Not: Hun aşiretlerinin hem Orta Asya'daki ve hem de Doğu Avrupa ve Avrupadaki serüvenlerini -ilişkide oldukları diğer halkların serüvenleri ile birlikte- özetleyen aşağıdaki metin, Türklerle ilgili geniş bir çalışmanın parçalarından biri olarak Ağustos 2013’te kaleme alınmıştır. "Geniş çalışma" derken, doğrudan birtakım belgelere gidilmesini değil, farklı araştırmacıların, değişik ciddi tarih kitaplarının ve tarihle ilgili makalelerin okunarak yapıldığı bir çalışmayı, bu yolla tarih hakkında bilgi edinme çabasını kastetmekteyim. Sonunda, edinmiş olduğum bilgileri, kendi yorumlarımla insanlara aktarmayı, bilgiyi yayma işini kastetmekteyim. Ve sanırım, doğru insancıl bir bakış açısı ile ve karmaşık tarihi süreçleri becerebildiğim ölçüde analitik yorumlarla insanlara aktarabiliyorum... Şüphesiz, artık varolmayan Hun aşiretlerinin olağanüstü serüvenleri, burada verilen bilgilerden çok çok daha zengindir. Bu metindeki amaç, Hun aşiretlerinin Asya içlerinden, Pasifik'in biraz batısından başlayarak Avrupa içlerine, Atlantik'in biraz doğusuna dek asırlarca sürmüş olan muhteşem serüvenleri hakkında kısa, genel ve doğru bilgi vermektir... Kaynakların önemli kısmı metnin içinde belirtilmiştir. Zengin kaynak listesi, kitabın tamamı yayınlanırken gelecektir... İyi okumalar dileğiyle.- Yusuf Küpeli, 2015.01.15

 

Yusuf Küpeli, HUN KONFEDERASYONU, HUNLAR’IN ÇİN’E VE BATI’YA AKINLARI, HUN GÖÇEBELERİ’Nİ ÇEVRELEYEN MEDENİYETLER VE DİĞER HALKLAR, “FLAGELLUM DEI=TANRI’NIN KIRBACI” ATTİLA VE HUN KÜLTÜRÜ HAKKINDA KISA NOTLAR

(...) Doğu Avrupa’dan Fransa’nın kuzeyi ve doğusu Galya (Gaule, Gallia, Gaul) dahil olmak üzere tüm Orta ve yine büyük ölçüde Batı Avrupa’yı işgaletmiş olan Hunlar’ın en ünlü hükümdarı Attila (406- 453; yönetimi, 434- 453; 445 yılına dek, ağabeyi Bleda ile birlikte), Romalılar tarafından, “Tanrının Kırbacı” (“Flagellum Dei”) olarak anılmıştır...

Bağlantılı metinler

 

 

HUN KONFEDERASYONU, HUNLAR’IN ÇİN’E VE BATI’YA AKINLARI, HUN GÖÇEBELERİ’Nİ ÇEVRELEYEN MEDENİYETLER VE DİĞER HALKLAR, “FLAGELLUM DEI=TANRI’NIN KIRBACI” ATTİLA VE HUN KÜLTÜRÜ HAKKINDA KISA NOTLAR

 

Indiana Üniversitesi’nden Denis Sinor’un anlatımı ile, özet olarak, Avrupa tarihçiliğinde en kötü üne sahip olanlar, hatta, Viyana önlerine dek gelmiş olan Moğollar’dan, adları yıkıcılıkla özdeşleşmiş Germen kavmi Vandallar’dan dahi daha ürkütücü ve aşağılayıcı olarak anılanlar, Hun aşiretlerinden başkası değildir... Doğu Avrupa’dan Fransa’nın kuzeyi ve doğusu Galya (Gaule, Gallia, Gaul) dahil olmak üzere tüm Orta ve yine büyük ölçüde Batı Avrupa’yı işgaletmiş olan Hunlar’ın en ünlü hükümdarı Attila (406- 453; yönetimi, 434- 453; 445 yılına dek, ağabeyi Bleda ile birlikte), Romalılar tarafından, “Tanrının Kırbacı” (“Flagellum Dei”) olarak anılmıştır... Tekrarlamak gerekirse, bu halkın dili hakkında geriye yeterli izler kalmamıştır. Hunlar’ın muhtemelen, -günümüzde yaklaşık bir ile iki milyon arasında insan tarafından konuşulan- Chuvash (Çuvaş) dili ile bağlantılı bir dil konuşmuş oldukları sanılmaktadır. Tam türkçe sayılmayan Chuvash (Çuvaş) dili, Altay dillerinin bağımsız bir alt kolu olarak kabuledilmektedir...

 

Bizans kaynakları, birçok kez, Macarlar’ı ve Osmanlılar’ı Hun olarak kaydetmişlerdir. Macaristan’da bazı Hun izleri kalmış olabilir şüphesiz, ve kalmıştır da... Yine belki Osmanlı Türklerinin göçebelikten gelen bazı savaşcı gelenekleri ile Hunlar’ın savaş yöntemleri arasında birtakım paralellikler bulmak mümkündür... Aslında tarihçiler, Türkler ile Hunlar arasında birçok paralellikler buldukları gibi, dilbilimi ve etnik köken araştırmaları, Batı Hunları’nı oluşturan aşiretlerin önemli kısmının, bu aşiretler konfederasyonunun çekirdeğinde olan Hun aşiretlerinin Türk olduklarına da dikkati çekmektedir... Fakat, tüm bunlara karşın, Macarları ve Osmanlıları “Hun” olarak anmak, hiç te hoş ve doğru değildir... Batı’nın rasist (ırkçı) düşüncelere sahip üst sınıflarına özgü olan, aşağılama içeren, ve yıkıcı bir saldırganlığı tanımlamak için kullanılan “Hun” sözcüğü, Franklin D. Roosevelt ile Winston Churchill arasında geçen yazışmalarda da kullanılmıştır. Roosevelt’e mektuplarında Churchill, Almanlar’ı (Nazi Almanyası), Hunlar diye anmıştır...

 

Gerçekte, herkesin bildiği gibi, Almanlar’ın ataları olan Gotlar’ı Batı’ya ve Güney’e süren Hunlar’dan başkası değildir. Kendilerini yenen Hun aşiretler konfederayonuna katılarak Attila’nın emrine girmiş Ostragotlar’ı (Doğu Gotları) biryana koyacak olursak, Almanlar’ın ataları Gotlar ile farklı bir halk olan Hun’lar, sadece savaş arenasında karşılaşmışlardır. Özellikle Vestragotlar (Batı Gotları) ile Hunlar, çatışmak, savaşmak dışında herhangi bir ilişki kurmamışlardır. O nedenle, Churchill’in “Hun” benzetmesi, tarihi açıdan hatalıdır. Fakat anlaşılan Winston Churchill, Nazi Almanyası’nın saldırganlığını ve yıkıcılığını “Hun” tanımı ile ifade etmeye, onları bu tanımla aşağılamaya çalışmıştır. Tabii bunu yaparken O, aynızamanda Hunlar’ı, bu Türk aşiretlerini de aşağılamıştır...

 

Aslında Nazi Almanyası’nı, adları yıkıcılıkla özdeşleşmiş olan “Vandal”lar olarak tanımlamak, daha doğru olabilirdi. Yine de, bir mali-sermaye diktatörlüğü olan faşizmin dehşetini, diğer tüm sosyal sınıflar üzerinde kurmuş olduğu baskının şiddetini, modern gelişmiş silahlarla sistematik olarak uyguladığı yıkımı, ekonomik talanı, toplumsal gelişmenin “orta-barbarlık” aşamasındaki herhangi göçebe bir toplumun savaşcı saldırganlığı ile karşılaştırmak, bu tamamen farklı tarihi ve sosyo-ekonomik katagoriler arasında paralellikler kurmaya kalkmak, bilimsel gerçeklere tamamen ters düşer...

 

Mançurya’nın batı topraklarından başlayarak şimdiki Kazakhistan’ın tüm doğu topraklarını içine alan, kuzeyde Baykal Gölü’nü, Güney Sibirya topraklarını sınırlarına katmış olan, güneyde ise 40. paralele dek şimdiki Çin topraklarına egemen olan Hsiung-nu (Xiongnu) İmparatorluğu’nu (İ.Ö yaklaşık 250- İ.S. 460), ya da Orta Asya’da şekillenmiş olan bu Hun İmparatorluğu’nu bir yana koyacak olursak, tarihteki mevcut üç büyük kara imparatorluğundan birincisini kurmuş olan Batı Hunları’nın egemenlik alanları, Aral Gölü’nün hemen batısından, Hazar Denizi’nin kuzey kıyılarından başlayıp, Urallar’ı arkasına alarak, şimdiki Moskova’ın epeyce kuzeyinden geçip, kuzey de Litvanya’yı, tüm Polonya’yı, Almanya’yı içine almaktaydı. Aynı imparatorluğun sınırları, güneyde, Hazar Denizi ile Karadeniz arasındaki tüm toprakları, Karadeniz’in kuzeyini, bütünüyle Ukrayna’yı, Romanya’yı, Macaristan’ı, Avusturya’yı, İsviçre’yi, ve Galya dahil Fransa’nın büyük kısmını ve İtalya’nın kuzeyini kapsamaktaydı. Sözkonusu Avrupa coğrafyalarında, onların, Hunları’nın genetik izlerine rastlanmıştır...

 

Çok kişinin düşünebilecek olmasına karşın, burada bir gerçeğe daha dikkati çekmekte yarar olabilir: Hsiung-nu ile, Hunlar ile ve benzerleri ile ilgili olarak “imparatorluk”, veya “egemenlik alanı” ifadelerini kullanırken, sözkonusu imparatorlukların sınırları içinde günümüzdekine benzer bir kontrol mekanizmasının, günümüzdeki gibi güçlü bir egemenliğin varolduğunu asla düşünmemek gerekir. Hatta bu göçebe egemenlikleri, yerleşik medeniyetlerin, bir Çin’in, bir Pers İmparatorluğu’nun, bir Roma İmparatorluğu’nun, bir Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenlik kavramı ile de karşılaştırılamaz...

 

Denis Sinor’a göre, Hunlar’ın kökenleri, ilk ataları tam belli değildir. Aynı yazarın ifadesi ile Fransız Doğu bilimcisi Deguignes, Hunlar’ın Şyunğnu (Xiongnu, Hsiung-nu) soyundan olduklarını iddia etmiş olmakla birlikte, bu konuda fazla kanıt yoktur. Kuzey Moğolistan’da Şyunğ-nu’nun (Xiongnu, Hsiung-nu) çöküşü ile, Avrupa’nın ufkunda Hunlar’ın belirmesi arasında geçen ikiyüz yılın açıklaması mevcut değildir... Eski iran dini Zoroastrianism’in kutsal kitabı Avesta (Pehlevi ile kaleme alınmış Avesta metinleri olmalı; çünkü, bir de öncesi var...-Y.K.) ve sözkonusu Pehlevi metinlerinde anılan Hyaona adı, genellikle Hunlar’a bağlanmıştır. Pehlevi dilindeki Ayatkâr-ı Zeriran destanında, aynı Hyaonalar, Türk sayılmışlardır... (Pehlevi, Orta İran dönemi dilinin, perscenin o dönemdeki halinin adıdır. Sözkonusu dönem, Part [İ.Ö. 247- İ.S. 224] ve Sasani [224- 651] imparatorlukları dönemlerini kapsamaktadır ve bu dönemlerde konuşulan İran diline “Pehlevi” denilmektedir. Y.K.)

 

Britannica’ya göre, İ.Ö. 200’lü yıllarda güçlü bir göçebe aşiretler konfederasyonu olarak Çin’in kuzeyinde ortaya çıkan, Çin’e yaptıkları akınlar sonucu “Büyük Çin Seddi”nin inşa edilmeye başlayışının başlıca nedeni olan, ve 500 yıl kadar Orta Asya egemenliğini elinde tutan Hsiung-nu (Xiongnu), ya da Hunlar, birçok adetleri bakımından Türklere benzemekte, Türkleri çağrıştırmaktadır (Hsiung-nu’nun geniş sınırları, yukarıda ifade edilmiştir.). Aynı tarihçilere göre, Batı Hsiung-nu (Xiongnu), ya da Avrupa’da tarih sahnesine çıkan Hsiung-nu (Xiongnu), Türkler’in atalarıdır. Diğer tarihçilere göre, Roma İmparatorluğu’nu işgaleden Hsiung-nu (Xiongnu), Hun olarak bilinenlerden başkası değildir... Anlaşılmış olacağı gibi, birkısım tarihçi, Denis Sinor gibi düşünmemekte, Hsiung-nu’nun -Türkler’den farklılık gösteren- Hunlar olduğunu iddia etmektedirler...

 

Doğu’da Kore’nin kuzeybatısından, Sarı Deniz’in uzantısı Bo Hai’den (Chihli Körfezi) batı da Orta Asya’nın içlerine dek uzayan ve yapımı yüzyıllar alan Çin Seddi’nin veya Büyük Duvar’ın uzunluğu, tamamlanmış haliyle 6 400 kilometreyi bulmaktadır. Büyük Duvar, Hunlar’ın ataları kabuledilen Hsiung-nu’ya (Xiongnu) karşı inşa edilmiştir. Büyük Duvar, Türkler ile aralarında paralellikler kurulan, hatta bazı tarihçilerce özellikle Batı kanadı Türkler’in ataları sayılan Hsiung-nu’nun (Xiongnu), ya da Hun aşiretler konfederasyonunun akınlarına karşı inşa edilmiştir...

 

Doğu’dan, Kore’nin kuzeybatısından itibaren inşa edilmeye başlanan büyük duvarın ilk bölümü, Çin’e Çin adını veren ve ilk kez ülkeyi birleştiren, birleşik bir imparatorluk haline getiren Ch’in (Qin) Hanedanı (İ.Ö. 221- 210/ 209) tarafından yapılmıştır. İmparatorluğun kurucusu Shih huang-ti (kişisel adı, Chao Cheng, İ.Ö. 259- 210/ 209) İ.Ö. 214 yılında sözkonusu “Büyük Duvar”ın inşaatını başlatmıştır... Sürekli birbirleri ile savaşan altı kadar prenslik nedeniyle “Savaşan Devletler” dönemin (İ. Ö. 481/ 475- 221) olarak anılan süreci sonlandıran ve Çin’i birleştirerek bu ülkeye günümüzdeki adını veren Ch’in (Qin) Hanedanı’nın (İ. Ö. 221- 206) kurucusu Chao ChengChih Shih huang-ti”= “Ch’in’in veya Çin’in İlk Mutlak İmparatoru”), bu zaferini gerçekleştirirken, kuzeydeki göçebe Hun aşiretleri de kendi aralarında birleşerek, Çin’e yaptıkları akınlara hız vermişlerdir. İşte bu nedenle Chao Cheng, İ. Ö. 214 yılında, Kore’nin Kuzeybatı sınırından itibaren “Büyük Çin Seddi”nin inşasına başlamıştır... (Yusuf Küpeli, 5- Çin adının kökeni Ch’in imparatorluğu, “Ch’in’in İlk Mutlak İmparatoru”, merkezi bürokratik yapının şekillenişi ve diğer bazı eski imparatorluklar ve hükümdarlar üzerine kısa notlar )

 

Konunun değerli uzmanlarından René Grousset’in anlatımını özetleyecek olursak... Batı’da daha çok İskitler ve Sarmatlar gibi Hint-İrani ağırlıklı halklar egemenken, Doğu’da Türk-Moğol kavimleri egemen konumdaydı. Bunların arasında da, Çinlilerin Hiyang-Nu (Hsingnu, olmalı), Romalıların Hunni, Hintlilerin Hûna olarak adlandırdıkları Hunlar dominant idiler... René Grousset’e göre, daha önce ifade edilmiş olana benzer biçimde, İ. Ö. 200’lü yılların yarısından sonra Hun aşiretleri aralarında birleşerek önemli bir güç haline geleceklerdi. Bu tarihten itibaren Çin günceleri (kronikaları) onlardan sık sık sözedecekti... Hunlar’ın hükümdarlarına, “Göğün Yüce Oğlu” anlamına, Çince, “çengili ku-tu şan-yu” denilmekte idi. “Çengili” sözcüğü, gök anlamına gelmekte idi. “Çengili” sözcüğü, moğolca da aynı anlama gelen “Tengri” sözcüğünden türetilme idi. Buradan da anlaşılacağı gibi, Hunlar, aynı coğrafyada varolan Türk kavimleri, Moğollar, Mançuryalı halklar, Koreliler gibi Şamanist idiler... Hun hiyerarşisinde, “Göğün Yüce Oğlu”nun, ya da “Şan-yu”nun altında iki büyük rütbeli daha bulunmakta idi. Bunlar, “sağın ve solun bilge kralları” anlamına “t’u-ki” kralları olarak adlandırılmakta idiler. Bu çince yazılış, türkçe “doğru” sözcüğünün yazılışına yakın olmaktadır... “Göğün Yüce Oğlu”, ya da “Şan-yu”, yukarı Orhon üzerindeki dağlık bölgede yaşardı... Türk-Moğol tarzında genel yön tayini, yüz güneye dönülerek yapılırdı. İ. S. (İsadan Sonra) 300’lü yılların Türkleri ve 1200’lü yılların Cengiz Kağan’ının  Moğolları’da, yön bulma işinde aynı yöntemi uygulayacaklardı...

