PROLETARYANIN DEVRİMCİ ENTERNASYONAL MÜCADELESİNİN VE DÜŞÜNCE SİSTEMİNİN IŞIĞINDA TÜRKİYE PROLETARYASININ MÜCADELESİNDEN KESİTLER VE 15- 16 HAZİRAN 1970 İŞÇİ DİRENİŞİNİ DOĞRU ANLAMA VE ANMA ÇABASI

 

Yusuf Küpeli

 

2- Proletaryanın ve ideolojisinin doğuşunu hazırlayan nedenler; bilimsel ve teknolojik devrim; değer, artıdeğer, kâr ve yeni sınıf savaşımı sürecinin başlangıcı üzerine kısa notlar

 

Bir olgunun gerçek değeri ancak diğer benzerleri ile kıyaslanarak/ kantara vurularak ölçülebilir. Ve yine olguların içlerindeki gerçek toplumsal cevheri ölçebilecek bu kantarın ne olduğu kadara, her toplumsal olgunun geçmişle bağlarını, zengin tarihi kültürel köklerini, oluştuğu zaman diliminin ve toplumsal coğrafyanın özelliklerini ve geleceğe etkilerini de doğru tartabilecek bir ölçü aleti olması gerekir. Olguların değerleri doğru tesbit edilip yansıtılabildiği ölçüde insanlar tarihten gereken dersi alıp ileriye daha emin adımlarla yürüyebilirler; genellikle negatif anlamda kullanılan “tarihin tekerrürü” veya benzer trajedilerin üst üste yaşanmaları engellenebilir.

 

Marks- Engels’in 1845- 46’da kaleme alıp yayınladıkları ortak çalışmaları, tarihi materyalizmin ve bilimsel sosyalizmin ilk günışığına çıktığı önemli yapıtları “Alman İdeolojisi”nde kullandıkları deyimle proletarya, 1700’lü yıllarda İngiltere’de başlayıp kısa sürede diğer ileri Avrupa ülkelerine yayılan birinci endüstri devrimi ile tarih sahnesine çıkmıştır. Kimilerine göre 1700- 1850, bir diğerlerine göre 1750- 1830 ve başkalarına göre 1760- 1850 vs. yıllarını kapsıyan birinci endüstri devrimi, buharlı makinelerin üretimde ve ulaşımda kullanılmaya başlamaları, makine yapan makinelerin imalatı, yeni dokuma makinelerinin yoğun üretimleri, mülksüzleşenlerin kırsal alanlardan kentlere yığınsal göçleri ve hızlı bir kentleşme ile karakterize edilebilir. (http://struggle.net/history/?co; www.bergen.org/technology/indust.html ; www.fordham.edu/halsall/mod/modsbook14.html; www.theatlantic.com/issues/98octindustry.htm www.mmc.com/views/99sum.evans.shtml vs.)

 

Bu dönemi karakterize eden diğer bağlantılı özellik ise, doğa bilimlerindeki sıçramalardır. Fransız kimyager, klasik kimyanın kurucusu Antoine Lavoisier (1743- 1794), değişik buluşları ile birlikte, ısının enerjinin bir biçimi olduğunu, hiç sonbulmadığını; ısı, kimyasal, mekanik, elektrik gibi değişik enerji biçimleri olduğunu ve bunların birbirlerine dönüşebildiklerini keşfetmiştir. Doğadaki nesnelerin bağımsız olgular değil, enerjinin değişik nitel biçimleri olduklarını, “hiçbirşeyin yoktan varolmadığını ve vardan da yokolmayacağını”, başka hareket biçimlerine dönüşeceğini göstermiştir. (http://hem.passagen.se/hlesjo43/energi.htm?k; http://hem.passagen.se/matsbjorkstrand/Termo.html?k; www.chemheritage.org/EducationalServices/chemach/fore/all.html; http://scıenceworld.wolfram.com/biography/Lavoisier.html vs.)

