemelen 10 km arayla (seren direğinde bakılınca birbirlerini görebilecek bir mesafede) Sardinya ile Sicilya arasındaki boğaza doğru seyretmişlerdi. Böylelikle on iki çektirme yaklaşık 100 kilometrelik bir deniz yüzeyini gözleyebilmekteydi...

 

Barbaros kardeşler, Sardinya adasının güney ucundaki Spartivento burnunun 100 kilometre kadar açıklarında aramakta oldukları avı bulabileceklerinden emindiler. Avları, Sicilya’dan yükledikleri mısırı ve buğdayı İspanya’ya taşımakta olan ticaret gemileriydi. Bunlar, yılın son seferinde idiler... Barbaros kardeşlerin çektirmeleri, birkaç gün içinde İspanya’ya doğru ağır ağır seyreden üç devasa tücaret gemisini ağlarına düşüreceklerdi... Kış fırtınaları patlamadan yedeklerinde bu gemilerle Cicelli’ye dönmeleri, hem kışlık gıdalarını ve hem de yerli halkın hayranlığını kazanmalarını sağlayacaktı...

 

Oruç Reis, tam zamanında ellerine geçen bu erzakı, Cicelli halkı ve komşu dağ aşiretleri arasında cömertce dağıttırarak, onları sevgisini ve güvenini kazanacaktı. Kimseye boyun eğmemiş bu halk, dağ aşiretleri, Oruç Reis’in buyruğu altına gönüllü olarak girecek, O’nu sultanları olarak ilanedecekti... Batı Akdeniz’de yeralan başlıca ticaret yollarının tam güneyinde bulunan Cicelli (Jijel, Djidjelli) limanı, herhangi bir hükümdara bağlı olmaması nedeniyle de Barbaros kardeşlere avantaj sağlamaktaydı... Buranın halkı kimseye vergi vermiyordu... Böylece Oruç Reis mükemmel bir limana sahibolmuştu. İspanyol takviye gemilerinin gelmesi sonucu Barbaros kardeşlerin Becaye’de (Bejaïa, Bougie) kötü giden işleri, Cicelli’de tersine dönmüş, güvenlikli ve elverişli bir limana sahibolmuşlardı. Artık bundan sonra onlar, Batı Akdeniz’de bulunan ticaret yollarının güvenliğini sarsacak planları kolayca yapabilirlerdi...

 

Daha önce, Zuhaf aşireti reisi ve aynızamanda Becaye kentinin eski sultanı olan kişinin, Becaye’nin (Bejaïa, Bougie) İspanyollar’dan geri alınışı için Oruç Reis’i yardıma çağırdığını, kentin kuşatılması sırasında Oruç Reis’in sol kolunu yitirmiş olduğunu, 1514 yılında yapılan ikinci Becaye kuşatmasının da başarısızlıkla sonuçlanmış olduğunu yazmıştım... İşte bu Zuhaf aşireti, Oruç Reis Cicelli’nin (Jijel, Djidjelli) sultanı ilanedildikten sonra O’na başkaldıracaktı... Ordusunun ve Cicelli halkının başında Zuhaf aşiretini sindirecek olan Oruç Reis, isyancı aşiretin hükümdarı İbn-el-Kadı’nın kesttirtiği kafasını Cicelli surlarına astırtacaktı. Şüphesiz vahşice görülebilecek olan bu davranış, zamanın anlayışına uygundu ve anlaşılan bu tavırla, isyan edenlerin, anlaşmalara ihanet edenlerin başlarına benzer işin gelebileceği anlatılmak istenmişti... Ernle Bradford’a göre Oruç Reis’in yaşamı, tipik bir korsan yaşamından sonderece farklı idi. Barbaros kardeşler, düşman devletlerin gemilerini ve kıyılarını talan ediyorlardı ama, asıl amaçları, elegeçirmiş olduklarından yararlanarak karada bir devlet kurabilmekti... Onlar, avlarını sindirmek için inlerine çekilen, acıkınca tekrar ava çıkan sıradan korsanlardan çok farklı idiler. Onların kara ve deniz seferlerinin gerisinde, politik amaç gizli idi...

 

Daha önce de adı anılmış olan İspanya kralı II. Ferdinand (Aragon ve Castile kralı olarak V. Ferdinand, Katolik Ferdinand, krallığı, 1479- 1516), 23 Ocak 1516 günü yaşamını yitirecekti. II. Ferdinand’ın ölümü, Oruç Reis için yeni fırsatlar yaratacaktı... II. Ferdinand (Katolik Ferdinand), kıyılarda yaşamakta olan Cezayir halkına eziyet etmekte, onlara göz açtırmamakta idi. O, halktan sadece haraç almakla kalmıyor, halkın limana çıkmasını, yeni gemi inşa etmesini, hatta eski gemileri onarmasını dahi engelliyordu... II. Ferdinand’ın (Katolik Ferdinand) ölümünü duyan Cezayir halkı, Cezayir’in kurtuluş gününün gelmiş olduğuna inanacak, ve kendilerini İspanyol garnizonunun elinden kurtarması için komşuları Şeyh Selim’den yardım talep edecekti. Limanın ağzındaki adanın üzerine kurulu kaleye yerleşmiş olan İspanyol garnizonu, buradan Cezayir kenti halkına gözaçtırmıyor, değil korsanlık faliyetlerini, meşru yollarla ticaret yapmalarını dahi engelliyordu...

 

Şeyh Selim, Cezayir kentini tehdit eden İspanyol garnizonunu karadan kuşatmaya hazırdı ama, elinde garnizonun yerleşmiş olduğu kalenin surlarını yıkmaya uygun top ve mühimmat yoktu. Tüm Kuzey Afrika’da böyle bir kuşatmayı yapabilecek donanıma sahip tek kişi Oruç Reis’den başkası değildi. Şeyh Selim, Cicelli’ye (Jijel, Djidjelli), Oruç Reis’e haber yollayacak, O’nu, körfezin girişindeki kaleye yerleşmiş İspanyol garnizonundan Cezayir kentini kurtarması için savaşmaya davet edecekti. Kuzey Afrika kıyılarının en önemli ve en kalabalık kenti olan, ayrıca mükemmel bir limanı bulunan Cezayir’i elegeçirmek, Oruç Reis’in daha önce alamamış olduğu Becaye’nin (Bejaïa, Bougie) fethinden çok daha önemli ve avantajlı idi. Cezayir kenti, Batı Akdeniz’in tüm ticaret yollarına egemen bir coğrafi konuma sahipti... Şeyh Selim’in teklifini kabuleden Oruç Reis, gerekli silah ve malzeme ile birlikte -çoğu kendisine ait-  on altı çektirmeyi Cezayir kentine yollayacaktı. Çektirmeler’de, yerli askerlerle birlikte, 500 Türk levendi de bulunmaktaydı. Kendisi de, 800 tanesi Türk, 3000 tanesi yerli, ve 2000 tanesi Magribi askerden oluşan bir ordunun başında, karadan Cezayir’e doğru hareket edecekti...

 

Cezayir kentinin 45 mil (yaklaşık 65 kilometre) kadar batısında eski Şerşel (Cherchell, Sharshal) limanı bulunmaktaydı. Kara Hasan adlı bir Türk korsanı, kendisini buranın sultanı olarak ilanetmişti. Bu kişi, birçok Türkü ve Magribiyi -kadırgaları ile birlikte- kendi bayrağı altında toplamıştı... Oruç Reis’in anlayışında, Kuzey Afrika kıyılarında iki Türk hükümdara yer yoktu. Ayrıca, Kara Hasan’ın adamları ve gemileri, Oruç Reis için gerekli idi. Diğer yandan Oruç Reis, Cezayir’i tehdit eden İspanyol kalesine saldırmadan önce, ordusunun batı yönünü güvenlik altına almak istiyordu. Bu nedenlerle Oruç Reis, Cezayir kentini tehdit eden kaleyi, aynı kaleye yerleşmiş İspanyol garnizonunu kuşatmadan önce, Şerşel’i (Cherchell, Sharshal) almaya, ve Kara Hasan’ı yoketmeye karar vermişti. Ve O, Cezayir’den önce, doğrudan Şerşel üzerine yürüyecekti...

 

Kara Hasan, Oruç Reis’in kendilerinden yardım istemeye geldiğini sanacaktı önce. Ve O, ne olduğunu anlamaya fırsat bulamadan gelenlerin kılıcı altında yaşamını teslim edecekti. Kara Hasan’ın öldürülmesinin ardından Oruç Reis, orada bulunan tüm Türkleri emri altına alacak ve kendisini Şerşel (Cherchell, Sharshal) Sultanı olarak ilanedecekti... Ernle Bradford’un aktardığına göre, 1500’lü yılların İspanyol tarihçisi Diego Haedo, Oruç Reis’in bu tavrını gaddarlık olarak tanımlarken, “Cezayir Tarihi” adlı yapıtında Morgan, aynı olaydan, “politik bir tedbir” olarak sözedecekti... Ernle Bradford’a göre Oruç Reis, Avrupalıların hayranlıkla sözettikleri aynı yüzyılın birçok İtalyan prensinden ve paralı askerinden daha gaddar değildi... Şerşel’i güvendiği kişilerden oluşan bir garnizonun denetimine bırakan Oruç Reis, hızla doğuya, Cezayir kenti üzerine doğru harekete geçecekti...

 

Cezayir yakınlarında Şeyh Selim’in adamları tarafından karşılanan Oruç Reis, vakit yitirmeden kenti denetleyen İspanyol garnizonunu kuşatacaktı... Kuşatma sırasında, ellerindeki hafif topların, İspanyol kalesinin duvarları karşısında etkili olmadıklarını anlayacaklardı. Kaldıki, ağır kuşatma topları bile bu dayanıklı duvarları yıkabilecek güçte değillerdi... Sözkonusu durumu önceden sezinlemiş olan Oruç Reis, saldırıyı başlatmadan önce İspanyol komutana elçi yollayıp, teslim oldukları takdirde canlarının bağışlanacağını bildirmişti. Ernle Bradford’un ifadesi ile gözü pek savaşcılar olan İspanyollar’ın yanıtı kesin olacaktı: “Ne tehditleriniz, ne alicenaplığınız bizi etkileyemez. Bu gibi davranışlarınızın ancak korkaklar üzerinde etkisi olabilir. Beceye’de olup bitenleri unutmayın. Burada belki daha kötü bir akıbete uğrarsınız.” Anımsayacağınız üzere, Oruç Reis tarafından iki kez kuşatılmış olan Becaye (Bejaïa, Bougie) alınamamış olduğu gibi, ilk kuşatma sırasında Oruç Reis sol kolunu yitirmişti...

 

Toplar -sonuç alamadan- yirmi gün boyunca kale duvarlarını döveceklerdi. Elinde yeterli kuşatma malzemesi olmadan bu işi sonuçlandıramayacağını düşünen Oruç Reis, Cezayir kentini tehdit eden İspanyol kalesinin kuşatmasını geleceğe bırakıp, Şeyh Selim’in elindeki Cezayir kentine egemen olma işine girişecekti... Ernle Bradford’un anlatımıyla Şeyh Selim, İspanyollar’dan kurtulmaya çalışırken Oruç Reis belasına çatmış olduğunu yeni farkedecekti. Müslüman olmakla birlikte karşısındakiler Türk idi. Türkler için ha Avrupa’nın Hiristiyan ülkelerini fethetmişler, ha Ortadoğu’nun Müslüman ülkelerini, farketmiyordu. Bir Arab atasözü, “Türkler Tanrı’nın ordusudur. Tanrı bir millete öfkelendiği zaman, cezalandırmak amacıyla bu orduyu onların üzerlerine salar.”, demekteydi.

 

Şeh Selim’in başına gelenler üzerine iki farklı söylenti çıkacaktı. Bunlardan birincisine, ya da İspanyol yazar Marmol’ün anlatısına göre, bir toplantıya davet edilen Şeyh Selim, toplantı yerine gelir gelmez, kafasındaki sarığı çözülüp boynuna dolanacak, ve Şeyh’in cesedi kentin doğu kapısına astırılacaktı. Diğer söylentiye, Rahip Diego de Haedo’nun yazdıklarına göre ise, olan şöyle idi: “Barbaros, gece gündüz Cezayir’e sultan olmayı kuruyordu. Nihayet bu tasarısını sessiz sedasız uygulamaya karar verdi. Bir gün öğlen üzeri, Şeyh Selim’in camie gitmek üzere hamamda yalnız başnıa yıkanmasını fırsat bilerek, bir adamıyla birlikte hamama girdi ve çıplak, savunmasız, hiçbirşeyden kuşkulanmayan Şeyh Selim’i oracıkta boğdurdu. Bundan sonra herkese Şeh Selim’in hamamda kalp sektesinden öldüğünü bildirdi

 

Adına Cuma Hutbesi okutup Sultanlığını ilaneden Oruç Reis, üzerlerinde Arab harfleri ile “Oruç Sultan” yazısı olan altın ve gümüş sikkeler bastırtacaktı. Cezayir kentinde Müslüman halkın yaşamakta olduğu Kasbah (Kazbah, Qasbah) semtini onarıp buraya bir kale yaptıran Oruç Reis, kenti buradan yönetmeye başlayacaktı. Barbaros kardeşlerin gemileri limana da egemen durumda idi. Kara Hasan’ın teknelerinin de katılması ile Oruç Reis’in gemilerinin sayısı yirmi ikiye çıkmıştı. Sözkonusu gemiler, İspanyol kalesindeki toplarının menzili dışında durmaktaydılar... Bulunduğu kalede sıkışıp kalmış olan İspanyol garnizonu, kalelerinden kenti top ateşine tutmaktaydı. Evleri, barakaları sürekli İspanyol tehdidi altında olan Cezayir halkı, iş göremez bir duruma sürüklenmişti... Birsüre sonra halk, İspanyollar’ın tarafını tutmaya başlayacaktı...

 

İspanyollarla gizlice anlaşan kentin ileri gelenleri, Türkler’i hile ile kentin dışına sürmek için bir plan yapacaklardı. Yapılan plana göre, Barbaros kardeşlerin gemileri ateşe verilecek, Türkler bu gemileri kurtarmak için koştuğunda ise, kentin kapıları üzerlerine kapatılacaktı. Bu sırada ufak teknelerle karaya çıkacak olan İspanyol askerleri, Cezayir kentinin yerli savaşcıları, ve dışarıdan bunlara katılacak olan Bedevi atlıları, birlikte Türkler’in üzerlerine çullanacaklar ve onları kılıçtan geçireceklerdi... Fakat Oruç Reis tedbirli idi, ve halkın arasında onların düşüncelerini yoklayan adamları vardı. Böylece Oruç Reis, kendilerine karşı yapılan planı en ince ayrıntılarına dek öğrenebilmiş ve tedbirini almıştı... Gemileri yakmak için gelen Cezayirliler, her bir geminin Türk müfrezeleri tarafından korunmakta olduğunu göreceklerdi. Türkler, istihbarat bilgilerini onlara açık etmeyecekler, “İspanyolların bir saldırısından kuşkulandıkları için tekneleri korumakta olduklarını”, ifade edeceklerdi. Oruç Reis’de bilgisini belli etmeyecekti... Cezayirliler, Türklerin herşeyi bilip bilmediği konusunda açmaza sürüklenmişlerdi...

 

Türkler’e, Oruç Reis’e yönelik başarısız komplonun haftasında, bir Cuma günü, koplonun önderlerinin camide toplanacaklarını öğrenen Oruç Reis ile Hızır Reis, yakınları ile aynı camiye geleceklerdi. İçeriye doluşmuş olan Cezayirliler, caminin ağır kapılarının üzerlerine kapandığını farkedeceklerdi. Barbaros kardeşler, caminin kapılarının önlerine silahlı muhafızlar yerleştirmişlerdi...

 

Cami’de halka bir konuşma yapan Oruç Reis, kurulan komplodan haberdar olduğunu, sırf kendi canları ve malları uğruna kafirlerle işbirliği yapanlara gereksinimi olmadığını, ifade edecekti. Serinkanlılıkla yaptığı konuşma bittiğinde Oruç Reis, bir el işareti ile adamlarına cemaatin ellerini-kollarını bağlatacaktı. O, casusları aracılığıyla adların öğrenmiş olduğu komplonun önderlerinden birkaçını caminin cümle kapısından çıkarttıracak, sokaktakilerin dehşetli bakışları karşısında bunların kafalarını gövdelerinden ayırttıracaktı. Gerçekleşen infazların ardından Oruç Reis, elleri-kolları bağlı sessizce kendisini izlemekte olan cemaate dönüp, kendisi ile işbirliği yapmalarının onların hayırlarına olacağını ifade edecekti. Cezayir Sultanı sıfatıyla ülkeyi kalkındırmak, ve kafirlere karşı savunabilmek amacıyla paraya gereksinimi olduğunu, söyleyecekti. O, Cezayir’i Kuzey Afrika’nın en bayındır kenti haline getirmek azminde olduğunu, belirtecekti. Yine O, Cezayir’in ileri gelenlerinin böyle hayırlı bir işe seve seve katkıda bulunmak isteyeceklerinden emin olduğunu, belirtecekti. Oruç Reis’i dinleyen topluluktan herhangi bir itiraz sesi yükselmeyecekti... Artık Akdeniz’in en yaman kişiliklerinden biri haline gelmiş olan Oruç Reis, doğu da Cicelli’nin (Jijel, Djidjelli), batı da Şerşel’in (Cherchell, Sharshal), ve şimdi de Cezayir’in Sultanı olmuştu. İspanyollar’ın egemenliği altında olan bu kıyılarda, 1516 yılında, artık bir Türk devleti kurulmuştu...

 

6) İspanyollar’ın Cezayir’e başarısız saldırıları, bastırılan isyan, Ténès’in (Tenez) ve Telemsen’in (Telemcen, Tilimsen) alınışları, İspanyollar’ın Türkler’i Kuzey Afrika’dan atma seferi, ve Oruç Reis’in öldürülüşü üzerine bilgiler

 

İspanya’da kalmış Magribiler ile Kuzey Afrika’ya göçe zorlanmış olan kardeşleri arasında sürekli bir gizli haberleşme vardı. Gelen haberlere göre İspanya devleti, 1517 kışı boyunca savaşa hazırlanmıştı. Aynı yılın (1517) Mayıs ayında Cezayir limanına hızla yaklaşan İspanyol kadırgası, kenti istilaya gelmekte olan İspanyol filosunun habercisi idi... Toledo Kardinali Ximenes’in, Kuzey Afrika kıyılarına yerleşmiş bir avuç Türkün ve asi Magribi’nin Avrupa’nın en güçlü devleti İspanya’yı alaya almaları, hatta tehdit etme küstahlığını göstermeleri, üzerine kışkırtmaları, İspanya’nın seçkin askerlerinden Amiral Diego de Vera’yı harekete geçirmişti. İspanya’nın en seçkin askerlerinden on bin kişilik bir kuvvet toplayan Amiral Diego de Vera, ülkenin güneyindeki bu “çıban başı”nı kökünden kazıma niyetiyle, Cezayir’e doğru yelken açmıştı... İspanyollar, Oruç Reis tarafından kafası kesil miş olan Şeh Selim’in intikamcı oğlu ile işbirliği içindeydiler, ve bir miktar da O’na güvenmekteydiler. Oruç ve Hızır reisler ise, beklemekte oldukları böyle bir saldırı için hazırlıklı idiler...

 

Oruç Reis, çıkartma birliklerinin en zayıf durumlarının, karaya ayak basıp ta savaş düzeni almaya çalıştıkları anlar olduğunu bilmekteydi. Bu anı kollayan Oruç Reis, Bedevi atlılarının desteğinde, kıyıda düzene girmeye çalışan İspanyollar’ın üzerlerine çullanacaktı. Çıkartma savaşının inceliklerinde habersiz olan Diego de Vera, hemen siper muharebesine kalkıştı ise de, gecikmişti. Oruç Reis’in leventleri, çıkartma yapılmış olan sahile egemen tepelerden aşağıya sel gibi inerek, İspanyolları kılıçtan geçireceklerdi...

 

Ernle Bradford’un aktardığına göre, Pamplona (kuzeydoğu İspanya kenti) Piskoposu Sandoval, “Şarlken Tarihi” (“V. Charles Tarihi”) adlı yapıtında bu savaşı şu cümlelerle anlatmıştır: “İspanyol saflarının bozuk düzen olduğunu gören Barbaros, adamları ile birlikte savaş naraları atarak düşmanın üzerine atıldı. Barbaros’un adı bile askerlerin yüreğine korku salmaya yeterliydi. Kısa bir süre içinde ordu perişan oldu. Türkler’in bu savaştaki kayıpları çok azdı. Buna karşılık onlar, 3000 kadar İspanyol askerini öldürmüş, 400 kadarını da esir almışlardı

 

İspanyol kadırgaları ve çıkartma gemileri büyük bir umutsuzlukla kıyıdan uzaklaşacaklardı. Gemilerinin düşmanın eline geçmesinden korkan İspanyollar, kıyıdaki arkadaşlarını kaderleri ile başbaşa bırakmışlardı... İspanya’nın başına gelen felaket bununla da bitmeyecekti. Gece ansızın çıkan fırtına, birçok geminin karaya oturmasına neden olacaktı. İspanyollar’ın can ve mal kayıpları çok büyüktü. Amiral Diego de Vera başı önde yenik biri olarak İspanya’ya dönerken, Barbaros kardeşler Kuzey Afrika kıyılarının mutlak hakimi olmaktaydılar... Tarihci Diego Haedo’ya göre bu yaşanmış olanların ardından, “(...) Oruç Reis’in hükümdarlığı kesin olarak kabul edildiği gibi, artık ona adeta insan üstü bir kişilik gözüyla bakılmaya başlanacaktı

 

Böyle bir fırsatı kaçırmak niyetinde olmayan Oruç Reis, adamlarına, gemilerini donatarak derhal denize açılmalarını emredecekti. Hızır Reis’in ve diğer kaptanların komutasındaki gemiler, ansızın İspanya kıyılarını vurmaya, limanları yağma etmeye başlayacaklardı. Birçok esir alınacak, esaret altındaki Magribiler’i azad edilerek Cezayir’e dönecekler ve Oruç Reis’in güçlerine katılacaklardı...

 

Cezayir’in yaklaşık 120- 130 kilometre kadar batısında yeralan Ténès (Tenez) liman kentinin hükümdarı, aynı yıl (1517), varoşlarda yaşamakta olan halkı Türklere karşı ayaklandırarak Cezayir’e doğru harekete geçmişti. Bu kişinin atlı Bedeviler tarafından desteklenmekte olan on bin kişilik düzenli bir ordusu vardı. Yol boyunca isyana katılan dağ aşiretlerleri ile birlikte başkaldıranların sayıları giderek artmaktaydı. Kuzey Afrika kıyılarında yaşamakta olan bazı Magribiler, Arablar, ve diğer halklardan bazıları, artık Türkleri kendileri için İspanyollar’dan daha büyük bir tehlike olarak değerlendirmeye başlamışlardı. Onlara göre İspanyollar’ın tek olumsuzlukları, kıyı boyunca belirli yerlere garnizonlar kurmaktan ibaretti. İspanyollar, Kuzey Afrika içlerine doğru yayılma eğilimi göstermemişlerdi. Türkler’in ise bu yönde arzuları olduğu ortadaydı. Ayrıca isyancılar, Türkler Kuzey Afrika kıyılarında kaldıkları sürece, İspanyol saldırılarının durmayacağını düşünmekteydiler...

 

Oruç Reis, Cezayir kentini koruması için Hızır Reis’i geride bırakarak, Türkler’den ve Magribiler’den oluşan 1500 kişilik bir güçle isyancıları karşılamak üzere yola çıktı. Oruç Reis’in adamlarının hepsi, usta arkebüzcülerden oluşmaktaydı (arkebüz= 1400’lü- 1600’lü yıllarda kullanılan, ağızdan doldurulan, omuzdan ateş edilen yivsiz ve setsiz bir çeşit ilkel, ağır tüfek)... Batıya yönelmiş olan Oruç Reis’in küçük ordusu, düşman güçlerini bir nehri geçmeye çalışırlarken yakalayacaktı. Atlı Bedeviler’in ve kısmen silahlı düşman piyadelerinin, Oruç Reis’in usta nişancıları karşısında şansları yoktu. Yüzlerce isyancı kılıçtan geçirilecek, kalanlar da tabana kuvvet kaçacaklardı. Ténès (Tenez) hükümdarı da dağlara doğru kaçanların arasında idi. Ordusu ile Ténès’e giren Oruç Reis, birsüre kentin yağmalanmasına izin verdikten sonra, halkı topladı ve onları güvenlik altına alacağı sözünü verdi. Ardından O, bu kez de Ténès (Tenez) sultanlığını ilanetti... Ernle Bradford’a göre Türkler, savaşcı bir ruh başta olmak üzere bir askerde bulunması gereken tüm yeteneklere sahiptiler. Sahiboldukları modern silahlarla birlikte, Kuzey Afrika’da Türklerle boy ölçüşebilecek bir başka güç daha olmadığı iyice anlaşılmıştı...

 

Yukarıda özetlenmiş olan zaferin ardından, kısa süre sonra, Telemsen’den (Telemcen, 1981’den sonra Tilimsen) bir heyet Oruç Reis’i ziyarete geldi. Başlarındaki yöneticiden hoşnut olmayan Telemcen (Tilimsen) ileri gelenleri, kendilerine yardımcı olduğu takdirde kenti ve çevresini Oruç Reis’e vermeyi vadetmekteydiler. Telemsen (Telemcen, Tilimsen), günümüz Cezayir’inin batı kıyısındaki Oran limanının yüz kilometre kadar güneydoğusunda, içlerde, günümüz Fas (Morocco) sınırına çok yakın konumda bir ticaret merkezi idi. Oruç Reis, halen İspanyolların elinde olan Oran’ı sürekli tehdit altında tutabilecek konuma sahip Telemsen’e ve kentin hinderlandına egemen olma fikrine hayır diyemezdi... Oran’da bulunan İspanyol valisinin kendisine karşı koyup, kıyıdan Cezayir’e dönüş yolunu kesebileceğini hesaplayan Oruç Reis, Hızır Reis’den kendisine on kadar hafif top, gereği kadar cephane, ve diğer savaş gereçlerini yollamasını isteyecekti. Donanımını tamamladıktan sonra O, hızla, Ténès’ten (Tenez) Telemsen üzerine doğru yürüyecekti...

 

Oruç Reis, ordusu ile Ténès’den (Tenez) Telemsen’e doğru yola düzülmüş ve Ténès’den yüz kilometre kadar uzaklaşmıştı. Yaz ortalarıydı, Oruç Reis’in askerleri, Cezayir’i terketmiş oldukları Temmuz 1917’den beri silah altında yollardaydılar... Hızır Reis’in yollamış olduğu hafif toplar işlerine yarıyacaktı. Top ateşi ile ilk kez karşılaşan Telemsen’in yerli muhafızları hemen dağılıp kacacaklardı. Oruç Reis ve küçük ordusu, Eylül 1517’de, zafer şenlikleri ile Telemsen’e (Telemcen, Tilimsen) gireceklerdi. Devrilmiş olan Telemsen hükümdarının kesik başı bir sırığa geçirilmiş olarak zafer alayının en önünde gitmekteydi. Halkın eski hükümdardan tamamen umut kesip yeni yöneticilerine boyun eğmesini sağlamaya yönelik bu vahşi gösteri, malesef zamanın ruhuna ve geleneklerine uygundu...

 

Yukarıda özetlenen olaylar yaşanırken, 1509 yılında İspanyollar tarafından zaptedilmiş ve ancak 1708 yılında Türkler’in eline geçecek olan Oran kentinin İspanyol valisi, tahta yeni oturmuş olan İspanya Kralı I. Karlos’a bağlılık yemini etmek için İspanya’ya gitmişti (I. Karlos= Karl I= Charles I, 1500- 1558; İspanya kralı, 1516- 56; Charles V adıyla Kutsal Roma İmparatoru, 1519- 56; egemenliği, İspanya’dan Hollanda’ya, Güney Almanya’ya, Avusturya’ya, Napoli’ye, Sicilya’ya, Sardinya’ya, Belear Adalarına, Kanarya Adalarına, ve Latin Amerika’ya dek uzanıyor.). Oran valisi, genç İspanya Kralı I. Karlos’a (Charles I, Charles V), İspanyollar’ın Kuzey Afrika’da sürüklenmiş oldukları umutsuz durumu, Cezayir kentinde çevrili olarak hareketsiz kalan İspanyol garnizonunun halini, Barbaros kardeşlerin yapmış olduklarını anlatmıştı. Vali, bir an önce harekete geçilmeyecek olursa eğer, Oran’ın dahi karadan ve denizden kuşatılabileceğini bildirmişti. O sırada henüz on yedi yaşında olan kral, İspanya’nın ticaret yollarını tehdit eden bu Türkler’i Kuzey Afrika’dan kazıyıp atma fikrini benimseyecekti. Böylece, I. Karlos’un (Charles I, Charles V) emri, ile 1917- 18 kışı boyunca İspanya’da savaş hazırlıkları yapılacaktı. Yaklaşmakta olan 1918 baharında İspanyol filosu, Oran’ı güvenlik altına almak ve Türkler’i Kuzey Afrika’dan kazımak amacıyla harekete geçecekti... (not: Bilindiği gibi kişi adları değişik dillerde biraz farklı yazılmaktadır. Örneğin, türkçe çevirilerde Karlos olarak geçen bir ad, isveççe de Karl, ingilizce de ise Charles olarak yazılmaktadır. Yine örneğin, türkçede François olarak yazılan, isveççe de Frans, ingilizce de Francis olmaktadır. Ben bu metinde adları ingilizceki yazılışları ile, yani Charles veya Francis olarak vermeyi uygun buldum. Çünkü, adlar bu yazılışları ile arandıkları zaman, daha kolay bulunabiliyorlar - Y. K.)

 

İspanyol donanmasının kendilerine karşı harekete geçtiğini haber alan Oruç Reis, Fas Sultanı’ndan yardım isteyecekti. Oruç Reis, düzenli ve güçlü bir orduya karşı koyamayacağının bilincinde idi. Diğer yandan, Fas (Fès) Sultanı’nın da kendi sorunları vardı. O zamanın Fas’ından (Fès) sözederken, şimdiki tüm Marocko’yu (Morocco) düşünmemek gerekir. O zamanın Fas’ı (Fès), şimdiki Marocko devletinin kuzeyinde yeralan Fas (Fès) kenti ve bu kentin hinderlandı idi sadece. Kısacası, Fas (Fès) Sultanı, Fas (Fès) kentinin 300- 350 kilometre kadar güneyinde yeralan ve günümüzde Morocco Krallığı’na adını veren Marakeş (Marrakech, Marrakesh) kentinin sultanı ile mücadele halindeydi. Öte yandan Fas (Fès) Sultanı, diğer yerel Kuzey Afrikalı yöneticiler gibi, girdikleri heryeri sahiplenen Türkler’in varlıklarından hoşnutsuzdu. Sonuçta O, Oruç Reis’i oyalamaktan başka bir iş yapmayacaktı. Oruç Reis, bu sultana güvenmekle yaşamının en büyük hatasını yapmıştı...

 

İspanyol donanması on bin kişilik bir ordu ile birlikte 1518 baharında Oran limanına yanaştığında, Fas Sultanı’ndan henüz bir yardım gelmiş değildi. O sırada Oruç Reis, 1500 kişilik ordusu ile, Cezayir’in 300 kilometre kadar güneybatısında olan ve yeni elegeçirmiş olduğu Telemsen’de (Telemcen, Tilimsen) idi. Ve on bin kişilik güçlü İspanyol ordusu, Oran’dan, doğu yönünde Cezayir üzerine yürümekte idi. Kış aylarında yapılmış olan onarıma karşın, Cezayir kentinin surları, İspanyollar’ın ağır toplarına karşı dayanıklı değildi... Oruç Reis, tüm tehlikeyi göze alarak Cezayir’e doğru yola çıktı. Çok iyi bildiği kıyı yollarından cebri yürüyüşle ilerleyerek, İspanyollar kendisine yetişmeden Cezayir kentinin surlarının gerisine sığınmayı umuyordu. Fakat, Fas (Fès) Sultanı’ndan yardım beklerken geç kalmıştı. Eğer Fas (Fès) Sultanı beklediği yardımı yollamış olsa idi, O, güneyden Oran üzerine yürüyüp, İspanyol güçlerinin yolunu kesecekti. Aslında Oruç Reis, Fas (Fès) Sultanı’na güvenmekle çok büyük bir hata yapmıştı... Disiplini ve silah donanımı yeterli olmasada, Fas (Fès) Sultanı’nın yirmi bin kişilik bir ordusu vardı ve bu ordu İspanyollar’ı yenmek için yararlı olabilirdi...

 

Oruç Reis’in Telemsen’den (Telemcen, Tilimsen) hareket ettiğini öğrenen Oran valisi, O’nun deniz kıyısına varmak için kuzeydoğu istikametindeki dağları, ve vadileri aşmak zorunda olduğunu biliyordu. Vali, bir bölük askerini geride bırakarak, Mağribiler’den elegeçirmiş olduğu atların üzerine bindirdiği tüm askerleri ile, toplam olarak bir süvari alayı ile, Oruç Reis’in peşine düştü. Türkler Telemsen’in elli kilometre kadar kuzeyinde bir vadiyi aşmaya ve bir ırmağa ulaşmaya çalışırlarken, İspanyollar peşlerinden yetişeceklerdi. Oruç Reis, eğer vadinin öteki yakasına varırsa, İspanyolları durdurabileceğini düşünmüştü... Başlarında Oruç Reis olduğu halde Türk birliğinin yarısı ırmağı aşıp vadinin öbür yanına yetişmiştiki, İspanyol süvarileri tepelerden inmeye başladılar... 

 

Ernle Bradford, Oruç Reis’in ölümü ile ilgili olarak aynen şu satırları yazmaktadır: “Oruç Reis gibi bir yiğit, yıllardır birlikte savaştığı leventlerinin gözleri önünde katledilmesine seyirci kalamazdı. Irmağı aşıp selamete çıkmışken geri döndü. Leventlerini toplayarak geçit yerine hakim bir tepenin üzerine yerleşti. Burada Türkler, düşmanın karşısında dimdik durarak, göğüs göğüse son savunmalarını yaptılar. Amaçları yiğitce ölmekti. Oruç Reis tek koluyla son dakikaya dek arslanlar gibi döğüştü. O’nun çapında bir adama böyle bir ölüm yaraşırdı. Böyle bir ölüme razı olabilirdi O ancak

 

Ernle Bradford’un aktardığına göre, koyu katolik olan, ve Barbaros kardeşlerden nefret etmek için birçok nedeni bulunan Rahip Diego Haedo, tam tersine onlardan övgü ile sözetmekteydi. Rahip Diego Haedo, Oruç Reis’i şu cümlelerle anlatmaktaydı: “Barbaros Oruç Reis, O’nu tanıyanların ifadesine göre, öldüğü zaman kırk dört yaşında idi. Boyu pek uzun olmamakla birlikte O, sağlam yapılı ve güçlü-kuvvetli idi. Saçı-sakalı kızıldı. Gözleri çakmak çakmak, burnu kartal gagası gibiydi. Sonderece gözüpek, atılgan, gururlu, girişken, ve cömert yaradılışlı bir adamdı. Savaş dışında kan dökücü olmadığı gibi, ancak kendi emirlerine boyun eğmeyenlere karşı gaddar davranırdı. Askerleri ve uyrukları tarafından çok sevilir ve sayılırdı. Öldüğü zaman hepsi arkasından yas tuttu. Çocuğu yoktu. Kuzey Afrika kıyılarında on dört yıl kalmıştır. Bu süre içinde Hiristiyanlara vermiş olduğu zararlar anlatmakla bitmez.” 

 

Irmağı geçmiş olanların birkısmı Cezayir kıyılarına ulaşmayı başardılar... Öldürüldüğü sırada Oruç Reis’in üzerinde bulunan erguvan rengi sırmalı kaftanı, Kordova’ya (Cordova, güney İspanya’da, Andalusia’da) götürülerek piskoposluk makamına teslim edildi. Kordova (Cordova), soylu güzelliğini, kendisini imar etmiş olan Magribi (Arab) mimarlara borçluydu... Oruç Reis’i bir mızrak darbesi ile yıkıp başını kesen kişi, Garcia de Tineo adında bir İspanyol teğmeni idi. Ya da söylenti bu yönde çıkmıştı... Yine Ernle Bradford’un anlatımıyla, tarihci Duro’ya göre, Oruç Reis’i öldürmüş olan teğmenin ailesi, Oruç Reis’in kafasını aile armalarına işleyecekti. Diğer yandan, 1700’lü yıllarda yazılan bir İspanyol destanının ve 1800’lü yıllarda sahnelenen bir operanın konuları Barbaros kardeşler, Oruç Reis olacaktı...

 

Oruç Reis’in ölümü Türkler için ağır bir darbe olmuştu ama, O’nun kurmuş olduğu sistem artık oturmuş olduğu için, Türkleri Kuzey Afrika’dan söküp atmak okadar kolay değildi. Bu arada Osmanlı İmparatorluğu, Barbaros kardeşlerin kendisi için nekadar yararlı olduklarını farketmişti. Osmalı ile Barbaros kardeşler arasında çoktan sıcak ilişkiler gelişmişti... Fakat herşeye karşın İspanyollar’ın, daha doğrusu İspanyol güçlerine komuta eden Oran valisinin yapmış olduğu çok büyük bir hata, Türkler’in Kuzey Afrika’dan atılmalarını engelleyen en büyük etken olacaktı... İspanya Valisi, Oruç Reis’in öldürülmesinin ardından, bu işin artık sonunun gelmiş olduğunu, düşünmüş olmalıydı ki, elinin altındaki güçlü İspanyol ordusu ile Cezayir kentinin üzerine yürümekten vargeçecekti. Aslında Hızır Reis, kenti terketmeye hazırlanmaktaydı...