 

Rus Bilimler Akademisi’nden (Institute for the History of Material Culture of Russian Academy of Sciences) Sergey Miniaev’in “An economic structure of the Xiongnu (Hsiugnu) society” başlıklı yazısında belirttiğine göre, tarihi kalıntılar, Xiongnu (Hsiugnu) döneminde (yani, Hun döneminde) kentleşmenin başlamış olduğunu, halkın birkısmının kasabalarda yaşadıklarını göstermiştir. Aynı metne göre, Çin kaynakları da, Xiongnu (Hsiugnu) kasabalarından sözetmektedirler... Sonuçta, Xiongnu (Hsiugnu) imparatorluğu döneminde Orta Asya’da kentleşmeye doğru ilk adım atılmıştır. Bu konuda Xiongnu (Hsiugnu) tek örnek değildir; diğer göçebeler de aynı izden gitmişlerdir. Uygurlar ve Moğolar, kasabalar oluşturmuşlardır... Aynı yazara göre, sözkonusu imparatorlukta kentleşmenin başlaması, askeri stratejik ilerlemeye, ticaretin ve el sanatlarının gelişmesine bağlı olsa da, asıl neden ekonomikti. İmparatorluk, sadece göçerlere özgü hayvan yetiştiriciliğine bağlı olarak ayakta tutulamazdı. İmparatorluğun farklı ürünlere gereksinimi vardı, ve bu ürünlerin değiş tokuşu ancak belirli yerleşik merkezlerde olabilirdi...

 

W. B. Henning tarafından kaleme alınmış olan “The Date of the Sogdian Ancient Letters” başlıklı metne göre, Çin anallarında (güncelerinde) geçen “Hsiung-nu” veya “Xiong Nu/ Xiongnu” kayıtlarından Hunları teşhise yaklaşılmakla birlikte, tam bir inandırıcılık sağlanamamaktadır. Doğu Hunları ve Batı Hunları ile ilgili tartışmalar sürerken, 1948 yılında, “Sogdian Ancient Letters” (“Eski Sogdian Mektupları”) olarak adlandırılan, ve W. B. Henning tarafından yayınlanan kanıtla, Hunlar’ın kimlikleri su yüzüne çıkacaktı (Sogdiana, şimdiki Özbekistan’ın ortalarında, Zeravshan Nehri Vadisinde kurulu eski bir ülkenin adıdır. Muhtemelen İ.Ö. 1000 veya 500 yıllarında kurulmuştur. Bunlar, Sogdianalılar, İrani bir halktır...). W. B. Henning, sadece Doğu ve Batı Hunları’nın değil, aynızamanda Ak Hunlar’ın (Hephthalites), Khionites’lerin (Chionites= Hunlar), ve başkalarının kimliklerini de açığa çıkartmıştır. O’na göre Ak Hunlar’ın (Hephthalites) etnik kimlikleri ve dilleri konusunda kesin bilgiler olmamakla birlikte, bunların, -adlarına ve çok az bilinen dillerine bakılarak- İrani bir kavim oldukları ve Hunlar ile herhangi bir soy bağlarının olmadığı görüşü ağır basmaktadır... Diğer yandan, Sasani İmparatorluğu (224- 651) dönemi İran kayıtlarında, Sasani imparatoru II. Shapur’un (309- 79) egemenlik yıllarında, düşman olarak geçen Chionites’ler, haklarında bilgiler vermeye çalıştığımız Orta Asyalı Hunlar’dan başkası değildir...

 

Yukarıda adı geçen aynı metne göre, sonuçta, Hunlar’ın kimlikleri, Türk ve Türk-olmayan aşiretler olarak ikiye ayrılmıştır. Aşiretlerin genetik ve dilbilimi açısından izleri, sözkonusu ayırımı ortaya çıkartmaktadır. L. P. Potapov, konuyla ilgili görüşünü 1969 yılı çalışmalarında derlemiştir. Modern araştırmacıların çoğunun, özellikle Sovyet araştırmacılarının ulaştıkları sonuç, Hunlar, etnik (soy) açısından birliktelikleri olmayan göçebe aşiretlerin oluşturdukları politik bir koalisyondur ama, içlerinde egemen olanlar, türkçe konuşan aşiretlerdir. (Aslında, İskitler, Avarlar, hep böyle soy birlikleri, etnik birlikleri olmayan göçebe aşiretlerin koalisyonlarıdırlar. Onları yanyana getiren, ortak yararları ve ortak göçebe kültürleridir. Bu dönemde herhangi bir ulus bilinci yoktur. Aynı nedenle, farklı etnik kökenden aşiretler, birleşebildikleri kadar, birtakım değişik yarar hesapları ile kolayca dağılabilmektedirler. Sözkonusu nedenle zaten, farklı Hun aşiretleri, farklı cephelerde kolayca karşı karşıya gelebilmişlerdir... Modern burjuva anlamda olmasa bile, yerleşik halkların devlet örgütlenmeleri ile yavaş yavaş bir ulus bilincinin doğmaya başladığı zamanda, ayni ranta dayalı feodal üretim düzenine geçildiği dönemde, sözkonusu göçebe koalisyonları tarihten silinmeye başlamışlardır... Örneğin, kanımca, değişik aşiretlerin konfederasyonu olan İskitler [Skyter, Skytien, Scythian, İ. Ö. 700- I.S. 200] sözkonusu nedenle aniden tarih sahnesinden çekilmişlerdir... Y. K.)

 

İ. Ö. 476/ 475- 221yılları Çin’inde, altı ayrı feodal krallık veya prenslik sürekli birbirleri ile çatışma halinde idiler ve bu dönem tarihe “Savaşan Devletler Dönemi” olarak geçmiştir... İ. Ö. 246 yılında, Sözkonusu devletlerden Ch’in’in (Qin), ülkenin kuzeydoğusunda verimli topraklar üzerine kurulmuş olan bu krallığın başına, -sonderece dramatik olaylarla yüklü karmaşık bir yaşam serüveni olan- henüz 13 yaşındaki Chao Cheng (Shih huang-ti) oturtulacaktı. Sözkonusu kişi, Chao Cheng (Shih huang-ti), kanlı yöntemler, süikastler ve iyi örgütlenmiş ispiyon şebekelerinin yardımlarıyla, İ. Ö. 221 yılında diğer rakip beş prensliği yokedecekti. Aynı kişi, kendisini, “Chih Shih huang-ti” (“Ch’in’in veya türkçe söylenişi ile Çin’in İlk Mutlak İmparatoru”) olarak ilanedecek ve “hanedanının on bin yıl hükmedeceğini” duyuracaktı. Ancak O’nun imparatorluğu sadece 15 yıl yaşıyabilecekti... Chao Cheng’in (Shih huang-ti) İ. Ö 210 veya 209 yılında ölümünün hemen ardından, İ. Ö. 206 yılında, sözkonusu imparatorluk, Korkunç bir iç çatışma ortamına, kanlı bir kaosun içine sürüklenecekti...

 

Basit eğitimsiz bir köylü olmasına karşın çok zeki olan ve köylülerin dilinden iyi anlayan Kao-tsu (Liu Pang), büyük bir köylü gücünü etrafında birleştirmeyi başaracak, ve iyi eğitilmiş bir aristokrat, şair ve asker olan rakibi Hsiang Yü’yü İ. Ö. 202 yılında altederek, içsavaşı sonlandıracaktı. Böylece, Han Hanedanı’nın (İ. Ö. 206- İ.S. 220) dönemi başlayacaktı. “Chih Shih huang-ti”nin atmış olduğu temeller üzerinde merkezi imparatorluk, Han Hanedanı ile sürecekti...   

 

Çin’in genel adı Çin olmadan ve henüz “Savaşan Devletler Dönemi” sürerken, İ. Ö. 244 yılında,  Xiongnu (Hsiugnu veya Hsiug-nu) aşiretler konfederasyonun adı ilk kez zikredilecekti... Şekillenmekte olan Xiongnu (Hsiugnu) aşiretler konfederasyonunun sınır komşusu, kuzeybatı Çin’de zengin tarım arazileri üzerinde bulunan ve Çin’in birliğini sağlayarak ülkenin tümüne kendi adını verecek olan Ch’in’den (Qin) başkası değildi... Çin’de birliği sağlayan ve adını “Chih Shih huang-ti” olarak değiştiren imparatorun öldüğü yıl, İ. Ö. 209 yılında, Xiongnu (Hsiugnu) aşiretler konfederasyonu, ya da Batı’da bilinen adları ile Hunlar, Modu (Mao-Du, Motun, veya bildiğimiz Mete) önderliğinde yükselişe geçecekti. Fakat bu yükseliş çok uzun sürmeyecekti...

 

Aslında, Çin günceleri (analları, kronikaları), İ. Ö. 400’lü yıllardan itibaren Hsiugnu’dan bahsediyor olmakla birlikte, Hsiugnu’nun durdurulamayan akınları, -Çin’in birleştirerek ülkeye adını veren Ch’in (Qin) döneminde büyük Çin Seddi’nin inşasının başlamasına neden olan-  Hsiugnu akınları, asıl olarak İ. Ö. 200’lü yıllarda başlayacaktı. Bu dağlı savaşcılar, zaman zaman 300 bin atlı ile geliyorlardı... Ch’in (Qin) iktidarının yerini alacak Han iktidarı (İ. Ö. 206- İ.S. 220), evlilikler yoluyla, Hsiugnu ile akrabalıklar kurarak sözkonusu saldırıları durdurmaya çalışsa da, bunun da pek bir yararı olmayacaktı...

 

Hsiugnu aşiretler konfederasyonu, İ. Ö. 200’lü yıllardan itibaren Orta Asya’nın geniş coğrafyasına 500 yıl egemen olacaktı. Buna karşın, Hsiugnu, İ. Ö. 51 yılında iki parçaya ayrılacaktı. Doğu parçasının aşiretleri Çin’e teslim olurlarken, Batı’nın aşiretleri, Çin tarafından, Orta Asya içlerine doğru sürüleceklerdi. İsa’dan hemen sonraki yüzyılda Çin, Han İmparatorluğu, sınırlarını Hsiugnu’nun bölgesine doğru genişletmeye başlayacaktı...

 

Britannica’da belirtildiğine göre, Hsiugnu adetleri, gelenekleri ile Türk gelenekleri arasında büyük yakınlık vardı. Tekrarlamak gerekirse, birkısım Batılı tarihçiye göre, Batı Hsiugnu aşiretleri Türkler’in ataları idi... Diğerlerine göre ise, Hsiugnu, Roma’yı fetheden Hun’lardan başkası değildi...

 

Çin’in Han Hanedanı (İ. Ö. 206- İ. S. 220) hükümdarlarından Wu-ti (Liu Ch’e; yönetimi, İ. Ö. 141/ 140- 87/ 86), Çin’in etkisini çevresinde yayacak, ve -Ortadoğu kökenli tek "tanrı"lı dinlere benzemeyen, derin ahlaki öğütler içeren, "gök" ile uyumlu adaletli bir toplumsal yaşamı öğütleyen, nasıl adaletli bir yönetici olunabileceği konusunda öğütler veren, derin bir insancıllık içeren- Konfüçyanizm'i  (Confucianism) ülkenin resmi dini haline getirecekti... O, Wu-ti, İ. Ö. 133 yılında kuzeye, Hunlar’a karşı sefer başlatacaktı. Ve O, tüm yönlerde Çin’in etkisini arttıracaktı. O’nun orduları, sadece Kore’nin kuzeyindeki Choson kentini ve Güney Mançurya’yı elegeçirmekle kalmayacak, aynızamanda Türkistan’a dek gireceklerdi. İsa’dan hemen sonraki yüzyıl boyuncada Çin seferleri sürecekti. Çin egemenliği, ülkenin kuzeybatısındaki Sinkiang bölgesine, şimdiki “Batı Türkistan”a dek yayılacaktı...

 

Xiongnu (Hsiugnu)- Çin savaşları, İ. Ö. 127- 72 yıllarında yoğunlaşacaktı. Xiongnu (Hsiugnu) aşiretler konfederasyonu, ya da Hunlar, İ. Ö. 60 yılında -taht uğruna- önemli bir iç savaş yaşayacaklardı. Ve onlar, -daha önce de belirtmiş olduğum gibi- Çin’in de baskısı sonucu, İ. Ö. 51 yılında, Güneydoğu ve Kuzeybatı Hanedanları olarak ikiye bölüneceklerdi... İkinci içsavaş, İ. S. 47 yılında patlayacaktı, ve taraflardan biri, güneydoğu da olan Hun hanedanı, Çin ile (Han Hanedanı ile) ittifak halinde olacaktı. Yani onlar, yukarıda da yazmış olduğum gibi, artık Çin’e katılmış olacaklardı... Sonuçta, güneydoğu Hun hanedanı, Çin’in bir parçası haline gelecek ve bu bölgenin halkı Çinlilele karışıp yokolacaktı, Çinlileşecekti...

 

René Grousset’e göre İ. Ö. 35 yılında bazı Hun aşiretleri, kendilerini takibeden Çin ordusu önünde Baykal Gölü’nün ve birkısmı da Aral Gölü’nün kuzeyindeki bozkırlara göç edeceklerdi. Bu kuzeye ve batıya doğru göçedenlerin çevrelerinde herhangi bir medeniyet bulunmadığı için, uzun süre, Roma ile temasa gelecekleri İ. S. 300’lü yıllara dek onların adları kayıtlarda geçmeyecek, onlardan sözedilmeyecek, haklarında bilgi edinilemeyecekti. İşte Batı Hunları’nın çekirdeğini, Aral Gölü’nün kuzeyindeki bozkırlara göçetmiş olan bu aşiretler oluşturacaktı... Güneyde kalmış olan Xiongnu (Hsiugnu), veya Hun aşiretleri ise, İ. S. 150- 155 yıllarına gelindiğinde, tamamen dağılmış olacaklardı...

