Türkiye- politika- ekonomi- tarih 

 

Kültür 

 

Kol ve kafa emekçileri

 

Irkçılık, Faşizm

 

Sovyet Devrimi

 

KAFKASLAR

 

Direnen Irak  & Iraq-english

 

Filistin Memleketimdir

 

Asya, Çin, Güneydoğu Asya, Vietnam, Japonya

 

ABD- AB- 11 Eylül- konspirasyon

 

Latinamerika & Afrika

 

İnsan Hakları

 

Kürtler

 

Balkanlar

 

Türkiye'den yazılar

 

Basından

 

Söylesiler

 

Kriminalite, hırsızlık, haksızlık

 

Sinbad'ı hazırlayan Küpeli hakkında çok kısa bilgi

 

linkler

 

Yusuf Küpeli, OLAĞAN ve OLAĞANÜSTÜ, KORKU FİLMLERİNİ SIRADAN KOMEDİLERE DÖNÜŞTÜREN GERÇEKLER, DOĞAYA ve İNSANA NÜKLEER- BİYOLOJİK- KİMYASAL SALDIRI

a- Olağan ve olağanüstü

b- Stockhom’de bir konferans ve önce “portakal gazı”

b- 1. Bilimi insana karşı kullananlar üzerine genel kısa notlar

b- 2. Vietnam, portakal gazı ve Dr Hoang Trong Quynh’in verdiği bilgiler

c- Tüketilmiş Uranyum (DU- Depleted Uranium) içeren mermilerle gelen ölüm

c-  c c- 1. DU nedir, nasıl kullanılır? DU üzerine genel bilgiler

c- 2. DU ve 1991 Birinci Körfez Saldırısı’nda olanlar üzerine kısa notlar

c- 3. DU ve Balkanlar

c- 4. ABD ordusu Radyoloji Labaratuarı eski şefi Doug Rokke’ın tanıklığı

c-  5. Atom  ve “seks gücünü arttıran” radyasyon

c- 6. Basra’dan Dr Cevad al- Ali’nin 1991’den 2003’e uzanan süreç ve sonrasında DU’nun Irak’ta yaratmış olduğu ölümcül etkiler üzerine anlattıkları ve DU cephanesinin Afganistan’daki etkileri üzerine çok kısa notlar

 

Yusuf Küpeli, Radyasyon yüklü mantar bulutunun altında ani, yavaş, tarifsiz acılarla ölümün adı: Hıroşima ve Nagazaki! Ve sürmekte olan tehlike!

 Bundan 60 yıl önce

...siyah bir bulut 8 bin metreye dek yükseldi. Bulutun tepesinde şekillenen radyasyon yüklü mantar kafası deniz seviyesinden 12 bin metre ve belki de daha yüksekteydi. ...5 Ağustos 1945: “Dün ziyaretimize amcam geldi, evimizi neşeye boğdu. Herzaman böyle geçebilse çok iyi olacağını düşündüm. Yarın çevre temizliği yapacağız. Elimden gelenin en iyisini gerçekleştireceğim.”

- Neden Hıroşima ve Nagazaki?

Gazete, “Bu dünyaya bir uyarıdır!”, manşetini atmıştı. Anlaşılacağı gibi, “ayağınızı denk alın, dünyanın yeni egemeni ABD mali- sermayesidir!”, denilmişti... Sato, 13 temmuz 1945 günü Sovyetler Birliği yetkililerine başvurarak, ABD ile aralarındaki savaşın bitirilmesi için arabulucu olmalarını istemişti... Yalta Konferansı (4-11 şubat 1945) sırasında, Almanya’nın teslim olmasından en geç iki- üç ay kadar sonra Sovyetler Birliği’nin Japonya’ya karşı savaşa girmesi konusunda anlaşmaya varılmıştır. Bu ise Sovyetler Birliği’nin Uzak Doğu’da kazanılacak zafere ortaklığı ve sonuçta başta Çin’de olmak üzere kurulacak barış üzerinde de söz sahibi olması anlamına gelmekteydi. Özellikle Çin üzerinde kendine göre “tatlı” düşlere sahip olan ABD yönetimi, bu bölgede kurulacak yeni düzenle ilgili hertürlü süreçten Sovyetler Birliği’ni uzak tutmak, ve aynı nedenle Yalta Konferansı’nın kararlarını geçersiz kılmak için şok bir darbeyle savaşı görüşmesiz bitirmek istemişti.

- Günümüzde nükleer tehlike azalmış değil, artmıştır

McNamara, “Zaman lehimize işlememektedir!”, diye sözlerini bağlamaktadır.

 

Güngör Uras, 14 milyon Türk günde 1 dolar harcayarak yaşıyor

+ Ne acı: 'İnsani gelişmişlikte' Malezya ve Kolombiya'nın gerisinde kaldık

 

Yusuf  Küpeli, Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı Kadınları kefen gibi örten kara çarşafın, kafayı ve boynu sımsıkı sarıp sadece yüzün bir bölümünü açıkta bırakan sıkmabaş modasının İslamiyet ile doğrudan bağı olmadığı gibi, hele hele özgürlüklerle uzaktan yakından bağı yoktur. Tam tersine -kadının birinin malı olduğunu simgeleyen- bu tip giysiler, kadınlardan başlayarak tüm toplumu köleleştirmenin ilk büyük adımıdır. Günümüz Türkiye'sinde, kara çarşafın ve türbanın "özgürlüklerin" sembolü olduğunu iddia etmeye kalkanlar, öncelikle nüfusun yarısını köleleştirerek ülkeyi binlerce yıl geriye götürüp tamamen teslim almak isteyen emperyalist güçlerin ajanlarıdırlar, hiçbir değer yargısı olmayan din tüccarı satılık kişiliklerdir, karakter bozukluğu olan tipik psikopatlardır. Bu katagorilerin dışında safca sözkonusu oyuna gelenler varsa eğer, onlarda kör cahillerdir... Türban, kara çarşaf ve benzeri kadın giysileri ile ilgili kurallar, İsa'dan önce yaklaşık 1500'lü yıllarda tarih sahnesinde gözüken ve yine İ. Ö. 1000- 800'lü yıllarda büyük militarist bir güç olan acımasız Asuri İmparatorluğu'nun yasalarında vardı. Bu dehşet verici yasalar, İ. Ö. 1925 yılında tahta oturmuş ünlü Babil kıralı Hammurapi'nin el- kol kesmeyi içeren yasalarından dahi geriydiler. Evli kadınlar için türbanı, benzeri örtünme yöntemlerini veya hatta çarşafı zorunlu kılan Asur yasaları, bölgede kadın- erkek ve diğer toplumsal ilişkilerin düzenlenmesinde bir geriye dönüşü simgelemekteydiler... (...) Evet, İslamiyet'in doğuşundan yaklaşık 1600- 1900 yıl ve günümüzden üç- dört bin yıl önceki katı baskıcı toplumsal kurallar, kadınları ve dolayısıyla tüm toplumu cendereye sokan yaşam tarzları günümüzde yeniden diriltilmeye çalışılmaktadır. Dünya egemenliği peşindeki Washington ve Washington bağlantılı işbirlikçi yerel politik iktidarlar tarafından -toplumların daha kolay köleleştirilip soyulabilmeleri amaçlarıyla- dört bin yıl öncesinin baskıcı militarist Asuri toplumu örnek alınmaktadır...  devamı

 

Yusuf Küpeli, Dini ve etnik çatışmaların kışkırtıldığı, baskı ve şiddetin egemen olduğu uluslarüstü tekellerin dünyasında kadın haklarından söz edilemez

Görünürdeki veya açıklanan nedeni ne olursa olsun, erkeğin kadına yönelik şiddetinin gerisinde, cinsler arasındaki iktidar sorunu, ve bununla bağlantılı bir insani sömürü gerçeği vardır...

(...) Böyle bir dünyada, ve “dindar nesiller yetiştirmeyi hedefleyen” bir iktidarın varolduğu Türkiye’de, “8 Mart emekci kadınlar günü”nün, haksızlıklara karşı bir mücadele günü olduğunu, ve kadının da, ve erkeğin de kurtuluşunun, ekonomik ve politik dengesizliklerin yokedilebildiği dengeli bir dünyada varolabileceğini unutmamak gerekir...

 

Yusuf Küpeli, Her türden sömürünün, baskının, iki-yüzlülüğün ve yalanın dünyasında uluslararası kadın günü üzerine kısa notlar

 

1) “Yıldızların” değil, “boynuzların” altında ve “sıkmabaş”ın kısgacında

 

2) Uluslararası Kadınlar Günü’nün 100ncü yılında, sözkonusu günün tarihi, ve kadınların mücadeleleri üzerine kısa notlar

 

3) Bazı kaynaklar:

 

Yusuf  Küpeli, İlerlemekte olan postmodern faşizmin hedef tahtasında öncelikle kadınlar durmaktadır

(...) Kadınların hedef tahtasının 12 noktasına oturtulmuş olduğu günümüz dünyasında, gelen bu 8 Mart Uluslararası Kadınlar Günü, çok daha farklı bir önem, büyük bir anlam kazanmaktadır... Özetlenen mevcut faşist saldırıya katılanlar, ve yaşanmakta olanın öneminin bilincinde olmayanlar, aynen “sevgililer günü”nü kutlar gibi derin bir duyarsızlık ve ikiyüzlülükle kadınlar gününü kutlamaktadırlar. Kadınlar günü kutlanırken, savaşların, emperyalist saldırıların, açlığın, yoksulluğun, fuhuşun, seks köleliğinin, hertürlü ataerkil erkek baskısının ve “onur” cinayetlerinin kurbanları olan kadınlar, derin acılar içinde bunalmaktadırlar. Cins olarak zaten asırlardır ayırıma uğrayan kadınlar, öncelikle laikliği hedef alan faşist saldırıların asıl kurbanları olma durumundadırlar...

