Önemli not: Richard Becker imzasını taşıyan aşağıdaki yazı, New York merkezli Workers World gazetesinin 31 ekim 2002 tarihli sayısında yayınlanmıştır (İşçilerin Dünyası, http://www.workers.org/ww/2002/iraqioil1031.php ). Stockholm’ün haftalık sosyalist yayın organlarından Internationalen’in 13/2- 2003 tarihli 7nci sayısında aynı yazının isveççe çevirisi basılmıştır. Aşağıdaki türkçe çeviri, isveççesi ile karşılaştırılarak ingilizce aslından yapılmıştır. İngilizce metnin altında, yazının isteyen herkes tarafından kullanılabileceği ama, buna karşın değiştirilemiyeceği notu vardır. Yazının aslına sadık kaldım ama, metni, anlatımın özünü etkilemeyecek bir- iki ufak teknik hatayı düzelterek türkçeye çevirdim. Neleri düzelttiğimi de yazının en altındaki dipnotlara ekledim. Bunun yanında, yine dipnotlarla anlatımı zenginleştireceğini sandığım bazı açıklamalar yaptım ve yazıdaki dipnotların tümü de bana aittir. Yine aynışekilde satır altları çizmeler veya satırları koyulaştırarak belirginleştirmeler bana aittir. Irak’a yönelik emperyalist müdahalenin tarihini özetleyen bu yazının okunmasında kanımca yarar vardır.

 

Yazarın, bundan 80 yıl önce de, günümüzde de USA yönetimini Irak’a yönelten nedenin petrol olduğu saptamasına tamamen katılmakla birlikte, artık asıl motivasyonun bu amacı aştığını, Irak petrolleri ile birlikte dünya hakimiyetine yönelik ırkçı bir jeopolitiğin ürünü olduğunu belirtmek istiyorum. Daha 2002 yazında basılan “Demokrasi ve terör bahane” başlıklı yazımda da belirttiğim gibi, Pentagon Irak petrollerine elkoymanın ötesinde, dünya enerji kaynaklarının en az yüzde 70’ine sahip Avrasya’nın ve özellikle Orta Asya’nın arka bahçesi konumundaki Ortadoğu’da tartışmasız kesin bir hakimiyet istemektedir. Bu nedenle Pentagon, Basra’ya ve Kızıldeniz’in iki çıkışına da yerleşmek, aralarında Filistin’in de olduğu tüm ulusal direnişleri yoketmek amacındadır. Irak’ın yıkılıp teslim alınmasının ardından, sıra -2002 yazında da belirttiğim gibi- başta İran olmak üzere Filistin’e ve diğer Ortadoğu ülkelerine gelecektir.

 

Aynışekilde USA, Orta Asya üzerinde de rekabetsiz bir hakimiyet kurmak ve bölge petroleri ile doğal gazını Afganistan-Pakistan üzerinden Arap Denizi’ne- Hint Okyanusu’na kendi denetiminde indirmek istemektedir. Böylece, Avrupa- Çin- Japonya’nın boğazlarına enerji esareti halkasını takabilecektir. Tüm bu nedenlerle USA, Ortadoğu’da başlattığı yangını Asya içlerine, Kafkaslar’a, Pakistan’a doğru yayacaktır. Başta Ortadoğu olmak üzere tüm bölge alabildiğine kanlı etnik çatışmaların içine sürüklenecektir. Çünkü, Pentagon’un sadece kendi güçleriyle bu geniş alanı denetleyebilmesine olanak yoktur ve özellikle bu nedenle tüm etnik çatışmaları kışkırtacaktır. Merkezi yönetimlerin güçleri sarsıldığı zaman -USA silah endüstrisini de besleyecek- büyük bir kaosun maddi temelleri zaten oluşacaktır. Washington, başarısızlığa uğradıkça veya işi bittikçe, gerisinde alabildiğine zengin insani trajediler, harabeler, çöplükler, tahribolmuş bir toplumsal yaşam ve doğa, kanlı etnik çatışmalar bırakarak çekilecektir.

 

Bunların yanında USA, Irak’a yönelik saldırısında -savaşın maliyetini düşürmek amacıyla- küçük çaplı taktik nükleer bombalar veya başka nükleer silahlar kullanacaktır. “Irak’ın zehirli gazlarına karşı USA askerlerinin koruyucu giysiler kullanmaları gerektiği ve bu nedenle savaşı havalar ısınmadan başlatma zorunluluğu” gibi gerekçeler kocaman birer yalandırlar. Irak’ın çoktan silahsızlandırıldığını, kitle kıyım silahlarına sahip olmadığını en iyi Pentagon bilmektedir. Çünkü, Saddam Hüseyin’i silahlandırmış olanlar da kendileridir. Göbels tipi bir propoganda makinesinin ürünü olan sözkonusu “zehirli gazlara karşı” koruyucu giysiler, sadece ve sadece kendi kullanacakları nükleer silahlardan yayılacak radyasyona karşıdır.

 

Pentagon, Ortadoğu’ya yönelik bir saldırı için küçük çaplı nükleer silahlar üretmeye 1973 petrol krizinin hemen ardından başlamıştır ve o günden beri bu silahları kullanacak personelini eğitmekte, tatbikatlar örgütlemektedir. Her geçen gün daha fazla yaklaşan ve ileride bir dünya şavaşını da tetikleyebilecek olan bu korkunç felaketi engelleyebilmek büyük ölçüde Türkiye’yi yönetenlerin elindedir. Ruhlarını şeytana satmış kariyer ve küçük karlar peşindeki yöneticilerin, halkın İslam’a olan inancını sömürerek siyasi iktidar koltuğuna oturmuş sıradan küçük moralsiz ve inançsız sahtekarların, satılmış hertürden kuklaların, “İstesekte savaşı engelleyemeyiz, o nedenle kasamıza giren paraya bakalım!”, sözleri gerçeği yansıtmamaktadır ve ayrıca o para halkın kasasına da girmeyecektir.

 

Tüm söylenen yalanlara karşın bu savaşı başlamadan engellemek mümkündür. Başlatılmak istenen felaketin kilidi -yüzde yüze yakını savaşa karşı olan- Türkiye halklarının ve henüz sorumluluk duygularını yitirmemiş olan ülke politikacılarının ve yöneticilerinin ellerindedir. Dünya halklarının ezici çoğunluğuda başlatılmak istenen bu savaşa karşıdırlar. Bölgeye demokrasi, ancak savaşın engellenmesiyle gelebilecektir. Aksi, savaş ve gerilim, sadece ölümü, açlığı, yoksulluğu, hertürden baskıyı, diktatörlükleri, faşizmi getirecektir. Sonuçta, bu savaşın başlamaması için herşey yapılmalıdır.

 

Şubat 2003’ün son haftası içinde İsveç devlet televizyonunda konuşan İsveç Harp Akademisi öğretmeni bir subay, USA ve İngiltere güçlerinin henüz savaşa hazır olmadıklarını, Türkiye evet demeden ve kuzeyden cephe açmadan böyle bir savaşı başlatmanın olanaksızlığını anlaşılır biçimde açıklamıştır.

 

Yusuf Küpeli

25 şubat 2003

yusufk@telia.com  

 

http://www.sinbad.nu/  

 

USA Tekelleri ve Irak Petrolü

 

Richard Becker

 

USA’nın Irak’a müdahalesi nasıl ve neden başladı?

 

Bundan 80 yıl önce USA’nın Irak politikası tek bir nesne üzerine yoğun biçimde odaklaşmıştır: ülkenin zengin petrol kaynaklarını kontrol altına almak.

 

Irak’taki USA müdahalesinin kökleri, kapitalist imparatorluklar arasındaki Inci Dünya savaşına dek uzanır. Bir yanda Almanya, Avusturya- Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu, diğer yanda ise İngiliz- Fransız- Rus emperyalist alyansı vardı. Ortadoğu’nun en geniş parçası Osmanlı İmparatorluğu’nun kontrolu altındaydı.

