“Demokrasi” mavalı ve İran’a ve Suriye’ye yönelik saldırının gerisinde duran emperyalist düşler üzerine

 

Yusuf Küpeli

 

Daha eşitlikçi ve dengeli sosyalist bir dünya ve işleyen bir halk demokrasisi özlemi içinde olanlar için, İran’da varolan rejimi, 12 İmam Şiası ideolojili dini cumhuriyeti, yine 10ncu imam döneminde Basralı teolog Muhammed ibn Nusayr an-Namiri eliyle 12 İmam Şiası’ndan kopartılarak şekillenen ama, yine de Şia’ya çok yakın olan Suriye Alavi (Nusayri) inancı dayanaklı, ağırlıklı olarak Nusayri inancına bağlı halk dayanaklı laik Baas rejimini bütünüyle olumlamak olası değildir şüphesiz. Diğer yandan, sözkonusu rejimleri, ülkelerin tarihlerinden, egemen politik kültürlerinden soyutlayarak ele almak ta olanaksızdır... Tüm bunlar işin sadece bir yanıdırlar, ve en önemli yanı da değillerdir. Hem gelişen süreç açısından ve hem de İran’ı ve Suriye’yi hedef tahtasına oturtmuş olan ABD ve NATO açısından, bu ülkelerdeki rejimler okadar önemli değildir. Ortadoğu’da yeralan ortaçağ kalıntısı dini monarşilerin yakın müttefiki ve dostu olan ABD ve NATO açısından, Suriye ve İran’ın, özellikle İran’ın, ekonomik kaynaklarının ve stratejik öneminin ötesinde hesaba katılacak yanları yoktur. “Demokrasi” ve “insan hakları” söylemleri, emperyalist askeri bir müdahalenin bahaneleridirler sadece... (Suriye’de, Druze/ Durzi inancına bağlı küçük azınlık ile birlikte Nusayri inancına sahip olanlar, nüfusun  yüzde 16- 17 si civarındadırlar.Bu halkın devlet yönetiminde güçlü olması gerçeği, I. Dünya Savaşı sonunda Suriye’ye egemen olan Fransız kolonicilerinin mirasıdır. Fransızlar, Suriye’de denetimi elde tutabilmek amacıyla, azınlıklara, ve Nusayri inancından olanlara dayanma, bunları eğitimden ve devlet memurluklarından daha fazla yararlandırma politikaları izlemişlerdir... Diğer yandan Fransız sömürgecilere karşı yürütülen direnişte, Nusayri guruplar da yeralmışlardır... Günümüzde asıl olarak Nusayri destekli iktidar, laik bir yapıya sahibolduğu için, sayıları hiç te az olmayan, nüfusun yüzde 10 kadarını oluşturan Hiristiyan halk tarafında güçlü biçimde desteklenmektedir. Ayrıca, “Müslüman Kardeşler” dışında kalan önemli bir Sünni çoğunluk ta, mevcut yönetimi desteklemektedir. Halkın yarısından çoğunun Esad yönetimini desteklemekte olduğu rahatca söylenebilir... Sünni unsurlar, silahlı kuvvetler içinde ve diğer devlet bürokrasisinde yeralmaktadır. Zaten aynı nedenle, provokasyonlar, Libya’da olduğu gibi sonuçlara yolaçmamaktadır. Fakat yine de, gelişen dünya koşulları içinde Suriyenin birtakım demokratik reformlara gereksinimi vardır. Okadar kolay olmasa da, aynı şey İran için de söylenebilir...). (BAK: 10- Şia inancından filiz vermiş bir dal olarak Suriye Alaviliği üzerine kısa notlar )

 

Olayın asıl önemli yanına gelecek olursak... Yukarıda ifade edilenlerin yanında hemen ifade edilmesi gereken bir başka gerçek te, -Türkiye basını dahil- Batı basınında Suriye hakkında yayılan olumsuz haberlerin büyük çoğunluğunun yanıltıcı bilgiler içerdikleri, dezinformasyon oldukları, kara propoganda oldukları gerçeğidir. Sözkonusu yalanların ABD- NATO odaklı bir dış müdahaleye gerekçe yaratmak, dünya kamuoyunu böyle bir müdahaleye hazırlamak amacıyla yayıldığı ortadadır... Tüm bunların yanında, ABD’yi İran’a karşı kışkırtan, ve sözde Suriye’de “demokrasi” isteyen ABD kuklası çağdışı Arab monarşilerini olumlamak ise, hiç ama hiç mümkün değildir. “Demokrasi getiriyorum” yalanıyla dünyayı kana boğan, Irak’ta 7- 8 yılda 1.5 milyon insanı katleden Washington’u, ve İran’a yönelik kışkırtmaların merkezi konumundaki ırkçı siyonist İsrail devletini olumlamak, daha da mümkün değildir. Hem nükleer ve hem de kimyasal silah katagorisi içinde olan ve etkileri dünyanın kalan ömrü kadar (yaklaşık 4.5 milyar yıl) sürecek olan seyreltilmiş uranyumlu mermileri Körfez’de, Yugoslavya’da, Afganistan’da, Irak’ta kullanan; yeni tip nükleer silahlar üretmeyi sürdüren ABD’nin politikalarını onaylamaya, İran’a saldırmaya heveslenen ABD’nin safında yeralmaya hem vicdanen ve hem de mantıken olanak yoktur. İran’da ve Suriye’de varolan rejimleri beğenmesek bile, saldırgan ve yağmacı emperyalist merkezlerin, ABD’nin ve NATO’nun safında yeralmaya, ya da yaşananları görmemezlikten gelmeye, vicdanen ve ahlaki olarak olanak yoktur. Şüphesiz, vicdan, akıl, mantık, ve ahlak kaldı ise...