Kadınlar günü, kutlamalar için değil, politik gerçeklerin doğru biçimde sergilenebilmeleri ve haksızlıklara yönelik mücadelelerin iğme kazanması amacıyla üretilmiştir. Kökleri 1900’lü yılların başına uzanan bu mücadeleyi, çalışan insanların, emekçi halkların, hertürlü baskı altındaki diğer insanların mücadelelerinden soyutlayarak ele alabilmek olanaksızdır... Sonuçta, kadınların özgürlük mücadeleleri, faşizme karşı savaşın ve emekçi yığınların ekonomik ve politik özgürlük savaşlarının kopmaz bir parçasıdır... ayrıca bak: Kol ve kafa emekçileri + Irkçılık, Faşizm

 

Yusuf Küpeli, Uluslararası Kadınlar Günü 8 Mart’ı Selamlarken

- “Masa üstünde testi/ Amcam yengemi kesti...”

- “Tatlı” erkekler sonunda “tuzlu” kadınların defterini dürdüler

- Dünya emekçi kadınlar günü veya “Uluslararası Kadınlar Günü” üzerine kısa notlar   

- Faşist yönetimlerde ve  günümüzde kadının durumu üzerine kısa notlar

- Türkiye Cumhuriyeti’nde Kadınların durumu ve bunu nedenleriyle ilgili çok kısa not

 

Yusuf Küpeli, Yaşananlardan çocuklarla ilgili bazı küçük kareler, ya da geleceğimizi kurşunlarken

- Hans Christian Andersen yaşasaydı…Eğer şimdi dirilip yaşanmış olan 2004 yılına yukarıdan bir baksa idi, yazmış olduğu ”Kibritçi Kız” masalının çoktan unutulduğunu, ya da hiç okunmadığını anlardı. Doğal dengeleri yapay müdahalelerle hızla bozulup hastalanan küçük mavi gezegenin ateşi yükselirken, üzerinde yaşayan büyüklerin yüreklerinin ise aynı hızla soğuduğunu farkederdi. Ve büyüklerin kurbanlarının çoğunun çocuklar olduğunu,

- Tekrarında yarar olan bazı gerçekler; tsunami, zenginler, yoksullar…Birleşmiş Milletler, ulusal gelirlerinin yüzde 0.7’si kadar bir miktarın yardım olarak verilmesi hedefini zengin ülkelerin önüne koymuştur ve bu kabuledilmiştir. Buna karşın, 1960- 65 yıllarında yüzde 0.48 ile en yüksek  düzeyine ulaşan bu yardım, 2003 yılında yüzde 0.24’e dek düşmüştür. En düşük yardımı yapan ülke ise yüzde 0.14 ile dünyanın en zengin ülkesi ABD’dir.

- Toplumsal eşitsizliğin, doğal felaketlerin en büyük kurbanı çocuklar…Bunların bazı çeteler tarafından köle işçi olarak satıldıkları, zengin Batı’nın pedofilleri için seks köleleri olarak kullanılmak üzere kaçırıldıkları yönünde bilgiler gelmektedir. Sadece ölen insanların değil, yaşayan sahipsiz çocukların organları da alınıp zengin ülkelere satılmaktadır. Sonuçta herşey alabildiğine karanlık bir kabus gibidir ve kabusun asıl kaynağı doğal felakette değil, sosyal düzenin bozukluğunda, adaletsizliğinde gizlidir. Tsunami olmasa dahi, 2004 ve önceki yıllar, insanlığın geleceği olan çocuklar için bir felaket olmuştur.

- Türkiye’de çocuklar…Dünya çocuklarının yüzde 30'u, Türkiye'deki çocukların ise yüzde 15'i hertürlü kötülüğün kapanına yakalanma, hapse düşme, aç kalma, seks pazarında satılma, eline silah verilerek savaşa sürülme ve benzeri riskleri taşıyarak büyümektedirler  

 

Per Matsson, ABD binlerce mahkumu gizli tutsakevlerinde izole ediyor

Aftonbladet, 14 Mayıs 2004 http://www.aftonbladet.se/vss/nyheter/

story/0,2789,477931,00.html

The New Zelland Herald’ın yazdığına göre, Tüm dünyadan yaklaşık 10 000 kişi gezegenimizin değişik köşelerindeki gizli ABD tutsakevlerinde ve sorgulama hücrelerinde bulunmaktadır. Bu kuraldışı gizli izalasyon merkezlerinin yapıları Irak’taki Abu- Garip (= Garibin veya fukaranın Babası) hapishanesinin benzeridir... Çok değerli gizli bilgileri kullandığını belirten aynı gazeteye göre, sözkonusu tutsakevlerinden önemli ve hassas olan bazılarının varlığından ABD Kongre üyeleri bile haberdar değillerdir... Abu- Garip tutsakevindeki cinsel tecavüz olaylarının istisna olmayıp, bir sorgulama yöntemi olarak sistematik biçimde uygulanmakta oldukları anlaşılmaktadır... İşkence yapmakla suçlanan yedi Amerikan askerinin hukuki temsilcileri ve aileleri ile yapılan görüşmeler, sözkonusu işkence uygulamalarının üst rütbeli komutanların emirleri ile yapıldığını ve

+ Yusuf Küpeli'nin notları

 

Atom bombasına uzanan bilimsel araştırma sürecini, bombanın yapılışını, kullanılmasını ve yayılmasını özetleyerek anlatmaya çalışan “Yaşamın ve ölümün emrinde nükleer enerji” başlıklı kitabın ilk bölümlerini Sinbad’da yayınlamaya karar verdim. Başlangıçta, kitabı bitirdikten sonra tüm bölümleri birlikte topluca basmayı düşünmüştüm. Sonra baktım, her bölüm ayrı ayrı okunabilir. Bu nedenle tamamlanan bölümleri sırasıyla Sinbad'a yerleştireceğim. Sanırım sözkonusu kitap çok yakında tamamlanacaktır. Ve yararlanılan kaynakların listesi kitabın bütünüyle birlikte verilecektir. İyi okumalar dileğiyle.- Yusuf Küpeli, 12.05.2006

Yusuf Küpeli, Yaşamın ve ölümün emrinde nükleer enerji

a- Hıroşima, Nagasaki, Nükleer enerji  ve rakipsiz  dünya egemenliği düşleri

b- Geçmişin felsefi atom teorisinden modern atom teorisine geçişi sağlayan bilimsel buluşlar,  sözkonus buluşlarda kullanılan bazı adlar ve bilim adamlarının sorumlulukları üzerine

c- Atomun parçalanabilirliğinin anlaşılması, nükleer teknoloji de bazı ilk adımlar ve yeniden bilim adamlarının ağır sorumlulukları üzerine

d- Savaş alanında kullanılamayan Nazi bombası  

e- Zamana karşı Atom Bombası imali yarışı, Manhattan Projesi, Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, “Küçük Oğlan” ve “Şişman Adam” 15.05.2006

f- “Soğuk Savaş”ı başlatan ABD yönetiminin saldırgan politikaları, aynı süreç içinde Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, Hidrojen Bombası ve bu bombanın yapımına karşı olan Oppenheimer üzerine (29 Mayıs 2006)

g- Sovyetler Birliği’nin ilk atom bombası deneyi, ABD’nin nükleer tekelinin yıkılışı ve “Çar Bombası” üzerine notlar  4 Haziran 2006

h- Soğuk Savaş’ın en ağır günleri, yeni faşist örgütlenmelerin ürettikleri komünizm korkusu, Senatör Joseph McCarthy’nin “komünist” avı, nükleer istihbarat, Kore Savaşı’nın gölgesinde nükleer casusluk duruşmaları ve Rosenberg çiftinin idamları (en son, yeni bölüm, 4 Temmuz 2006  devamı var)

 

Yusuf Küpeli, Radyasyon yüklü mantar bulutunun altında ani, yavaş, tarifsiz acılarla ölümün adı: Hıroşima ve Nagazaki! Ve sürmekte olan tehlike!

- Bundan 70 küsur yıl önce

- Neden Hıroşima ve Nagazaki?

- Günümüzde nükleer tehlike azalmış değil, artmıştır

"Saçlarım tutuştu önce, 
gözlerim yandı kavruldu. 
Bir avuç kül oluverdim, 
külüm havaya savruldu. 

Benim sizden kendim için 
hiçbir şey istediğim yok. 
Şeker bile yiyemez ki 
kâat gibi yanan çocuk."

 

metnin tamamına ulaşmak için tıkla 

 

Not: Aşağıdaki başlığı ve arabaşlıkları taşıyan -14 punto ile 30 sayfalık- relatif uzun metin, aslında Vietnam halkının tarih içindeki serüvenini ve ABD emperyalizmine karşı kazandığı zaferi özetleyen bir başka relatif uzun anlatımın notlarından biri olarak hazırlanmıştır. Fakat konunun güncelliği ve metnin başlıbaşına bir yazı olarak basılabileceği düşünülüp, Vietnam ile ilgili yazıdan önce Sinbad'a yerleştirilmiştir. Vietnam ve Çin ile ilgili iki ayrı metin çok yakında Sinbad'da gözükeceklerdir- Y. Küpeli

 

Yusuf Küpeli, Soykırımlar, sömürgecilik, ırkçılık ve Batı toplumları; Soykırım suçlamaları ve gerçek soykırımlardan kısa notlar; gaz odalarında öldürülenler, yahudiler, çingeneler, ABD, İsviçre; Belçika, Ruanda katliamı ve Katolik Kilisesi; Latin Amerika, Afrika, Kongo, Angola, kısa kısa diğer örnekler ve Batı’nın üst sınıflarının derin ikiyüzlülükleri...

