Yusuf Küpeli, Ağca ile oyalanan Türkiye toplumu ve Ağca üzerine eski bir yazı

 

Aşağıdaki metin, 11 Eylül 2004 tarihli ve “Halkın ekmeğine ve özgürlüklerine saldıran 12 Eylül darbesi 24 yaşında; hazırlık tatbikatı 12 Mart darbesi 33 yaşını çoktan doldurdu ve dünyanın en ünlü ajanprovokatörlerinden biri üzerine kısa notlar” başlıklı yazımdan olduğu gibi alınmıştır...

 

Metnin bu bölümünde, Aynen Abdullah Çatlı gibi CIA programı çerçevesinde kısa bir terör ve süikast eğitiminden geçtiğini itiraf eden Mehmet Ali Ağca’nın 12 Eylül darbesi öncesi hazırlanan provokasyonlar zinciri içindeki rolüne ve ardından Polonya’yı karıştırmaya yönelik olarak Papa süikasti içindeki konumuna kısaca değinilmektedir.

 

Ağca'nın kendisini kullanan asıl kaynağı bilmediği bellidir. Yine de bildiği bazı şeyler o kaynağı rahatsız edebilir ve kontroldan çıkacağı düşünülürse eğer, yaşamı Çatlı gibi noktalanabilir...

 

Ünlü İngiliz yazarı Graham Greene'nin (1904- 1991) 1950'li veya 60'lı yıllarda "Satılmış Adam" veya "Satılık Adam" adıyla Varlık Yayınları tarafından türkçeye kazandırılmış olan "A Gun for Sale/ Satılık Bir Silah"- 1936 veya "This Gug For Hire/ Bu Silah Kiralık"- 1942, başlıklı aynı romanının kiralık katili de kimler tarafından ne amaçla kiralandığının bilincinde olmadığı gibi, öldüreceği bakanı da sadece bir kez görmüştür ve hakkında bilgisi yoktur... Yaklaşık 45 yıl önce okuduğum bu romanı yanlış anımsamıyorsam eğer, sosyalist düşüncelere sahip barış yanlısı Savaş Bakanı'na yönelik bu cinayetin gerisinde, özelleştirilmiş olan ve savaştan büyük kazançlar bekleyen çelik endüstrisinin sahibi vardır... Cinayetin ardından kiralık katil de avlanmaya başlanacaktır. Biryandan canını kurtarmak için kaçan katil, diğer yandan kendisini kullananın peşine düşecektir...

 

Şüphesiz nedenler farklı olabilir ama, sonuçta yokedilenler hep karanlık bir işin, tezgahın önünde engel olarak duranlar veya ölümleri karanlık bir provokasyona basamak olabilecek olanlardır. Şüphesiz tüm sözkonusu karanlık işler de birilerine büyük kazançlar sağlayacaktır... Ve tüm Batılı servislerin ellerinde ve ayrıca büyük mali- sermaye guruplarının ellerinde benzer yüzlerce ve yüzlerce kiralık veya satılık silahlar bulunmaktadır... Önemli olan ise, silahı değil, silahı tutan eli görebilmektir.

 

Okunması dileğiyle... İsteyen asıl metnin tümünü okuyabilir ama, gerçekler burada anlatılanlarla da sınırlı değilerdir.- Yusuf Küpeli

 

18 Ocak 2006

 

yusuf@comhem.se

 

Ağca ile oyalanan Türkiye toplumu ve Ağca üzerine eski bir yazı

 

Yusuf Küpeli

 

b. Darbeye döşenen yoldaki faşist terörden bazı kısa örnekler

 

Askeri darbe öncesinde yaşanmış binlerce olaydan sadece bazı küçük örnekler alarak işlerin iç ve dış servisler tarafından nasıl tezgahlanmış olduğuna, darbeye nasıl gelindiğine bir bakalım...

 

Çok tanınmış etkili bir gazeteci olan Abdi İpekci, 12 eylül 1980 askeri darbesinden kısa süre önce öldürülerek susturulmuştur. İpekci, Türkiye'de görev yapan ünlü CIA ajanı Paul Henze'ye görüşlerini açıklamasının hemen ardından, 1 şubat 1979 tarihinde öldürülmüştür. Görüşme istemi Paul Henze'den gelmiştir ve İpekçi ile Henze 13 ocak 1979 günü İstanbul'da görüşmüşlerdir. Genel kanıya göre İpekci, antifaşist bir düşünce yapısına sahipti ve askeri darbelere karşıydı. Aynı kişi, faşist MHP'yi şiddetle eleştiriyordu.