 

7) Hızır Reis’in liderliği, Barbaros ve Hayrettin adlarının nedenleri ve anlamları, Osmanlı’nın Cezayir devletini tanıyışı, ve Hızır Reis’in Cezayir Beylerbeyi oluşu üzerine bilgiler

 

Oruç Reis’in ölümü sonucu Liderlik Hızır Reis’e geçmişti. Hızır Reis, Kuzey Afrika’da geçen on dört yılı boyunca çok şey öğrenmişti, ve ileride ağabeyinden daha usta bir politikacı olduğunu da kanıtlayacaktı. Ernle Bradford’a göre liderlik hasletlerine sahip bir kişilik olan Hızır Reis, iri cüsseli, kumral olan saçı ve sakalı gür, etkileyici görünüme sahip birisiydi. Ağabeyi gibi kızıl saçlı ve sakallı olmamasına karşın, Oruç Reis’e hürmeten O’na da “Barbaros” lakabı takılmıştı... Daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, Oruç Reis’in kızıl olan saçı ve sakalı nedeniyle “Barbaros” adı onlara, Hiristiyanlar tarafından takılmıştı. Daha doğrusu Batılılar onları, Oruç Reis’in kızıl saçına ve sakalına bakarak, italyanca da “kızıl sakal” anlamına gelen “Barbarossa” sözcüğü ile anacaklardı. “Barbarossa” sözcüğü, türkçe de, “Barbaros” olacaktı... Oruç Reis’in ölümünden bir-kaç yıl sonra Hızır Reis, Osmanlı yönetimi tarafından, “dine faydalı” anlamına “Hayrettin” adıyla anılacaktı. Kısacası “Hayrettin” adı Oruç Reis’e, ileri yaşlarında, Osmanlı tarafından takılacaktı. Sonuçta O, “Barbaros Hayrettin” adıyla anılmaya başlanacaktı ve bu adını kendisi de benimseyecekti...

 

Hızır Reis, Ernle Bradford’a göre, ölünceye dek kullanacağı -dine faydalı anlamına- Hayrettin adına gerçekten layık birisi olacaktı. O, Akdeniz’de İslamiyet’in bekçisi ve Avrupalılar’ın başbelası olarak çok büyük bir rol oynayacaktı. Barbaros kardeşlerin yetiştirmesi olan büyük denizci Turgut Reis’de (1485- 1565), kendisine takılmış olan “İslamın Kılıcı” lakabına layık biri olacaktı. Barbaros Hayrettin’in (Hızır Reis) seçkin kaptanları arasında bulunan Turgut Reis, aslında, Bodrum yakınlarında Grek kökenli Hiristiyan bir ana ve babadan dünyaya gelmiş ve küçük yaşta bir Türk valisi, ya da bir ordu kumandanı tarafından evlat edinilip orduya alınarak yetiştirilmiş biri idi. O’nun yaşamı ve yaptıkları, bir milletten olmanın, gerçekte tamamen kültürel bir gerçek olduğunun, “kan bağı” ile, veya “genetik” ile alakası olmadığının en somut kanıtı idi...

 

Yine aynı ekipten Sinan Reis’de bir Yahudi dönmesi idi. İzmir doğumlu olduğu için, O’nu, “İzmirli Yahudi” diye anmaktaydılar. Yine aynı gruptan Oruç Ali Reis ise, bir İtalyan dönmesiydi. Ernle Bradford’un resmi kayıtlardan aktardığına göre, 1588 yılında Cezayir filosunda otuz beş kadırga ve çektirme bulunmaktaydı. Sözkonusu gemilerin sadece on bir tanesi Türk asıllı kaptanların komutasında iken, yirmi dört tanesi devşirmelerin komutasında idi. Lane-Poole’ye göre, bu devşirmeler arasında Fransızlar, Venedikliler, Cenevizliler, Sicilyalılar, Napolililer, İspanyollar, Rumlar, Kalabriyalılar (Calabria, güney İtalya’da bir bölge), Korsikalılar, Arnavutlar, Macarlar, ve bir tane de Yahudi vardı... Bunların arasında gerçekten devşirme olanlar, tutsak olduktan sonra forsa olmaktansa Müslümanlığı seçenler, kendi ülkesinde bir suç işleyip kaçanlar, borçlarından kaçanlar gibi karakterlerdi. Diğerleri, çok küçük yaşta Cezayirli Türkler’in eline düşüp, Türk ve Müslüman olarak yetiştirilmiş kişilerdi.

 

Oruç Reis’in öldürülmesinin ardından, anlaşılması güç ilginç gelişmeler olacaktı... Artık önder konumuna gelmiş olan Hızır Reis ve diğerleri, başlangıçta, Cezayir limanında demirlemiş olan kendilerine ait yirmi iki büyük boy çektirmeye binerek doğu istikametinde uzaklaşmayı, yani kaçıp gitmeyi düşünmüşlerdi. Onlara göre, muhtemelen güçlü bir İspanyol birliği Telemsen’den (Telemcen, Tilimsen) üzerlerine doğru gelmekteydi. Oruç Reis’in ölümünü duyan Cezayir halkı da İspanyollar ile birleşebilirdi. Cezayir kenti açıklarındaki kalede halen İspanyol garnizonu bulunmaktaydı. İspanyol filosu her an limanı istilaya kalkışabilirdi... Bu ihtimal hesapları ile onlar, Hızır Reis ve diğerleri, esirleri ve gerekli malzemeyi gemilerine yüklemişler, her an kalkışa hazır vaziyette beklemekteydiler. Fırsat varken Doğu Akdeniz’e doğru uzaklaşmak, onlara en iyi çözüm gibi gözükmekteydi...

 

Diğer yandan, İspanyol birliklerinin başındaki Oran valisi, -daha önce de ifade etmiş olduğum gibi- inanılması güç bir hata yapacaktı. Oruç Reis’in öldürülmesinin ardından O, tüm gücüyle Cezayir kentinin üzerine yürüyeceğine, Telemsen’den Oran’a, korunaklı inine çekilecekti. Vali, kendi sabit garnizonu dışındaki askeleri, İspanya’dan gelmiş olan güçlü orduyu ve filoyu gerisingeri İspanya’ya yollayacaktı. O’nun neden böyle yapmış olduğu üzerine mantıklı bir açıklama yoktu. Vali, Oruç Reis’in öldürülmesi, ve O’nun yanındaki küçük ordunun imha edilmesi ile sorunun çözüldüğünü mü sanmıştı? Bu satırları yazanın düşüncesine göre, yoksa O, daha ileri giderek kazanmış olduğu bu zaferi ve şöhreti gölgeleyecek bir yenilgi ile karşılaşmaktan mı korkmuştu? Aslında O, bilincinde olmadan, Türkleri Cezayir kıyılarından tümüyle silip atma fırsatını kaçırmış gibi gözükmekteydi. Anlaşılan, açıklanamayan korkular, sonucu tayin etmişti...

 

İspanyol birliklerinin ve donanmasının üzerlerine gelmediğini duyan Hızır Reis (Barbaros Hayrettin), doğal olarak rahatlayacaktı. O’nun, limanı ve iç bölgelerdeki toprakları güven altına almak için yapılacak işleri vardı. O, Hızır Reis, Meliana (Miliana, kuzeybatı Cezayir’de bir kent), Şerşel (Cherchell, Sharshal), Ténès (Tenez), Mustaghaim (Mostaganem; 1981 sonrası, Mestghanem, Cezayir’in batı kıyısında, İspanyol garnizonunun bulunduğu Oran kentinin hemen doğusunda, Arzew körfezinde bulunan bir liman kenti.) gibi kentlerde bulunan garnizonlarını tahkim ettirtecek, buraların savunmalarını güçlendirtecekti. Aynı dönemde O, İstanbul ile, Yavuz Selim (I. Selim, 1470- 1520; sultanlığı, 1512- 20) ile ilişkilerini sağlamlaştıracaktı. İspanyol tehdidi, Batı Akdeniz’de bulunan Türkleri İstanbul’a yaklaştırdığı kadar, İstanbul’un da böyle bir güce, Batı Akdeniz’de kendi başına egemen olabilmiş bir güce gereksinimi vardı. Batı Akdeniz’de -başta İspanya olmak üzere- Batılı güçleri meşguleden, onlara zararlar veren Hızır Reis ve adamlarının varlığı, Doğu Akdeniz’de Osmanlı egemenliğini güçlenedirecek bir unsurdu...

 

Hızır Reis, I. Selim’e hitaben yazılmış bir mektubunu, beraberinde değerli hediyelerle birlikte İstanbul’a yollayacaktı... Daha önce de ifade etmiş olduğum gibi Osmanlı ile ilişkiler, aslında, Oruç Reis sağ iken başlamıştı... Sonuçta, Mısır’ın fethinin hemen ardından, 1518 yılında I. Selim, Hızır Reis’e, “paşalık” ve “Cezayir Beylerbeyliği” ünvanlarını verecekti. Osmanlı İmparatorluğu ile bütünleşen Hızır Reis’in Kuzey Afrika’daki devleti, artık çok daha fazla güvenlik altında idi... Kısa süre sonra O, Hızır Reis, artık, Barbaros Hayrettin olarak anılmaya başlanacaktı...

 

8) İspanya’nın önderliğine birleşik Haçlı donanmasının Cezayir’e saldırısı, doğanın da yardımı ile Haçlı güçlerinin ağır bir yenilgiye uğratılması, Cezayir devletinin güvenliğinin ve Barbaros Hayrettin’in Cezayir Hükümdarlığı’nın garanti altına alınması üzerine bilgiler

 

Barbaros Hayrettin, Cezayir Beylerbeyliği’nin birinci yılında, 1519’da, yeni güçlü bir sınavdan geçecekti. Oran valisi tarafından 1518 yılında yapılmış olan hatayı farkeden İspanya Kralı I. Karlos (Charles I, İspanya kralı, 1516- 56; Charles V adıyla Kutsal Roma İmparatoru, 1519- 56), Napoli ve Sicilya ile olan ticaretini tehdit eden Türkleri Kuzey Afrika’dan atmak amacıyla yeniden hazırlıklar başlatacaktı. Kralın ilk işlerinden biri, Oruç Reis karşısında yenilgiye uğrayıp başı kesilen Telemsen (Telemcen, 1981’den sonra Tilimsen) hükümdarının yakınları ve yine Oruç Reis karşısında yaşamış olduğu yenilginin ardından dağlara doğru kaçmış olan eski Ténès (Tenez) Sultanı ile ilişkiye geçmek olacaktı. Eğer İspanya Krallığı Türklere ağır bir darbe vuracaksa, bu yerli yenilmişler, İspanya Kralına destek olacakları sözünü vereceklerdi...

 

Türklere karşı hazırlanacak donanma konusunda Avrupa hükümdarları arasında sıkı bir iletişim kurulacaktı. İspanya Kralı I. Charles (Kutsal Roma İmparatoru olarak V. Charles) ile arası iyi olmayan Fransa Kralı I. Francis (Frans, François, vs., krallığı, 1515- 47) dışında, tüm hükümdarlar bu girişime destek vereceklerdi. Neredeyse, “Avrupa Donanması” denebilecek bir güç oluşacaktı... Fransa ile İspanya, 1521 yılında 1544 yılına dek savaşacaklardır... Ernle Bradford’un ifadesiyle, toplanan gemilerin sayıları hakkında değişik bilgiler bulunsa da, muhtemelen, elli adet öncü savaş gemisi ve 200 ile 450 arasında taşıma gemisi toplanmıştı. Bu devasa filoya katkıda bulunanlar arasında Sen Jan Şovalyeleri (St. [Aziz] John Şovalyeleri, veya Malta Şovalyeleri veya Rodos Şovalyeleri, Hospitalers), Papalık, Napoli Krallığı, Monoko (Grimaldi hanedanının kontrolundaki Monaco) ve İspanya Krallığı bulunuyordu... Venedikli Fernando de Gonzago ile Cenevizli amiral Andrea Doria, bu güce kendi filoları ile katılmışlardı. Fernando de Gonzago’nun emrinde yedi Venedik kadırgası, Andrea Doria’nın emrinde ise on dört Ceneviz kadırgası vardı. Bu, basit bir seferin çok ötesinde, Türkleri Kuzey Afrika’dan tamamet atmak amacıyla oluşturulmuş bir donanmaydı. Ayrıca, Almanlar, İtalyanlar, ve başka Avrupa devletleri askeri güç vererek bu donanmayı desteklemekteydi... Yukarıda belirtilmiş olduğu gibi, yapılan anlaşmaya göre, eski Ténès (Tenez) Sultanı ile Oruç Reis tarafından başı kesilmiş olan Telemsen (Telemcen, 1981’den sonra Tilimsen) hükümdarının yakınları, sözkonusu birleşik donanmya karadan askeri destek vereceklerdi...

 

Yaz ortaları Cezayir kıyılarına yapılacak çıkartma için sonderece elverişli idi ama, yaşanan aksaklıklar, askeri gecikmeler, sözkonusu büyük donanmanın toparlanarak harekete geçmesini geciktirmekteydi. Akdeniz’in kuzey limanlarında yaşanmakta olan bu hareketlilik, Barbaros Hayrettin’in dikkatini çekmişti. Türkler’de bir saldırıya karşı hazırlıklara başlayacaklardı... Şehrin ileri gelenlerinden alınan paralarla silah ve cephane alımı yapılacaktı. Cezayir kentinin surları onarılacaktı. Kürekten azad edilen forsalar, sıcak yaz ayları boyunca duvar öreceklerdi. Cezayir körfezi ile Cezayir kentine hakim bir mevkide kale inşaatına başlanacaktı... Barbaros Hayrettin, karşısına çıkartılacak olan donanmanın gücünü hesaba katarak, bir deniz savaşına girmemeye karar verecekti. Türk çektirmeleri hızlı ve güçlü olmakla birlikte, devasa kadırgalarla boy ölçüşemezlerdi. Onlar daha çok ticaret gemilerini avlamak amacıyla yapılmışlardı... Bu nedenle Cezayir limanındaki çektirmelerin birkısmı Tunus’un güney kıyısındaki Cerbe (Djerva, Jerbah) adasına gönderilecekti. Diğer çektirmeler de, dost limanlara dağıtılacaklardı. Ancak belirli sayıda çektirme, işlerin ters gitmesi durumunda kaçabilmeyi sağlamak amacıyla, Cezayir kenti dışında gizli bir yerde karaya çekilecekti...

 

Ernle Bradford’a göre, ortada kesin bilgi olmamakla birlikte, Barbaros Hayrettin’in Cezayir Beylerbeyi ilanedilmiş olmasının ardından, yardım amacıyla I. Selim’in O’na sembolik bir yeniçeri birliği göndermiş olması mümkündü... Yine Ernle Bradford’un aktardığına göre, tarihci Morgan ve Lane-Poole, bu konuda şunları yazmışlardı: “Sultan, iki bin kişilik bir muhafız alayını beylerbeyinin yardımına göndermiş, ayrıca, Barbaros’un otoritesini arttırmak üzere kendi kullarını da Cezayir’e gitmeleri için çeşitli yollarla teşvik etmiştir.” Daha önce, Oran Valisi’nin İspanya’dan gelmiş olan güçlerle birlikte üzerlerine yürümesi ihtimali karşısında Cezayir’i terketmeyi düşünmüş olan Barbaros’un, şimdi, çok daha büyük bir güç karşısında savaşı kabullenmesi, Osmanlı’dan ciddi bir yardım almış olduğu, biçiminde yorumlanabilir...

 

Oruç Reis’in yokluğunda Türkleri Kuzey Afrika kıyılarından kolayca kovabileceğine inanan Katolik İspanya Kralı ve müttefikleri, hazırlanan donanmalarını Cezayir’e doğru yola çıkarttıkları zaman, yaz bitmek, sonbahar başlamak üzereydi. Sonbahar, Çezayir ve Tunus kıyılarında fırtına mevsimi demekti... Sonbahar günleri Cezayir kıyılarında aniden patlayan fırtınalar, Türklerden çok daha büyük ve güçlü bir düşmandı... İspanyol Amirali Hugo de Moncada ve diğer kaptanlar, artık Kutsal Roma İmparatoru olarak V. Charles adını kullanan İspanya kralı I. Charles’i (İspanya kralı, 1516- 56; Charles V adıyla Kutsal Roma İmparatoru, 1519- 56), bu mevsimde beklenen fırtınalara karşı uyarmışlar, seferi gelecek bahara ertelemesi için ikna etmeye çalışmışlardı ama, genç Kral kimseyi dinlemeyecekti... Avusturya Habsburg Hanedanı’ndan olan I. Charles, 28 Haziran 1519 günü, V. Charles adıyla Kutsal Roma İmparatoru ilanedilmişti. O, Barbaros Hayrettin’in üzerine güçlü bir donanma yollarken, artık “Kutsal Roma İmparatoru” olarak Hollanda’nın, Güney Almanya’nın, Avusturya’nın, İspanya’nın, Napoli (Naples) Krallığı’nın, Sicilya’nın, Sardinya’nın, Balear Adaları’nın, Kanarya Adaları’nın, Afrika’da birçok yerin, Portekiz’in, Orta ve Latin Amerika’nın hükümdarı idi...

 

Daha önce gemi sayısını vermiş olduğum koskoca filo, Aziz Bartolomeo yortusu olan 24 Ağustos günü, Cezayir körfezi açıklarında görüldü. Sözkonusu filo görüldüğü zaman yerli halkın birkısmı, en değerli varlıklarını yanlarına alarak kaçmaya yeltendi. Buna karşın Barbaros Hayrettin, kaçanların ve çapulculuk yapanların derhal idam edileceklerini bildirmekte gecikmedi. Barbaros’un istemine göre herkes kentte kalacak, ve yaşam normal seyrinde sürecekti. Barbaros Hayrettin, askerleri ile birlikte halkı İspanyollar’a karşı koruyacaktı... Bundan önceki idamları anımsayan Cezayir halkı, Barbaros’un emirlerine uyup, yerinden kıpırdamadı... Kentte kalanların hepsi de korku nedeniyle kalmamıştı şüphesiz. Onları Türklerle yakınlaştıran din birliği ve başka nedenler de vardı...

 

Cezayir Körfezi’ne yaklaşmakta olan gemiler, kıçtan onları vurmaya başlayan sert poyrazın etkisine gireceklerdi. Kaptanlar bu şartlar altında karaya yaklaşmanın tehlikesini bilmekteydiler ama, aldıkları emre göre karaya çıkarak Türkleri imha etmekle yükümlü oldukları için, ellerinden birşey gelmiyordu. Bazı birliklerin karaya çıkmış oldukları, Barbaros Hayrettin ve adamlarının bunların üzerlerine çullanmış olduğu sırada, fırtına patlayacaktı. Sert rüzgar, yıldız poyraza çevirmişti...

 

Yaşananın daha iyi anlaşılabilmesi için, burada hemen poyraz, yıldız, ve yıldız poyraz rüzgarları hakkında kısaca bilgi vermekte yarar vardır sanırım... Poyraz, kuzeydoğu istikametinden esen sert ve soğuk bir rüzgardır. Cezayir kıyısında gemilerin bu rüzgara yakalanmaları demek, kıyıya doğru sürüklenmeleri anlamına gelir. Yıldız ise, tam kuzeyden esen çok daha sert bir rüzgardır. Yıldız poyraz, kuzey ve kuzeydoğu istikametinden esen fırtına niteliğinde sert rüzgar anlamına gelir. Cezayir kıyılarında gemilerin böyle bir fırtınaya yakalanmaları demek, kurtuluş ihtimalleri pek olmadan kıyıya doğru savrulmaları, büyük bir felakete sürüklenmeleri anlamına gelir. Nitekim, Cezayir kıyısına çıkartma yapmaya çalışan birleşik güçlü filonun başına gelen de böyle bir felaketten başka birşey olmayacaktı...

 

Yıldız poyraz fırtınasının etkisi ile Akdeniz’in kuzey kıyılarından, Fransa’nın güneyindeki Arslan Körfezi’nden (Golfe du Lion) kopup gelen dalgalar, yol aldıkça büyüyerek, birbirini izleyen yıkıcı darbeler halinde Kuzey Afrika kıyılarını döğmeye girişmişlerdi. Kıyının yakınındaki gemiler, demir taramaya, halatlarının kopması sonucu birbirlerinin üzerlerine bindirmeye başlamışlardı. Küreklerin bağlı oldukları ıskarmozlar kırılmaya, gemilerin kürekleri parçalanmaya başlamıştı. Hantal çıkartma ve taşıt gemileri, fırtınanın ve güçlü dalgaların etkileriyle kıyıya savrulmuşlardı. Çıkartma filosu, kısa sürede darmadağın olmuştu. Devasa kadırgalar, forsaların sırtlarında şaklayan kamçılarla, kıyıdan uzaklaşmaya çalışmaktaydılar. Kalyonların (galleon) ve diğer yelkenli gemilerin durumları ise tamamen umutsuzdu (Kalyon veya galleon, 1500’lü yıllarda İngilizler tarafından geliştirilen, kadırgalar gibi kürekleri olmayan, üç direkli, yelkenli savaş gemisidir. Kadırga kürekle giderken, kalyon sadece yelkenle yol alır. Galleasse denen tekne tipi, hem yelkenle ve hem de kürekle donatılmıştır. Yelkenli olan Galley, hem ticaret ve hem de savaş amaçlı olarak inşa edilmiştir. Çektirme ise, hem kürekli ve hem de yelkenli teknedir ve bir küreğin başında üçten fazla kişi olamaz.)...

 

Türkler, İspanya sürgünü Magribiler, ve yerli halk, tehlikeli sığlıkların çevresinde, kıyıya vuran gemileri yağmalamak, düşmanlarını kılıçtan geçirmek, kalanlarını tutsak almak için beklemekteydiler... Yaşanan, Kuzey Afrika kıyılarındaki fırtınaların en felaketli olanlarından biriydi. Yimiyi aşkın gemi enkaz yığınına dönüşmüş, yüzlerce işgalci asker ve denizci fırtına sırasında boğularak can vermişti. Kıyıya sürüklenmiş olan gemilerdekiler Türklerin ellerine düşmüşlerdi. Bunların arasında, içi soylu ve varlıklı kişilerle, subaylarla ve askerlerle dolu devasa bir  kalyonun olduğu da söylenmekteydi...

 

İspanya’dan sürülmüş olan intikamcı Magribiler’in, Barbaros ile yapılan anlaşma sonucu gemilerden inerek teslim olanların üzerlerine saldırmaları ve onları öldürmek istemeleri, Barbaros Hayrettin ve leventleri tarafından engellenecekti... Ernle Bradford’un tarihci Morgan’dan aktararak yazdığı şu satırlar, Barbaros Hayrettin’in gerçek kişili konusunda bir fikir vermektedir. Morgan, sözkonusu olayla ilgili olarak şunları yazmıştır: “Barbaros, İspanyollar’ı Magribiler’in vahşetinden kurtardıktan sonra, onlara, ‘şerefli insanların sözlerinde durmaları gereğine inanıp inanmadıklarını’, sormuştur. İspanyollar’ın buna kesinlikle inandıklarını söylemeleri üzerine Barbaros onlara, ağabeyi Oruç Reis’in şehit düştüğü savaştan sonra teslim olmayı kabuleden Türkler’in tümünü neden kılıçtan geçirmiş olduklarını, sormuştur. Barbaros onlara, ‘Generaliniz, Türkler’in canlarını, mallarını, ve özgürlüklerini bağışlama sözü verdiği halde, neden hepsini öldürttü?’, diye sormuştur. Bunun üzerine İspanyollar, ‘Efendimiz, onları öldürenler Arablardır, İspanyollar değildir.’, diye yanıt vermişlerdir. Bu yanıta karşılık Barbaros, ‘Eğer ben onlara dur emri vermemiş olsa idim, benim Magribilerim’de hepinizi haklayacaktı.”, diye karşılık vermiştir. Ve Barbaros sözlerini şöyle sürdürmüştür: ‘Fakat ben, hain generalinizden daha şerefli ve sözünün eri bir insanım. Ben size canınızı ve özgürlüğünüzü bağışlayacağıma dair söz verdim. Hayatta olduğunuza göre ilk sözümü yerine getirmiş bulunuyorum. İkincisine gelince, herkes kendi olanaklarına göre istediği zaman özgürlüğünü satın almakta serbesttir. Buna karşın, Afrika’nın tüm zenginlikleri kardeşimi bana geri getiremez. Günümüzdeki kölelik durumunuz, ve gelecekteki kurtuluş akçeniz, geçmişte yaşanmış olan kayıpları biraz telafi eder belki. Bu size bir ders olsun. Bundan böyle, herkes sözünde durmayı öğrensin

 

Barbaros Hayrettin’in yukarıdaki sözleri hangi dilde söylemiş olduğu?, sorusu akla gelmektedir. Ernle Bradford’un kayıtlara dayanarak ifade ettiğine göre Barbaros Hayrettin, mükemmel ispanyolca konuşabilmekteydi. Ayrıca O, rumca, arabca, fransızca, ve italyanca bilmekteydi... Sonuçta, işgal filosunun tahribedilmiş olması, çıkartma ordusundaki önemli kayıplar, Kutsal Roma İmparatoru V. Charles’in (İspanya Kralı I. Charles) Türkleri Kuzey Afrika’dan sürme, ve Batı Akdeniz ticaretini güvenlik altına alma düşlerini sonlandırmıştı. Bundan sonra Fransa Kralı I. Francis (krallığı, 1515- 47) ile yaşayacağı çekişmeler ve savaşlar, O’nun, V. Charles’in (I. Charles)  Kuzey Afrika ile ilgilenmesini engelleyecekti... Bu zaferin ardından artık Cezayir hükümdarlığını geriye dönülemez biçimde kurmuş olan Barbaros Hayrettin ise, zafer sarhoşluğuna kapılmayacak, Cezayir kentinin surlarını onarmayı sürdürecekti... Kızağa çekilmiş olan çektirmeler ve kadırgalar, 1520 baharında yeniden denize indirilecekler, ve bu kez üç hilalli Osmanlı bayrakları ile Akdeniz’de sefere çıkacaklardı...

 

Barbaros Hayrettin, 1520- 29 yılları boyunca -İspanyol garnizonunun bulunduğu Cezayir kenti dışındaki kale ve ülkenin batısındaki Oran limanı dışında- hemen hemen tüm cezayir limanlarını, kıyı kentlerini ve kasabalarını elegeçirecekti. Bunlar arasında, Cezayir’in doğu kıyılarında bulunan Cicelli’nin (Jijel, Djidjelli) daha doğusundaki önemli Kol (Collo) liman kenti de vardı. Ayrıca O, yine kuzeydoğu Cezayir’de, Kol (Collo) limanın güneyinde, içlerde bulunan Konstantin (Constantine) kentini, bu önemli ticaret merkezini de elegeçirerek ülkenin iç kısımlarına da egemen olmuştu...

 

9) Başta İspanya olmak üzere Hiristiyan devletlerin Batı Akdeniz ticaretlerini tehdit etmeyi sürdüren Barbaros Hayrettin’in, Aydın ve Salih Reisler’in eylemleri, Cezayir esir pazarı, ve Aydın Reis’in olağanüstü başarısı üzerine bilgiler

 

Barbaros’un kurduğu filonun Akdeniz’de seyreden ticaret gemilerine saldırıları sürmekteydi. Barbaros Hayrettin’e ait çektirmelerin, Hindistan’dan gelen altın ve gümüş yüklü bir gemiyi, ya da Felemenk’ten değerli eşya taşıyan bir tekneyi ağlarına düşürmeleri işten bile değildi (Felemenk= Hollanda başta olmak üzere, Belçika, Lüksenburg, ayrıca Fransa’nın ve Almanya’nın kuzey kıyılarındaki bir bölümü). Artık Barbaros Hayrettin ve kaptanları, sadece Akdeniz ülkelerine ait gemileri, İspanyol, Venedik, Ceneviz, Sicilya, Napoli gemilerini değil, Kuzey ülkelerine ait tekneleri de, Portekiz’e ve İngiltere’ye ait gemileri de avlıyorlardı. Ernle Bradford’a göre onlar, tavşan avına çıkmış avcılar gibiydiler. Bazan yanlarında devşirme rehberleri ile güpegündüz bir kıyıya yanaşıyorlar, iç bölgelere doğru ilerleyip, kasabaları, köyleri, çiftlikleri yağmalıyorlardı... Ganimetleri ile birlikte acele etmeksizin gemilerine dönüyorlardı... İspanya’da doğup büyümüş Magribiler’den almış oldukları bilgilerle onların İspanya kıyılarını vurmaları sonderece kolay olmaktaydı. Sardinya, Korsika, Sicilya, Kalabriya (Calabria, güney İtalya’da bir bölge), Roma, Ceneviz kıyıları ve tüm Balear adaları, rahat av alanları içindeydi...

 

Bu satırları yazanın düşünce ve duygularına göre, sömürgeleştirilmiş güneydoğu Asya ülkelerinden taşınan altın, gümüş, baharat, ipek ve diğer zenginlikleri ve yine Karaipler’den, Orta ve Latin Amerika ülkelerinden getirilen benzer zenginlikleri talan etmek anlaşılabilir bir olay olsa da, doğrusu, kıyıların içlerindeki kasabaları, köyleri, çiftlikleri vurmak, sıradan insanların mallarına elkoymak, bunların yaşamlarını tehdit etmek, kabuledilebilecek, onaylanabilecek bir iş asla olamaz... Şüphesiz kötülük tek yanlı değildi. Kötülüğe bulaşmamış tek bir millet dahi yoktu, yoktur... Aslında birbirleri ile derin alışveriş içinde olan dil, inanç gibi kültürel olgularla çok yönlü olarak parçalanmış, cinsler arası çatışmalara sürüklenmiş, ayrıca tüm çatışmaların temelinde duran sosyal sınıflara bölünüp uzlaşmaz toplumsal çelişkiler üretmiş insan soyu, sadece kötülük değil, iyilikler de üretmekteydi şüphesiz. İyiliğin ve haklılığın anlamı bilinmeden, kötülük ve haksızlık ta anlaşılamazdı. Kötülüklere, haksızlıklara karşı mücadele eden insanlar, tarih boyunca varolacaklardı şüphesiz... Kendisine, kendi soyuna ve doğaya zarar vermekte usta olan insan soyu, bunları tamir edecek, düzeltecek, kendi varlığını ve çevresini bir üst düzeyde yeniden üretebilecek, daha rahat bir dünyaya doğru ilerleyebilecek kapasiteye de sahipti, sahiptir...

 

Tekrar Barbaros kardeşlerin ve onlarla birlikte olan kaptanların, leventlerin, Batı Akdeniz’de Hiristiyan yönetimlerine vermiş oldukları zararlara dönecek olursak... Sonuçta, İstanbul’un fethi ve Karadeniz limanları ile Doğu Akdeniz limanlarının Türklerin eline geçişi nasıl Batı’da keşifleri, yeni ticaret yollarının bulunmasını zorlamış ise, Barbaros Hayrettin ve kaptanlarının Batı Akdeniz ticaretine vermiş oldukları zarar da, yeni ticaret yolları ile ilgili keşifleri daha da fazla zorlayacaktı... Cezayir’in zengin tüccarları, yeni yapılacak çektirmelere ve kadırgalara yatırım yapmakta, yağmaya giden gemilerde hisse sahibi olmaktaydılar... Ayrıca, yerel sultanlarla anlaşmalar yaparak Tunus limanlarına üstlenmiş ve kendileri için çalışan yeni Müslüman korsanlar da türemişti. Bunlar, Barbaros Hayrettin’in rüzgarından yararlanarak rahatca iş yapabiliyorlardı...

 

Ernle Bradford’un belirttiğine göre, Barbaros Hayrettin’in Cezayir donanmasında, Aydın Reis, hatta Barbaros’tan aşağı kalmayan ve Salih Reis gibi önemli kaptanlar bulunmaktaydı. Bunlardan Aydın Reis’in düşmanlar arasındaki ünü, Barbaros’un ünü kadar büyüktü... Etkileyici olayların yaşandığı 1529 yılında Aydın Reis, on dört çektirmeden oluşan bir filoyla, Cezayir’in 120 mil (yaklaşık 200 kilometre) kadar kuzeyindeki Balear Adaları’nı vurmak üzere denize açılmıştı. Aynı sırada, -yukarıda adı anılmış olan- İspanya Kralı I. Charles (Kutsal Roma İmparatoru olarak V. Charles), Medici ailesinden Papa VII. Clement’in (Guilio de’Medici, 1478- 1534; papalığı, 1523- 1534) elinden imparatorluk tacını giymek üzere -bir İspanyol savaş filosunun eşliğinde- Ceneviz’e doğru yol almaktaydı. O, Bolonya’da (Bologna, Bononia, Kuzey İtalya’da, Floransa’nın kuzeyinde) yapılacak bir törenle tacını giyecekti... Yukarılarda biryerde, “I. Charles’in, 28 Haziran 1519 günü, V. Charles adıyla “Kutsal Roma İmparatoru ilanedilmiş” olduğunu yazmıştım. V. Charles ile savaşmakta olan Fransa Kralı I. Francis’in büyük oğluna kızını vermiş olan Papa VII. Clement, V. Charles ile barış yapmak amacıyla Şubat 1530’da O’na, Bologna’da taç giydirecekti. Bu O’nun imparatorluğunun Papalık tarafından da onanması anlamına gelmekteydi. Bu tören ile Papa, “Kutsal Roma İmparatoru”nu son kez taclandırmış olacaktı. Bundan sonra böyle bir olay yaşanmayacaktı...

 

Aydın Reis komutasındaki çektirmeler, İtalya’ya doğru seyreden ticaret gemilerini ağına düşürüp avlamalarının ardından, kuzeye doğru yönelecek ve İspanya’nın Valencia Körfezi’nde yağmaya başlayacaklardı. Tutsaklar, elegeçirilmiş olan teknelerle birlikte Cezayir’e yollanacaktı... O yıllarda Cezayir’de, arza ve talebe göre fiyatların düşüp-yükseldiği zengin bir köle pazarı vardı. Sağlıklı ve dayanıklı bir tutsak, ortalama 500 akçe ederdi ama, pazarda tutsak sayısı artınca, bu fiyat, 50 akçeye dek düşebilirdi... Alıcıların birçoğu, aldıklarını daha yüksek fiyatlarla satmayı planlayan aracılardı. En güzel kadın tutsaklar, İstanbul’a, Sultan’ın haremine yollanırlardı. Geriye kalanlar, kullanılacakları işler belirleninceye dek zincirlenip zindana atılırlardı...

 

Tutsak edilmiş kadınların birkısmı genelevlerde, ya da hapishanelerde çalıştırılırlardı. Zindanlarda her sosyal sınıftan esir vardı. Bunların birkısmı kurtuluş akçelerinin ödeneceği özgürlük günlerini umutla beklerlerdi. Kurtuluş akçesi, kölenin pazar fiyatından çok daha yüksek olurdu. Alt sınıflardan tutsakların böyle bir umutları yoktu. Kısacası, burası sonderece acımasız bir dünya idi... Cezayir zindanlarında kalanlar arasında, modern romanı ilk örneği sayılan ölümsüz “Don Kişot”un (“Asil Kişot”; El Ingenioso Hidalgo Don Quijote De La Mancha; I. bölüm, 1605; II. Bölüm, 1615) yaratıcısı Miguel de Cervantes (1547- 1616) bile vardı. İnebahtı (Lepanto) deniz savaşına (7 Ekim 1571) katılmış ve birdaha kullanamayacağı biçimde sol elinden yaralanmış olan Cervantes, Eylül 1575’de Napoli’den İspanya’ya dönerken, gemisi Müslüman korsanların saldırısına uğramıştı. O, ve erkek kardeşi Rodrigo, köle olarak satılmak üzere birlikte Cezayir’e götürülmüşlerdi... Beş yıl Cezayir zindanlarında kalmasının ardından Miguel de Cervantes, ödenen özgürlük fidyesinin yardımıyla ülkesine, İspanya’ya dönebilecekti...

 

Elegeçirmiş olduğu gemileri tutsaklarla birlikte Cezayir’e yollamasının ardından Aydın Reis, Valencia Körfezi’nden doğuya, Barcelona yönüne doğru hareket edecekti- İspanya’nın Akdeniz sahilleri batıdan doğuya doğru kuzey yönünde yükselerek, kuzeye doğru eğim yaparak gittikleri için, Valencia Körfezi’nden kuzeydoğuya, Barcelona yönüne doğru hareket etti de, diyebiliriz... O’nun amacı, kuzeydoğudaki Barcelona ile güneybatı İspanya kıyıları arasında işleyen ticaret gemilerini elegeçirmekti. Kıyı boyunca seyreden Aydın Reis, Oliva Kontu’nun köleleri olan Magribi kolonileri ile karşılaşacaktı. Özgür ve rahat bir yaşamı özlemiş olan Magribi köleler, Aydın Reis’e, kendilerini Kuzey Afrika’ya götürmesi için yalvaracaklardı. Magribi köleler, yol masraflarını ödemeye de hazırdılar... Onları kıramayan Aydın Reis, bu kişileri yanına alacaktı ama, bu kez de yükü ağırlaşacak, hızı düşecekti. Sözkonusu nedenle O, filosunu, Balear Adaları’ndan İbiza Adası’nın güneyinde bulunan ve Balear Adaları’nın en küçüğü olan kayalık Formentera Adası’nın koylarından birine çekmek zorunda kalacaktı... Valencia Körfezi’nin açıklarındaki Balear Adaları’nın en güney parçası olan bu adacık, Cezayir korsanlarının sevdikleri saklanma yerlerinden birisiydi...

 

Aydın Reis ve leventleri Formentera Adası’na varmış oldukları sırada, İspanya Kralı I. Charles’ı (Kutsal Roma İmparatoru olarak V. Charles) Ceneviz’e götürmüş olan İspanya savaş filosundan sekiz büyük kadırga, Barcelona’dan Valencia’ya doğru yol almaktaydı. Magribi kölelerinin kaçırıldığından ve konutundaki paralarının ve mücevherlerinin alındığından haberdar olan Olivia Kontu, sözkonusu sekiz kadırganın komutanı Amiral Portundo’yu durumdan haberdar edecekti. Olivia Kontu, kölelerini ile birlikte paralarını ve mücevherlerini kurtardığı takdirde, Amiral Portundo’ya ödül olarak on bin duka altın vermeyi vadedecekti. On bin duka altını cebinde görmeye başlayan Amiral Portundo, Aydın Reis’in filosunun peşine düşecek, ve onları Formentera Adası’ndaki koya girdikleri sırada yakalayacaktı...