 

Washington’un, ve bu eli kanlı militarist merkezin kuyruğuna takılmış olan Batılı ve Ortadoğulu devletlerin “demokrasi savunuculuğu yaptıkları” yalanına inanmaya olanak yoktur. Doğal zenginliklerine, petrollerine elkoymak ve askeri-endüstri komplekslerin kazançlarını yükseltmek amaçlarıyla ülkeleri “demokrasi” adına yerlebir eden, sözkonusu ülkelerde ortaçağ kalıntısı dinci rejimleri destekleyen emperyalist merkezlerin; ve diğer yandan en totaliter yapıya ve sisteme sahip ülkelerin, devletlerin, ve değişik silahlı örgütlerin “demokrasi adına mücadele ettikleri” yalanlarına inanmaya olanak yoktur...

 

Dünyadaki tüm askeri harcamaların yarısını tek başına gerçekleştiren pentagon güdümlü militarist ABD’yi bir yana koyun, ve burjuva demokrasilerinin anavatanı sayılan Batı Avrupa’ya bakın... AB’nin giderek baskıcı bir sisteme doğru sürüklendiği, Yunanistan’da halk oylamasına izin vermemesinden, bu ülkede birçeşit sivil darbe gerçekleştirmesinden bile belli olmaktadır. Şüphesiz Batı Avrupa ülkeleri emekci halklarının -geçmişi yüzyıllara uzanan- bir demokrasi mücadelesi gelenekleri vardır; aynı ülkelerin demokratik kültüre sahip kitleleri bulunmaktadır, ama yine de -son yarım asırdır ABD’nin safında en kanlı emperyalist operasyonlara katılmış olan- Batı Avrupa yönetici güçlerinin demokrasi savunucusu olduğunu iddia etmek olanaksızdır... Son olarak Yugoslavya’da, Afganistan’da ve Irak’ta gerçekleşen yıkımın ve cinayetlerin birinci derecede sorumluları arasında yeralan, ve ülkesinde yığınsal demokratik talepleri rahatca ezen Britanya’nın, ve diğer güçlü Avrupa ülkelerinin üst sınıflarının demokrasi savunucusu olduğunu kim iddia edebilir?.. ABD’nin ve AB’nin yönetici güçlerinin Arab Yarımadası’ndaki ve Körfez’deki en yakın dostlarına bakmak bile, gerçek anti-demokratik yüzlerini anlamaya yeter. Kuzey, Orta ve Latin Amerika’dan Asya ülkelerine, Çin’e, Hindiçini’ye, Ortadoğu’ya, Afrika’ya dek kanlı soykırımların, darbelerin, talanların ağır kamburlarını hala sırtlarında taşıyan Batı Avrupa’nın yönetici güçlerinin gerçekten demokrasi istediğine, ancak tarih bilincinden yoksun aldatılmış insanlar inanabilir...

 

İran’a ve Suriye’ye saldıranların, bu ülkelere sözde “demokrasi” gelmesini isteyenlerin, yalan söyledikleri, daha demokratik ve barışcı bir dünya istemlerinin olmadığı, silahlanma harcamalarından, uluslararası arenada uyguladıkları baskı ve şiddet politikalarından, bizzat kendi baskıcı rejimlerinden, dini monarşilerinden bellidir. Ortadoğu’da ve özellikle körfezde yeralan çağdışı en katı dini temelli monarşilerle yakın işbirliği içinde olan, bunları örgütleyen, ve bunlara milyarlarca dolar değerinde silah satan Washingto’un bölgede “demokrasi” istediğini düşünebilmek için, ya alçak, ya da süzme ahmak olmak gerekir... Bu ikiyüzlü anti-demokratik “demokrasi” savunucularının bölgede kesin bir zafere ulaşmaları durumunda, etnik ve dini çatışmaların kanlı kaosu içinde tüm ulusal zenginliklerini uluslarüstü tekellere, Batı’nın emperyalist merkezlerine soydurtan baskıcı ve güvenliksiz bir Ortadoğu’nun şekilleneceği gün gibi ortadadır- Irak’ta yaşanmakta olanlara bakmak, bu gerçeği anlamak için yeterlidir... Benzer tehlikeli süreçler tüm dünya için de sözkonusudur...

 

İnsan soyu için asıl tehdidin, ABD ve Batı Avrupa merkezli mali-sermaye imparatorluğundan geldiği gün gibi açıktır. Faşist rejimlerin temelinde duran uluslarüstü tekellerin, mali-sermaye güçlerinin -dünyamızın tüm kaynaklarına ve pazarlarına elkoyma- politikalarını “demokrasi getirme” yalanları ile yaşama geçirmeye çalıştıkları bellidir. En büyük tekellerin, mali-sermaye güçlerinin politikalarını yaşama geçiren NAZİ Partisi’de nasyonal (milliyetçi) “sosyalizm” yalanının gerisine sığınarak iktidarı gaspetmiş ve dünyayı kana boğmuştu. Günümüzün çok daha güçlü uluslarüstü tekelleri, mali-sermaye güçleri de, dünyamızın tüm zenginliklerine, enerji kaynaklarına, ve pazarların bütünüyle elkoymaya çalışırlarken, “demokrasi talebi” yalanının gerisine gizlenerek saldırmaktadırlar. Sözkonusu tekellerin politikalarını yaşama geçiren militarist saldırgan ABD’den ve vasallarından (köle devletlerinden) dünyaya felaketten, yıkımdan, baskıdan, şiddetten başka birşey gelmez. Günümüze dek yaşanmış olanlar, yaşanacak olanların açık kanıtlarıdır...