 

Han Hanedanı’nın İ. S. 220 yılında devrilmesi, ve birbirleri ile egemenlik kavgasına girmiş olan üç farklı Han generalinin -ülkenin kuzeyinde, batısında, ve güneyinde- kurmuş oldukları krallıklar döneminin, “Üç Krallık Dönemi”nin (220- 265 ve 280) başlaması ile birlikte, Xiongnu (Hsiugnu) kalıntıları, Çin’in kuzeyinde -kısa ömürlü- küçük devletçikler kuracaklardı... Sonuçta, 400’lü yıllara gelindiğinde, Orta Asya’da Hsiugnu’nun tüm izleri silinmiş olacaktı...

 

Çin’in, Han İmparatorluğu’nun Hsiugnu bölgesinde kontrolu sağlayabilmiş olmasının en önemli nedenlerinden biri, inşa ettikleri “İpek Yolu” aracılığıyla Hsiugnu üzerinde etkili olabilmeleri idi. Ticaretin başlıca maddesinin ipek olması nedeniyle “İpek Yolu” adını alan sözkonusu yol ile Hindistan, Ortadoğu, hatta Roma ile ticareti sağlayan Çin, Hsiugnu’nun tüm gizli ticaretini bu sayede yokedebilmiş, Hsiugnu ile gizlice ticaret yapan tüccarları bitirmişti... Sonuçta Hsiugnu, ipek taşımacılığının, Çin mallarını Orta Asya’ya sevk işinin başlıca faktörü haline gelecekti... Çin’i Batı’ya bağlayan ve 6 400 kilometre olan “İpek Yolu”, Çin’in Han Hanedanı (İ. Ö. 206- İ. S. 220) döneminde, İ. Ö. 200’de Batı ile bağlanıp aktifleşmeye başlamış olsa da, bu dünyanın en uzun yolunun ilk parçaları, İ. Ö. 300 yılında inşa edilmeye başlamıştır.

 

Hsiugnu tarih sahnesinden çekilirken, İ. S. 400’lü yılların başında, Çin’in hemen kuzeyinde, kalın bir kemer oluşturarak Mançurya’dan Türkistan’a dek uzanan coğrafya da, Yuan-yuan İmparatorluğu kurulacaktı. Ağırlıklı kanıya göre bu, moğolca konuşan aşiretlerin egemenliğinde bir oluşumdu... Diğer yandan Profösör Ümit Hassan, Yuan-yuan’ların Avarlar olduğunu iddia etmektedir. Yine O, Yuan-yuan adının aşağılama, göçebeliği işaret etme amacıyla Çinliler tarafından takıldığını yazmaktadır. Profösör Ümit Hassan’ın anlatımı ile, çince de bir çeşit kurtcuk, böcek adı olan Zuan-zuan sözcüğü, aşağılama amacıyla, Çinliler tarafından Yuan-yuan olarak Çin’in kuzeyindeki bu halka takılmıştır. Yani Çinliler onları, “kurtcuk” veya “böcek” anlamına, Yuan-yuan olarak adlandırmışlardır...

 

René Grousset’e göre de Çinliler, Juan-juan (Yuan-yuan) olarak yazdıkları sözcükle, “hoş olmayan biçimde kaynaşan böçekler” anlamına aşağılayıcı biçimde Ju-Juan’ları (Yuan-yuan’ları), ya da Cücen veya Apar halkını kastetmekte idiler. Aynı yazara ve ayrıca bazı dil bilimcilere göre sözkonusu aşiretler, Siyen-pi’ler gibi Moğol aslından idiler. Kağan ünvanı da ilk kez Apar hükümdarları ile birlikte ortaya çıkmıştı. Kısacası, konunun önemli uzmanlarından René Grousset ve diğer başka bazıları, Çinliler tarafından Yuan-yuan olarak tanımlananların “Avarlar olduğu” tezine karşı çıkmakta, onların Moğol olduklarını ifade etmektedirler... Diğer yandan, Yuan-yuan’ların Avarlar olduğunu düşünen başka okullar da vardır ama, ağırlıklı olan görüş, onların bir Moğol İmparatorluğu oldukları yönündedir...

 

Tekrarlamak gerekirse, konunun uzmanlarından René Grousset’e göre Yuan-yuan’lar, Moğol dili konuşan bir toplumdur... Yuan-yuan’lar, 400’lü yıllara girilirken bölgede tarih sahnesine çıkıp egemen bir aşiretler konfederasyonu oluşturacaklardı. Onlar, bir 150 yıl kadar hüküm sürdükten sonra, 552’de tarih sahnesinden çekileceklerdi. Yuan-yuan aşiretler konfederasyonunun merkezinde duran Moğol aşireti Cücenler’in en yakım müttefiki, Ak Hunlar (Hephthalites) idi. René Grousset’e göre, Ak Hun kağanı, Cücen kağanı Anakuey’in teyzesi ile evlenmişti. Moğolistan’ın efendisi olan Cücenler, güneybatının kıyısındaki Ak Hunlar üzerinde birtakım üstünlüklere sahipti... Altay dili konuşan Hunlar’dan farklı olan Ak-Hunlar’ın (diğer adları ile, Hephthalite), Hint Avrupai bir topluluk oldukları, Altay dili değil, Hint-Avrupai bir dil konuştukları, kaydedilmektedir. Kentleri olmayan, sürekli çadırlarda yaşayan bu halk, İ. S. 400’lü ve 500’lü yıllarda, Hindistan ve Pers (Sasani, İran) tarihinde önemli roller oynayacaktı...

 

Yalnız burada hemen ifade etmeliyim ki, herkesin bildiği gibi Avarlar’da farklı etnik kökenlere sahip aşiretlerin konfederasyonları idi. Sözkonusu yıllarda ve o coğrafya da, Yuan-yuan’ların arasında moğolca konuşan aşiretlerin çoğunlukta olmaması için de bir neden yoktur. Ayrıca, türkçe konuşan Avarlar’da vardır. Ve zaten Yuan-yuan İmparatorluğu, içindeki Türk aşiretlerinin -Çindeki Wei Hanedanı’nın desteğini alarak- 552’de ayaklanmaları sonucu yıkılmıştır... Kökeni Türk olan Toba aşiretleri tarafından kuzeyde kurulmuş olan Çin’in Wei Hanedanı, İ. S. 386- 534/535 yıllarında varolacaktı... Avarlar’ın Batı’ya doğru akınları ve Batı Hunları’nın eski egemenlik alanlarına hakim olmaya başlamaları, bu tarihlere, Yuan-yuan’ların tarih sahnesinden çekildikleri yıllara denk düşmektedir... Batı’ya doğru gittikçe, Avarlar’ın etnik bileşimleri değişmiş, aralarına yeni aşiretler karışmış olabilir ama, Avarlar arasında türkçe konuşan aşiretlerin bulunduğu kesindir...

 

Yukarıda ifade edilmiş olduğu gibi, 551- 52 yılında, Yuan-yuan İmparatorluğu içindeki Türk aşiretleri, Bumin önderliğinde ayaklanacaklardı. Tekrarlamak gerekirse, ayaklanan Türk aşiretleri, Çin’in Wei Hanedanı ile birleşerek sözkonusu imparatorluğun tarih sahnesinden çekilip gitmesine neden olacaklardı. Aslında, Çin’in kuzeyindeki Wei Hanedanı’da (Toba, Tabgatch, İ. S. 386- 534/ 35), kuzedeki türkçe konuşan göçebe aşiretler tarafından kurulmuştu...

 

Çin’in tarihi kayıtlarına T’u-chüeh olarak geçen ve Yuan-yuan’a karşı ayaklanmış olan bu göçebe Türk aşiretleri, Bumin’in önderliğinde, Ötüken- Moğolistan merkezli Gök (Kök) Türk İmparatorluğu’nu kuracaklardı. Bumin, “Kağan” ünvanını alacaktı... Tarihçilere göre, Türk ve Moğol yöneticilerin kullandıkları bu “Kağan” ünvanı, muhtemelen Yuan-yuan’dan türetilmişti. İlk olarak Yuan-yuan hükümdarlarının “Kağan” ünvanını kullanmış oldukları belirtilmektedir... Yukarıda ifade etmiş olduğum gibi bu ünvan, ilk kez, Yuan-yuan İmparatorluğu’nun merkezinde duran Moğol asıllı Apar hükümdarları tarafından kullanılmıştır...

 

Zaferinden hemen sonra ölen Bumin Kağan’ın ardından, türkçe konuşan göçebe aşiretlerin imparatorluğu, ikiye bölünecekti. Moğolistan merkezli doğu parçasının başına Bumin’in oğlu Muhan (yönetimi, 553- 72), batı parçasının başına da, Bumin’in kardeşi İstemi Kağan (yönetimi, 553- 73?) geçecekti... Bir dönemde, 600’lü yıllarda, iktidar kavgalarına, kargaşa içine sürüklenmiş ve 50 yıl kadar Çin esareti altında kalmış olan Gök (Kök) Türk İmparatorluğu, Bilge Kağan (ölümü, 734) ve Bilge’yi imparatorluğa taşımış olan kardeşi Kül Tiğin (ölümü, 731) tarafından yeniden güçlü biçimde diriltilecekti. Birbirlerine sonderece sadık kardeşlerin (Bilge ve Kül Tiğin)  ölümlerinin ardından, bu iki kardeş adına 732 ve 735 yıllarında ayrı ayrı iki anıt dikilecekti... Gök (Kök) Türk imparatorluğu hakkında, sözkonusu kardeşler hakkında bilgiler veren ve gelecek nesillere öğütler içeren “Orhun Kitabeleri” adlı anıtlardaki yazı, ilk türk yazısı olarak kabuledilmektedir...

 

Aynı yüzyılın (700’lü yıllar) ortalarına doğru, Gök (Kök) Türk İmparatorluğu, iktidar kavgaları sonucu dağılacaktı. Dağılanın boşluğu, Gök (Kök) Türk aşiretler konfederasyonu içinde yeralmış olan Uygur Türkleri tarafından doldurulacak, ve Uygur Kağanlığı (742- 848) kurulacaktı...

 

Merkezinde Türk aşiretlerinin durduğu Batı Hunları’nı, Türk aşiretleri ağırlıklı Batı Hunları’nı anlatmaya başlamadan önce, doğu da, Orta Asya’da yaşananları özetlemenin yararlı olacağını düşündüğüm için, yukarıdaki bilgileri verdim...

 

Şüphesiz tarih, özellikle Asya halklarının tarihi, bazı dönüm noktaları ile burada özetlenmeye çalışılandan çok daha zengin ve karmaşıktır... Türkler ve ilişkide oldukları halklar hakkında sadece doğru bir fikir vermeye çalışan bu metinde, Hun aşiretlerinin uzun ve karmaşık serüvenlerinin büyük birkısmını atlayarak nasıl bölündüklerine, “Batı Hunları”nın nasıl tarih sahnesine çıktıklarına gelecek olursak...

 

Çinliler tarafından Xiongnu (Hsiugnu) olarak anılan ve -çoğu tarihçi tarafından- Hunlar olarak kabuledilen, ve aralarında Türkçe konuşan göçebelerin ağırlıklı olduğu bu göçebe aşiretler konfederasyonunun İ. S. 150 civarında Orta Asya’da tarih sahnesinden tamamen çekilmesinden 150 yıl sonra, Batı Hunları tarih sahnesinde gözükmeye başlayacaklardı. Yukarıda ifade etmiş olduğum gibi, İ. S. 300’lü yıllarda, Roma güncelerinde (kronikalarında),  bunların, Batı Hunları’nın adları geçmeye başlayacaktı. İ. S. 300’lü yılların ikinci yarısında Batı Hunları, Volga Nehri’nin ötelerinde, aynı nehrin doğu yakasında yeni bir aşiretler konfederasyonu olarak tarih sahnesinde gözükmeye başlayacaklardı...

 

Daha önce, İ. Ö. 35 yılında, bazı Hun aşiretlerinin, kendilerini takibeden Çin ordusununönünde, Baykal Gölü’nün ve ayrıca birkısmının da Aral Gölü’nün kuzeyindeki bozkırlara göçettiklerini yazmıştım. İşte Batı’ya doğru hareket etmeye başlayanlar, aynı Hunlar’dan başkası değildi. Bunların hangi nedenle Aral’ın kuzeyindeki bozkırları terkederek Batı’ya yöneldikleri ve Avrupa’nın doğusuna girdikleri bilinememektedir...

 

İ. Ö. 700’lü ve 600’lü yıllarda Orta Asya’dan Güney Rusya’ya, şimdiki Ukrayna düzlüklerine, ağırlıklı olarak İrani bir halk olan İskitler (Scythian) göçetmişlerdi. İ. Ö. 300’lü ve 200’lü yıllarda, yine Orta Asya’dan gelen ve ağırlıklı olarak İrani bir topluluk olan göçebe Sarmatlar (Sarmatians), aynı coğrafyaya, Güney Rusya’ya yerleşecekti... René Grousset’in anlatımına göre, Sarmat kabilelerinden olan Alanlar, Terek bölgesine, şimdiki Kuzey Kafkasya’ya yerleşeceklerdi... Yine aynı yazara göre, İsveç kökenli Gotlar, İ. S. 200’lü yıllarda aynı geniş coğrafyaya geleceklerdi. Got kabileleri ile Sarmat kabileleri arasında çatışmalar yaşanacaktı... Aynı dönemde Kırım’da ise, Roma İmparatorluğuna bağlı bir Grek-Roma krallığı mevcuttu... Don Nehri’nin aşağı kısımlarından daha batıda yeralan Dinyester (Dniester) Nehri’nin aşağı kısımlarına dek uzanan Ukrayna ovalarına egemen Got kabilelerine, Ostrogotlar (Doğu Gotları); Dinyester (Dniester) Nehri’nden Tuna Nehri’ne dek uzanan ovalara egemen Got kabilelerine ise, Visigotlar (Batı Gotları) denilmekte idi... Şimdiki Romanya’yı ve Macaristan’ı da içine alan aynı coğrafyada daha başka birsürü halk grubu yaşamakta idi... Şimdiki Bulgaristan’da ise, Heredot (Herodotus, İ. Ö. 484?- 430 veya 420) tarihinde haklarında bilgi verilen savaşcı Trak (Thrace) aşiretleri yaşamakta idi... (Trak halkı hakkında daha geniş bilgi için tıkla: Yusuf Küpeli, büyük köle ayaklanmasının önderi Spartaküs üzerine notlar)

 

Bazı tarihçilere göre varlığı şüpheli olan Balamber (Balamir) önderliğinde Hun kabileleri, İ. S. 374 yılında, Batı’ya doğru hareket edecekler, güney Volga’yı ve güney Don’u aştıktan sonra Terek ve Kuban topraklarına girecekler, buralara, Kuzey Kafkasya’ya yerleşmiş Alan’ları yenilgiye uğratacaklardı... Ardından yine Hunlar, Ostrogotlar’ı (Doğu Gotları) yenilgiye uğratacaklardı. Ostrogotlar’ın büyük kısmı Hun egemenliğini kabulederken, Visigotlar (Batı Gotları) 376 yılında Tuna’yı geçerek Roma İmparatorluğu toprakları içine sığınacaklardı. Visigotlar’ın birkısmı, Trak (Thrace) aşiretlerinin yaşam alanları içine gireceklerdi. Yine Got egemenliğinin parçalanması sonucu, Karpatlar’da yaşamakta olan Slav aşiretlerinin önleri açılacaktı. Ve bunlar, 400’lü yılların sonlarına doğru ve 500’lü yılların başlarında, güneye-batıya-doğuya, yani üç yöne doğru göçe başlayacaklardı. Sözkonusu Slav aşiretlerin birkısmı, 500’lü yılların başlarında, şimdiki Bulgaristan’a, Trak aşiretlerinin yaşamakta oldukları topraklara geleceklerdi. Hint-Avrupai bir dil konuşan Traklar, yine Hin-Avrupai dile sahip Slavlav topluluklarının içinde asimile olacaklardı. Son olarak, 681 yılında, Kağan Asparuh önderliğinde aynı topraklara, Bulgaristan’a günümüzdeki adını veren ve türkçe konuşan Volga Bulgarları, Şamanist Volga bulgarları geleceklerdi...

