İNTİHALDE  ULUSAL  KRİTERLER!

 

Rahmi Yıldırım

 

Türkiye’nin yönetici eliti AB treninde yolculuk için hayli kararlı. Bunun için vermedik ödün bırakmadı. Sonuçta üçüncü mevkiide yolculuk için yer ayırttı. Bilet bedelini ne zaman ve nasıl öder, trene binmesine izin verilir mi, izin verilirse trene hangi istasyonda atlar, yolculuğu gerçekten biletli mi yoksa kaçak mı olur, artık makinistin bileceği iş.

Türkiye sonunda Avrupa trenine atlasa bile bu yolculuk nereye kadar sürer, bilinmez. Çünkü, Türkiye  Maastricht kriterlerini tamamlasa, Kıbrıs’ı tümüyle teslim etse, Doğu Anadolu’nun bazı illerini “Kusura bakma komşu, buralar eskiden sana aitmiş, buyur senin olsun” deyip Ermenistan’a sunsa, Kürtlerin çoğunlukta olduğu illerde Kürdistan diye ayrı bir devleti kendi elleriyle kursa bile öyle bir ayıbı var ki, Avrupalı makinist sonunda Türk yolcuyu trenden atarsa şaşırmamalı.

Bu ayıbın kibarca adı intihal. Kibarlık tasası olmayanlar düpedüz ‘fikrî hırsızlık’ diyorlar ki, bana göre de en doğru adlandırma bu; ama, ben yine de intihal demeyi tercih ediyorum. Hırsıza ‘hırsız’ demekten kaçınmak doğru olmasa da, dilimi hırsız sözcüğüne alıştırmak gelmiyor içimden.

Şimdi, ‘Maastricht kriterlerinin, Kıbrıs’ın, Kürdistan’ın yanında intihalin kıymeti harbiyesi nedir ki Avrupa treninde yolculuk biletini iptal ettirsin?’ diye sormayın. Belki biraz abarttım, ama ‘fikrî hırsızlık bağlamında bireysel ahlak kriterleri’ açısından Türkiye’nin Avrupa treninde başının bir hayli ağrıyacağı fikrimde ısrarlıyım.

 

Dünden bugüne intihal

İntihal, sanat, edebiyat, bilim ve basın çevrelerinde, başkasının ürettiği bir yapıtın tümünü ya da bir bölümünü, kaynak belirtmeden  kendine mal etme çabası olarak tanımlanıyor.

Kapitalizmden önce intihal diye bir  şey yoktu. Destanlar, şarkılar, türküler, şiirler orta malıydı. İntihal olgusu bilinmediği için cezaî yaptırımı da yoktu. Tam tersine, bir şair yazar başka bir şair yazar tarafından adı anılıp eseri okunduğunda, şan ve şerefinin arttığı hissiyle gurur duyardı.

Matbaanın icadından sonra durum değişti ve toplumsal yaşamın yaratıcı düşünceyle zenginleşmesiyle birlikte, yaratıcı düşüncenin ürünleri üzerinde ‘fikrî haklar’ kavramı gelişti. Kapitalizm döneminde kafa emeğinin geçim kapısı haline gelmesinden sonra fikrî ve sınaî haklar hukukî güvenceye bağlandı. Yayıncıların haklarını düzenleyen ulusal yasaların ardından doğrudan eser sahibinin haklarını güvenceye alan ilk yasa 1709 yılında İngiltere’de yürürlüğe girdi ve ve telif hakkını mülkiyet hukukunun konusu haline getirdi. Ulusal yasalar ve ikili anlaşmalar yetmeyince, uluslararası alanda endüstriyel mülkiyet haklarını düzenleyen 1883 tarihli Paris Sözleşmesi, fikir ve sanat eserleri mülkiyetini düzenleyen 1886 tarihli Bern Sözleşmesi imzalandı; fikrî ve sınaî mülkiyet  uluslararası güvenceye bağlandı. 1967 tarihli Stockholm Sözleşmesi ile kurulan ve 1974 yılında Birleşmiş Milletler bünyesine alınan Dünya Fikrî Mülkiyet Örgütü (WIPO), Paris ve Bern sözleşmelerinin uygulanmasıyla görevlendirildi.