 

İspanyol Amiral, kolay bir zafer kazanacağını ummaktaydı. Gerçekten de, ağır topları olan bu devasa sekiz kadırga karşısında Aydın Reis’in çektirmelerinin bir şansları yoktu. Sözkonusu kadırgalar, Aydın Reis’in çektirmelerindeki hafif topların menziline girmeden, bu çektirmeleri rahatca batırabilirlerdi ama, İspanyol kadırgalarının kaptanları, Amiral Portundo’dan, Türk çektirmelerini ateş açmadan sağlam olarak ele geçirmeleri, Olivia Kontu’na ait mücevherleri ve köleleri eksiksiz geri almaları konusunda emir almışlardı. Fakat şüphesiz Aydın Reis bu durumdan henüz habersizdi... Türkleri tanımayan ve denizcilikten de Aydın Reis kadar anlamayan Amiral Portundo, ateş etmeden de Türkleri kolayca yakalayabileceğini, devasa kadırgaları karşısında Türklerin hemen paniğe kapılıp teslim olacaklarını sanmıştı...

 

İspanyol kadırgalarını farkeden Aydın Reis’in ilk işi, çektirmelerindeki Magribileri kıyıya bırakmak olacaktı. Savaş anında silahsız sivillerin, kadınların, erkeklerin ve çocukların gemilerde işleri yoktu... Önceden kıyıya çekilmiş olan Aydın Reis’in çektirmeleri, hemen körfeze açılacaklardı. Türklerin kaçmaları olanaksızdı ama, İspanyollar’ın ateş etmek istemediklerini henüz bilmeyen Aydın Reis, gemilerini su yüzünde dağıtarak birkaçını kurtarabileceğini düşünmüştü. Fakat tam bu yönde emir vereceği sırada O, kadırgaların durumlarındaki garipliği sezecek ve çektirmelerini dağılmaktan vazgeçecekti... Ernle Bradford’un anlatımıyla, Aydın Reis’in karşısında ateş açmadan bekleyen dört kadırga, Amiral Portundo’nun oğlunun komutasındaydı. O’na, ateş açmadan babasının dört kadırgasının gelmesini beklemesi emredilmişti. Bu nedenle genç Portundo, Türk çektirmeleri ateş menziline girdikleri halde ateş edeceğine, kürekçilerine dinlenme molası vererek bekleyişe geçmişti. Aydın Reis olanları tam yorumlayamıyor, İspanyolların korkaklıklarına veriyordu... O’na göre, mantıken, şimdiye dek çektirmelerinin batırılmış olması gerekirdi...

 

Mevcut durum karşısında Aydın Reis, filosunun sol kanadı ile düşman kadırgalarının güneyine doğru sarkarken, sağ kanadıyla da bir kavis çizerek onları kuzeyden kuşattı. İspanyollar ne olduğunu anlamada sekiz kadırgaları birden kuşatılmıştı. “Ardından Türkler, çılgınca küreklere asılarak düşmanın üzerine bir atmaca gibi atıldılar.” Çektirmelerin baş kısımlarındaki hafif toplar, İspanyol kadırgalarının böğürlerine, tam ortalarına yöneltilmişti. Toplarını kullanmayan İspanyol kadırgaları, bu ateş üstünlüklerini yitirmişlerdi. Top ve arkebüz atışlarının gürültüsü arasında Türkler, “Ala Allah” nidaları ile bordo bordaya geldikleri İspanyol kadırgalarına atlamaya başladılar. Yanında bir başka çektirme ile Aydın Reis, İspanyol sancak gemisine çullanmıştı. Amiral Portundo, gemisinin güvertesinde, umutlarının ve filosunun yokedilişini dehşetle izlemekteydi. İspanyol sancak gemisi, tam orta tarafının iki yanından da şiddetle mahmuzlanmıştı. Bir Türk arkebüzcüsü, Portundo’yu tam göğsünden vuracaktı. Bunun üzerine İspanyollar paniğe kapılacaklar ve sancak gemisi teslim olacaktı. Öbür İspanyol kadırgaları da sancak gemisini izleyecekti. Sadece bir İspanyol kadırgası çala kürek kaçarak kendisini güçlükle İbiza Adası’na atabilecekti. Yedi ispanyol kadırgası, sağ kalan mürettebatı ile birlikte Türklerin ellerine geçmişti... Ernle Bradford’un ifadesi ile Aydın ve Salih Reisler, kaçınılmaz gözüken bir yenilgiyi, leventleri ile birlikte inanılmaz bir zafere çevirmeyi başarmışlardı...

 

Aydın Reis’in ve emrindeki leventlerin kazanmış oldukları bu zaferin büyüklüğünü ve Batı tarihçiliğinin Türklere haksız yaklaşımlarını anlatabilmek amacıyla İngiliz tarihçi Ernle Bradford, aynen şu satırları yazmaktadır: “İngiliz tarihçileri, Francis Drake’nin 1587’de Azor açıklarında San Felipe gemisini zaptederek İspanyollar karşısında kazanmış olduğu zaferi göklere çıkarttıkları halde, Aydın Reis’in bir günde yedi İspanyol kadırgasını birden elegeçirmesinden ve savaş kurallarını tersine çevirerek mutlak bir yenilgiyi kesin bir zafere dönüştürmesinden hiç sözetmezler. Zaten hangi ülkenin tarihçisi gerçekleri doğru olarak yansıtmasını bilmiştir? İngilizler herzaman tarfsız olmaya çalışmışlardır ama, bunda tam bir başarıya ulaştıkları söylenemez. İspanyollar dürüst olmakla birlikte, dinsel konularda tarafsız olamamaktadırlar. İtalyanlar, gerçekleri sadece sevimli göstermeye çalışmaktadırlar. Fransızlar, yukarıdaki olaydan birsüre sonra Türklerin müttefikleri olmalarına karşın, gerçekleri çarpıtmaktadırlar. Amerikalılar ve Ruslar ise, kendi tarihlerinden öncekilerle fazla ilgilenmemektedirler...”

 

Ernle Bradford, sözlerini şu cümlelerle sürdürüyor: “Akdeniz bölgesinin tarihi başlıbaşına önem taşır. Batı Avrupa kültürü, Akdeniz ve onun çevresindeki kıyılardan doğmuştur. Akdeniz bölgesindeki kültürel ve teknik gelişmelerin tümünü Avrupa’ya maletmek, budalalıktan başka birşey değildir. Bu, elektriğin salt pozitif olduğunu, negatif olmadığını iddia etmeye benzer. Akdeniz, doğu ve batı uygarlıklarının en çok kaynaşmış olduğu bölgedir

 

Sözkonusu zaferin ardından Aydın ve Salih Reisler Cezayir’de şenliklerle karşılanacaklardı. İspanyol amirali Portundo yaşamını yitirmiş, oğlu genç Portundo ise, diğer soylu altı kaptanla birlikte tutsak edilmişti. Esirler arasında, İspanya’nın ilerigelen ailelerinin çocukları da vardı. Bunlar, ileride yüklü kurtuluş akçeleri getirecek kişilerdi. Diğer yandan, esir pazarlarına sevkedilecek yüzlerce Hiristiyan tutsak bulunmaktaydı... Cezayir vatandaşı olmak isteyen Magribiler, özgürlüklerine kavuşturulmuş, İspanyol kadırgalarında forsa olarak kullanılan düzinelerle müslüman, esaretten kurtarılmıştı. Aydın Reis tarafından yedi devasa İspanyol kadırgasının elegeçirildiği 1529 yılı, gerçekten de unutulmaz bir yıl olmuştu... Barbaros Hayrettin’in Osmanlı Donanması’nın amirali olacağı günler yakındı...

 

Ernle Bradford’un yargısında göre Barbaros Hayrettin (Hızır Reis), ağabeyi Oruç Reis’ten daha becerikli, daha esnek bir politikacı idi. Sorunların sadece zor yoluyla çözülemeyeceğini, bir ülkeye uzun süre zorbalıkla egemen olunamayacağını bilen birisiydi O... Barbaros Hayrettin’in önemli sorunlarından biri, daha çok ülkenin iç kısımlarında, dağlık bölgelerinde yaşamakta olan isyancı Zuhaf  (Kabylie, Zouaouah, veya Zwawah) aşiretleri idi. Bunlar, dışarıdan gelerek ülkeyi işgaledenlere geçmişte göstermiş oldukları direnişi Türklere karşı da göstermekteydiler...

 

10) Barbaros Hayrettin’in Cezayir aşiretlerini birleştirmesi, iktidarını Cezayir’in iç bölgelerine yayması, ülkeye merkezi yönetimi yerleştirmesi, Cezayir kenti önündeki İspanyol kalesini zaptetmesi, Cezayir’in Osmanlı açısından artan önemi ve giderek büyüyen deniz gücü hakkında bilgiler

 

Değişik etnik gurupları tek bir potada eritmeden Cezayir devletini merkezileştirerek kalıcılaştırmanın olanaksızlığını farkeden Barbaros Hayrettin, bu farklı aşiretlerin, etnik gurupların birbirleri ile olan çelişkilerini kullanarak merkezi yönetimi tüm ülkede yerleştirmeyi başaracaktı. Anlaşılmış olacağı gibi merkezi yönetim, aşiretler ve etnik guruplar arasındaki çelişkileri uzlaştıran, barışı ve güvenliği getiren bir unsur olarak tüm farklı gurupların üzerinde olabilmekte, onların gereksinimlerine yanıt verebilmekte idi. Böylece Barbaros Hayrettin, egemenliğini Cezayir’in iç bölgelerinde de yayabilecekti... Aydın Reis seferde olduğu, birçok ticaret gemisi ile birlikte yedi İspanyol kadırgasını da elegeçirdiği sırada, Barbaros Hayrettin, Zuhaf  (Kabylie, Zouaouah, veya Zwawah) kabileleri ve Beni Abbas adlı bir başka mahalli yönetici ile olumlu ilişkiler geliştirmeyi başaracaktı. Sözkonusu ilişkilerin, en az Aydın Reis’in Akdeniz’de kazanmış olduğu zafer kadar önemli olduğu söylenebilir. Daha önce önemini vurgulamış olduğum 1529 yılının, bu açıdan da önem taşıdığı söylenebilir...

 

Burada hemen, Ernle Bradford’un kitabında -haklarında bilgi olmamasına karşın- “Zuhaf” olarak adlandırılan, ama gerçekte Kabylie (kabile), veya Zouaouah, veya Zwawah olarak ta tanınan halk hakkında kısaca bilgi vermenin yararlı olacağı kanısındayım... İçine girmiş olduğumuz yeni yüzyılın başlarında nüfusu iki milyonu aşmış olan bu halk, Zuhaf  (Kabylie, Zouaouah, veya Zwawah) aşiretleri, Afro-Asiatic (şeklen, Hamito-Semitic) bir dil konuşan Berber halkının bir parçasıdır. Bunlar, bölgeye herhangi başka bir yerden göçetmemiş, yüzyıllardır, 600’lü yıllarda gelen Arablar’dan çok önce de aynı topraklarda yaşamakta oldukları anlamına indigenous veya native olarak tanımlanan bir halktır. Sözkonusu halk, 1800’lü ve 1900’lü yıllarda Fransızlar tarafından kullanılmış, Fransız piyade güçlerinin bir parçası olarak ateşe sürülmültür... Zuhaf  (Kabylie, Zouaouah, veya Zwawah) aşiretlerinin Fransız ordusunda hafif piyade birlikleri olarak hizmetleri, 1831’den 1962 yılına dek, yani Cezayir’in 3 Temmuz 1962 günü bağımsızlığına kavuşmasına, Fransız sömürgesi olmaktan çıkmasına dek sürmüştür...

 

Daha önce, Cezayir kentinin açıklarındaki bir kalede bulunan İspanyol garnizonu ve ülkenin batısındaki Oran kenti haricinde Cezayir’in bütünüyle Barbaros Hayrettin’in eline geçmiş olduğunu yazmıştım... Cezayir kentinin açıklarındaki bir kaleden bulunan İspanyol garnizonu, iç limanın kullanılmasına engel olarak Türk çektirmeleri için bir tehdit oluşturmanın ötesinde büyük bir önem taşımamakla birlikte, Barbaros Hayrettin’in canını sıkmaya başlamıştı. O, burnunun dibindeki bu düşman birliğinin varlığını bir onur meselesi haline getirmişti. Akdeniz’de Aydın Reis’in  kazanılmış olan zaferin ve Cezayir’de yönetimin bütünüyle elegeçirilmiş olmasının ardından O, Barbaros Hayrettin, İspanyollar’ın morallerinin bozuk olduğu sırada, İspanya Kralı I. Charles (Kutsal Roma İmparatoru olarak V. Charles) Papa’nın elinden imparatorluk tacını giymeyi beklerken, Cezayir açıklarındaki İspanyol garnizonunu yoketmenin zamanı geldiğine inandı. Bu iş için O, İstanbul’dan ağır savaş topları getirtmişti. Ayrıca O, Cezayir’de bir silah fabrikası kurmuştu...

 

Barbaros Hayrettin, 1530 yılı baharında, sözkonusu İspanyol garnizonunu ortadan kaldırmak için hazırlıklara başladı. Barbaros, İspanyol kalesinin bulunduğu körfezin girişindeki adaya bir çıkartma birliği yollamadan, bu kaleyi ağır toplarla dövmeyi hesaplamaktaydı... Adadaki İspanyol birliğinin komutanı Don Martin de Vargas, gerçek bir ispanyol asilzadesi idi ve O, bu konumuna uygun davranan birisiydi... Adet üzerine Barbaros Hayrettin, kale komutanı asilzadeye, teslim oldukları takdirde kendisinin ve adamlarının yaşamlarını bağışlayacağını bildirecekti. Ernle Bradford’un aktardığına göre, kale komutanı Don Martin de Vargas’ın Barbaros Hayrettin’e yanıtı aynen şöyle olacaktı: “Cezayir Paşası gibi şerefli bir insanın ve şanlı bir askerin, en az kendisi kadar şerefli bir insana ve değerli bir askere böyle onur kırıcı ve aşağılayıcı bir teklifte bulunmasına hayret ettim. Böyle bir teklif, ancak şerefsiz insanlara yapılabilir. Kendisine, İspanyollarla karşı karşıya bulunduğunu hatırlatmak isterim. Tehditleri, onların yüreğünde kaygı ve korku yaratmaya muktedir değildir.” Bu satırları yazanın gülümseyerek okuduğu yukarıdaki pırıltılı yanıt, doğrusu, ezberlediği şovalye romanları ile beyni bit pazarına dönmüş olan -adalet ve hak peşindeki asil ruhlu- Don Kişot De La Mancha’ya, Miguel de Cervantes’in bu ünlü kahramanına ait olabilirdi ancak...

 

Zaten böyle bir yanıt bekleyen Barbaros Hayrettin, formalitelerin tamamlanmasının ardından, ateş emrini verecekti. Sözkonusu İspanyol kalesinin kuşatması, 6 Mayıs 1530 günü başlayacaktı... Ağır gemi topları kale duvarlarını döverlerken, devasa bir mancınık ta yandan iri taşlar fırlatmaktaydı... Kuşatma on beş gün sürecekti ve 200 kişilik bir İspanyol garnizonunun bukadar uzun süre direnebilmesi, onların cesaretlerinin kanıtı idi. İspanyollar belki de yardım bekliyorlardı ama, umutları boşa çıkacaktı...

 

Kuşatmanın on altıncı günü Türk leventleri, büyük bir delikten kalenin içine dalacaklardı. Kalede bulunan iki yüz kişiden geriye, kumandan Don Martin de Vargas ile birlikte elli üç kişi sağ kalabilmiştir. Tutsak alınan bu elli üç kişi, Aydın Reis’in son seferinde elegeçirmiş olduğu İspanyol esirlerin yanlarına gönderilecekti... Yine Ernle Bradford’un aktardığı bir rivayete göre Barbaros Hayrettin, göstermiş olduğu yiğitlik nedeniyle Don Martin de Vargas’a yaşamını bağışlama sözü vermiş, ve İslamiyeti kabul ettiği takdirde O’nu muhafız alayı komutanlığına atamaktan mutluluk duyacağını, bildirmişti. Bu teklifi aşağılayıcı bir üslupla, “İslamiyet’i sahte ve gülünç” olmakla tanımlayarak reddeden Don Martin de Vargas, hemen oracıkta idam edilmişti... Bir diğer kaynağa göre ise Don Martin de Vargas, diğer bazı İspanyol esirlerle birlikte -daha önce adı sık geçmiş olan Cezayir’in batısındaki- Şerşel’e (Cherchell, Sharshal) yollanmış, ve orada O, limanı yağmaya gelmiş olan İspanyollara yardım etmiş olduğu gerekçesi ile Türkler tarafından öldürülmüştü...

 

Ele geçirilmesinin ardından sözkonusu kaleyi yıktırtan Barbaros Hayrettin, bu kalenin taşları ve yakındaki taş ocaklarından getirtilen taşlarla, kalenin bulunduğu küçük adayı ana karaya bağlayan bir dalgakıran inşa ettirtecekti... Kalenin Türklerin eline geçmiş olduğundan habersiz olan İspanyollar’ın, kaledeki askeri birliği değiştirmek, cephane ve diğer malzemeleri getirmek amacıyla yollamış oldukları bazı nakliye gemileri, daha kalenin yıkımı yeni başlamışken ufukta gözükmüşlerdi. Bu gemiler, kolayca Türk çektirmelerinin ellerine düşeceklerdi... Ernle Bradford’un aktardığına göre, De la Gravière’nin ifadesiyle, kaleye değiştirme birliğini getiren bu nakliye gemilerinden bulunan 2 700 İspanyol askeri ve mürettebatı Türklerin tutsağı olmuştu. Ayrıca Türkler, bu gemilerden bol miktarda cephane ve erzak elegeçirmişlerdi... İki yıl içinde tamamlanabilen sözkonusu dalgakıran, Cezayir limanını kuzey ve batı fırtınalarından koruyacaktı... Cezayir limanı, giderek sayıları artan kadırgalar ve çektirmelerle dolmaktaydı. Cezayir donanması, Kuzey Afrika’nın yeni deniz gücü olacaktı...

 

Sen Jan Şovalyeleri’nin (St. [Aziz] John Şovalyeleri, veya Malta Şovalyeleri veya Rodos Şovalyeleri, Hospitalers) 21 Aralık 1522’de teslimiyet anlaşmasını imzalayıp 29 Aralık 1522 günü Rodos Adası’nı Osmanlı güçlerine, Kanuni Sultan Süleyman’a (sultanlığı, 1520- 1566) teslim etmelerinin ardından, Doğu Akdeniz’i ve Ege’yi tehdit eden bir Hiristiyan gücü kalmayacaktı. Bundan sonra Türkler, Osmanlı, gücünün ağırlığını Batı Akdeniz’e doğru kaydırmaya başlayacaktı. Bu durum Cezayir’e egemen Barbaros Hayrettin’in ve leventlerinin Osmanlı açısından önemlerini arttırdığı gibi, Cezayir limanı içindeki filolarının büyümesinin de başlıca nedeni olacaktı... Batı’nın en iyi silahşörleri arasında yeralan ve Doğu Akdeniz’de Türklerin başına bela olan Rodos Şovalyeleri’nin adalarından kovulmaları, Batı için ağır bir darbe olmuştu. Yedi yılı aşkın süre yersiz yurtsuz dolaşan bu şovalyeler, sonunda, 1530 yılında Malta Adası’na yerleşecek ve bundan sonra tüm Avrupa’da Malta Şovalyeleri olarak anılmaya başlanacaklardı. Malta Adası onlara, Kutsal Roma İmparatoru V. Charles (İspanya Kralı I. Charles) tarafından verilmişti, ya da aslında kiralanmıştı...

 

11) İspanyollar’ın başarısız Şerşel (Cherchell) baskını, Andrea Doria’nın İyonya Denizi’nde gerçekleştirdiği operasyonlar, Barbaros Hayrettin’in Osmanlı Donanması’nın Kaptan-ı Deryalığı’na getirilişi, usta bir gemi mühendisi olan Barbaros’un Osmanlı tersanelerini düzene sokması üzerine bilgiler

 

Ağabeyi Oruç Reis’in atmış olduğu temeller üzerinde Barbaros Hayrettin’in sağlam bir yapı yükselttiğini vurgulayan Ernle Bradford, Oruç Reis sonrasını tarihçi Lane-Poole’nin şu sözleriyle anlatıyor: “Barbaros Hayrettin’in elattığı herşey süratle gelişiyor, filosu günden güne büyüyordu. Her yaz çektirmeler sefere çıkıyor, ve zengin ganimetlerle yüklü olarak dönüyorlardı. Çeşitli seferler sırasında Barbaros Hayrettin ve kaptanları tarafından İspanyollar’ın ellerinden kurtarılıp özgürleştirilmiş olan Magribi kölelerin katılımları ile Barbaros’un ordusu gün geçtikçe büyüyüp güçleniyordu. Mapribiler bir yandan da çiftcilik yaparak Afrika çöllerini bayındır gale getiriyorlardı. Cezayir dökümhaneleri ve tersaneleri arı kovanı gibi çalışmaktaydı. İstihkamlarda ve liman inşaatında yedi bin Hiristiyan tutsak çalıştırılmaktaydı. İmparatorun onları kurtarma ve korsanları ortadan kaldırma çabaları her defasında büyük bir yenilgi ile sonuçlanmaktaydı.” (Burada hemen parantez dışı belirtmeliyim... Hiristiyanlığı kabuletmemeleri nedeniyle 1492 yılından itibaren öldürülen, İspanya’dan sürülen, veya köleleştirilen Magribiler, veya Müslüman Arablar, aslında, medeniyeti Batı Avrupa’ya taşımış olan insanlardır. Portekiz’de veya İspanya’da dürüst bir turist rehberi, gezdirdiği kişilere, yeni tarım ürünlerinin, gelişmiş tarım tekniklerinin, ve daha birçok şeyin, Portekiz’e ve İspanya’ya Magribiler, Müslüman Arablar tarafından getirilmiş olduğunu anlatır. Bu nedenle, Mapribiler’in çiftcilik yaparak Afrika çöllerini bayındır hale getirmeleri, sonderece anlaşılabilir bir olaydır.- Y. K.)

 

İspanyollar, yirmi kadırgadan oluşan bir filo ile, 1531 yılı yazında Şerşel (Cherchell, Sharshal) limanına saldıracaklardı. İspanyol gemileri, bazı esirleri kaçırabilmenin dışında bir başarı elde edemeden püskürtüleceklerdi. Bu başarısız seferin komutanı, -yedi yıl kadar sonra Preveze’de Barbaros Hayrettin’in karşısına çıkacak olan- Andrea Doria’dan başkası değildi. Andrea Doria, Şerşel’den büyük kayıplar vererek kaçabilmişti... Andrea Doria’nın sözkonusu başarısız baskınından kısa süre sonra Barbaros Hayrettin, Messina’dan İspanya’ya ipek balyaları taşıyan bir Napoli barkasını elegeçirecekti (Messina, Sicilya ile Cizme’nin burnu arasındaki boğaza adını veren, Sicilya’nın italya’ya en yakın olan kenti.). Ardından O, tuksakların Cezayir’de, hapishane de başlatmış oldukları bir isyanı bastıracaktı. Sonuçta, 1531 yılı Barbaros Hayrettin için kârlı geçecekti… (Barka, bark, barc, barque, üç veya daha fazla yelken direği olan bir gemi tipidir. Grekçedeki baris sözcüğünden gelen, ve Mısır botları ile ilgili bir terim olan barque, latince de ve italyanca da barca adını alırken; ispanyolca da ve portekizce de, barco olarak adlandırılmaktadır. İtalyanca, ingilizce, fransızca gibi dillerde farklı anlamlar içeren bu sözcük, barque veya barca, italyancada, kıyı boyunca veya iç sularda seyreden ufak gemi anlamına kullanılmaktadır.)

 

Daha önce, İspanya Kralı I. Charles (Kutsal Roma İmparatoru olarak V. Charles) ile Fransa Kralı I. Francis’in (krallığı, 1515- 47), 1521 yılından 1544 yılına dek savaştıklarını, yazmıştım. (Diğer yandan İngiltere, Atlantik ötesi ülkelerde hak iddia eden İspanya ve Portekiz ile 1544 yılından itibaren mücadeleye girecekti. Daha önce VIII. Henry, İspanya ile birlikte davranmaktaydı- Y. K.). İtalya, birbirlerini yiyen prenslikler, Papalık güçleri, İspanya’nın egemenliğindeki Napoli ve Sicilya krallıkları olarak bölünmüştü, iç çatışmalar içindeydi. Yine daha önce anlatılmış olduğu gibi, IV. Haçlı Seferi sırasında, 1204’de Konstantinoupolis’in Katolik Latin Haçlılar tarafından yağmalanıp harabeye döndürülmesinin ardından, Roma Katolik Kilisesi ile Doğu Ortodok Kilisesi arasında birliğinin sağlanabilmesi olanaksız hale gelmişti. Kısacası Hiristiyanlık, Batılı milletler arasında birlin sağlanabilmesini gerçekleştirmekten acizdi. Sonuçta, Batılı Hiristiyan devletlerin birbirleri ile olan bu çatışmaları, Türkler’in işlerine yaramakta idi. Aynı nedenle Barbaros Hayrettin’in işlerinin 1530- 31 yıllarında, ve daha sonra çok iyi gitmiş olduğu söylenebilir...

 

Daha önce birkaç kez adı anılmış olan Cenevizli ünlü amiral Andrea Doria (1466- 1560), 1531 yılında 20 kadırga ile Şerşel’e (Cherchell, Sharshal) yapmış olduğu başarısız saldırının, ve orada yaşamış olduğu yenilginin ardından, 1532 yılından itibaren, İyonya Denizi (İonian Sea, Mare Ionium) ve Ege’de Osmanlı ileri karakollarına yönelik başarılı baskınlar yapmaya başlayacaktı (Mare Ionium, Akdeniz’in, Sicilya’nın ve Güney İtalya’nın doğu kıyılarından Yunanistan’ın batı kıyılarına dek uzanan parçasına verilen ad)... Aslında, Fransa Kralı I. Francis’e bağlılık yemini etmiş ve O’nun safında 12 Kadırgası ile İspanya’ya karşı savaşmakta olan Andrea Doria, bundan dört yıl önce, 1528 yılında, Fransa ile İspanya aralarında İtalya üzerine savaşırlarken, ani bir dönüşle İspanyanın, Kutsal Roma İmparatoru V. Charles’in (İspanya Kralı olarak  I. Charles) safına geçmişti. Andrea Doria’nın bu ani dönüşü, Fransayı zayıflatmış, ve Fransa’nın İtalya savaşını yitirmesinde etken olmuştu...

 

İspanya ile Avusturya bütünselliği arasında sıkışıp kalmış ve ayrıca kuzeyden de tehdit edilmekte olan Fransa Kralı I. Francis’in destekçisi, I. Süleyman’dan (Kanuni Süleyman) başkası değildi... Habsburg Hanedanı’ndan Kutsal Roma İmparatoru V. Charles’e (Fransa Kralı I. Charles) karşı savaşırken, 24 Şubat 1525’de, Kuzey İtalya’da, Lombardiya bölgesinde, Pavina (Pavia) Savaşı sırasında V. Charles’in eline esir düşen Fransa Kralı I. Francis, 14 Ocak 1526’da, V. Charles’in baskısı altında Madrid Anlaşması’nı imzalamak zorunda kalmış, ve ancak anlaşmanın yürürlüğe girmesi ile özgürlüğüne kavuşabilmişti. Anlaşmaya göre I. Francis’in İtalya’yı ve daha birçok yeri İspanya’ya terketmesi gerekmekteydi. Fakat O, I. Francis, özgürlüğüne kavuşup Fransa’ya adımını atar atmaz, bu anlaşmayı reddedecek ve Osmanlı İmparatorluğu’na yaklaşacak, Kanuni Süleyman ile anlaşacaktı. O, I. Francis Osmanlı ile anlaştığı sırada, I. Francis’in tahtının varisi olan en büyük oğlu, değerli İsveçli tarihci Herman Lindqvist’in verdiği bilgiye göre, Papa’nın 14 yaşındaki kızı Katarina de Medici ile yeni evlenmişti... Anlaşılmış olacağı gibi din, üst sınıfların gözünde, gerçekten inanılan bir düşünce sistemi (ideoloji) olmanın çok ötesinde, sadece kitleleri manupule etmeye yarayan bir aygıttı... O yıllarda Roma’da, Vatikan’da, Papalık koltuğunda, Medici ailesinden Papa VII. Clement (gerçek adıyla, Guilio de’Medici, 1478- 1534; papalığı, 1523- 1534) oturmaktaydı. Fransa Kralı I. Francis ile savaşmakta olan İspanya Kralı I. Charles (Kutsal Roma İmparatoru olarak V. Charles), Şubat 1530’da, Bologna’da (Bologna, Bononia, Kuzey İtalya’da, Floransa’nın kuzeyinde) aynı Papa’nın elinden imparatorluk tacını giyecekti...

 

Avrupalı tarihçilere göre I. Francis’in Osmanlı İmparatorluğu ile yakınlaşması, Osmanlı’nın Orta Avrupa’da ilerlemesine yardımcı olmuştu... Osmanlı ilk kapitülasyonu, 1536 yılında I. Francis Fransasına verecekti... Madrid Anlaşması’nı reddetmiş olan I. Francis, İtalya’da İspanya ile savaşını sürdürürken, 1528 yılında Andrea Doria’nın aniden saf değiştirmesinin de etkisi ile bu savaşı yitirecekti... İşta, Andrea Doria’nın 1531 yılında Cezayir limanı Şerşel’e saldırısı ve ardından İyonya Denizi’nde (İonian Sea, Mare Ionium) Osmanlı üslerine karşı başlatmış olduğu baskınlar, bu saf değişikliğinden, Andrea Doria’nın İspanya’nın tarafına, V. Charles’in safına geçmesinden sonra başlamıştı... Andrea Doria, Macaristan üzerindeki Osmanlı baskısını hafifletmek, Osmanlı’yı İyonya Denizi’nde (İonian Sea, Mare Ionium) oyalayabilmek amacıyla bu baskınları yapmaktaydı. Aslında, Macaristan üzerine savaşanlar, İspanya’nın uzantısı olan Avusturya Habsburg Hanedanı ile Osmanlı idi. Macaristan Krallığı, başlangıçta, Avusturya’nın bağımsız bir vasalı (kölesi) konumundaydı... Kısacası, Andrea Doria’nın sözkonusu baskınları, Kutsal Roma İmparatoru V. Charles’in (İspanya Kralı olarak  I. Charles), Habsbur Hanedanı’nın politikasının bir parçası idi...

 

Korint Körfezi’ne giren Andrea Doria, Peleponnes (Mora) Yarımadası’nın en kuzeyindeki Patras (Pátrai) kentini zaptetmişti. Ayrıca O, Patras’tan önce, Peleponnes’in güneyindeki Messenia (Messiniakós Kólpos) Körfezi’ne egemen Coron (Coróni) kalesini Türkler’den almıştı... Andrea Doria’nın sözkonusu zaferlerinden bir yıl kadar sonra, 1533 yılında, Osmanlı Donanması’nın amirali Lütfi Paşa, Andrea Doria’nın Coron (Coróni) kalesine bırakmış olduğu garnizonu ablukaya alacaktı. Garnizona yardıma gelen Andrea Doria, Lütfi Paşa’yı yenilgiye uğratacak ve ablukayı parçaladıktan sonra kaledeki gücü takviye edecekti. Andrea Doria’nın Osmanlı karasularında Türklere karşı kazanmış olduğu bu zaferler, I. Süleyman’ı (Kanuni Süleyman) yeni kararlar almaya zorlayacaktı...

 

Baş Vezir İbrahim Paşa (Pargalı İbrahim, 1493- 1536; baş vezirliği, 1523- 36), Cezayir ile, Barbaros Hayrettin ile daha yakın ilişkiler kurması için Kanuni Süleyman’ı uzun zamandır etkilemekteydi. Osmanlı Sarayı, Batı Akdeniz’de İspanyollar’a karşı büyük zaferler kazanmış olan Barbaros Hayrettin ile dostluğu pekiştirmekten yanaydı. Osmanlı Donanması’nı Türk karasularında yenilgiye uğratan Andrea Doria’nın, Şerşel’de, Barbaros Hayrettin karşısında yenilgiye uğramış olması, Osmanlı sarayının dikkatinden kaçmamıştı... Sonuçta, 1533 yılı baharında İstanbul’dan gelen bir haberci, Barbaros Hayrettin’in huzuruna çıkacaktı. İstanbul’dan gelen haberci, Kanuni Sultan Süleyman’ın (Muhteşem Süleyman) Cezayir Beylerbeyi Barbaros Hayrettin’e, hemen İstanbul’a gelmesi emrini iletmişti... Bu olay, Barbaros için tarihi bir dönüm noktası olduğu kadar, bu satırları yazana göre, Osmanlı’nın Akdeniz egemenliği açısından da tarihi bir dönüm noktasıydı. Artık Osmanlı donanması, işin ehline teslim edilecekti...

 

Barbaros Hayrettin’in acele İstanbul’a çağrılmış olmasının başlıca nedeni, artık eski etkinliğini yitirmiş olan Osmanlı Donanması’na yeni bir düzen vermesi idi. Diğer yandan, Tunus’ta yaşanmakta olan gelişmeler, Osmanlı İmparatorluğu’nu rahatsız etmekteydi... Yine, 27 Eylül- 15 Ekim 1529’da Kanuni Süleyman, birinci Viyana kuşatmasını başlatmıştı. Bundan hemen önce, 3 Ağustos 1529’da, V. Charles ile I. Francis arasında barış yapılmıştı ve onlar Viyana’ya destek yollamışlardı... Osmanlı ordusu, Viyana’nın varoşlarına girmiş, I. Ferdinand maiyeti ile birlikte kentten kaçmış, kent tam düşmek üzere iken, kış geliyor gerekçesi ile Kanuni Süleyman kuşatmayı sonlandırıp İstanbul’a dönmüştü. Sultan biraz sabretse, muhtemelen kent alınır ve Osmanlı ordusu kışı Viyana’da geçirebilirdi... Sonuçta, İspanya ile barış yapmış olan Fransa ile, I. Francis ile yakınlaşmanın sürdürülmesi, Habsburg Hanedanı ile savaş halinde olan Osmanlı için gerekli idi. Fransızlar ile yakınlaşmaya taraftar olan Barbaros Hayrettin, Akdeniz’de onlarla etkin işbirliğini çoktan başlatmıştı. Osmanlı sarayı da bu işbirliğinin sürdürülmesinden yanaydı... Kısacası, tüm bu nedenlerle Barbaros Hayrettin, Osmanlı sarayı için önemli roller üstlenmeliydi. Kısacası O, bu nedenlerle, öncelikle de zayıflamış olan Osmanlı Donanması’nı bir düzene sokması amacıyla acele İstanbul’a çağrılmıştı...

 

Barbaros Hayrettin’in de kendine göre düşünceleri, ve Kanuni Süleyman’dan talepleri vardı... Ernle Bradford’un yazdığına göre, Kanuni Süleyman’ın çağrısından kısa süre önce, 1532 yılında, Tunus’un üst sınıfları, Hafs Hanedanı’nından Mulay Hasan adlı despotu Barbaros Hayrettin’e şikayet etmişler, kendilerini bu yöneticiden kurtarması için ricada bulunmuşlardı (Berber asılılı Hafsid veya Banu Hafs Hanedanı, 1236- 1574 yıllarında varolmuştur.). Dengesiz kötü bir yönetici olan Mulay Hasan, üst sınıflarla takışırken, halkı memnun edebilen birisi de değildi. Söylentilere göre O, yirmi iki, veya hatta kırk iki kardeşini birden öldürterek tahta çıkmıştı... Barbaros Hayrettin, Osmanlı srayına, Tunus’u da Türk yönetimi altına sokma ihtimali olduğunu bildirmiş ve bu iş için askeri yardım istemişti. (İleride İspanya, İmparator V. Charles’de Tunus politikasına burnunu sokacak, Mulay Hasan ile işbirliği halinde Tunus’u zaptedecekti. Tunus, Osmanlı ile İspanya arasında birkaç kez el değiştirecekti...- Y. K.)...

 

Diğer yandan, -yukarıda adı sık geçmiş olan- İspanya Kralı I. Charles (Kutsal Roma İmparatoru olarak V. Charles), Orta Avrupa topraklarını tehdit eden Osmanlı ile yakınlaşma çabaları içine girmişti. Bu durumda Osmanlı, Avrupa’da çatışmakta olan Fransa ile İspanya arasında bir tarafı tutma konusunda karar vermeliydi. Kanuni Süleyman’ın bu konuda da Barbaros Hayrettin’in fikrine gereksinimi vardı... Yukarıda da belirtmiş olduğum gibi Barbaros Hayrettin, hem Akdeniz egemenliği ve hem de Orta Avrupa üzerinde egemenlik açısından Fransa ile işbirliğinin daha yararlı olacağı kanısındaydı... Sonuçta Barbaros Hayrettin, Cezayir’de yerine bir vekil bırakarak, iki komutanı ile birlikte İstanbul’a hareket etti... Yolda, Cezayir’in doğusundaki Kol (Collo) limanın biraz daha doğusunda bulunan Skikda limanının hemen güneyinde, içlerde bulunan önemli ticaret merkezi Konstantin (Constantine) kentininde çıkan bir kargaşayı durdurmak için O, birsüre mola verdi. Yine yolda O, Sicilya’dan İspanya’ya doğru seyreden buğday yüklü bir-iki gemiyi yedeğine aldıktan sonra, Türk karasularına girdi...