 

Yalanın, ikiyüzlülüğün ve şiddetin bu ölçüde egemen oduğu bir dünyada eksiksiz işleyen bir halk demokrasisi için mücadele etmek, ve bunu elde etmek “çok zor”un da ötesinde bir iştir. Emperyalist merkezler ve servisler tarafından çarpıtılan ve yalanlarla yüklenen sahte tarihler yardımıyla kitlelerden kopuk her cinsten “sol” terörün, “sol” adına ahmaklıkların, çılgınlıkların ve psikopat karakterlerin ön plana çıkartılıp topluma empoze edilmeye çalışıldığı bir süreçte, işleyen bir halk demokrasisi için mücadele etmek, ve bunu elde etmek “çok zor”un da ötesinde bir iştir. Emperyalist ve militarist güçlerin sözlerinin geçtiği ve uluslarüstü tekellerin manupule ettikleri uluslararası ilişkilerin giderek iç politikaları artan ölçülerde belirlediği bir dünyada, kısa vadede, barışı ve işleyen bir demokrasiyi oturtabilmek zorun da ötesindedir. Böyle gelişmiş bir demokrasi için zamana gerek vardır. Öncelikle emperyalist saldırının durdurulabilmesine, ve uluslararası arenada -sorunların diyalogla çözülebileceği- barışçı bir ortamın sağlanabilmesine gerek vardır. Demokrasi, ancak barışcı bir ortamda gelişebilir... Ahmakça kısa vadeli kazanç hesapları ve hırsları ile gelecek 30- 40 yıl içinde eğer bu dünya yokedilmeyecek olursa, barışcı bir ortam sağlanabilecek olursa, artabilecek enternasyonal dayanışma ile daha demokratik bir dünyaya erişmek mümkün olabilecektir... Fakat her ne olursa olsun, karamsarlık üreten -dünya çapında- mevcut toplumsal ilişkilerimize karşın, yine de umudu yitirmemek, pes etmemek, yaşanan gerçekleri anlamaya ve anlaşılanları diğer insanlara ulaştırmaya çalışmak gerekmektedir.

 

Siz İran’da varolan mevcut rejimi onaylayın veya onaylamayın, İran halkının çoğunluğunun bu rejimi halen onaylamakta olduğu bir gerçektir. Dış baskı, rejimin zayıflamasına değil, güçlenmesine neden olacaktır ve olmaktadır. Daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, dış baskılar ve savaşlar, demokrasiyi değil, otoriter rejimleri güçlendirirler... Diğer yandan İran, farklı halk gruplarından oluşmakla birlikte, tüm bunları ekonomik, kültürel, ve kültürün ana unsurlarından olan dil ve inanç (din) temelinde birleştirmiş bir ülkedir. İran, kökleri Achaemenid Hanedanı’da (Pers İmparatorluğu, İ. Ö. 550- 330), ve özellikle -politik bir deha olan- Büyük Darius’a (I. Darius, yönetimi, İ. Ö. 522- 486) uzanan iyi örgütlenmiş yerleşik köklü bir devlet yapısına sahiptir. Sözkonusu nedenle, Abbasi ve Büyük Selçuklu bürokrasileri, ağırlıklı olarak -Pers İmparatorluğu’nun mirascısı- Sasani İmparatorluğu ( 225- 640) kökenli İranlılardan oluşmuştur. Aynı gerçek, Türk asıllı Safavi Hanedanı (1502- 1736) için de geçerlidir... Tüm bunların yanında İran halkı, baskıcı ve istilacı yabancı güçlere karşı kendi yönetimini koruma eğilimi göstermekte, bir dış müdahale durumunda -onaylamasa bile- mevcut rejimle birleşme yoluna gitmektedir. Kısacası İran, Libya gibi iktidarın yeterince paylaşılmadığı, ve her an ihanete hazır aşiretlerin oluşturduğu zayıf bir devlet yapısına sahip değildir... Kaldı ki, kanlı emperyalist dış müdahale Libya’ya da demokrasi ve istikrar getirmemiştir. Çok daha önceden de ifade etmiş olduğum gibi, yakın gelecekte Libya’yı, yeni kanlı iç çatışmalar ve politik istikrarsızlıklar beklemektedir...

 

İran’a yönelik bir dış müdahale, sadece mevcut rejime değil, tüm topluma, o toplumun üretmiş olduğu tüm değerlere, herkesin ortak varlığı olan ekonomik alt-yapıya yönelik olacaktır, sözkonusu müdahaleler böyle olmaktadır. Petrolleri millileştiren İran’ın yurtsever başbakanı Muhammed Musaddık’a (1880- 1967) yönelik ortak CIA ve MI-6 darbesi (1953), ülke petrollerinin ABD ve Britanya kökenli tekeller tarafından yeniden talanına ve ülkenin ağır bir baskı rejimine sürüklenmesine yolaçmıştır sadece (BAK: 6- a) İran, Musaddık, CIA ve MI-6 darbesi) Sözkonusu darbe, sadece Musaddık’a değil, tüm ülke ekonomisine, tüm ülke halkına yönelik olmuştur...