 

Hunlar karşısında yenilgiye uğramış olan Alan aşiretlerinin birkısmı geçici olarak Hun egemenliğini kabuledeceklerdi. İleride bunlar, 900’lü yıllarda, Doğu Roma (Bizans) Hiristiyanlığını kabulederek günümüzdeki modern Oset toplumunun temellerini atacaklardı... Bilindiği gibi günümüzde bir parçası merkezi Gürcistan’ın kuzeyinde ve Gürcistan içinde özerk cumhuriyet olarak yeralan Güney Osetya’da, çoğunluğu ise Güney Osetya’nın kuzeyinde yeralan ve Rusya Federasyonu’na bağlı özerk cumhuriyet olan Kuzey Osetya’da yaşayan -sayısı küçük kendisi büyük- Alan halkı hakkında, daha önce Sinbad’da, oldukça geniş bilgi vermiştim. (Yusuf Küpeli, Kuzey steplerinin korkusuz suvarileri İskitler, Sarmatlar, ve torunları Alan (Osset) halkı üzerine notlar ; b- Osset veya Alan halkının kimliği ve tarihi üzerine kısa bilgiler ).

 

Sonuçta, İ. S. 300’lü yılların ikinci yarısında Batı’ya doğru hareket eden Hunlar karşısında yenilgiye uğrayan ve geçici olarak Hun egemenliğini kabuleden Alan halkı, Hun Aşiretler Konfederasyonunun içine katılacaktı. İrani bir dil konuşan Alan halkının Hun Aşiretler konfederasyonu içinde yeralması, göçebe toplumsal yaşama ait insanların milliyetçilikten nekadar uzak olduklarını göstermesi bakımından ilginç olduğu kadar, İskit, Sarmat, veya diğer göçebe aşiretler konfederasyonlarının da tek bir halktan oluşmadığını, karışık olduklarını düşündürtmesi bakımından ilginçtir...

 

Alanlar’ın yenilip Hun birliğine katılmalarının ardından, Volga ve Don nehirleri arasındaki ovaları hızla elegeçiren birleşik Hun ve Alan güçleri, Don ile Diniester nehirleri arasında kalan geniş topraklar üzerinde, Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde, şimdiki Ukrayna toprakları üzerinde kurulu olan Ostrogot (Doğu Gotları) egemenliğini, bu güçlü Alman (Germen) egemenliğini yıkacaklardı. Alanlar’ın yenilerek Hunlar’a katılmaları, ve bölgede Ostrogot egemenliğinin hızla dağıtılması, Batı Gotları’nın (Visigotlat) 376 yılında Tuna’yı geçerek Roma topraklarına sığınmasına yolaçarken, bazı Alan aşiretleri, yine bazı Got aşiretleri ile birlikte Batı’ya doğru hareket edecekler, İspanya’ya dek geleceklerdi. Bunlar, 409 yılında Katalonya’yı (Catalonia) elegeçireceklerdi. Hatta doğruluğu şüpheli bazı iddialara göre, Katalonya adı, Got ve Alan ( Kat- alonya) adlarından türetilmedir...

 

Değerli İsveçli tarihçi Herman Lindqvist’in yazdığı İspanya Tarihi’ne göre, Roma’nın İspanya’da bırakmış olduğu boşluk, 409’dan itibaren, başta Alman soyundan Vandallar olmak üzere üç ayrı topluluk tarafından doldurmuştur. Bilindiği gibi yıkıcılığa, kanlı katliamlara “Vandalizm” olarak adlarını vermiş olan Vandallar, güneye, şindiki Andalusia bölgesine yerleşeceklerdi. Hatta bazı tarihçilere göre Andalusia adı, Arablar tarafından Vandalusia’dan türetilmiştir. Lindqvist’in anlatımıyla, Ispanya topraklarının güney kıyılarına ayakbasan Arab fatihler, tüm bu kara parçasını, “Vandallar’ın adası” anlamında, “Cezirat al- Andalus” olarak adlandıracaklardı... Şimdiki İspanya’ya yaşanmış olan Vandal-Alan göçünden hemen sonra aynı topraklara gelen Visigotlar (Batı Gotları), Vandal-Alan koalisyonunu Kuzey Afrika’ya doğru süreceklerdi... Vandal-Alan koalisyonu, şimdiki Tunus (Kartaca) kıyılarına yerleşerek burada küçük bir korsan devlet şekillendireceklerdi. Onlar, Batı Akdeniz’de bir korsan egemenliği oluşturacaklardı... Günümüzde Tunus’ta, Germen benzeri mavi gözlü, sarı saçlı Arablara rahatca rastlayabilirsiniz...

 

Hunlar’dan birkısmı, yenmiş oldukları Doğu Gotlar’ı ve Alanlar ile birlikte, konfederal bir statü içinde, 380’li yıllarda, Şimdiki Macaristan’ın batısında, Avusturya’nın ise doğu sınırında yeralan Pannonia’ya yerleşeceklerdi. Onlar, bu üslerinden kalkarak Roma üzerinde sürekli bir baskı oluşturabilecekler, Roma’nın iç çatışmalarına rahatça karışabileceklerdi... Diğer yandan Alan savaşçıları, Anadolu’ya, Kapadokya’ya, ve ardından Suriye’ye dek ineceklerdi...

 

Aslında, Macaristan’a asıl Alan  göçü, daha sonra, Batu komutasındaki Cengiz İmparatorluğu’nun orduları, Moğol  - Kıpçak süvarileri gelmeden hemen önce olacaktı... Cengiz’in torunlarından Batu (1205?- 1255), amcası Ögedey’in buyruğu ile, 1236 yılında, 150.000 kişilik bir süvari ordusunun başında Avrupa’ya doğru saldırıya geçecekti. Batu’nun generallerinden Sübötey’in fili yönettimindeki bozkır ordusu, 1239-1240 yıllarında güney Rusya ve Ukrayna üzerinde hakimiyet kurarak Kiev’e girecekti. Batu komutasındaki , Moğol -  Kıpçak süvarileri, 1241 yılında Macaristan’ı işgaledip Peşte’yi yakacaklar, Viyana önlerine dek gelecekler, Dalmaçya kıyılarına, Adriyatik’e dek ineceklerdi... Batu’nun askerlerinin çoğunluğunu oluşturan Kıpçak süvariler ve yine Kıpçak türkçesi konuşan Tatar süvarileri, Türk idiler. Ruslar bunlara Polovtsy, Doğu Roma (Bizans) ise Kuman diyordu. Kıpçak aşiretleri, hareketli çadırları ile göçebe yaşamı sürdürüyorlardı...

 

Tuna’yı geçerek Viyana Kapılarına dayanmış olan bu göçebe bozkır ordusu, Ögedey Kağan’ın ölüm haberi üzerine, yeni bir Kağan seçimi için, kendiliğinden, Bulgaristan üzerinden, ve Karadeniz’in kuzeyinden geriye çekilecekti. Eğer onlar kendiliğinden geriye çekilmeselerdi, henüz ateşli silahların savaş arenasında egemen olmadığı bu dönemde, -günümüzdeki bir AK-47’nin etkili mesafesi kadar mesafeye ok yağdırabilen- bu Doğu’nun usta okçularını, James Chamber ve diğer bazıları tarafından “Şeytan’ın Süvarileri” olarak ta adlandırılan Asya’nın bu yenilmez atlılarını, Batı’da durdurabilecek bir güç yoktu...

 

Halen, günümüz Macaristanı’nda bir Alan topluluğu varlığını sürdürmektedir. Macaristan’ın ortasındaki düzlüklerin biraz kuzeybatısına düşen Jászság bölgesinde, halen, 105 bin kadar Alan yaşamaktadır. Bunlar, dillerini kaybetmiş olmakla birlikte, kimliklerinin bilincindedirler ve anayurtlarına, Osetya’ya büyük ilgi duymaktadırlar... Konuyla ilgili bazı bilim adamlarının iddialarına göre, Kanuni Sultan Süleyman (I. Süleyman, yönetimi, 1520- 66) tarafından 1526 yılında Macaristan'ın büyük kısmı Osmanlı İmparatorluğu sınırları içine katılıncaya dek, bu ülkede varolan Alan halkı, eski İskit/ Sarmat dillerini korumuş ve konuşmuştur. (bak: http://southosetia.chat.ru/en_whoos.html; ve Soslan Tabuev, http://southosetia.chat.ru/en_about.html)

 

Denis Sinor’un anlatımı ile, Hunlar’ın Alanlar’a karşı kazanmış oldukları zafer, bozkır yaşamında sıradan olaylardan birisidir, öyle dikkate değer bir önem taşımaz. Bir hükümdarın hükmü altına girmeyen, küçük gruplarının liderleri ile istedikleri gibi hareket eden bu göçebe Hunlar'ın, Alanlar’ı ve Gotlar’ı yendikleri sırada Hunlar’ın başlarında, -daha önce de ifade etmiş olduğum gibi- Balamber (Balamir) adlı bir liderlerinin olduğu söylenmektedir. Buna karşın, Balamir’in adından başka hakkında bilinen birşey yoktur. Aynı yazarın ifadesi ile, “Değerli tarihçi E. A. Thompson’a göre, ‘Balamber’in hiç var olmamış bulunması, hayli kesin görünüyor: kendilerini kimin yendiğini açıklamak için Gotlar, onu icat etmişlerdir’”. (Doğrusu, Balamir diye bir Hun önderinin olup olmadığını bilemesem de, 1950’li yıllarda, 1955 veya 56 yılında, Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun düşlerinde yaşam bulduğu anlaşılan “Balamir”in romanını okuduğumu çok iyi biliyorum. Bugün, yaklaşık 60 yıl sonra, sözkonusu gerçek dışı kurgu romandan aklımda kalan, Balamir’in, bir handa, -ağzının kenarlarından yağları süzüle süzüle- koskoca kızarmış bir kazı nasıl vahşice miğdesine indirdiğidir. Bu sahne ağzımı fazlasıyla sulandırmış olmakla birlikte, halen kaz eti yemediğimi itiraf etmeliyim... Yaklaşık 7- 12 yaşlarında -en az Don/ Asil Kişot kadar- uyduruk şovalye/ alp romanları, macera romanları okuduğumu rahatca söyleyebilirim. Aynı dönemde ciddi insancıl klasikleri okuduğumu da belirtmeliyim...)

 

Britannica’ya göre Hunlar hakkında en erken tasvir, - 330 Antakya doğumlu ve Grek asıllı- Roma tarihçisi Ammianus Marcellinus tarafından yaklaşık 395’de yapılmış olandır. Ammianus’un tarifine göre, “Onlar, tarım hakkında herhangibirşey bilmeyen ilkel görünümlü doğa insanlarıdırlar. Oturacak evleri ve kralları yoktur. Her grubun bir lideri vardır.” Denis Sinor’a göre onlar, Hunlar, parayı bastırana ve talan olanağına göre isteyene askeri hizmet sunmaya hazırdılar...

 

Konunun değerli uzmanlarından René Grousset ise, Çinliler’in Hun tarifini aktaran Wiegner’den alıntı yaparak Hun tipini şu şekilde tarif etmektedir: “Kısa boylu olup bodur vücutlu idiler. Yuvarlak ve çok iri kafaları, çenedeki bir tutam kıl hariç tutulursa geniş sakalsız yüzleri, çıkık elmacık kemikleri, oldukça sık bıyıkları, delinmiş ve halka geçirilmiş uzun kulakları olan tiplerdi. Tam tepelerindeki bir perçem saç dışında saçları çoğunlukla tamamen kesilmiş olurdu. Kaşları kalın, gözleri badem gibi, gözbebekleri çok kızıldır

 

Şüphesiz yukarıdaki tarif sadece Hun erkeklerine aittir. Ben buna kişisel düşüncelerimi ve başka bazı bilgilerimi ekleyecek olursam... Kulaklardaki halka biçiminde küpeler, aslında, diğer barbar halklara da özgüdür. Bu küpeler, süs olmayıp, -başka metinlerde de belirtmiş olduğum gibi- koruyucu bir totem olmakta, kötü ruhlara ve onlardan geldiğine inanılan hastalıklara karşı koruyucu totem görevini yerine getirmektedirler. Daha doğrusu, böyle olduğuna inanılmaktadır... Yuvarlak biçim, çember şekli, makrokozmosu, evreni simgeler... Kulağa asılı bu çember biçimindeki küpelerin, taşıyanını kötülüklerden, kötü ruhlardan, hastalıklardan koruduklarına inanılır. Bunların sahiplerini koruduğuna, çocukların yaşam şanslarını arttırdığına inanılır... Diğer yandan, yukarıdaki paragrafta tırnak içinde yeralan Hunların görünüşleri ile ilgili bilginin dipnotunda, K. Şiratori’nin, “Hunlar’ın örgü saçları olduğuna dikkati çektiği”, belirtilmektedir. Aynı notta, “sözkonusu adetin Türk-Moğol kavimleri, Topalar, ve Avarlar arasında bulunduğu” da, ifade edilmektedir. Yani bu, ortak bir göçebe kültürünün unsurlarındandır...

 

René Grousset, Hun bireyleri ile ilgili tarifinde devamla, Hunlar’ın giyinişlerini şu şekilde anlatmaktadır: “Uçları sarkan bir kemerle belden sıkılan ve iki yanda yırtmacı olan uzun bir gömlek giyerler. Şiddetli soğuklar nedeniyle gömleğin kolları bileklerde sımsıkı büzülmüştür. Kürkten kısa bir pelerin omuzlarını, ve yine kürkten börkleri kafalarını örter. Deriden çizmeleri vardır. Geniş pantolonları tokalı bir kemerle tutturulup örtülür. Kemerlerine bağlı olan sadakları, bellerinden aşağı doğru sarkar.” Sözkonusu bilginin devamında, bu giysinin benzerinin, özellikle kemerle tutturulan pantolonun İskitler’de de olduğu belirtilmektedir... Sözkonusu giyiniş tarzı, at sürücülüğüne, suvariliğe uygundur...

 

Yine René Grousset, İskit kültürü ile Hun kültürü arasındaki diğer paralelliklerden de sözetmektedir... O’nun anlatımı ile örneğin, Hunlar’da olduğu gibi İskit hükümdarlarının mezarları üzerinde de cariyeleri ve hizmetkarları kurban edilmiştir... Bu satırları yazan kişi olarak hemen buraya eklemem gerekirse, başka göçebe barbar topluluklarda da olan sözkonusu adet, hükümdarın cariyeleri, hizmetkarları, ve hatta atları ile gömülmesi geleneği, “öbür dünya”da da yaşama inanıldığı ve hükümdar ile birlikte gömülenlerin hükümdar tarafından “diğer yaşamda” kullanılacağı, düşüncesi ile ilgilidir... Hatta bu vahşi gelenek, Persler gibi medenileşmiş bazı toplumlarda bile görülmüştür, Persler, hükümdarlarını, eşleri, hizmetkarları ve maddi varlıkları ile birlikte gömmekte idiler... Aslında onlar, başlangıçta, dinleri Mazdaism'de toprak, su ve ateş kutsal olduğu için, ülülerini -vahşi kuşlara yem olmaları amacıyla- yüksek bir kulenin tepesine bırakıyorlardı...