 

Ernle Bradford, Barbaros Hayrettin’in İstanbul’a girişini, Pamplona Piskoposu Sandoval’dan aktararak şöyle anlatıyor (Pamplona, kuzeydoğu İspanya’da, Pireneler’in kuzeybatı eteğinde, Fransa sınırına yakın bir kenttir.)... Su kesiminin üstü altın yaldızlı boya ile boydan boya çizilmiş Barbaros Hayrettin’e ait kadırga, diğer reislerin kadırgalarından ayrılmaktaydı. Sir Francis Drake gibi musikiye düşkün olan Barbaros Hayrettin’in kadırgasından yükselen tatlı nağmeler çevreye yayılmaktaydı. O, Sultan’a, kralların dahi veremeyecekleri armağanlar getirmişti. O’nun gerçek konumunun kanıtı olan bu armağanlar, altın, mücevherat, ipekli kumaşlar, ve kadife yüklü develerin önünde -ellerinde altın ve mücevherat taşıyarak- yürümekte olan iki yüz kadar genç Hiristiyan kızından oluşmaktaydı. Hiristiyan kızları, Sultan’ın haremini zenginleştireceklerdi. Bu armağanları, arslanlar, kaplanlar, ve Afrika’nın diğer vahşi hayvanları izlemekteydi. Barbaros Hayrettin, Sultan’ın kendisine armağanı olan doru bir küheylanın üzerinde ilerlemekteydi. O İstanbul’a, kendi tutkusu ve gayreti ile yükselmiş insanların vekarı içinde girmekteydi...

 

Sadrazam İbraim Paşa’nın da (Baş vezir Pargalı İbrahim Paşa, veziriazamlığı, 1523- 36) yardımıyla Barbaros Hayrettin, Avrupa devletleri arasındaki bölünmeyi sürdürmek, Orta Avrupa’da ve Akdeniz’de egemen olabilmek için en yararlı alternatifin, İspanya’ya karşı Fransa ile ittifak yapmak olduğuna Kanuni Süleyman’ı inandıracaktı. Sonuçta, İspanya’ya, V. Charles’e (I. Charles) karşı Fransa’yı, I. Francis’i destekleyebilmek için, herşeyden önce Akdeniz’de çok güçlü bir donanmaya sahibolmak gerekmekteydi. Bu donanma, V. Charles’in amiralı Andrea Doria’ya meydan okuyacak güçte olmalıydı... Barbaros Hayrettin, ilk iş olarak İstanbul’da bulunan tersaneye el atacaktı. Daha önce de ifade etmiş olduğum gibi O, aynızamanda mükemmel bir gemi mühendisi idi. Ayrıca, Barbaros’un adamları da gemi onarımı ve inşası konularında uzmanlaşmışlardı. Onlar, elegeçirmiş oldukları İspanyol kalyonlarını, kadırgalarını, Napoli kadırgalarını, ve büyük ticaret barkalarını (bark, barc, barque) tüm ayrıntılarına dek incelemişlerdi...

 

Tüm Akdeniz kıyılarında -Andrea Doria dahil- onlar kadar, Barbaros Hayrettin ve kaptanları kadar denizden ve denizcilikten anlayan kişi bulabilmek neredeyse olanaksızdı... İlk karşılaşmasında Barbaros Hayrettin’in gerçek değerini ve erdemlerini anlamış olan Veziriazam İbrahim Paşa, Kanuni Süleyman’a, “Karşımızdaki gerçek bir denizci. O’na Paşalık, Vezirlik, Kaptan-ı Derya’lık rütbelerini bağışlayınız Sultanım!”, demekten çekinmemişti... Kendisine gösterilen dostca yakınlıkla enerjisi artan Barbaros Hayrettin, Tersane-i Hümayun’u yeniden düzenlemeye koyulacaktı. Osmanlı İmparatorluğu’nun denizlerde üstünlüğü, Barbaros Hayrettin’in tersanelerde geçirdiği 1533 kışından itibaren başlayacaktı... Üç kıtaya yayılmış Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde her milletten usta marangozlar bulmak kolaydı ama, sorun gemi yapım ustası bulmakta ve tersaneleri en verimli biçimde organize edebilmekteydi. Yine Osmanlı sınırları içinde gemi yapımında kullanılan çam, köknar ve selvi ağaçlarından bol miktarda vardı...

 

Kanuni Süleyman, 14 000 bin altın akçe maaşla Barbaros Hayrettin’i Kaptan-ı Deya konumuna getirmişti. Barbaros’a verilen maaşın geliri, Egenin önemli adalarından olan Midilli, Rodos ve Eğriboz adalarından sağlanacaktı. Bilindiği gibi Midilli, Barbaros’un doğum yeri idi aynızamanda. Aslında, sözkonusu adalardan elde edilen vergi, Barbaros’a verilen maaşın üç katı idi...

 

12) Barbaros’un Osmanlı donanmasını baştan yaratması, Avrupalılar’a ve Türkler’e denizciliği öğreten Arablar, Osmanlı donanması ile İtalya kıyılarını vuran Barbaros, Fondi Kontesi Julia Gonzaga, ve Barbaros’un Tunus’u alması üzerine bilgiler

 

Ernle Bradford’un Chesneau’dan aktardığına göre, Barbaros Hayrettin öncesi Osmanlı donanması şu durumdaydı: “Barbaros donanmayı ele almazdan önce, birkaç eski korsan dışında Osmanlılar’ın denizcilik üstüne pek fazla bilgileri yoktu. Osmanlı, gemiciye gereksinim duyduğu zaman, Yunanistan’ın ve Anadolu’nun dağlık bölgelerine gidip, çobanları toplar ve onları kadırgalar da küreğe koşardı. Bu tipler ne denizcilikten anlarlar ve ne de kürek çekmesini bilirlerdi. Aynı kişiler, gemilerde doğru dürüst ayakta durmayı bile beceremezlerdi. Bu nedenle Osmanlılar, Barbaros gelinceye dek açık denizlerde başarı gösterememişlerdi. Fakat Barbaros, bu düzeni kökünden değiştirecekti.” Amiral Jurien de la Gravière, Chesneau’nun yukarıdaki sözlerini şu cümleleri ile doğrulamaktadır: “Barbaros, yapmış olduğu köklü reformlarla tersane düzenini öylesine değiştirmiştir ki, birkaç yıla varmadan Osmanlı donanmasına kimse karşı koyamaz olmuştur.” Barbaros Hayrettin, dikkatli ve planlı hareket eden tutkulu ve aynızamanda pratik zekası olan bir insandı. Ernle Bradford’un aktarması ile Ekrem Reşit’e göre O, yeni dünyaya dek uzanacak koskoca bir imparatorluğun düşünü kurmaktaydı. Hindistan’ı fethetmeyi, Çin’e el atmayı hayal etmekteydi...

 

Barbaros Hayrettin, İstanbul’a, Sultan’ın gözüne girmek için değil, geleceğe yönelik tasarılarını gerçekleştirmek amacıyla gelmişti. Tersaneyi gece-gündüz durmaksızın çalıştırmasının birinci amacı, Tunus’u bir an önce elegeçirebilmekti. Tunus hükümdarlığının kabuledilmesi şartı ile O, Tunus’u Kanuni Süleyman’a vadetmişti... Barbaros’un gerçek amacı, Cebelütarık Boğazı’ndan (Straith of Gibraltar) Batı Trablus’a (Libya’ya) dek uzanan ve kendinden sonrakilere bırakabileceği bir devlet kurmaktı... Kuzey Afrika kıyılarının mutlak hakimi sıfatıyla O’nun yüce divan da söz sahibi olacağı günler yakındı... Dinamik gücü ile adamlarını destekleyen Barbaros Hayrettin, o kış (1533 kışı), altmış bir kadırga inşa ettirtecekti. Ve O, 1534 baharında, seksen dört parça gemiden kurulu bir donanma ile denize açılacaktı...

 

Ernle Bradford’a göre Avrupalı Hiristiyanlar, denizcilik bilgilerini, son iki yüz yılda Müslüman denizcilerle olan ilişkilerine, ya da Arablar’a borçlu idiler. Portekiz prenslerinden “Denizci Henry”, 1400’lü yılların ilk yarısında Atlas Okyanusu’na (Atlantic) açıldığı zaman, birçok şeyi Majorkalı Yahudi Jafura Cresques’ten öğrenmişti (Mayorka, Majorca, Mallorca, Akdeniz’de, İspanya kıyılarının güneydoğusunda, Balear Adaları’nın en büyüğü). Arablar’ın yapmış oldukları haritalar, Batı Afrika, Kızıl Deniz, ve Hint Okyanusu üzerine vermiş oldukları bilgiler, Avrupa’da çok işe yaramaktaydı...

 

Pusulayı önce kullananlar da Arablar’dan başkası değildi, ve 1282 tarihli bir arabca el yazmasında mıknatıslı pusuladan söz edilmekteydi. Suriyeli denizciler, yıldızları seçemedikleri geceler, bir kaba su doldururlar; akasya dalına ya da saman çöpüne sapladıkları bir iğne ile yapmış oldukları haçı, rüzgardan korunaklı bir yerde bu suyun içine bırakırlar; bir mıknatısı suyun yüzeyine yaklaştırıp çevirdikten sonra aniden çekerler, ve mıknatısı izlerken mıknatıslanmış olan iğne, mıknatısın çekilmesi ile kuzey-güney yönünde durunca, yönlerini belirlerlerdi... Pusulayı Avrupalılara tanıtan Arablar, bunu Çinliler’den öğrenmişlerdi... Ümit Burnu üzerinden Doğu istikametine yolu açan, Hindistan’a giden Portekizli denizci Vasco da Gama (1460- 1523), bir portekiz metnine göre, 1498 yılında, Arablar’ın pusula taksimatına göre çizmiş oldukları bir haritadan haberdardı. İtalyan tarihçisi Gerolamo Tiraboschi, Avrupalılar’ın pusulayı Arablar’dan öğrendiklerini, bilim alanında, özellikle denizcilikte Arablar’ın Avrupalılar’dan kat kat üstün olduklarını özellikle belirtmektedir. Kısacası, Türkler’e denizciliği öğretmiş olan Arablar, bu konuda çok usta idiler... Diğer yandan, Barbaros Hayrettin ve O’nun kaptanlarının denizcilik konusunda Osmanlı’ya öğretecekleri çok şey vardı...

 

Başta Barbaros Hayrettin’i taşımakta olan amiral gemisi ile Osmanlı donanması, Haziran 1534’de, -kayıtlara göre- 84 parça gemi ile Haliçten çıkarak denize açıldı. Pelopennes’in güneyinden Batı’ya yönelmiş olan Türk donanması, Akdeniz’de kocaman bir hilal görünümünde seyretmekteydi... Sicilya ve İtalya limanları yaz aylarında Cezayir’den gelen korsan çektirmelerinin baskınlarına alışıktı. Bu aylarda yerel milis güçleri gözlerini güneyden ayırmazlardı. Fakat bu kez doğudan devasa bir donanma gelmekteydi. Barbaros’un gemileri, güvertelerine ellerinde yayları, arkebüzleri, ve palaları ile dizilmiş yeniçerilerle -çizmenin burnu ile Sicilya arasındaki- Mesina Boğazı’na girecekti. Baskın, Mesina Boğazı’nın doğu kıyısında, çizmenin tam burnuna yerleşmiş olan büyük Reggio (Reggio di Calabria) limanına idi. Bu, 1500’lü yıllar boyunca Batı Akdeniz kıyılarının yüzünü değiştirecek olan baskınların öncüsü idi... Kartaca savaşları (İ. Ö. 264- 241; İ. Ö. 218- 201; İ. Ö. 149- 146) sırasında dahi Roma’nın elinde kalmış olan, Hanibal’in (İ. Ö. 247- 183 veya 181) birtürlü elegeçiremediği Reggio kenti, Türklerin ellerine geçecekti... Barbaros Hayrettin ve leventleri, İtalya ile Sicilya arasından geçen önemli ticaret yoluna egemen bu kenti yağmaladılar, esir edilen delikanlılar küreğe koşulurlarken, genç kızlar da Sultan’ın haremi için ayrıldılar...

 

Büyük bir rahatlıkla kuzeye yönelen Osmanlı filosu, Cetraro gibi küçük limanlara dahi giriyor, limandaki gemileri zaptediyor, tutsaklar alıyor, Napoli istikametinde ilerliyordu... Sperlonga limanı yağma edilirken, Barbaros Hayrettin, güney merkezi İtalya’da, “Appian Yolu” üzerinde bulunan Fondi (Fundi) kentine doğru geceyarısı at sürecekti. Amacı, güzelliği dillere destan olan Fondi Kontesi Julia Gonzaga’yı elegeçirip Sultan’a armağan olarak götürmekti. Papa V. Martin’in (papalığı, 1417- 31) akrabası ve soylu Vespasio Kolonna’nın dul eşi olan Gonzega Hanedanı’ndan Julia Gonzaga, Barbaros Hayrettin’in adamları ile birlikte gelmekte olduğunu yatağında öğrenecek ve geceliği ile at üzerinde kaçacaktı (Gonzega Hanedanı, 1328- 1707 yıllarında kuzey İtalya’da, Lombardia bölgesinde Mantua’yı yöneten İtalya hanedanı.)... Ernle Bradford’un aktardığına göre, sözkonusu olay Hammer’in “Osmanlı Tarihi”nde yeraldığı gibi, “Deniz Haydutları ve Korsanlar Tarihi”nin sayfalarını süsleyen resimlerden birisinde, geceliğinden fırlamış çıplak göğüsleri ile Julia Gonzaga, elinde kılıç, bir yeniçeriye karşı direnirken gösterilmekteydi. Erotizm ile süslenmiş bu “kahramanlık” tablosu, İtalyanların mizah anlayışlarına uygun olmalıydı... Avını elinden kaçırmış olan Barbaros Hayrettin, Fondi’yi askerlerinin yağmasına terkedecekti...

 

Yukarıda özetlenmiş olan seferin amaçlarından birisi, hazineye gelir sağlamaktı. Diğer yandan, Barbaros Hayrettin tarafından hedef tahtasına oturtulmuş olan Berber asılılı Hafsid veya Banu Hafs Hanedanı’nından Tunus Sultanı Mulay Hasan’a güven duygusu verilmek istenmişti. Mulay Hasan, kendisi ile ilgilenilmediğini düşünmeli idi... Bu satırları yazanın düşüncesine göre, Barbaros Hayrettin’in amaçlarından birisi de, Osmanlı karasularında operasyonlar yapan, Peleponnes’in güneyindeki Messenia (Messiniakós Kólpos) Körfezi’ne egemen Coron (Coróni) kalesini Türkler’den alan, Patras (Pátrai) Körfezi’ne girerek Patras kentini zaptetmiş olan Andrea Doria’ya ağır bir yanıt vermek, İtalyan kentlerini cezalandırarak İspanya Kralı’nın emrindeki bu Cenevizli amirale darbe vurmaktı... Ganimetlerle yüklü gemiler İstanbul’a yollanırlarken, Barbaros Hayrettin’in komutasındaki Osmanlı donanması Tunus limanına doğru dümen kıracaktı...

 

Barbaros Hayrettin’in donanması 16 Ağustos 1534 günü Tunus limanının girişinde, Goletta boğazı açıklarında demirleyip boğazı top atışına tutmaya başladığında, kötü ve gaddarca yönetimi nedeniyle Tunus halkını çoktan karşısına almış olan Mulay Hasan, vakit yitirmeden kaçacaktı... Ernle Bradford’un aktarmasıyla, Cezayir Tarihi” adlı yapıtında Morgan’ın yazdığına göre Mulay Hasan, “yükte hafif pahada ağır nesi var nesi yoksa toparlayıp, karılarını ve çocuklarını da yanına alarak, Tunus bölgesindeki Arab müttefiklerinin yanına sığınacaktı.”. Aynı kişi, Mulay Hasan, kaçışından iki gün sonra, sayıları bini bulan Bedevi atlılarının desteğinde geri dönme teşebbüsünde bulunacaktı ama, Türk arkebüzcülerinin ateşi, Bedevi süvarisinin paniğe kapılıp kaçmasını sağlayacaktı... Barbaros Hayrettin’in ve ağabeyi Oruç Reis’in iki çektirme ile gelip kendilerini Tunus kentinin Goletta limanında barındırması için zamanın Tunus Sultanı’na ricada bulunmalarından ve Sultan ile anlaşma yapmalarından otuz yıl sonra Barbaros Hayrettin, aynı kente, Tunus’a, şimdi Tunus Sultanı olarak dönmekteydi...  

 

Barbaros Hayrettin, Akdeniz dünyasının en büyük hükümdarlarından biri olmuştu artık. Ernle Bradford’un aktarması ile Pamplona Piskoposu Sandoval’ın “V. Charles Tarihi” (İspanya Kralı I. Charles) adlı kitabında belirttiğine göre, “Messina boğazı ile Cebelütarık boğazı arasında uzanan Avrupa ülkelerinde yaşayanlar için artık rahat ve huzur diye birşey kalmamıştı. Bu toplumlar kendilerini her an tehlike içinde hissediyorlardı.”. Barbaros Hayrettin, bilindiği gibi, Tunus’tan başka, -batıdaki Oran dışında- tüm Cezayir kıyılarının ve iç bölgelerin sultanı idi...

 

13) Mulay Hasan’ın İmparator V. Charles’i Tunus’u işgale daveti, İran seferine çıkmış olan Kanuni Süleymen’ın Cezayir ve Tunus’tan asker çekmesi, V. Charles’in Tunus’u işgali, İspanyollar’ın katliamı ve Barbaros’un buna yanıtı üzerine bilgiler

 

Tahtını yitirmiş olan Mulay Hasan, Kutsal Roma İmparatoru V. Charles (İspanya Kralı I. Charles) ile işbirliğine gidecekti. Mulay Hasan’ın V. Charles’e, ülkesini Türklerden geri aldığı taktirden O’nun emrine girmeye söz vermiş olduğu söylentileri yayılmakta idi... Bu arada Türk kadırgaları ve çektirmeleri, İtalyan kıyılarını taramayı sürdürmekteydiler... Bilindiği gibi, Napoli Krallığı ve Sicilya, Kutsal Roma İmparatoru V. Charles’e (İspanya Kralı I. Charles) ait oldukları gibi, tüm İtalya üzerinde de V. Charles’in gölgesi vardı... Birbirleri ile çatışma halinde olan Avrupa devletleri, Osmanlı’nın baskısı altında daha da sıkışmışlar, deniz ticaretleri aksamış, güvenlikleri kalmamıştı. Suriye’nin ve Mısır’ın Osmanlı İmparatorluğu’nun eline geçmesinin ardından -bir zamanların zengin ve mağrur- Venedik Cumhuriyeti, eski gücünü yitirmişti. Ticaret yolları Cezayir Türkleri tarafından tehdit edilmekte olan Ceneviz, kıyı boyunca savunma mevzileri kurmak, adalarda gözetleme kuleleri yapmak, yeni kadırgalar inşa etmek, ve tüm bu işler için vergileri arttırmak zorunda kalmıştı. Halkın dağlara doğru çekilmesi sonucu, kıyı kasabaları ve balıkçılık çökmeye yüz tutmuştu... İspanya ve dominyonları dışında Akdeniz, Türkler’in egemenliği altındaydı. Batı Avrupa’da yaşanan bu inanılmaz değişikliğin kahramanları, Ernle Bradford’a göre, Oruç ve Hızır Reisler’den başkası değildi...

 

Kanuni Süleyman (sultanlığı, 1520- 66), 1534- 35 yıllarında İran’a, Safavi Hanedanı’ndan Şah I. Tahmasp’a (şahlığı, 1524- 76) karşı sefere çıkacaktı (Kanuni Süleyman, 1548- 49 ve 1554- 55 yıllarında da İran’a karşı savaşacaktır.). Bu durumda O, ordusunun, yeniçeri güçlerinin önemli kısmını Cezayir’de tutamazdı. Kendisine güveni belki de aşırı olan Barbaros Hayrettin’de bu güçlerin, yeniçerilerin geriye dönmelerini istemişti. Sonuçta, Barbaros Hayrettin’in elindeki asker sayısı önemli ölçüde azalmış, bir başka ifade ile Cezayir’in ve Tunus’un savunma güçleri zayıflamıştı...

 

Anlaşılan Barbaros Hayrettin, Avrupa’da yaşanmakta olan kargaşaya bakarak, İmparator V. Charles’in (İspanya Kralı olarak I. Charles), Tunus’a karşı büyük bir sefere girişebileceğini öngörememişti... Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi tahtını yitirmiş olan Mulay Hasan, V. Charles’i Tunus’u istilaya davet etmiş, O’nun emrine gireceği sözünü vermişti... Diğer yandan V. Charles’de, Tunus’a yerleşmiş olan Türkler’in, Sicilya’da bulunan sömürgelerini tehdit ettiğini, Sicilya savunmasını geçersiz kıldığını görmekte, bu tehdidi yoketmek istemekteydi... Tunus ile Sicilya arasındaki en yakın mesafe, yüz milden azdı. Tunus limanlarından kalkan kadırgaların Palermo’ya haber ulaşmadan Sicilya kıyılarını vurup dönmeleri sonderece kolay bir işti. V. Charles’in Batı Sicilya’da sürekli bir filo bulunduracak kadar kadırgası yoktu. Bu nedenle O, Tunus’u alacak ve Muley Hasan’ı yeniden tahtına oturtacak olusa eğer, sorunu kökten halletmiş olacağı kanısına varmıştı... Muley Hasan, tahtına kavuştuğu takdirde V. Charles’in tüm istemlerini yerine getirmeye hazırdı. V. Charles ise Tunus halkının Muley Hasan’dan nefret etmekte olduğunu ya bilmiyordu, ya da bilmezden gelmekteydi...

 

Tunus’a yapılacak seferin hazırlıklarına girişen İmparator V. Charles, Granada (İspanya’nın güneybatısında) askeri valisi Marki de Mondejar’a seferberlik ilanedilmesi, para toplanması ve Endülüs (Andalusia, Malaga, Almaria, Gibraltar vs., Granada’da içlerde) limanları dışındaki askeri birlikler için kamplar kurulması emrini verdi. İmparator V. Charles, Amiral Andrea Doria’dan, Papa’dan, Napoli’den (Neapel), Sicilya ve Sardinya (Sardinia, Sardegna) genel valiliklerinden sefer için yardım sağlayacaktı. Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, V. Charles, 1530 yılında Malta Adası’nı St. (Aziz) John Şovalyeleri’ne, veya Malta Şovalyeleri’ne kiralamıştı. Asıl mesleklerini Müslümanlara karşı savaşmak olarak gören Malta Şovalyeleri’nin V. Charles’in yardım çağrısına uymamaları düşünülemezdi. Sonuçta, Malta Şovalyeleri’de Tunus seferine katılacaklardı... O yıllarda, 1534- 49 yıllarında Papalık koltuğunda III. Paul, ya da gerçek adıyla Alessandro Farnese oturmaktaydı. Bir İtalyan asilzadesi olan Alessandro Farnese (III. Paul) Rönesans papalarının sonuncusu idi...

 

Tehlikelerle yüklü Kuzey Afrika kıyılarında daha önce yaşamış oldukları yenilgiyi unutmamış olan V. Charles ve adamları, bu kez herhangi birşeyi rastlantıya bırakmama kararında idiler... İtalya’da bulunan askeri birliklere, bahar başlangıcında denize açılmaya hazır olmaları emredilmişti. Almaya’da askeri birlikler hazırlayacaktı. Napoli’den ve Sicilya’dan gelen müfrezeler, Tunus çıkartması için askeri eğitim altına alınacaklardı. V. Charles’in Tunus seferi için hazırlattığı donanmanın başlıca gücünü, İspanyol limanlarından gelen gemiler oluşturmaktaydı. Ceneviz, Palermo, ve Sardinya Adası’nın en büyük kenti Kagliari’den (Cagliari) gelen gemiler, İspanyol gemilerine katılacaklardı... Avrupalılar artık tehlikenin ciddiyetini kavramakta, Türkleri korsan olarak tanımlayıp küçümsemekten vazgeçerek başarıyı aramakta idiler...

 

Barbaros Hayrettin, çok büyük bir saldırıya karşı koyabilecek askeri gücü olmadığının ve ayrıca Tunus kentinin yeterince tahkim edilmemiş olduğunun bilincinde idi. O, 1535 yılı baharında, henüz düşman donanması Tunus limanına ulaşmadan, kadırgalarının en büyüklerinden on beş tanesini, kuzeydoğu Tunus’ta bulunan güvenlikli küçük Bon Burnu (Ra`s At-Tib) limanına yolladı. Akdeniz’e 80 kilometre kadar giren ve 32 kilometre genişliği olan bu burun, Tunus Körfezi’nin doğusunda yeralmaktaydı. Barbaros Hayrettin, gemilerinin kendilerinden üstün bir düşman karşısında daha limanda iken batırılmalarını engellemek istemişti. Diğer önemli gemilerini de O, Cezayir limanlarına yollamıştı... Tunus’u yitirecek olsa bile O, asıl gücünü, gemilerini elinde tutmaya niyetli idi...

 

V. Charles, 1535 yılı Mayıs sonlarına doğru, donanmasının en güçlü bölümü ile, Barselona limanından yola çıktı. İtalya’dan ve Sicilya’dan gelen gemiler, Sardinya Adası’nın güneyindeki Kagliari (Cagliari) limanında V. Charles’in donanmasına katıldılar. Söylentiye göre, Kagliari’de yaşanan katılımla birlikte, V. Charles’in donanmasındaki gemilerin sayıları dört yüze yaklaşacak, Tunus limanına yaklaşıldığında ise altı yüzü bulacaktı... Ernle Bradford’un aktarmasıyla De Grammont, sözkonusu donanmayı kastederek, “Cezayir Tarihi” adlı eserinde şunları yazmıştır: “13 Haziran günü Tunus açıklarına varır varmaz, Goletta’ya karşı saldırıya geçtiler. Burası iyi tahkim edilmişti ama, Tunus için aynı şey söylenemezdi. Birkaç önemsiz çarpışmadan sonra Barbaros, adamları ile birlikte meydan savaşı verdi. Yerlilerden ibaret askeri birlikler düşman ordusunun gerisine, sağ ve sol kanatlarına saldırdılar. Şiddetli baskı sonucu 14 Haziran günü Goletta işgal edildi. 20 Haziran günü iki ordu Tunus önlerinde çarpıştığı bir sırada, kentte tutuklu bulunan 12 bin Hiristiyan esir, zincirlerini kopartarak, Kaptan Paul Simeon’un önderliğinde,  savaştan yorgun düşmüş yeniçerilere saldırdılar...”

 

Tunus’a yapılan saldırının başarısı, St. (Aziz) John Şovalyeleri’nin gayretleri ile Goletta’nın bir günde elegeçirilmesi sonucu gerçekleşti. St. (Aziz) John Şovalyeleri, dört gemi ve dünyanın en büyük gemisi olan muhteşem “karakka”ları, yani sancak gemileri ile birleşik donanmaya, ya da daha doğru ifade ile Haçlı Donanması’na katılmışlardı. Ernle Bradford’un anlatımıyla, sözkonusu devasa sancak gemisinin ambarları altı aylık malzemeyi depolayacak kadar büyük olduğu için, gemi bu süre içinde herhangi bir limana uğramadan denizlerde kalabiliyordu. Ayrıca aynı gemi, suyu taze ve temiz olarak muhafaza edebilen muazzam bir su deposuna sahipti. Gemi mürettebatı, diğer gemilerde olduğu gibi kuru galeta veya peksimetle beslenmiyor, gemi fırınından her gün taze etmek çıkıyordu. Buğday el değirmeninde öğütülüyor, sonra günde iki bin ekmek çıkartacak kapasitedeki fırında pişiriliyordu. Geminin teknesi altı kat madeni levha ile kaplanmıştı. Su kesimi altında kalan bölüm kurşun kaplama idi, ve madeni çürüten demir çiviler yerine tunç çiviler kullanılmıştı. Ustaca inşa edilmiş bu gemiyi batırabilecek bir güç yoktu. Geminin şahane salonları, beş yüz askeri donatacak cephaneliği, çeşitli savaş topları vardı. Bu topların elli tanesi olağanüstü boyutlardaydı. Aynı gemi üstelik inanılmayacak ölçüde süratli ve çevikti. Yelkenleri kullanmak, mayna ya da fora etmek sonderece kolaydı. Silahşörler dışında gemi mürettebatı üç yüz kişiden oluşmaktaydı. On beş çift kürekli bir çektirmeden başka, irili ufaklı sandallar, çekilmiş vaziyette güverte de durmaktaydılar. Ayrıca, geminin kıçında da yedeğe alınmış bir çektirme bulunmaktaydı. Gemi sık sık savaşlara katıldığı, pek çok gülle yediği halde, sağlamlığı nedeniyle bu gülleler geminin bordasını delip geçememişlerdi... İşte bu geminin toplarının Galetta’nın yeni yapılmış surlarında açmış olduğu deliklerden St. (Aziz) John Şovalyeleri, ya da Malta Şovalyeleri içeri girmişlerdi... Galetta’ya yapılmış olan ani baskın ve Hiristiyan esirlerin ayaklanmaları sonucu V. Charles, Tunus kentini elegeçirebilmişti.

 

Barbaros Hayrettin, en gözde kaptanları Sinan ve Aydın Reisleri yanına alarak, diğer Türklerle birlikte -daha önce gemilerinin birkısmını yollamış olduğu- Bon limanına çekilecekti. V. Charles ise, Barbaros Hayrettin’in peşine düşeceğine, ahmakca bir intikam duygusu ile Tunus’ta kalmış olan bütün Türkleri ve Müslümanları öldürtmekle ilgilenecekti. İleride O, bu hatasının cezasını çekecekti... İşin gerçeği, Tunuslu Arablar için işgalcinin Türkler veya İspanyollar olması okadar farketmiyordu. Bu nedenle onlar İspanyollar ile rahatca anlaşabilirlerdi ama, işgal güçleri ayırım yapmadan herkese saldıracak, acımasızca bir yağma ve katliam gerçekleştirecekti. Sokaklar mezbahaya dönecek, evlerde yapılmadık kötülük kalmayacaktı... Daha önce İstanbul’un alınışını anlatırken yazmış olduğum gibi, Avrupa’da da geçerli savaş kurallarına göre, herhangi bir teslimiyet anlaşması yapılmadan bir kente duvarlarından açılan gediklerden girilirse eğer, o kent üç gün boyunca vahşice yağmalanır, tecavüz olayları yaşanır, tüm kötülükler özgürce gerçekleştirilirdi. Fakat burada özel bir durum vardı ve işgalciler saldırmamaları gerekenlere de vahşice saldırarak kendi kuyularını kazmaktaydılar. Katolik Vakanüvistler bile, İmparator V. Charles’in askerlerinin işlemiş oldukları iblisane cinayetleri sayıp dökmekten kendilerini alamayacaklardı...

 

Tunus’un Haçlı güçleri tarafından zaptedilmesinden kısa süre önce, 18 Kasım 1534 günü Bağdad, İran Safavi Hanedanı’nın elinden Osmanlı’nın eline geçmişti ama, sözkonusu kentte herhangi bir katliam yapılmamıştı... Osmanlı’nın anlayışına göre, talan edilen bir kentten, ya da ülkeden hayır gelmezdi. O dönemde Osmanlı ordusu sonderece disiplinli idi, ve ancak özel koşullarda ve kısa süre için askerlerine kenti yağma izni verirdi. Osmanlı, böyle durumlarda askerlerine genellikle para ödemesi yapardı. Askerler, düşmandan çok, kendi komutanlarından çekinirlerdi...

 

Yukarıda özetlenmiş olan vahşice yağmanın ve katliamın ardından Tunus’un başına yeniden Muley Hasan oturtulacaktı. Onarılan Goletta kalesi, bir İspanyol garnizonuna devredilecekti. Yapılan anlaşmaya göre Muley Hasan, İmparator V. Charles’e her yıl belirli bir vergi ödeyecek, kentte Hiristiyan esir bulundurmayacak, hangi milletten olurlarsa olsunlar korsanlara limana giriş izni vermeyecekti... Barbaros Hayrettin’in yenilmiş olması, binlerce Hiristiyan esirin özgürlüklerine kavuşturulması, Sicilya’nın güneyinden yapılan deniz ticaretinin güvenlik altına alınmış gözükmesi, tüm Avrupa’da büyük yankı uyandırmıştı. Fakat tüm bunlara karşın V. Charles’in Barbaros Hayrettin’in peşine düşerek zaferini kesin sonuca ulaştıramamış olması, İspanya ve tüm Batı için sözkonusu kazanımların kısa sürede boşa çıkmasına neden olacaktı...

 

Barbaros Hayrettin’in cephesinde ise farklı düşünceler filizlenmişti... Bazı kaptanlar Batı Akdeniz’den çekilmeyi, kaybettiklerini geri alabilmek için Sultan’dan yardım istemeyi, teklif etmeye başlamışlardı. Bunlar, İmparator V. Charles’in yeni bir saldırısından çekinmekte, Batı’da güvenliklerinin kalmadığını düşünmekte idiler... Tüm bu sözlere sinirlenen Barbaros Hayrettin, “Doğuya gitmek mi dediniz? Ben kendisine korkak dedirtecek adammıyım? İstanbul’da Padişah’ın yanına sığınmaktansa, Felemenk’e gitmeyi yeğ tutarım.”, biçiminde bir yanıt verecekti (Felemenk, günümüz Hollanda’sını, Belçika’sını ve kuzeydoğu Fransa’sını içine alan coğrafyanın geçmişteki adı olmaktadır.). Ardından O, niyetini açıklamadan adamlarına, kendisini izlemelerini emredecekti... Ernle Bradford’a göre, Barbaros Hayrettin gerçekten böyle bir konuşma yapmışmıydı, yoksa tüm bu anlatılanlar bir söylentiden mi ibaretti, bilinemezdi. Fakat sözkonusu yenilgisinin ardından O’nun yapmış oldukları tüm ayrıntıları ile bilinmekteydi...

 

Barbaros Hayrettin, yüreksizce görüşleri önemsemeyip, İmparator V. Charles’e karşı gecikmeden savaş başlatacaktı. Strateji uzmanı olan Barbaros’un tam bu sırada karşı saldırıya geçeceği kimsenin aklına gelmezdi. Düşmanın bir karşı saldırıyı beklemediğini bilen Barbaros Hayrettin, kimsenin sözüne kulak asmadan, kadırgaları ile Akdeniz’e açıldı. Tüm tahminlerin tersine O, Akdeniz’in kuzeybatısına doğru dümen kırdı... Balear Adaları’nda ve İspanya kıyılarında yaşamakta olanlar, V. Charles’in muazzam donanması ile Tunus açıklarında seyrettiğini, Barbaros Hayrettin’i ve Cezayir korsanlarını yoketmiş olduğunu düşündükleri için, kendilerini tamamen güvenlikte hissetmekteydiler. Bu güvenlik duygusu ile onlar, gözcü kulelerini ve ileri karakolları boş bırakmışlardı...

 

Barbaros Hayrettin’in Bon limanına bırakmış olduğu on beş kadırgasını ve Cezayir limanlarından bu güce katılmış olan tekneleri, Balear adalarından, Formentera, İbiza, Mayorka (Mallorca) tepelerinden görenler, bunları İmparator V. Charles’in donanmasına ait gemiler sanacaklardı. Barbaros Hayrettin, gözcüleri aldatmak için, gemilerine İspanyol ve İtalyan bayrakları çektirtmişti... Barbaros’un komutasondaki filo, Güney Balear adalarının açığından geçerek kuzeye doğru yönelecekti. Aynı donanma, Balear Adaları’nın en doğusundaki Minorca (Menorca) adasını dolanacak ve adanın kuzeyindeki geniş Mahón Körfezi’ne (Minorca’nın başkenti Puerto De Mahón) dalacaktı... Körfezde demirli büyük bir Portekiz gemisi, “İmparator V. Charles’in gemileri” sandığı Barbaros’un gemilerini, top atışları ile dostca karşılayacaktı. Barbaros Hayrettin’in gemilerinden, arkebüzlerin gürültülü patlayışları ve okların vınlamaları ile yanıt verilecekti. Şaşkına dönmüş Portekizliler’in gemileri kolayca elegeçirilecekti. Ardından, körfezdeki yeşil adaları boşveren Barbaros’un gemileri, doğrudan Puerto De Mahón kentine yöneleceklerdi...

 

Kıçlarını kıyıya veren Türk gemileri, gerisin geri karaya yanaşacaklardı. Barbaros’un leventleri, atılan iskelelerden öç duyguları ile sahile yayılacaklardı... Andrea Doria Cezayir kıyılarında Barbaros Hayrettin’i ararken, Barbaros’da, İmparator V. Charles’in sömürgelerini talan etmekle meşguldü... Yağmalanıp harabeye döndürülen Mahón kentinden altı bin Hiristiyan tutsak elde edilecekti... Barbaros Hayrettin ve leventleri, Goletta’da kaybetmiş olduklarına karşılık, Mahón’da elegeçirdikleri ganimetleri, erzakı, topları, gemilerine yükleyeceklerdi... Kent alev alev yanarken, rivayete göre Barbaros Hayrettin, kendisine, “Doğu Akdeniz’e sığınmayı” tavsiye etmiş olan arkadaşlarına dönüp, “Ne dersiniz? Böylesi Doğu Akdeniz’e sığınmaktan daha cazip değilmi?”, diye soracaktı.

 

Cezayir devletini kurmuş olan Barbaros Hayrettin, Osmanlı’nın gözünde sonderece güvenilir bir karakterdi, ve O’nun diğer tüm başarıları yanında Tunus’u yitirmiş olması herhangi bir önem taşımamaktaydı... Muley Hasan, İspanya Kralı ve Kutsal Roma İmparatoru tarafından yeniden tahta oturtulmasından kısa süre sonra yaşamını yitirecekti. O’nun yerini alanlar ise, asıl yararlarının Osmalı İmparatorluğu ile aynı safta yeralmakta olduğunu kavramakta gecikmeyeceklerdi... Diğer yandan Barbaros Hayrettin’de, Tunus’u yitirmesinin ardından, kendisini bütünüyle bahtını açmış olan denizciliğe, denizlere verecekti. O, Barbaros hayrettin, Cezayir hükümdarlığının yönetimini, yakın arkadaşı ve sırdaşı -harem ağası- Hasan Ağa’ya teslim ederek 1535 sonbaharında İstanbul’a doğru yelken açacaktı...