 

İngilizler, sinemalarda “Lawrence of Arabia” adıyla anılan ajanları T. E. Lawrence aracılığıyla Arap önderlere, eğer kendi saflarında Türk yöneticilere karşı çarpışacak olurlarsa, savaşın ardından bağımsız bir Arap devletinin kuruluşunu destekleyecekleri sözünü verdiler. Aynı zamanda İngiliz, Fransız ve Rusya dışişleri bakanları gizlice Sykes- Picot anlaşmasını imzalayarak Ortadoğuyu paylaştılar. 1917 Rus ihtilalinin ardından, Bolşevikler emperyalist Sykes- Picot anlaşmasını yırtılar ve açığa çıkarttılar.

 

Arap ve Kürt halkları “demokratik” emperyalistler tarafından aldatıldıklarını anlayınca, Ortadoğu’da kargaşa ve yığınsal başkaldırılar başladı. İsyanlar İngiliz sömürge yönetimi yıllarında da sürdü. Bastırma operasyonlarında uç noktada acımasız vahşi yöntemler kullanıldı. İngiliz Kıraliyet Hava Kuvvetleri Kürt kenti Süleymaniye’nin üzerine 1925 yılında zehirli gaz serptiler. Tarihte ilk kez savaş uçaklarından zehirli gaz atılıyordu. (1)

 

İngilter ve Fransa Ortadoğu’yu paylaştılar

 

Savaşın 1918’de bitmesiyle birlikte İngiltere ve Fransa “gizli” Sykes- Picot anlaşmasına uygun planlarını yürürlüğe koydular. Lübnan ve Suriye’nin Fransız İmparatorluğu’na dahil olması konusunda anlaşmışlardı. Filistin, Ürdün ve Irak’ın iki güney bölgesi, Bağdat ve Basra İngiliz İmparatorluğu’na ait olacaktı.

 

Günümüzde Irak’ın kuzeyinde olan Musul bölgesini kimin alacağı konusunda anlaşamamışlardı. Sykes- Picot ayarlamasına göre, burası Fransız etki alanı içinde kalıyordu. Buna karşın İngilizler, nüfusunun çoğunluğu Kürt olan Musul’u yeni sömürgeleri olan Irak’a katmaya kesin karar vermişlerdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun ekim 1918’de teslim olmasından dört gün sonra, İngiliz ordusu Musul’u işgal etti ve birdaha oradan çıkmadı.

 

Musul üzerine İngiltere ve Fransa arasında yaşanan büyük emperyalist çatışma, USA’nın Irak üzerindeki amaçlarının kapısını araladı. Büyük güçlerin Musul’a verdikleri önemin temelinde, bölgenin henüz işlenmemiş geniş petrol kaynakları yatmaktaydı. Fransa ve İngiltere ve karşıtları tam anlamıyla bitkinleşip zayıfladıktan sonra, savaşın sonuna doğru 1917’de, anılan ilk iki devletin safında Amerika Birleşik Devletleri’de Inci dünya savaşına katıldı. USA’nın savaşa katılmasının nedeni, savaş sonrasına yönelik ekonomik ve politik hesaplarıyla ilgiliydi. O’nu savaşa sokan asıl motivasyon, yeni zengin hammadde kaynaklarına ve özellikle petrole sahipolma tutkusuydu.

 

Yüksek bir İngiliz sömürge görevlisi olan Sir Arthur Hirtzel, şubat 1919’da kendi toplumunu şu sözlerle uyaracaktı: “Standart Oil Company’nin Irak üzerinde hakimiyet kurmaya çok istekli olduğu düşüncesi kafalarda doğmaktadır.”(2) (Peter Sluglett, “Britain in Iraq, 1914- 32”, London, 1974)

 

Bölgedeki İngiliz- Fransız hakimiyetine karşı Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk istemi “Açık Kapı” politikası idi.(3) İngilizler tarafından Irak’ın başına oturtulan Kıral Faysal’ın yeni kukla monarşisi ile USA petrol kumpanyaları arasında serbestçe anlaşmalar yapma hakkı olmalıydı.

 

Muzaffer müttefikler arasında Irak üzerine süren çatışma, ülke petrollerinin paylaşılması ile çözüldü. İngilizler Musul’u yeni Irak sömürgelerinin bir parçası olarak korudular.

 

Irak halkına tek bir damla bile yok

 

Irak petrolleri beş ayrı parçaya bölündü: İngiltere, Fransa, Hollanda ve Amerika Birleşik Devletleri’nin herbiri eşit biçimde ayrı ayrı yüzde 23.75 hak sahibi oldular. Geriye kalan yüzde 5’de, sözkonusu anlaşmanın yapılmasına yardımcı olan ve “Mr. Yüzde Beş” olarakta tanınan petrol baronu Caloste Gulbekyan’a verildi.

 

Irak’a ait petrollerin yüzde sıfırı Irak halkının payına düştü. Bu durum 1958 ihtilaline dek sürdü.

 

Asıl petrol üretimi 1927’de başladı ve Musul bölgesinde çok zengin petrol yatakları keşfedildi. İki yıl sonra, Shell, Mobil ve Standart Oil of New Jersey (Exxon) adlı şirketlerin oluşturdukları Anglo Iranian (British Petroleum) ile bağlantılı Iraqi Petroleum Co. Kuruldu. Bu, birkaç yıl içinde tüm Irak petrolleri üzerinde tekel oluşturdu.

 

Aynı süreç içinde Washington’un desteği ile Suudi ailesi, Arap yarımadasındaki komşu toprakların çoğunu elegeçirdi. 1930’lu yılların başında Suuidi Arabistan Amerika Birleşik Devletleri’nin yeni sömürgesi durumuna gelmişti. ARAMCO (Arab American Oil Co.) (4), Suudi başkenti Riyad’daki USA elçiliğine yerleşmişti.

 

Sözkonusu gelişmelere karşın USA petrol kumpanyaları ve onların Washinton’daki hükümetleri henüz tatmin olmuş değillerdi. Batı Hemisphere’in petrol kaynakları üzerinde kurdukları yöresel tekel gibi Ortadoğu petrolleri üzerinde de tam bir kontrol oluşturmak istiyorlardı. Bu, bölgede halen baş bekçi konumunda olan İngilizleri yerlerinden kaydırmak anlamına geliyordu.

 

USA bölgeye yeni bir düzen verme şansını IInci Dünya Savaşının ardından yakalıyacaktı. Amerika Birleşik Devletleri ile İngiltere genellikle savaş döneminin en yakın silah arkadaşları olarak gösterilirler ama, gerçekte onlar aynızamanda en ateşli karşıtlar konumundaydılar.

 

Savaş İngiltereyi hem kendi evinde ve hemde Asya’da kilidin anahtarı konumundaki sömürgelerinde zayıflattı. Savaşın ilk aşamalarında, 1939- 42 yıllarında, İngilterenin varlığını sürdürüp sürdüremeyeceği sorusu gündemdeydi. O, önceki önder hakimiyetini hiçbirzaman bütünüyle elde edemiyecekti. Diğer yandan Amerika Birleşik Devletleri savaş sürecinde giderek artan ölçülerde güçleniyordu ve Washinton’daki yöneticiler bir kez daha savaşa girmenin en uygun zamanını kolluyorlardı.(5)

 

Ağırlıklı olarak büyük banka sektörünü, petrol ve diğer büyük birleşik şirketleri temsileden Roosevelt ve Truman yönetimleri, IInci Dünya Savaşı’nın daha geç aşamalarında, savaş sonrası dönemde Amerika Birleşik Devletleri’nin ağırbasan hakimiyetini garanti altına almayı kararlaştırmışlardı. Stratejilerindeki anahtar unsurlar şunlardan oluşuyordu: 1) Nükleer ve konvansiyonel (geleneksel) silahlanmada USA’nın üstünlüğü; 2) 1944 yılında kurulan International Monetary Fund’ı (IMF, Uluslararası Para Fonu) ve World Bank’ı (Dünya Bankası) manivela yaparak Amerikan tekellerinin dünya düzeyinde ağırlıklı hakimiyetlerini sağlamak ve USA dolarını dünyanın tek geçerli dövizi olarak kabulettirmek; 3) Dünya üzerindeki hammade kaynakları ve özellikle petrol rezervleri üzerinde tam bir hakimiyet kurmak.