a- Ho Chi Minh’in bundan 85 yıl önce, 1920 tarihli Sosyalit Parti Kongresi’nde söylemiş olduklarının günümüz koşullarına çevirisi ve Batı emperyalizminin köklerinde yatan ırkçılık

b- Sosyal Darvinist Belçika sömürgeciliği; Habyaramina ve Ziya ül Hak süikastlerinin paralellikleri; Ruanda katliamı üzerine özetlenmiş gerçekler; Kongo, Patrice Lumumba ve Angola üzerine notlar

c- Güncel emperyalist hesaplarla yeniden ısıtılan 90 yaşındaki tarajedi, I.- II. Dünya Savaşları içinde ve günümüzde emperyalist jeopolik hesaplar, olsun- olmasın soykırım çığlıkları ile kamufle edilen asıl niyetler ve Türkiye yönetimlerinin saman alevi gibi parlayıp tekrar sinme nedenleri, gösteri aydınları, ikiyüzlülükler

d- Batı tekellerinin tatlı kârları ve egemenlikleri uğruna gerçekleştirilmiş olan bazı soykırımlar: Yahudi soykırımı ve İsrail’in Filistin halkına yönelik soykırım politkasından kısa örnekler; Kongo (Zaire) ve Patrice Lumumba; Angola ve Kara Afrika’nın yüzkarası Savimbi; Endonezya, Guatemala, Bosna- Hersek vs. bak: Irkçılık, Faşizm

 

Yusuf Küpeli, Dedeler, babalar, oğullar, kızlar... ya da Guantanamo, Abu- Garib ve daha başka gizli merkezlerdeki uygulamaların tarihi- kültürel kökleri

Bu yazı ile birlikte verceğim web sayfası adreslerindeki metinler ingilizcedir. Şüphesiz herkes ingilizceyi aynı ölçüde anlayamaz ama, sayfalardaki resimleri rahatca anlayabilir. Bu nedenle ingilizce bilsin- bilmesin yüreği kaldırabilenlere adresleri açıp bakmalarını salık veririm. İnsanlar bu resimlere bakarlarken hemen Abu- Garib’den yansıyan fotoğrafları düşüneceklerdir. Ve ardından, Abu- Garib’deki veya Guantanamo’daki veya bir başka bilinmeyen merkezdeki uygulamaların hiçte istisna ve hatta günümüze ait olaylar olmadığını, vahşetin tarihi- kültürel kökleri bulunduğunu hemen anlayacaklardır.

yazının tamamına ve adreslere ulaşmak için adresler e git + bak: Irkçılık, Faşizm

 

İslam inancını sıkmabaşa hapsederek mutlak iktidar peşinde koşan Vashington bağlantılı AKP hükümeti, ne Filistin, ne Irak, ne Afganistan halklarının ve ne de kendi insanlarının uğradıkları ırkçı-ayrımcı şiddet ve baskılar karşısında sesini yükseltmektedir. İktidarın başındaki faşist tabiatlı din tüccarı karakterlerin Müslümanlıkları, sıkmabaşın sınırlarını aşamamaktadır. Bunun en somut kanıtlarından biri şudur: İsveç yönetimi, göçmen bir Müslüman vatandaşını Guantanamo'dan kurtarmak için yeri yerinden oynatırken, aynı konumdaki vatandaşı için Türkiye Cumhuriyeti yönetimi sessizliğini korumuştur. Sözkonusu Türk, İsveç vatandaşından çok sonra Guantanamo'dan kurtulabilmiştir... Aynı gerçeğin son kanıtlarından biri, hiçbir alakası olmadığı halde 11 Eylül provokasyonu ile ilgili olarak tutuklanıp işkence gören İbrahim Türkmen'in İslam tüccarı hükümet nezdinde sahipsizliğidir. Türkiye'de İbrahim Türkmen'den kimsenin haberi bile olmazken, ABD'nin Anayasal Haklar Merkezi (Center for Constitutional Rights) bu Türk insanına sahip çıkmıştır... İbrahim Türkmen'in savunması ile ilgili video görüntüsü ve olayla ilgili ingilizce metin, sözkonusu merkez tarafından Sinbad'a yollanmıştır. Metni çevirecek zaman olmamıştır ama, görüntülerin biri aynızamanda türkçe sözlüdür. İyi izlemeler dileğiyle- Yusuf Küpeli, 2008-02-19 (devamı için tıkla)

Supporter,
Last week, the Center for Constitutional Rights went to court to fight the Bush administration's post-9/11 racial profiling and round-ups of hundreds of immigrant Muslim, Arab, and South Asian men in the New York area.

Click here to watch a video of CCR attorney Rachel Meeropol and lead plaintiff Ibrahim Turkmen talking about the case... click here

 

Yusuf Küpeli, Yalanın, talanın, ikiyüzlülüğün sarmalında

Türkiye, -iktidarı ve muhalefeti ile kişiyi karamsarlığa sürükleyen- yorucu bir ülke. Aslında, herhangi bir dönem de olmadığı kadar dünyamız da yalanın, talanın, insan eliyle bir yokoluşa doğru sürüklenişin, ikiyüzlülüğün, şiddetin derin bataklığı içinde nefessiz kalıyor. Türkiye, bu evrensel bataklığın en derinlerinde biryerlerde çırpınıyor ve konumuna uygun karanlık ruhlu "yöneticileri" tarafından daha da diplere doğru çekiliyor... Yalanın en büyüğü, hem dünya da ve hem de özellikle Türkiye'de "demokrasi" üzerine söyleniyor...

(...) Kısacası, Türkiye'de herhangi bir sorun, çözülmek amacıyla değil, sadece zenginliğe ve politik iktidara yürüyen yolda bir araç olarak kullanılmak, ve ayrıca diğer asıl can alıcı sorunları unutturmak, kitleleri istenilen yönde manupule etmek amacıyla ele alınıp tartıştırılıyor, tartışılıyor...

- 19 Kasım 2009 metnin devamı için tıkla

Güngör Uras Olayların içinden guras@milliyet.com.tr

Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir

 metnin devamı için tıkla

 

AKP’nin sağlık balonu patladı!

sosyal sigortalar ve genel sağlık sigortası kanununda yapılan değişikliklerin sağlık hakkına etkileri üzerine Türk Tabipleri Birliği’nin açıklamalarından sadece bazıları:

 

Gazetecilerin haklarını düzenleyen 212 sayılı yasanın kabulünün 45. yıldönümü kutlanıyor

Yalanın ve emperyalist saldırganlığın egemen olduğu bir dünyada insanların hava- su- ekmek kadar gerreksinim duyduğu nesnelerden biri de doğru haberdir sanırım. Doğru haberin taşıyıcıları ise, ruhunu mali sermaye guruplarına, emperyalist merkezlere satmamış dürüst gazetecilerdir.  Balkanlar'da, Kafkaslar'da, Ortadoğu'da, Irak'ta ve dünyanın başka köşelerinde yüzmilyonlarca ABD Doları yatırılarak gazetecilerin, basının satınalınabildiği koşullarda dürüst kalabilmek kolay değildir. Ve sonuçta böyle bir dünyada dürüst gazetecilik veya habercilik giderek en tehlikeli işlerden biri olmaya başlamıştır... Yarın, 10 Ocak 2006'da "Dünya Çalışan Gazeteciler Günü" kutlanırken, gazeteci cinayetleri devametmektedir. Bu tarihten iki gün önce, 8 Ocak 1996'da Metin Göktepe polisler tarafından dövülerek öldürülmüştür... Yine 1 Şubat 1979 günü öldürülen tanınmış gazeteci Abdi İpekçi'nin asıl katilleri açığa çıkartılmaz ve ceza almazlarken, tetikçilerden Ağca'da hapishaneden çıkmaktadır... Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün açıklamasına göre, 2005 yılı içinde dünyada 63 gazeteci öldürülmüştür. Bunların 24 tanesi işgal altındaki Irak'ta öldürülmüşlerdir. ABD- İngiliz ortak işgalinin başladığı Mart 2003'ten 2005 sonuna dek Irak'ta 76 gazeteci öldürülmüştür...

 +  

Yusuf Küpeli, Ağca ile oyalanan Türkiye toplumu ve Ağca üzerine eski bir yazı

(...) İpekci, Türkiye'de görev yapan ünlü CIA ajanı Paul Henze'ye görüşlerini açıklamasının hemen ardından, 1 şubat 1979 tarihinde öldürülmüştür. Görüşme istemi Paul Henze'den gelmiştir... (...) Diğer yandan, Ağca'nın yakalanması ile birlikte, bağlantı halkaları arasında olan Mehmet Şener ve Abdullah Çatlı yutdışına kaçacaklar ve Federal Almanya'da yakalanacaklardır. Türkiye'de halen iktidarda olan seçilmiş yönetim bu kişilerin iadesini resmen talep edecektir. Buna karşın, 12 Eylül darbesine giden kanlı yolun parke taşlarını döşeyenlerin önde gelenlerinden, siyasi cinayetlerin baş aktörlerinden Mehmet Şener ve Abdullah Çatlı Alman yönetimi tarafından korunacaklar, iade edilmeyeceklerdir... Sadece bu olay bile 12 Eylül Darbesi ile Papa'ya yönelik süikast girişiminin nasıl CIA bağlantılı aynı servislerin ürünleri olduğunu anlayabilmek için yeterlidir... Alman dış istihbarat örgütü BND’yi eski Gestapo ve SS savaş suçluları ile 1956 yılında kuran ve 1968 yılına dek yöneten Reinhard Gehlen...

 

Siyasi iktidarın, Tarım Bakanı'nın halkı aldattığı, halkın sağlığına ne ölçüde değer verdiği bir kez daha kanıtlandı. İstanbul Teknik Üniversitesi'nin bilimsel testi gerçeği açığa çıkarttı...

Ayşe Bereket, İTÜ'nün test sonuç belgeleri: Bulaşıklık yok, pirinçler GDO'lu

 

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE, BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNE, DEMOKRATİK HAKLARA AÇIK SALDIRI

Türkiye'de düzenli olarak herhangi bir evde yaşamadığım, polis tarafından kapılıp yokedilen arşivim dışında birşeyim olmadığı için, ev araması olayı ile karşılaşmadım. Buna karşın, cezaevlerinde birçok vahşi aramaya tanık oldum... İnsanları dışarıya çıkartırlar, sonra içeriye dalıp yatakları yerlere atarlar, vahşice herşeyi parçalarlar, gerilerinde bir mezbelelik bırakarak giderlerdi... Manzara karşısında şaşkına dönen mahkumlar, umutsuzca kendilerine ait şeyleri aramaya başlarlardı...