 

Örneğin, Irak’a yönelik emperyalist müdahale, sadece Saddam Hüseyin rejimini değil, asıl olarak -ekonomisi, tarihi, maddi ve manevi varlıkları ile-Irak toplumunu yıkıp yüzlerce yıl geriye götürmüştür (BAK: 6) Kuveyt’in işgali ile başlayan “çöl” ve yalan “fırtınası”, 12 yıllık sürekli yıkımın taşları ile döşenen işgal yolu  + 7) İşgalin beşinci yılında Irak halkının trajedisi ve işgal gücünün zulmü üzerine kısa notlar ). Aynı gerçek Afganistan ve Libya için de geçerlidir (BAK: 2) Emperyalizmin gözüyle acılı Afganistan ve 11 Eylül yalanları  + 3) Kısaca, 11 Eylül provokasyonunun ve Afganistan’ın işgalinin müjdecisi Ahmed Şah Mesud süikasti üzerine + 4) Afganistan’a saldırının çok önceden planlandığı, petrol şirketlerinin manipülasyonları, ve Karzai rejimi üzerine notlar  + Libya, “İnsan hakları” ve “demokrasi” bahane)... İran’a yönelik tehdidin asıl amacı, İran’ın geliştirdiği ekonomik alt yapıyı yıkmaya, ülkenin bilim ve teknoloji alanında yaptığı atılımları yoketmeye yöneliktir. Planlanan müdahale, halkın doğal zenginliklerine, petrolüne ve gazına elkoymaya yöneliktir. İran’a yönelik tehdidin asıl amacı, Rusya Federasyonu’nu daha etkili biçimde güneyden çembere almaya; dünyanın ikinci büyük ekonomisi konumuna yükselmiş olan Çin’in enerji kaynaklarının birkısmını kesmeye; Hürmüz boğazı üzerinde tam bir denetim sağlayarak hem Doğu’nun ve hem de Batı’nın enerji gereksiniminin önemli birkısmı üzerinde kontrol sağlamaya yöneliktir. İran’a yönelik tehdidin asıl amacı, özellikle Afganistan ve Pakistan üzerindeki ABD egemenliğini güçlendirmeye; Orta Asya’nın zenginlikleri üzerine süren mücadelede öne geçmeye, Orta Asya’da ABD egemenliğini sağlamaya, ve diğer yandan, hızla gelişmekte olan alt-kıta Hindistan üzerinde baskı oluşturmaya yöneliktir...

 

Bir an için -dış saldırı sonucu- İran’da mevcut rejimin yıkıldığını düşünsek bile, İran’a sağlıklı bir demokrasinin gelebileceğini düşünmek akıl dışıdır- aynı gerçek değişik ölçülerde benzer ülkeler için de geçerlidir... Kaldıki, İran’ı tehdit eden, maddi-manevi baskı altına almaya çalışan emperyalist merkezlerin asıl sorunları da, ağızlarından düşürmedikleri “insan hakları”, ve “demokrasi” değildir. Yukarıdaki paragraflarda da açıklamaya çalışmış olduğum gibi, bu söylemler, “insan hakları”, ve “demokrasi” söylemleri, sadece ve sadece emperyalist saldırganlığın ve talan savaşının kamuflajlarıdırlar. Onların, emperyalist merkezlerin asıl düşleri, 2003 yılında da yazmış olduğum gibi, İran’ın ve hatta Pakistan’ın güneyindeki Belucistan parçalarını bu ülkelerden kopartarak -Hint Okyanusu’nun uzantısı olan- Arab Denizi kıyısında ABD kuklası göreceli büyük bir Belucistan kurmaktır. Asıl amaç, İran Azerbeycan’ını İrandan kopartmak, bu ülkeyi tam anlamıyla parçalayarak ABD kuklası küçük küçük vasal (köle) devletler oluşturmaktır. Asıl amaç, Çin’in enerji yollarının önemli birkısmına elkoymak, ve Çin ile olan mevcut stratejik ilişkilerini geliştiren Pakistan’ı etnik ve dini çatışmalar içinde boğmaktır. Silahlı kuvvetlerle ilgili uzun metnin Pakistan ile ilgili bölümünde önceden belirtmiş olduğum gibi, Pakistan’da, Urdu’nun dışında Pencabi (Punjabi), Sindhi, Pashto, Balochi, ve Brahui dilleri konuşulmaktadır. Diğer yandan, Pakistan’da Sünni-Şia ayırımı olduğu gibi, Sünni inancı içinde de birbirleri ile pek uyuşamıyan farklı kollar mevcuttur. Örneğin -Taleban’ın bağlı olduğu- Deobandi inancı gibi köktendinci akımlar Pakistan’da güçlü biçimde vardır (BAK: 6- g) Pakistan, Zülfikar Ali Butto, Zia-ul-Hak darbesi, CIA ve ISI’nin Afganistan işleri üzerine kısa notlar )...

 

ABD-NATO-İsrail komploları ve saldırıları ile İran ve Suriye tamamen düşecek, Kafkaslar’da ABD etkisi artacak olurlarsa, hedef tahtasına Türkiye ve Pakistan oturtulacaktır. Her iki ülkede de üzerlerine oynanabilecek unsurlar mevcuttur... İran’ın parçalanması, Suriye’nin düşmesi, Rusya Federasyonu’nun gerileme sürecine girmesi, Çin ve Hindistan üzerinde kontrolun artması durumunda, NATO ve benzeri emperyalist birlikler için Türkiye’nin ve Türk Ordusu’nun önemi azalacaktır. Emperyalist Batı’nın nezdinde, komşularına göre güçlü kalmış bir Türkiye, bölgedeki emperyalist hesapların önünde bir engel olarak görülmeyen başlanacaktır... Diğer yandan artık, teknolojinin, özellikle askeri teknolojinin bu ölçüde gelişmiş olduğu, ve sözkonusu teknolojilerin iğmesinin giderek artan bir hızla geliştiği bir dünyada, eskisi gibi sayıca büyük ordulara, örneğin Türk ordusu gibi halkla belirli bir bağı olan ordulara pek gereksinim kalmayacağı için, bütünselliğini koruyan bir Türkiye’ye de gerek duyulmayacaktır...