 

Tunus, 1539 yılında Türkler tarafından geri alınacak, 1573 yılında yeniden İspanyollar’ın eline geçecek, 1574 yılında tekrar Türkler tarafından alınacaktı. Yine Tunus, 1881- 1956 yıllarında Fransız sömürgesi olacak, 1942’de Nazi Almanyası tarafından işgaledilecek, 1943’de ise Müttefik güçlerin eline geçecekti. Aynı ülke, 1956’da bağımsızlığına kavuşacaktı...

 

14) Barbaros Hayrettin’in yeniden Osmanlı donanmasının başına geçişi, Osmanlı sarayında kadın entrikaları, Venedik Cumhuriyeti’nin ve Andrea Doria’nın denizde Osmanlı’ya saldırıları, Barbaros’un Güney İtalya kıyılarını yağmalayarak bu saldırılara verdiği ağır yanıt hakkında bilgiler

 

Barbaros Hayrettin, ömrünün otuz yılını Batı Akdeniz’de, Cezayir kıyılarında geçirmişti ve oraları O’nun ikinci vatanı olmuştu. Şimdi O, gerisinde, Hiristiyan anaların çocuklarını korkutmak için kullandıkları bir ad bırakarak ilk gençlik yıllarının geçmiş olduğu Doğu Akdeniz kıyılarına dönmekteydi. Bundan sonra O, Cezayir’i bir kez daha görme olanağına kavuşamıyacaktı...

 

Ernle Bradford’un aktardığına göre, tarihci Morgan, yazılarında, Barbaros Hayrettin’in Cezayir’den ayrılma nedenlerini şu cümlelerle açıklamıştır: “Tunus gibi zengin bir ülkenin elinden gitmesine üzülen Barbaros, onu geri almak için Kanuni Sultan Süleyman’dan şahsen yardım istemeye karar verdi.”. Devamla Ernle Bradford, bu konuda elimizde belge bulunmamakla birlikte, Barbaros’un Padişah’tan gemi ve yeniçeri istemeyi aklından geçirmiş olması mümkündür, diye yazmaktadır. Ancak, Kanuni Süleyman’ın Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin için çok daha önemli tasarıları vardı. Barbaros Hayrettin, İstanbul tersanelerinde geçirmiş olduğu 1533 kışı boyunca gemi yapımı konusundaki meharetini kanıtlamış ve ayrıca yöneticilik alanında üstün yeteneklere sahip birisi olduğunu göstermişti...

 

Kanuni Süleyman’ın Barbaros Hayrettin gibi bir Kaptan-ı Derya’ya ve sonderece düzenli bir donanmaya gereksinimi vardı. Son yıllarda Venedik ve Ceneviz gemileri Adriyatik’te ve İyonya Denizi’nde (İonian Sea, Mare Ionium) trafiği arttırmışlardı. Daha önce yazmış olduğum gibi, Kutsal Roma İmparatoru V. Charles (İspanya Kralı Olarak I. Charles) için çalışmaya başlamış olan Cenevizli Amiral Andrea Doria, Mora’nın (Peleponnese) kuzey kıyısındaki Patras (Pátrai) kentini ve yine Peleponnes’in güneyindeki Messiniakós Kólpos (Messenia) Körfezi’nin batı girişinde bulunan ve körfeze egemen konumda olan Coron (Coróni) kalesini zaptetmişti. Yine Peleponnese’nin (Mora) güneybatı ucunda bulunan  Modone (Methoni,günümüzdeki adıyla Messenia), 9 Ağustos 1500 tarihine dek yaklaşık üç yüz yıl Venedik Cumhuriyeti’nin elinde kalmıştı. Modone’yi ve Coron’u (Coróni) Osmanlı’ya yitiren Venedik, 1503 yılında Osmanlı ile barış yapmak zorunda kalacaktı. Fakat daha sonra, 1532 yılında Andrea Doria, Coron’u (Coróni) ve Patras’ı (Pátrai) Türkler’den alacaktı... Kanuni Süleyman, Ceneviz ve Venedik deniz güçlerinin Adriyatik’te İyonya Denizi’nde (İonian Sea, Mare Ionium) yürütmekte olduğu faaliyetleri durdurabilmek için güçlü bir donanmaya ve Barbaros Hayrettin gibi bir Amiral’e gereksinimi olduğunun bilincinde idi. Bu nedenlerle O’nun İstanbul’a gelmesini, Kanuni Süleyman’da özel olarak istemişti... Barbaros Hayrettin, Avrupa’nın en güçlü devleti İspanya’nın güneyine Osmanlı’ya bağlı bir devlet, Cezayir Sultanlığı’nı kurmuş olduğu gibi, şimdi de kendisinden Osmanlı Filosu’nun yönetmesi istenmekteydi...

 

Parantez dışı hemen belirtmekte yarar vardır sanırım... İspanya Kralı II. Filip (Philip II, İspanya krallığı, 1556- 98; Portekiz krallığı, 1580- 98) tarafından yollanmış olan dönemin devasa donanması, İngiliz Kanalı’nda (İngiltere-Fransa arasındaki deniz), Gravelines yakınlarında, 27- 29 Temmuz 1588 tarihlerinde I. Elizabeth (İngiltere kraliçeliği, 1558- 1603) İngilteresi tarafından ağır bir yenilgiye uğratılıncaya dek İspanya, hem Avrupa’da ve hem de dünya denizlerinde en güçlü devlet olma özelliğini koruyacaktı. Gerçekte 8 Ağustos 1588 gününe dek sarkan sözkonusu büyük deniz savaşından sonra da İspanya büyük bir devlet olmayı sürdürecekti ama, artık tek büyük İspanya olmadığı gibi, denizlerde üstünlük İngiltere’ye geçmeye başlayacaktı. Hindistan, bundan sonra İngiliz kolonisi olacaktı vs...

 

İngiliz tarihci Ernle Bradford’un düşüncesine göre, Hürrem Sultan’ın entrikalarının, Kanuni Süleyman’ı etkilemesinin sonucu olarak Kanuni Süleyman’ın, önce, çok değerli ve zeki bir veziriazam olan Pargalı İbrahim Paşa’yı öldürtmesi, ardından büyük oğlu Mustafa’yı boğdurtması, özellikle gerçekleştirmiş olduğu ilk idam, Osmanlı İmparatorluğuna çok büyük zararlar verecekti. Veziriazam İbrahim Paşa’nın idamı, Osmanlı’nın düşmanlarını çok sevindirecekti. Yine Ernle Bradford’a göre, hepsinden önemlisi, Ukraynalı bir Rus olan (bazılarına göre Yahudi asıllı) Hürrem Sultan ile Osmanlı sarayında açılan bu kadın entrikaları devri, imparatorluğun çürüyüp batışında önemli rol oynayacaktı... Hürrem Sultan, damadı Rüstem Paşa’yı baş vezir yapabilme hesabıyla, iktidar kavgasına girdiği veziriazam Pargalı İbrahim Paşa’yı (baş vezirliği, 1523- 36), Sultan’a yapmış olduğu kışkırtmalar ile 15 Mart 1536 günü İstanbul’da idama yollayacaktı. Daha önce de ifade etmiş olduğum gibi bu idam, Osmanlı’nın düşmanlarını sevindirecekti... Yine Hürrem Sultan, oğlu II. Selim’i (Sarı Selim, sultanlığı, 1566- 1574) tahta oturtabilmek amacıyla, Şehzade Mustafa’ya karşı Kanuni Süleyman’ı sürekli değişik yollarla kışkırtacaktı. Farklı gelişmelerin de katkısı ile sonuçta Kanuni Süleyman, en büyük oğlu Mustafa’yı, 1553 tarihinde Anadolu’da boğdurtarak ölüme yollayacaktı... Barbaros Hayrettin, önemli ölçüde Pargalı İbrahim Paşa’nın tavsiyeleri ve çabaları ile Osmanlı donanmasının Kaptan-ı Deryalığı’na atanmış olmakla birlikte, O’nun saray entrikaları ile bir ilgisi yoktu. Bu nedenle İbrahim Paşa’nın idamı, Barbaros Hayrettin’in konumunu etkilemiyecekti...

 

Ernle Bradford’un Osmanlı İmparatorluğu’nun batışında kadın entrikalarının rolüne büyük önem tanıması, bu satırları yazanın düşüncesine göre, aslında eksik ve önemli ölçüde hatalı bir analiz olmaktadır... İkinci plana itilmiş, erkekler dünyasında her açıdan baskı altına alınmış kadınların, sosyal konumlarına ve entellektüel düzeylerine uygun olarak sonderece ince ve ayrıntılı düşünmeleri, geri plandan erkekleri ustaca yöneterek kullanmaları, erkeklerin omuzlarına basarak iktidar peşinda koşmaları, sonuçta büyük toplumsal trajedilere kaynaklık etmiş olmakla birlikte, bu durumun tek sorumlusu elbette kadınlar değildir. Sözkonusu toplumsal trajedilerin kaynağında, kadını-erkeği ile bizzat sınıflı toplumun kendisi durmaktadır. Erkek egemen toplum, sonuçta, sınıflı toplumun türevi olan bir sosyal olgudur... Ayrıca, toplumsal yapının ürettiği hırslı kadın entrikaları, aile düzeyinden devlet düzeyine dek birçok yıkımda etkili olabilmekle birlikte, bunun tersi de, kadınların gerçekleştirdiği yaratıcı, yapıcı, aileyi veya devleti kurtarıcı, güçlendirici rolleri de vardır... Son ifade edilen durumun en uç ve tipik örneği, erkek egemen bir dünyada gerçek anlamı ile iktidar sahibi olabilen I. Elizabeth’in, İngiltere’nin denizaşırı bir imparatorluk haline gelmesinde oynamış olduğu büyük roldür. Şüphesiz I. Elizabeth’in sözkonusu büyük rolü, başta Hindistan olmak üzere dünyanın önemli kısmının sömürgeleştirilmesine yolaçmış olsa da, bu rolden asıl olarak İngiliz üst sınıfları kazançlı çıkmış olsalar da, sonuçta olan, erkekler dünyasında bir kadının birileri için önemli büyük roller de oynayabileceği gerçeğinin anlaşılmış olmasıdır... Farklı biçimleri ve zengin sonuçları olmakla birlikte, en genel anlamı ile sınıflı toplumlarda egemen sınıfların yararına olan, değişik ölçülerde ezilenlerin aleyhine olacağı gibi, ezilenlerin yararına olan da, yine değişik ölçülerde egemenlerin aleyhine olur...

 

Ernle Bradford’un ifadesi ile Barbaros Hayrettin, Avrupa’ya en yakın denizlerde Osmanlı’nın tam bir egemenlik kuramamış olmasını hazmedemiyordu. Kanuni Süleyman’ın Avrupa içlerine yayılma niyetinde olduğunu gören Barbaros hayrettin’in, Osmanlı kolonilerine en yakın deniz yolları üzerinde egemenlik kurma düşüncesini Kanuni Süleyman’a kabulettirmekte güçlük çekmeyecekti. İspanyollar’dan ve Cenevizliler’den başka, -uzun süredir Osmanlı ile barış ilişkileri içinde olan- Venedikliler’de artık Osmanlı için tehdit oluşturmaya başlamışlardı. Bazı saldırgan Venedik tekneleri, son zamanlarda, İstanbul ile Cezayir arasında seyretmekte olan birtakım Osmanlı gemilerini yağmalamışlardı. Korsanlığı sadece Müslüman Arablar veya Türkler değil, Venedikliler, Cenevizliler, İspanyollar, ve aralarında İngilizlerin’de bulunduğu diğer Batılı toplumlar da yapmakta idiler. Örneğin Sir Francis Drake (1540 veya 43- 1596), İngiliz donanmasının başına geçmeden önce, Latin Amerika kıyılarında İspanyol gemilerini avlıyordu... Günümüzde daha rahat görülebilen gerçeğe göre ise, Osmanlı’nın Akdeniz’de tam bir egemenlik kurabilmesi, ve Batı’ya doğru istediği gibi ilerliyebilmesi giderek zorlaşacak, hatta tamamen olanaksız hale gelecekti. Çünkü, yeni yeni denizaşırı sömürgelere sahibolan Batı, süreç içinde Osmanlı’dan çok daha zengin kaynakları kontrol eder hale gelmekteydi...

 

Barbaros Hayrettin’in Kaptan-ı Derya’lık görevine dönmesinin ardından, İstanbul tersaneleri yeniden arı kovanı gibi çalışmaya başlayacaklardı. Tam bu sırada Andrea Doria, sanki Kanuni Süleyman’ı ve Barbaros Hayrettin’i kışkırtmak istercesine, yirmi beş kadırgadan oluşan savaş filosunun başında, on Türk ticaret gemisini elegeçirecekti. O, yağmalamış olduğu ganimetleri ve almış olduğu esirleri Sicilya’da bıraktıktan sonra, yeni saldırılar için İyonya Denizi’ne (İonian Sea, Mare Ionium) dalacaktı. Tüm bu işleri yapmakta oladuğu sırada Andrea Doria, yetmiş yaşlarında etkin ve sonderece hilebaz bir politikacıydı. Andrea Doria’nın amacı, savaşı Osmanlı karasularına ve topraklarına aktarmaktı... Andrea Doria’nın kadırgaları, İyonya Denizi’nde, Yunanistan’ın batı kıyılarında, Korfu (Corfu; grekçe, Kérkira) adasının on mil kadar güneyinde, küçük Paksos (Paxos, Paxoí) adasının yakınlarında, Çanakkale Boğazı komutan vekilinin emrindeki bir Osmanlı filosuna baskın vereceklerdi. Saldırganlar, elegeçirdikleri Türk gemilerini yedeklerine alarak Paksos (Paxos, Paxoí) limanına gireceklerdi. Türkleri zincirli durumda gören Hiristiyan yerli halk, sevinecekti... Anlaşılan, Tutsak edilen Türk filosuna komuta edenler, yeterli denizcilik bilgisine sahip değillerdi. Zaten daha önce de yazılmış olduğu gibi, Barbaros Hayrettin gelinceye dek, Osmanlı denizcileri ustalıktan uzaktılar... Barbaros Hayrettin’in kendini gösterme ve çağının en büyük denizcisi olduğunu kanıtlama zamanı gelmişti...

 

Barbaros Hayrettin komutasındaki Osmanlı donanması, Mayıs 1537’de, sayıları yüzü aşan kadırgayla Haliç’ten Marmara’ya ve oradan da Ege’ye ve Akdeniz’e doğru hareket edecekti. Barbaros Hayrettin, İtalya’nın doğu kıyılarını vura vura Adriyatik Denizi’nin kuzeyine doğru çıkacaktı. Bu arada Kanuni Süleyman’da yirmi bin kişilik ordusu ile Arnavutluğa, bu ülkenin ikinci büyük limanı olan Valona’ya (Vlorë, Vlora, Vlonë) girecekti. Ülkenin güneyindeki Valona (Vlorë, Vlora, Vlonë) koyuna girmiş olan yirmi bin Osmanlı askeri, yapılmış olan plana göre, gemilerle karşıya geçirileceklerdi. Valona’nın karşı kıyısında, Çizme’nin topuğunun ortasında duran Birindizi (Birindisi) limanının valisi Osmanlı tarafından para ile satınalınmıştı. Bu kişi, kentin kapılarını Osmanlı askerlerine açma sözü vermişti. Fakat, çıkartmadan bir-iki gün önce Vali’nin ihaneti İtalyanlar tarafından anlaşılınca, Osmanlı’nın sözkonusu planı suya düşecekti... Ernle Bradford’un bir vakanüvistten yaptığı alıntıya göre, bu arada Barbaros Hayrettin, “Apulina kıyılarını veba gibi kasıp kavuruyordu.” (Birindisi kentinin bulunduğu coğrafi bölgeye İtalya’da Puglia [Apulia] adı verilmektedir.- Y. K.) Filosu ile birlikte Messina’da bulunan bulunan Andrea Doria, Barbaros Hayrettin’e müdahale etmeye cesaret edemeyecekti (Messina, Sicilya’nın Cizme’nin burnuna en yakın kenti)...

 

Gemileri binlerce esir ve çeşitli ganimetlerle yüklü olan Barbaros Hayrettin, Kanuni Süleyman’ın çağrısına uyarak İstanbul’a dönecekti. Kanuni Süleyman, İyonya Denizi’ndeki (İonian Sea, Mare Ionium) en önemli Grek adası olan Korfu’yu (Corfu; grekçe, Kérkira; latin, Corcyra) elegeçirmeye karar vermişti. İtalyanca adı Corfu olan ada, 1259 yılında Sicilya Kralı’nın, 1267 yılında Napoli’nin eline geçmişti. Aynı ada (Korfu, Corfu), 1401 yılından beri Venedik Cumhuriyeti’nin kontrolu altındaydı... Aynı yıl (1537), Korfu (Corfu), ağır topların da yardımıyla kuşatılsa da, Korfu (Corfu) kalesi direnmeyi sürdürecek, sonuçta Osmanlı, sonbaharın gelmesi nedeniyle kuşatmayı bırakmak zorunda kalacaktı... Kısacası, Kanuni Süleyman’ın planları suya düşmüş, Birindizi (Birindisi) ve ne de Korfu (Corfu) alınabilmişti. Buna karşın, Birindisi’nin içinde olduğu İtalya’nın güneydoğusundaki Apulia (Puglia) bölgesine Barbaros Hayrettin’in yapmış olduğu baskınlarda sağlanan esirler ve elde edilen ganimetler Osmanlı’nın kazancı olmuştu. Diğer yandan, -bir yıl kadar önce Andrea Doria’nın başarısına sahne olmuş olan- Corfu’nun on mil kadar güneyindeki küçük Paksos (Paxos, Paxoí) adası elegeçirilmişti. İyonya Denizi’ndeki (İonian Sea, Mare Ionium) diğer Venedik adaları da yağma edilecek, ticaret gemilerine elkonulacaktı... Aynı adalarda yaşamakta olanlara, yağmanın tekrarlanmamasını istiyorlarsa eğer, Osmanlı Sultanı’na vergi vermeleri gerektiği bildirilecekti...

 

Saldırıyı ilk başlatmış ve Osmanlı’yı kışkırtmış olan Venedik Cumhuriyeti idi. Osmanlı’nın geçmişteki zayıf deniz gücüne bakmış oldukları için, Barbaros Hayrettin’in donanması gibi düzenli ve güçlü bir donanma ile karşılaşabileceklerini ummamışlardı ve atmış oldukları adımdan pişmandılar. Çünkü Venedik, deniz ticareti üzerinde yükselen bir cumhuriyetti, ve deniz ticaretini aksatacak gelişmeler felaketleri olabilirdi...

 

Barbaros Hayrettin, Haliç’e büyük zafer şenlikleri ile girecekti. Şüphesiz Osmanlı şimdiye dek birçok zafer kazanmıştı ama, bunlar karada kazanılan zaferlerdi. Buna karşın, ilk kez böyle büyük bir deniz zaferi kazanılmaktaydı... Barbaros Hayrettin beraberinde 400 bin altın, bin genç kız, bin beşyüz kadar tutsak delikanlı getirmişti. Bunun yanında O, Kanuni Süleyman’a, şahsi bir armağan olarak, erguvan giysileri içinde ve ellerinde altın ve gümüş kaplarla 200 oğlan çocuğu gönderecekti. Bunları, yine ellerinde top top ipekli kumaşlar ve altın dolu torbalar taşımakta olan 200 oğlan çocuğu daha izlemekteydi... Ernle Bradford’un aktarması ile, İspanyol donanmasının tarihini anlatan eserinde tarihci Duro, Barbaros Hayrettin’i, “Türk donanmasının yaratıcısı, amirali, ve ruhu” olarak nitelemekteydi. Yine Ernle Bradford’a göre Barbaros Hayrettin, Kanuni Süleyman’ın Corfu önündeki yenilgisinin öcünü kat kat almıştı...

 

Ernle Bradford’a göre Barbaros Hayrettin’in işleri, korsanlık özellikleri göstermenin çok ötesinde anlamlar taşımaktaydı. Savaşı, Venedik Cumhuriyeti kendisi başlatmıştı, Barbaros Hayrettin’de bu savaşı İtalya topraklarına taşımıştı. Yine de Türkler, Haçlı donanmasının Tunus’ta yapmış olduğu katliama benzer işler yapmamışlardı. Bu tip katliamlar Türklere özgü değildi. Yine Ernle Bradford’un yazdığına göre bir Fransız elçisi, Barbaros’un donanmasından sözederken, “Türk kadırgalarında uygulanan disiplinin Avrupalılar tarafından örnek alınması, akıllıca bir iş olur”, demişti... Malta Şovalyeleri (St. [Aziz] John Şovalyeleri, Rodos Şovalyeleri, Hospitalers) dahi, Barbaros Hayrettin ve ardıllarından, korsanlara karşı duymadıkları bir saygı ile sözetmişlerdir... O dönemler, henüz insan haklarının tanınmadığı zor, acımasız çağlardı. St. (Aziz) John Şovalyeleri’nin o yüzyılda en büyük üstadı olan ve 1565 yılındaki Osmanlı kuşatmasında Malta Adası’nı başarı ile savunan Jean Parisot de la Valette, vaktiyle Barbaros Hayrettin’in donanmasına tutsak düşmüş ve bir yıl kadar bir kadırga da kürek çekmişti (Malta Adası’nın başkenti olan La Valletta’nın adı bu kişiden gelmektedir.). Ernle Bradford’un aktardığı bir rivayete göre bir gün, La Valette, bir Hiristiyan kadırgasında, forsalar arasında ünlü Turgut Reis’i görür. La Valette, “Savaşın kuralı bu, Sinyor Turgut!”, diyerek O’nun gönlünü almaya çalışır...

 

Gerçekten de o dönemde güç ile sağlanan “haklar”ın ötesinde bir insan hakkı ve “insan hakları” kavram yoktu. Gerçi, yaklaşık bir milyar insanın gününü aç geçirdiği, çok daha fazlasının yoksulluk içinde yetersiz beslendiği; yüzmilyonlarca insanın susuzluk çektiği ve susuzluk tehdidinin giderek arttığı; salgın hastalıkların, insan ticaretinin ve kölelik kurumunun yeniden yaygınlaşmaya başladığı; çocuk askerlerin ve çocuk işçilerin acımasızca kullanıldıklar; doğanın tahribedilmesi sonucu gezegenimizin giderek yaşanamaz hale geldiği; daha bundan 70 yıl kadar önce İkinci Dünya Savaşı sırasında çoğu sivil 60 milyonu aşkın insanın öldürüldüğü, Hiroşima ve Nagasaki kentlerine atılmış olan iki nükleer bombanın etkilerinin halen sürmekte olduğu; Körfez Savaşı’nda, Yugoslavya’da, Afganistan’da, ve Irak’ta -radyasyon etkileri 4.5 milyar yıl sürecek olan- seyreltilmiş uranyumlu mermilerin kullanıldığı; İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan savaşlarda yaklaşık İkinci Dünya Savaşı sırasında öldürülen insan sayısı kadar insanın yaşamını yitirmiş olduğu ve nükleer yokoluş tehdidinin sürmekte olduğu bir dünyada insan haklarından nekadar söz edilebilir, şüphesiz bu da ayrı bir gerçektir...

 

Bu satırları yazana göre, hoş olmayan şeyleri tarafların hepsi de yapmakta idi. Fakat yine de, tarihçilerin ağırlıklı görüşlerine ve hatta sıradan bir araştırmaya göre Osmanlı, Batılı sömürgeci devletlerin Afrika kıtasında, Amerika kıtasında, alt kıta Hindistan’da, ve girmiş oldukları diğer coğrafyalarda gerçekleştirmiş oldukları sınırsız sömürüye, talana, Hiristiyanlığı empoze etme ve asimilasyon politikalarına, yerli kültürleri yoketme politikalarına benzer işler asla yapmamıştır. Kısacası Osmanlı, girdiği ülkelerin tüm kaynaklarını kendi anayurduna aktaran, o ülkenin insanlarını sadece malzeme gibi gören Batılı devletler gibi sömürgeci bir devlet asla olmamıştır...

 

Şüphesiz Osmalı yönetimi altında da insan soyuna karşı birçok suç işlenmiştir. Sınıflı toplumlarda devletler zaten -halkın silahsızlandırılması ile birlikte- bir baskı aracı olarak şekillenirler, hatta toplumdaki egemen sınıfları dahi baskı altına alabilen bir üstyapı kurumu olarak döneme göre halklara karşı değişik ölçülerde baskılar uygularlar. Kısacası, halkına karşı suç işlemeyen bir devlet bulabilmek olanaksızdır ama, yine de Osmanlı ile Batı’nın sömürgeci devletleri arasında birtakım farklar olduğu gerçektir...

 

Osmanlı, aldığı yerleri, -en genel anlamı ile- kendi yurdu, oraların halkını da kendi teb’ası olarak görmüştür. Osmanlı, sömürgeci batılı devletlerin sömürge halklarını -ırkçılığa uzanan bir yolda- tamamen dışlamalarına ve bu duygu ile “soyup soğana çevirme” tavırlarına benzer bir çizgiye herhangi bir döneminde sürüklenmemiştir... Osmanlı, Hiristiyanlığa, Kiliseye ve yerli halkın diline özgürlük tanımış, asla bir asimilasyon politikası izlememiştir. Araştırmalara göre Osmanlı, aldığı yerlerden elde ettiği vergiler kadar, o yerlere yatırım yapmış, hatta zaman zaman fazlasını harcamıştır... Aksi taktirde, en azından beş yüz yılı aşkın süre Osmanlı’nın elinde kalmış olan Grek halkının ve Bulgar halkının günümüzde çoktan kimliklerini yitirerek asimile olmuş olmaları gerekirdi...

 

Beş yüz yıl asimilasyon için fazlasıyla yeterli bir süredir ve bu gerçeğin en basit kanıtı, türkçe konuşan Volga Bulgarları’nın başına gelmiş olandır. Daha önce anlatılmış olduğu gibi Kağan Asparuh (Asparukh) önderliğinde 681 yılında şimdiki Bulgaristan’a gelmiş, Güney Slavları ile konfederatif bir devlet kurmuş, geldikleri ülkeye adlarını vermiş olan Volga Bulgarları, Hiristiyanlığın’da etkisi ile, aradan geçen 200- 250 yıl içinde kimliklerini ve dillerini yitirerek asimile olmuşlar, Slav dilini konuşmaya başlamışlardır. Örnekler uzatılabilir...

 

15) Ege ve İyonya Denizi adalarını Venedik’ten alan, ve İ. Ö. 31’de büyük Actium savaşının yaşanmış olduğu mevkide, Preveze’de (Préveza) Andrea Doria komutasındaki muazzam Haçlı donanmasını yenilgiye uğratan Barbaros Hayrettin komutasındaki Osmanlı donanmasının zaferi hakkında bilgiler

 

Daha önce, “Osmanlı ilk kapitülasyonu, 1536 yılında I. Francis Fransasına verecekti.”, diye yazmıştım... Türk tarihçilerinin sözkonusu anlaşmadan memnun oldukları söylenemez. Fakat ilginçtir, Ernle Bradford’un yazdığına göre, Batılı hükümdarlar ve yazarlar da aynı anlaşmaya ve I. Francis’e sonderece eleştiren yaklaşmışlardır. Ernle Bradford’un aktarmasına göre, “Cezayir Efsanesi” adlı yapıtında Godfrey Fisher, Fransızların sözkonusu politikalarına yönelik leyhte ve aleyhte görüşleri özetlemiştir: “I. Francis, tutarsız ruh yapısı ve dışpolitikasındaki anlaşılmaz değişimleriyle hiç de bir Hiristiyan mücahidi gibi görünmüyor günümüzde... Osmanlı İmparatorluğu’nun ve daha sonra Cezayir’in Avrupalılar tarafından küfür ve lanetle anılmaya başlanması, 1536 yılında imzalanan bu Türk-Fransız anlaşmasına dayanır. Hiristiyan dünyasınca ‘hainane ve kafirce bir davranış’ olarak nitelenen bu anlaşmanın, Fransanın ileride başına gelen belaların kaynağı olduğu iddia edilir. Fakat bu, gerçekçi bir eleştiri değildir. İşin doğrusu şudur ki, o sırada iktidar hırsı ile kıvranan prenslerin, papaların, ve cumhuriyetçilerin yüz kızartıcı didişmeleri, birbirlerini tepeleyebilmek için Osmanlı Sultanı’ndan yardım isteyip, O’na yaltaklanmaları, I. Francis’in davranışından daha az utanç verici değildi. Avrupalıların bu amansız çekişmeleri, birbirlerinin kirli çamaşırlarını ortaya dökmeleri, Türkler’in Hiristiyanları neden bu denli hor gördüklerini açıklamaya yeter. Haedo ve ondan sonraki yazarlar, Türkler’in bu aşağılamalarına tanıklık etmişlerdir.”

 

Ernle Bradford’un kanısına göre, Fransa ile işbirliği yapan Barbaros Hayrettin’in, Ceneviz ile Venediği mahvetme politikası sonderece tutarlı idi. Kanuni’nin Arnavutluk seferi çok pahalıya patlamış olmakla birlikte, Barbaros Hayrettin’in İtalya’nın güneydoğusundaki Apulia (Puglia) bölgesine, İyonya Denizi’ndeki (İonian Sea, Mare Ionium) Venedik adalarına, ve Ege Denizi’ndeki adalara yapmış olduğu akınlar, asker, malzeme, ve para bakımında Osmanlı’ya büyük kazançlar getirmişti. Artık, 1537 yılının sonlarına doğru Osmanlı İmparatorluğu, kudretinin ve ihtişamının doruğuna varmış durumdaydı. Entrikalara boğulmuş, birbirlerine düşmüş durumdaki Avrupa devletleri ise, gelecek yılı kaygı ile beklemekteydiler...

 

Bizans’ın elindeki İyonya Denizi (İonian Sea, Mare Ionium) ve Ege adaları, 1204 Latin İstilasının ardından, çoğunlukla Ceneviz’in ve Venedik’in eline geçmişlerdi... Ernle Bradford’a göre, ilk yerleşimlerin olduğu yıllarda ormanlık ve sonderece verimli topraklara sahibolan bu adalar, ormanların süreç içinde yokedilmeleri ve erezyon ile çok şey yitirmişlerdi şüphesiz ama, Bizans yönetimi altında ve ondan sonra Venedik yönetimi sırasında, barış koşulları içinde, adalarda yaşamakta olanların durumları oldukça iyileşmişti, zenginleşmişlerdi... Osmanlı’nın eline geçen adalar, getirilen keçilerin etkisi ve tarımdaki yetersizlikler sonucu eski varlıklı konumlarını giderek yitirmişlerdi... Osmanlı ile Venedik arasında yaşanan savaşlar ise, adalarda yaşamakta olan halk için bir felaket olacaktı...

 

Barbaros Hayrettin, 1537 yılında zaptedilmiş olan adaların vergilerini toplamak amacıyla, 1538 baharında, yüzü aşkın kadırga ile deniz açılacaktı... Rotası boyunca Venedik’e ve Ceneviz’e ait adaları ziyaret etmeyi de ihmal etmeyecekti. Osmanlı donanmasının darbesini ilk yiyen, Ege’nin ortalarına doğru ve daha çok kuzeyde Yunanistan’ın doğu kıyılarında yeralan bir gurup adadan, Sporades takım adalarından -kıyıya en yakın- Skíathos adası olacaktı... Altıgün içinde kent surları yıkılan ada Barbaros’un leventleri tarafından işgaledilecekti. Ada’da bulunan kaleyi yeniçerilere bırakan donanma, elegeçirdiği ganimetlerle ilkbahar harekatını sürdürmek üzere yoluna devamedecekti... Venedik’e ait adalar birer birer Osmanlı’nın eline geçmekte idi. Skíathos adasının elegeçirilmesi Türkleri, Golos (Kólpos, Thermaïkos Kólpos) körfezine egemen kılmıştı. Burası, kuzeydoğu Yunanistan’da, Teselya ile Makedonya arasında, Selanik’e dek uzanan geniş ve derin bir körfezdi... Ardından, yine Sporades takım adalarına ait olan Skópelos, Skyros, Pélagos adalarını elegeçirme işi zaman alacaktı. Uzakta tek başına duran Skyros adası kısa süre sonra zaptedilecekti. Venedik’in gözbebeği bu adalar, şimdi tek tek Osmanlı’nın eline geçmekteydi...

 

Ernle Bradford’un anlatımıyla, ileride elegeçecek diğer Ege adalarından varlıklı olanlara, Osmanlı’ya vergi (haraç) vermeleri için baskı yapılmaya, diğerlerinden de kürekçi, forsa toplanmaya başlanmıştı. Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi Barbaros Hayrettin, aslında, Türk leventlerin kürek çektikleri hafif çektirmeleri, forsaların kullanıldığı iri ve ağır kadırgalara tercih etmekteydi. Fakat şimdi O, Osmanlı donanmasının başına getirilince, ağır kadırgaların egemen olduğu düşman donanmaları ile başedebilmek için filosunda kadırgalara ağırlık vermek zorunda kalmıştı. Bu nedenle düşman kadırgalarında olduğu gibi O’nun da tutsak kürekçilere, forsaya gereksinimi vardı... Buna karşın, Ernle Bradford’un belirttiğine göre, elde yeterli kaynak olmamakla birlikte, amiral gemisinde kürekçi olarak yine de yeniçerilerin kullanılmış olduğu sanılmaktadır... O yıllarda yeniçeri sayısı yirmi bini geçmiyordu ve bu nedenle sancak gemisi dışında yeniçeri kullanma olanağı yoktu. Fakat ileride, yeniçeri sayısı arttıkça, forsaların arasına yeniçerileri yerleştirmek adetten olacaktı. Bunlar, forsalara bir disiplin vermek ve savaş anında isyanları önlemek amaçlarıyla kullanılmaktaydılar...

 

Rotası boyunca forsa toplamayı sürdüren Barbaros’un donanması, volkanik Santorini adası yakınlarından geçerek Girit (Crete, Kíti) Denizi’ne girdi... Akdeniz’in beşinci büyük adası olan, tarihi İ. Ö. 6000’li yıllara uzanan, medeniyetin Yunanistan’a ve Avrupa’ya atlama taşı görevini yerine getiren, Afrika kıyılarına ve Yunanistan’a aynı uzaklıkta olması nedeniyle askeri stratejik önemi bulunan Doğu Akdeniz’in zengin ve olağanüstü güzel parçası Girit (Crete, Kíti), 1204 yılında Venedik’in eline geçmişti. Daha önce anlatılmış olan Dördüncü Haçlı Seferi sırasında, 1204 yılında Konstantinapolis’i (Constantinople, İstanbul) zaptedip yağmalayan katolik Latinler, bu adayı, Girit’i, Venedik’e satmışlardı. Zaten sözkonusu Haçlı Seferi’ni finanse eden ve haçlıları gemileri ile taşımış olan Venedik Cumhuriyeti’nden başkası değildi... Girit sularına girmiş olan Osmanlı donanması, o sırada Girit’in başkenti olan Ada’nın kuzeydoğusundaki Kandiye (Hanya, Kydonia, Khaniá) kentine, Venedik’in en önemli ticaret limanlarından biri olan bu kente baskın verecekti. Kent istihkamlarını aşamayan Barbaros Hayrettin’in leventleri, istihkamların gerisine kaçmayı başaramayanları tutsak almakla yetineceklerdi. Ardından Türkler, kıyı köylerini, balıkçı kasabalarını yağma edeceklerdi. Adını vermediği bir kaynağa dayanarak Ernle Bradford’un belirttiğine göre, sekseni aşkın köy yağmalanıp yakılacak, köy delikanlıları tutsak alınarak forsa yapılacaktı. Girit açıklarındaki dört adanın güçlü balıkçılarının başlarına da aynı iş gelecekti...

 

Osmanlı donanması Girit’in güney kıyılarını da yağmaladığı sırada gelen bir haberle, Barbaros Hayrettin rotasını acele kuzeybatıya çevirecekti... V. Charles adıyla Kutsal Roma İmparatoru ünvanını taşıyan İspanya Kralı I. Charles’in emrine girmiş olan Cenevizli Amiral Andrea Doria’nın komutasındaki -İspanya, Venedik, Ceneviz, Papalık, Malta Şovalyeleri ve Portekiz, ve Cenova gemilerinden oluşan- Haçlı donanması, Adriyatik’te görülmüştü. Aynı donanma, güneydeki İyonya Denizi (İonian Sea, Mare Ionium) adalarına dümen kırmıştı... Barbaros Hayrettin’in, Ege Denizi’nde bulunan Venedik adalarını yağma etmiş olmasının bir nedeni de, muhtemelen düşmanını kışkırtıp üzerine çekmek içindi. Böyle bir saldırıyı beklemekte olan Barbaros Hayrettin, rotasını Girit’in güney kıyılarından kuzeybatıya, İyonya Denizi’ne (İonian Sea, Mare Ionium) doğru çevirecekti... Son günlerde Mısır’dan gelen yirmi kadırgalık destek gücü de Barbaros Hayrettin’in donanmasına katılmıştı. Bu destek gücünün komutanları arasında, ünlü Sinan Reis, Murat Reis, Salih Reis, ve Turgut Reis bulunmaktaydı... Barbaros’un isteği, anlaşılan, Andrea Doria’nın emrindeki donanmayı İyonya Denizi’ne (İonian Sea, Mare Ionium) çekmek ve onlarla orada hesaplaşmaktı. O’nun bu isteği gerçekleşmekteydi...