 

İpekci, 19- 26 aralık 1978'de Türkiye'nin doğusundaki Kahraman Maraş kentinde Kürt ve Alevi inancına sahip halka yönelik katliamın, “Kontragerilla” adlı CIA bağlantılı NATO kuruluşu tarafından örgütlendiği kanısındaydı. Sözkonusu provokasyona bir CIA ajanının karıştığı, İpekçi tarafından tesbit edilmişti. Yine İpekçi, ''Özel Harb Dairesi'' veya ''Kontragerilla'' olarak adlandırılan NATO kuruluşunun faşist parti MHP ile içiçe çalıştığını -kanıtları ile- biliyordu.

 

Kontragerilla’nın yasalarla belirlenmiş resmi bir varlığı olmadığı için, toplum bu silahlı örgütün varlığından henüz habersizdi. Buna karşın yasadışı Kontragerilla, 37 kişinin ölümü ile sonuçlanan kanlı 1 mayıs saldırısını 1977 yılında gerçekleştirmişti. Maraş’ta olduğu gibi, bazı MHP üyeleri Kontragerilla kimliğiyle bu saldırıya katılmışlardır. Kontragerilla ve MHP, 1978 yılında daha başka birçok kanlı eyleme birlikte imza atmışlardı. Aynı yıllarda silahlı saldırılarda ölenler artık binli sayılarla hesaplanmaya başlanmışlardı. İpekci, ülkenin gizli bir CIA planı çerçevesinde adım adım askeri darbeye sürüklendiğini görüyordu ve hata edip tüm bilgilerini ve düşüncelerini Paul Henze'ye açıkca anlatacaktı... Uygulanmakta olan ABD politikalarının yanlışlığı konusunda Paul Henze’yi etkileyebileceğini düşünmüştü herhalde. Ateşle oynadığının farkında değildi.

 

Çetin Altan, İpekci'nin ölümünden hemen sonra emekli amiral Sezai Orkunt ile karşılaştığını ve emekli Amiral'in İpekci cinayeti ile ilgili olarak şunları söylediğini anlatmaktadır: ''Abdi, askerlerin arazide bazı sivillere Kontragerilla eğitimi verdiğini öğrenmiş. CIA şefi ile bunu konuşmuş. Ardından vuruldu. Halbuki Genelkurmay'ın haberi olmadan böyle talimler yaptırılmayacağını bilmesi lazımdı.'' Amiral'in sözleri yoruma gerek bırakmayacak kadar açıktır... Ve şüphesiz sadece bu cinayetle ilgili bilgiler bile, 12 Eylül’ün nasıl CIA ile ortak tezgahlandığının en somut kanıtı olmaktadır.

 

Yine gelmekte olan darbe ile ilgili rapor hazırlayan Cumhuriyet Baş Savcı yardımcısı Doğan Öz’ün katili MHP’li İbrahim Çiftci’yi yakalatmasının ardından İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş’in 1980 yılı içinde istifaya zorlandığını daha önce yazmıştım... Güneş, Abdi İpekci cinayetinin işlendiği 1 şubat 1979 günü de CHP azınlık hükümetinin İçişleri Bakanı olarak görev yapmaktaydı. Askeri darbe öncesi yıllarının İçişleri Bakanı Güneş, 9 mart 1997 günü gazeteci Leyla Tavşanoğlu’na önemli açıklamalar yapmıştır...

 

Hasan Fehmi Güneş, cinayetin ardından İstanbul polisi tarafından yakalanan Ağca’yı kendisinin de sorguya çektiğini ve Ağca’nın İpekci cinayetini itiraf ettiğini anlatmıştır. Güneş, cinayet emrini MHP’li Mehmet Şener’in verdiğini tesbit ettiklerini ve soruşturmayı derinleştirmek için zamanın İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Necdet Üruğ’dan ek süre istediklerini sözlerine eklemiştir. Hasan Fehmi Güneş’in ifadesi ile, Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Necdet Üruğ soruşturmanın derinleştirilmesini engellemiş ve İpekci’nin katili Mehmet Ali Ağca’yı polisin elinden almıştır...