 

Halkları birbirlerine düşman edilmiş küçük kukla devletçiklerin, politikaları uluslarüstü tekeller tarafından manupule edilen küçük kukla devletçiklerin topraklarına, enerji kaynaklarını ve doğal zenginlikleri kontrol etmeye yarıyacak stratejik öneme haiz sinir merkezlerine yerleştirilmiş ileri teknolojiye sahip küçük profesyonel birlikler, uluslarüstü tekellerin yararlarını daha az masrafla koruyabileceklerdir. Halktan, halkın taleplerinden tamamen kopuk olan ve uluslarüstü tekellere bağlı olarak davranan bu küçük profesyonel orduların, postmodern faşist ideolojilerle doktrine edilecekleri ise bir başka gerçektir... Sözkonusu gelişmenin, demokrasiyi değil, faşizmi davet ettiği; “demokrasi” ve “insan hakları” yalanları ile uluslarüstü tekellerin yararlarını savunan faşist bir geleceğe doğru yürünmeye çalışıldığı gün gibi ortadadır. Sözkonusu emperyalist senaryo gerçekleşirse eğer, başkaldırmaya yeltenen halkların enselerine anında binebilen uluslarüstü faşist bir rejimden başka birşey gerçek olmayacaktır... Faşizm zaten, başta Washington olmak üzere emperyalist merkezlerin politikalarını belirleyen uluslarüstü tekellerin, mali-sermaye gruplarının yararlarını savunan bir ideolojidir. Faşizm’i, veya Almanya’da yerleşik adıyla Nazizim’i diğer diktatörlük biçimlerinden, diğer baskıcı rejimlerden ayıran temel özelliği, tekellerin, mali-sermaye guruplarının diktatörlüğü olması, bunların yararlarını savunuyor olmasıdır...

 

İşin gerçeği, değişik ülkeleri ve İran’ı tehdit ederken “demokrasi” ve “insan hakları” çığırtkanlığı yapan ABD, ve emperyalist sistemin Ortadoğudaki ileri karakolu ırkçı siyonist İsrail, demokrasiyi ve insan haklarını tarihlerinin herhangi bir döneminde umursamamışlardır ve umursamamaktadırlar. Uluslararası yasaları dahi hiçe sayan, yoksul filistin halkına karşı fosfor bombaları ve diğer yasaklı silahlarla saldıran ırkçı-siyonist israil devletinin yaptıkları, ve yapmakta oldukları gözler önündedir... ABD’nin demokratikliği ise, Nazi Almanyası’nın yıkılmasının hemen ardından, savaş suçlusu Gestapo canilerinin, Nazi savaş suçlularının ABD tarafından korunup kullanılmalarından, hatta -başta R. Gehlen olmak üzere- Nazi savaş suçlularından yararlanılarak 1947 yılında CIA’nın şekillendirilmesinden bile bellidir... Bundan yaklaşık yarım yüzyıl önceye dek siyahların beyazlarla aynı otobüslere dahi binemediği, ve günümüzde adalet sisteminde göze batacak ölçüde ırkçı ayrımcılık varolan ABD’de, anti-demokratik süreçlerin açılımı uzun ayrı bir konudur. Irkçı-siyonist İsrail’in temellerinde ise, masum insanların kanları ve kemikleri durmaktatır ve ırkçı terör artarak sürmektedir (BAK: 9) İşgal yalanları,“insan hakları” yalanları, ve ABD’de insan haklarının durumu üzerine kısa notlar)...

 

Dünyaya silah ve savaş ihracedenlerin kendi içlerinde demokratik olmalarını beklemek te bir başka ahmaklık olur... Bu militarist ve emperyalist güçlerle işbirliği içinde olan ortaçağ kalıntısı Arab monarşileri ise, demokratik rejimlerin en büyük düşmanlarıdırlar. Diğer yandan, ABD ve vasalları, her geçen gün demokrasiden daha fazla uzaklaşmaktadırlar. Bu gerçeğe ayrıca geleceğiz... Tekrarlamak gerekirse, dünyaya silah, militarizm, savaş, ve yıkım ihraceden, tüm dünyadaki askeri harcamaların yarısını tek başına yapan bir ülkenin kendisi de demokratik olamaz zaten... Washington’un Ortadoğu’daki ileri karakolu ırkçı siyonist ve militarist İsrail’in ne olduğunu, bu yapay militarist ülkenin ne ölçüde ulusal yasalarını ve uluslararası yasaları tanımaz anti-demokratik ırkçı bir yapıya sahibolduğunu söylemeye bile gerek yoktur...  

 

Suriye’de “demokrasi” isteyen ve birkısmı ABD’yi İran’a karşı kışkırtan “Arab Ligi” veya “Arab Birliği” (league= birlik) ülkelerinden bazılarının politik yapılarına, rejimlerine, öndegelen uluslararası ilişkilerine şöyle kısaca bir gözatalım... Aralarında Körfez emirlikleri ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin bulunduğu “Arab Birliği”, 22 ülkeden oluşmaktadır ve bunların önemli kısmı yeryüzünün en gerici monarşileridir...

 

Aslında Etıopia’nın bir uzantısı ve doğal limanı olmasına karşın, bu ülkeden ve Somali’den kopartılmış eski Fransız sömürgesi küçük Cibuti Cumhuriyeti (Djibouti, Jibuti), Hint Okyanusu’na açılan Aden Körfezini ve Kızıl Deniz’in en güney ucundan sözkonusu körfeze açılan Bab ul Mandap boğazını kontrol etmesi nedeniyle, stratejik bir öneme sahiptir. Bu küçük sentetik kent devleti, ABD’nin tam kontrolu altındadır. Yaklaşık 400 bin nüfuslu ve Arab Birliği üyesi bu küçük yapay kent devletinin sınırları içinde, Afrika’da yeralan en önemli ABD üslerinden biri bulunmaktadır. Cibuti’de Amerikalılar, tamamen denetim dışı olarak ülkeye istedikleri silahları sokabilmekte, ithal edebilmektedirler (BAK: Bir ABD Deniz Piyade Subayının Mektubu ve Cibuti Gerçeği  )... Yine Arab Birliği’nin üyelerinden olan Afrika Boynuzu’nun önemli ülkesi Somali, 1992 yılında ABD işgaline uğramıştır, ve o yıldan beri kanlı aşiret kavgalarının içinde, demokratik bir işleyişten tamamen uzak olarak can çekişmektedir... Arab Birliğine üye 22 ülke arasında, sözün gerçek anlamı ile demokratik bir ülke bulabilmek ise olanaksızdır...