 

Diğer yandan İngiliz doğa bilimcisi Charles Darwin (1809- 1882), Türlerin Kökeni üzerine yapıtını 1859 yılında yayınlamış ve doğadaki tüm canlı varlıkların birbirleri ile olan bağlarını, insana dek nasıl bir doğal ayıklanma ve evrinleşme olduğunu ortaya çıkartmıştır. (http://www2.lucidcafe.com/lucidcafe/library/96feb/darwin.html; http://scıenceworld.wolfram.com/biography/DarwinCharles.html) Bu devrimci yeni buluşlarla birlikte metafizik dünya görüşü, nesneleri birbirlerinden ayırarak bağımsız varlıklar olarak değerlendiren anlayış, dinsel doğmalar, ağır bir darbe yemiştir. Ve şüphesiz bilimlerdeki sözkonusu sıçrama da daha önceki buluşların ve bilgi birikiminin üzerinde yükselmiştir. Batı’daki bu bilimsel devrimin temellerinde ise, günümüzde emperyalist- faşist güçler tarafından aşağılanmaya çalışılan eski Arap dünyasının matamatikten/ cebirden, astronomiden, modern kimyanın temeli olan simya/ alkemiden ileri tarım tekniklerine dek önemli bulguları yatmaktadır.

 

Sözkonusu bilimsel- teknolojik devrim tarihin hiçbir döneminde görülmemiş biçimde üretimi kollektifleştirirken, yaşayabilmek için işgücünden başka satacak hiçbirşeyi olmayan proleteryayı tarih sahnesine çıkartmıştır. Diğer yandan, satınaldığı işgücünün yarattığı artıdeğer ile zenginleşen, üretimin kollektif niteliğine karşın üretim araçlarının özel mülkiyetini elinde tutan bir endüstri burjuvazisi doğmuştur... Bu burjuvazi gelişmenin daha ileri aşamalarında banka ve ticaret sermayesi ile bütünleşerek mali- sermayeyi şekillendirecektir. Kapitalizm başlangıçtaki “serbest rekabetçi” yanını yitirerek tekelci, üretici güçlerin gelişmelerini azami kâr motivasyonuna göre sınırlayan, spekülatif işlerin ağırlık kazandığı daha fazla rantiyer bir yapıya bürünecek ve büyük uluslararası yeniden paylaşım savaşlarının kapısını aralayacaktır. Bir başka ifadeyle kapitalizm, emperyalizm aşamasına evrimleşecektir... Ve şüphesiz, üretimin kollektif niteliği ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki antagonizmin/ uzlaşmasızlığın tarafları olarak proletarya ve burjuvazi arasında başlayan bu yeni sınıf savaşımı, kendisini insan bilincine de yansıtacaktır. Artık tarihin asıl itici gücü haline gelen proleterya, Marks- Engels ile kendi bilimsel ideolojisine/ düşünce sistemine kavuşacaktır.

 

Aynı dönemde bilimlerin erişmiş olduğu düzey, Marks- Engels’in sosyalizmini önceki örneklerden ayırarak bilimsel, değişen dünyayla, ilerleyen bilimlerle birlikte gelişip zenginleşen bir düşünce sistemi haline getirmiştir. Marks- Engels’in düşünce sistemlerinin sacayağından birincisi, Fransız ütopik sosyalizmi; diğeri, -Marks ve Engels aracılığıyla ayakları üzerine oturttulan- Hegel’in diyalektiği/ Alman felsefesi; üçüncüsü ise, doğa bilimlerinin yaptığı yeni sıçrama olmuştur. Bu anlamda, Marks- Engels ile birlikte dünyaya, evrene kesin değişmez açıklamalar getirmeye çalışan klasik anlamda felsefe sonbulmuştur. 