Ortada somut bir gerekçe olmadan, -İstanbul ve Ankara Baro başkanlarının ifadeleri ile- tamamen yasadışı olarak, sabah gün doğarken, basın mensuplarının, profösörlerin evlerinin basılıp saatlerce, 8- 9-10 saat boyunca aranması, kitaplıklarının, özel eşyalarının darmadağın edilmesi, bilgisayarlarına girilip araştırmalarının, kitaplarının alınması, gerçekten dehşet verici olaylardır. Herşeyleri karıştırılan, kopyalanan gazetecileri, bilim insanlarını, profösörleri düşünüyorum, içim ürperiyor. Olayların içinde yaşayanlar bu yasadışı vahşete, hertürlü özgürlüğe yönelik saldırıya, insan haklarına yönelik bu açık saldırıya bir ölçüde alışmış olabilirler ama, dışarıdan bakınca, birçok yabancı için sözkonusu durum gerçekten anlaşılmazdır, ve biraz anlayabilenler için ise, dehşet vericidir...

Kişi olarak, Türkiye'de yaşanmakta olan tüm bu olayları şiddetle protesto ettiğimi duyururum!

Türkiye toplumu için özgür günlerin geleceği umuduyla...

Yusuf Küpeli

3 Mart 2011

yusufk@telia.com    

Sinbad, bilgi denizinde bir yelkenli  http://www.sinbad.nu/ 

 

bu katagori de yeralmış olan önceki metinlere ulaşmak için İNSAN HAKLARI I'e tıkla

Yusuf Küpeli, Çocukların durumu, dünyamızın gerçek acıklı durumunun aynasıdır

Dünya egemenliği için, enerji kaynaklarının ve yollarının kontrolu için ve silah endüstrisinin kazançları için kışkırtılan, başlatılan ve sürdürülen kanlı savaşların dünyasında insan ve çocuk haklarından sözetmek bir hayaldir. Yalanın egemen olduğu, yalanın hertürlü iletişim aracı ile sürekli pompalandığı, "atın önüne et, itin önüne ot konduğu" böyle kanlı bir dünya da, malesef, bu savaşları durduracak, insan soyunu ortak yararları etrafında birleştirerek doğa ve bilimle barışık hale getirecek bir halk örgütlenmesi şimdilik doğamamaktadır. Yeterli güçte doğamamaktadır...

Aşağıya, Birleşmiş Milletler, UNESCO, UNICEF ve diğer insani örgütlenmelerin verilerinden derlenmiş çocukların durumları ile ilgili kısa bilgiler yarleştiriyorum...

Dünyamızda, en azından 700 milyon ve belki yüzmilyonlarca daha fazla çocuk, çocukluğunu yaşayamamaktadır. UNESCO'ya ve daha başka verilere göre, en azından 264 milyon çocuk okula gidememektedir. Dünyamızda 168 milyonu aşan sayıda çocuk çalıştırılmaktadır ve bunların 85 milyonu tehlikeli pis işlerde çalışmaktadır. Yaklaşık 28 milyon çocuk evini terketmek zorunda kalmıştır. Milyonlarca Suriyeli göçmenin yüzde 65'i, Iraklı göçmenin yüzde 5'i, Afganistanlı göçmenin yüzde 4.5'u, Sudanlı göçmenin yüzde 3.9'u, Yemenli göçmenin yüzde 3.1 çocuktur ve bu liste uzayıp gitmektedir. Her yıl 8 milyon çocuk 19 yaşına girmeden ölmektedir ve bunların 6 milyonu 5 yaşın altındadır. Her yıl 16 milyon kız çocuğu zorla evlendirilmektedir ve bunların 1 milyonu 15 yaşın altındadır. Evlilikle ilgili sayıyı 40 milyon olarak gösteren veriler de vardır ve muhtemelen daha doğru olan da budur. Ulaşılabilen verilere göre, 2015 yılında, 75 bin çocuk öldürülmüştür. Her yıl 5 yaşın altında 156 milyon çocuk gelişim bozukluğu göstermektedir. Çocukların en kötü durumda oldukları on ülkenin onu da Afrika kıtasındaki acımasızca sömürülmüş ülkelerdir...

Yukarıdakiler sadece sayılardır ve bir de yaşanan korkunç insani trajediler vardır... "İnsan insanın kurdudur" deyişini, "insan insanın ve doğanın dostudur" deyişine dönüştürebilecek toplumsal bir güce gereksinim vardır.

 Saygılarımla, Yusuf Küpeli, 2018-10-01

 

Yusuf Küpeli, Dünyada ve Türkiye’de Kadınlarının durumları üzerine kısa notlar

Savaşlar, yoksulluk, açlık, doğal felaketler, en çok çocukları ve kadınları vurur...

(...) Tam bir yoksulluk içinde yaşamakta olanların, ya da günde 1 (bir) ABD dolarından az geliri olanların yüzde 70’ini kadınlar oluşturmaktadır. Savaşlarda ateşli silahlarla kurban verilenlerin yüzde 80’ini kadınlar oluşturmaktadır.

 

Yusuf Küpeli, Nelson Mandela’yı 1992 yılında yaşanmış bir olay ve bu olayın öyküsü olan bir metinle anmayı düşündüm: “I love you Nelson Mandela”

Önce kısa bir açıklama

Aşağıdaki “I love you Nelson Mandela” başlıklı metin, vaktiyle 15 günde bir türkçe ve kürtçe yayınlanan “Kürdistan Press” adlı gazetenin Haziran 1992 sayısında yayınlandı. Mandela ile karşılaşmam sırasında yaşanmış olan olayın biraz daha kısaltılmış öyküsü ise, röpörtaj biçiminde, aynı başlıkla, İsveç Barış Komitesi’nin (Svenska Fredskommittén) “Barış & Dayanışma” (“Fred & Solidarite”) adlı dergisinin 1992 yılındaki 5. sayısında isveççe olarak arka kapakta basıldı... Mandela ile olan toplantının ardından, toplantının yapılmış olduğu Sida salonunda, Mandela ile kişisel olarak konuşurken...

 

1992’de yazılmış olan metin:

“SİZİ ÇOK SEVİYORUM, ÇÜNKÜ DÜŞLERİMİ SEVİYORUM”

“I love you Nelson Mandela!”

** Türkiye hükümetinin verdiği “Atatürk Barış Ödülü”nü almamakla yaşamınızdaki en iyi işlerden birini yaptığınızı size söyleyebilirim. Türk ve Kürt halklarının aldatılmalarına izin vermediniz. Size çok teşekkür ederim.

** Ben burada diplomasinin diliyle konuşmuyorum. Halktan biri olarak, halkın diliyle konuşuyorum ve sizi bütün kalbimle seviyorum! Siz, tüm haksızlıklara karşı özgürlük savaşımının simgesisiniz. Sizi bu nedenle seviyorum.

Yusuf Küpeli

metnin tamamına ulaşmak için tıklayın  

 

Yusuf Küpeli, ATAERKİL BASKICI KÜLTÜRÜN EGEMEN KILINDIĞI KOŞULLARDA “KADIN HAKLARI” YALANI VE 8 MART ÜZERİNE

1) Kadın haklarının durumu üzerine bazı notlar

Sıkmabaşa özgürlük oyunuyla ataerkil baskıcı kültürün sürekli pompalandığı, toplumsal gelişmeyi durdurmak için ve oy kaygılarıyla en çağdışı tarikatların önlerinin açıldığı, gelir dağılımındaki adaletsizliklerin derinleşerek sürdüğü, bir başka ifadeyle “taşların bağlanıp, kudurmuş yaratıkların özgür bırakıldığı” koşullarda, “kadınlar için özgürlük ve eşitlik” söylemleri lafta kalmaya mahkumdur. Ayrıca, saldırgan emperyalist savaşların ve toplumsal ekonomik sömürünün kol gezdiği bir dünyada, “kadınlar için özgürlük ve eşitlik” söylemleri lafta kalmaya mahkumdur. Böyle bir ülkede ve böyle bir dünyada, kadınlara yönelik suçlar ve vahşice cinayetler artarak sürer. Türkiye’de yaşananlar da, sözkonusu gerçeğin elle tutulur örneklerinden başka birşey değildir...

2) Kadınların ve tüm toplumun “başına çorap örülme” işinde dönüm noktası

(...) Değişimin, toplumun giderek artan hızlarla anti-laik geri bir düzene sürüklenişinin dönüm noktası, 12 Eylül 1980 Washington darbesi olacaktı... Cehennemin kapıları açılıyor, evleri işgaleden hamam böcekleri gibi tüm kadın düşmanları, özgürlük düşmanları toplumsal yaşamın içine özgürce yayılıyorlardı... (...) “Yeşil kuşak”a uygun renge boyanan Türkiye...

3) “İleri demokrasi” yalanı, ve kadına yönelik cinayetler

Daha “ileri bir demokrasi”ye geçebilmek için herşeyden önce zihinlerde, dünyaya bakış açılarında devrimi gerçekleştirecek toplumsal-ekonomik değişikliklerin, dönüşümlerin olması gerekir. Devlet kurumları ile kişiler, ve kişilerle kişiler arasındaki ilişkilerin şiddetsiz ahenkli biçimde yürüyor olması gerekir. Erkeklerin çoğunluğunun karılarını-kızlarını öldürme hakkına sahip olduklarına inandıkları, onları “namusları” saydıkları, kadınların çoğunun koca dayağını normal karşıladığı, küçükten büyüğe tüm ilişkilerde şiddetin değişik biçimlerinin egemen olduğu bir toplumda, böyle bir kültürün egemen olduğu ve sürekli beslendiği bir sosyal yapıda, değil “ileri demokrasi”, demokrasinin “de”si bile olmaz, olamaz...  ayrica bak: İnsan Hakları + Kol ve kafa emekçileri

bağlantılı metinler

Yusuf Küpeli, Her türden sömürünün, baskının, iki-yüzlülüğün ve yalanın dünyasında uluslararası kadın günü üzerine kısa notlar

Yusuf  Küpeli, İlerlemekte olan postmodern faşizmin hedef tahtasında öncelikle kadınlar durmaktadır

Yusuf Küpeli, Uluslararası Kadınlar Günü 8 Mart’ı Selamlarken

Yusuf  Küpeli, Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı

 