 

Patras (Pátraikos) Körfezi’nin 75- 80 kilometre kadar kuzeyinde, Levkás Adası’nın ise hemen kuzeydoğusunda yeralan, ve batıdan doğuya derinliği yaklaşık otuz beş kilometre, genişliği ise on beş kilometre kadar olan Arta Körfezi (Amvrakikós Körfezi), Barbaros Hayrettin tarafından savaş mevkii olarak seçilmişti... Sözkonusu körfez, dar ve dolanbaçlı bir girişe sahipti. Girişi sığlıklarla dolu bu körfeze, iyi havalarda bile küçük gemiler zar zor girebilirlerdi. Poyraz patladığında ise giriş neredeyse olanaksız hale gelirdi. Ancak çok usta ve bölgeyi tanıyan denizciler, yılan gibi ince geçitten körfezin durgun sularına sığınabilirlerdi. Aynı körfezin girişinin kuzey kıyısında Préveza kenti vardı ve halen vardır şüphesiz... İşte bu tarif edilen mevkide, İ. Ö. 31 yılında, 2 Eylül günü, tarihin büyük deniz savaşlarından biri yaşanmıştı. Mısır Kraliçesi Kleopatra (Cleopatra VII, İ. Ö. 69- 30) ve Kleopatra’nın Romalı sevgilisi General Marcus Antonius (Mark Anthony, İ. Ö. 82/ 81- 30) ittifakına ait 400 gemilik donanma ile 80 bin kişilik piyade gücü, Julius Caesar’ın yeğeni ve manevi oğlu Caesar Augustus’a (İ. Ö. 63- İ. S. 13) ait 500 gemilik donanmaya ve 70 bin kişilik piyade gücüne karşı sözkonusu mevkide savaşmıştı. Savaş, Akarnanika’nın kuzeyinde, Arta Körfezi’nin (Amvrakikós Körfezi) hemen güneyinde Actium’da olmuştu. Önce deniz savaşını, bir hafta sonra da kara savaşını kazanan Caesar Augustus, Roma’nın tek egemeni haline gelmişti... Mısır Kraliçesi Kleopatra, önce Julius Caesar’ın, sonra O’nun generali Mark Anthony’nin sevgilisi olmuş, erkekleri kullanabilen zeki ve kurnaz bir kadındı... Julius Caesar’a karşı komplo kurup O’nu öldürenlerle savaşmış olan Mark Anthony, İ. Ö. 43’te Julius Caesar’ın generali olmuştu... Akdeniz’in geleceğini belirleyecek olan Arta Körfezi (Amvrakikós Körfezi) açıklarındaki Preveze (Préveza) savaşı, tarihin garip bir cilvesi olarak, 1569 yıl önce Mark Anthony ile Caesar Augustus arasında aynı mevkide yaşanmış olan savaş gibi Eylül ayında gerçekleşecekti...

 

Andrea Doria komutasındaki birleşik donanmanın parçalarından olan otuz altı gemilik Papalık filosu ile seksen bir kadırga ve yelkenli gemiden kurulu Venedik filosu, Preveze’nin (Préveza) yüz kilometre kadar kuzeyindeki Korfu Adası yörelerinde toplanmıştı. Otuz altı gemilik Papalık filosuna amiral Marco Grimani komuta ederken, seksen bir kadırga ve yelkenli gemiden kurulu Venedik filosuna ise amiral Vincenzo Capello komuta etmekteydi. O sırada, 1534- 49 yıllarında Papalık koltuğunda -adı daha önce de anılmış olan-  III. Paul, ya da gerçek adıyla Alessandro Farnese oturmaktaydı. Alessandro Farnese, bir İtalyan asılzadesi idi...

 

Haçlı filosunun biraraya gelmesinde, Korfu Adası açıklarında toplanmasında bir geçikme yaşanmaktaydı... Papalık ve Venedik filolarına, İspanya’dan gelen otuz kadırga daha katılacaktı. Bu arada, Barbaros Hayrettin’in filosunun tamamen tahribedilmesini isteyen İmparator V. Charles, Andrea Doria’ya kırk dokuz gemi daha yollamıştı. Kısacası, Andrea Doria’nın emrindeki Haçlı donanmasında toplam 196 gemi bulunmaktaydı ve bu sayı ileride 50 gemi daha artarak 246 gemiyi (bazılarına göre 302 gemiyi) çıkacaktı. Ayrıca, Andrea Doria’nın donanmasında 60 bin asker bulunmaktaydı. Barbaros Hayrettin’in komutası altında ise toplam 122 gemi ve 12 bin asker vardı... Diğer yandan Andrea Doria, ağır toplarla donatılmış olan ve dört köşe yelkenleri bulunan elli devasa kalyonun daha donanmasına katılmasını beklemekteydi. Andrea Doria, Amerika kıtası sahillerinde büyük başarılar kazanmış olan bu kalyonların topları ile Osmanlı donanmasını uzaktan imha edeceğini ummaktaydı...

 

Ernle Bradford’un anlatımıyla, İspanya, Venedik, Ceneviz, Papalık, Malta Şovalyeleri ve ayrıca Portekiz, ve Cenova gemilerinden oluşan Haçlı donanmasının komutanları arasında birlik olmadığı gibi, askerlerin uzun süre kamplarda ve gemilerde kalması da bulaşıcı hastalıklara yolaçmaktaydı. Haçlı donanmasının Korfu sularında toparlanmasının geçikmesi, ilişkileri pamuk ipliğine bağlı komutanlar arasındaki gerilimi yükseltmekteydi. Sözkonusu donanmaya oldukça fazla gemi vermiş olan Venedik ile diğer İtalyan devletleri arasındaki ilişkiler iyi değildi. Ticari rakibi Ceneviz, uzun yıllardan beri Venedik’in can düşmanı idi. Cenevizli amiral Andrea Doria’nın emrinde ikinci kaptan olmak, Venedikli amiral Vincenzo Capello’ya büyük bir hakaret gibi gelmekteydi. Bunun yanında O, Vincenzo Capello, eli-kolu bağlı olarak Korfu’da Andrea Doria’yı bekliyor olmayı hazmedememekteydi. Sonuçta, Venedik filosu amirali Vincenzo Capello ile Papalık filosu amirali Marco Grimani, aralarındaki çekişmeleri biyana bırakarak Andrea Doria’ya karşı ittifak kurdular. Kısacası, Barbaros Hayrettin komutasındaki Osmanlı filosu , Peleponnes (Pelopónnisos, Mora) Yarımadası’nın batı kıyılarından kuzeye doğru seyrederken, Korfu kıyısındaki Haçlı donanmasının komutanları birbirleri ile uğraşmakta idiler...

 

Haçlı donanmasındaki farklı devletler arasında yararlar ve hedefler açısından da çelişkiler mevcuttu... Venedik, Osmanlı donanmasının tamamen yokedilmesini istemekle birlikte, savaş sonrası İyonya Denizi’ndeki (İonian Sea, Mare Ionium) adaların kimin eline geçeceği sorusu ile ilgilenmekteydi. Amiral Marco Grimani, sadece Papalığın çıkarları ile ilgiliydi. İspanyollar ise, sadece kendi çıkarlarını düşünmekteydiler... Korfu kıyılarında beklemekten ilk yorulan, Papalık gemilerinin komutanı Amiral Marco Grimani oldu. O, güneye doğru inerek Osmanlı’ya ait yerleşimleri yağma etmeye karar verdi. Emrindeki gemilerle güneye doğru inen Marco Grimani, Arta Körfezi’nin (Amvrakikós Körfezi) girişinin hemen kuzeyine kurulu Osmanlı kasabası Preveze’ye (Préveza) baskın verdi. Marco Grimani, Osmanlı donanmasının körfeze üstlenmiş olduğunu sanmıştı ama, yanılmaktaydı. Preveze (Préveza) kalesinden gelen top ateşi karşısında Marco Grimani komutasındaki Papalık filosu geri çekilmek zorunda kalacaktı. Papalık filosu insan kaybına uğradığı gibi, bazı gemileri de yaralanmıştı...

 

Peloponnes’in (Mora) kuzeybatı kıyılarında bulunan Zante (Zakynthos, Zákinthos) ve biraz daha kuzeydeki Kefelonya (Cephalonia, Kefallinía) adalarının güneyinde bulunan Barbaros Hayrettin, olanları duyunca, hızla kuzeye, Preveze’ye (Préveza) doğru hareket edecekti. Fakat Marco Grimani çoktan Korfu’ya geri dönmüştü... Barbaros Hayrettin, sancak yönüne, yani sağa dönerek Arta Körfezi’nin (Amvrakikós Körfezi) Preveze (Préveza) geçidine doğru yöneldi...

 

Yukarıda özetlenen olaydan 1569 yıl önce Kleopatra ile Mark Anthony’nin ve Caesar Augustus’nin donanmaları arasındaki savaştan beri Arta Körfezi (Amvrakikós Körfezi) halkı bu ölçüde büyük bir donanma görmemişti. Barbaros Hayrettin, donanmasını dolanbaçlı boğazdan geçirip Arta Körfezi’ne (Amvrakikós Körfezi) sokmaktaydı. Bu körfeze girmeyi başaran donanma, hertürlü düşman saldırısına kolayca karşı koyabilirdi...

 

Körfeze giren gemiler, hemen demir atacaklardı. Kadırgalar, pruvalarında (ön tarafları, burunları) bulunan topları körfezin dar geçidine dönük olarak kocaman bir hilal biçiminde dizileceklerdi. Sözkonusu dar geçitten gemiler ancak tek tek geçebilirlerdi ve bu çemberden herhangi bir düşman gemisi kurtulamazdı. Barbaros Hayrettin, tüm Akdeniz’de bulunabilecek en mükemmel savunma noktasını seçmişti... Ernle Bradford’un aktarmasına göre bu savaşla ilgili olarak Hamilton Currey şunları yazmıştı: “Barbaros şimdi, Gaius Octavius’un (Caesar Augustus) Mark Anthony ile savaşırken bulunduğu mevkide bulunmaktaydı. Mark Anthony’nin yerini ise Andrea Doria almıştı.” Hatırlanacağı gibi sözkonusu savaşın galibi, Gaius Octavius (Caesar Augustus) olmuştu... Sonunda Andrea Doria’nın toplanma yeri Korfu’ya gelişi ile savaşın başlaması kaçınılmaz olmuştu...

 

Andrea Doria’nın beklemekte olduğu elli devasa yelkenli geminin, kalyonun gelişi, Akdeniz’de yeterli rüzgar olmaması nedeniyle geçikmişti. Sözkonusu elli kalyonun Haçlı donanmasına katılması, 22 Eylül tarihini bulmuştu. Andrea Doria’nın 22 Eylül 1538 günü Korfu kıyılarına gelmesi ile Haçlı donanmasındaki gemi sayısı 246’ya (bazılarına göre 302 gemiye) ulaşmıştı. Haçlı donanması, Barbaros Hayrettin’in 122 gemilik donanmasından 124 veya 180 daha fazla gemiye sahipti ama, karışık yapıda gemilerden oluşan bu donanmanın bazı sakıncaları bulunmakta idi. Örneğin, rüzgarlı havalar kalyonlar için iyi iken, sadece kürekle giden kadırgalar için kötüydü. Durgun havalarda da bu durumun tersi sözkonusuydu...

 

Rüzgarı kıçtan alan Haçlı donanması, 25 Eylül 1538 günü Preveze’ye (Préveza), Arta Körfezi’ne (Amvrakikós Körfezi) doğru yol alacaktı... Önceden gelip körfezin içine yerleşmiş olan Barbaros Hayrettin, kendisininkinden çok üstün Haçlı donanması ile açık denizde savaşa tutuşup yenilmekten kurtulmuştu. Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi, mevcut konumu Barbaros Hayrettin’in lehine idi... Yine daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, kadırgalarının pruva (ön taraf, burun) toplarını Arta Körfezi’nin (Amvrakikós Körfezi) dar girişine çevirerek bir hilal biçiminde dizilmiş olan Osmanlı donanmasının sol kanadına, Seydi Ali Reis; merkez kanadına, Barbaros Hayrettin ve O’nun emrinde Hasan, Sinan, Cafer, ve Şaban Reisler; sağ kanadına ise Salih Reis komuta etmekteydi. Geride ise pruva düzeninde (birinin burnu diğerinin arkasına gelecek biçimde) Turgut, Murat, Güzelce Mehmed, ve Sadık Reisler bulunmaktaydı... (Seydi Ali Reis, Osmanlı’nın Hint Okyanusu donanmasında da görev yapacaktır...)

 

Andrea Doria’nın komutasındaki Haçlı donanması Preveze önlerine gelip demirlediği zaman, Barbaros Hayrettin’in donanması, aynızamanda Preveze (Préveza) kalesinin toplarının da koruyuculuğu altında idi... Ernle Bradford’un kanısına göre, Barbaros Hayrettin’in bu savaş alanı seçimi tamamen bilinçli idi... Arta Körfezi’ne (Amvrakikós Körfezi) sığınmış olan Barbaros Hayrettin’in donanması, ilk bakışta adeta kapana kısılmış, abluka altına alınmış gibi gözükse de, kıyı halkı ile yandaş olması nedeniyle su, kumanya ve malzeme sıkıntısı çekmediği gibi, gemilerinin zaptedilmesi de olanaksızdı. Topları körfezin dar girişine dönmüş Osmanlı donanmasının, düşmanın hata yapmasını beklemekten başka yapacak bir işi yoktu... Düşman, Andrea Doria, eninde sonunda bir hata yapacaktı... Önceki çatışmaları biryana koyacak olursak, Osmanlı donanmasının kesin zaferi ile sonuçlanacak olan asıl büyük savaş, 28 Eylül 1538 günü başlayacaktı...

 

Andrea Doria, başlangıçta, Osmanlı donanmasını açık denize çekebilmek için bazı manevralar yaptı ise de başarılı olamayacaktı. Sonunda donanmasını savaş düzenine geçiren Andrea Doria, kendi sol kanadına Sicilya Genel Valisi Fernande Gonzaga’yı, sağ kanadına Malta Şovalyeleri’ni, merkeze de yeğeni Giovanni Andrea Doria komutasındaki gemileri yerleştirecekti. Andrea Doria komutasındaki gemiler, sözkonusu öncü hattın gerisine yanyana uzun bir sıra halinde dizileceklerdi. Andrea Doria’nın komuta etmekte olduğu hattın gerisine, aynı şekilde sıralanmış Amiral Marco Grimani komutasındaki Papalık filosu ile Amiral Vincenzo Capello komutasındaki Venedik filosu birlikte dizilmişlerdi. En gerideki hatta ise, Francesco Doria komutasında İspanyol, Portekiz, Cenova gemileri ve destek gemileri bulunmaktaydı. Bu son hattın komutanlarından bir diğeri de, Venedikli Alessandro Condalmiero (Bondumier) idi...

 

Andrea Doria’nın donanması, kıçtan kuzey rüzgarı almaktaydı ama, şansı yaver gidecek, bu rüzgar fırtınaya dönmeyecekti. Böylece haçlı donanması, Arta Körfezi’nin (Amvrakikós Körfezi) dar ve dolanbaçlı girişinden önceki koya, Preveze (Préveza) burnu önlerine demir atabilecekti. Andrea Doria’nın gemilerinin demirlemiş olduğu koy ile körfezin içindeki Osmanlı gemileri arasında üç millik (yaklaşık 4.5- 5 kilometre) bir mesafe vardı. Haçlı donanması gemilerinin körfeze girişleri olanaksızdı. Sol kanatta bulunan donanma kılavuzu gemi, neredeyse karaya oturacak kadar sığ suya gömülmüştü. Yine bu mevsimde batıdan esecek rüzgarların, Andrea Doria’ya ait gemileri karaya sürükleme olasılığı mevcuttu...

 

Barbaros Hayrettin’in korkusu ise, Andrea Doria’nın toplarını ve askerlerini karaya çıkartarak , Preveze (Préveza) kalesini kuşatmaya kalkışması idi. Preveze’nin surları Andrea Doria’nın ağır toplarına dayanacak güçte değillerdi, ve bu koşullarda Barbaros Hayrettin savaşı yitirebilirdi... Sözkonusu alternatif gerçekleşirse, İmparator V. Charles’in 60 bin askeri, Arta Körfezi’ne (Amvrakikós Körfezi) hakim tepelerden Barbaros Hayrettin’in donanmasını top ateşine tutabilir, O’nun denize açılmasını engelleyebilirdi. Bu koşullarda Barbaros Hayrettin, körfezin derinliklerine çekilebilirdi ama, düşman kıyıları işgal ettikten sonra bunun da bir faydası olmayabilirdi... Kıyıları elegeçirmiş olan Andrea Doria, hiç acele etmeden tüm gemilerini körfezden içeri sokabilirdi. Kısacası, Barbaros Hayrettin’in bu körfezde kapana kısılma olasılığı da mevcuttu. Ayrıca Barbaros Hayrettin’in, Andrea Doria’nın Venedikli ve Cenevizli kaptanlarla yaşamakta olduğu sorunlara benzer sorunları da mevcuttu. Barbaros Hayrettin’in, donanmanın komutanı olmasına karşın, Osmanlı donanmasında kendisinden kıdemli ve yaşca büyük olan kaptanlara söz geçirmekte zorlanıyordu, onları kollamak zorunda kalıyordu... Sözkonusu eski Osmanlı amiralleri, başlarına getirilmiş olan eski korsanı, Barbaros Hayrettin’i çekememekte idiler...

 

Strateji bilgisi zayıf bir Osmanlı amirali olan alaylı Sinan Reis, Barbaros Hayrettin’i eleştirenlerin başında gelmekte idi. Sinan Reis ve yandaşları, derhal karaya asker çıkartılmasını, ve bunların Andrea Doria’nın donanmasının karşısındaki siperlere yerleştirilmelerini istemekteydiler. Böylece onlar, düşmanın karaya çıkıp Preveze kalesini kuşatmasının engellenebileceğini iddia etmekteydiler. Barbaros Hayrettin ise, böyle bir manevranın çılgınlık olacağını, karaya çıkanların Andrea Doria’nın ateş menziline gireceklerini ve kolayca imha edileceklerini belirtmekte idi. Bu durumda donanma zayıf düşecek, ve ilerideki savaşları yitirebilecekti...

 

Barbaros Hayrettin kaptanları ile tartışır, Sinan Reis’e sözünü dinletmeye çalışırken, Andrea Doria’nın sancak gemisinde toplanmış olan savaş divanı da, Barbaros Hayrettin’i korkutan olasılık, karaya çıkarak Preveze kalesini kuşatma alternatifi üzerine ateşli tartışmalar yapmaktaydı... Daha önce anılmış olan 60 bin kişilik İmparatorluk gücünün komutanı General Fernando de Gonzaga, büyük bir askeri çıkartma yaparak Preveze kalesini zaptetmesi için Andrea Doria’yı ikna etmeye çalışıyordu. O, Kalenin koruduğu boğazdan geçmenin olanaksızlığı karşısında en iyi tavrın, Preveze kalesini zaptederek Osmanlı donanmasını kapana kıstırmak olacağını düşüncesini savunmakta idi. Fakat nedense, Andrea Doria bu görüşü kabul etmeyecekti...

 

Andrea Doria’nın kaygısı, askeleri karaya çıkarttıktan sonra bir fırtına patlayacak olursa ve donanmasını geriye çekmek zorunda kalırsa, karaya çıkan birliklerin düşman topları karşısında savunmasız kalıp Barbaros Hayrettin’in yeniçerileri tarafından kılıçtan geçirilme olasılıkları idi... O, kuzeyden, ya da batıdan patlayacak bir fırtınanın etkisi ile donanmasını Preveze önündeki koyda yitirmekten korkmaktaydı. Anlaşılan, koya yaklaşırlarken kuzeyden aldıkları rüzgar, ondaki bu korkuyu körüklemişti... Hatırlanırsa, İmparator V. Charles (İspanya Kralı I. Charles) tarafından Türkleri Kuzey Afrika’dan atmak amacıyla güçlü bir donanmanın başında 1519 yılında Cezayir kıyılarına yollanmış olan Andrea Doria, tam Cezayir körfezine girdiği sırada, 24 Ağustos 1519 günü, önce sert bir poyraza, ardından yıldız istikametinde (tam kuzeyden) esen bir fırtınaya yakalanarak gemilerini çoğunu yitirmiş, ağır bir yenilgi alarak kaçmak zorunda kalmıştı. Anlaşılan o gün yaşamış oldukları, Andrea Doria’nın hafızasında korkutucu derin izler bırakmıştı... Eylül aylarının sonları, Akdeniz’in sonderece kararsız olduğu dönemlerdi... Ağustos ayında savaşa tutuşması gerekirken, sözkonusu 50 kalyonu uzun süre bekleyip vakit yitiren Andrea Doria, bu tehlikeli mevsime kalmıştı...

 

Andrea Doria, sözünü, İmparatorluk gücünün komutanı General Fernando de Gonzaga’ya kolayca dinletebilmişti. Buna karşın Barbaros Hayrettin, Sinan Reis’in ve yandaşlarının israrları karşısında, 26 Eylül 1538 günü, Murat Reis komutasında bir yeniçeri gücünün Preveze (Préveza) kıyısına çıkmasına razı olmak zorunda kalacaktı... Aynen Barbaros Hayrettin’in öngörüsüne uygun olarak, birleşik İspanyol ve İtalyan donanmalarının karşısındaki kumsala çıkmış olan yeniçeriler, henüz siperlerini kazmaya başlarlarken, düşman kalyonlarından ve kadırgalarından açılan ateşle, kurbanlık koyunlar gibi canlarını yitireceklerdi. Görüntü korkunçtu, kan gövdeyi götürmekteydi. Barbaros Hayrettin bile kalyonlardan açılan bu ölçüde dehşet verici bir ateşle ilk kez karşılaşmaktaydı... Çıkartma için israr etmiş olan Sinan ve Murat Reisler, Avrupa gemilerinden bu ölçüde güçlü bir ateşin açılabileceğinden habersizdiler. Barbaros Hayrettin’in donanması, en büyük insan kaybını bu olay sırasında verecekti. Murat Reis’in komutasındaki yeniçeriler, perişan durumda, gülle yağmuru altında, bozuk düzen çekilmek zorunda kalacaklardı. Olayın baş sorumlusu Sinan Reis ve diğerleri, ömrü savaşlarda geçmiş, mevcut konumunu sadece kendi yetenekleri ile elde etmiş Barbaros Hayrettin’in öğütlerini küçümsemiş olmanın bedelini, aynen Barbaros Hayrettin’in tahmin etmiş olduğu gibi ağır kayıplara neden olarak yeniçerilere ödetmişlerdi. Bu acı olaydan sonra Barbaros’un sözleri tartışmasız dinlenecekti...

 

Aynı günün akşamı (26 Eylül akşamı) Andrea Doria, donanmasının bazı gemilerini Arta Körfezi’nin (Amvrakikós Körfezi) dar ve dolanbaçlı girişine, körfezin boğazına sokacaktı. Anlaşılan O, Barbaros’u sığınağından çıkartarak açık denize çekmeye çalışmaktaydı ama, Barbaros Hayrettin gibi bir deniz kurdu böyle tuzaklara düşmezdi... Barbaros Hayrettin’de, sözkonusu boğaza girmiş gemilerin sayısına eşit sayıda gemisini ileri çıkartarak gelen düşmanı karşılayacaktı. Boğazda karşılaşan gemiler, sonuçsuz bir savaşa tutuşacaklardı... Andrea Doria’nın yollamış olduğu kadırgalar, Türklerin top ateşinden kurtulabilmek için girmiş oldukları boğazdan gerisin geri çıkmaya çalışırlarken, Türkler’de bu kadırgaları Preveze kalesindeki topların ateş menziline sokabilmek için, boğazdan daha içlere çekmeye çalışmaktaydılar. Her iki tarafta karşısındakinin niyetini anlamış olduğu için, bu çatışma sonuçsuz kalacaktı... Doğal olarak tarafların her ikisi de uygunsuz koşullarda savaşa girmek istemiyordu... Yaşamakta oldukları çağın en büyük ve en ünlü iki denizcisi arasındaki bu kapışmada Barbaros Hayrettin, ne ölçüde büyük bir strateji uzmanı olduğunu kanıtlarken, gecikmesi nedeniyle kayıplara uğramış olan -İtalyanların kahramanı- Andrea Doria, yapacağı yeni hatalarla değerini daha da düşürecekti...

 

Hala apansız bir fırtınaya yakalanmaktan korkan Andrea Doria, yukarıda özetlenen çatışmanın ardından, 26- 27 Eylül gecesi, Preveze (Préveza) açıklarındaki mevkiinden, yerleşmiş olduğu koydan çekilmeye karar verecekti. O, biraz daha güneyde yeralan Levkás (Levkádhia, Leucas) adası ile bunun bitişiğindeki daha küçük Meganísi adasının doğusuna, bu adalarla Yunanistan kıyılarının arasınadaki rüzgardan korunaklı alana yerleşmeye karar vermişti... Andrea Doria, Barbaros Hayrettin’in kendisini izleyeceğinden emindi. Böylece O, Andrea Doria, hızla güneye doğru sarkarken, Osmanlı’ya ait kıyı yerleşimlerini tehdit edeceğinden, Patras (Pátrai, Pátraikos) Körfezi’ne girerek Osmanlı’ya büyük zararlar verebileceğinden çekinen Barbaros Hayrettin’in kendisini izleyebileceğini düşünmekteydi...

 

Ernle Bradford, Hamilton Currey’in Barbaros Hayrettin’i “korsan” olarak tanımlamasını kabul etmese bile, yine de Preveze’de geçen ve herhangi bir sonuca ulaşmayan kırk sekiz saatin yorumunu en doğru biçimde Hamilton Currey’in vermiş olduğunu ifade etmektedir... Ernle Bradford’un aktarması ile Hamilton Currey, şunları yazmaktaydı: “Bir korsanın moral gücünden sözetmek çelişkiye düşmek gibi gözüküyorsa da, Preveze Harekâtında Barbaros, bu erdemin en mükemmel örneğini vermiştir. Eylül 1538’de Arta Körfezi’nin gerek içinde, gerekse dışında geçen bütün olayları zekâ süzgecinden geçirip değerlendirmesi, O’nun en büyük yanlarını gösterir. O, gerçek bir strateji uzmanı olarak ne zaman savaşa atılmak, ve ne zaman savaştan kaçınmak gerektiğini çok iyi bildiği gibi, düşmanı bekleterek şaşırtmakta da ve saldırı için gerekli psikolojik anı kestirmekte de çok ustaydı. Sinan ve Murat Reisler, ve onlar gibi olan birsürü taraftarları, Barbaros’un çevresinde toplanmış tartışıyorlar, ve ‘korsan’a hakaretler yağdırıyorlardı... Fakat ‘korsan’ kendisini tutmayı biliyordu.” Her ne bahasına olursa olsun yeniçerileri karaya çıkartmaya Barbaros Hayrettin’i zorlayanlar, Sinan ve Murat Reisler gibi kişilerdi, kayıplar aynı kişiler yüzünden verilmişti...

 

Türkler, düşman donanmanın Preveze önlerinden çekildiğini 27 Eylül sabahı farkettiler. Barbaros’un leventleri, Haçlı donanmasına ait son gemilerin Levkás (Levkádhia, Leucas) adasının çıplak kıyıları boyunca güneye doğru yol aldığını gözlediler. Barbaros Hayrettin, bu durum karşısında gemilerine dehal hareket emri verecekti. Osmanlı kadırgaları en kısa zamanda demir alıp düşmanın peşine düşeceklerdi. Havanın Andrea Doria’nın kalyonları, yelkenli gemileri için sonderece elverişli olduğunu gören Barbaros Hayrettin, kaybedecek vakti olmadığının farkındaydı... Preveze boğazı, Osmanlı donanmasının muhteşem geçit törenine bir kez daha tanık olacaktı...

 

Andrea Doria’nın gemileri, -eski konumlarından çok az güneydeki- Levkás adasının batı kıyıları boyunca uzun bir sıra halinde dizilmişlerdi. Gemilerin birkısmı ise on mil kadar daha güneydeki Sesola adasına ulaşmışlardı... Andrea Doria’nın tekneleri arasında bu ölçüde uzaklık farklarının olması, daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, donanmasının kürekle veya yelkenle giden farklı yapılarda gemilerden oluşmasından kaynaklanmaktaydı. Hava elverişli olduğu için, yelkenli gemiler çok daha hızlı gitmekteydiler. Eğer hava durgun olsa idi, kürekli gemiler öne geçecekler, yelkenli gemiler ise çok arkalarda kalacaklardı... Ernle Bradford’a göre, böyle karmaşık yapıda bir donanmayı yönetmek, olanaksız denecek kadar zordu. İleride, İngiz Kanalı’nda, 27- 29 Temmuz 1588 tarihlerinde İspanyol donanmasının İngiliz donanması karşısında yenilgiye uğramasının başlıca nedeni, yine böyle karmaşık yapıda, farklı karakterlerde gemilere sahip olmasından kaynaklanacaktı... Andrea Doria’nın özellikle yelkenli gemilerinin Preveze önlerinden rahatca çekilmelerini sağlayan rüzgar, güneşin doğması ile durmaya başlayacaktı... Artık kulaklara, kürekli gemilerde forsaları yöneten farklı tonlarda düdük sesleri gelmekteydi. Forsalar, farklı emirleri ileten bu değişik düdük seslerine göre küreklerine asılıyorlardı...

 

Akşama doğru başlayan hafif rüzgar, Andrea Doria’nın hafif yelkenlilerini biraz daha güneye kaydırırken, ağır kalyonların (galleon) büyük tuzlu yelkenlerini şişirmeye yetmeyecek, ve bunlar biraz daha gerilerde kalacaklardı. Aynı nedenle, donanmanın en büyük ve en güçlü gemisi en geride kalacaktı... En geride kalmış olan bu muhteşem “Venedik Kalyonu”nun kaptanı, -adı daha önce geçmiş olan- Alessandro Condalmiero idi. Yine daha önce belirtilmiş olduğu gibi, Haçlı donanmasındaki Venedik filosuna, amiral Vincenzo Capello komuta ederken, aynı filodaki tüm kalyonların komutanı da Alessandro Condalmiero idi. Alessandro Condalmiero’nun devasa büyüklükteki ağır kalyonu, Akdeniz’in en heybetli savaş gemisi olarak ünlenmişti. Çok daha önce anılmış olan Malta Şovalyeleri’nin (St. [Aziz] John Şovalyeleri) muazzam kalyonu (karaka) gibi, bu Venedik kalyonu da ağır toplarla donatılmış, sonderece güçlü ve su kesiminin altındaki kısmı bakır kaplama çok ağır bir tekneydi. Sözkonusu geminin kadırgalarla yarışması olanaksız olduğu gibi, diğer kalyonlara yetişmesi de imkansızdı. İşte bu nedenlerle,  Andrea Doria’nın gemileri Levkás adasının güney ucundaki Dukata burnuna yaklaşır ve burnu dönerlerken, Alessandro Condalmiero’nun gemisi en geride yavaş yavaş onları izlemeye çalışmaktaydı...

 

Andrea Doria’nın korktuğu fırtına, 28 Eylül sabahı güneyden patlayacaktı. Andrea Doria’nın sancak gemisi, Levkás adasının daha güneyindeki Sesola adacığının açıklarında demir atacaktı. Levkás ile Sesola arasındaki sular derin olduğu için, diğer gemilerin aynı yerde demirlemeleri olanaklı değildi. Adaların sarp kıyıları boyunca gemileri barındırabilecek uygun limanlar da yoktu. Bu nedenlerle gemilerin birkısmı kıyının hemen açığında demirlemek zorunda kalacaktı. Haçlı donanmasının kalan gemileri de Amiral Andrea Doria’nın sancak gemisinin beş mil kadar güneyinde, “Sapho’nun intehar kayası” olarak bilinen sarp kayalığın açıklarında idi...

 

Sapho veya Sappho, Ege Denizi’nde, kuzeybatı Anadolu kıyısına çok yakın Lesbos (Lésvos, Midilli, Mitilíni) adasında İ. Ö. yaklaşık 630 ile 612 yılları arasında doğmuş, ve İ. Ö. 570 yılında ölmüş olan (bazılarına göre İsa’dan Önce 610- 580 yıllarında yaşamış olan) ünlü Grek lirik kadın şairidir. Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi Sappho’nun şiirlerinde kadınlara yönelik olarak arzulu bir aşk yansıması olması nedeniyle, ortada somut bir lişki olmamasına karşın, Sappho’nun homoseksüel olduğu düşünülmüştü. Bu nedenle Sappho’nun yurdu olan Lesbos adasının adı, kadın eşcinselliği anlamına lezbiyenlik (lesbienlik) ile özdeşleşecekti, ya da adanın adı kadın eşcinselliği anlamına kullanılmaya başlanacaktı... Bir Grek efsanesi haline gelmiş olan Sappho’nun, “Sapho’nun intehar kayası” denen yerdeki sivri dik kayalıklardan atlayarak yaşamını sonlandırdığı söylentisi yaygındı...

 

Haçlı donanmasının diğer bir parçası ise, Sesola adacığının aşağı yukarı beş mil kadar kuzeyinde kalmıştı. Sözkonusu ağır devasa Venedik kalyonuna gelince, Sesola adacığının on mil kuzeyindeki Levkás adasının kuzeybatı kıyısında yeralan Zuana burnuna dahi ulaşamamıştı henüz. Kısacası Haçlı filosu, dağınık bir düzende, birbirinden kopuk parçalar halinde, Levkás adasının batı kıyıları ile on mil kadar daha güneydeki Sesola adacığının kıyıları ve iki ada arasındaki deniz boyunca karmakarışık dizilmişti... Andrea Doria Preveze önündeki körfezden çekilirken amacı, Osmanlı donanmasını içine girmiş olduğu Arta Körfezi’nin (Amvrakikós Körfezi) güvenlikli sularından dışarı çekerek açık denizde savaşa zorlamaktı. Bu amacına erişmiş olan Andrea Doria’nın, şimdi donanmasının gemilerini düzenli biçimde biraraya getirmesi, güneyden esen rüzgarı arkasına alıp, kuzeye doğru seyretmesi ve Osmanlı donanmasına saldırması gerekmekteydi. Fakat Andrea Doria, bu düşüncelerinin herhangi birisini yerine getiremeyecekti. Nedense O, demir atmış olduğu Sesola açıklarında pasif biçimde kalakalacaktı...

 

Levkás adasının kuzeyinden dolanarak gelen Osmanlı donanması ufukta belirecekti. Yanyana dizili kadırgalar, ucu dışarıya dönük bir hançer görünümünde gelmekteydiler. Barbaros Hayrettin’in sancak gemisi tam ortadaydı. Turgur Reis sağ başı, Salih Reis ise sol başı çekmekteydiler... En geride kalmış olan Venedikli kaptan Alessandro Condalmiero’nun devasa ağır kalyonu, gelmekte olan Osmanlı donanmasının yolu üzerinde tek başına durmaktaydı. Deniz çarşaf gibi düzgündü, ve Barbaros Hayrettin’in kadırgaları, bu devasa ağır hareketsiz Venedik kalyonunun yanında kayık gibi kalmaktaydılar... 

 

Osmanlı donanmasının üzerine doğru geldiğini gören Venedikli kaptan Alessandro Condalmiero, acele Andrea Doria’ya haber yollayarak, emrini beklediğini, bildirdi. O, Andrea Doria’nın yollayacağı kadırgalarla kendisine destek vermesini istemekteydi... Andrea Doria’dan yardım gelinceye dek, Osmanlı kadırgaları devasa Venedik kalyonunun yakınına ulaşmışlar ve bu dev karşısında şaşkına dönmüşlerdi. Osmanlı kadırgalarındaki hafif baş toplarının Venedik kalyonunun ağır topları ile boy ölçüşebilmesi olanaksızdı. Türkler için tek çözüm yolu, bağımsız ufak guruplar halinde bu kalyona saldırıp çekilmekti. Bir gurup çekilip toplarını doldururken diğer gurup saldırıya geçecekti ve böylece ard arda sırayla kıyıya çarpan dalgalar gibi devasa kalyonu yıpratarak alt edebileceklerdi...

 

Saldırıya geçmiş olan ilk kadırga gurubunun ateşi sırasında devasa Venedik kalyonunun seren direği isabet alacak, ve direk yelkenlerini ve iplerini ardından sürükleyerek büyük bir çatırtı ile denize devrilecekti. Bundan cesaret alan Osmanlı kadırgaları, sözkonusu kalyona rampa edercesine yaklaşacaklardı... Venedik kalyonunun kaptanı Alessandro Condalmiero, topçularına, kendisinden emir gelinceye dek ateş açmamalarını emretmişti. O, hedefe tam isabet ihtimali olmadan borda ateşi açılmasını istemiyordu. Bundan başka Alessandro Condalmiero, topçularına, ayrı ayrı hedeflere ateş açıp fazla gülle harcamaktansa, yaklaşmakta olan kadırgaların teşkil ettikleri hat doğrultusunda rikoşe ateşi (top güllelerinin su yüzünde sekerek gitmesi) açmalarını buyurmuştu. Kısacası venedikli kaptan Alessandro Condalmiero yanılmıştı... Fakat Venedik gemisi, gecikmeden birkaçyüz yarda (yarda~ 91 cm; 100 yarda~ 91 metre) ötedeki Türk kadırgalarına yaylım ateşine başlıyacaktı. Venedik kalyonu hasara uğramış ve insan kaybetmişti ama, Türk kadırgalarından biri de olduğu yerde batacaktı (Başka kaynaklara göre, bu savaşta Osmanlı donanması, herhangi bir gemisini yitirmemiştir.). Ağır darbe alan Türk kadırgaları, Venedik kalyonunun ateş menzilinin dışına çıkacaklardı... Kendisini toparlamış olan Alessandro Condalmiero, diğer Türk gemilerine yönelik olarak ta isabetli atışlar yapmaya başlamıştı...

 

Barbaros Hayrettin, donanmasındaki gemilere, sözkonusu devasa Venedik kalyonuna, geminin ateş hattına girmeden sancak (geminin sağ yanı) ve iskele (geminin sol yanı) tarafından saldırıya geçmeleri emrini verecekti. Böylece O, kadırgalarının baş kovalama toplanının zamanla devasa kalyonu delik deşik edeceklerini ummaktaydı. Mürettebatını yitiren kalyon, ya batacak, ya da teslim olacaktı... Bu arada Venedik kalyonunun Andrea Doria’dan beklemekte olduğu yardım halen gelmemişti ve saatler geçtiği halde gelmiyordu... Türk kadırgaları, kötürüm haline getirdikleri devin üzerine aralıksız çullanmaktaydılar...