 

Arab Birliği’nin üyesi Bahrein, Basra Körfezi’nde küçük bir ada ülkesi olup, nüfusunun sadece yüzde 24 kadarını oluşturan Sünni azınlıktan Al Khalifa hanedanı tarafından dini kurallarla yönetilen katı bir monarşidir. Bu ülkede nüfusun yaklaşık yüzde 58’i Şia inancına bağlıdır ve bu halk grubu -azınlığı oluşturanların temsilcisi- Sünni dini monarşi tarafından ayrımcılığa uğratılmaktadır. Washington, Bahrein halkının istemlerine gözyummakta, Sünni azınlığı temsileden çağdışı dini yönetimin halka yönelik terör politikasını desteklemekte, ve Bahrein halkının taleplerinin ezilebilmesi için, Suudi Arabistan’ın ve diğer işbirlikçi Körfez ülkelerinin askeri güçlerinin Bahrein’e girmelerine yeşil ışık yakmaktadır... Nüfusunun yüzde 30’unu Şia inancına bağlı olanların ve yarısından fazlasını yabancıların oluşturduğu -Al Sabah ailesinin çiftliği konumundaki- Kuveyt monarşisinin, bu Britanya patentli yapay “devlet”in donanması, Bahrein’i “İran’a karşı savunmak” amacıyla harekete geçmiştir. Körfez’de yeralan bu Anglo-Amerikan organının İran’dan başka düşman olarak algıladığı bir komşusu yoktur... Kadınların ehliyet alamadıkları, tek başlarına yurtdışı gezilerine çıkamadıkları, el-kol kesilmesi gibi müeyyideler içeren tamamen çağdışı şeriat yasaları ile yönetilen katı Suudi Arabistan monarşisinin gerçekleri gözler önündedir. Körfez İşbirliği Meclisi üyesi monarşilerin, dini yönetimlerin, “demokrasi” ile uzaktan-yakından alakalarının olmadığı ortadadır...

 

Ortadoğu’da “demokrasi için önderlik etmesi” nedeniyle Obama’dan övgüler ve teşekkür alan Katar emiri, aynızamanda bir şeyhtir. Tam geleneksel bir monarşi ile yönetilen bu küçük Körfez ülkesi, Katar Emirliği, İngiltere’nin himayesinde 1971 yılında kurulmuş yapay bir devlettir. Tekrarlamak gerekirse Katar, tamamen anti-demokratik bir monarşidir... Bu petrol zengini emirliğin ülkesindeki nüfusun ancak yüzde 20 kadarı yerli halktan oluşmaktadır... “Demokrasi kahramanı” şeyhin, Libya’yı bombalayıp yerlebir eden -Nobel Barış ödülü sahibi- Obama’ya, “demokrasiye hizmetleri nedeniyle” teşekkür etmesi, suçlu dayanışmasından, ya da bir kölenin efendisine yaltaklanmasından başka birşey değildir ve herşey kötü bir şaka gibidir... NATO’nun Afganistan’daki uluslararası Güvenlik Yardım Gücü’ne resmi Birlik Sağlayan 49 Milleten biri de Birleşik Arab Emirlikleri (The United Arab Emirates, UEA) olmaktadır. Yedi emirlikten oluşan UEA, Bruksel’de bulunan NATO merkezine elçi yollayan ilk Arab devleti olmuştur... Diğer yandan Bahrein, yukarıda ifade edilen katagori içinde olmamasına karşın, savaş alanı içinde NATO’ya askeri personel vermektedir... Aynızamanda Birleşik Arab Emirlikleri (UEA), Libya’ya yönelik saldırının savaş planlarını sağlamış olan tek Arab ülkesidir... Yine Arab Birliği içinde yeralan -Birleşik Arab Emirlikleri’nin doğusunda ve Yemen ile birlikte Arab Yarımadası’nın güney ucunda konumlanan- Uman’ın resmi adı, “Uman Sultanlığı”dır (Sultanate of Oman) ve anlaşılmış olacağı gibi bu ülke de tam bir monarşi ile yönetilmektedir...

 

ABD ve AB patronları, aynen Bahrein’de olduğu gibi Yemen’de de, -Libya’da ve Suriye’de yapmakta olduklarının tersine- muhalefeti değil, otuz yıldır hileli seçimler ve baskı yöntemleri ile iktidarı elinde tutan Cumhurbaşkanı Saleh’i, daha doğrusu Saleh’in temsilettiği Batı kuklası baskıcı rejimi desteklemekte, mevcut rejimin korunabilmesi için O’na öneriler götürmektedirler. Gerekirse kendisini feda ederek rejimi kurtaracak tedbirler almasını Saleh’den istemektedirler... Sarayına yapılan saldırı sırasında yaralanmış olan Yemen Cumhurbaşkanı Saleh’in tedavi için Suudi Arabistan’a gitmiş olması, Saleh yönetiminin karakterini açıkça belli etmektedir... Suriye, ve diğer başka birtakım ülkeler için “demokratik değişim” çığlıkları atan Batı’nın patronlarının, yukarıda adı geçen Arab monarşileri ve Yemen’de yaşanan Saleh diktatörlüğü karşısındaki tavırları, iki-yüzlülüklerini, asıl istemlerinin “demokratik değişim” olmadığını, onların tüm Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri üzerinde çelikten bir denetim ağı, güçlü bir kontrol mekanizması kurmak istediklerini kanıtlamaktadır... Saleh halen Yemen’in başındadır...