 

Heredot, İskitler’in düşmanlarının kafataslarını kaşlarının hizasından kestiklerini, ve bu kesilen parçanın dışını kösele, içini ise altın ile kaplayarak kupa niyetine kullandıklarını, yazmaktadır. Ts’ien-Han-Şu (Ssu-ma Ch’ien, İ. Ö. 145- 85; astronom, takvim uzmanı, ve ilk büyük Çin tarihçisi.), aynı adetin, kafayı kaşların üzerinden kesip kupa olarak kullanma adetinin Hunlar’da da olduğunu belirtmektedir. Aynı tarihçi, “Ssu-ma Ch’ien, Hun Yabgusu Lao-şang, Yüe-çe hükümdarının kafasını bu şekilde yapmış, ve içkisinin buradan içmiştir”, diye yazmaktadır. (Yabgu, eski Türklerde en yüksek asalet ünvanı ve hükümdar anlamına gelmektedir. René Grousset’e göre sözkonusu ünvan, muhtemelen İskitler’den alınmadır. İstemi Kağan’da  Yabgu ünvanını kullanmıştır.) İskitler gibi Hunlar’da kafatası avcılarıdır... Heredot, İskitler’in öldürdükleri düşmanlarının kafa derilerini yüzüp eğerlerine astıklarını, ve savaşcının sahibolduğu kafa derisi kadar itibar kazandığını, yazmaktadır. İsadan Sonra 500’lü yıllarda, Hunlar’ın torunları olan Göktürkler’de, bir savaşcının kurganını süsleyen şeref timsali taşların sayısı, sözkonusu savaşçının yaşamı boyunca öldürmüş olduğu düşman sayısı ile orantılı olurdu...

 

(Türkçe bir deyim olan kurgan, daha çok bronz dönemine özgü küçük tepe biçimindeki mezarlara verilen addır. Bu tip mezarlar, tumulus olarak ta anılır... Diğer yandan, kovboy filmlerinde de gözüken ve aynızamanda Kuzey Amerika yerlilerine özgü olan bu kafa derisi yüzme ve toplama işi, anlaşılan, Orta Asya ve Sibirya aşiretlerinden kalma bir mirastır... Bilindiği gibi Kuzey Amerika yerlilerinin, buzul çağının sonlarına doğru, yani bundan on bin yıl kadar önce Asya’dan Amerika’ya göç ettikleri üzerine görüşler vardır. Kuzey Amerika yerlileri, bundan on bin yıl önce, hatta bazı araştırmacılara göre daha da önce, donmuş Bering Boğazı’nı geçerek Asya’dan Kuzey Amerika’ya gelmişlerdir... Burada hemen, daha önce ifade edilmiş olan, Hun erkeklerinin sadece kafalarının tepesinde bir perçem saç bıraktıkları, bunun dışında kafalarının tıraşlı olduğu gerçeği ile ilgi düşüncemi de belirteyim... Diğer barbar topluluklarda da rastlanan kafada bir tutam saç bırakma olayı, savaşta, ölüm anında, ölen savaşcının kafasını kesmek isteyen düşmanın kafayı bu bir tutam saç yardımıyla tutması içindir. Kafayı tutmak isteyen düşmanın elini kaybedenin ağzına sokmasını engellemek için tepede bir tutam saç bırakılmaktadır... N. Gogol’un Kazak kahramanı Taras Bulba’nın kafasında da aynı amaca yönelik olarak bir tutam saç vardır...- Y. K.)

 

İskit, ilk öldürdüğü düşmanının kanından bir kupa dolusu içmekte, ve bir tepe üzerindeki kutsal mezarı düşman kanı ile sulamaktadır. Yine örneğin, bir anlaşmayı kutlamak isteyen Hun, kafatası kupasından kan içmektedir. Hem İskitler ve hem de Hunlar, ölenin ardından üzüntülerini belli etmek için, gözyaşı ile birlikte kanlarını da dökmekte, bu amaçla yüzlerini çizik çizik kesmektedirler... İster Hint-Avrupai bir dil konuşan göçebe toplumu olsun, İster Asya kökenli Türk-Moğol göçebeleri olsun, hepsi aynı savaşcı ruha ve benzer ilkel adatlere sahiptirler…

 

Kısacası, yukarıda özetlenen gerçekler, etnik kökeni ne olursa olsun, göçebe halkların ortak bir kültürleri olduğunu, bunların birbirlerine sonderece benzediklerini göstermektedir... Göçebelerin vur-kaçlar ile düşmanın moralini bozma, düşmanı peşinden sürükleyerek yorma, ve en uygun anda öldürücü darbeyi indirme biçimindeki savaş taktikleri de birbirine benzemektedir. Tarihin babası sayılan Herodotus (İ. Ö. 484?- 430 veya 420), Pers hükümdarı I. Darius’un (Büyük Darius, yönetimi, İ. Ö. 522- 486), İ. Ö. 519 yılında, ya da bazılarına göre İ. Ö. 513 yılında İskitler’e (Scythians) karşı düzenlemiş olduğu başarısız cezalandırma seferini anlatırken, sözkonusu göçebelerin tüm savaş taktiklerinden ayrıntılı olarak sözeder. (daha ayrıntılı bilgi için bak:  Darius ve İskitler üzerine Herodotus’tan bir anlatım)

 

René Grousset’e göre, Hunların Batı'da ortaya çıkışları, Roma ve Germen (Alman) dünyasında dehşet duygusu yaratmıştır. Bu duygu, en iyi Ammien Marcellin ve Jornandes tarafından yansıtılmıştır. Ammien Marcellin şunları yazacaktı: “(…) Çocukların yüzlerine yaralar açarak sakal çıkmasını önlüyorlardı. Gayet uzun kolları ve uygun olmayan irilikte kafaları ile bodur gövdeleri, onlara canavar havası veriyordu. Zaten hayvanlar gibi yaşıyorlardı. Yiyeceklerini ne pişiriyorlar, ne de baharatlıyorlardı. Sadece, bitki kökleri ve eyerleri altında çürüttükleri etleri ile besleniyorlardı. Ezelden beri göçebe yaşamı sürdürmeleri nedeniyle, çocukluklarından itibaren soğuğa, açlığa, susuzluğa tahammüllü idiler. Ailelerini bindirdikleri arabalarının önlerinde hayvan sürüleri onlarla birlikte her tarafa göçerdi. Bu adamlara nereden geldiklerini, nerede doğduklarını sorduğunuzda, bilemediklerini görürsünüz. Arabalarının içinde karıları elbiselerini dokurlar, dikerler, doğururlar ve ergin yaşa dek çocuklarını  yetiştirirler. Elbiseleri ketenden bir tünik ile hayvan postlarından yapılmış bir yelekten ibarettir. Koyu renkli tünikleri üzerlerinde çürür. Ancak atacakları zaman bu elbiseyi değiştirirler. Geriye doğru attıkları miğferleri veya külahları ile kıllı bacaklarına sardıkları keçi derileri giyimlerini tamamlar. Belirli bir şekle ve ölçüye göre yapılmamış kunduraları nedeniyle iyi yürüyemezler. Bu nedenle piyade olarak döğüşmeye alışık değillerdir. Eğere oturunca, küçük ve çirkin ama, yorulmak bilmez ve yıldırım gibi giden atlarına sanki yapışık kalırlar. Tüm yaşamları atları üzerinde kah bacaklarını ayırarak, kah kadınlar gibi yan oturarak geçer. Kurultaylarını at üzerinde toplarlar, at üzerinde alış-veriş yaparlar, at üzerinde yerler- içerler, hatta atın boynuna doğru eğilerek uyurlar. Muharebelerde korkunç çığlıklar atarak düşmanın üzerine çullanırlar. Bir direnme ile karşılaşınca hemen dağılırlar, ve kısa süre sonra aynı hızla gelerek önlerine çıkan herşeyi delip geçerler. Müstahkem mevkileri kuşatarak merdivenlerle elegeçirme sanatını bilmezler. Demir kadar öldürücü sivri kemikten uçları olan oklarını şaşılacak kadar uzak mesafelere fırlatabilirler ve onların bu hünerleri ile kimse boy ölçüşemez

 

Yukarıdaki tırnak içine alınmış anlatı ile ilgili dipnottta, Ammien Marcellin, Hun oklarının hedefini asla şaşmadığını belirtmektedir… Diğer yandan, yine René Grousset’in aktarması ile, Sidoine Apollinaire, “Hun, ayakta durduğu zaman orta boylu, atı üzerinde iken heybetli bir görünüşe sahiptir!”, diye yazmaktadır…

 

Yine René Grousset’e göre, 1200’lü yıllarda Çin ve Hiristiyan dünyalarının Moğollar hakkında verdikleri portre, yukarıda çizilen Hun portresine sonderece uygundur... Hunlar, diğer Türkler, veya Moğollar, yukarıdaki portreye uymaktadırlar. Yukarı Asya’nın “atlı okçusu”, bozkır adamı, yerleşik medeniyete yönelik 1500 yıllık akınlarında hiç değişmemiştir...

 

Hun savaşcıları kapılarına dayandığı sırada Roma’nın ne durumda olduğundan da kısaca sözetmekte fayda vardır sanırım...

 

Askeri yönetici bir aileden gelen, bir ordu subayının oğlu olarak 280 yılında Yugoslavya’nın Nis kentinde doğmuş olan Konstantin, pratikte bölünmüş ve Sezarlık (hükümdarlık) uğruna kanlı bir içsavaşa sürüklenmiş olan Roma’ya (Roma kentine), ordusu ile 312’de girecekti. O, Konstantin, kendisini 306’da Roma İmparatoru ilanetmiş olan Maxentius’u Roma yakınlarındaki Milvian Köprüsü savaşında yenip öldürmüştü (Marcus Aurelius Valerius Maxentius; Roma imparatoru, 306- 312). Acımasız bir tiran olan ve Hiristiyanları ağır cezalara çarptıran Maxentius’a karşı savaşa Hiristiyan sembolleri ile girmiş olan Konstantin, desteklerini bütünüyle almak amacıyla, 312 yılında -kendi egemenlik alanında- Hiristiyan inancına özgürlük tanıyacaktı. Ardından O, 313 yılında, Roma’nın doğusuna, Küçük Asya’ya (Anadoluya) egemen Galerius ile anlaşacaktı (Galerius Valerius Maximinus; Roma imparatoru, 310- 313). Onlar, Roma’yı birlikte yönetmeye ve evlilikler yolu ile ülkeyi birleştirmeye karar vermişlerdi. Bu iki sezar (hükümdar), başta Hiristiyanlık olmak üzere imparatorluk sınırları içindeki tüm inançlara özgürlük tanıyacaklardı...

 

Diğer yandan yine Roma’nın doğusu, Trakya, 308 yılında kendisini Roma İmparatoru ilaneden ve İllirya (Arnavutluk) kökenli bir asker olan Licinius’un kontrolu altındaydı (Valerius Licinianus Licinius; Roma imparatoru, 308- 324; ölümü, 325). Galerius Valerius Maximinus, 313 yılında Trakya’yı elegeçirme teşebbüsünde başarısız olacak, Küçük Asya’ya (Anadolu) dönecek ve bulaşıcı bir hastalık nedeniyle ölecekti... Sözkonusu gelişmenin ardından Konstantin, Licinius’u, Pannonia ve Moesia bölgelerinde ağır yenilgilere uğratacaktı (Pannonia, günümüzdeki Batı Macaristan ve Doğu Avusturya, Slovenya ve Kuzey Yugoslavya topraklarıdır. Burası, Roma İmparatorluğu’nun bir bölgesi idi... Moesia ise, güneydoğu Balkanlar’da, aşağı Tuna’dan Drina Nehri’ne dek uzanan toprakları içine almaktaydı...)...

 

Geçen on yıl içinde yeni bir ordu toplayan Licinius, 324 yılında, Adrianople’de (Edirne) ve Chrysopolis’de (Üsküdar), Konstantin karşısında iki kez daha ağır yenilgilere uğradıktan sonra, Selanik’e (Thessalonica) kaçacaktı. İki kez üst üste ağır yenilgilere uğramış olan Licinius, Selanik’e kaçıp sığınırken, 324 yılında Konstantin, tek başına her iki Roma’nın, birleşmiş Roma’nın sezarı (hükümdarı) olacaktı. Licinius, sonraki yıl (325) başlattığı ayaklanma girişiminde yakalanıp idam edilecekti... O, Konstantin, öleceği 337 yılına dek birleşmiş Roma’nın sezarı olarak kalacaktı...

 

Büyük Konstantin (Constantine the Great), 330 yılında, adını verdiği Konstantinoupolis (Konstantin’in kenti; türkçe de, İstanbul= kente doğru) kentini, Roma İmparatorluğu’nun başkenti yapacaktı. O’nun bu seçiminin nedeni, birleşik Roma’yı daha kolay yönetebilmekti. Sınırları doğuya doğru genişlemiş ve Hint-Avrupai bir dil konuşan Pers İmparatorluğu’nun mirascısı konumundaki Sasani İmparatorluğu (224- 651) ile sınırdaş olmuş Roma, Konstantinoupolis’ten daha kolay yönetilebilirdi. Roma kentine göre düşman Sasani İmparatorluğu’na daha yakın olan; ayrıca, su yollarına egemen konumda bulunan, ve savunması kolay olan bu merkezden, Konstantinoupolis’ten imparatorluğu daha kolay yönetebileceğini düşünmüştü I. Konstantin. Aynı hükümdar, I. Konstantin, sözkonusu amacına en uygun yer olarak, Bosporus’un (grekçe de “Buzağı Geçidi”, günümüzün İstanbul Boğazı) Marmara Denizi’ne açılan ağzına bakan ve kuzey parçasındaki karadan yedi kilometre derinliğindeki HaliçGolden Horn”, Altın Boynuz) ile ayrılan, kısacası, Haliç ile Marmara Denizi arasında kalan yarımadayı merkezi olarak seçecekti. Kendi adını vereceği bu küçük yarımadaya kurulu kenti O, Haliç’ten Marmara’ya dek uzanan bir sur ile batısından koruma altına alacaktı. Zaten yarımadanın diğer yanları, doğal bir engelle, su ile çevrili idi. Diğer yandan Haliç, -istendiği zaman kapatılmaya uygun- mükemmel bir limandı...

 

Büyük Konstantin’in imparatorluk için seçmiş olduğu bu yeni merkezde, sözkonusu yarımada da, İsadan Önce 600’lü yılların başından beri Grekler yaşamaktaydı. İleride, İsadan Sonra 500’lü yıllarda, Doğu Roma İmparatorluğu’nun Grekleşme süreci başlayacaktı... Doğu Roma’nın Helenleşmesi, imparatorluğun doğusunda vali olan Ermeni kökenli bir babadan olma İmparator Herakleios (Heraclius, yaklaşık 575- 641; imparatorluğu, 610- 641) döneminde tamamlanacaktı. Bu dönemde Doğu Roma İmparatorluğu’nda (Bizans’da) latince bırakılarak, grekçe resmi dil haline getirilecek ve Grek kültürü ülkede egemen olacaktı...

 

Yine Hint- Avrupai bir dil konuşan Grek (Greek, Hellen) halkı, Balkanlar’ın güney ucundaki yarımadaya, ve daha da güneydeki Pelepones’e (Peloponnese, Mora) kuzeyden gelerek İ. Ö. 2000’li yıllarda yerleşmeye başlamıştı. Bu göçmenler, Miken (Mycenaean) medeniyetini şekillendireceklerdi... Aslında, ilk göçler İ. Ö. 3000’de olmuştu ama, yığınsal göç İ. Ö. 2000’de ve ardından ikinci büyük göç dalgası, Miken (Mycenaean) Greklerinden sonraki göç dalgası ise, İ. Ö. 1100- 1000 yıllarında yaşanacaktı. Bu son gelenler, henüz yazı dilleri olmayan “Dor” Grekleri idi. Peloponnese (Mora) yarımadasını işgaleden bu ikinci barbar Grekler'e, “Dor” (“Dorian”) adı verilmişti... Barbar “Dor” Greklerinin baskısı, daha önce gelmiş olan Miken Grekleri'nin Batı Anadolu’ya doğru göçlerine neden olacaktı... Bu süreç içinde, İ. Ö. 600’lü yıllarda, adı henüz Konstantinoupolis olmayan yarımadaya, Grek yerleşimi olmuştu...