 

Karl Marks’ın (1818- 1883) 1844 yılında tanışıp birdaha hiç ayrılmadığı ikizi Friedrich Engels’in (1820- 1895) ifadesiyle Marks, tarihin gelişme yasalarını keşfetmiştir. Marks, insanların siyaset, bilim, din, sanat ile uğraşmadan önce yemeleri, içmeleri, barınmaları gerektiğini; maddi yaşama araçlarının üretim biçiminin veya tarihsel bir dönemin ekonomik gelişme ölçüsünün, devlet kurumlarının, hukukun, sanatın ve dinsel düşüncelerin üzerinde geliştikleri temeli oluşturduklarını keşfetmiştir. Şüphesiz bu ikincilerin veya üst yapı kurumlarının, üzerinde yükseldikleri birinciyi veya ekonomik alt yapıyı derinden etkiledikleri de aynı gerçeğin ayrılmaz diğer yanıdır...

 

Yine Marks, burjuva toplumunun özel devindirici yasasını, artıdeğeri keşfetmiştir... Marks’ın bu bulguları, doğanın gelişme yasalarını keşfeden Darwin’in ve enerjinin sakımı yasasını keşfeden Lavoisier’in buluşu kadar önemlidir. Ve tüm bunların aynı döneme rastlamaları da bir tesadüf değildir. Aynen Marks’ın açıklamış olduğu gibi ekonomik alt yapının eriştiği düzey ve yeni doğan toplumsal sınıfların varlığı, bilimlerin gelişmesini ve toplumun gelişme yasalarının bilimsel olarak açıklanmalarını kaçınılmaz bir zorunluluk haline getirmiştir. Ne Darwin, ne Lavoisier ve ne de Marks- Engels buluşlarında tamamen yalnızdırlar ve zaten onlar olmasa da başka birileri aynı gerçekleri şu veya bu zamanda ve biçimde yine ifade edeceklerdir. 

 

Türkiye ve dünyadaki değişik sosyalist edebiyatta proleterya sözcüğü yerine kullanılmakta olan işçi sınıfı ifadesi zaman zaman kargaşalara yolaçmakta, kullanana göre değişik anlamlar içermekte ve Marks- Engels tarafından ifade edilmiş olan proleterya sözcüğünün tam karşılığı olmamaktadır... Hatta Türkiye’de burjuvazinin temsilcisi politikacılar, sosyalizmin terminolojisini iyice sulandırıp bilinç kargaşası yaratmak amacıyla, “mavi yakalı işçiler” ve “beyaz yakalı işçiler” terimlerini bile kullanmışlardır. Emperyalist dünyadan ithal edilme “mavi yakalı işçiler” deyimiyle çalışanları, üretenleri ifade ederlerken, “beyaz yakalı işçiler”le de bu işgücünü satınalarak artıdeğerle zenginleşenleri veya daha amiyane tabirle patronları kastetmişlerdir. Üretim araçlarının özel mülkiyetini elinde tutan bu ikincilerle işgüçlerinden başka satacak birşeyleri olmayanları sözde aynı gibi göstermeye çalışmışlardır.

 

İş piyasasında mümkün olan en düşük ücretle işgücünü satınalan ve satınaldığı işgücünün yarattığı artıdeğerle zenginleşen patronları, sömürdükleri ile (atıdeğeri yaratan proleterya ile) aynı örgütlerde birleştirmeyi, korporatif bir yapı içinde köleliği “meşrulaştırmayı” amaçlayan faşist ideologlara özgü bu “mavi yakalı işçiler” ve “beyaz yakalı işçiler” terminolojisi, CHP’nin başı konumundaki Bülent Ecevit tarafından 1960’lı yılların ikinci yarısında sürekli kullanılmıştır. Faşist ideologların ürünü sözkonusu terminoloji, özünde onlarla aynı yapıda olmayan Ecevit tarafınsan daha sonra terkedilmiştir. Yine aynışekilde “ortanın solu” tanımlaması terkedilerek yamama biçimde, tamamen köksüz olarak “sosyal demokrasi” adına sahip çıkılmıştır. Tüm daha “sol” da gözüken bu değişikliklere karşın yine de Ecevit, gerçek anlamıyla çalışanların sözcüsü olamamıştır. (1