 

Emperyalist Batı ve NATO, istediği değişimi Libya’da şimdilik sağlayabilmiştir ama, NATO bombardımanı ile bu ülkeye gelen demokrasi olmamıştır. NATO bombardımanı ile Libya’ya gelen, şeriat yasalarının yürürlükte olduğu bir aşiretler koalisyonu diktası olmuştur. Ülkesine NATO bombardımanını davet eden, ve ülkenin petrol zenginliğini -altın bir tepsi içinde- Batılı şirketlere sunan yeni Libya rejiminin “demokratik” olmasını beklemek, akla ve bilime aykırıdır. Ülke içinde El- Kaide’ye ve -birbirleri ile de çatışan- feodal aşiretlere, ülke dışında ise emperyalist merkezlere dayanan bir rejimin demokratik olmasını beklemek, akla ve bilime aykırıdır. Buna karşın, Suriye’de “demokrasi” isteyen “Arab Birliği” ülkeleri arasında bu Batı kuklası yeni çağdışı Libya diktatörlüğü de bulunmaktadır... Suriye’de “demokrasi” isteyen “Arab Birliği”nin önemli üyelerinden biri de, Fas Krallığı’dır (Kingdom of Morocco). Batı Sahra halkını on-yıllardır ateşe ve kana boğan bu anti- demokratik anayasal monarşi, Suriye’de demokrasi istemektedir...

 

Emperyalist Batı tarafından yönetilen aynı koronun içinde, dini bir rejime sürüklenmiş olan Tunus’u, ve İngiliz kuklası olarak şekillenmiş olan Ürdün Haşimi Krallığı’nı da (Hashemite Kingdom of Jordan) saymak gerekir. Ülkesindeki Filistin örgütlerine ve halkına karşı 1970- 71 yıllarında kanlı bir kıyım politikası izlemiş olan bu anti- demokratik anayasal monarşinin Suriye’de “demokrasi” istemesi, basbayağı bir kara mizah örneğidir... Anglo-Amerikan emperyalizminin bölgedeki eli-ayağı olan Suudi Arabistan monarşisinin, ve Körfez İşbirliği Meclisi üyesi monarşilerin, dini ideolojili diktatörlüklerin, “demokrasi” ile uzaktan-yakından alakalarının olmadığı ortadadır ama, bunların hepsi de Suriye’de “demokrasi” istemektedirler. Tamamen anti- demokratik bir monarşi olan Katar Emirliği ve sözkonusu ülkenin Körfez İşbirliği Meclisi içindeki ortakları, Arab dünyasının bu en çağdışı monarşileri, “Arab Birliği”nin tavrının gerisindeki öndegelen itici güç konumundadırlar. Sözkonusu çağdışı anti- demokratik rejimlerin arkasında da, Suriye’ye ve İran’a yönelik kara propogandayı organize eden ve bu iki ülkeye karşı askeri saldırı hazırlığı içinde olan Washington ve Londra durmaktadır...

 

Rick Rozoff tarafından kaleme alınmış olan ve 26 Mayıs 2011 tarihli Global Research adlı site de yayınlanan “The Anglo-American Military Axis: West Backs Holy Alliance For Control Of Arab World And Persian Gulf” başlıklı makalede, Financial Times’tan aktarılarak verilen bilgiye göre, geçen Eylül ayında Washington, Körfez İşbirliği Meclisi üyesi devletlere 123 milyar ABD Doları değerinde silah satmayı planlamıştır. Bunun 67.8 milyar Dolar değerinde olanı Suudi Arabistan’a, 35.6 milyar Dolar değerinde olanı Birleşik Arab Emirlikleri’ne, 12.3 milyar dolar edeni Oman’a, ve 7.1 milyarlık olanı ise Kuveyt’e satılacaktır. Buna ek olarak Körfez devletleri, ABD’nin dünya çapındaki “füze savunma sistemi” ile birliktelik sağlamaktadırlar... Tüm bunların “demokrasi” ve “insan hakları talepleri ile ne gibi bir ilişkisinin olabileceğini okurlar düşünürler artık. Yaşanmakta olanlara “kara mizah” demek bile olanaksızdır. Ahlaksızlığın ve yalanın bu derecede derin olduğu bir dünya da, bu olanlar, “kara mizah”ın sınırlarını tamamen aşan olağanüstü tehlikeli gelişmelerdir... (BAK: Anglo-Amerikan askeri ekseni: Arab Dünyası’nda ve Basra Körfezi’nde Kontrolu Sağlama Amacıyla Batı, Geçmişin Kutsal İttifakına Dönüyor)

 

İngiliz-ABD destekli Şah diktatörlüğünü yaşamış, uzun yıllar boyunca petrollerini Anglo-Amerikan emperyalizmine kaptırmış ve ayrıca Şah diktatörlüğü öncesinde de herhangi burjuva anlamda demokratik bir deneyimi olmayan, tarihi boyunca totaliter rejimlerle yönetilmiş olan İran toplumunun birdenbire demokratikleşebileceğini düşünmek, komik bile değildir. Hele hele bu ülkenin dış baskılarla, dış saldırılarla demokratikleşebileceğini ummak, tüm tarihi inkar etmek anlamına gelir. Diğer yandan, tekrarlamak gerekirse, baskılar, saldırılar, savaşlar, herzaman diktatörlükleri beslemişlerdir. ABD ve müttefikleri tarafından saldırıya uğramış olan ülkelerde yaşananlar da bu gerçeği doğrulamaktadır...