 

Diğer yandan, Ağca'nın yakalanması ile birlikte, bağlantı halkaları arasında olan Mehmet Şener ve Abdullah Çatlı yutdışına kaçacaklar ve Federal Almanya'da yakalanacaklardır. Türkiye'de halen iktidarda olan seçilmiş yönetim bu kişilerin iadesini resmen talep edecektir. Buna karşın, 12 Eylül darbesine giden kanlı yolun parke taşlarını döşeyenlerin önde gelenlerinden, siyasi cinayetlerin baş aktörlerinden Mehmet Şener ve Abdullah Çatlı Alman yönetimi tarafından korunacaklar, iade edilmeyeceklerdir...

 

Sadece bu olay bile 12 Eylül Darbesi ile Papa'ya yönelik süikast girişiminin nasıl CIA bağlantılı aynı servislerin ürünleri olduğunu anlayabilmek için yeterlidir... Alman dış istihbarat örgütü BND’yi eski Gestapo ve SS savaş suçluları ile 1956 yılında kuran ve 1968 yılına dek yöneten Reinhard Gehlen, Nazi askeri istihbaratının Doğu Cephesi komutanlığını, “Gurbette Doğu Ordusu” adlı örgütlenmenin şefiliğini yapmış ünlü bir Nazi generalidir. Aynı kişi, CIA öncesi ABD servisi OSS'in savaş yıllarında İsviçre Bern'de istasyon şefi olan Allen Dulles ile daha 1943 yılında temasa geçmiştir ve 1947'de CIA'nın kuruluşunda da bu ikili başrolü oynamışlardır... Kısacası CIA ve Alman dış istihbarat örgütü BND birlikte çalışmaktadırlar ve olay bununla da sınırlı değildir. Almanya’da 9 Eylül 1952 günü patlayan kontra- gerilla skandalını örtbas eden başsavcı Hurbert Schrobber, Almanya’nın iç istihbarat örgütü olan Anayasa’yı Koruma Federal Dairesi’nin (Bundesamt für Verfassungsshutz, BfV) başına Ağustos 1955’de oturtularak ödüllendirilecek ve bu görevini 18 yıl sürdürecektir...

 

Kısacası, Mehmet Şener ve Abdullah Çatlı gibi kişileri ve benzerlerini koruyup Avrupa'da bunlara geniş hareket özgürlüğü tanıyan güçlerin CIA, Alman servisleri ve bunların Avrupa'nın diğer ülkelerindeki bağlantıları olduklarını anlayabilmak için keramet sahibi olmaya gerek yoktur. Ve yine şüphesiz "milliyetçilik" kalkanı gerisine sığınmaya çalışan sözkonusu tetikçilerin ve kademe kademe bunları kullananların milliyetçilikle, ulusallıkla ve hepsinde önce insanlara karşı sevgi ve sorumlulukla uzaktan yakından bağlarının olmadığını anlamakta okadar zor değildir. 

 

İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş, Ağca’yı, soruşturmanın uzatılarak gerçeklerin ortaya çıkmasını engellemeye çalışan İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Necdet Üruğ'a teslim etmek zorunda kalacağını anladığı zaman, bir basın toplantısı örgütleyecektir. Bu basın toplatısında Ağca, İpekci cinayetini kendisinin işlediğini özgür iradesi ile gazetecilerin karşısında anlatacaktır. Aynı ifadesini askeri mahkemedeki ilk duruşmalarında da tekrarlayacaktır. Buna karşın, İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Necdet Üruğ’un emrinde çalışan askeri savcı soruşturmayı derinleştirmeyecektir. Tam aksine Ağca, kalmakta olduğu İkinci Zırhlı Tugay’ın ortasındaki Askeri Cezaevi’nden kaçırılarak kurtarılacaktır.

 

Papa II. John Paul’e yönelik süikast girişiminin ardından paniğe kapılan MHP başkanı faşist Türkeş, Ağca ile bağlarının olmadığını, Ağca’nın Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin’in adamı olduğunu ve bu kişi tarafından cezaevinden kaçırtılıp yurtdışına çıkartıldığını anlatmıştır. Aynızamanda daha önce Ağca’yı polisin elinden kurtarmış  ve soruşturmanın derinleşmesini engellemiş olan İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Necdet Üruğ ise, Nurettin Ersin’in emrinde çalışan birisidir. Bu generallerin her ikisi de 12 eylül 1980 CIA darbesinde kilit rol oynamışlardır. Necdet Üruğ daha sonra Genelkurmay Başkanlığı’na dek yükselmiştir. Ve tüm bu gerçekler, gazeteci Çetin Altan’ın bir önceki paragrafta anlattıklarıyla ve aynı zamanda Papa II. John Paul’e yönelik süikast girişimiyle ilgili olarak ortaya çıkan diğer gerçeklerle tam bir uyum halindedirler.