 

Latince olan proletarya sözcüğü, eski Roma İmparatorluğu içinde ekonomik ve toplumsal açıdan en aşağı konumda olan özgür vatandaşların, kölelerden hemen önce gelenlerin adıdır. Eski Roma’da, toprak ve diğer mülk sahibi olmayan ama, iş güçleriyle ürün veren zanaatkarlar, çok küçük tüccarlar, imalathanelerde çalışanlar, proletarya olarak adlandırılmışlardır. (www.embassy.org.nz/encycl/p9encyc.htm; http://www127.pair.com/critical/terms3.htm#Proletariat; www.britannica.com/eb/article?eu63086&tonic=0&query=proletariat&ct=)

 

Birinci endüstri devrimiyle birlikte tarih sahnesine çıkan ve işgücünü satarak yaşamını sürdürmek zorunda kalan kişilerin adı olarak proletarya sözcüğü, Marks’da, “Sadece iş bulabildiği sürece yaşayabilen ve yine sadece iş bulabildiği sürece işgücü sermayesini yükseltebilen (işgücünü yeniden üretebilen) çalışanlar sınıfı. Ticaretin nesnesi olan diğer tüm eşyalar gibi sonuçta pazarın düzensiz dalgalanması içinde acımasızca şekillenen rekabetin ortasında kendilerini (işgüçlerini) açıkca korumasız olarak parça parça satan çalışanlar.”,  biçiminde tarif edilmektedir. (Tucker, 1978, 479; http://www127.pair.com/critical/terms3.htm#Proletariat) Oya Baydar, “Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi (1)” adlı kitabında proletarya tarifini F. Engels’den şu şekilde aktarmaktadır: “Proletarya, yaşam gereksinimlerini sadece ve tümüyle emeğinin satışından sağlayan; varlığı yokluğu, ölümü kalımı, tüm yaşamı emek talebine bağımlı olan sınıftır... Mutlak anlamda mülksüz olması nedeniyle yaşam gereksinimlerini sağlayabilmek için burjuvaziye emeğini satmak zorunda olanların sınıfıdır.” (Dil sadeleştirilmiştir Y. K.)

 

İşgücünü satarak yaşamını sürdürmek zorunda olan sınıfın, proletaryanın birliğini ve mücadelesini sulandırma, köleleştirilmesini mutlaklaştırma amacıyla burjuvazi ve üst sınıfların politikacıları tarafından üretilen bir diğer yalan, “işveren” tanımıdır. Proletaryanın işgücünü satınalarak bu gücün yarattığı artıdeğer ile zenginleşenler, sömürdükleri insanlara “ekmek veren” birileri, bir “baba” makyajıyla tanıtılmak istenmektedirler. Gerçekte ise “ekmeği” veya insanların yaşamları için gereksinim duydukları herşeyi üreten/ yaratan sadece ve sadece proletaryanın ve diğer emekçi sınıfların işgücünden başkası değildir. Değer, metalar içinde billurlaşmış toplumsal insan emeğidir, işgücüdür. Bu bağlamda “veren birileri” varsa eğer, bunlar, işgücünü satın alanlar, patronlar değil, işgüçlerini satanlardır... Doğru terminoloji, “işveren” değil, işgücünü satınalan veya patron veya kapitalistir.

 

Karl Marks, “Ücret, Fiyat ve Kâr” adı ile türkçeye kazandırılmış olan çalışmasında değerin analizini anlaşılır biçimde yapmaktadır. Karl Marks’ın anlatımını bazı örnek adlarını değiştirerek özetleyecek olursak... Bir metanın/ malın değeri diğer metalarla ilişkisi içinde ortaya çıkabilir diye düşünülür ve mübadele değerinden sözedilir. Peki metaların birbirleri ile mübadele edildikleri değerler nasıl ayarlanır? Örneğin bir kile buğday değişik metalarla sonsuzca farklı oranlarla mübadele edilebilir/ değiştirilebilir. Buğdayın yerine ipeği veya altını da koyabiliriz. Bütün bu metaların değerleri aslında aynı kaldıkları halde birbirleri ile farklı oranlarda mübadele edilmelerine/ değiştirilmelerine neden olan ortak cevherleri, müşterek yanları nedir?