 

Henüz savaş alanlarında şiddetli çarpışmalar sürerken, sahnenin gerisinde, Amerika Birleşik Devletleri ile İngeltere arasında sürüp gitmekte olan global ekonomik hakimiyet mücadelesinin yeni paragrafları açılmaktaydı. Normandiya çıkartmasının geçekleştiği günden üç ay önce, 4 mart 1944 günü İngiliz Başbakanı Bay Winston Churchil’in Başkan Franklin Roosevelt’e yolladığı emperyalist rekabeti yansıtan düşmanca tonlu kuraldışı mesaj, iki devlet arasındaki çatışmanın keskinliğini göstermesi bakımından ilginçtir:

 

“Iran ve Irak’taki petrol alanlarımıza koyun gözüyle (kem gözle) bakmadığınız konusunda verdiğiniz garanti için teşekkür ederim. Buna karşılık, Suudi Arabistan’daki yararlarınızı ve mülklerinizi boynuzlamak (süsmek) gibi bir düşünceyi aklımızdan geçirmediğimiz hakkında benimde size tam bir garanti sunmama izin veriniz. Bu savaşın sonucu olarak, konumumdan kaynaklanan görüşüme göre, Büyük Britanya hiçbir koşulda ne bölgesel ve ne de başka bir biçimde herhangi bir öncelik peşinde değildir. Diğer yandan, alçakgönüllü bir hizmetçisi konumunda Büyük Britanya’nın işlerini yürütmekle görevlendirilmiş biri olarak belirtmeliyimki, o (Büyük Britanya), en iyi hizmeti vererek haklı biçimde sahipolduğu şeylerden yoksun edilmesine hiçbirşekilde izin vermeyecektir.” (Quotet in Gabriel Kolko, “The Politics of War”, New York, 1968) 

 

Bu not, İngiltere’nin iki önemli sömürgesi olan İran ve Irak’ı USA yönetiminin elegeçirme amacı taşıdığını açıkca göstermekte ve alarm zillerinin İngiliz üst yönetimi için çaldığına işaret etmektedir. Churchill’in kabadayıca yüksekten atmasına karşın, USA’nın yükselen gücünü durdurabilmek için İngiltere’nin yapabileceği birşey yoktur. Birkaç yıl içinde İngiliz yönetici sınıfları bu yeni gerçeğe uyum sağlayacaklar ve Washington’u genç öndegelen birinci ortak olarak kabulleneceklerdir.

 

IInci Dünya Savaşı’nın ardından USA’nın büyüyen rolü

 

Musaddık’ın yasal yönetimine karşı 1953 yılında örgütlenen ve Şahı tekrar iktidara taşıyan CIA darbesinin ardından Iran’da kontrol USA’nın eline geçti. Irak, 1950’li yılların ortasından itibaren USA ve İngiltere tarafından birlikte kontrol edilmekteydi. Washington, İngiltere’nin yanısıra Pakistan, İran, Türkiye ve Iraktaki bağımlı rejimlerle birlikte 1955 yılında Bağdat Paktı’nı şekillendirdi. Bağdat Paktı, veya CENTO (Central Treaty Organization) iki amaca yönelmişlerdi. Birincisi, Ortadoğu’da ve güneydoğu Asya’da yükselecek Arap ve diğer kurtuluş hareketlerini engellemek. İkinci amaç, bir seri diğer askeri ittifaklar olan NATO, SEATO ve ANZUS ile birlikte Sosyalist bloğu, Sovyetler Birliği, Çin, Doğu Avrupa, Kuzey Kore ve Kuzey Vietnam’ı çembere almaktı.(6)

 

Bağdat Paktı’nın çekirdek ülkesi Irak sadece ad olarak bağımsızdı. Britanya Irak içindeki askeri havaalanlarını koruyordu. Dünya petrol rezervlerinin yüzde 11’ine sahibolan alabildiğine zengin ülkenin halkı uç noktada bir yoksulluk ve açlık içindeydi. Analfabetlerin (okuma- yazma bilmeyenlerin) oranı yüzde 80’i aşmaktaydı. Her 6 bin kişiye bir hekim ve her 500 bin kişiye bir dişhekimi düşmekteydi. Irak, hırsızlığın ve rüşvetçiliğin hakimolduğu bir monarşik rejimle, Kıral IInci Faysal ve çevresindeki feodal toprak sahipleri ve ticaret kapitalistleri tarafından yönetilmekteydi. Irak’ın derin yoksulluğunun basit nedeni, ülkenin kendi petrol yataklarının sahibi olamamasıydı.(7)

 

Irak İhtilali

 

Irak, 14 temmuz 1958 günü çok güçlü bir toplumsal patlamayla sarsıldı. Askeri bir başkaldırı, hızla tüm ülkeyi saran bir ihtilale dönüştü. Kıral ve yönetimi hızla yokolurken, halkın adleti yerini aldı.

 

Washington ve Wall Street şok olmuşlardı. USA’da “rekorların gazetesi” New York times, patlamayı izleyen bir hafta boyunca ilk on sayfasında manşetten sadece Irak ihtilalini yansıttı. Bu olaydan altı ay sonra gerçekleşen ve günümüzde daha iyi anımsanan Küba ihtilaline karşın Irak’ta olan degişiklik Washington tarafından ozaman çok daha ciddiye alındı ve USA’nın yaşamsal çıkarları için büyük bir tehlike olarak değerlendirildi.

 

Başkan Dwight D. Aisenhower olayı, “Kore savaşından beri gerçekleşen en ağır kriz” olarak değerlendirdi. Irak ihtilalinin ertesi günü, 20 bin USA deniz piyadesi Lübnan’a indirilmeye başlandı. Bunun ertesi günü ise 6 600 İngiliz paraşütçüsü Ürdün’e atladı. Ardından, Ortadoğu’da ihtilalin yayılmasını engellemek amacıyla Amerika Birleşik Devletleri’nin doğrudan müdahale edebileceğini, savaşa gireceğini belirten “Eisenhower Doktrini” piyasaya sürüldü. Eğer Lübnan’a ve Ürdün’e indirilen USA ve İngiliz acil müdahale güçleri olmasaydı, Irak’tan yayılan halk etkisi Beyrut ve Amman’daki bağımlı rejimleri de kesinlikle süpürüp atardı.

 

Eisenhower, generalleri ve onların baş emperyalist Dışişleri Bakanı John Foster Dulles(8), kafalarında, Irak’a saldırıp ülkeyi işgal etmeyi, ihtilali ezmeyi ve yeni kukla bir hükümeti Bağdat’a yerleştirmeyi planlamışlardı. Fakat varolan üç faktör Washington’un bu planının 1958 yılında yürürlüğe konmasını engelleyecekti: Birincisi, Irak ihitilalinin süpürücü yığınsal halkçı karakteriydi. İkincisi, emperyalist müdahale durumunda Irak ile sınırı olan Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin (Mısır ve Suriye) askeri güçleri ile Irak’ın safında savaşa gireceklerini açıklamış olmalarıydı. Üçüncüsü ise, Çin Halk Cumhuriyeti’nin ve Sovyetler Birliği’nin kesin bir kararlılıkla Irak ihtilalini desteklemeleriydi. Bu üç faktörün biraraya gelmesi, USA yönetiminin Irak ihtilalini görünüşte kabullenmesine neden oldu. Fakat Washington Irak’ın kaybını gerçekte hiçbirzaman asla benimsemedi.

 

Ardından gelen üç on yıl boyunca USA hükümetleri, bağımsız bir ülke olarak Irak’ı zayıflatmak ve değerden düşürmek için değişik zamanlarda farklı taktikler biçimleyip uyguladılar. Irak yönetimi, Iraqi Petroleum Co.’yi (Irak petrollerinin tümünü) millileştirme işlemini 1972 yılında tamamlayıp Sovyetler Birliği ile savunma anlaşması imzaladığı zaman, Amerika Birleşik Devletleri rejime karşı savaşan sağcı Kürt unsurlara yoğun askeri destek vermeye başladı ve Irak’ı “terörist devletler” listesine aldı. Amerika birleşik Devletleri, devrim sonrası politik yapılanma içindeki daha sağcı güçlere, komünistlere ve sol milliyetçilere karşı mücadelelerinde destek verdi. Örneğin, Baas Partisi içinde iktidarı almış olan Saddam Hüseyin hükümeti 1970’li yılların sonunda Komünist Partisi’ni ve solcular tarafından yönetilen işçi sendikalarını ezip yokettiği zaman, USA yönetimi tarafından alkışlandı.