 

Venedik kalyonunun çevresindeki savaş tüm hızıyla sürerken, akşama doğru, güneyden hafif bir esinti başlayacaktı. Bu esinti, Andrea Doria’nın donanmasını toparlayıp kuzeye, Barbaros Hayrettin’in üzerine doğru hareket edebilmesi için sonderece uygun bir ortam yaratmıştı. Gemi sayısı Barbaros Hayrettin’in donanmasındaki gemi sayısından çok fazla olan ve yine çok daha güçlü gemilere sahibolan Andrea Doria, Levkás adası kıyılarında dolanarak üç saat kadar daha boşa vakit geçirecekti... Ernle Bradford’un aktarmasıyla Amiral Jurien de la Gravière, “Doria ile Barbaros” adlı eserinde, sözkonusu savaşın değerlendirmesini yaparken şunları yazacaktı: “İngilizler, bundan çok daha önemsiz nedenler yüzünde 1756’da Amiral Byng’i kurşuna dizmişlerdir.” Anlaşılmış olacağı gibi Amiral Jurien de la Gravière, sözkonusu savaştaki tavrı, yardıma gelmemesi nedeniyle Andrea Doria’nın kurşuna dizilmeyi hak edecek bir suç işlemiş olduğunu ifade etmekteydi...

 

Daha önce Ernle Bradford’dan alıntı yaparak Venedikliler ile Cenevizliler arasında sorun olduğunu, bunların birbirlerinden nefret etmekte olduklarını yazmış olduğum için, şimdi bu satırları yazan kişi olarak, Cenevizli Andrea Doria, Venedikli kaptan Alessandro Condalmiero’nun yardımına bilinçli olarak gitmemiş olabilir, bu şekilde ondan ve ileride belki de başına bela olabileceğini düşündüğü devasa Venedik kalyonundan böylece kurtulmak istemiş olabilir diye düşünmekteyim. Bu satırları yazan kişi olarak düşünceme göre Andrea Doria, kaptan Alessandro Condalmiero’dan ve O’nun devasa güçlü kalyonundan, Osmanlı donanması sayesinde kurtulmak istemişti... Aslında, Ernle Bradford’un kitabının ilerleyen bölümlerinde, başka birçok kişinin de benim Andrea Doria ile ilgili bu düşünceme benzer düşüncelere sahip olduklarını okuyacaktım... Ernle Bradford’a göre Andrea Doria, işine geldiği zaman hızla saf değiştirebilen, kendi çıkarlarından başka kural tanımayan tipte bir politikacı idi...Şimdi örneklerini vererek lafı uzatmak istemiyorum ama, harb tarihinde, hem kara ve hem de deniz savaşlarında, hatta aynı milletten komutanlar arasında, böyle ihanetler, trajik olaylar çok yaşanmıştır...

 

Ernle Bradford’un anlatımıyla, Andrea Doria’nın kıdemli komutanlarından Marco Grimani ve Vincenzo Capello, sancak gemisine gidip, donanmayı kuzeye yönlendirerek bir an önce Osmanlı donanmasına saldırması için Andrea Doria’ya bizzat yalvarmışlardı. Sözkonusu kıdemli komutanlara göre, böyle olması için mi birleşmişler, kalyonların Korfuya gelişlerini boşu boşuna mı beklemişlerdi? Ortak amaçları, Osmanlı donanmasını, Barbaros Hayrettin’i ebediyen yoketmek değilmiydi? Tüm israrlara karşın Andrea Doria, ancak 28 Eylül akşamı donanmasını düzene sokarak rotasını kuzeye, Osmanlı donanmasına doğru yöneltmeyi kabul edecekti. Yine de Andrea Doria, Barbaros Hayrettin’in üzerine gideceği yerde, dümeni açık denize doğru kıracaktı... Andrea Doria, Türkleri açık denizde, derin sularda savaşa zorlamak istiyordu...

 

Barbaros Hayrettin, tuzağa düşüp, hafif kadırgaları ile açık denizde Andrea Doria’nın peşine takılmayacaktı. Barbaros Hayrettin’in kadırgalarının birkısmı devasa Venedik kalyonu ile uğraşırken, diğer Türk gemileri, kıyılarda Haçlı donanmasının artıklarını avlamakla ilgileneceklerdi... Barbaros Hayrettin’in manevraları, Ernle Bradford’a göre, ileride, 27- 29 Temmuz 1588’de Manş denizinde (İngiliz Kanalı’nda) Sir Francis Drake’nin İspanyol donanmasına karşı yapacağı manevralara benzemekteydi. Barbaros Hayrettin, kendisininkinden üstün sayıda gemiye sahip bir donanmayla göğüs göğüse savaşa girmeyecek kadar akıllı bir amiraldi. O, düşman kuvvetlerinin sağ ve sol kanatlarını vurmakla, ve geride kalan düşman gemilerini avlamakla yetiniyordu. Böylece Barbaros Hayrettin, kayıp vermeden düşmanını adım adım yıpratıyordu. Kısacası Barbaros Hayrettin, her bakımdan Andrea Doria’dan üstün bir denizci olduğunu kanıtlamaktaydı...

 

Andrea Doria açık denizde gövde gösterisi yaparken, Türk kadırgaları, daha güneş batmadan kıyılarda elegeçirdikleri Haçlı donanması artıklarını yağmalamakla meşguldüler. Bu arada Türk leventleri, rampa ettikleri bir Venedik kadırgasını da elegeçireceklerdi ama, sözkonusu devasa Venedik kalyonuna guruplar halinde üst üste yaptıkları saldırılar, kesin bir sonuca ulaşmayacaktı... Ernle Bradford’a göre bu olay, deniz savaşlarında kadırgaların zamanlarını doldurduğunu, kalyonların devrinin başladığını göstermesi bakımından ilginçti... Venedik kalyonunun komutanı Alessandro Condalmiero, yeni toplu bir Türk saldırısı beklerken, adamlarını ve gemilerini boşuna harcamaktan kaçınması ile tanınan Barbaros Hayrettin, güneş batmadan önce, adamlarına Venedik kalyonuna saldırıyı durdurmaları emrini verecekti... Başarılı bir savunma yapmış olan Venedikli kaptan Alessandro Condalmiero, yaralı kalyonunu, gecenin karanlığında Korfu adasına ulaştırmayı başaracaktı...

 

Ernle Bradford’un anlatımıyla bu savaşta Osmanlı donanması, bir-iki tekne yitirmiş olmasına karşılık, biri Venedik’e ait olmak üzere iki kadırga ve beş adet yelkenli İspanyol gemisi elegeçirmişti... Sayıca Osmanlı donanmasından çok daha fazla gemiye ve daha üstün silahlara sahibolmasına karşın, Andrea Doria’nın elegeçirebildiği herhangi bir Osmanlı teknesi yoktu. Savaşın galibinin Türkler olduğu açıkça belliydi... Ernle Bradford bir-iki Osmanlı teknesinin batırılmış olduğundan sözetmekle birlikte, başka kaynaklara göre bu savaşta Osmanlı donanmasının gemi kaybı yoktu. Osmanlı, aynı savaşta, yaklaşık 400 ölü ve yine yaklaşık 800 yaralı vermişti. Bunların çoğu da, daha önce anlatılmış olduğu gibi, Barbaros Hayrettin’in tüm direnmesine karşın, Sinan Reis ve yandaşlarının Preveze kıyılarına asker çıkartmakta israr etmeleri sonucu verilen kayıplardı. Kıyıya çıkartılan askerlerin çoğu, Haçlı donanmasından açılan ateş sonucu yaşamlarını yitirmişlerdi...

 

Yine farklı kaynaklara göre 28 Eylül 1538 günü yaşanmış olan deniz savaşında, Andrea Doria komutasındaki Haçlı donanması’nın yokedilen 13 gemisinin on tanesi Osmanlı gemileri tarafından batırılmış, üç tanesi ise yakılarak tahribedilmiş, kulanılamaz durama getirilmişti. Yine aynı savaşta Osmanlı donanması, Ernle Bradford’un kaydettiğinden çok daha fazla gemiyi, 36 adet Haçlı gemisini elegeçirmişti. Bu arada Osmanlı donanması, üç bin Hiristiyan tutsak almıştı... Sonuçta bu savaşta Osmanlı donanması, kesin bir zafer elde etmiş, Akdeniz’de ve bu denizin parçası olan İyonya Deniz’inde yeni alanlar kazanmıştı...

 

Venedikliler, savaşı ertesi gün de (29 Eylül günü de) sürdürmek isteyeceklerdi ama, Andrea Doria, mali nedenlerle bu öneriyi kabuletmeyecek, Korfu adasına çekilecekti. Bazı kaynaklara göre belki de O, Habsburg Hanedanı’nın ileri gelenlerinden gizli bir emir almıştı. Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi İspanya Kralı olarak I. Charles adını kullanan Kutsal Roma İmparatoru V. Charles, içinde yaşamakta olduğu yüzyılda Avusturya’ya, Hollanda’ya, Güney Almanya’ya, Napoli (Naples) Krallığı’na, Sicilya’ya, Sardinya’ya, Kanarya Adalarına, Afrika’nın önemli kısmına, Karaipler dahil olmak üzere Orta ve Latin Amerika’ya, Kuzey Amerika’nın güneyine hükmeden Habsburg Hanedanı’ndan idi- İspanya, 1565’de Filipinler’de de egemen olacaktır. Kısacası Osmanlı, Preveze’de asıl olarak Habsburg Hanedanı’na, İspanya ile birlikte Avusturya’ya karşıda savaşmaktaydı ve bu savaş daha sürecekti... Sözkonusu savaşın sonucu olarak Venedik’in kaybetmiş olduğu alanlar ve gemiler nedeniyle Andrea Doria’nın üzgün olduğu söylenemezdi...

 

Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin’in zaferi ile ilgili haber geldiğinde, Kanuni Süleyman Bulgaristan’da Yanbolu’da (Yambol, Yamboli, doğu merkezi Bulgaristan’da kasaba) bulunmaktaydı. Sultan, sözkonusu zaferin şerefine kentin derhal donatılmasını isteyecekti. Kanuni Süleyman, tanrıya şükür amacıyla Ayasofya ve diğer camilerde törenler düzenlenmesi için, İstanbul’a haber yollayacaktı. Yine Sultan, bu zaferde en büyük payı olan Barbaros Hayrettin’in yıllık gelirini yüz bin akçe altına çıkartacaktı...

 

16) Barbaros’un son yılları, Castelnuovo’yu fethi, İmparator V. Charles önderliğinde kurulan ve Preveze önlerindeki Haçlı donanmasını gölgede bırakacak güçte olan muazzam Haçlı donanmasının Cezayir Körfezi’de uğradığı ikinci müthiş hezimet, Fransa Kralı I. Francis’in Osmanlı’dan yardım talebi üzerine Barbaros’un Osmanlı donanması ile İtalya ve İspanya kıyılarını vurması, ve I. Francis’in Osmanlı’ya büyük ihaneti üzerine bilgiler

 

Ernle Bradford’un anlatımıyla Barbaros Hayrettin, yaşamının son yıllarını da sağlıklı olarak geçirecekti. O, vücutca ve kafaca dinç kalacaktı. O’nun şan ve şöhretine gölge düşmeyecekti. Barbaros Hayrettin, gelmiş geçmiş en büyük Türk denizcisi olarak ülkesinde büyük saygı görecek ve Sultan’ın en gözde komutanı payesine ulaşacaktı. Avrupalılar arasında Kanuni Süleyman’dan sonra en büyük saygı ve korku ile anılan kişi, Barbaros Hayrettin olacaktı. Ernle Bradford’un aktarmasıyla, tarihci Haedo ve Morgan, Barbaros Hayrettin’in İstanbul’da yaptırmış oldukları hakkında şunları yazmışlardır: “Galata’dan aşağı yukarı beş mil ötede, deniz kıyısında muhteşem bir cami, onun yanında da bir türbe yaptırmıştır. Bu kıyılarda güzel bahçeler, köşkler ve yalılar vardır. İstanbul’da ayrıca büyük ve güzel bir hamam inşa ettirmiştir...” Bunlar, Barbaros Hayrettin’in karada geçirmiş olduğu yıllara ait eserlerdi.

 

Barbaros Hayrettin, Preveze zaferinden bir yıl sonra, 1539 yılında, karada da usta bir general olduğunu kanıtlayacaktı... Yukarıda özetlenmiş olan Preveze savaşı sırasında (Eylül 1538), Habsburg Hanedanı’nın yönlendirmiş olduğu “Kutsal İttifak”, Haçlı donanması, savaşı yitirmiş olmasına karşın, Adriyatik’in doğu kıyısında, Kotor Körfezi’nde bulunan Castelnuovo (italyancası “Yeni Kale”; günümüzdeki adı, Herceg Novi) kalesini elegeçirmişti. Günümüzde Montenegro’nun (italyanca “Kara Dağ”; aynı anlama sırpça, Crna Gora) en kuzey kıyısında yeralan derin ve dolanbaçlı Kotor Körfezi’nin kuzey girişinde kurulmuş olan Castelnuovo (Herceg Novi), 1482 yılından beri Osmanlı İmparatorluğu’nun elinde idi ama, 1538 yılında Haçlı donanması tarafından zaptedilip İspanya’nın eline geçecekti... Osmanlı donanmasını 1538- 39 kışı boyunca yeniden organize eden ve donanmanın silahlarını yenileyen Barbaros Hayrettin, 1539 yılı baharında, 10 bin piyade ve dört bin yeniçeri askeri ile savaşa hazır duruma gelecekti...

 

Barbaros Hayrettin, Kotor Körfezi’nin girişini donanması ile kapatırken, Castelnuovo’yu (Herceg Novi) hem denizden abluka altına alacak ve hem de -Osmanlı’nın Bosna Valisi’nin de katkısı ile- kenti karadan da kuşatacaktı. Castelnuovo’nun (Herceg Novi) İspanyol komutanı Don Francisco de Sarmiento, anlaşmalı olarak askerleri ile birlikte teslim olunca, Barbaros Hayrettin ve askerleri, teslim olanlara karşı sonderece mertce davranacaklardı... Sonuçta, 1687 yılına dek Osmanlı’nın elinde kalacak olan Castelnuovo’nun (Herceg Novi) fethi, Barbaros Hayrettin’in önemli seferlerinden biri olacaktı... Barbaros Hayrettin’in bu seferi, ileride, Fransızlar’a, Fransa Kralı I. Francis’e (krallığı, 1515- 47) yardım amacıyla 1543 yılında çıkmak zorunda kalacağı büyük deniz seferinden bir önceki seferi olacaktı... Doğum tarihi bilinmemekle birlikte O, Barbaros Hayrettin, artık ya 60 yaşına merdiven dayamıştı, ya da bu yaştan gün almıştı...

 

Barbaros Hayrettin’in yakın dostu Hasan Ağa’nın ellerine teslim ederek terketmiş olduğu ve birdaha ziyaret edemediği Cezayir’de ise, işler eskisi gibi sürmekteydi. Cezayir devleti, Batı Akdeniz’de, güçlü Hiristiyan devletlerin başlarına bela olmayı, ticaret gemilerini avlamayı sürdürmekteydi. Aslında Cezayir, 1800’lü yıllara dek Batılı devletlerin başlarına bela olmayı sürdürecekti. Bu devletin temellerini, ağabeyi Oruç Reis ile birlikte Hızır Reis (Barbaros Hayrettin) atmıştı, ve Hasan Ağa onların izinde yürümekteydi... 

 

Ernle Bradford’un ifadesi ile İmparatos V. Charles, Preveze’de uğamış olduğu yenilginin öcünü almak, ve Batı Akdeniz ticaretinin güvenliğini sağlamak amaçları ile, Cezayir korsanlarının kökünü kazımaya ve bu amaca yönelik olarak ta Cezayir devletini yoketmeye karar vermişti. Ayrıca O, Kutsal Roma İmparatoru V. Charles (İspanya Kralı olarak I. Charles), Andrea Doria komutasında 1519 yılında yollamış olduğu donanmanın Ceyayir Körfezi’nde uğramış olduğu felaketi, yenilgiyi unutmamıştı. V. Charles’in amaçlarından biri de, aynı olayı bir kez daha yaşamadan o günün intikamını da alabilmekti...

 

Kutsal Roma İmparatoru V. Charles’in -yukarıda özetlenmiş olan- planları doğrultusunda, 1540 yılı kışı boyunca, İspanya ve napoli tersaneleri, muazzam bir donanma kurmanın hazırlığı içerisine gireceklerdi. V. Charles, Andrea Doria’nın Preveze’de yenilgiye uğramış olduğu sırada, 1538 yılında, komuta etmiş olduğu muazzam donanmayı gölgede bırakacak büyüklükte bir donanma kurmayı düşlemekteydi. Tüm tatlı düşlerine karşın V. Charles, 1519 yılında yapmış olduğu hatayı, yani gecikmeyi tekrarlayacaktı. O, yeni seferini de, Cezayir kıyılarının tehlikeli fırtınalara açık olduğu Eylül ayına sarkıtma hatasını tekrarlamaktan geri durmayacaktı. Etrafındaki şak şakcılar, donanmanın başında bizzat kendisi, yani V. Charles olursa, zaferin kaçınılmaz olduğuna onu ikna etmişlerdi. Etrafındaki yağcıların etkisi ile ve muhtemelen kendisine duyduğu aşırı güvenle V. Charles, sefer mevsiminin gecikmiş olmasına karşın, donanmanın başına geçerek yola çıkacaktı... Hatırlanırsa, 1519 yılında da Haçlı donanmasının toparlanması geçikmiş, Ağustos ayının sonlarına yaklaşılmış olduğu sırada harekete geçilmişti. Andrea Doria’nın ve diğer önemli kaptanların uyarılarına karşın, söz dinlemeyen V. Charles, sefere çıkılması emrini vermişti. Bu hatayı yapmış olduğu yıllarda V. Charles, yeni tahta oturmuş çok genç bir hükümdardı ama, artık deneyimli ve olgun bir kişi olması gerekirken, anlaşılan, kafaca yeterince olgunlaşamamıştı...

 

Bu kez de, 1540 yazında da, V. Charles’in başında olduğu birleşik donanmanın toparlanması gecikecekti. İspanya’dan, Ceneviz’den, Papalık sömürgelerinden, Napoli’den gelen gemilerin Mayorka’nın Palma limanı açıklarında toparlanabilmesi, Eylül ayının sonlarını bulacaktı (Mayorka, Majorca, Mallorca, İspanya’nın güneydoğusundaki Balear Adaları’nın en büyüğü. Palma ise, Mallorca’nın başkenti, aynı adanın güneybatısında yeralan ve Kuzey Afrika kıyılarındaki Cezayir kentinin tam karşısında duran kent.)... Bu kez de Andrea Doria’nın mevsimle ilgili tüm itirazlarına karşı V. Charles, başına geçmiş olduğu donanmaya, Cezayir’e doğru hareket emrini verecekti...

 

Beş yüz gemiden oluşan bu yeni Haçlı donanması, gerçekten’de, Andrea Doria’nın 1538 yılında yönetmiş olduğu donanmayı gölgede bırakacak güçte idi. Ernle Bradford’un sıralamasına göre, sözkonusu donanmada, sayısı yüzü aşkın İspanyol yelkenlisi (kalyonu), Almanya ve İtalya’dan derlenen askeri birlikleri taşımakta idi. Ayrıca, aynı donanmada, Napoli’den ve Sicilya’dan gelen taşıt ve çıkartma gemileri bulunmaktaydı. İki yüz İspanyol kalyonu (yelkenli büyük savaş gemisi), İspanya’nın en seçkin şovalyelerini taşımaktaydı. Tüm bu gemilere refakat eden elli kadırga (kürekle giden büyük savaş gemisi) bulunmaktaydı. Bu yeni Haçlı donanması içinde, Malta Şovalyeleri’nin gemileri de vardı... Cezayir’i fethe gelen bu muazzam donanma da, muhtemelen, yirmi beş bin asker bulunmaktaydı... Sözkonusu işgal donanması, mistral rüzgarları tarafından hırpalanmış vaziyette, 19 Eylül 1540 günü, zar-zor sığdığı Cezayir limanına girebilecekti (mistral, maestrale, daha çok güney Fransa’da esen, kuzeyden güneye, Akdeniz’e doğru inen, soğuk, kuru, güçlü, ve saatte 100 kilometre hıza ulaşabilen rüzgarlar.)...

 

Bu muhteşem donanmada, “Meksika fatihi” olarak tarihe geçen Hernando Cortes’de (Hernán Cortés, 1485- 1547; Meksika’nın fethi, 1519- 20) bulunmaktaydı... (Aslında, Ernle Bradford’un elimde olan 1969 yılı çevirisinde, bu olayla ilgili olarak, hatalı biçimde, “İleride Meksika fatihi olacak olan Hernando Cortes da İspanyol savaşcılarının arasında idi.”, diye yazılmaktadır. Gerçekte ise Hernando Cortes, veya Hernán Cortés, Tenoch titlán’a veya Meksika’ya [Mexico] -arasında az sayıda atlı askerin de bulunduğu- küçük bir güçle 8 Kasım 1519 günü girmiştir. Yaşamlarında at görmemiş olan yerliler, başlangıçta, askerler ile atları tek bir varlık sanmışlardır... Üstün silahlara sahip İspanyollar, korkunç bir katliam gerçekleştirerek Aztek [Aztec] İmparatorluğu’nun sonunu getirmişlerdir. Onlar, sonradan yeniden yapacakları Meksika kentini [Mexico City] tahribetmişlerdi. Soykırım boyutlarına ulaşan ve uzun süre vahşice devameden katliam ile birlikte, müthiş bir talan da sürüp gitmişti. Değerli altın eserler, eritilerek İspanya’ya yollanmıştı... Kısacası, Hernando Cortes, 1540 Eylülünde yaşanan Cezayir seferine katılmadan çok önce Meksika’yı zaten fethetmişti... Aslında, Ernle Bradford’dan böyle bir çevirinin yapılmış olması çok yararlı olmakla birlikte, malesef  aynı kitapta başka çeviri hataları ve imla hataları da mevcuttur. Hatta sanırım, bazı eklemeler de yapılmıştır. Elimde orjinal metin olmadığı için, karşılaştırma yapamıyorum... Y. Küpeli)

 

Dört gün sonra (23 Eylül 1540 günü), Haçlı donanmasındaki tüm birlikler Cezayir kıyılarına çıkmışlardı. Hava güneşli ve deniz sakindi. Haçlıların zaferi için tüm koşulların hazır olduğu söylenebilirdi... Berberiler ve Magribiler (İspanya’dan göçettirilmiş olan Arablar), gelen muazzam gücün karşısında hemen kent surlarının gerisine çekileceklerdi. V. Charles’in istila ordusu, herhangi bir direnişle karşılaşmadan Cezayir kenti surlarına doğru ilerleyecekti... Barbaros Hayrettin’in Cezayir’i emanet etmiş olduğu Hasan Ağa, -muhtemelen- karamsar düşüncere gömülmüştü, bir “mucize” beklemekteydi... Aslında, Hasan Ağa’nın beklemekte olduğu “mucize”, ya da Andrea Doria’nın İmparator V. Charles’i uyarma nedeni olan “korkulu rüyası”, kısa süre sonra gerçekleşecekti... Aslında, bir gün içinde, -kuzey kesimi dışında- tüm Cezayir kenti kuşatılmış, ateşe hazır toplar belirli yerlere yerleştirilmişlerdi...

 

Seferi bizzat yönetmekte olan İmparator V. Charles ve emrindekiler, artık Cezayir “belası”ndan kurtulacaklarına emindiler... Onlar, ilk saldırının 25 Eylül günü yapılmasına karar vermişlerdi. O güne dek saldırı için gerekli tüm cephane ve diğer gereçler karaya çıkartılmış olacaktı... Fakat birden, çıkartmanın tamamlanmış olduğu günün gecesi, 23 Eylül 1540 gecesi, hava karardıktan sonra, bilinen güz yağmurlarından biri başlayacaktı. Akdeniz’den bastıran soğuk dalgası ile birlikte sözkonusu yağış sağnağa dönüşüp, Cezayir kentini çevreleyen dağlardan seller halinde denize doğru akmaya başlayacaktı. Çıkartmanın yapılmış olduğu kıyılar, çamur deryasına dönüşecekti... Alabildiğine ıslanmış olan barutların fitilleri, ateşlenemez hale gelmişlerdi. Ardından, 24 Eylül sabahı, sert rüzgar bir kasırgaya dönüşecekti. Artık Haçlı askerleri, saldırıya kalkışmak biryana, doğanın gazabına karşı kendilerini korumakta güçlük çekmekteydiler... Andrea Doria’nın “korkulu rüyası” gerçekleşirken, Hasan Ağa’nın beklemekte olduğu “mucize” kendisini göstermeye başlamıştı...

 

Haçlı ordusunun zor durumunu farkeden Hasan Ağa, hemen saldırıya geçerek düşmanını püskürtmekte gecikmeyecekti. Kötü hava koşulları nedeniyle moral bozukluğu içindeki Haçlı güçleri arasında ilk kaçanlar, İtalyanlar olacaktı... Almanlar ve İspanyollar, onları, İtalyanları izleyeceklerdi. Tek direnenler Malta Şovalyeleri olacaktı. Saldırı sırasında en önce, çekilme sırasında ise en arkada olan hep onlardı... İmparator V. Charles’in güçlerinin darmadağınık vaziyette kaçtıkları bu muharebe sırasında, prestijini koruyabilen tek güç, Malta Şovalyeleri (St. [Aziz] John Şovalyeleri) olacaktı... Hasan Ağa, emrindeki güçlerle sözkonusu şovalyeleri geri çekilmeye zorlayacaktı. Teslim olmayan Malta Şovalyeleri, mevzilerine sığınabilmeleri için diğer haçlı güçlerine zaman kazandıracaklardı... Bu çatışma sırasında Malta Şovalyeleri ağır kayıplar vereceklerdi. Ernle Bradford’un tarihci Morgan’dan aktararak ifade ettiğine göre, sözkonusu muharebenin yaşanmış olduğu yere, günümüzde halen, “Şovalye Mezarı” denilmektedir...

 

Kasırga şiddetinde esmeyi sürdüren rüzgar, açıkta demirli olarak beklemekte olan Haçlı donanmasını güçlü dalgalarla döğmeye başlamıştı. Aslında, Cezayir Körfezi’nde, tarihin kaydetmiş olduğu en büyük deniz facialarından birisi yaşanmaktaydı. Fırtınanın etkisi ile, 25 Eylül gecesini 26 Eylül sabahına bağlayan zaman sürecinde, körfezde parçalanan kalyonların sayıları, 140’ı bulacaktı. Kasırga o ölçüde şiddetli idi ki, yüzyıllar sonra bile Cezayir halkı, bu olaydan “Karlos’un (Charles’in) kasırgası” diye sözedecekti...

 

Hasan Ağa komutasındaki Türkler, yerli Berberiler, ve İspanya’dan sürülmüş olan Magribiler, fırtınanın kendileri için yaratmış olduğu fırsatı kullanmakta gecikmeyeceklerdi. Onlar, batmış olan teknelerinden zar-zor kıyıya çıkmaya çalışan haçlı askerlerini, ve gemicileri, rahatca kılıçtan geçireceklerdi... Gün ağardığında, Cezayir kenti kıyısındaki görünüm dehşet vericiydi. Halatları kopmuş, demirlerinden kurtulmuş gemiler, körfezin içinde oradan oraya sürüklenmekteydiler. Bunlardan bazıları karaya otururlarken, veya kayalara bindirerek batarlarken, diğerleride birbirlerine çarparak parçalanmaktaydılar. Haçlılar için feci olan bu manzarayı gören İspanya sürgünü Magribiler, tarihci Morgan’a göre, içlerindeki tüm kinle, karaya çıkmaya çabalayanları önce soyuyorlar, sonra mızraklıyorlardı... Bulunduğu tepeden yokolan donanmasını ve bozguna uğrayan ordusunu acı ile gözlemekte olan İmparator V. Charles, rivayete göre, “Tanrı taksiratımı (günahlarımı) affetsin”, diye yakarmaktaydı...

 

Haçlı donanmasının artıkları, kasırga dindiğinde, Andrea Doria tarafından toparlanacak ve güvenlikli bir koya sığınacaktı. Fakat, çıkartmaya katılmış askerlerin birkısmı, henüz gemilerine binemeden, fırtına yeniden patlayacaktı. Körfezdeki gemiler yeniden sağa-sola savrulmaya başlayacaklardı... Bu arada Hasan Ağa komutasındaki güçler ve yerli halk, Haçlı askerlerine yönelik saldırılarını sürdürmekteydiler... Sonuçta, İmparator V. Charles, perişan durumdaki ordusu ve ağır kayıplar vermiş donanması ile Kasım sonunda İspanya’ya dönebilecekti. Ağır bir yenilgi ile sonuçlanmış olan Cezayir seferi sırasında V. Charles, 150 kalyonunu, sayısız kadırgasını, sekiz bin askerini, ve 300 İspanyol subayını yitirmişti... Müslümanların almış oldukları tutsakların sayıları ise belli değildi...

 

Daha önce de yazmış olduğum gibi ileride, V. Charles’in oğlu olan İspanya Kralı II. Filip (Philip) tarafından İngiltere’yi fethetmesi amacıyla yollanmış olan dönemin devasa donanması, İngiliz Kanalı’nda (İngiltere-Fransa arasındaki deniz), Gravelines yakınlarında, 27- 29 Temmuz 1588 tarihlerinde İngilizler tarafından ağır bir yenilgiye uğratılması sırasında İspanya için yaşanmış olan felakete eş ölçüde bir felaket, 1540 Eylülü sonlarında Cezayir kıyılarında yaşanmıştı. Anlaşılan II. Filip (Philip), babası V. Charles’in izinden gitmekte idi ve O’nun ingiliz kanalında kaybetmiş olduğu donanması, İngiltere’yi dünyanın en büyük deniz gücü haline getirecekti... V. Charles’in 1540 Elülü sonunda yaşamış olduğu ağır yenilgi ise, Cezayir devletinin güvenliğini garanti ettiği anlamına gelmekteydi... Artık, Cezayir esir pazarı nur yağmaktaydı. İleride Türkler, 1541 yılının Cezayir esir pazarından sözederlerken, “Hiristiyan esirlerin bir baş soğan fiyatına satılmış oldukları yıl!”, diyeceklerdi...

 

Barbaros Hayrettin, V. Charles’in Cezayir körfezinde yaşamış olduğu ağır yenilgiden iki buçuk yıl sonra, 1543 yılı yazında, Kanuni Süleyman’in isteği üzerin, Fransa Kralı I. Francis’e yardım amacıyla, Osmanlı donanmasının başında, yeniden İtalya kıyılarına doğru sefere çıkacaktı... Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi I. Francis’in 1525 yılında V. Charles’e tutsak olmasının  ardından, Ocak 1526’da, V. Charles’in baskısı altında Madrid Anlaşması’nı imzalaması ve özgürlüğüne kavuşmasının hemen ardından bu anlaşmayı yırtması ve Osmanlı İmparatorluğu’na yanaşması, ve 1536’da Osmanlı ile resmen anlaşması, aralarında Fransız tarihçilerinin de bulunduğu birçok Avrupalı tarihçi ve politik önder tarafından “Hiristiyanlığa ihanet”, ve “lanetli bir iş” olarak tanımlanmıştı. Aslında, bu tip “lanetli işler” sadece Fransaya özgü değildi. Avrupa devletleri, Katolik Latinler ile Doğulu Ortodokslar zaten asırlardır birbirlerini yemekteydiler. Bizans’ın,  Konstantinapolis’in (Constantinople, İstanbul) Katolik Latinler tarafından yağmalanıp harabeye döndürülmesi (1204) halen hafızalarda canlılığını korumaktaydı...

 

Ernle Bradford’un aktarması ile Sir Godfrey Fisher, “Cezayir Efsanesi” adlı kitabında, Hiristiyan dünyasındaki çatışmalarla ilgili olarak şunları yazmaktaydı: “Hiristiyan dünyası, İspanya’nın evrensel bir egemenlik kurmasından korkmaktaydı. Fransa ile Venedik’in arası da 1504’ten beri iyiden iyiye açılmıştı. Bu durum karşısında sadece Tunus halkının değil, aynızamanda Avrupa’da yaşamakta olan birkısım Katolikler’in, Lutheryenler’in, ve Ortodoks Rumlar’ın Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesini ve yönetimini tercih etmelerine şaşmamak gerekir. Avrupa’da baskı altında inleyen Hiristiyanların birçoğu, Macarlar’ın Türk topraklarına sığınmış olmaları gibi, özgürlüklerine ve aydınlığa kavuşabilmek için Cezayir’e sığınmaktaydı. Taa uzaktaki İngiltere’de bile, Fas ile, Osmanlı Sultanı ile, ve Barbaros ile ilişki kurmak isteyen bir azınlık vardı...” Evet, bu satırları bir Hiristiyan tarihçinin yazmış olması, gerçekten önemlidir. Diğer yandan aynı  satırlar, sıradan kural tanımaz bir fırsatcı olan I. Francis’e yağdırılan lanetlerin derin bir ikiyüzlülüğün ürünü olduklarını açıkça kanıtlamaktadır... Ba satırları yazana göre ise zaten, Ortodoks Kilisesi’nin, Ortodoks Hiristiyanlar’ın çok uzun zamandan beri Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesine sığınmış olduğu açıkça belli idi. Ayrıca Osmanlı, herhangi bir batı ülkesinde rastlanmayan dini hoşgörüye sahipti...

 

Şüphesiz Osmanlı’nın Fransa ile anlaşması, I. Francis’i koruması altına alması, özünde haklı ve doğru politik nedenlere bağlı idi... Akıllı ve bilgili bir hükümdar olan Kanuni Süleyman, Avrupa’da ve Akdeniz’de Osmanlı için en büyük tehdidin, Orta ve Latin Amerika’da sömürgeleri olan güçlü ve varlıklı İspanya’dan, Habsburg Hanedanı’nından geldiğini açıkça görmekteydi. Barbaros Hayrettin’de aynı görüşe sahipti. Eğer İspanya Akdeniz’deki gücünü Venedik ve Ceneviz ile birleştircek olursa, aynı denizdeki Osmanlı egemenliğine sonverebilirdi... Batısında İspanya, doğusunda ise Avusturya üzerinde kurulu Habsburg Hanedanı egemenliği arasında sıkışmış Fransa ise, tek başına önemsiz bir güçtü ama, yine de Fransa, Osmanlı desteği ile İspanya’nın gücünün parçalanmasına katkı yapabilirdi. İspanyol egemenliği yıkıldıktan sonra, Fransa’nın Osmanlı için tehdit oluşturabilmesi olanaksızdı; Fransa’nın hesabını görmek Osmanlı için hiç te zor değildi... Böyle bir analizin sonucu olarak, hem Kanuni Süleyman’ın ve hem de Barbaros Hayrettin’in, Fransa Kralı I. Francis’e destek verme yönünde karar almaları, kaçınılmaz olmaktaydı...

 

Sonuçta, I. Francis’in israrlı yardım talebi karşısında, 1543 yılında, Kanuni Süleyman, yüz kadırgadan oluşan bir donanmayı, Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin’in komutasında, yardım amacıyla Fransa’ya yollayacaktı. Bu donanmanın amacı, İspanyol dominyonlarını (İspanya devletler topluluğu içinde yeralan ama, kendi iç işlerinde bağımsız olan devletler) mümkün olduğu kadar sarsıp yıkmak, dolayısı ile İspanya’nın gücünü ve otoritesini parçalamaktı. Akdeniz’de bu tip devletler, -daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi- Sicilya’da ve Çizme’de (İtalya’da) bulunmaktaydılar...

 

Barbaros Hayrettin, önüne çıkan yağma fırsatından yararlanmasını bilecekti... Çizme’nin tam burnunda yeralan, Messina Boğazı’na bekçilik yapan zengin Reggio di Calabria kenti, Barbaros Hayrettin’in ilk kurbanı olacaktı. Barbaros Hayrettin’in Osmanlı donanmasının başında 1537 yılında aynı bölgede yapmış olduğu baskınların ve talanından ardından, Reggio di Calabria, bu kez 1543 yazında, yine Barbaros Hayrettin tarafından ikinci kez talan edilecekti... Ernle Bradford’un bir kaynaktan aktardığına göre, sözkonusu kentin valisinin kızı, ailesi ile birlikte Barbaros’a tutsak olmuştu. Yine Ernle Bradford’un aktarması ile tarihci Morgan, bu konuda şunları yazmaktaydı: “Barbaros, on sekiz yaşın baharını süren bu İtalyan dilberine öylesine aşık olmuştuki, onunla evlenmekten kendisini alamayacaktı. Genç eşinin yüzü suyu hürmetine Barbaros, kızın annesini ve babasını azat edecekti.”. Anlaşılan, atmış yaşından gün almış olan Barbaros Hayrettin, on sekiz yaşında bir dilber uğruna, Reggio di Calabria kentinin valisine karşılıksız olarak özgürlüğünü tanımıştı? Bu bilgi doğrumu?, bilemem ama, bana biraz erken dönem bir İtalyan “foto-romanı” gibi geldi. Yenilmişleri düş dünyalarında mutlu kılmak, teselli etmek amacıyla hazırlanmış bir foto-roman; on sekizinde bir dilbere yenilen, teslim olan galip, Barbaros Hayrettin...

 

Yağmayı sürdüren Osmanlı donanması, denizde rastladıkları tüm tekneleri topluyor, mallarla birlikte erkekleri ve kadınları alıp götürüyordu... Ernle Bradford’un aktarmasına göre Norman Douglas, “Eski Calabria” adlı kitabında, tarihi boyunca Calabria’nın yaşamış olduğu felaketleri anlatırken, sözkonusu Türk akınlarını hayli gaddar bulmakla birlikte, Müslümanlar’dan daha gaddar olanların da varolduğundan sözetmekte imiş. Aynı yazara göre, Haçlı seferleri döneminde Venedikliler, dindaşlarını Müslümanlara satmışlarmış. Parrino?, 1500’lü yıllarda aldatarak, hile ile gemilerine aldıkları çocukları esir olarak Müslümanlara satan gemicilere karşı çıkartılan yasalardan sözetmekte imiş. Norman Douglas, Türkler’in bu tip alçaklıklar yapabileceklerini sanmadığını, yazmakta imiş. Sözlerine devamla Norman Douglas, şunları yazmakta imiş: “Bütün güney kıyıları boyunca Türk gemilerini gözetleyen kulelere, ‘Torre di Guardia’lara rastlamak mümkündür. Barbaros bu kıyılara damgasını vurmuştur. Birçok tepeler, pınarlar, ve kaleler halen O’nun adını taşımaktadır

 

Norman Douglas’ın kim olduğuna gelince... Britannica’da yeralan bilgiye göre Avusturya doğumlu Norman (George) Douglas, 1868- 1952 yıllarında yaşamış bir deneme ve roman yazarıdır. Uzun yıllar Capri’de yaşamış ve orada ölmüş olan yazar, daha çok güney İtalya’yı anlatmıştır (Capri, Napoli, Naples körfezinin güney girişinde yeralan bir ada). Toprak sahibi bir İskoç aileden gelen Norman (George) Douglas, 1893 yılında İngiliz Dış İşleri Bakanlığı’nda göreve başlamış, üç yıl diplomat olarak Rusya’da çalıştıktan sonra O, Hindistan’da, İtalya’da ve Kuzey Afrika’da dolaşmıştır...