 

Metaların toplumsal ortak cevherleri iş/ emektir. Bir malı üretebilmek için ona gerekli miktarda işin uygulanması gerekir. Bu,  sıradan iş değil, toplumsal iştir. Sadece kendi gereksinimini karşılamak için emek harcıyan bir insan ürün yaratmış olur ama, bu toplumsal değeri olan bir meta olmaz. Bir meta üretebilmek için, herhangi toplumsal gereksinimi karşılayacak üretim yapmanın ötesinde,  üretilen aynızamanda  toplumsal işi veya bunun birkısmını içermelidir. Toplumsal işten kasıt, bir meta son biçimini alıncaya dek değişik aşamalarda onun için harcanan toplam iş miktarı veya onda billurlaşmış olan emektir. Örneğin, bir ipek gömlekteki toplumsal iş, ipek kozalarının oluşup çözülmeleri sürecinde harcanan emeği, ipeğin eğrilip dokunup biçilmesinde verilen emeği, bu işler için kullanılan aletler veya makineler için harcanmış emeğin ilgili bölümünü, pazara nakil için harcanan emeği içerir. Tüm bu değişik aşamalardaki emekler sonuçta o gömlekte biriken/ billurlaşan iş veya o gömleğin değeri demektir. Ve yine  örneğin pamuklu ile ipekli karşılaştırıldığı zaman,  aynı miktardaki ipekte daha fazla billurlaşmış toplumsal emek olduğu için değeri de daha yüksek olacaktır. Aynı ağırlıklardaki altın ile demir arasındaki değer farkları da yine onların içinde billurlaşmış olan toplumsal emek farkından kaynaklanmaktadır ve altının içinde billurlaşmış olan emek elbette çok daha yüksektir...

 

Kullanılan  makinelerin, aletlerin değerleri ürüne bir defada değil, yavaş yavaş geçer. Üretilen nesne için harcanmış olan çalışma saatinin/ zamanın uzunluğu değerin belirlenmesinde tek başına bir anlam ifade etmez. Teknoloji ilerledikçe, aynı ürün için harcanan zaman azalır ama, metanın değeri değişmez. Meta da billurlaşan işgücünün bileşiminde ve verimliliğinde değişme sözkonusudur. Bunun yanında, arz ve talepteki dalgalanmalar metanın piyasa fiyatını etkilerlerse de, sonuçta bunlar doğal fiyatlarına doğru çekilirler.

 

Kapitalistin kârı bir metayı kendi değerine satarak elde edilir. Sözkonusu meta da billurlaşan toplam işin birkısmı üretimde çalışana ödenirken, diğeri ödenmez ve kapitaliste kâr olarak kalır. Kaba bir örnekle, bir metada -makinelerin aşınma payları ile birlikte- 100 Dolarlık iş billurlaşmışsa eğer, kapitalist bunun ancak 10 Dolarını işçiye öder ve makinelerin aşınma payının değeri de hesaplandıktan sonra geriye kalan onun kârı olur. Kâr, proleterin üretmiş olduğu artıdeğerdir. Bir başka anlatımla, proleter eğer 8 saat çalışıyorsa, sadece 3 saatlik  emeğinin karşılığı ona ödenirken, gerisi artıdeğer veya kâr olarak kapitaliste kalır. Kısacası artıdeğer veya kâr, ödenmiş iş ile ödenmemiş iş arasındaki orandan başka birşey değildir. Proletere ödenen miktar/ ödenen iş ise sürekli aşağıya çekilmeye, çalışanın işgücünü yeniden üretebileceği asgari düzeyde tutulmaya çalışılır...