Yusuf Küpeli, Türkiye’de demokrasinin kıstaslarından “sıkmabaş”a özgürlük gürültüsü ve TÜRKİYE'nin ORTADOĞU POLİTİKALARI ÜZERİNE NOTLAR

Söze nasıl başlamalı? Aslında okadar çok çarpıcı gerçek var ki... “Sıkmabaş” iktidarının, bu yemlikten beslenenlerin, ve siyasi iktidarın kuyruğa takılmış liberallerin, “demokrasi geliyor” şamatalarına karşın, demokrasi yolunda bir arpa boyu bile gidilmediğinin, tersine geriye doğru bir gidiş olduğunun kıstaslarından birisi, “özgürlükler” adına “sıkmabaş” üzerine kopartılan gürültüdür. Demokrasinin olmazsa olmazı laiklik ilkesine doğrultulmuş bu mızrak başının yanında, şüphesiz, demokrasinin ne durumda olduğunu belirten daha birçok kıstas vardır. Öncelikle, ekonomik anlamda bir demokrasi gerçekleşmeden, politik anlamda bir demokrasinin gelişmesini beklemek ham hayaldir. Örneğin, "İstanbul Auto Show'da Ferrari ve Maserati'ler 5'er 5'er kapışıldı" haberleri basında yeralırken, yani lüks malların pazarına nur yağar, ve aksine temel ihtiyaç maddelerinin pazarı ise daralırken, gelir uçurumları derinleşirker, üretimden kopuk küçük bir azınlık daha zenginleşir ve geniş yığınlar yoksullaşırken, ülkeye demokrasi gelmez, gelemez...

Kısacası, Türkiye’de demokrasinin durumunu belirleyecek daha birçok kıstas sıralanabilir ama, burada ölçü olarak sadece “sıkmabaş” gürültüsünün üzerinde duracağız...

Geriye gidişin kıstası olarak, “sıkmabaş”

Sadece bazı yasaları biçimsel olarak değiştirmek, demokrasiyi bir ülkeye yerleştirmek için yeterli değildir. Kaldı ki, -özellikle Batı’nın patronlarının gönüllerini hoş tutabilmek, küresel oyuna uyum sağlayabilmek amacıyla yapılan- bu yasa değişiklikleri bile hilelidir. Bir adım ileriye doğru atılıyormuş gibi yapılırken, başka yasalarla iki adım geriye gidilmekte, doğal olarak hukuktan anlamayan çoğunluğun gözü boyanmakta, kafası karıştırılmaktadır. Diğer yandan, ileriye doğru adım atılıyor, ülke demokratikleştiriliyor tiyatrosu sahnelenmeye çalışılırken, demokrasinin olmazsa olmazı laiklik ilkesinden adım adım uzaklaşılmakta, kadınlarda köleliğin sembolü olan, kadının bir erkeğin malı olduğunu gösteren “sıkmabaş”, sahte bir “özgürlük” sembolü haline getirilmektedir. Bizzat başbakan ve cumhurbaşkanı tarafından savunulan, ve Köşk’e yerleşmiş olan bu kapanın, bu cenderenin, “sıkmabaş”ın içine, toplumun tüm kadınları sokulmaya çalışılmaktadırlar. Böylece, kadınları köleleşen bir toplumun tümüyle köleleşeceği hesaplanmaktadır...

Türkiye-İsrail, ABD, Suriye-İran üzerine

Bölgesel manipülasyon hesapları ışığında sıkmabaş ve yeşile boyanmış baskıcı rejime doğru

metnin tamamına ulaşmak için tıkla

 

"Erkek Egemen Türkiye" (haberx)

Türkiye nüfusunun yüzde 49.7'sini oluşturan kadınlar, yönetim kademelerinde ve karar verme mekanizmalarında yer alamıyor

ATO'nun "Erkek Egemen Türkiye" Araştırması'na göre bürokratların yüzde 93'ü erkek

TBMM'deki kadın milletvekili oranı Arap ülkeleri ortalamasının bile altında  metnin tamamı için tıkla

+

Kadınların 3'te 1'i şiddet görüyor (haberx)

(...) ''Kadınların 3'te biri şiddete maruz kalıyor. Bölgesel olarak oranda yoğunluk yada seyreklik olabilir. Güneydoğu'da, doğuda fazla ama bu Trakya'da olmadığı anlamına gelmiyor. Trakya'da da var, özellikle...''

(...) ''2010 yılında 400'e yakın kadının namus cinayetinden öldürülüğünü görüyoruz...''  metnin tamamı için tıkla

 

Türkiye toplumunun gerçeğini yansıtan aynı tarihli iki haber: "Açlık sınırı 128 TL arttı" (07 Kasım 2010 Pazar, Haber X), ve "İstanbul Auto Show'da Ferrari ve Maserati'ler 5'er 5'er kapışıldı" (07/11/2010 Radikal)

 Y Küpeli'nin notunu ve haberleri görmek için tıkla

+

Yoksulluk artık geçici değil kalıcı

08 KASIM 2010 PAZARTESİ http://www.aksam.com.tr/2010/11/08/haber/guncel/17570/yoksulluk_artik_gecici_degil_kalici.html

ODTÜ öğretim üyesi Prof. Oğuz Işık uzun yıllardır yoksulluk üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyor. Işık, yeni süreç için şu değerlendirmeyi yaptı: Geçmişte nöbetleşe yoksulluk vardı. Şimdi ise devredilmiyor. Onun yerini müebbet yoksulluk aldı... (...) Dolayısıyla aynı gemideyiz hissi artık yok oluyor. Kendilerini bu ülkenin bir parçası değilmiş hissetmeye başlıyorlar...
Yusuf Küpeli'nin açıklamasını ve metnin tamamını görmek için tıkla

 

Ayrıca bak: Yusuf Küpeli, “Sözde vatandaş”

Not: İçinden bazı paragrafları aşağıya yerleştirmiş olduğum göreceli uzun metin, 12 punto ile 33 A4 sayfası tutmaktadır. Aslında, broşür olarak ta adlandırılabilecek bu metne ara başlıklar yerleştiremedim. Uzunluğuna ve ayrıca bazı farklı başlıklarla anlatılması gerektiği düşüncesi verebilecek paragraflar barındırıyor olmasına karşın, metnin her satırının birbiri ile bağlantılı olduğunu, anlatımın tam bir bütün oluşturduğunu, ve yazılanların tümüyle okunmasında yarar olabileceğini düşünüyorum. Ayrıca şüphesiz, buradaki bilgilerin mümkün olduğu kadar çok kişiye yayılmasında büyük fayda olacağına inanıyorum. Dilerim metni sonuna dek okur, arkadaşlarınıza, tanıdıklarınıza salık verirsiniz. Saygılarımla.- Yusuf Küpeli

 

Yusuf Küpeli, Evren’de bir nokta olan küçük mavi gezegenimizin yokedilişi üzerine

(...) Yeni yaşanabilir gezegenler bulup oralarda koloniler kurma fikri genel olarak doğru olmakla birlikte, bilgilerine ve anlayabildiğim kadarıyla evrenin yaradılışı ile ilgili düşüncesine derin saygı duyduğum Hawking’in sözkonusu -dünyayı en geç ikiyüz yıl içinde terketme- düşüncesindeki eksiklik ve çarpıklık, yukarıdaki paragrafta açıklanan gerçekte gizlidir... Gelecek yüz veya en çok ikiyüz yıl içinde bu dünyadan kaçarak başka gezegenlerde koloniler kurabilecek olanlar, aslında, ısınma ve sera etkileriyle gezegenimizde yaşanmakta olan doğal felaketlerin birinci derecede sorumlusu olan varlıklı yönetici elitten, ve yine nükleer bir yokoluş korkusunu insan soyuna yaşatmakta olan aynı emperylist yönetici elitten, azami kâr motivasyonu ile doğayı acımasızca yoketmekte olan yönetici elitten başkası değildir...

(...) Örneğin, dünyanın kaynaklarını vahşice sömüren ve tüm pazarları denetleyen bir avuç tekelin asıl politik merkezi olan ABD’nin, günümüzün en büyük emperyalist gücü ABD’nin, nüfusu yeni 300 milyonu biraz aşmış ABD’nin  petrol tüketimi, ve dolayısıyla atmosfere Karbon salınımı, Japonya’nın, milyarlık Çin’in, yine milyarlık Hindistan’ın, Rusya’nın, Almanya’nın, Brezilya’nın toplam tüketimine ve salınımına eşittir yaklaşık olarak. Yani ABD, tek başına bu ülkeler kadar dünyamızı, atmosferi kirletmektedir, ve buna ek olarak ABD’nin nükleer silah kapasitesi, dünyamızı defalarca yokedebilecek güçtedir. Yine ABD, uzayı nükleer başlıklarla doldurduğu gibi, şimdi bir de, kısaca HAARP adını alan bir proje ile doğayı yokedici, yıkıcı bir silaha dönüştürmeye çalışmakta ve bu işin gelecek on yıl içinde tam kapasite ile kullanılabileceğini hesaplamaktadır...

(...) German Watch’ın Aralık 2009’da basıp yayınlamış olduğu Global Climate Risk Index (Küresel İklim Riski Cetveli) başlıklı araştırmaya göre, 1990- 2008 yıllarında iklim değişikliği sonucu yaşanmış olan doğal felaketlerden sırası ile en çok zararı Bangladesh, Myanmar (Burma), Honduras, Vietnam, Nicaragua, Haiti, Hindistan, Dominik Cumhuriyeti, Filipinler, ve Çin görmüşlerdir. Siz bunlara, 2008 Ağustos sonuna doğru...

(...) Bunun ötesinde, aynı üsteki Amerikalı yetkililer, “The Asian Human Rights Commission”un ve Pakistanlı subayların bildirdiklerine göre, denetimlerindeki hava üssünü nehir taşkınından koruyabilmek için, suları insanlarla meskun alanlara yönlendirmişlerdir...