Son 20-30 yıllık dönemde bilginin en önemli meta haline gelmesi üzerine WIPO’yu da yeterli bulmayan batılı kapitalist ülkeler, Dünya Ticaret Örgütü’nün (WTO) kuruluşunu düzenleyen Nihaî Senet kapsamında, 1994 yılında Ticaretle İlgili Fikrî Mülkiyet Hakları Anlaşması’nı (TRIPS) imzaladılar. Fikrî ve sınaî mülkiyet haklarının korunması bakımından BM bünyesindeki WIPO ülkeler arasında işbirliğini koordine etmekle yetinirken;  WTO’nun gözetimindeki TRIPS, uygulamada batılı kapitalist ülkeler lehine emredici kesin hükümler içermektedir. WTO’ya katılan ülkeler, TRIPS’i de imzalamak ve ulusal yasalarına yansıtmak zorundadırlar.

Türkiye’de fikrî mülkiyet alanında ilk düzenleme 1850 tarihli Encümen-i Daniş Nizamnamesi ve 1857 tarihli  Telif Nizamnamesi’dir.  Bu nizamnameler ile eser sahiplerine telif hakkı tanındı. Ardından Meşrutiyet döneminde çıkartılan Hakkı Telif Kanunu 1952 yılına kadar yürürlükte kaldı.  Paris ve Bern Sözleşmeleri paralelinde 1952 yılında çıkartılan 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK), Türkiye’nin Dünya Ticaret Örgütü’ne ve Gümrük Birliği’ne katılmasının ardından  1995 yılında kapsamlı bir değişikliğe uğradı. Böylece Türkiye, TRIPS Anlaşması’nın ve Gümrük Birliği sürecinin fikrî ve sınaî haklar alanında öngördüğü yükümlülükleri üstlenmiş oldu ve izleyen yıllarda başka düzenlemeler de yaptı. (Geniş bilgi için: Mehmet Yüksel, Fikri Mülkiyete İlişkin Felsefî Tartışmalar, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi  Kültür ve İletişim Dergisi, 2001)

 Ulusal ve uluslar arası düzlemde bu yaptırımlara ek olarak, her ülkede meslek örgütleri, fikir hırsızlığını en ağır meslekî suç sayıp ahlâk ilkelerinin en başına yerleştirdiler.

 

İntihal önlenebildi mi?

Peki, Türkiye Gümrük Birliği’ne ve Dünya Ticaret Örgütü’ne katılmakla telif haklarını, patent, marka ve ticarî sırları güvenceye alabildi mi; sahteciliği, taklit ve korsan yayıncılığı, intihali, kısaca fikir hırsızlığını önleyebildi mi?

Sorunun yanıtı ne yazık ki, kocaman bir hayır! Ahlâken ve hukuken ayıplanmasına ve suç sayılmasına karşın, sanat, edebiyat, bilim ve basın dünyasında intihal tartışmasından geçilmemektedir.

Edebiyat dünyasında  Kar, Benim Adım Kırmızı ve Beyaz Kale romanları dolayısıyla Orhan Pamuk, intihal ile suçlanan isimlerin başında gelmektedir.  Prof. Dr. İhsan Doğramacı, Doç. Dr. Ömer Dinçer, Dr.Yalçın Akdoğan, Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu, Prof. Dr. Mithat Baydur, Fethullah Gülen ve Can Dündar, intihal tartışmalarında  kulakları sıkça çınlatılan öteki intihalciler. Bunlar son dönemde marifetleri bir şekilde ortaya çıkan ve adları en çok duyulan intihalciler. Eminim ki marifeti ortaya çıkmayan intihalci sayısı çok daha fazladır.

Peki bunca intihalciyi ne yapmalı?

İntihal, kapitalizmin ana yurdunda da dana yurdunda sert yaptırımlara bağlanmış. Hatta kimi durumlarda yasal yaptırımlar beklenmeden intihalci ağır meslekî cezaya çarptırılabiliyor. Örneğin geçen yıl, ABD’nin en etkili gazetelerinden New York Times, 4 yıllık muhabiri Jason Blair’in haberlerinin yalan ve çalıntı olduğu ortaya çıkınca, kendi içinde geniş bir soruşturma yaptı. Blair’in imzasıyla çıkan 73 haber ve yazıdan 36’sının yalan ve çalıntı olduğu anlaşıldı. Meğer Jason Blair, oturduğu yerden hayali yazılar ve röportajlar yazar, meslektaşlarının haber ve yazılarını çalarmış.  New York Times, bunu skandal olarak nitelendirdi ve  gazetenin 152 yıllık tarihinde en vahim olayın yaşandığını belirterek okurlarından özür diledi. Ancak, özür dilemek, skandalı örtbas etmeye yetmedi. Gazete çalışanlarının hepsinin müdahil olduğu soruşturmada, dikkatsiz davranarak skandala zemin hazırlamakla suçlanan  genel yayın yönetmeni Howell Raines ve yazıişleri müdürü Gerald Boyd da istifa etmek zorunda kaldılar.