 

Dor Grekleri ile birlikte geçen ilk iki yüzyıl, herhangi yazılı bir belge olmaması nedeniyle, “karanlık yüzyıl” olarak anılacaktı... Roma İmparatorluğu, İ. Ö. 205- 146 yıllarında, sözkonusu halkın yoğun olarak yaşamakta olduğu bu coğrafyayı, Grek kentlerini işgale başladığı sırada, burada yaşamakta olan halkı, Graialı anlamına Graikhos (Greek, Grek) olarak adlandıracaktı... Alman tarihci Georg Busolt’a (1850- 1920) göre, ingilizce de Greek olarak ifade edilen ve Romalıların Graikhos olarak kullandıkları sözcük, İ. Ö. 800’lü yıllarda Güney İtalya’da önemli bir kent olan Cumaea’nın kuruluşuna yardımcı olmuş olan Graia (Gray) yerleşimcilerinin yaşamakta oldukları yerin adından gelmekteydi. Graia (Gray) yerleşimcileri, Romalıların tanımış oldukları ilk Greklerdi. Bu nedenle Romalılar, tüm Hellenleri, Graialılar anlamına, Graikhos (Greek) olarak adlandıracaklardı. Aslında yazılı metinlerde Graeci sözcüğü ilk kez Aristotle’de (İ. Ö. 384- 322) geçmekteydi... Grek (Greek) adı Romalılar’ın sözlüğünde aşağılayıcı, küçümseyici bir anlam içermekte idi...

 

Bundan, Graikhos (Graeci, Greek) adından daha eski olan “Yunan” adı ise, Persler tarafından bu halka verilen bir addı. Yine İran dilinde (persçe veya farsça) “Yunan” sözcüğü, bir aşağılamayı, “barbarlığı” ifade etmekteydi... Anlaşılmış olacağı gibi “Yunan” adı, Batı Anadolu’yu da içine alan Ionian (İyonya) sözcüğünün bozulmuş bir biçimidir. İran ve Arab alfabelerinde “i” harfi bulunmakla birlikte, İranlı aydın bir arkadaşımın anlatımına göre, “i” harfi eğer kelimenin başında veya sonunda ise, “y” olarak yazılmakta ve okunmaktadır. Bu nedenle Ionian (İyonya) sözcüğü, farsça da (persçe de) “Yonan” biçimine dönüşmüştür ve bizlerde bunu “Yunan” yapmışızdır... Yunanistan’da aynızamanda bir coğrafi bölgeyi ifade eden “Hellen” sözcüğü ise, Yunanlılar’ın kendilerini tanımlamak için kullandıkları ad olacaktı... Bu konuda biraz değişik teoriler bulunmakla birlikte, “Hellen”, Grek mitolojisinde, -ateşin tanrısı olan, Olympus tanrılarından, onların başı Zeus’dan ateşi çalarak insan soyuna veren- Prometheus’un torunu ve Phthia kralı olan kişidir. Mitolojiye göre “Hellen”, tüm gerçek Grekler’in atası ve onuru olarak kabuledilir. Bu nedenle “Grekler” veya “Yunanlılar”, kendilerini, “Hellen” olarak tanımlamışlardır. Günümüzde de Yunanistan’ın resmi adı, “Hellenic Republic” (Helen Cumhuriyeti) olmaktadır...

 

Büyük Konstantin (I. Konstantin, 312- 337), kendi yönetimindeki Roma’yı, “Yeni Roma” olarak adalandırmaktaydı. O’nun yönetimi altında, 320’li yıllarda Hiristiyanlık iyice yaygınlaşıp Roma sınırları içinde dominant hale gelmişti. Sonuçta I. Konstantin, Hiristiyanlığı devletin rahatça kullanabileceği bir ideoloji haline getirebilmek için harekete geçecekti. I. Konstantin’in koruyucu şemsiyesi altında, ve O’nun çağrısı ile, 325 yılı yaz başında, Hiristiyan Kilisesi’nin evrensel (ekumenik) İznik (Nicaea) Konsülü (Meclisi) toplanacaktı. Hiristiyanlık ile ilgili tartışmalara bizzat I. Konstantin’de katılacaktı... Roma işbirlikçisi Yahudi rahiplerinin, Yahudi önderlerinin baskıları sonucu çarmıhta can vermiş olan İsa, hiç te düşünüp öngörmediği biçimde, Kilise’nin ve devletin elinde kullanılmaya uygun “kutsal” bir aygıt haline getirilecekti. O’na, İsa’ya, kendisine hiç te uygun olmayan “tanrısal” bir kimlik takılacaktı. Sonuçta İsa, vaktiyle kendisini acılı bir ölüme yollamış olan devlet tarafından kullanılır hale getirilecekti...

 

İznik Konsülünü, Konstantinoupolis (381), Ephesus (Efes, 431), Chalcedon (Kadıköy, 451) konsülleri izleyecekti. Ardından, Roma’nın resmen bölünmüş olduğu 495 yılından sonraki koşullarda, başka meclisler de toplanacaktı... Hiristiyan doktrinin şekillenmesini sağlayan sözkonusu ilk Kilise meclisleri ile birlikte, Kilise içinde, İsa’nın kimliği üzerine gelişen tartışma temelinde, Doğu-Batı, ya da Ortodoks-Katolik ayırımı doğup gelişecekti. Bundan sonra da farklılaşmayı keskinleştiren meclisler toplanacaktı... Birliği sağlayacak bir doktrin üretme amacıyla başlayan konsüller içinde ayrılığın temelleri de atılacaktı... Kısacası, Hun savaşcıları kapıya dayandığı sırada Roma Hiristiyanlaşıyordu. Aynı süreç içinde imparatorluk, Hiristiyan ideolojisi temelinde bölünüyordu...

 

Kilise içinde Ortodoks-Katolik ayrımı, resmen 1054 yılında gerçekleşmekle, ve yukarıda tarihleri verilmiş olan Kilise meclislerinin kararları Roma Katolik Kilisesi tarafından da tanınmış olmakla birlikte, ayırım daha o dönemlerde, ilk konsül toplandıktan sonra başlamıştı... Aslında, “Baba-Oğul-Kutsal Ruh” üçlemesi üzerinden gelişen, İsa’ya tanınan bu kimlik hakkında gelişen saçma tartışma, ayrılığın merkezinde duracaktı...

 

Sözkonusu üçleme çerçevesinde İsa, sadece tek tanrısal bir varlığı mı ifade etmektedir?; yoksa aynı üçleme çerçevesinde İsa, hem tanrısal kutsal bir varlığı ve hem de insan olan bir varlığı mı temsil etmektedir?, biçiminde bir tartışma, ayrılığın temelini oluşturacaktı. Gelişen bu komik tartışma temelinde şekillenen ayrımın köklerinde, geçmişten beri zaten farklı olan Doğu (Grek ve diğerleri) ile Batı (Latin ve diğerleri) düşünce yapıları arasındaki çatışma yatmaktaydı. Bu düşünce tarzlarındaki farklılığın yanında, Doğu ve Batı arasındaki farklı ekonomik ve politik yararlar da ayrılığı kışkırtmakta idi. İsa’nın kimliği ile ilgili olarak farklı anlayışlar geliştirme çabası, iki ayrı devlete (Doğu ve Batı Roma) farklı dini ideolojik temeller oluşma çabasının ürünüydü. Farklı dini doktrinler oluşturma gayreti, sözkonusu farklı devletlerin kendi toplumlarını kontrolları altına alma ve diğerine karşı rahatca manupule edebilme, yönlendirebilme amacını taşımaktaydı. Onlar, kitleleri ellerinde tutmalarına yarayacak farklı ideolojik tutkallar hazırlama hesabı ile İsa’yı farklı biçimlerde yorumlamakta idiler. Buna, iki ayrı Kilise örgütlenmesinin kendi farklı yararlarını ve iktidar hesaplarını da eklemek gerekir... İlk Hiristiyan metinleri, Grek dili ile yazılacaklardı...

 

Yahudi tapınağında tefecilik yapan rahiplere, onların sömürü çarklarına, iktidar hesaplarına saldırdığı için, -Roma işbirlikçisi- Yahudi rahipler eliyle çarmıha yollanan, Yahudi rahiplerin bölgenin Romalı valisi Pilatus’a yaptıkları baskılar sonucu çarmıhta acılı bir ölüme yollanmış olan iyi yürekli ve eşitlikçi İsa, Kilisenin rant hesaplarının, iktidar kavgalarının, devletlerin yığınları manupule ederek rahatça kitle kırımları gerçekleştirme düşüncelerinin, büyük politik manevralar gerçekleştirme ve ekonomik kazançlar sağlama planlarının, yağmacı Haçlı Seferleri’nin aleti haline getiriliyordu (İsa’yı çarmıha yollyan Yahudi rahipleri ve onların baskılarına boyun eğmek zorunda kalan bölgenin Roma valisi Pilatus için, bak: “İncil”, ya da “Yeni Ahit”, Matta, Bab 27; Markus, Bab 15; Luka, Bab 23; Yuhanna, Bab 19)...

 

Aslında O, İsa, “kutsal ruh” olduğu, “tanrısal bir güç olduğu” iddiasında bulunmamıştı ama, Kilise ve devlet işbirliği ile O’na böyle bir kimlik verilerek kullanılması mümkün kılınıyordu. Haçlı seferlerinin kanlı talanlarının, Avrupa’da on yıllarca sürecek olan kanlı “din savaşları”nın, ve daha sayısız insani trajedinin aleti haline getirilecek olan İsa, geniş halk yığınları ahmakça korkularından kurtulup rasyonel düşünmeyi öğreninceye dek, efsanelerin tutsağı olmuş yalanlarla dolu beyinlerin yerini araştırıcı analitik aklın almasına dek, Kilise’nin ve devlet aygıtlarının çarmıhına geriliyordu...

 

I. Konstantin’in izinden giden I. Theodosius’un (yönetimi, 379- 395) ölümünün ardından, 395 yılında Roma İmparatorluğu, Konstantinoupolis merkezli Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans, 395- 1453) ve Roma merkezli Batı Roma İmparatorluğu (395- 476) olarak resmen ikiye ayrılacaktı... Roma, bir Cumhuriyet olarak İ. Ö. 509 yılında doğmuştu... Halktan, Roma ordusunun temelini oluşturan küçük toprak sahibi özgür vatandaşlar olan pleplerden yana bir diktatör olan Julius Sezar’ın (Caesar) 56 yaşında iken, İ. Ö. 44 yılında Senato’da bir grup -büyük toprak sahibi, latifundist- senatör tarafından öldürülmesi ile cumhuriyet kanlı bir içsavaşa sürüklenmişti... Savaşın galibi Sezar (Caesar) Augustus (Gaius Julius Caesar Octavianus, İ.Ö. 63- İ.S. 14) eliyle, İ. Ö. 27 yılında, Roma Cumhuriyeti yokedilecek, imparatorluk dönemi başlayacaktı... Batı Roma İmparatorluğu, Hun, ve ardından 410 yılında kuzeydoğudan gelen göçebe Germen, Visigot akınları ile ağır sarsıntılar geçirip, 476 yılında tarih sahnesinden tamamen çekilecekti. Daha zengin ve güçlü olan Doğu Roma İmparatorluğu ise, Avrupa Ortaçağı’nın sonuna dek, II. Mehmed (Fatih Sultan Mehmed) tarafından fethedileceği 1453 yılına dek, yaşamını sürdürecekti...

 

Kısacası, 376 yılında Hunlar sınırlarına dayandığı sırada Roma İmparatorluğu, henüz resmen ikiye bölünmemişti ama, bölünmenin eşiğinde idi. Roma ile Konstantinoupolis filen iki ayrı merkez haline gelmişti ve imparatorluk zayıflamaya başlamıştı...

 

Artık, Hunlar’ın arasında Alanlar, Doğu Gotları ve başka barbar topluluklar da vardı (Ben burada “barbar” sözcüğünü, popüler politik edebiyatta kullanılan aşağılayıcı anlamı ile değil, Friedrich Engels’de de geçtiği gibi, medeniyet öncesi bir toplumsal katagoriyi, sosyal katagoriyi belirtmek için kullanıyorum. Yine bilindiği gibi Engels, toplumsal gelişme sürecinde “barbarlığı”, aşağı, orta, ve yukarı “barbarlık” olarak üç ayrı aşamaya ayırır. Burada sözü edilen göçebe toplumları belirtmek için kullanılan “barbarlık” ifadesi, çobanlık, göçebelik dönemini belirleyen “Orta Barbarlık” aşamasını ifade etmek için kullanılmaktadır.)... Hunlar’ın karşısında dayanamayan Visigotlar’ın (Batı Gotları) birkısmı Karpatlar’a sığınırlarken, birkısmı da Tuna’nın güneyine geçip Trakya’ya, Roma toprakları içine sığınmışlardı. Roma İmparatorluğu, sınırları içinde yeni çatışmalara, doğu-batı çatışmasına sürüklenirken, sınırları dışında da büyük bir tehditle, Hun tehdidi ile karşı karşıya idi...

 

Doğu Avrupa’da varolan Hun egemenliği, 420’li yıllarda, Karpatlar’ın güneyi ile Tuna’nın kuzeyinde kalan topraklara hükmeden Ruga (Rua, Rugila) ile, Büyük Macaristan ovasını kapsayan araziye hükmeden kardeşi Oktar arasında bölünmüştü. Tuna’yı aşan, İstanbul’u (Konstantinoupolis) tehdit eden Rua (Rugila), Doğu Roma İmparatorluğu’nu yılda 350 libre (1 libre= 327,5 gram) altın ödemeye, haraç vermeye zorlayacaktı. O sırada Doğu Roma’nın başında, II. Theodosius (yönetimi, 408- 450) vardı...

 

Oktar, Burgonyalılara karşı açtığı sefer sırasında, 430 yılıda ölecekti... Rua (Rugila), 432 yılında tüm Hun savaşçılarını yönetimi altında birleştirmeyi başaracaktı. Rua (Rugila), Doğu Roma topraklarına sığınmış Hun kabilelerine karşı sefere hazırlanırken, 433 veya 434 yılında ölecekti. Rua’nın (Rugila) yeğenleri olan iki kardeş, Bleda (daha yaşlı olanı) ve Attila (daha genç olanı), yönetimde doğan boşluğu birlikte dolduracaklardı (Rua, onların amcaları idi.)... Sözkonusu iktidar boşluğunun Bleda ve Attila tarafından 433 yılında doldurulmuş olduğunu yazan kaynaklar da vardır...