(...) “Kaza” adı verilen tüm bu cinayetlerin en korkuncu, içinde olduğumuz 2010 yılının 20 Nisan günü, yaklaşık 09:45 sularında, Meksika Körfezinde, Mississippi Deltası’na yakın bir yerde, denizin 600 metre derinliğinde başlamıştır, ve halen, bu satırların yazılmakta olduğu 2 Eylül günü felaket sürmektedir... (...) Hemen hemen dört ay, ya da yaklaşık 120 gün boyunca, -canlı zengini- Meksika Körfezine hergün 5.000 varil ham petrol karışmıştır, ve bunun yüzde 80’i halen...

(...) Bilim adamlarına göre, dünya boyunca okyanuslardaki Oksijen eriyiğinin azalmasının iki temel nedeni vardır...

(...) Dünya değerlerinin yarısından fazlası, tahminen en az 10 milyon bitki, hayvan, ve böcek (insect) türünün yarısından fazlası, tropik yağmur ormanlarında yaşamaktadır. Dünyamızdaki temiz suların beşte biri Amazon Çanağı’nda bulunmaktadır. Bir hektar (10.000 metre kare) içinde 750 ağaç tipi ve 1.500 daha yüksek bitki türü bulunmaktadır. Gelişmiş dünyanın gıdalarının yüzde 80’i yağmur ormanları ile bağlantılıdır ve bunların arasında -adları uzun bir liste oluşturacak- onlarca ve onlarca leziz meyva türleri vardır. Yağmur ormanlarında 3.000 çeşit meyva bulunmaktadır, ve Batı dünyası bunların ancak 200 tanesini kullanabilmektedir. Buna karşın, yağmur ormanlarında yaşamakta olan yerliler, sözkonusu meyvaların 2.000’i aşkınını kullanmaktadırlar...

(...) Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi 1950 yılında dünyamızın karalarının yüzde 15 kadarını kaplayan yağmur ormanları, günümüzde ancak karaların yüzde 6 kadarında bulunmaktadır. Tahrip halen sürmektedir, ve yıkım bu hızla giderse, 2020 yılında, günümüzde varolanların yüzde 80- 90 kadarı yokolacaktır...

(...) Halbuki, mevcut bilgilere göre, normal koşullarda, gezegenimizin daha 4.5 milyar yıl ömrü vardır. Ve gezegenimiz, ancak, yığınların bilinçli mücadeleleri ile kurtarılabilecektir. Hiçbir dönemde toplumsal hak arayışları ile, sınıf mücadeleleri ile doğa için mücadele bukadar iç içe geçmemişti, bir bütün haline gelmemişti. Bu artık bir varoluş-yokoluş mücadelesidir; yıkıcı güçler yıkılmadan insan soyu ne sosyal baskılardan kurtulabilecektir, ve ne de içinde varolduğumuz doğa yaşamını sürdürebilecektir... Uzayda küçük mavi bir nokta olan gezegenimiz, yaşatılmalıdır. metnin tamamı için tıkla

 

Tokların -çöpe atılan- artıkları ile beslenmeye çalışan açlar!

ve bir kısa film

 

İnsan nüfusunun yedi milyara yaklaştığı, günde 25 bin kişinin açlık nedeniyle öldüğü, ve açların sayılarının bir milyarı aştığı dünyamızda, sınırlı kaynakların çoğu silahlanmaya, emperyalist yağma savaşlarına harcanıyor. Diğer yandan, yeni temiz enerji kaynakları rahatça bulunabileceği halde, askeri-endüstri komplekslerle iç içe geçmiş, petrolden otomotiv endüsterisine ve bankacılıktan ticarete kadar her alanda devasa yatırımları olan “Yedi Kızkardeşler” gibi enerji tekellerinin tatlı kâr üstü kârları için, fosil enerjilerin kullanılması artan ölçülerle sürüyor, atmosfere karbon salınımı artarak devamediyor. Bu süreçte, sınırlı sayıda birileri kasalarını daha fazla doldururlarken, dünyamız, büyük doğal felaketlere doğru iğmesi artan bir hızla sürükleniyor. Ayrıca aynı süreç, daha da artacak olan açlığı, yeni artan hastalıkları, olağanüstü doğal yıkımları, korkunç bir toplumsal kaosu hazırlıyor.

 

Dünyanın kaynaklarını görülmemiş bir açgözlülükle talan ederek, doğayı ve atmosferi kirleterek insan soyunun çoğunluğunu büyük bir yoksulluğa, hastalıklara, köleliğe, açlığa ve ölüme sürükleyenler, kendi küçük “ütopya” adalarının sınırlarını elektronik ve “hukuki” duvarlarla çevirerek, ve körleşen toplumsal bilinçlerini ve yokolan vicdanlarını tatmin amacıyla ırkçı ideolojiler üretek, yarattıkları felaketlerin dışında kalmaya çalışıyorlar. Fakat şüphesiz, sürdürmeye çalıştıkları ahmakça şeytani (yıkıcı) egemenlik mücadeleleri, tüm dünya ile birlikte onları da yeryüzü cehenneminin “gayya kuyusu”na doğru çekmektedir, kurtuluşları yoktur...

 

Aşağıya yerleştirdiğim link aracılığıyla ulaşacağınız kısa film, tokların sofralarından çöpe giden artıklarla -sokak köpekleri gibi- beslenmeye çalışan insanları bizlere gösteriyor... Henüz toplumsal bir varlık olma ve buna uyumlu bir vicdana sahibolma özelliğini yitirmemiş insanlar için bir tokat etkisi yaratacak olan bu gerçeklik, umarım sizleri birşeyler yapmaya, kötülüklere karşı mücadele etmeye yönlendirir. Dünyamız ve açlar için, gelecekte artan ölçülerle açlığa sürüklenecekler için, bu sürecin gerisinde duran silahlanma yarışını ve savaşları durdurabilmek için motive olursunuz umarım. Dilerim, tüm kötülüklerin anası emperyalist-kapitalist sisteme karşı birşeyler yapabilmek için harekete geçme arzunuz, öğrenme ve dünyayı değiştirme azminiz artar...

 

Sözkonusu kısa film, Şubat 2006’da gerçekleşmiş olan 56ncı Berlin Film Festivali sırasında, kısa filmler yarışmasında, 3.600 yapım arasından görülmeye değer 32 film arasına girmiş, ve en iyi kısa film seçilmiştir.

 

Sonuna dek seyretmeniz yararlı olur. Fazla zamanınızı almaz...

 

Yusuf Küpeli,

4 Aralık 2009

 

Chicken a la Carte, haksızlığın filmi, tokların cöpe attıkları ile beslenmeye çalışan açlar, tıkla ve sonuna dek izle

 

Yusuf Küpeli Emperyalist Batı ve özellikle ABD tarafından kışkırtılan silahlanma harcamaları ve açlık

Bir önceki yılın, 2008'in sayıları ile dünyada yaklaşık 1 trililyon 500 milyar dolar değerinde silahlanma harcaması yapılmıştır. Yaklaşık 1,5 trililyon doları bulan silahlanma harcamalarının...

metnin devamı için tıkla

 

Yusuf Küpeli GÜNDELİK ALIŞILMIŞ İŞLER Geçmişe dönüşlerle günlük yaşamından bazı sahneler aktarmaya çalışacağım toplumda ve bu toplumun içinde varolduğu dünyamızda ilgiyi çekecek olağan dışı barışcı bir delilik bulamadığım için, hergün yaşanabilen sıradan olaylardan biri ile söze başlayacağım.

 

Yazının bölümleri: 

  • “Trajikomik”

  • İnsan hakları, valiler, çarmıhta leylek

  • Diyarbakır Cezaevi, kayıplar, yargı, AİHM 

  • Zenginler, fakirler ve ücretler

  • “Beyaz Enerji” operasyonu, generaller, çocuklar, unutulan gelecek

  • Silaha giden paralar 

  • Mafya, ekonomi, devlet kurumları ve Meclis

  • “Ulusal gelenek” 

  • Yeni bir Hitler’e gerek yok.             ayrıca bak: Türkiye- politika- ekonomi- tarih

Yukarıdaki "Gündelik Alışılmış İşler" başlıklı uzun metnin isveççesi, içinde değişik politik partilerden saylavlarında olduğu "Türkiye'de İnsan Hakları İçin İsveç Komitesi, SKT" örgütünün http://www.smkt.se/ adresli isveççe- türkçe- ingilizce web sayfasının isveççe başlangıç bölümünde "Vardagliga händelser" başlığıyla 2001 yılının başından itibaren bir yılı aşkın süre basılı durmuştur. Aynı yazı halen aynı web sayfasının Debatt (tartışma) bölümündeasılı durmaktadır (2007).

 

KURBAN BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN!

Kurban edenler ve kurban olanlar

Dünya Bankası’nın 2002 yılı verilerine göre, dünya nüfusunun beşte biri, kişi başına günde 1 dolardan az, 3 milyar kadar insan ise 2 dolardan az gelirle yaşamaya çalışmaktadır. Günümüzde günde 2 dolardan az geliri olanların sayıları 6 milyara yaklaşmaktadır. UNICEF’e göre yoksul ülkelerde her yıl 50 milyonu aşkın cocuk kaybolmaktadır. Bunların 1.8 milyonu zengin ülkelerin seks kölesi olurken, 5.7 milyonu köle işçi olarak satılmaktadır. Bu sayılar aslında iskontoludur. Ve kötülüklerle, savaşlarla, yıkımlarla, katliamlarla, hastalıklarla, susuzlukla, kuraklıkla, çocuk askerlerle, ve daha hertürlü kötülükle ilgili istatistikler uzayıp gitmektedir. Gıda fiyatlarının yükseldiği ve mali krizin derinleştiği dünyamızda, yukarıda verilmiş olan sayıların ne hale gelmiş olduklarını düşünebilmek pek kolay değildir… Türkiye’de ise, 2006 yılı başındaki verilerle 18 milyon yoksul, 1 milyon aç vardır. Ya şimdi, krizin tepe yaptığı 2008 yılı sonunda durumun ne olabileceğini siz düşünün. Bu koşullarda asıl KURBANLARIN kimler oldukları ortadadır. KURBAN BAYRAMI, BU İNSANLARI KURBAN EDENLERİN BAYRAMLARI İSE EĞER, ONLARA KUTLU OLSUN DEMEK Mİ GEREKİR? ÇÜNKÜ, DİĞERLERİNİN BAYRAM KUTLAYACAK HALLERİ PEK KALMAMIŞTIR…- Y. Küpeli, 6 Aralık 2008