 

Amerika Birleşik Devletleri 1980’li yıllarda İran’a karşı savaşında Irak’ı cesaretlendirdi ve silahlandırdı. İran’da 1979’da gerçekleşen İslam devriminin ardından ülkedeki USA hakimiyeti yıkılmıştı. USA’nın İran- Irak’a yönelik asıl amacı, bu ülkelerden ikisini de zayıflatıp parçalamaktı. “Umarım birbirlerini yokederler!”, diyen önceki Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, USA’nın art niyetini açık edecekti. (Kissinger’in sözlerinin aynısını, hatta daha fazlasını, IInci dünya savaşı yılları içinde Truman söylemiştir. Truman’ın sözlerini (5) numaralı dipnotta okuyabilirsiniz. –Yusuf Küpeli)

 

Pentagon, İran’ın askeri hedeflerini gösteren uydu (satalit) fotoğraflarını vererek Irak Hava Kuvvetleri’ni destekleyecekti. İran- Kontra skandalının açığa çıkarttığı diğer gerçeğe göre ise USA, aynızamanda İran’a yerden uçaklara atılan roketler yollayacaktı. İran- Irak savaşı, bir milyon insanın ölümüne ve her iki ülkenin de zayıflamalarına nedenolan bir felaketti.

 

Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Körfez Savaşı

 

Sovyetler Birliği’nde 1988 sonunda başlayan politik gelişmeler, bu ülke ile askeri ve dostluk anlaşması olan Irak için yeni ve hatta daha ağır tehlikeler yaratacaktı. Moskovadaki Gorbaçov yönetimi, USA’ya karşı “sürekli yumuşama” politikası izlemeye başlamış ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki bağlaşıklarına yardımlarını kesmişti. Gorbaçov 1989 yılında bir adım daha ileriye giderek Doğu Avrupa’daki sosyalist hükümetlere yardımlarını geri çekecekti ve bunların çoğu devrilecekti.(9) İki yıl sonra Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile zirvesine ulaşacak olan dünyadaki güçler dengesindeki bu ani değişiklik, USA emperyalizminin IInci Dünya Savaşından sonra kazandığı en büyük zafer olacaktı.

 

Aynı gelişme, 1991 yılında USA’nın Irak’a saldırısının ve on yılı aşkın süredir devameden yaptırımların/ ticari ambargonun, ülkenin ve halkının kesintisiz bombalanıp yıkılmalarının kapısını açacaktı. Bush yönetimi günümüzde Irak’a saldırabilmek için, “Kitle kıyım silahları” ve “insan hakları” demagojisi ile kamuoyunun desteğini aramaktadır. Gerçekte ise Washington’u, ne Irak’ın askeri kapasitesi ve ne de dünyanın herhangibiryerindeki insan hakları ihlalleri ilgilendirmektedir.

 

Washington ve Wall Street’i 80 yıl önce Irak’a yönlendiren neden ile USA’nın günümüzdeki Irak politikasını şekillendiren gerçek aynıdır: petrol.

 

Richard Becker

Türkçesi: Yusuf Küpeli

Şubat 2003, Sinbad

 

(1) İran sınırına yakın olan Süleymaniye’de ve diğer sınır bölgelerinde Güney Kırmançi veya Sorani olarak adlandırılan lehçeyi konuşan ve çoğunlukla İslamiyet’in Kadiri tarikatına bağlı olan Kürtler yaşamaktadırlar. Günümüzde -özellikle İngiliz emperyalizmi ile bağlantılı ve kendisine “sosyal demokrat” görünümü vermeye çalışan - Celal Talabani adlı çok kaygan bir aşiret başkanı ve dini liderin denetiminde olan bu bölge halkları, 1918- 27 yıllarında Kürt halkının kahramanlarından Şeyh Mahmut Berzenci’nin önderliğinde belirli aralıklarla üst üste üç kez İngiliz emperyalizmine karşı başkaldırmışlardır. Açlık, yoksulluk ve ağır emperyalist baskılara yönelik bu tamamen haklı başkaldırılar, herdefasında Kürtler arasından satınalınabilen bazı karakterlerin ve İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin (RAF, Royal Air Force) ağır bombardımanı ile bastırılabilmiştir. İngiliz Kıraliyet Hava Kuvvetleri (RAF), tarihte ilk kez Süleymaniye’nin Kürt halkının üzerine havadan zehirli gaz atmış, kitle katliamı yapmıştır.

 

Şey Mahmut Berzenci’nin başkaldırı geleneği, 1930’lu yıllarda, yaşadığı Barzan’dan adını alan Barzani aşiretinin önderi, Nakşibendiliğin şeyhi, Şeyh Ahmet’e geçecektir ( Molla Mustafa Barzani’nin ağabeyi ve günümüzde IKDP başkanı ve Barzani aşireti önderi Mesut Barzani’nin amcası). Ardından Molla Mustafa Barzani önder olacaktır ve 1945 yılının sonunda Molla Mustafa, yine İngiliz Kıraliyet Hava Kuvvetleri’nin (RAF) ağır ateşi altında onbinlerce yandaşıyla birlikte İran’daki Mahabat’a sığınmak zorunda kalacaktır. Sovyet nüfuz bölgesi olan Mahabat’ta sadece altı ay yaşayabilen Kadı Muhammet önderliğindeki ilk bağımsız Kürt Cumhuriyeti, USA ve İngiliz emperyalistlerinin yardımları ile İran yönetimi tarafından yıkılacaktır. Molla Mustafa Barzani, USA- İngiliz emperyalistlerinin saldırılarından -yandaşlarıyla birlikte- Sovyetler Birliği’ne sığınarak kurtulacaktır.

 

Irak’ta 1958’de yaşanan büyük halk ihtilalinin ardından Molla Mustafa Barzani rahatca yurduna dönebilecektir ama, 1960’lı yıllarda MOSSAD ve CIA ile yakın ilişkiler geliştirmeye başlayacaktır. Iraktaki antiemperyalist ilerici reformları engellemek, Irak yönetimlerini boyuneğdirmek amaçlarıyla emperyalist güçler tarafından desteklenen Kürt silahlı eylemleri, yine her defasında aynı güçlerin ihanetine uğrayarak yenileceklerdir. Sadam Hüseyi’nin iktidara gelişinde, veya emperyalist cephe ile ilişkiler geliştirmesinde bir anlama bu Kürt isyanlarının önemli rolleri olacaktır.

 

Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına yakın olan ve halkı kürtçenin Kuzey Kırmançi lehçesini konuşan Bahdinan bölgesi, günümüzde Molla Mustafa Barzani’nin oğullarından Mesut Barzani’nin önderliğindeki Irak Kürdistan Demokrat Partisi ve asıl olarak Barzani aşireti tarafından denetlenmektedir. Açıklamaları Türk basınına da sık sık yansıyan Irak Kürdistan Demokrat Partisi’nin ikinci adamı konumundaki Sami Abdurrahman, -Kürtlerin ortak anlatımlarına göre- bir MOSSAD yetiştirmesidir ve IKDP’nin denetimindeki kürt istihbarat örgütü Parastın asıl olarak İsrail istihbarat örgütü MOSSAD tarafından şekillendirilmiştir. Şüphesiz, Türkiye’yi yönetenlerin ve Türk istihbarat örgütlerinin de aynı güçlerle (IKDP’nin ve Parastın’ın ilişkide olduğu güçlerle) sıkı bağları vardır. Türkçedeki “İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır!”, deyişi, yukarıda özetlenen ve Kürtlerle ilgili uzun yazımda daha geniş anlatılacak olan gerçekler için de geçerlidir.

 

1988 yılının 16 mart günü, sürmekte olan İran- Irak savaşının son günlerinde Saddam Hüseyin’in generallerinin İran sınırına yakın Halapça’ya zehirli gaz atması ve ezici çoğunluğu sivil Kürt halkından olan beş bin kadar insanın ölümüne neden olması, günümüzde emperyalist cephe tarafından büyük bir propoganda aracı yapılmaktadır. Şüphesiz bu vahşi katliamın hoşgörülebilecek hiçbir yanı yoktur ama, yürütülen propoganda da gerçeği tüm yönleriyle yansıtmamaktadır. Aynı propoganda, kamuoyunda Irak halkına yönelik saldırıya zemin hazırlamak amacıyla demagojik bir psikolojik savaş aracı haline dönüştürülmektedir.