 

Kahraman Maraş katliamı, darbeye döşenen yola yerleştirilen son parke taşı olmuştur... Sözkonusu katliamdan hemen önce Hollanda’dan ülkeye kaçak yollarla sokulan modern otomatik silahların ve askeri depolardan aşırılan bazı eski model silahların -CIA’nın denetimindeki Kontragerilla örgütü tarafından- faşist MHP üyelerine dağıtıldıkları ilerideki yıllarda açığa çıkmıştır. Alevi ve Sünni inançlara bağlı insanların yanyana yaşadıkları Kahraman Maraş ilindeki kanlı provokasyon, 19 aralık 1978 günü dolu bir sinema salonuna ses bombası atılmasıyla başlatılmıştır. Olaylar, 22- 23 aralık günleri zirvesine ulaşmıştır.

 

Örgütlü ve planlı olarak 22 aralık gecesi saldırıya geçen silahlı faşist MHP üyeleri, aralarında kadınların ve çocuklarında olduğu 111 Alevi vatandaşı öldürmüşler, 552 evi ve 289 işyerini tahrip edip kullanılamaz hale getirmişlerdir. Savaştan çıkmış bir kent görünümü taşıyan Kahraman Maraş’ın sokaklarındaki cesetler, 25- 26 aralık günlerinden itibaren güvenlik güçlerince toplanmaya başlanmıştır. Faşist MHP’nin önderi (= führer) Türkeş, olaylar başlar başlamaz basına verdiği demeçte, “hükümetin devrilmesi belki yarın, belki yarından da yakındır” diyerek, provokasyonun asıl amacının Ecevit Hükümeti’nin devrilmesi ve faşist bir iktidara davetiye çıkartılması olduğunu açık etmiştir. Kahraman Maraş’taki kanlı olaylarların hemen ardından 13 ilde sıkıyönetim ilanedilmiştir. Böylece, daha 12 eylül 1980 askeri darbesinden çok önce iktidar önemli illerde generallerin ellerine geçmiştir. İşçi nüfusu yoğun büyük kentlerde ve özellikle Kürt halkının yaşadığı bölgelerde ilanedilen sıkıyönetim, kesintisiz 26 yıl sürmüştür ve halen izleri güçlü biçimde sürdüğü gibi yarın ne olacağı da belli değildir.

 

Araştırmacı yazar Suat Parlar, Ağca’nın Türkiye’den kaçırılması işini CIA ajanı Binbaşı Frank Terpil'in planladığını anlatmaktadır. Yazara göre Terpil, bir ABD televizyonuna yaptığı açıklamada, Ağca'nın Bulgaristan üzerinden diğer Avrupa ülkelerine geçmesine yardımcı olduğunu anlatmıştır... Ağca’yı İkinci Zırhlı Tugay’ın ortasındaki Maltepe Askeri Cezaevi’nden çıkartan General Nurettin Ersin ise, 12 mart 1971 askeri darbesi yıllarında da MİT Müsteşarlığı yapan ve aynızamanda 12 eylül 1980 askeri darbesinin güçlü adamlarından olan kişidir. Sadece biraz deşifre olmuş Ağca olayında bile darbeci güçlerin dış bağları açıkça yansımaktadır...  Sonuçta, aralarında önemli farklar olmakla birlikte 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin içinde CIA’nın olduğu artık herkes tarafından bilinmektedir.

 

Askeri darbeye giden yoldaki alabildiğine karanlık kirli işlerin şühesiz bir de Abdullah Çatlı cephesi vardır. Darbenin, Çatlı, Türkeş, Demirel gibi kişiliklerle, diğer tanınmış birçok faşistle ve en önemlisi Federal Almanya dış istihbarat servisi BND ile bağlantılı bir karakter olan Murat Bayrak'a dönük yanı vardır... İkinci Dünya Savaşı yıllarında Gestapo'nun komutası altında Balkanlar’da kurulan faşist çetelerden “Hançer Birliği”ne komuta etmiş olan Makedonyalı Murat Bayrak, kaynağı belirsiz bir sermaye ile tül fabrikası kurmuş ve bu malın ithalatı da yasaklanarak alabildiğine palazlandırılmıştır... İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan halk mahkemesi tarafından idama mahkum edilmiş olan Murat Bayrak, eski SS üyelerinin örgütü olan ODESSA (Organisation Der Ehemaligen SS- Angehörigen) tarafından Türkiye'ye kaçırılmıştır...