 

Napoli’nin (Naples) kuzeyinden geçen Osmanlı donanması, tarihi Gaeta (Caieta, Napoli’nin yaklaşık 90 km kadar kuzeyinde, güney merkezi İtalya’da bir liman) kasabasına bekçilik yapan kaleyi zaptedecekti. Aslında Gaeta, güçlü bir savunmaya, sağlam surlara sahipti... Barbaros Hayrettin, daha da kuzeye doğru seyrederek Çizme’nin sonbulduğu Cenova (Genoa, Genova) Körfezi’nden rotasını batıya kırarak, günümüz Fransa kıyılarının Akdeniz’de son parçası olan ve İspanya sınırına dek uzanan büyük Arslan Körfezi’ne (Golfe du Lion) gelecekti. Burada, Marsilya’da (Marseille) O, Barbaros Hayrettin, Fransız donanması ile birleşecekti... O yıl,1543 yazında Hiristiyan devletleri, -can düşmanları- Osmanlı donanmasının Riviera kıyılarında sakin sakin dolaştığına tanık olacaklardı (Riviera, Akdeniz’de, Fransa’nın doğu sınırından, Monaco’dan elli kilometre kadar batıda yeralan Fransız kıyı kasabası Cannes’den, İtalya’nın kuzeybatı kıyısındaki La Spezia kentine dek uzanan kıyı şeridi)...

 

Donanması ile Marsilya (Marseille) limanına ulaşan Barbaros Hayrettin, Fransızlar’ın kendi üzerlerine düşeni yerine getirmediklerini görünce, müthiş öfkelenecekti. Gemiler için gerekli kumanyayı ve malzemeyi hazırlamakla yükümlü Fransızlar, halen bu işlerini yapmamışlardı. Osmanlı tersanelerini düzene sokmuş, Osmanlı donanmasını baştan yaratmış ve Akdeniz’in en büyük gücü haline getirmiş titiz ve disiplinli bir karakter olan Barbaros Hayrettin, böyle ihmallere, gayri-ciddiliklere gelemezdi... O, Barbaros Hayrettin, Enghien Dükü (Duke, Duc) Francis de Burbon (Bourbon) tarafından kabulü sırasında, sözünü sakınmayacak, olanlar hakkındaki düşüncelerini açıkça ifade edecekti. Kendilerine yönelik  sert ifadelerine karşın Fransız soyluları, ve yüksek rütbeli Fransız subayları, Barbaros Hayrettin’e karşı büyük bir saygı ve itibar göstermekte kusur etmeyeceklerdi... Bu satırları yazanın düşüncesine göre, Fransız asılzadelerinin bu nezaketleri tamamen sahte idi, kullanmayı düşündükleri birini elden kaçırmamak için oynamakta oldukları bir tiyatrodan başka birşey değildi. Kaba olmasına karşın gerçekleri ifade eden bir halk deyişine göre onlar, Fransız asilzadeleri, “köprüyü geçinceye dek ayıya dayı demekte” idiler sadece. Şüphesiz onların bu ikiyüzlülüklerinin gerisinde, gerçekte aşağılık kompleksinin diğer yüzü olan “kendilerini üstün görmek” gibi sahte bir inanış, kompleks yatmakta idi...

 

Halil İnalcık, “Devlet-i Aliyye, Osmanlı İmparatorluğu üzerine araştırmalar- I” adlı yapıtında, Fransa’nın Osmanlı donanmasının iaşesi üzerine yükümlülükleri, bu konuda yapılmış olan Fransa-Osmanlı anlaşması hakkında ilginç biligiler vermektedir: “(...) Osmanlı donanmasının Toulon liman şehrinde kışlamasına karar verildi. Kral, Osmanlı donanmasının erzak ihtiyacının ve tayfa maaşlarının Fransa tarafından karşılanacağına söz vermişti. Kapudân-i Deryâ Toulon limanına vardığı zaman, hazırlıklar noksandı. Şehrin tüm halkı Osmanlı’nın yerleşmesi için boşaltılacaktı. İstanbul’dan kış koşullarından erzak vs. gelmesi imkansızdı. Sayısı 30 000 bulan Osmanlı donanma efradının beslenme ve maaaş sorunu Fransız makamları ile tatsız tartışmalara neden olacaktı. Fransız makamlar, Türklerin gereksiz yere para sızdırmak çabasında olduklarını ileri sürecekti. Bazı Fransız kaynakları, Osmanlılar’ın yağma yaptıklarını söylerse de, başka Fransız kaynakları, Türkler arasında itaat ve disiplini övmüştür.”

 

Ernle Bradford’un anlatımı ile Barbaros Hayrettin, gemicilerini, leventlerini sıkı bir disiplin altına almış, müttefikleri nezdinde kendilerini zor duruma sokabilecek bir davranışta bulunmalarını engellemişti... Yine Ernle Bradford’un aktarmasına göre, Osmanlı filosu Toulon’da (güneydoğu Fransa’da bir kıyı kasabası) konakladığı sırada, orada bulunan bir ziyaretçi şu satırları yazmış: “Toulon’da insan kendisini İstanbul’da sanıyordu. Herkes büyük bir dikkat ve özenle çalışıyor, görevinin başından ayrılmıyordu. Şimdiye dek herhangi bir ordunun bir yerde bu ölçüde düzenli konakladığı görülmemiştir

 

İnalcık, aynı konuda devamla şunları yazmaktadır: “(...) Hayreddin, Fransızlar’ın güvenilir olmadığından ve gevşekliğinden dolayı hiddet içinde idi... (...) Harekattan sonra donanma ile kışlamak üzere Toulon’a vardı (9 Ekim 1543). Şehir, 8 Eylül’de boşaltılmış bulunuyordu. Herşeyin değeri tesbit olunmuş ve şehir meclisi Türkleri beslemek için sadece 20 000 altun tahsisat ayırmıştı. İstanbul ile Hayreddin arasındaki yazışmalardan, Sultan’ın donanmanı güvenliği için kaygı içinde olduğu anlaşılmaktadır... (...) Osmanlı denizcileri, Toulon şehrinde ve banliyödeki evlerde yerleştirildiler. Kral, yöre halkına on yıl vergi bağışıklığı vermiş bulunuyordu. Bununla beraber bu 30 000 kişi için erzak bulmakta büyük güçlüklerle karşılaşıldı. Hayreddin, yerel Fransız tüccarından borc almak zorunda kaldı...”

 

Ernle Bradford’un ifadesine göre Fransızlar, arkasından, Barbaros Hayrettin’i küçültücü, aşağılayıcı söylentiler, yalanlar yaymaktan geri durmayacaklardı. Barbaros adı çevresinde onlar, Fransızlar, “gaddar deniz korsanı” efsanesini üreteceklerdi. Ernle Bradford’un ifadesiyle, ilginç olan, Barbaros Hayrettin’in kişiliğinin sadece Fransız kaynaklarında çarpıtılmış olmasıdır. Sadece Fransızlar O’nun hakkında yakışıksız öyküler uydurmuşlardı... Barbaros Hayrettin’i aldatıp düş kırıklığına uğratmış olmanın suçunu, Fransızlar’ın bu tip yalanlarla örtmeye çalıştıkları anlaşılmaktadır. Yine Ernle Bradford’un ifadesine göre, üstüne üstelik, Fransızlar’ın Barbaros Hayrettin’e yakıştırmaya çalıştıkları gaddarlıkları gerçekte yapanlar, bizzat Fransızlar’ın kendileri idi...

 

Fransızlar’ın yalanlarla Barbaros Hayrettin’i suçlamaya çalışmalarının, kendi gaddarlıklarını O’nun üzerine yüklemeye çabalarının en tipik örneği, Fransa’nın doğusunda, İtalya sınır yakınında bulunan Nice kentinin alınışı sırasında yaşanmış olanlardır... İspanya’nın elindeki liman kenti Nice, herhangi bir direniş göstermeden Barbaros Hayrettin ile müttefiki Fransızlar’a teslim olması nedeniyle, zamanın kurallarına uygun olarak, Barbaros tarafından yağmalanması engellenecekti. Aldıkları kenti Fransızlar’a terkeden Osmanlı güçleri geri çekildikten sonra ise olanlar olacaktı... Fransız askerleri, Barbaros Hayrettin’in elinden teslim aldıkları kenti yakıp yıkacaklar, yağmalayacaklar, ve halkı kılıçtan geçireceklerdi... Tüm bu kötülükleri yaptıktan sonra onlar, Fransızlar, olanların tüm suçunu Türkler’in, Barbaros Hayrettin’in üzerine atacaklardı. Fransızlar, sözkonusu tüm kötülükleri Türkler’in yapmış olduğu propogandasını yaymaya başlayacaklardı...

 

Ernle Bradford’un anlatımıyla, İspanyol kaynakları, olanların sorumlusunun Fransız askerleri olduklarını açıkça belirtmişlerdi. Tüm belgeler, Nice yağmalanıp yakıldığı sırada -şehri Fransız garnizonuna devretmiş olan- Türk askerlerinin kenti çoktan terketmiş olduklarını, sözkonusu yıkım sırasında Osmanlı donanmasının Villefranche (Villefranche-sur-Mer, güneydoğu Fransa’da, Côte d’Azur bölgesinde bir liman) kıyılarına demirlemiş olduğunu doğrulamaktaydı.Yine Ernle Bradford’un aktarması ile Sir Godfrey Fisher, bu konuda Fransız Mareşali Vielle-ville’nin yapmış olduğu açıklamayı delil olarak göstermişti. Fransız generalinin sözkonusu açıklaması aynen şöyleydi: “Teslim koşulları hiçe sayılarak Nice tahrib edilmiş, sonra da yakılmıştır. Fakat bu olanlar nedeniyle Barbaros Hayrettin ve askerleri suçlu değillerdir. Çünkü, tüm bunlar olurken onlar çok uzakta idiler. Sırf Fransızlar’ın, ve tüm Hiristiyan dünyasının şerefini korumak için Barbaros’a böyle çirkin bir leke sürülmesinden kaçınılmamıştır.” (Malesef  Ernle Bradford’un kitabının 1969 yılı çevirisinde Nice adı, hatalı biçimde “Nis” olarak yazılmıştır. Nis, Merkezi Sırbistan’da, Morava nehrinin doğu kıyısında, sonderece stratejik bir mevkide, Sofya (Sofia) yolu üzerinde bulunan ve -daha önce anlatılmış olduğu gibi- çoktan Osmanlı sınırları içine katılmış olan bir kenttir. Yalnız, bu hatanın iyi niyetle yapıldığına, Nice’nin türkçe okunuşuna uygun olarak “Nis” biçiminde yazılmış olduğuna inanmaktayım ama, kargaşaya neden olmamak için herzaman orjinal adı yazmakta yarar vardır kanısındayım... Aynı çeviride bu tip daha başka hatalar da bulunmaktadır... Y. Küpeli)

 

Osmanlı’dan yardım talep etmiş olan Fransa Kralı I. Francis, aslında, zor durumda kalmıştı. O’nun İmparator V. Charles’e karşı harekete geçmesi gerekmekteydi ama, halen savaş için ciddi bir hazırlığı yoktu. Diğer yandan O, -daha önce de belirtilmiş olduğu gibi- Osmanlı İmparatorluğu ile anlaşma yapmış olması nedeniyle, hem Fransa içinde ve hem de tüm Avrupa’da ağır biçimde suçlanmaktaydı. I. Francis’in düşmanları, sözkonusu anlaşmayı Fransa aleyhine bir propoganda malzemesi olarak kullanabilecekleri gibi, V. Charles’ten korkan Avrupa devletleri de, yaratılan hava içinde yavaş yavaş O’nun safına kayabilirlerdi. Bu nedenle I. Francis’in Türkler’e, Barbaros Hayrettin’e karşı, “savaşa hazır ciddi bir kral rolü” oynaması gerekmekteydi. Bu nedenle olmalı O, yukarıda özetlenmiş olan Nice kuşatmasına Türklerle birlikte katılmıştı. Aynı oyununun bir parçası olarak Nice saldırısını, aslında, I. Francis bizzat istemişti ve Barbaros Hayrettin’de O’nun bu teklifini kabuletmişti. Fakat yine yukarıda özetlenmiş olduğu gibi, disiplinsiz ve düşük moralli Fransız askerleri, sözkonusu savaş suçlarını işlemişler, ardından da suçlarını Türkler’in üzerine yüklemeye çalışmışlardı...

 

Fransızlar’ın -yukarıda anlatılmış olan olan- Marsilya’daki (Marseille) laubaliklerine tanıklık etmiş olan Barbaros Hayrettin, aslında, onlardan gelebilecek olan hertürlü ihanete kendisini hazırlamıştı. Herşeye karşın O, Barbaros Hayrettin, Osmanlı Sultanı Kanuni Süleyman’ın emrine uygun olarak, Fransızlar ile ortak davranmayı sürdürmekte idi... Fakat yine de, Ernle Bradford’un anlatımıyla, Nice açıklarında Fransız donanmasının düzensizliğine tanık olan Barbaros Hayrettin, “Bunlar ne biçim asker böyle? Şarap fıçılarını yanlarında taşımayı ihmal etmiyorlar, buna karşın cephane ve barut getirmeyi unutuyorlar!”, diye bağırmaktan kendisini alamamıştı... Türkler’in ne ölçüde disiplinli ve iyi askerler olduklarını, 1544 yılında Venedik’te Fransa elçiliği yapmış olan Montluc bile itiraf edecekti. Ernle Bradford’un aktarmasına göre Montluc yazılarında, “Türkler bizlerden daha yürekli, daha iteatkar, ve daha dayanıklılar. En büyük üstünlükleri, savaştan başka bir düşüncelerinin olmaması...”, demekteydi. Ernle Bradford’a göre de Türkler, gerçekten profesyonel askerlerdi.

 

Barbaros Hayrettin, 1543- 44 kışını geçirmek üzere güneydoğu Frandsa’da Côte d’Azur bölgesinde bulunan Toulon limanına çekilmeden önce, değerli kaptanlarından Salih Reis komutasında bir filoyu, talan amacıyla batıya, İspanya’nın Fransa sınırına yakın olan Katalonya (Tarragona, Barcelona, Gerona gibi kıyı kentlerini içeren Catolonia bölgesi) kıyılarına yollayacaktı. (not: Yukarıda, Toulon limanındaki yerleşim ve erzak sorunu konusunda Halil İnalcık’tan alıntı yaparak bilgi vermiştim... Hernedense, H. İnalcık, Nice kentinin alınamadığından, sözetmektedir. Diğer yandan yine H. İnalcık, İspanya kıyılarına yapılan seferin 1543 yaz sonuna doğru değil, 1544 baharında başladığını yazmaktadır... Bu satırları yazan kişi olarak orjinal belgelere uluşma olanağım malesef yok ama, kanımca, anlatılışın bütünlüğünden de kalkarak, Ernle Bradford’un kitabında olan bilgilerin doğruluğuna inanmaktayım. Yani ben, İspanya’ya seferin 1543 yaz sonunda yapıldığına, ve 1544 baharında Toulon’u terkeden Barbaros Hayrettin’in İstanbul yolunda gerçekleştirdiği bazı talanlar dışında Fransa ile artık ortak bir harekatın yapıladığı bilgisine, ortaklığın bitmiş olduğu bilgisine inanmaktayım.- Y. Küpeli)

 

Barbaros Hayrettin’in tüm gemilerinin Fransa kıyılarında olduğunu sanan İspanyollar, gafil avlanacaklardı... Birkaç İspanyol limanını vurup talan eden Salih Reis, kışı geçirmek üzere Cezayir’e çekilecekti... Kanuni Süleyman’ın emirlerine tamamen uygun olarak Barbaros Hayrettin, İtalya ve İspanya kıyılarını yağma etmiş, V. Charles’e verdirebileceği azami zararı verdirmişti. O, aynızamanda Fransa Kıralı’nın kendisinden beklediklerini de yerine getirmişti. Barbaros Hayrettin, Osmanlı donanması’nın Akdenizdeki üstünlüğünü tüm Avrupa’ya bir kez daha göstermişti... Ancak, Fransızlar kendilerine düşeni yapmamışlardı ve Fransa ile Osmanlı arasındaki anlaşma, yılını doldurmadan geçerliliğini yitirmeye başlamıştı. Barbaros Hayrettin’in bu son operasyonunun Osmanlı İmparatorluğu’na bir kazanç sağladığı söylenemezdi.

 

Fransa Kralı I. Francis, Osmanlı ile yapmış olduğu anlaşmaya, Barbaros Hayrettin’e ve Kanuni Süleyman’a ihanet etmekte gecikmeyecekti. Osmanlı ile Fransa arasındaki anlaşma senesini doldurmadan, Osmanlı donanması Fransız donanması ile yanyana Toulon limanında kışı geçirirken, dış politikasında yüz seksen derecelik bir dönüş gerçekleştiren I. Francis, “Kutsal Roma İmparatoru” olarak V. Charles adını taşımakta olan İspanya Kralı I. Charles ile anlaşma yapacaktı... Barbaros Hayrettin, anlaşılan İstanbul’dan gelen haberle sözkonusu ihanetten, I. Francis ile V. Charles arasında yapılan anlaşmadan haberdar olacaktı. O, Barbaros Hayrettin, yapılmış anlaşmaya uygun olarak operasyonlarda elde edilmiş olan ganimetlerden kendisine düşen payı alarak, 1544 baharında donanması ile Toulon limanından İstanbul’a doğru yola çıkacaktı...

 

Hernekadar Fransa toplumundan ve Avrupa’dan yükselen tepkilerin bir sonucu olarak I. Francis’in bu keskin dönüşü gerçekleştirdiği, Türkler’e ihanet ettiği, gibisinden yorumlar yapılsa da, bu satırları yazana göre, diğer birçok hükümdar gibi ilkesiz ve duyarsız bir karakter olduğu anlaşılan I. Francis, daha baştan oyununun senaryosunu yazmıştı. Bu satırları yazanın düşüncesine göre I. Francis, Türkler’i, Osmanlı İmparatorluğu’nu, bir şantaj aracı, bir baskı unsuru olarak kullanıp, V. Charles ile isteğine uygun bir anlaşma yapmayı baştan planlamış ve bu planını başarı ile uygulamıştı. Yine bu satırları yazanın düşüncesine göre, egemenlik alanı İspanya’dan Hollanda’ya, Avusturya’ya, Napoli’ye, Sicilya’ya ve okyanus ötesi Latin Amerika’ya dek uzanan V . Charles’e ait ülkelerin çemberi içinde kalmış olan ve ayrıca kuzeyden İngiltere’nin tehdidi altında olan Fransa, I. Francis, sürekli Osmanlı himayesi altında varlığını sürdüremiyeceğini bildiği gibi, anlaşılan, denizaşırı sömürgelerden payına düşeni de almak için elini rahatlatmak istemekteydi...

 

Değerli İsveçli tarihçi Herman Lindqvist’in belirtiğine göre, 1500’lü yıllarda İspanya Kırallığı, İspanya’dan başka Portekiz, Hollanda, Güney Almanya, Avusturya, Napoli [Naples] Krallığı, Parma [kuzey İtalya’da], Sicilya, Sardinya [Sardinien, Sardegna], Balear adaları, Kanarya adaları, Karaipler dahil olmak üzere Orta ve Latin Amerika, Kuzey Amerika’nın birkısmı, 1565’den itibaren Filipinler, ve Afrika kıtasının önemli kısımları üzerinde egemendi. Yine değerliİsveçli tarihçi Herman Lindqvist’in ifadesi ile, o yüzyıldaki dünya nüfusunun dörtte biri İspanya Krallığı’nın egemenliği altında yaşamaktaydı. Bu satırları yazanın düşüncesine göre, -aynızamanda İngiltere ile de sorunları olan- Fransa, bu büyük gücü, özellikle denizlere egemen büyük gücü, İspanya’yı sürekli karşısına alarak denizlerde yeni sömürü alanlarına kolayca ulaşamazdı... Sözkonusu kolonilerle bağı olmayan Osmanlı, Fransa’ya böyle bir güvenliği sağlayacak deniz gücüne sahip olmadığı gibi, bu konuda Fransa için yapabileceği birşey de yoktu... Katolik Latinler’in bu alanlardaki en büyük rakipleri, Vatikan’a başkaldırmış olan İngiltere idi... Ayrıca I. Francis, kuzeyden, Vatikan’a, Papa’ya başkaldırmış olan Tudor Hanedanı’ndan ünlü İngilere Kralı VIII. Henry’nin de (krallığı, 1509- 1547) tehdidi altındaydı...

 

(Bu satırları yazana göre, anlatılması güç ve çok ilginç bir karakter olan VIII. Henry, Katolikti, teoloji ve astronomi eğitimi alarak yetişmişti, aslında O Protestan’da olmamıştı, Luther’i gözünde aşağılamakta idi, O’nun 1535- 36’da Vatikan’a başkaldırıp İngiltere Kilisesi üzerinde Krallığının egemenliğini oluşturması, tamamen politik ve kişisel nedenlere bağlıydı [Martin Luther, 1483- 1546; O tezlerini 1517’de yaymaya başlayacaktı ve 1521’de Vatikan ve V. Charles ile Luther arasındaki tüm ilişkiler kopacaktı.]. Fakat bu durum, Protestan veya Lutheryen olmamasına karşın VIII. Henry’nin Papa’ya başkaldırışı, sonuçta, İngiliz Kilisesini Katolisizm’in karşıtı konumuna çekecekti... Diğer yandan, başlangıçta, 1521’den itibaren O, VIII. Henry, İmparator V. Charles’in müttefiki ve ileri karakolu rolünü oynamış olmakla birlikte, sonradan düşmanı olacaktı... Ayrıca, VIII. Henry ile önemli problemleri olan İskoçya Kralı V. James [krallığı, 1513- 42], yine VIII. Henry’nin bir dostu- bir düşmanı ama, daha çok düşmanı durumundaki Fransa Kralı I. Francis’in kızı Madeleine ile 1536 yılında evlenmişti. Bu durum, I. Francis’in VIII. Henry’i kuzeyinden tehdit ettiği anlamına gelmekteydi... Barbaros Hayrettin’in donanması Fransa’ya yardım amacıyla İspanya dominyonlarını ve İspanya kıyılarını vururken, Editörlüğünü Kenneth O. Morgan’ın yaptığı “The Oxford Illustrated History of Britain”de yeralan bilgilere göre, VIII. Henry, 1543 yılında, V. Charles ile anlaşıp, Fransa’yı işgaletmeye karar vermişti. Sözkonusu işgal, 1544 baharı için planlanmıştı. Fakat daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, V. Charles, Fransa Kralı I. Francis ile 1544 başlangıcında anlaşacaktı... Böylece, Fransa İşgalden kurtulurken, hem güçlü bir müttefike sahibolacak ve hem de İngiltere ile İspanya’yı karşı karşıya getirecekti. Anlaşılan bu gelişmede, İspanya üzerindeki Osmanlı tehdidi önemli rol oynamıştı... Y. K.).

 

Yine bu satırları yazanın düşüncesine göre, paylaşılması gereken pastanın yeni dünya da ve diğer sömürgelerde bulunan payı, Avrupa’da yapılan masraflı savaşlarda elde edilebilecek olandan defalarca daha fazla idi... İspanya, Kuba dahil Orta ve Latin Amerika’nın altın ve gümüş madenlerinde korkunç işkencelerle ve vahşice idam yöntemleri ile sindirip köleleştirdiğ yerlileri çalıştırarak zenginleşmekte, aynı süreçte milyonlarca yerliyi yoketmekteydi. İspanya- Fransa barışı sadece Fransa’nın değil, aynızamanda İspanya’nın da elini rahatlatmaktaydı... (Orta ve Latin Amerika yerlilerine yapılan sözkonusu korkunç işkenceler ve infaz yöntemleri ile ilgili birkısım çizimler, Değeli İsveçli tarihci Herman Lindqvist’in ifadesi ile, Danimarka’nın başkenti Kopenhagen’in [Köpenhamn] Kraliyet kütüphanesinde [Kungliga biblioteket] bulunmaktadır...)

 

Bu satırları yazanın anladığı kadarıyla Fransa’nın yeni sömürge alanlarına daha rahat ulaşması, ancak İspanya ile iyi geçinerek olabilirdi. Anlaşılan bu açıdan Avrupa kıtasındaki çekişmeler, rekabetler ikinci planda kalmaktaydı. Ayrıca kuzeyden, Katolisizme karşı bir tehdit olarak Protestanizm hızla gelişmekteydi- yetmiş dört yıl kadar sonra “Otuz Yıl Savaşları” (1618- 48) başlayacaktır... V. Charles ile I. Francis arasındaki yakınlaşmada bu tehdidin, kuzeyden gelmekte olan Protestanizm tehdidinin de payı vardı anlaşıldığı kadarıyla... Bu satırları yazanın görüşüne göre, sonuçta, Osmanlı İmparatorluğu’nu ustaca kullanan I. Francis, İspanya ile anlaşıp hem İngiliz tehdidinden, 1544 baharında başlayacak işgalden kurtulurken, hem de Avrupa’da varolan kelepçelerinden kurtularak, yeni sömürge alanlarına daha rahat sızabilecekti... Gerçekten de Fransa’nın yeni dünya da, Kuzey Amerika’da ve Karaipler’de koloniler kurmaya başlaması, muazzam bir sömürge imparatorluğuna doğru ilk adımları atması, Fransa Kralı I. Francis ile başlayacaktı. I. Francis, Kuzey Amerika’ya ilk koloniyalistleri 1524’de, ikinci partiyi ise 1534, ve sonra 1541 yılında yollayacaktı... Fransız yerleşimciler, Kanada’nın doğusunda Kebek (Quebec) ve Montreal kentlerini kuracaklardı. ABD’nin doğusu boyunca Florida’ya, hatta daha güneye dek yerleşen Fransızlar, Detroit, Green Bay, St. Luis Mobile, Biloxi, Baton Ruge, New Orleans gibi yerleşim merkezleri oluşturacaklardı. Karaip adlarından Haiti’de ise onlar, Port-au-Prince ve Cap-Haïtien kentlerini kuracaklardı. Ayrıca Fransızlar, Latin Amerikanın doğu kıyılarında da koloniler oluşturacaklardı... Fransız koloniyalizmi güçlü biçimde 1600’lü yıllarda başlayacaktı ve Fransa, 1800’lü yılların sonuna doğru, Amerika, Asya, ve Afrika kıtalarında yayılarak devasa boyutlara ulaşmış bir sömürge imparatorluğu haline gelecekti...

 

Herman Lindqvist’in ifadesi ile İspanya-Fransa barışı, 1544 sonbaharında Crépi’de resmen imzalanacaktı. Aynı bilgi, editörlüğünü Kenneth O. Morgan’ın yapmış olduğu “The Oxford Illustrated History of Britain”de de bulunmaktadır... Bu arada, kuzey Fransa’da, “İngiliz Kanalı” sahilinde bulunan Boulogne’yi zaptetmiş olan VIII. Henry, aldatılmış olacaktı. Fransa Kralı I. Francis, Boulogne’yi gelecek sekiz yıl daha elinde tutması konusunda VIII. Henry ile anlaşacaktı... Fakat bu barışa karşın, 1547’de I. Francis’in ölümünün ardından, tahta oturan ikinci oğlu II. Henry (krallığı, 1547- 59) ile V. Charles arasında 1552 yılı başında savaş yeniden başlayacak ve 1553 yılına dek sürecekti. V. Charles’in imparatortluğu, 1555- 56’da oğlu II. Filip ile kardeşi Ferdinand arasında bölünecekti... İspanya- Fransa savaşı 1557- 59’da yeniden alevlenecekti... Herşeye karşın V. Charles’in oğlu II. Filip (Philip II, krallığı, 1556- 98) iktidarının ilk yirmi yılında Fransa ile barışı korumaya çalışacaktı. Hollanda, 1568’de İspanya’ya başkaldıracaktı. Bu, uzun sürecek bir savaştı... Fransa ve İngiltere, her ikisi de Hollanda’da başlayan ayaklanmayı destekleyeceklerdi... O, II. Filip, Akdeniz’de Osmanlı’ya karşı savaşı sürdürecek ve 1571’de İnebahtı’da (Lepanto) kazanacaktı...

 

17) Fransa kıyılarından İstanbul’a dönen Barbaros Hayrettin’in ölümü, arkasından söylenenler, daha sonra yaşanan bazı önemli olaylar, Turgut Reis’in Libya’yı fethi ve Tunus’un Cerbe (Djerva, Jerbah) adası yakınlarında İspanya’ya karşı kazandığı büyük zafer üzerine bilgiler

 

Uğramış olduğu ihanete karşın İstanbul’a dönüş yolunda Barbaros Hayrettin, Fransa’nın egemenlik alanı içindeki kıyılara dokunmayacaktı. Yalnız O, V. Charles’in kontrolundaki kıyılarda aynı nezaketi göstermeyecekti. Barbaros, Çizme’nin batı sahillerinde, kuzeyde yeralan ve kıyıya yakın olan Elbe (Elba, Ilva) adasını talan edecekti. İtalya’nın batı sahilleri boyunca daha güneye doğru inen Barbaros Hayrettin, V. Karlos’un egemenlik alanı içinde olan Napoli Körfezi’nin kuzeybatı girişindeki Procida (Isola Di Procida) adasını yağmalayacaktı. Oradan Barbaros, yine Napoli Körfezi’nin kuzeybatı girişinde yeralan ve bolluk ülkesi olarak adlandırılan Ischia Adası’na (Isola D’Ischia) geçerek, gemilerine meyva, erzak, ve ayrıca kadın ve erkek esirler yükleyecekti. Buradan Cizme’nin burnuna dek inen Barbaros, Sicilya’nın doğu burnunun kuzeyinde yeralan Lipari Adası’ndan, daha doğrusu Lipari adalar grubundan haracını toplayacaktı. Bu adalar da Barbaros’a erzak ve esirler vereceklerdi...

 

Söylentiye göre Barbaros Hayrettin, Çizme’nin burnunda, Messina Boğazı’nın girişinde yeralan Reggio kentinin valisinin kızı olan eşinin, on sekiz yaşındaki dilberin hatırına, bu kente, Reggio’ya dokunmadan yoluna devamedecekti. Hatırlanırsa, Barbaros Hayrettin, 1543 yazında, Fransa kıyılarına geliş yolunda Reggio’yu vurmuş; söylentiye göre, tutsak ettiği valinin on sekiz yaşındaki dünyalar güzeli kızına aşık olup onunla evlenmiş, ve bu çiçeği burnunda eşinin hatırına valiyi ve eşini azat etmişti...

 

Efsaneleşmiş Barbaros Hayrettin komutasındaki Osmanlı donanması, binlerce karşılamacının sevgi dolu tezahüratları ile Haliç’in sakin sularına girecekti. Barbaros’un gemileri, İtalya ve İspanya kıyılarından toplanmış altınlarla, mücevherlerle, değerli eşyalarla, esirlerle dolu idi. Dost ülkelerden alınmış çeşitli değerli armağanlar, İyonya Denizi’nin ve Ege’nin adalarından toplanmış olan haraçlar, vergiler, ve esirler, Osmanlı donanmasının yükleri arasında idi...

 

Barbaros Hayrettin, 1546 yılı baharında, Boğaziçindeki yalısında yaşamını yitirecekti. Vaktiyle O’nun yardım etmiş olduğu Fransızlar, kötülüklerini bir kez daha sergileyecekler, “Barbaros Hayrettin’in haremde sefahat içinde son nefesini vermiş olduğu”, yalanını yayacaklardı. Halbuki O, yaz ortalarında İsyanbul’da sık gözüken ateşli bir hastalık (humma) nedeniyle yaşamını kaybetmişti... Barbaros Hayrettin’in Cezayirli bir kadından olma tek oğlu Hasan, ileride Osmanlı’nın Cezayir Beylerbeyi olacaktı... St. (Aziz) John Şovalyeleri’nin (Malta Şovalyeleri) en büyük hayranlarından olan Abbé de Brantöme (Pierre de Brantôme, veya Pierre de Bourdeille, veya Abbé et Seigneur de Brantôme, 1540- 1614; günce yazarı, asker, ve teolog), Barbaros Hayrettin için, “Eski Yunan ve Roma fatihleri arasında bile Barbaros’un eşi emsali yoktu. Fransa böyle bir evlada sahip olmaktan gurur duyardı.”, cümlelerini yazacaktı. Ernle Bradford’un ifadesine ile, St. (Aziz) John Şovalyeleri’nin en büyük hayranı olan bir rahibin Barbaros Hayrettin hakkında bu cümleleri sarfetmiş olması önemli idi. Ernle Bradford’un kanısına göre, St. (Aziz) John Şovalyeleri’de, Brantôme’nin Barbaros hakkındaki düşüncesini paylaşmaktaydılar... Bu satırları yazana göre, Brantôme’nin dürüst bir Fransız olduğu, Fransızlar’ın arasında Barbaros’un hakkını verenlerinde bulunduğu görülmektedir...

 

Ernle Bradford’a göre, “Yaman bir savaşcı ve çağının en büyük denizcisi olan Barbaros Hayrettin, çalışkanlığı ve bitip tükenmeyen sabrı sayesinde, yüzyıllar boyu sürecek olan büyük bir devlet kurmuştu.” Ege adalarının birinde yaşamakta olan yoksuldan hallice bir ailenin en küçük çocuğu Barbaros Hayrettin, sırf kendi çabası ve irade gücüyle yükselmiş, doğuştan soylulara, krallara denk bir konuma erişmiş, hatta onların birçoğunu gölgede bırakmıştı. Ernle Bradford’un aktarması ile tarihci Haedo, “Türk denizcileri sefere çıkmadan önce Barbaros’un türbesini mutlaka ziyaret edip O’nun yüce ruhuna fatiha okurlar. Sefere çıkan, ya da seferden dönen savaş gemileri de Barbaros’un türbesini top atışlarıyla selamlarlar. Bu bir gelenek haline gelmiştir.”, diye yazmakta imiş.

 

Barbaros’un ölümünden beş yıl sonra, 1551’de Turgut Reis, Trablus kalesini (Tripoli, Tarabulus Al-Gharb [Batı Tripoli], Libya’nın batı kıyısında ve günümüzde Libya’nın başkenti) St. (Aziz) John Şovalyeleri’nin ellerinden alacaktı. Böylece Turgut Reis, İspanya’nın Sicilya’ya ve Doğu Akdeniz’e olan ticaret yollarını bütünüyle kesmiş olacaktı... Sözkonusu kalenin zaptının ardından Turgut Reis, Trablus (Tripoli) Sultanı olacaktı... Yine Ernle Bradford’un anlatımıyla... Geniş bilgisi nedeniyle Avrupalılar O’na, Turgut Reis’e, “Akdeniz’in canlı haritası” adını takmışlardı... Barbaros Hayrettin’in gözde kaptanı Turgut Reis, ölmeden önce, Osmanlı’ya büyük bir zafer daha kazandıracak, O, 1560’da, -Barbaros’un yerine Kaptan-ı Derya olan- Piyale Paşa ile birlikte, Barbaros’un eski üssü olan -Tunus’un güney kıyısında ve Gabes Körfezi’nin güney girişinde yeralan- Cerbe (Djerva, Jerbah) Adası yakınlarında İspanyol donanmasına ağır bir darbe indirecekti. O sırada İspanya tahtında V. Charles’in oğlu olan II. Philip (krallığı, 1556- 98) oturmaktaydı. Tarihcilere göre II. Philip’in uğramış olduğu iki büyük yenilgiden biri bu, Cerbe (Djerva, Jerbah) Adası yakınlarında yaşamış olduğu yenilgi, diğeri ise İngiliz Kanalı’nda, Gravelines yakınlarında, 27- 29 Temmuz 1588 günü İngiltere karşısında uğradığı yenilgi olacaktı... Turgut Reis, 1565’de, Malta savaşı sırasında vurularak yaşamını yitirdiğinde, seksen yaşında idi...

 

Barbaros Hayrettin’in tek oğlu olan Hasan’ın Cezayir Beylerbeyliği döneminde, bu ülke mutlak bir düzene kavuşacaktı. Hasan, batıdaki Oran kenti dışında İspanyollar’ı, Kuzey Afrika kıyılarının tümünden kovacaktı. Daha önce, 1535 yazında Tunus’un İspanyollar, V. Charles tarafından nasıl kanlı bir katliamla Barbaros Hayrettin’in elinden kopartılmış olduğunu yazmıştım. Tunus kenti 1539’da yeniden Türklerin eline geçecek, İspanyollar 1573’de aynı kenti yeniden zaptedecekler, ve sonunda Tunus, 1574 yılında, Türkler tarafından yeniden elegeçirilecekti... İleride başka bölümlerde anlatacağım İnebahtı (Lepanto) yenilgisi (7 Ekim 1571), Osmanlı İmparatorluğu’nun Akdeniz egemenliğini bütünüyle sarsmaya yetmeyecekti. Tarihçilere göre bu savaş sırasında Osmanlı donanması içinde tek fedakarlık gösteren, Cezayir filosu olacaktı... Ernle Bradford’un aktarması ile -daha önce adı geçmiş olan- “Eski Calabria” adlı eserinde Norman Douglas, Amiral De la Gravière’nin şu sözlerini aktarmakta imiş: “(...) Buharlı gemiler icad edilmeseydi, Cezayir korsanları bugün hala aramızda olacaklardı.”

 

 

Yusuf Küpeli

 

2012-11-01

 

yusufk@telia.com

 

http://www.sinbad.nu/