 

Birincisi, uzun kanlı savaş boyunca, İran ve Irak’taki Kürt önderleri karşı taraftan destek alarak hem kendi halklarına ve hemde yaşamakta oldukları toprakların tüm insanlarına karşı savaşmışlardır. Gaz atılan Halapça’ya İran’lı Pastarlar girmişlerdir ve bu Saddam Hüseyin’in generalleri için kışkırtıcı bir neden olmuştur. Zehirli gazı İranlı askerlere, İran halkına karşı kullanmakta ayrıca büyük bir insanlık ve savaş suçudur şüphesiz ama, yapılan propoganda da işin bu yanı görmemezlikten gelinmektedir. Görmemezlikten gelinmektedir, çünkü ikincisi, sözkonusu zehirli gazları ve bu gazların üretim teknolojisini -İran ordusuna karşı- Irak’a verenler USA yönetiminden ve bazı USA işbirlikçisi Alman şirketlerinden başkası değildir. Ayrıca Pentagon, bu gazlara karşı anti- toksin (zehire karşı madde) içeren ilaçları Irak ordusuna vermiştir. İranlı askerler aynı gazlarla acı çekerek ölürlerken, USA’nın ve emperyalist cephenin hiç sesleri çıkmamıştır. USA ve diğer emperyalist güçler başlangıçta Halapça katliamını duyurmamışlardır ve hatta bu savaş suçunu önce İran’ın üzerine yıkmaya çalışmışlardır. Çünkü, Kürt halkına yönelik Halapça katliamının ve diğer tüm savaş suçlarının baş sorumluları, 1920’li yıllarda Süleymaniye’ye atılan zehirli gazların baş sorumluları ile aynıdırlar. Asıl sorumlu, Anglo- Amerikan emperyalizminden başkası değildir.

 

Gezegenimizin bir önceki en büyük emperyalist gücü olan İngiltere ile yeni süper emperyalist güç USA, tarihleri boyunva sayısız kitle katliamlarına imza atmışlar veya böyle katliamların ortakları olmuşlardır. Bu güçlerin savaş suçları ile ilgili en çarpıcı örneklerden biri, USA başkanı Truman’ın, IInci dünya savaşı sonuna geldiği sırada, -teslim olmaya hazırlanan ve bunu duyurmuş olan- Japonya’nın iki büyük kentine, Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombaları atarak bir anada 200 bin sivil suçsuz insanın ölümlerine ve günümüze dek sürecek acılara neden olmasıdır. Başta Kürtler olmak üzere tüm bölge halkları bu gerçeklerden ders almasını bilmelidirler. Emperyalist güçlerin iğvasına uyup ahmakça birbirini boğazlamak hiçbir soruna çözüm getirmemektedir.- Yusuf Küpeli

 

(2) Standart Oil Company’nin kurucusu John D. Rockefeller petrol işine 1863 yılında USA’da, Cleveland- Ohio’da girmiştir ve 1870’de asistanı Henry Flagler ile birlikte ortaklarının hisselerini satın alarak Standart Oil Co. of  New Jersey’i şekillendirmiştir. Şirket, 1870- 80’lerde USA’daki petrol üretimi ve rafine işlerinin yüzde 90- 95’ini kontrol ederek tekelleşmiştir. Federal Yüksek Mahkeme’nin kararı ve baskısı ile Standart Oil Co., 1911 yılında daha küçük parçalara bölünmüştür. Önde gelen ve bölünmeden önceki değerlerin yarısına sahibolan holding şirket Standart Oil of New Jersey, 1972 yılında adını Exxon olarak değiştirmiştir. Değerlerin yüzde 9’una sahibolan Standart Oil of New York, önce Vacum Oil Company ve ardından 1966 yılında Mobil Oil olmuştur. Standart Oil of California, önce 1961’de Standart Oil of Kentucky ve 1984 yılında da Chevron Corparation olmuş ve aynı yıl Gulf Oil’i satınalmıştır vs.. Ayrıca, Chase Manhattan Bank gibi dev finans kuruluşlarını, General Motors gibi otomativ endüstrisinin devlerini ve daha mali- ticari- endüstri alanlarında onlarca dev şirketi denetleyen Rockefeller gurubu, -bu web sayfasındaki Bush Doktrini başlıklı yazıda da önceden özetlediğim gibi- 1920’de kurulan masonik örgütlenme CFR aracılığıyla USA dışpolitikasını manupule etmektedir. Yedi Kızkardeşler Kulübü olarak anılan ve Exxon/Esso, Shell, BP, Mobil Oil, Gulf Oil, Texaco, Socol- Chevron adlı yedi büyük petrol şirketinden oluşan birlik, Rockefeller gurubunun önderliğinde petrol endüstrisinden bankacılığa dek her alanda işbirliği yapmaktadır. Bunun yanıda, Suudi Arabistan merkezli Arabian- American Oil Company’de (ARAMCO), Exxon ve Mobil aracılığıyla Rockefeller gurubunun denetimi altındadır. Irak’a yönelik saldırının gerisinde duran en önemli güçlerden biride Rockefeller gurubudur. 1972’de millileştirilmiş olan Irak petrolerine elkoyabilmek için büyük bir açgözlülükle savaş kışkırtıcılığı yapmaktadırlar. - Yusuf Küpeli

 

(3) “Açık kapı politikası”nın babası, gümrük duvarlarını yıkmakla ve küçük ülkelerin pazarlarını Amerikan sermayesine sonuna dek açmakla ünlenen Başkan Woodrow Wilson’dur (1856- 1924; başkanlık yılları, 1913- 21). Wilson Avrupa’ya asker yollamadan önce Meksika’yı işgaletmiş, halk ihtilalinin ezmiştir. Türkiye’yi Amerikan mandası haline getirmeyi düşlemiştir. Almanya’yı adaletsiz bir şekilde eli- kolu bağlı hale getirerek Hitler gibi bir karakterin iktidara yürümesinde en önemli faktörlerden biri olan 1919 Versay “barışı”nda da Wilson’un büyük rolü vardır. Aynı anlaşmayla Osmanlı İmparatorluğu parçalanıp kazanan emperyalist güçler tarafından paylaşılmıştır. “Amerika NATO ve Türkiye” adlı kitabında Profösör Türkkaya Ataöv, W. A. Williams’ın “The Tragedy of American Democracy” adlı yapıtında Wilson’u, “Zayıf ülkelerin kapılarını Amerikan sermayesine ve Amerikalı işadamlarına açtı.”, diye övdüğünü yazmaktadır. Wilson, 8 ocak 1918’de ilanettiği ve Versay’da gündeme getirdiği 14 maddesi ile de ünlüdür. Bu maddelerden 13ncüsü, “yeryüzündeki tüm ekonomik engellerin kaldırılmasını” öngörmektedir. Yine Profösör Ataöv’ün aynı kitabında aktardığına göre, Senatör W. E. Borah, “USA Dışişleri Bakanlığı, Wall Street’in bir ileri karakolu gibidir.”, demiştir. Ataöv’ün kitabındaki sözkonusu bilgiler tarafımdan alınarak, “Tarihin izinde Balkanlar ve ABD” adlı kitaba geçirilmiştir. Günümüzde de Pentagon ve USA Dışişleri Bakanlı yine Wall Street’in bir ileri karakolu olarak Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmeye hazırlanmaktadırlar.- Yusuf Küpeli

 