 

Harvard Ukranian Studies’i kaynak gösteren Profösör Ümit Hassan’ın yazdıklarını özetleyerek aktaracak olursak,  büyük olasılıkla “Bleda”, “Blida” adı, türkçedeki bildiğimiz “bilge” sözcüğü ile aynı anlama gelmektedir. “Attila” ise, “yüce, evrensel yönetici” olmaktadır?. Bu satırları yazan kişi olarak ben, emin olmamakla birlikte, “Attila” adının “yüce, evrensel yönetici” anlamına geldiği açıklamasının doğru olduğuna inanmıyorum. Bunun inandırıcı bir açıklaması, Hun dili ile ilgili bir açıklaması bulunmuyor. Zaten bu adın O’na, sahibine nezaman verilmiş olduğu konusunda da bir açıklama yok... Örneğin, Cengiz Kağan’a, yani ilk adı ile Temuçin’e (Temuchin), “evrensel yönetici” anlamına Cengiz adı, O, tüm Moğol kabilelerini birleştirmeyi başardıktan sonra, bu kabilelerin temsilcilerinin bulunduğu büyük kurultay sırasında, 1206 yılında verilmiştir. Attila adı ile ilgili böyle inandırıcı bir anlatım yoktur, ya da ben rastlamadım... Diğer yandan, başka bazı araştırmacılara göre, Volga (Itil, Etil) Nehri kıyısında 406 yılında doğmuş olduğu söylenen Attila’nın adının, bu yüce nehirden, Itil’den geldiği, iddia edilmektedir. Bu son ifade edilen iddia, Attila adının Itil veya Etil (Volga) nehrinin adından, Batı’ya akınlara başlamadan önce Hun aşiretlerinin doğu kıyısına yerleşmiş oldukları nehrin adından gelmiş olduğu iddiası, akla daha uygun gelmektedir... Bilindiği gibi, Ruslar’ın Volga olarak adlandırdığı nehir, Tatarlar, Kıpçak Türkleri, Moğollar, Asyalı kavimler tarafından ITIL veya ETIL olarak adlandırılmaktadır. Ve daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, Hun aşiretleri, Batı’ya doğru seferlerine, ITIL kıyılarından kalkarak başlamışlardır...  

 

Sözkonusu kardeşler, Bleda ve Attila, Doğu Roma’nın yıllık haracını 700 libre altına çıkartacaklardı. İleride bu haraç, 2 100 libreye dek çıkacaktı... Denis Sinor’a göre, Rua’dan (Rugila) boşalan iktidarın nezaman güçlü biçimde Attila’nın eline geçmiş olduğu bilinmemektedir. Yine aynı yazara göre, 444 veya 445 yılında Bleda’nın öldürülmesi üzerine, Attila, Hunlar’ın tek hükümdarı olacaktı. Görülmüş olacağı gibi, burada, Bleda’yı Attila’nın öldürmüş olduğu söylenmiyor. Fakat başka tarihçiler, yaklaşık 445 yılında, Attila’nın ağabeyi Bleda’yı öldürmüş olduğunu iddia ediyorlar. Birçok kaynağa göre Bleda, bir av partisi sırasında öldürülmüştü...

 

Britannica’ya göre, 435- 439 yıllarını kapsayan süreç içinde Attila’nın hangi eylemleri yapmış olduğu belli değildir. Buna karşın, sözkonusu zaman dilimi içinde O’nun, kuzeydeki ve doğudaki barbar aşiretleri komutası altına almakla meşgul olduğu düşünülmektedir... Attila, 441- 443 yıllarında Tuna Nehri çevresinde ve güneyinde bulunan Doğu Roma kentlerini zaptetmeye başlayacak, Nis (Naissus) ve Sofya (Serdica) gibi kentleri elegeçirip tahrip edecekti... O’nun orduları Gelibolu’ya dek gelecekti... Sonunda O, haraç olarak, Doğu Roma’dan yılda 2 100 pound altın alma karşılığında, 443 yılı sonbaharında, Doğu Roma İmparatoru II. Theodosius ile anlaşma yapacaktı. Bu gelişmenin ardından, daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, yaklaşık 445 yılında, Bleda öldürülecek ve Attila Hunlar’ın tek hükümdarı olacaktı... O, Attila, 447 yılında -bilinmeyen bir nedenle- Doğu Roma İmparatorluğu’na karşı ikinci büyük seferini yapacaktı. Hunlar, Balkanlar’ı yıkıma uğratacaklar, Atina’nın 100 km kadar kuzeybatısındaki Termopil’e (Thermopylae) dek ineceklerdi...

 

Konu ile ilgili tarihçilerden Kallie Szczepanski’ye göre, Doğu Roma, 449 yılında Attila’ya karşı başarısız bir suikast örgütleyecekti... Doğu Roma, Konstantinapolis, Hun toprakları ile Doğu Roma toprakları arasında tampon bir bölge oluşturulması ve Hun mültecilerin geri yollanması amacıyla, Maximinus’u, imparatorluk elçisi olarak Attila’ya yollayacaktı. Aylarca süren bu hazırlık ve yolculuk, tarihci Priscus tarafında kayıtlara geçirilecekti. Britannica’ya göre de, Pannia’dan Priscus’un tarihinde bu yolculuk detaylı olarak anlatılmaktaydı...

 

Priscus, Konstantinapolis’ten Attila’nın Walachia’da bulunan karargahına yollanmış olan heyetin içinde idi (Walachia, Osmanlı’nın Eflak olarak adlandırdığı yer, Romanya)... Priscus, 448’de Attila’nın kampında bulunmuştu ve O’nun tarifine göre Attila, kısa boylu, koca kafalı, gözleri derinde, burnu yassı, ve seyrek sakallı birisiydi. Tarihçilere göre Attila, sonderece inatcı bir pazarlıkçı idi... Attila’nın vermiş olduğu resmi yemeğe katılmış olan Priscus’un anlatımı ile, Attila’nın generalleri değerli çeşit çeşit yemeği gümüş tabakların içinde yerlerken, O, Attila, sıradan tahta bir tabağın içinde sadece et yemekte idi... Attila’nın karargahına yollanmış olan elçi Maximinus ve tarihçi Priscus, çevirmenleri olan Vigilas’ın, Doğu Roma Sarayı tarafından Attila’yı öldürme görevi ile yollanmış olduğunu bilmiyorlardı... Olay anlaşılınca, Maximinus ve tarihçi Priscus, tüm kredilerini yitirmiş, rezil olmuş bir konumda gerisingeri yollanacaklardı...

 

Attila, Ocak-Şubat 451’de ordusunu Macar ovalarında toplayacak. Yine O, şimdiki Almanya’nın batı sınırına yakın akan Ren (Rhein) Nehri'nin doğu kıyısında oturan Germenleri’de (Almanları) saflarına katarak Galya’nın (Gaule, Gallia) Roma’ya ait bölümüne girecekti. Attila’nın orduları, şimdiki Fransa-Almanya sınırının Fransa tarafında kalan Metz kentini 7 Nisan 451’de yakacaklar, ve Paris’in güneyindeki Orléans kentini kuşatacaklardı. Sonuçta, Galya’nın Roma’ya ait bölümü Hunlar'ın işgali altına girecekti... Daha Attila Galya’ya (Gaule, Gallia) girerken, Romalı general Flavius Aetius, Visigot Kralı I. Theodorik (Theodoric) ile bir anlaşma yapacaktı. Sonuçta, Romalılar ile Visigotlar (Batı Gotları), Attila’ya karşı güçlerini birleştireceklerdi...

 

Romalı general Flavius Aetius (ölümü, 454) komutasındaki Roma ordusu, saflarına Kral I. Theodorik komutasındaki Visigot (Batı Gotu) ordusunu da katarak, 14 Haziran günü Aurelianum (şimdiki, Orléans) kentini kuşatmadan kurtaracaktı. Aslında kent, birleşik Roma- Visigot ordusu tarafından kurtarıldığı sırada, Attila’nın güçleri, Aurelianum’un içine girmişlerdi, ve kent tamamen düşmek üzereydi... Attila, kuzeydoğu Fransa’da, Champange (Şampanya) bölgesinin başkenti Troyes’e doğru çekilecekti...

 

Birleşik Roma-Visigot ordusu ile Attila’nın ordusu, Troyes yakınlarındaki Campus Mauriacus denen yerde savaşa tutuşacaklardı. Bazılarına göre sözkonusu savaşın yeri Maurica idi ama, savaş alanı olarak adları geçen bu iki yerin de tam olarak neresi oldukları tesbit edilemiyecekti... İki tarafında ağır kayıplar verdiği sözkonusu savaşta, hangi tarafın kazandığı anlaşılamayacaktı. Attila, Galya’dan çekilmek zorunda kalacaktı. Birleşik Roma-Visigot (Batı Gotu) ordusu karşısında Attila, ilk ve son tek başarısızlığını tadacaktı. Visigot Kralı I. Theodorik savaş alanında yaşamını yitirecekti... Bu savaşın sonucu olarak Hun orduları daha Batı’ya ilerlemeyeceklerdi. Böylece, Fransa’nın batısı, Hunlar’dan kurtulmuş olacaktı... Tuna’ya dek geri çekilen Attila, kışı orada geçirdikten sonra, kendini toparlamış biçimde, 452 yılı baharında, “Çizme”yi, İtalya’yı işgale başlayacaktı. Attila, Roma İmparatorluğu’nun kalbine, Roma’ya doğru yürüyecekti...

 

Attila, kuzeydoğu İtalya’da, günümüzde Udine bölgesinde bir köy olan zamanın Roma İmparatorluğu kenti Aquileia’yı elegeçirebilmek için çok zaman yitirecekti (Udine, İtalya’nın Slovenya sınırına yakın ve Adriyatik kıyısındaki Trieste’nin kuzeyine konumlanmış orta büyüklükte bir kenttir.). Fakat sonunda O, Attila, Aquileia’yı elegeçirip yakacak ve Roma üzerine yürüme niyetini açık edecekti. Ardından O, Güneybatı’ya doğru ilerleyerek, sırasıyla, Patavium (Padua, günümüzde kuzey İtalya’nın büyük endüstri kenti), Verona, Brixia (Brescia), Bergomun (Bergamo), ve günümüzde İtalya’nın en büyük kentlerinden olan Mediolanum’u (Milano, Milan) zaptedecekti. Yine Attila, Milano’nun 32 km kadar güneyine konumlanmış diğer bir Kuzey İtalya kenti olan Pavya’yı (Pavia) elegeçirecekti...

 

Attila ilerlerken, Dönemin Roma İmparatoru III. Valentinian (Flavius Placidius Valentinianus, 419- 455; yönetimi, 425- 455) Roma’yı terkedecekti... Büyük bir ikna kabiliyeti olduğu belirtilen Papa Aziz I. Leo (Büyük Leo, Papalığı, 440- 461), Attila’nın karşısına çıkıp aman dileyecek, yalvaracak, ve Roma yerine O’na, Attila’ya, yüklü bir vergi, ve İmparator'un kızı Honoria’yı teklif edecekti...

 

Hernedense Attila, Papa Aziz I. Leo’nun sözlerine kanacak ve O’nun yapmış olduğu teklifi kabulederek, seferini yarıda kesip, 6 Temmuz 452’de Pannonia’ya dönecekti. (Bu satırları yazanın tahminine göre, kimbilir, belki de O, Attila, tüm İtalya’yı zaptederken vereceği kayıpları hesabedip, alacağı haracı, Roma’nın üzerine yürümekten daha kazançlı bulmuştu. Ayrıca bazı kaynaklara göre, bir dönem, gençliğinde Roma’da bulunmuş olduğu anlatılan Attila’nın bazı duygusal nedenleri de olabilirdi. O, Roma’nın yakılıp yıkıldığını görmek istememiş olabilirdi. Ayrıca O, göçebe düşüncesi ile, elegeçirdiği kentleri, yaşam tarzlarına uymayan bu alanları alıp ta ne yapacağını bilememiş, kent yaşamının beraberliklerini bozacağını düşünmüş olabilirdi. Sonuçta O, Roma tarafından verilen haracı almayı daha akıllıca bulmuş ve bu nedenle Roma’ya yürümekten vazgeçmiş olabilirdi...- Y. K.)

 

Attila’nın çekilmiş olduğu Pannonia, daha önce yazmış olduğum gibi, Hunlar’ın 380’li yıllarda merkez üsleri olarak seçmiş oldukları coğrafyanın adıdır. Hun ordularının Roma’ya yaptıkları akınların ana üssü olan Pannonia, Şimdiki Macaristan’ın batısında, Avusturya’nın ise doğu sınırında yeralmaktadır... Attila, bir yıl sonra, 453’de trajik biçimde yaşamını yitirecektir...

 

Diğer yandan, Britannica’nın Attila maddesine göre, Papa'nın Attila'ya vadetmiş olduğu Honoria, İmparator III. Valentinian’ın kızı değil, kızkardeşi idi. Sanırım bu bilgi daha doğrudur... (Kesin bilemiyorum ama, René Grousset’in “Bozkır İmparatorluğu” adıyla çevrilen değerli araştırmasında bazı çeviri hataları olduğunu, özellikle türkçeleştirilirken adların birkısmının istenmeyerek hatalı yazıldığını sandığım için, Britannica’da olan bilginin daha doğru olabileceğini sanıyorum. Aslında, bu kitabı çeviren kişi, yapmış olduğu zor iş ile, halka, aydınlara çok büyük bir hizmet sunmuştur ve övgüye layıktır ama, çeviri hatalarını da görmek gerekir...) Yine aynı kaynakta, Britannica’da, Honoria’nın nişan yüzüğünü, 450 yılı baharında, Attila Galya’ya (Gaule, Gallia) girmek üzere iken Attila’ya yollamış olduğu yazılıdır... Attila, Honoria’nın o sırada yapmış olduğu bu evlilik teklifini, Batı Roma İmparatorluğu’nun yarısının kendisine Drahoma olarak verilmesi şartı ile kabuletmişti. (Drahoma, Yahudiler, ve Hiristiyanlar arasında gelinin güveye, evleneceği erkeğe verdiği para ve mal olamaktadır.)...

 

Sonuçta, Honoria ile Attila’nın evlendiğine dair bir bilgi yoktur. Peki ozaman Attila, Papa I. Leo’nun hangi sözlerine kanmıştır?, neler elde ederek Roma’yı zaptetmekten vazgeçmiştir?, ya da neler düşünerek geri dönmüştür?, bu konuda da bir bilgi yoktur. Buna karşın, yukarıda parantez içinde yazmış olduğum tahminler, kanımca gerçeğe yaklaşmaktadır. Zaten dikkat edilirse, Attila ve orduları, göçebe kültürlerinden kaynaklanan düşünce yapıları ile, zaptetmiş oldukları kentleri tahrip ve talan etmenin ötesinde bir eylem yapmamakta, buralara yerleşmeyi düşünmemektedirler. Bu açıdan bakınca, Attila’nın Roma’yı alıpta ne yapacağını düşünmüş olması ve sonuçta verilen haracı daha kazançlı bulmuş olması mümkündür. Ayrıca O, kanımca, ordusunu Roma gibi büyük kentlere sokmanın, buralara yerleşmenin, emrindekiler arasında, askerleri arasında bir yozlaşmaya ve bölünmelere yolaçacağını, göçebe kültüründen kaynaklanan kardeşliklerini bozacağını düşünmüş olabilir...

 

Attila’nın Honoria ile evlendiği konusunda bir bilgi yoktur ama, O, bir başka Batılı güzel kadınla, genç bir Germen (Alman) kadını ile evlenecektir. Bu genç Visigot kadını ile evlilik, O’nun sonu olacaktı...

 

Attila, 453 yılında yenilgiye uğratıp öldürmüş olduğu Burgundian’ın (Bourgogne, Fransa’nın güneydoğusunda, İsviçre sınırına yakın bölge) Alman (Germen) kralları Gunther, Gernot ve Giselher’in, lokal krallar olan bu üç erkek kardeşin güzel kızkardeşleri Hildico veya Ildico ile evlenecekti. Ve Evlendiği günün gecesi Attila, zifaf odasında, taş kesilmiş Ildico’nun yanında, kanlar içinde bulunacaktı. Gövdesinde herhangi bir yara izi bulunmayan Attila, muhtemelen zehirlenmişti, ve iç kanama sonucu ölmüştü...

 

Germenler (Almanlar), “erkek kardeşlerinin intikamını aldığını” düşündükleri Ildico’yu gözlerinde efsanevi bir kahraman mertebesine yükseltecekler, ve O’nu “Gudrun” olarak anacaklardı (“Gudrun”, Kuzey’in Volsunga masalının baş karakterlerinden, intikamcı bir kadının adıdır. Izlanda kökenli bu kahramanlık masalı, Volsunga, daha sonra, 1200’lü yıllarda kaleme alınmıştır...)... Şüphesiz, Attila’yı Ildico’nun zehirleyip-zehirlemediği tam olarak belli değildir...