Batılı kapitalist, kapitalizmin özünde yatan ve sermaye olarak somutlanan, toplumsal emek hırsızlığına ve emek sömürüsüne dayalı üretim ilişkisini değilse de bireysel  hırsızlığı ve intihali saptadığında işte böyle adamın burnundan getiriyor.

 

Türkiye: İntihalci cenneti!

Bize gelince. Malum, burası Türkiye!  Biz intihalciyi yerin dibine batırmaktan geçtim, rektör yapıyoruz, başbakanlık müsteşarı yapıyoruz, YÖK Başkanı yapıyoruz, parti ideologu diye saygı gösteriyoruz, tarikat şeyhi olarak uçuruyoruz, nihayet “solcu” gazeteci derneğine yönetici seçiyoruz.

YÖK Başkanı yaptığımız intihalci malum: Prof. Dr. İhsan Doğramacı. İlkin, Uğur Mumcu yazdı (Cumhuriyet, 29 Kasım 1981). Meğer Doğramacı, Amerikalı meslektaşı Dr. Spock’un Çocuk Bakımı ve Eğitimi ad­lı  ki­tabının birçok bölümünü  kaynak belirtmeden  kendi bulguları imişçesine Annenin Kitabı adıyla yayımladığı kitapta kullanmış. Uğur Mumcu bunu yazdıysa da Doğramacı oralı olmadı. Aradan yıllar geçti ve bu kez  Prof. Dr. Hasan Yazıcı  konuyu yeniden gündeme getirince (Milliyet, 15 Kasım 2000), Doğramacı tarafından mahkemeye verildi.  Cumhuriyet’ten Orhan Bursalı’nın yazdığına göre, ilk yargılamada mahkeme Doğramacı’yı haklı buldu ve Yazıcı’yı 10 milyar TL tazminat ödemeye mahkûm etti. Ancak, Yargıtay 4’üncü Hukuk Dairesi, mahkûmiyeti esastan bozup, Doğramacı’nın intihalini kesinleştirdi; intihalin hoşgörülemeyeceğini vurgulayarak, Doğramacı’ya ağır bir yargı tokadı attı. (Cumhuriyet, 16 Aralık 2004)

Rektör yaptığımız intihalci malum: İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu. Cumhuriyet Bilim ve Teknik’in (1 Aralık 2001) yazdığına göre, yazarları arasında tanınmış cerrahların ve Kemal Alemdaroğlu'nun da bulunduğu Laparoskopik Cerrahi adlı kitap, “New Developments in Laparoscopy” adlı İngilizce kitaptan aşırılmış. İntihalden dolayı Türk Tabipler Birliği, Alemdaroğlu’na iki ay meslekten men cezası verdi; Cumhurbaşkanı Sezer de başka bir hukuksuzluğu daha ortaya çıkınca kendisini rektörlükten attı.

Başbakanlık Müsteşarı yaptığımız intihalci Ömer Dinçer. Meğer, Doç. Dr. Ömer Dinçer, Yrd. Doç. Dr. Yahya Fidan’la birlikte yazdığı  ve Beta Basım Yayım tarafından 1996'da basılan ‘İşletme Yönetimi’ isimli kitabı, Prof. Tamer Koçel'in yine aynı yayınevi tarafından 1995'te yayımlanan ‘İşletme Yöneticiliği’ kitabından intihal etmiş.  Ömer Dinçer, intihalin kendisi dışında olduğunu ve kitabı beraber yazdığı arkadaşının acemiliğinden ve dalgınlığından kaynaklandığını öne sürdü ve Prof. Koçel’den özür diledi. (Hürriyet, 11 Şubat 2004)