(4) Günümüzde Suudi Arabistan’ı yöneten USA işbirlikçisi kraliyet ailesi Suud’lar, İslamiyet içindeki en reaksiyoner, gerici ve saldırgan bir küçük yol olan prütan (safcı) Vahabi tarikatına bağlıdırlar. Vahabiliğin kökleri, Sünni İslam’ın dört ana kolu (mezhebi, doktrini) içinde en tutucusu ve sonuncusu olan Hambeli mezhebine uzanmaktadır. Hariciliği resmi doktrin haline getiren rasyonalist aydınlanmacı Abbasi Halifelerinden Al- Mamun’a (786- 833) karşı İslamiyet’in ilk günlerine dönük taşralı reaksiyoner bir tepki olarak Ahmet ibn- Hambal (780- 855) tarafından şekillendirilen Hambeli okulu, ileride, Moğol istilası yıllarında, Ahmet ibn- Taymiyya (1263- 1328) tarafından yeniden tutucu bir tepki olarak üretilmiştir (Bu konularda çok daha geniş bilgileri başka anlatımlarda vereceğim.). Muhammed İbn- Abdulvahab (1691/1703- 1791) tarafından Suudi Arabistanda şekillendirilen Vahabi okulunu esinlendiren asıl kişi bu Ahmet ibn- Taymiyya’dır. Onbinlerce Müslüman’ın kanına giren, mezar taşlarını ve tüm tarihi anıtları yıkan prütan (safcı) Vahabi tarikatının üyeleri kendilerini Muvahhidun (birlikçi) olarak adlandırmaktadırlar ve Hindistan’da doğup Pakistan ve Afganistan’da yayılan Deobandi tarikatı, Vahabi tarikatının türevlerinden biridir. CIA tarafından 3 milyar dolar yatırılarak şekillendirilen Taleban örgütlenmesi asıl olarak Deobandi tarikatına ve yine başlangıçta bir CIA yetiştirmesi olan Usame bin Laden’de Suudi ailesi gibi Vahabi tarikatına bağlıdır- Laden ailesi, hem Suudi ailesi ile ve hemde George W. Bush ile iş ortaklıkları kurmuştur.

 

Ibn- Abdulvahab ve günümüzdeki Suudi kraliyet ailesinin dedelerinden ibn- Suud, 1700’lü yılların ortasında Suudi arabistan’da katı şeriat yasaları ile yönetilen devlet benzeri bir aşiretler birliği oluşturup çevrelerindeki Müslüman topluluklara saldırmaya, kan dökmeye başlamışlardır. Reformcu Sultan IInci Mahmut’un (iktidarı, 1808- 39) istemi üzerine Mısır Valisi (yarı bağımsız, Ayan) Kavalalı Mehmet Ali Paşa, 1812- 18 yıllarında Vahabi güçlerini tamamen dağıtıp çölün ortasına sürmüş ve yakaladığı Abdullah ibn- Suud ile dört oğlunu İstanbul’a yollamıştır ve bunlar idam edilmişlerdir.

 

Hindistan’a yerleşmiş İngiliz emperyalizmi, Alt Kıta Hindistan’ın arka bahçesi sayılan Basra Körfezinin girişini tutan Kuveyt’in yönetici feodal aşireti Sabah ailesi ile ilişkilerini Inci Dünya savaşından çok önce gizlice geliştirmiştir. Aynı “demokratik” emperyalistler bölgenin ve tüm islam dünyasının en gerici gücü Suudi ailesi ile de savaş yıllarında sıkı ilişkiler içine gimişlerdir. İngiliz casusu Lawrence’nin asıl ilişkileri Suudi ailesi ile olmuştur. Aynı ilişkiler petrol sayesinde 1920’li yıllardan itibaren güç kazanmıştır ve birsüre sonra devreye asıl olarak Amerikan şirketleri girmiştir. Daha önce (2) numaralı dipnotta sözünü ettiğim Rockefeller’e ait Standart Oil Company of California  (SOCAL), 1932 yılında Bahreyn’de petrol bulmuştur. Aynı şirket 1933 yılında Suudi Arabistan’a girerek California- Arabian Standart Oil Company (CASOC) olarak işe başlamıştır. Texaco, 1936 yılında SOCAL’ın hisselerinin birkısmını satınalmış ve dünya çapında bir holding olarak aynı işe ortak olmuştur. Sözkonusu bu holding (SOCAL- CASOC- Texaco), ocak 1944’de Arabian- American Oil Company  (ARAMCO) olarak adını değiştirmiştir. Standart Oil Company of New Jersey (şimdiki adı Exxon), ve Socony- Vacuum (şimdiki adı Mobil Oil), 1946 yılında yatırım sermayesini ve pazarlama olanaklarını arttırarak birliğe katılmışlardır. Sonuçta, paralarını USA silahlarına, Avrupa’da lüks binalara ve İngiliz- İsviçre bankalarına yatıran Suudi ailesi, ARAMCO tarafından beslenmektedir. ARAMCO’da denetim Rockefeller gurubunun elindedir. Aynen Rockefeller gurubu gibi Suudi aileside Irak’a saldırıyı gönülden desteklemektedir ama, kendi halkından ve Arap toplumundan duyduğu korku nedeniyle, sözde birçeşit kıvrak muhalefet tiyatrosu oynamaya çalışmaktadır.

 

“Demokrasi” kahramanı USA yönetiminin Ortadoğudaki en yakın işbirlikçisi Suudi Arabistan’da halen kılıçla el- kol- bacak- kelle kesilmekte, kadınlar bağımsız kimlik ve ehliyet alamamaktadırlar. Irak’ın tarihi ve doğal coğrafi bir parçası ve limanı olan Kuveyt’te ise, aşiret reisi Sabah el- Sabah, çok büyük bir tavuk çiftliği kadar zengin olan haremini ve yabancı bankalardaki petro- dolarlarını koruyabilmek için tef çalarak Pentagon saldırısını desteklemektedir. -Yusuf Küpeli

 

(5) Profösör Türkkaya Ataöv, “Amerika NATO ve Türkiye” adlı kitabında, -savaşın son günlerinde Başkan olan- Truman’ın, New York Times’ın 24 temmuz 1941 tarihli sayısında, “Savaşın kaderi Almanya’dan yana dönerse Rusya’ya, Rusya’dan yana dönerse Almanya’ya yardım etmeliyiz: böylece taraflar mümkün olduğunca fazla insan öldürmüş olurlar.”, diye yazdığını aktarmaktadır (Aynı aktarmayı Tarihin izinde Balkanlar ve ABD kitabına aldım.). Japonya teslim olmaya hazırlanırken ve bu istemini Stalin aracılığıyla Truman’a duyurmuşken, en güçlü Japon ordusu Mançurya’da Sovyet Kızıl Ordusu tarafından ezilmişken, dünyaya gözdağı vermek ve Hitler’in başaramadığı “bin yıllık dünya imparatorluğunu” düşünü gerçekleştirme amacıyla Hiroşima ve Nagasaki’de sivil halkın üzerine atom bombaları atan savaş suçlusu Truman’ın Sovyetler Birliği’ne karşı desteklemeyi hesapladığı kişi, tüm Avrupa’yı istila etmiş olan ve İngiltere’nin üzerine V2 roketleri yollayan Hitler’den başkası değildir. Gerçekten’de USA yönetimi, tüm avrupa, Almanya ve Sovyetler birliği kanlar içinde tükenene dek soğukkanlılıkla beklemiştir ve boğazını sıktığı Japonya eğer 7 aralık 1941 günü Hawai- Honolulu’da, Pearl Harbor’daki Pasifik Filosu’nun üssüne saldırmıyacak olsa, daha da bekleyecektir.

 

USA, Normandiya çıkartmasını, Sovyet Kızılordusu kendi gücüyle Stalingrat ve Kursk’ta savaşı kazanıp Almanya sınırına yaklaştığı sırada, 6 haziran 1944 günü gerçekleştirmiştir ve Amerikan güçlerinin Berlin’e gelinceye dek verdiği tüm kayıp sadece 12 bin askerdir. Nazi Almanyası’na karşı zaferin asıl sahibi, tüm Avrupa parçası baştan aşağı yıkılan ve sivil halk dahil kayıpları 28 milyonu aşan Sovyetler Birliği’dir. Avrupa’da en az kayıp veren ada ülkesi İngiltere bile bu savaştan büyük ölçüde yıpranarak çıkmıştır. Nazi Almanyası’nın asker kaybı 4 milyonu biraz aşmaktadır. Tüm bu nedenlerle, günümüzde George W. Bush yönetiminin, “sizleri, Avrupa’yı Nazi Almanyası’nın elinden biz kurtardık” diye konuşması kuyruklu bir yalandır ve Irak saldırısına karşı çıkan Fransa ve Almanya’yı ihanete uğramış rollerde eleştirmeye kalkışması tamamen temelsizdir.