 

İleride Cengiz Kağan’a yapılacak olduğu gibi mezarının yeri hiçbirzaman belli olmayacak olan Attila, hazinesi ile birlikte gömülmüştür. Bazı tarihçilere göre O’nun mezarı, Tuna’da bir adanın altındadır... O, gerisinde uçsuz bucaksız bir imparatorluk, tarihin kaydetmiş olduğu üç büyük kara imparatorluğundan ilkini, ve üç veya bazılarına göre daha fazla oğul bırakarak bu dünyadan göçetmiştir...

 

Attila’nın yerini en yaşlı oğlu Ellak alacaktı. Buna karşın, güçlü kişiliği ile birliği sağlayan Attila’nın erken ölümü, merkezinde Hun aşiretlerinin durduğu konfederasyonu destabilizasyona sürükleyecekti... Merkezinde Hunlar'ın durduğu aşiretler konfederasyonu içinde yeralan ve Hunlar'a bağımlı konumda olan Sarmat, Alan, Ostrogot (Doğu Gotu), ve Gepids aşiretleri ayaklanacaklardı (Gepids, Bizans ordusu içinde de paralı asker olarak savaşan İrani/ Pers bir göçebe halk). Attila’nın ölümünden bir yıl kadar sonra (454), daha önce anılmış olan ve şimdiki Macaristan’ın batısında, Avusturya’nın ise doğu sınırında yeralan Pannonia bölgesi içindeki -yeri belirsiz- Nedao (Nedad) Nehri kıyısında, Alman (Germen) aşiretleri, Hunlar'ı ağır bir yenilgiye uğratacaklardı. Aynı savaşta, Attila’nın oğlu Ellak yaşamını yitirecekti...

 

René Grousset’in yazdığına göre, Atilla’nın diğer oğullarından Dengizich’in veya Dinzigih’in komutasında Hunlar, Rus bozkırlarına doğru çekilmişlerdir. Geriye kalan oğullar, Doğu Roma İmparatorluğu’ndan toprak istemişlerdir... Doğu Roma, Attila’nın oğullarından Ernakh’ı ve onun peşinden gelenleri, Dobruca’ya yerleştirmiştir (Dobruca, günümüzde Tuna’nın kuzeyinde kalan ve büyük kısmı Romanya’ya ait olan verimli düzlüklerdir. Dobruca’nın Tuna’nın güneyinde kalan küçük kısmı ise, Bulgaristan’a ait verimli ovalardır.). Roma, Atilla’nın oğullarından Emnedzar’ı ve Uzindur’u ise Mezya’ya? yerleştirecekti... Anlaşılan, buraları Doğu Roma’nın kuzeybatı sınırları olmaktadır. Muhtemelen Roma, bu “cömetliğinin” karşılığı olarak onlardan sınırlarını korumalarını beklemiştir...                        

 

Peşindeki Hun aşiretleri ile Rus bozkırlarına doğru çekilmiş olan oğullardan Dengizich veya Dinzigih, Doğu Roma (Bizans) karşısında şansını bir kez daha deniyecekti. O, Doğu Roma’nın üzerine saldıracak, ve aşağı Tuna yörelerinde savaşı yitirip öldürülecekti. Attila’nın oğullarından Dinzigih’in kesik başı, 468’de, veya bazılarına göre 469’da, İstanbul’da bir meydana asılarak halka teşhir edilecekti... Dengizich’in 469’da ölümünün ardından, kalıcı kurumları olmayan Hun İmparatorluğu, tamamen dağılacaktı... Bundan sonra da onların Avrupa’daki serüvenleri birsüre daha devamedecekti...

 

René Grousset’in anlatımı ile, Karadeniz’in kuzeyinde ve Azak Denizi’nin kuzeybatısında, Kutrigur Hunları, ve biraz daha doğuda, Don’un Azak ile buluştuğu civarda, Uturgur veya Utrigur Hunları yaşamakta idi. Bunlar, iki farklı göçebe Hun aşireti idiler. Göçebe barbar toplulukları kullanmakta usta olan Bizans’ın (Doğu Roma) kışkırtmaları sonucu, sözkonusu kardeş aşiretler birbirlerine düşman kesilecekler ve savaşmaya başlayacaklardı...

 

Doğrusu, bu satırları yazanın düşüncesine göre, birbirlerinden çok uzak olsalarda, Çinliler ile Romalıların entrikaları, göçebe barbar halkları kullanma taktikleri, nerede ise birbirinin tamamen aynısı idi. Bu durum, aslında, insan beyninin, düşünce yapısının, ve karakterinin şekillenmesinde “kanın”, “soyun”, “ırk” denen şeyin herhangi bir rolü olmadığını kanıtlamaktadır. Birbirlerinden tamamen bağımsız olarak Çin ve Roma politikalarının benzerliği, tüm düşünsel ve ahlaki şekillenmelerin temelinde sınıflı toplum yapısının, mevcut ağırlıklı ekonomik ve toplumsal ilişkilerin durmakta olduğunu açıkça kanıtlamaktadır. Kısacası, ekonomik-toplumsal yapıları uyuştuğu ölçüde insanlar dünyanın heryerinde aynı idiler. “Soya”, “kana”, “ırka” dayalı tüm ayırımlar temelsiz idi, uydurma idi...

 

Doğu Roma’nın en tanınmış hükümdarı I. Justinian (Flavius Justinianus, 483- 565; imparatorluğu, 527- 565), 545 yılına doğru, Uturgur hükümdarı Sandılk’ı, Kutrigur Hunları üzerine sürecekti. Ve Uturgur Hunları, Kutrigur Hunlarını kılıçtan geçireceklerdi... Fakat kısa süre sonra, Zabergan veya Zamergan yönetimi altında Kutrigur Hunları kendilerini toparlayacaklar, ve intikam alma amacıyla 558- 59 kışında buz tutmuş Tuna’yı aşarak Bizans’ın kalbine, Constantinople (Konstantinoupolis, İstanbul) üzerine yürüyeceklerdi... Yine Doğu Roma’nın en tanınmış generallerinin başında gelen ordu komutanı ve I. Justinian döneminin en önde gelen karakterlerinden biri olan Belisarius (505- 565), aniden surların önünde gözükmüş olan Kutrigur Hunları’ndan kenti kurtarmayı başaracaktı...

 

Constantinople’yi elegeçiremeden Don bozkırlarına geri dönen Zabergan, vaktiyle Bizans’ın desteği ile kabilesine saldırmış olan diğer Hun aşiretine karşı savaşa başlayacaktı. İki kardeş kabile arasındaki savaş, Avarlar’ın bölgeye egemen olmalarından sonra dahi sürecekti... (İmparator I. Justinian, İmparatoriçe Theodora, ve ordu komutanı Belisarius gibi karakterlerin en ön planda oldukları yıllar, büyük bir halk ayaklanmasının da yaşanmış olduğu bu yıllar, herhalde, Bizans tarihinin en entrika yüklü ve en ilginç dönemidir. İmparatoriçe Theodora [iktidarı, 527- 565], Bizans tarihinin en ünlü ve en güçlü kadınıdır. Hem yüksek bir bürokrat ve hem de tarihçi olan Procopius, “Gizli Tarih” [“Secret History”] adlı yapıtında, sözkonusu dönemi ustalıkla anlatır.)

 

Daha önce ifade edilmiş olan Batı’ya doğru Avar akını, Orta Asya’da başlayan Gök (Kök) Türk egemenliğinin bir sonucu idi. Moğolistan’da Yuan-yuan egemenliği yıkılır, yerine Gök (Kök) Türk egemenliği kurulurken, Avarlar Batı’ya doğru akına başlamaktaydılar... İlginçtir, İ. Ö. yaklaşık 300 yıllarının sonunda, ve 200’lü yıllarda Büyük Çin seddi’nin kuzeyinde, medenileşmiş Çin’e karşı akınlarla başlayan göçebe Hun aşiretlerinin serüvenleri, herhangi bir yorgunluk belirtisi göstermeden, ve göçebe yaşam tarzında herhangi köklü bir değişik yaşanmadan, yine tamamen aynı göçebe yaşam tarzı ile, Avrasya’nın (Eurasia) diğer batı ucuna, binlerce kilometre ötedeki Fransa’nın ortalarına, Kuzey İtalya’ya dek sürecekti. Pasifik’in hemen batısında, Çin sınırlarında başlayan yaklaşık bin yıllık serüven, Atlantik’in doğusunda, bir başka medeniyetin, Roma’nın sınırlarında sonbulacaktı. Ve Hunlar, Çin’den Batı Avrupa’ya dek derin izler bırakacaklardı...

 

Daha önce yazmış olduklarımı bir ölçüde tekrarlamak gerekirse, Attila’yı görmüş olan Doğu Romalı tarihçi Priscus’un tarifine göre O, Attila, kısa ve geniş yapılı, koca kafalı, gözleri derinde, basık burunlu biri idi... Aslında bu tarif, eski İran ve Arab kaynaklarının ilk Türk tariflerine çok benzemektedir. Onların, İran ve Arab kaynaklarının Türk tarifine göre, yerde gösterişli olmayan bu insan tipi, at üzerinde heybetli bir görünüşe sahipti... Zaten birçok tarihçiye göre Hunlar, Türk idiler, ve bir Altay dili, türkçeye yakın akraba bir dil konuşmaktaydılar...

 

René Grousset’in çok daha ayrıntılı anlatımına göre... “Got tarihçisi Jornandes, bizlere, Attila’nın heyecanlandırıcı bir portresini bırakmıştır. Bu tipik Hunlu portresine göre Attila, kısa boylu ve geniş göğüslü olup, iri bir başa, küçük ve çökük gözlere, yayvan bir burna, esmer bir deriye, ve seyrek sakallara sahipti. Hiddetlendiği zaman O, korkunç olur, korku ve dehşeti siyasi bir aygıt olarak kullanırdı... Çin tarihçilerine göre, altı-hanedan döneminde Çin’i fetheden Hunlar’a Çinliler’in gösterdikleri hesaplı hareket ve kurnazlık oranını bizzat Attila’da aynen bulabilmek mümkündü. Hesaplı bir ifade bolluğu gösteren nutukları, karanlık tehditleri, bunların hepsi, O’nun stratejik hazırlıkları idi. Tıpkı sistemli yakıp yıkmalarının, bilhassa yaptığı katliamların her zaman düşmana ders vermek amacını gütmesi gibi...” (not: Burada yazar, ‘düşmana ders vermek amacını gütmesi’, derken, anlaşılan, Attila’nın aynızamanda ustaca psikolojik savaş taktikleri uygulamakta olduğunu anlatmaya çalışmaktadır... Yine aynı yazar burada, ‘altı-hanedan dönemi” diye, anlaşılan, “Savaşan Devletler” (İ. Ö. 475- 221)  dönemini, henüz Büyük Çin Seddi’nin inşaatına başlanmadığı dönemi kastetmektedir. Bu dönem, daha önce ifade etmiş olduğum gibi, savaşan devletlerin hepsini alt ederek ülkeyi birleştirmeyi başaran, ve Çin’e günümüzdeki adını kazandıran Ch’in [Qin] Hanedanı’nın [İ. Ö. 221- 206] kurucusu Chao ChengChih Shih huang-ti”= “Ch’in’in veya Çin’in İlk Mutlak İmparatoru”] tarafından sonlandırılacaktı. Yine aynı hükümdar, İ. Ö. 214 yılında, Hun akınlarına karşı Büyük Çin Seddi’nin inşaatını başlatılacaktı.- Y. Küpeli)

 

René Grousset devamla, Got tarihçisi Jornandes’in ve ayrıca yukarıda adı anılmış olan Priscus’un Attila tarifleri ile anlatımını sürdürmektedir... “Attila, kendi adamlarına karşı sonderece adil biri idi. O, hizmetkarlarına karşı cömert, samimi, ve itaat konusunda hoşgörülü idi. Cevresinin debdebesine karşın, Attila’nın basit bir yaşamı vardı. Attila’nın yakınları, O’nu, altın tabaklar arasında yemeğini tahta tabak içinde yiyen birisi olarak tanıtmışlardır

 

Sözkonusu kaynaklarda Attila hakkında şu bilgiler de verilmektedir... “Derin bir hurafecilik, Şamanlara karşı vahşi bir inanç, törenlerin sarhoşluk sahneleri ile bitmesinin nedeni olan alkole karşı büyük bir düşkünlük, ve aynızamanda soy ayırımı yapmadan Oneges gibi bir Grek, Oreste gibi bir Romalı, Edeco gibi bir Germen ile rahatca birlikte çalışma yeteneği, Attila’nın özellikleri arasında sayılabilir. Bir göçebe ordusunun komutanı olarak Attila’nın asıl şaşkınlık yaratan özelliği, savaş sırasında gösterdiği hile ve siyaset dehasıdır. O, muharebe sırasında insanları rahatca sevkedebilmekte idi. Diğer yandan, en azından yüzeysel bir bakışla kendisini haklı çıkartabilmek için hukuk yanlısı gözükmeye çalışması, diplomatik gerekçeler yaratabilmek amacıyla hukuki bahaneler aramaya çalışması, O’nun ilginç yanlarındandı. O’nun tüm bu özellikleri, bir başka devasa göçebe imparatorluğun kurucusu olan Cengiz Kağan’ı akla getirmektedir

 

Evet, Atilla ile ondan yaklaşık 800 yıl sonra tarih sahnesinde büyük işler başaracak, ve dünyamızın üç en büyük kara imparatorluğunun bir diğerini, en büyüğünü şekillendirecek olan Cengiz Kağan (Temuçin, 1155? veya 1166/ 67- 18 Ağustos 1227) arasında olağanüstü benzerlikler vardır. Bu her iki göçebe halklar imparatorunun da mezarları gizlenecekti. Aradan geçen 800 yıl sonra bile göçebe gelenekleri değişmemişti...

 

Yusuf Küpeli

Temmuz 2013

yusufk@telia.com

 sonraki metin

 

Bağlantılı metinler

Yusuf Küpeli, GÜNÜMÜZ BULGARİSTAN’INA ADINI VEREN VOLGA BULGARLARI, BULGAR DEVLETİ VE MACARLAR HAKKINDA KISA NOTLAR

Yusuf Küpeli, SELÇUKLU İMPARATORLUĞU ÖNCESİ İSLAM DÜNYASI, VE ABBASİ HALİFELİĞİ ÜZERİNE ÇOK KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, MÜSLÜMAN ARABLAR İLE TÜRKLERİN İLK TEMASLARI VE TÜRKLERİN MÜSLÜMAN OLMALARI ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, BÜYÜK SELÇUKLU İMPARATORLUĞU ÜZERİNE ÇOK KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ, YA DA “RUM SULTANLIĞI” VE İLK HAÇLI SEFERLERİ ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, BABA İSHAK AYAKLANMASI, ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ’NİN MOĞOL İLHANLI (İL-KAĞANLIĞI) DEVLETİ’NİN VASALI HALİNE GELMESİ VE DAĞILARAK BEYLİKLERE AYRILMASI ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, ALTAY DİL GRUBU VE TÜRK DİLLERİ VE KÜLTÜRÜ ÜZERİNE KISA GENEL BİLGİLER

 

Yusuf Küpeli, MISIR’IN KISA GEÇMİŞİ, İSLAMLAŞMASI, FATIMİ MISIR, MISIR’DA TÜRK HANEDANLAR, ZENGİ HANEDANI, EYYUBİ MISIR, MEMLUKLULAR, VE BİR KIPÇAK TÜRKÜ OLAN BAYBARS ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam

 

http://www.sinbad.nu/