 

Yusuf Küpeli, ORUÇ, ŞEKER  ve KURBAN BAYRAMLARI ÜZERİNE ÇOK KISA BİLGİLER

 

 

Dr. Cengiz Başkaya, GIDA KRİZİ

2008 Yılında ortaya çıkan gıda krizini, aslında süreklilik gösteren krizin derinleşmesi olarak algılamak gerekir. Zaten dünya nüfusunun önemli bir bölümü için gıda krizi açlık ve yetersiz beslenme biçiminde hep var. Birleşmiş Milletler verilerine göre 1 milyara yakın insan açlık çekmektedir. Temel besinlerin, vitamin ve minerallerin yeterli alınamaması biçimindeki yetersiz beslenme (buna gizli açlık da denebilir) 3 milyara yakın insanı etkiliyor. Dünya nüfusunun yarısı açlık ve yetersiz beslenme anlamında hep gıda krizi yaşıyor. Bu kavramın bu yıl ağırlıklı biçimde gündeme oturması, sorunun dünyanın zengin kabul edilen ülkelerinin alt ve orta gelir gruplarını da etkileyecek biçimde yaygınlaşması nedeniyledir. Bu tavrı medyamızın mevsim değişikleri ile ilgili algılamasına benzetebiliriz. Kışın Erzurum kar altında kalalı 2 ay geçtikten sonra İstanbul'a 2 santim kar yağdığında “Kış geldi!”  diye bağıran televizyonları ve gazete manşetlerini hatırlayalım. Birleşmiş Milletler'in tahminlerine göre 2007 yılında her gün 18 bin çocuk açlığın doğrudan ve dolaylı sonuçları nedeniyle öldü. Yeterli beslenmediği için bedensel ve mental açıdan gelişemeyen ve ilerde uygun beslenme koşullarına kavuşsa bile çocuklukta yaşadığı açlığın yarattığı hasarları ömür boyu taşıyacak yüzmilyonlarca çocuk hesabın dışında.

Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ, Dünya Beklenen Gıda Savaşlarına Doğru mu Gidiyor?

Dünyanın Çoğunluğu Açlığa Doğru Sürükleniyor

Biyoyakıt Üretimi Tahıl Fiyatlarını Artırabilir

Türkiye’de Buğday Fiyatları Dünya Fiyatları İle Paralel Gidiyor

Dünya Buğday Stoklarında Daralma Yaşanıyor

Dünyada Buğday Ekim Alanları Daralıyor mu?

Dünyada ve Türkiye'de Buğday Üretimi İklime Bağlı

Kentlere Göçler, Besin Fiyatlarını Artırıyor

Dünya Tarımı Unuttu, Tarım dışı Teknolojilere Takıldı

Buğday Fiyatlarındaki Artışlar Sosyal Sorunlar Yaratabilir

Buğday Stratejik Bitkidir

Küresel Ölçekli Politikalar Geleceğin Sorunlarının da Habercisi Gibi

Ne Yapmalı?                  

Yusuf Küpeli, Unutulan gün ve gelecek: “Uluslararası Çocuk Günü” ve çocukların durumu üzerine kısa notlar

Militarizmin, savaşların, soykırımların, talanın, sömürünün her türlüsünün egemen olduğu bir dünyada, çocukların, veya insan soyunun geleceğinin umursanmaması sonderece doğaldır...

(...) Önce, 14 Aralık 1954 günü, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 836(IX) numaralı kararıyla, tüm ülkelerin kurumlarına, çocuklar arasında kardeşlik ve anlaşma günü olarak bir “Uluslararası Çocuk Günü” kabuledilmesi tavsiyesinde bulunulmuştur. Bu günün, dünya çocuklarının refahı için düşüncelerin ve eylemlerin üretildiği bir gün olmasını ayrıca istenmiştir... “Çocuk Hakları Bildirgesi”nin ilanedildiği 20 Kasım 1959 ve yine “Çocuk Hakları Üzerine Anlaşma”nın imzalandığı 20 Kasım 1989 günü münasebetiyle, her yılın 20 Kasım günü, “Uluslararası Çocuk Günü” olarak kabuledilmiştir... Ve 2000 yılında dünya liderleri, bin yılın gelişme hedefi olarak, en geç 2015’e dek, HIV/AIDS belasının yayılmasını engellemeyi, dünyanın tüm çocukları için ilk öğrenimi sağlamayı önlerine hedef olarak koymuşlardır…

(...) Clarie O’Kane imzasını taşıyan “Child Rights Situation Analsis” başlıklı ve Kasım 2006 tarihli göreceli uzun rapora göre, 2004 yılında, dünya da milyonlarca çocuk evsizdi. Sahra’nın güneyinde kalan Afrika ülkelerinde, Asya’da, Latin Amerika’da ve Karaib Adaları’nda, 2003 yılı itibariyle, 143 milyon öksüz-yetim çocuk evsiz yaşamaktaydı. Orta ve Doğu Avrupa’da ise 1,5 milyon çocuk evsizdi… Aslında, aynı olayla ilgili gerçek sayılar bu verilerden yüksek olmalıydı. Çünkü...

(...) Sayıları arttıkça kuru istatistiki verilere dönüşen ve özellikle çocuklar ile kadınları kurban olarak seçen insani trajediler sayılmakla bitecek gibi değildir ve Türkiye insanı da bu kötülüklerin dışında kalamamaktadır... UNICEF’in 2006 yılı Türkiye raporuna göre, 2004 yılında ülkede toplam nüfusun yüzde 25,6’sı, yani yaklaşık 18 milyon kişi derin bir yoksulluk içindeydi ve çocukları için yardıma muhtaç durumdaydı. Yine aynı rapora göre, 2002 yılı verileriyle, 6 ile 14 yaş arasındaki çocukların yüzde 4,2’si ve 15 ile 17 yaş arasındaki çocukların ise yüzde 28’i çalışmaktaydı...

Yavuz Bülent BAKiLER

Sivas'ta Yoksul Çocuklar

 

Sivas'ta Ulu Camii avlusunda çocuklar
Yalvaran gözlerle etrafa baka baka
Açıyorlar küçük esmer avuçlarını:
-Emmilerim sadaka! Emmilerim sadaka!

                                 xxx
Hükümet konağının yanında biri
Bir kemik kalmış bir deri...
'Boya cila yimbeş, boya cila yimbeş' diye ağlıyor
Ve daha fırça bile tutamıyor elleri.

                                xxx 

Garipler Pazarı'nda körpe çocuklar
Yorgunluktan güzelim yüzleri al al...

Öldüren bir çığlık dudaklarında:
-Boş hamal!boş hamal!boş hamal!

                                xxx

(...)

Gökteki yıldızlar kadar sayısız
 Ah yurdumun kimsesiz ve yoksul çocukları
 Anladım farkınız yok koparılmış başaktan!
 Alın bu gözleri benden, alın bu yüreği artık
 Utanıyorum yaşamaktan.     
(şiirin tamamı için tıkla)  

HIRSIZLIK! UTANMAZLIK! 18 Kasım 2008 günü tesadüfen keşfettim...

“Ekim Devrimi’ne dek Gürcü halkının tarihi üzerine kısa notlar;  ‘altın post’, Ksenefon, Gürcüler, Lazlar, Osetler, diğer halklar ve büyük güçler” başlıklı göreceli uzun yazımı, Ağustos 2003’de Sinbat’a yerleştirmiştim. Gördüğüm bazı imla hatalarını ise 5 Aralık 2003 günü düzeltmiştim...

Bu gün (18-11-2008) tesadüfen, aşağıda adlarını ve adreslerini vereceğim ve ayrıca bütününü kendi metnimin altına yerleştireceğim hırsızlıkları keşfettim... Sözkonusu hırsızlık metinler, cümle cümle, hiç değiştirilmeden aşağıdaki yazımdan alınmışlar ve kaynak gösterilmemiş. Yani, emek vererek hazırladığım metin, cümle cümle, kelime kelime çalınmış ve bir de sonuna uydurma ırkçı bazı ekler yapılmış? Bunu hangi ahlaksız tipler yapıyorlar ve nasıl “Vikipedi, özgür ansiklopedi http://tr.wikipedia.org/wiki/Gürcistan_tarihi” adına yayınlayabiliyorlar, bilemem? Fakat araştıracağım şüphesiz...

Bu yapılan da yetmiyor, diğer bazı ahlaksızlar, ya da wiki adlı ansiklopediyi hazırlayan ahlaksız tiplerle ilintili diğer bazı ahlaksızlar, bu çalıntı metni alıp, “wiki asiklopedi’den alındı” yalanıyla yeniden “sözlük” olduğu iddiasındaki bir sayfada, “Genel başvuru ve bilgi sitesi” olarak tanıtılan baykuş sembollü “Türkçe Bilgi” adlı site de, “Gürcistan Tarihi hakkında bilgi http://ansiklopedi.turkcebilgi.com/G%C3%BCrcistan_tarihi” başlığı ile gerçek kaynağı göstermeden basıyorlar...

Böyle bir işin ahlaki açıdan zimmete para geçirmekten, banka kasası boşaltmaktan ne farkı vardır? Bu işleri yapanların kişi olarak namusları, onurları, ve insan emeğine saygıları yoksa eğer, ki anlaşıldığı kadar yoktur, bu tip ahlaksızlıkları internet ortamında denetleyecek kurumlar da mı yoktur?