 

Truman’ın daha savaş sürerken açıkca ifade ettiği gibi USA yönetimi, Avrupa’nın iyice yıpranmasını ve dünyaya tek başına hakimolmayı beklemiştir. Savaşın ardından, Atom bombasını ve roket teknolojisini Almanya’dan kaçırdığı bilimadamlarının yardımları ile geliştirdiği gibi, CIA’yı da, Nazi askeri istihbaratının doğu cephesi komutanı Reinhard Gehlen’in yardımları ile 1947 yılında kurabilmiştir. Avrupa’ya Marshal yardımını sadece komünizmi durdurabilmek için veren ve eski Gestapo elemanlarını yeniden örgütleyen USA yönetimi, Sovyetler Birliği’nin 1949’da ilk Atom bombası denemesini yapmasının ardından, Hitler’den miras aldığı “bin yıllık dünya imparatorluğu” düşünü ertelemek zorunda kalmıştır.

 

Silahlanma yarışına dayanamayan Sovyetler Birliği’nin yıkılışı ile, USA’nın aynı düşünün (bin yıllık dünya imparatorluğu düşünün) yeniden canlandığı açıkça gözlemlenmektedir. Artık USA yönetiminin herhangi bir gücün yıpranmasını beklemeye gereksinimi yoktur. Tam tersine, diğer büyük devletler silah teknolojisinde kendi düzeyine yetişemeden saldırıp dünya hakimiyetini kurmaya çalışmaktadır. Fakat girdiği bu son yıkıcı serüven kendi iç ekonomik dengelerini köklü biçimde bozacağı için, sonunda -iç ve dış çatışmaların da katkılarıyla- çökecek, paramparça olacaktır. Fakat malesef çökerken yarattığı deprem -dünyamızı yoketmezse eğer- çok büyük bir zarar verecektir. –Yusuf Küpeli

 

(6) Yazarın bu paragrafta yazdıkları doğrudur ama, ifade de karışıklık, hata vardır. Yazar, “Bağdat Paktı, veya CENTO” diyerek aslında birbirlerinin devamı olan ama, tam anlamıyla birbirlerinin aynısı olmayan bu iki anlaşmayı tamamen aynıymış gibi yansıtmaktadır. CENTO, 1958’de gerçekleşen Irak devriminin ardından 1959 yılında, Ankara merkezli olarak Irak dışındaki Bağdat Paktı üyeleri tarafından USA’nın himayesi altında oluşturulmuştur. Birbirinin devamı olan bu her iki örgütün temel amaçlarından birincisinin Arap dünyasındaki ve tüm Ortadoğu’daki ilerici hareketleri ezmek olduğu kesinlikle doğrudur. Buna karşın, sözkonusu örgütlerin -yazıda belirtildiği gibi- “güneydoğu Asya’da yükselecek ilerici hareketlerle” bir ilişkileri yoktur. Güneydoğu Asya’daki ulusal kurtuluş hareketlerini, ilerici hareketleri ve sosyalizmi ezmekle görevli örgütlenme, Vo Nguyen Giap komutasındaki Vietnam ulusal güçlerinin Dien Bien Phu’da 1953 yılında Fransız emperyalizmine karşı kazandıkları büyük zaferin hemen ardından USA emperyalizminin öncülüğünde İngiltere, Fransa, Avustralya, Yeni Zellanda, Filipinler, Tayland ve Pakistan tarafından 8 eylül 1953 günü kurulan SEATO’dur –SEATO ile Bağdat Paktı ve ardından CENTO arasındaki bağlantı halkası Pakistan olmuştur. Bağdat Paktı ve CENTO, aynızamanda USA’nın “yeşil kuşak” politikasının ilk denemeleridir. Yazarın doğru olarak ifade ettiği gibi, NATO, Bağdat Paktı, CENTO, SEATO ve ANZUS’un asıl hedeflerinden biri de başta Sovyetler birliği olmak üzere sosyalist dünyayı çembere almak olmuştur. –Yusuf Küpeli

 

(7) Yazar bu paragrafta aceleyle veya başka nedenlerle ve belkide baskı hatasıyla iki küçük yanlış yapmıştır ve ben bunların doğrularını yazarak metni çevirmek zorunda kaldım. Paragrafın başında yazar, “CENTO’nun çekirdek ülkesi Irak” diyerek cümleye başlamaktadır. Bir önceki dipnotta da belirttiğim gibi, 1958 devriminin ardından Irak Bağdat Paktı’ndan çekilmiştir ve bu örgütün yerine 1959’da kurulan CENTO’nun merkezi Irak değil Türkiye’nin başkenti Ankara’dır. Bu nedenle çeviride, CENTO yerine, “Bağdat Paktı’nın çekirdek ülkesi Irak sadece ad olarak bağımsızdı.”, diye yazdım. İkinci hata ise, yazarın Irak petrollerini dünya rezervlerinin yüzde 10’u olarak vermesidir. Bunuda, yüzde 11 olarak türkçeye çevirip yazdım. –Yusuf Küpeli

 

(8) Gerçekten’de yazarın belirttiği gibi, Dışişleri Bakanı John Foster Dulles ve aynı dönemde CIA başkanı olan kardeşi Allen Dules, “baş emperyalistler” olarak tanımlanabilecek karanlık ünlü iki karakterdirler. IInci Dünya savaşı yıllarında USA’nın gizli istihbarat örgütü OSS’in (Office of Strategic Services) Bern’deki merkezinde 1942- 45 yıllarında şef olarak çalışan Allen Dulles, savaşın yenilgi ile sonuçlanacağını önceden gören ve elindeki tüm şifrelerle birlikte USA tarafına atlamaya çalışan Nazi Almanyası’nın doğu cephesi askeri istihbaratının başındaki General Reinhard Gehlen ile ilk ilişkiyi kuran kişidir. Daha sonra ikisi birlikte çalışarak 1947’de CIA’yı şekillendirmişlerdir ve başlangıçta örgütte ikinci adam konumunda olan Allen Dules, 1953 yılında Başkan Eisenhower trafından CIA direktörlüğüne getirilmiştir. Dulles, CIA başkanı olarak ilk büyük başarısını, İran’ın meşru Başbakanı Muhammet Musaddık’ı 1953 yılında kanlı bir darbe ile devirerek sağlamıştır. Ardından, Guatemala halkını soyup soğana çeviren United Furit Company’nin topraklarının küçük birkısmını ucuza alıp 200 bin yoksul köylüye dağıtan idealist Cumhurbaşkanı Jakobo Arbenz’e karşı 1954 yılında kanlı bir darbe örgütlemiştir. Darbenin ardından, olayların sakinleştiği 1999 yılına dek, 11 milyon nüfuslu küçük ve yoksul Guatemala’da, CIA tarafından örgütlenen ölüm mangaları 200 bin kişiyi katletmişlerdir ve 50 bin kişide kaybolmuştur. Küba’ya yönelik başarısız 1961 Domuzlar Körfezi çıkartması ve U2 Casus uçaklarının Sovyetler Birliği üzerinde uçuşları Allen Dules’işlerinden sadece bazılarıdırlar. Aynı kişi, 1955 yılında Selanik’te Atatürk’ün evine yönelik provokasyonun ardından NATO’cu “Kontra Gerilla” tarafından örgütlenen ve Kıbrıs sorununun Birleşmiş Milletler’de ele alınmasını engelleyen 6- 7 eylül İstanbul yağması ve yıkımı olduğu sırada Türkiye’dedir. Günümüzde halen Kıbrıs Doğu Akdeniz’de bir İngiliz- USA üssü olarak kalabilmişse, bunu başaranların başında Allen Dulles ve daha sonra da Henry Kissinger gelmektedir. –Yusuf  Küpeli

 

(9) Yazar bu paragrafta, Gorbaçov’un gelişmekte olan ülkelerdeki bağlaşıklarına ve Doğu Avrupa’daki sosyalist ülkelere yardımı keserek bunların çöküşlerine neden olduğunu, kısaca ifade etmektedir. Buradaki anlatımıyla, belkide istemeyerek Gorbaçov’u olanların tek sorumlusu gibi yansıtmaktadır. Şüphesiz bu doğru değildir.