 

Çalışanlar, işgücünü satanlar iş piyasasında haklarını savunabilecek örgütlenmelere, sınıf sendikalarına ve bunun yanında asıl olarak politik arenada sözcülüklerini yapabilecek partilere sahibolmadıkları sürecede -günümüzde örnekleri Türkiye’de gözüktüğü gibi- asgari ücretler günde bir-iki ekmek alacak düzeye dek çekilebilir ve sermaye birikimi vahşice yöntemlerle sürdürülür.

 

Ödenmiş iş ile ödenmemiş iş arasındaki fark olan artıdeğer/ kâr, asıl olarak üçe bölünür. Bunun bir bölümü üretim aracını/  fabrikayı elinde tutan endüstri kapitalistine kalırken, diğer bölümü  ticari kâr olarak metayı tüketiciye ulaştırana veya tüccara ve ücüncü bölüm de üretim araçlarını edinmeye yarayan krediyi veren bankacıya faiz olarak  gider. Tekelleşme süreci içinde bütünleşmiş  olan bu  üç sermaye gücünün  birliği ise finans- kapital olarak adlandırılmaktadır... Üzerinde ister tarım yapılsın, ister yol geçirilsin, ister bir başka üretim amacıyla kullanılsın, toprağa verilen kira ise rant olarak adlandırılmaktadır.

 

Tekelleşme sürecinin ortaya çıkarttığı bir katagori olarak azami kâr veya kâr üstü kâr ise, asıl karmaşık (sofistike) üretimi yapan tekellerin,  yan üretimleri yapanların elde etmiş oldukları artıdeğerin/ kârın birkısmına elkoymalarını, bunun da arslan payını almalarını ifade etmektedir. Örneğin, bir işletme güdümlü füzenin sadece metal bir parçasını üretme konusunda uzmanlaşmışsa veya savaş tankının sadece paletini veya motorunun bir parçasını üretiyorsa, bu işletmenin elde etmiş olduğu artıdeğerin büyük kısmı, siparişi vermiş olan ve füzenin veya tankın -tüm bilgisayar ve elektronik sistemiyle birlikte- bütününü üreten tekele kalır. Ve sözkonusu ikincinin elde etmiş olduğu bu fazladan artıdeğer/ kâr, kâr üstü kâr veya azami kâr olarak adlandırılılır. Günümüzde mali- sermayenin, uluslarüstü tekellerin asıl motivasyonları ise bu kâr üstü kâr veya azami kârdır.   

bir önceki bölüm: 1- Bir devrimi veya çalışanlardan yana yığınsal devrimci eylemi “anmak” ve anmak üzerine notlar

bir sonraki bölüm: 3- Tarih içinde proletaryanın yükselen sınıf savaşımı, güçlenen örgütlülüğü; Komünist Manifesto, I. Enternasyonal ve Paris Komünü üzerine notlar

 PROLETARYANIN DEVRİMCİ ENTERNASYONAL MÜCADELESİNİN VE DÜŞÜNCE SİSTEMİNİN IŞIĞINDA TÜRKİYE PROLETARYASININ MÜCADELESİNDEN KESİRLER VE 15- 16 HAZİRAN 1970 İŞÇİ DİRENİŞİNİ DOĞRU ANLAMA VE ANMA ÇABASI

(1) CHP içinde İsmet İnönü tarafından “ortanın solu” söyleminin öne çıkartıldığı yıllar, dünyada ve Türkiye’de sosyalizmin değişik ölçülerde etkilerinin yükseldiği zamana rastlamaktadır... Türkiye’de başlamış olan toplumsal süreç üzerinde proletaryanın hissedilen etkisi ve yine bu etkiyi artıran dünyadaki gelişmeler, hepsi birarada ve birbirleri ile bağ içinde CHP’nin kazanmaya çalıştığı yeni kimliği şekillendirmişlerdir...