Saygılarımla  Y. Küpeli

(metnin tamamına ulaşmak için tıklayın)

 

Başkaldırının halkın ortak iradesi ile planlı, düzenli ve örgütlü biçimde yürütülmesi için, Mustafa Kemal’in insiyatifi ile 23 Nisan 1920 günü TBMM’si Ankara’da ilk kez toplandı. Mustafa Kemal, bu en önemli başkaldırı gününü çocuklara, gelecek nesillere armağan etti... Fakat günümüzde uluslarüstü tekeller, emperyalist güçler yalnız Türkiye’de değil, neredeyse dünyamızın tüm köşelerinde egemen konumdalar. Özellikle çocukların ve kadınların durumları gittikçe daha da kötüleşmekte. O nedenle 23 Nisan’ın bir bayram olarak değil, bir mücadele günü olarak, yaşanan kötülüklerin anımsanması günü olarak algılanması gerektiğine inanıyoruz. Bu nedenle, ayrıntılı bir metin hazırlama olanağı bulamamış olsamda, çocukların gerçek durumları üzerine dikkatleri toplayan 25 Nisan 2000 tarihli Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ni ve Meclis sayfasından alınmış Meclis tarihi ile ilgili kısa bir metni Sinbad’a yerleştiriyorum- Yusuf Küpeli, 23 Nisan 2007

 

Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, Çocukların Satılmaları, Çocuk Fuhşu  
ve Pornografisi Konusundaki İsteğe Bağlı Protokol

yukarıdaki ile bağlantılı metin:

Yusuf Küpeli, Demokrasi, faşizm, inanç sömürüsü, Köşk'te türban ve Mango, ve kadınların ve çocukların gerçek durumları üzerine notlar

 

BU DUYARSIZLIK İNSANI ÖLDÜRÜR! YA DA BÖYLE TOPLUMLAR ÖLÜME MAHKUMDURLAR!

EĞER YIĞINLARIN SAĞLIKLARINA, YAŞAM HAKLARINA, GELECEKLERİNE YÖNELİK BUKADAR BÜYÜK BİR KÖTÜLÜK, KİTLE KATLİAMINA TAM TEŞEBBÜS OLAYI BİLE GENİŞ YIĞINLARI SOKAĞA DÖKMEK İÇİN YETERLİ OLAMIYORSA, O TOPLUM ÖZGÜR VE BAĞIMSIZ OLMA İNSİYATİFİNİ TOPTAN YİTİRMİŞ DEMEKTİR. BÖYLE BİR TOPLUM KÖLELİĞE MAHKUMDUR... devamını oku  bak: İnsan Hakları

 

 

Yusuf Küpeli, Yalanın ve ikiyüzlülüğün kısgacında "insan hakları" Yukarıdaki satırlar İncil’den alınma değillerdir. Sözkonusu iki güzel cümle, Altında Amerika Birleşik Devlerleri’nin, Büyük Biritanya’nın, Fransa’nın, Federal Almanya’nın, Türkiye’nin ve daha onlarca ve onlarca büyüklü küçüklü devletin onayı olan 10 Aralık 1948 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin birinci maddesidir. Ve malesef sözkonusu bildirge de yeralan gerçekdışı tatlı dilekler bu birinci madde ile başlayıp, 30ncu madde ile tamamlanmaktadırlar. Ya da sözkonusu otuz maddenin bir teki bile günümüz dünyasında yaşanmakta olan gerçekleri yansıtmamaktadır… Ve insan olarak yaşamımızda gerçekten utanılacak birşey varsa eğer, o da ABD emperyalizminin ve ortaklarının egemenliğindeki haksızlıklarla dolu bir dünya da yaşıyor olmaktır. Aydın olanların, halkların yüreğinde yer edinebilecek gerçek aydınların birinci görevleri, bu emperyalist haksızlıklara karşı çıkmak olmalıdır... Yeryüzünde böyle aydınlar da vardır ve 2005 Nobel edebiyat ödülünün sahibi Harold Pinter...

 

Yusuf Küpeli, Batı yönetimlerinin “insan hakları savunuculuğu” gösterileri ve Türkiye yönetiminin tavrı  üzerine not CIA’nın işkence uçakları Avrupa semalarında kurbanlarının duyulamayan çığlıkları ile uçarlarken, uluslararası sularda yük veya yolcu gemisi kamuflajlarıyla seyreden gemilerde özel işkence eğitimi görmüş ABD ajanları kurbanlarını gırtlaklarlarken, dört yıldır Guantanamo üssünde insanlar tüm uluslararası denetimlerden yoksun ve yargısız olarak değişik işkenceler görürlerken, ABD ve güdümündeki diğer Batılı merkezler Türkiye, İran ve diğer benzeri ülkelerle uğraşmaktadırlar. Bu ülkelerin yöneticilerinin sütten çıkmış ak kaşık olduklarını, sözkonusu ülkelerde de politik cinayetler işlenmediğini, işkence olmadığını kimse iddia edemez ama, sadece bu ülkelerin yönetimlerinin derin bir ikiyüzlülükle suçlanmalarının tek amacı, asıl büyük emperyalist suçları örtbas edebilmektir.

 

Yusuf Küpeli, Yakin tarih, sıradan bazı yalanlar ve birtakım çağdaş “demokratlar” üzerine genel kısa sözler

 

1- Yalanın büyüğü ve suç ortaklığı üzerine kısa açıklamalar ...suç, gizlilik ve yalana gereksinim duyar. Ortak suçtan kurtulmanın en kolay yolu da bir kurban, günah keçisi bularak işten sıyrılmaktır.

 

2- Yalanın Günümüz Türkiyesi’nde yankılanan sıradan bazı örnekleri ve çağdaş “demokratlar” üzerine (...) Aslında “ben” kimim ki, cancekişen koskoca Osmanlı yönetiminin, bu yönetimi kullanan Alman emperyalizminin, Ermeni burjuvazisini kullanan yarı- emperyalist Çarlık Rusyası’nın, Anglo- Amerikan emperyalizminin ve Fransız emperyalizminin tüm suçlarını “Türk ve Kürt halkları adına” omuzlarıma alıveriyorum? Aslında “ben” bir kapı mandalı bile değilim ama, yalanın ve şantaj politikalarının kapılarını aralamakta usta emperyalist merkezlerin ellerine geçirdikleri küçük geçici bir eldivenim sadece. Suçyerindeki parmak izlerini gizlemeye yarayan ve kullanıldıktan sonra kaldırılıp atılacak şeffaf plastik ince bir eldiven... (...) “Kahramanlığın” böylesinin, engzisyona rağmen “dünya yine de dönüyor” diyen Galilei Galileo’nun bilimsel dürüstlüğüyle, cesaretiyle, ya da Moskova önlerine dek gelmiş tüm Avrupa’ya egemen Alman Nazizmi’ne karşı, Türkiye hapishanelerinde hala işçi sınıfını ve Sovyetler Birliği’nin savunmaya devameden Nazım Hikmet’in ezilenlerden yana başkaldırısıyla uzaktan yakından ilişkisi olamaz... ayrıca bak: Türkiye- politika- ekonomi- tarih

 

 

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplumun tüm birey ve organlarının bu Beyannameyi daima gözönünde bulundurarak... (Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 10 Aralık 1948 günü onaylanarak kabuledilmiş olan İnsan Hakları Evrensel Bildirisi günümüz dünyasında yaşama pek geçirilemiyor olsa da, okunmasında ve öğrenilmesinde yarar vardır. Metnin ingilizcesi aşağıya yerleştirilmiştir.)

bütününü okumak için tıkla

 

United Nations Universal Declaration of Human Rights

Now, Therefore THE GENERAL ASSEMBLY proclaims THIS UNIVERSAL DECLARATION OF HUMAN RIGHTS as a common standard of achievement for all peoples and all nations

 

Declaration of the Rights of the Child http://www.uksociety.org/human_rights_drc.htm çocuk hakları deklerasyonu

AŞIRI YOKSULLUK NEDENİYLE HER ÜÇ SANİYE'DE BİR ÇOCUK ÖLÜYOR! BU SONUCU DOĞURAN GERÇEĞİN VEYA AYNI MADALYONUN BİR YÜZÜNDE G-8, EMPERYALİST SÖMÜRÜ VE TALAN SAVAŞLARI, DİĞER YÜZÜNDE İSE AÇLIKTAN VE SIRADAN HASTALIKLARDAN ÖLEN ÇOCUKLAR, İNSANLAR, YOKEDİLEN DOĞA VE İNSAN SOYUNUN GELECEĞİ VAR. ACI İNSANİ ÇELİŞKİYİ YANSITAN FOTOĞRAFLARI GÖRMEK İÇİN TIKLAYINIZ: http://www.ekincaglar.com/coin/flash-tr.html

 

International Covenant on Civil and Political Rights

http://www.uksociety.org/human_rights_iccpr.htm

 

Convention Relating to the Status of Refugees http://www.uksociety.org/human_rights_refugees.htm

 

Convention Relating to the Status of Stateless Persons

http://www.uksociety.org/human_rights_crssp.htm

 

Declaration on the Granting of Independence to Colonial Countries and Peoples http://www.uksociety.org/human_rights_dgiccp.htm

 

Declaration on the Elimination of Discrimination against Women

http://www.uksociety.org/human_rights_dedw.htm

 

Video: No Bravery

Video: Fallujah - U.S. attack with chemical weapons.

Video: Iraq War - Staff Sergeant Jimmy Massey - Killing Civillians in Iraq

Video: Loose Change - Fallujah (Operation Phantom Fury 11.8.2004)

 No Bravery, A nation blind to their disgrace

video:

işgalci ABD askerlerinin sadistce zek alarak attıkları dayaklar, yaptıkları işkenceler ve cinayetleri, Irak'ın ekonomik altyapısı ve insanıyla yıkımı http://habervakti.smartvideochannel.com/media/playvideo.aspx?f=flash7&cid=FC34A03504444E06BE32852088BB4C38  http://habervakti.smartvideochannel.com/media/playvideo.aspx?f=flash7&cid=45BAB9FCC08A42778B20AD61E1441F60

http://habervakti.smartvideochannel.com/media/playvideo.aspx?f=flash7&cid=2D9E53092A3242DA9CFAABEA887EFF13

video: http://www.albasrah.net/pages/mod.php?header=gen&mod=allmed 

 

Biz Çocuk Katillerinin Ürünlerini Tüketmiyoruz! Ya Siz? ABD- İngiliz- İsrail Mallarını BOYKOT Edin

 

http://www.sinbad.nu/