 

Darbenin ardından politika gereği MHP’ye vurulurken, 1977 seçimlerinde Süleyman Demirel'in partisi AP'den Meclise girmiş ve daha sonra Türkeş'in MHP'sine geçmiş ve aynı partinin merkez yönetim kuruluna girmiş olan bu kişiye (Murat Bayrak'a) hiçbir şekilde dokunulmamıştır... Buna karşın, denetimden çıktığı anlaşılan Çatlı yokedilerek olayın o yanı kapatılmıştır... Darbenin hazırlanmasında işlevi olan tüm bu karakterlerin eylemlerine, askeri depolardan çalınan patlayıcılarla ilgili gelişmelere ayrıntılarıyla girmek metni çok uzatmak olur...

 

Kısacası, sözkonusu karanlık darbe, Pentagon, CIA ve içerideki ortakları tarafından örgütlenmiştir ve “demokratik” Batı’nın aslı patronları da bu karanlık ortaklığın dışında değillerdir... Şüphesiz terör, özellikle “sol” adına geliştirilen kitlelerden kopuk terör, sadece darbe hazırlamak için değil, darbe olmayacak olsa bile yığınları sosyalist hareketten soğutmak, uluslararası bağları da olan kitlesel bir işçi hareketinin, sosyalist hareketin ülkede saygınlık kazanarak kökleşmesini engellemek için tezgahlanmıştır ve başarılı da olmuştur. Aynı "sol" terör oyunu, milliyetçilikle karışmış bir sosyalist eğilimin ve ABD karşıtlığının silahlı kuvvetlerden temizlenmesi operasyonunda da ustaca kullanılmıştır. Bu denetim altındaki ahmakça terör ihaneti, azımsanamayacak sayıdaki ilerici subay ve astsubayın pasifize edilmesi işine alet edilmiştir. Bunlar, terör bahanesi ile rahatca izole edilerek ordudan uzaklaştırılabilmişler veya aynı bahane ile korkutularak NATO’cu gücün tam denetimine sokulmuşlardır. Kısacası “sol” terör, ordunun halkçı unsurlardan temizlenmesi entrikasına da hizmet etmiştir.

 

Yusuf Küpeli

yusuf@comhem.se

11 Eylül 2004

 

Gazetecilerin haklarını düzenleyen 212 sayılı yasanın kabulünün 45. yıldönümü kutlanıyor

Yalanın ve emperyalist saldırganlığın egemen olduğu bir dünyada insanların hava- su- ekmek kadar gerreksinim duyduğu nesnelerden biri de doğru haberdir sanırım. Doğru haberin taşıyıcıları ise, ruhunu mali sermaye guruplarına, emperyalist merkezlere satmamış dürüst gazetecilerdir.  Balkanlar'da, Kafkaslar'da, Ortadoğu'da, Irak'ta ve dünyanın başka köşelerinde yüzmilyonlarca ABD Doları yatırılarak gazetecilerin, basının satınalınabildiği koşullarda dürüst kalabilmek kolay değildir. Ve sonuçta böyle bir dünyada dürüst gazetecilik veya habercilik giderek en tehlikeli işlerden biri olmaya başlamıştır... Yarın, 10 Ocak 2006'da "Dünya Çalışan Gazeteciler Günü" kutlanırken, gazeteci cinayetleri devametmektedir. Bu tarihten iki gün önce, 8 Ocak 1996'da Metin Göktepe polisler tarafından dövülerek öldürülmüştür... Yine 1 Şubat 1979 günü öldürülen tanınmış gazeteci Abdi İpekçi'nin asıl katilleri açığa çıkartılmaz ve ceza almazlarken, tetikçilerden Ağca'da hapishaneden çıkmaktadır... Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün açıklamasına göre, 2005 yılı içinde dünyada 63 gazeteci öldürülmüştür. Bunların 24 tanesi işgal altındaki Irak'ta öldürülmüşlerdir. ABD- İngiliz ortak işgalinin başladığı Mart 2003'ten 2005 sonuna dek Irak'ta 76 gazeteci öldürülmüştür...  bak: İnsan Hakları

http://www.sinbad.nu/