 

Sözkonusu zaman dilimi, Sovyetler Birliği’nin ve bu güce dayanan sosyalist karakterli veya bu eğilimlerdeki ulusal kurtuluş hareketlerinin ağır bastığı bir dönemdir. Bu dönemde, ABD’nin burnu dibindeki Küba -tüm dünyada rüzgarını hissettiren bir devrimle- “Sosyalist Bloğa” katılmıştır. Kahraman Vietnam halkının direnişi, başta Sovyetler Birliği ve Çin’in fiili destekleriyle ve geniş uluslararası kitle desteğiyle ABD emperyalizmine ilk büyük darbeleri vurmaya başlamıştır. Ortadoğu’da sosyalizm ile karışmış Arap milliyetçiliği ve Filistin direnişi etkilerini öncelikle tüm bölge de hissettirerek yükselmektedir. Afrika, ulusal kurtuluş devrimleri ve karşıdevrim girişimleri ile çalkalanmaktadır... Mevcut iki bloğun etkilerinden soyutlanmış olmamakla birlikte, genellikle relatif yoksul ve emperyalizme karşı mücadele etmeye çalışan ülkelerden oluşan “üçüncü dünya” adlı bir guruplaşma şekillenmiştir vs.. Türkiye de ise, kökleri eskilere gitmekle birlikte yine de ciddi gelenekten yoksun bir sosyalizm yeniden yeşermeye ve kitle bağları kurmaya çalışmaktadır...

 

NATO, CENTO, SEATO gibi paktlarla Sovyetler Birliği’ni batıdan doğuya doğru bir askeri ve ekonomik çember içine alarak izole etmeye çalışan; Brzezinski’nin baş mimarlarından olduğu “Yeşil Kuşak” politikası ile denetim altına alınmış bir “İslam”ı hem sosyalizme ve hem de -özellikle Ortadoğu’da- ulusal kurtuluş hareketlerine karşı kullanma operasyonunu başlatmış olan ABD’nin politikaları bile aynı gelişmeden derin biçimde etkilenmiştir... ABD yönetimleri, biryandan Balkanlar’da, Kıbrıs’ta, Ortadoğu’da, Afrika ve Güney Asya’da provokasyonlarını, darbelerini, savaşlarını sürdürürlerken, diğer yandan uzay da üstünlük sağlamış olan Sovyetler Birliği ile 26 Mayıs 1972’de Moskova’da SALT- I anlaşmasını imzalamak, nükleer başlık taşıyabilen balistik stratejik füzelerin stabilize edilmesini kabuletmek zorunda kalmıştır. Aynı yılın sonuna doğru, çok daha kapsamlı bir silah indirimini öngeren ve uluslararası planda politik iklimi yumuşatan, “birlikte varolma” prensibine dayanan Detand adlı süreci başlatan SALT II görüşmelerini açmıştır...

 

Yukarıda özetlenmiş olan uluslararsı gelişme koşullarında ve yine Türkiye’de sınıf sendikacılığı eğilimlerinin yükseldiği, kesinlikle komünist olmamakla birlikte Sovyetler Birliği'nden de etkilenmiş bir sosyalizmi savunan TİP’in hızla güçlendiği 1960’lı yılların ortasında, toplumsal gelişmenin önünü alma hesabıyla Profösör Turan Güneş’in önderliğindeki SBF cuntası tarafından bir “ortanın solu” tanımı üretilerek CHP’yi “devlet partisi” görünümünden kurtarma operasyonu başlatılmıştır...