 

Vaktiyle sonuna dek keskin anti- Sovyet olmalarına karşın Sovyetler Birliği tarihten silindikten sonra O’nun koruyucusu rolüne soyunup Gorbaçov’u suçlamaya çalışan bazı ahmaklara veya kötü niyetli görevlilere veya moralsiz demagoglara sık sık rastlanmaktadır şüphesiz. Ben, yazısını beğenerek çevirdiğim bu kişiyi sözkonusu katagorilerin hiçbirine sokmuyorum ama, kısaca anlatma kaygısıyla yanlış anlamalara neden olabilecek ifadeler kullandığına inanıyorum.

 

İşin gerçeği, dev bir ekonominin tek merkezden yönetilmesinin zorlukları; antidemokratik işleyiş nedeniyle yüksek yöneticilerin ve merkez komitesinde yeralan ekonominin üst bürokratların yozlaşarak politbüroyu aldatmaya başlamaları; silahlanma yarışının ağır ekonomik yükü; SSCB’nin USA ve diğer emperyalist güçler gibi herhangi bir ülkeyi sömürmeden sürekli vermesi, IInci Dünya Savaşında yaşanan yıkım başta olmak üzere tüm yükün Sovyetler Birliği sınırları içinde yaşamakta olan halkların sırtına binmesi ve daha başka birsürü karmaşık nedenle sistem Gorbaçov’dan çok önce iflas etmeye başlamıştır. Başkan Jimmy Carter’in (1977- 81) ulusal güvenlik danışmanı Zibigniev Brzezinski’nin günümüzde açıkca itiraf ettiği gibi, Sovyetler Birliği silahlı güçlerinin Afganistan’a girişinin USA yönetimi tarafından bilinçli ve planlı olarak kışkırtılmasının ve Afgan savaşının Sovyet ekonomisi üzerindeki yükünün bu yıkılışta önemli etkileri olmuştur. Diğer dikkate değer yan faktörlerden biride, CIA direktörü William Casey’in Suidi Arabistan yöneticilerini ikna etmesi sonucu, 1985 yılında varil başına 25 USA doları civarında seyreden petrol fiyatlarının 1986 başında birdenbire 10 doların altına, hatta 5 dolar civarına düşürülmesi ve Sovyetler Birliği’nin petrol ihracatından beklediği milyarları bir anda yitirmesidir. Yine 1980’li yıllarda USA, Avrupadaki bağlaşıklarına baskı yaparak, Sibirya’dan Avrupa’ya doğal gaz taşıyacak boru hattının inşasını engellemiştir. Günümüzde de USA, Batı Avrupa ile Rusya arasında kurulabilecek zengin ekonomik ilişkileri, Orta Asya’ya ve Uzak Asya’ya dek genişleyebilecek büyük bir pazarın oluşmasını engelleme çabası içindedir. CIA’nın sovyetler birliği üzerine herhangi bir istihbaratının olmadığı farzedilse bile, USA ve Batı, Sovyet ekonomisinin batağa sürüklenmekte olduğunu, gelişmekte olan ülkelere ve Halk Cumhuriyetleri’ne yapılan yardımların her geçen yıl sürekli azalması nedeniyle keşfetmiştir. Kısacası, Gorbaçov yardımları kessede kesmese de, Sovyetler Birliği’nin artık yardım yapacak gücü kalmamıştır.

 

Sovyetler Birliği’ndeki son politik gelişmeler dikkatle izlendiği zaman, Gorbaçov’u iktidara yükselten gücün KGB, Andrapov olduğu hissedilmektedir. Gorbaçov ve dayanmakta olduğu asıl iktidar odakları, Yumuşama ve yeniden yapılanma politikası izleyerek ve Doğu Avrupa’yı serbest bırakarak Sovyetler Birliği’ni çok daha büyük bir felaketten, kontrol altına alınamaz bir çöküntüden kurtarmışlardır. Bu eylemi ile Gorbaçov, aynızamanda NATO içindeki çatlağı derinleştirmiştir ama, USA başka yöntemlerle soğuk savaş politikalarını, gerilimi sürdürerek günümüze dek gelebilmiştir. Şüphesiz Sovyetler Birliği’nin yıkılışı, yaşanan korkunç olayların ve her geçen gün faşizmin ayak seslerinin daha çok duyulmasının başlıca nedenidir ama, bu yıkılışın sorumlusu Gorbaçov değildir. Bunun yanında, nasıl Sovyetler Birliği değişik karmaşık süreçlerin bir sonucu olarak yıkılmışsa, USA emperyalizmide yolunun sonuna yaklaşmaktadır. İnsan soyu, yepyeni, daha üst düzeyde bir sosyalist birliğe gebedir. Önemli olan, doğum sırasında annenin ve çocuğun ölmemeleridir. –Yusuf Küpeli

 

  yusufk@telia.com

 

http://www.sinbad.nu/    

Irak petrolü 4 şirketin

 

40 yıl önce kapı dışarı edildikleri Irak’a savaşla dönmeye hazırlanan Amerikan Exxon Mobil ve Chevron Texaco ile İngiliz Shell ve BP şirketleri, ülkenin tüm petrolünün işletimini tekelleri altına alacak


18 Mart 2003 Salı, Milliyet     
DIŞ HABERLER SERVİSİ

     ABD ve İngiliz ordularının işgal etmeye hazırlandığı Irak, dünyanın ikinci büyük petrol rezerviyle petrol endüstrisinin iştahını kabartıyor. Son sayısında bu konuyu mercek altına alan Amerikan Newsweek dergisi, petrol şirketlerinin savaş sayesinde, yaklaşık 40 yıl önce kapı dışarı edildikleri Ortadoğu’ya inanılmaz imtiyazlarla geri dönmeyi planladığını yazdı. Haberini endüstri kaynaklarına dayandıran Newsweek’e göre savaş sonrasında Bağdat, ABD ve İngiltere’nin denetiminde olacağı için, Irak petrollerini kapma yarışını da Amerikan ve İngiliz şirketleri kazanacak. Irak’ın kara altınını tekelleri altına almaya aday şirketler şunlar: Exxon Mobil, Chevron Texaco, Shell ve British Petroleum (BP).
     
     Müthiş imtiyazlar
     Newsweek’e göre, petrol devleri Irak petrollerini tekellerine geçirmekle kalmayacak, "oyunun" kuralını da değiştirecek. "Yedi kız kardeşler" olarak bilinen petrol devleri elde edecekleri imtiyazlar sayesinde bir anlamda saatleri geri alarak, Latin Amerika ve Ortadoğu’dan "kovuldukları" 70’li yıllara dönülmesini sağlayacak. Bu amaçla şirketler, dokunulmamış rezervler de dahil, işletme hakkının yanı sıra, günümüzde ortadan kalkmaya yüz tutmuş olan "üretim paylaşma anlaşması" (PSA) da imzalayacak. Petrol devleri, bu sayede ulusal vergiden muaf olacakları gibi, petrol kaynakları tükenene kadar çevreyle ilgili yasalar ve diğer ulusal yasaların dışında tutulacaklar.
     
     220 milyar varillik rezerv
     Çokuluslu şirketlere önemli ayrıcalıklar tanıyan PSA anlaşmaları, günümüzde sadece Ekvador, Çad ve diğer bazı yoksul Afrika ülkelerinde uygulanıyor. BM yaptırımları altında zorlanan Irak, Fransız ve Rus firmalarıyla PSA’lar imzalamış, ancak yaptırımlar nedeniyle bu anlaşmalar hayata geçirilememişti.
     112 milyar varil kanıtlanmış rezerve sahip olan Irak’ın petrol üretimi, halen günde 6 milyon varillik kapasitesinin yüzde 50’si düzeyinde. Irak’ın dokunulmamış petrol rezervlerinin ise 220 milyar varili bulduğu tahmin ediliyor. Newsweek, "ipleri" ABD ve İngiltere’nin elinde olacak olan yeni Irak hükümetinin, ülkenin yeniden inşası için nakit kaynağa duyacağı ihtiyaç nedeniyle, petrol şirketlerine zorluk çıkarmayacağı ve tüm imtiyazları kolaylıkla vereceğini de savundu.

http://www.sinbad.nu/