Parti ideologu diye saygı gösterdiğimiz intihalci AKP’nin teorisyenlerinden Dr. Yalçın Akdoğan. Meğer, Akdoğan da, AKP’nin ideolojisini anlattığı ‘Muhafazakar Demokrasi’ adlı kitabının ‘Muhafazakarlık’ bölümünü Dr. Bekir Berat Özipek'in, ‘Muhafazakarlık/Akıl, Toplum, Siyaset’ adlı doktora tezinden intihal etmiş. Konunun tartışılmaya başlaması üzerine Akdoğan, Yeni Şafak gazetesindeki köşesinde, Özipek’in istememesi nedeniyle kaynak belirtmediğini öne sürdü ve bunun “haklı olarak haksız alıntı düşüncesine yol açtığını” belirtti. (Yeni Şafak, 15 Ocak 2004)

 

İntihal günahı

Tarikat şeyhi diye uçurduğumuz (malum, şey uçmaz müritleri uçurur) zatı muhterem intihalci de Fethullah Gülen. Ben de bilmiyordum, Hürriyet gazetesinden Murat Bardakçı yazınca öğrendim. Meğer, Fethullah Hoca, Kestanepazarındaki vaazlarında burnunu çeke çeke ağlayıp müritlerini de zırıl zırıl ağlatırken gizli gizli intihal de yaparmış.  Hoca Efendi, “Buhranlar Anaforunda İnsan” adıyla bir kitap yazmış. Gel gör ki, kitap, eski başbakanlardan Şemsettin Günaltay’ın  1915 yılında çıkan  “Zulmetten Nura” kitabından nerdeyse birebir kopya. Artık bu günahın kefareti nedir, nasıl ödenir, Allah ile Fethullah Hoca arasındaki iş. Karışmak bize düşmez. Karışanlar karışıyor zaten. Fethullah Hoca’nın yayıncısı Nil Yayınevi, “Kitabın orijinal nüshasında, alıntı yapılan kaynak belirtiliyordu; ancak Gülen'in el yazısı temize geçirilirken kaynak belirten ifade hata sonucu atlanmış” diye bir açıklama yaparak Hocaefendi’nin günahını üstlendi. Hani mühim bir cinayet işlenir, sonra polis gelmeden tabanca cezai ehliyeti olmayan ya da çok az bir cezayla kurtulacak çocuğun eline tutuşturulur ya, bu da öyle bir şey. Amel defterini tutan meleklerden solda olanı buna gözyumar mı, bilemem artık. (Soldaki melek günahları, sağdaki melek sevapları yazarmış da! Yani öteki dünyada bile sağcılıktan solculuktan kurtuluş yok ve solcular hep günahla içiçeler!!!)

Nihayet “solcu” gazeteci derneğine yönetici yaptığımız, “romantik isyankâr” diye tepemize çıkardığımız intihalci de Can Dündar’ın ta kendisi.

Şahsen, ‘intihalci’ deyince Can Dündar’ı tek geçerim; ötekilerin yanına koymaya, onlarla kıyaslamaya gönlüm razı gelmez. Bu yüzden, (zaten yazı epey uzadı), “romantik intihalci”yi merak edenler biraz sabredip gelecek yazıyı bekleyecekler.

Bu yazının kuyruğunu bağlarken, bunca intihalciyle Avrupa treninde yolculuğun hayli zor olacağı fikrimde ısrarlıyım. Yine de hayat bu, belli mi olur; öteki yolcuları da kendimize benzetme ve rahat bir yolculuk yapma ihtimali de var.

Geçenlerde, Batı Alman Radyosu WDR’nin Türkçe Yayınları’nın 40’ıncı yılı dolayısıyla Almanya’daydım. Radyodan beni bilen dinleyicilerle tanıdıklarla sohbet ederken, söz döndü dolaştı, 40 yılda birbirimize ne alıp verdiğimize geldi. Bir dinleyici, “Valla 40 yılda elbette onlardan çok şey öğrendik, çok şey aldık. Fakat biz de boş durmadık. Biz de onlara birşeyler öğrettik. Hiçbir şey öğretmediysek bile rüşvet alıp vermesini öğrettik” deyiverdi.

Dinleyici gerçeği mi söyledi, yoksa Avrupalıya karşı bir övünme psikozu içinde mi böyle dedi, kestiremedim. Ama, memlekette bunca intihalci varken, binmeye hazırlandığımız Avrupa treninden yüz geri edilmekten, binsek bile bir süre sonra makinistin “öteki yolcuların ahlâkını bozuyorsunuz” diye bizi trenden atmasından fena halde endişe ediyorum!

Burası Türkiye!

Rahmi Yıldırım

            21 Aralık 2004

http://www.sinbad.nu/