 

“Ortanın solu” ve beraberindeki halkçı söylemlerle CHP’ye yeni bir kimlik kazandırılarak bir yandan partiden kopan üst sınıf sözcülerinin “özgürlük” yalanları etkisizleştirilmeye çalışılırken, diğer yandan ve asıl olarak başta TİP olmak üzere -devletin tam kontrolunda olmadan- gelişmekte olan sol akımların yolunu kesme operasyonu başlatılmıştır. Proletaryanın o yıllarda Türkiye’de hızla güçlenmekte olan etkisi ve uzayda üstünlük sağlamış olan Sovyetler Birliği’nin yeryüzünde artan saygınlığı, CHP’nin belirlemeye çalıştığı yeni politik çizgisinin temel nedeni olmuştur.

 

Daha sonra terkedilecek olan bu yamama “ortanın solu” düşünceleri ile, yine “sol” söylemi kullanan yamama faşist ideolojiler arasında rahatça paralellikler kurmak olanaklıdır ama, Ecevit ve CHP’yi faşizm ile damgalamaya kalkışmak gerçeği tam ifade etmeyen ağır bir itham olur. Gerçek anlamıyla sistematikleştirilmiş düşünceler dizisi denemeyecek “ortanın solu” kavramının içeriği faşist ideolojiyi çağrıştıran renkler taşımaktadır ama, buna gerçek anlamıyla faşist bir ideoloji demek olanaksızdır. Ecevit tarafından o yıllarda seslendirilmiş olan ideoloji, birbirleri ile uyuşmaz üç temel farklı düşüncenin eğreti biçimde birbirlerine eklenmelerinden oluşmaktaydı... Bunlar, birçeşit küçük burjuva Türk milliyetçiliğinin; sosyalist söylemden bazı bölümler ile CHP halkçılığının ve devletçiliğinin karıştırılmasından oluşan sol eğilimli bir halkçılığın; ve son olarak ta çalışanlarla patronları aynı örgütler içinde birleştirmeyi hesaplayan faşist korporatif örgütlenme şemalarının biraraya getirilmelerinden oluşmaktaydılar. Sözkonusu söylemin özellikle son kalemi faşizmin bilinen korporasyon anlayışından başka birşey değildir.

 

Ecevit için "İkinci Morrison" adıyla hazırlamış olduğum bülteni dağıttığım gün, B. Ecevit SBF'de bir konferans verecekti ve görüşlerini ilk kez kitleler karşısında sesledirmekteydi sanırım... Sessizce izlediğim bu konferansında Ecevit, nesnel inkaredilemez bir gerçeklik olan toplumsal sınıfların varlıklarını açıkça inkaredecekti. Ecevit, “komünistler insanlarda aşağılık duyguları yaratıp kavga çıkartabilmek için ‘toplumların sınıflara bölündüğü’ yalanını uydurmuşlardır”, diye konuşacaktı. Ecevit, “sınıf olgusunun komünistler tarafından uydurulduğunu” iddia ederken, Türk Ceza Yasası’ndaki “bir sınıfın diğer sınıflar üzerindeki iktidarını” (özünde sadece işçi sınıfının politik müzadelesini ve bununla ilgili hertürlü edebiyatı) yasaklayan 141 ve 142 gibi faşist İtalyan Ceza Yasası’ndan alınma maddelerin varlığına ise hiç değinmeyecekti... Dünyada artık “Beyaz yakalı işçiler” ve “mavi yakalı işçiler” olduğundan sözedip, bunları aynı sendikalar içinde birleştirme planları olduğunu hararetli hararetli anlatacaktı. Söyledikleri faşizmin korporatif örgütlenme görüşlerinden başka birşey değildi... Hazırlamış olduğum "İkinci Morrison" adlı bülteni, eliyle havaya kaldırıp "bu paçavra" diye büyük bir öfkeyle sallayacaktı... Aslıda o bültendeki herşey çalışma bakanlığı yaptığı yıllardaki işleriyle ilgili basında çıkmış haberlerden alıntılardı ve bunların dışında hiçbir yorum ve yazı yoktu... Aslında bu öykü uzundur ve Ecevit ileride aynı görüşleri savunmayı sürdürmeyecektir vs..- Yusuf Küpeli  

 

 

 http://www.sinbad.nu/