 

Suriye’de yaşanmakta olan kanlı “demokrasi” talepleri ise adeta şaka gibidir... Türk ordusunu Suriye’ye davet eden “Müslüman Kardeşler”in, ABD ve müttefikleri tarafından desteklenen “Müslüman Kardeşler”in, dış müdahaleye zemin yaratabilmek amacıyla kendi ülkesinde silahlı provokasyonlar örgütleyen “Müslüman Kardeşler”in, gerçekten “demokrasi” istediğini kim iddia edebilir? Dış müdahale sonucu kaza ile iktidar olsa, ülkesine ortaçağdan kalma kadın düşmanı dini yasalar ve kurallar getirecek olan “Müslüman Kardeşler”in, gerçekten “demokrasi” istediğini kim iddia edebilir?.. Dış müdahaleye gerekçe yaratmaya çalışan, bir komşu ülkenin ordusunu istila için davet eden böyle silahlı bir örgütlenmenin ülkesini gerçekten sevdiğini kim iddia edebilir?.. Bu kadın düşmanı, emperyalist işbirlikçisi totaliter kafalar mı Suriye’ye demokrasi getirecektir? Ya da, Suriye’de demokrasi isteyen ABD kuklası ve ortaçağ kalıtısı Arab monarşileri mi Suriye’ye demokrasi getirecektir? “Kelin merhemi olsa, önce kendi başına sürer!”, derler...

 

İnsanların, toplumların, geçmişlerinden, tarihlerinden, yerleşik düşünce biçimlerinden hemen koparak yepyeni toplumsal ilişki biçimleri oluşturmaları olanaksızdır... Örneğin, en gelişmiş endüstri toplumlarında doğan Marksist düşüncenin, kültürel anlamda ataerkil-feodal ağırlıklı Doğu'ya gittikçe nasıl kendisi olmaktan çıktığı, düşüncenin demokratik özüne tamamen aykırı kişi kültleri yaratan birçeşit totaliter yapılanmalara nasıl araç haline getirildiği, gözler önündedir... Kısacası insanlar, en ileri, en güzel düşünceleri bile alıp kendilerine benzetebilmekte, bunları deforme ederek, yerleşik düşünce biçimlerine uygun hale getirerek, yeniden üretebilmektedirler. Sonuçta, en ileri ve insancıl düşündeler bile girdikleri yeni farklı toplumsal yapılarda lafta kalabilmekte, özlerini yitirerek bu toplumların geçmişlerinin farklı biçimde tekrarının kılıfı haline getirilebilmektedirler...

 

Tüm dinler üç aşağı-beş yukarı sözkonusu serüveni yaşamışlardır. Aksi taktirde, dinler içinde, -değişik kültürlerin, farklı toplumsal ve sınıfsal yapıların uzantıları olan- farklı ana kolların, farklı yolların, farklı tarikatların doğmaları olanaksız olurdu... Örneğin İran toplumu, eski dini ve kültürü Zoroastrianism’i, değişik teologlarının yardımı ile 500 yıl içinde egemen İslam ideolojisinin içine yerleştirerek 12 İmam Şiası ideolojisini üretmiş, böylece İran, geçmiş kimliğini İslam içinde yaşatmıştır... Örnekler uzar... Sünni İslam, ağırlıklı olarak Semitik mitolojilere, Kenan ülkesi inançlarına dayanırken, Şia ve türevleri, daha çok Hint-Avrupai ve Hint-İrani mitolojilerden etkilenmişlerdir. Kısacası İslam, içine girdiği toplumlar tarafından yeniden ve yeniden üretilerek o toplumların geleneksel kültürleri ve düşünce yapıları ile uyumlu hale getirilmiştir. Benzer serüven Hiristiyanlık ve diğer büyük dinler için de geçerlidir. Eski Ahit’in etkilerinin ötesinde Hiristiyanlık içinde Zoroastrianism’in, Mithra dininin, değişik Paganist inançların, farklı Paganist tanrıların izlerini rahatca bulabilmek olasıdır... Hatta bilimsel bir düşünce sistemi olan Marksizm dahi, farklı toplumsal yapılarda büyük ölçüde bilimden kopartılarak yaşamını sürdürdüğü toplumun geleneksel kültürü ve düşünce yapısı ile uyumlu deformasyonlara uğratılmıştır...

 

Tüm yukarıda özetlenen gerçeklere bir de, insan soyunun evriminin alt basamaklarında genlere şifrelendiği hissedilen “sürü varlığı olma” gerçeğini eklersek, bağımsız düşünüp davranabilen, olaylara analiz yaparak yaklaşıp kararlar verebilen -düşünsel ve ruhsal anlamda- özgür bireylerden oluşan toplumları yaratabilmenin nekadar zor olduğunu kolayca kavrayabiliriz. Henüz değişik biçimlerde -şefi izleyen- sürü olma psikolojisinden çıkamamış toplumların sözün gerçek anlamıyla demokratikleşebilmelerini ummak ise, sadece ahmaklıktır. Hele hele -demokratik süreçlerin en büyük düşmanı olan- savaş yoluyla, dıştan gelecek saldırılarla, demokratik rejimlere değil, mevcut olandan daha da baskıcı rejimlere geçilebilir ancak...

 

Şiddet, baskı ve bunların yaratmış olduğu korkular ve güvensizlik duyguları, yaşama içgüdüsü ile birleşerek, bir sürüye ait olma, kişisel güvenliği bir sürü içinde arama, bu uğurda birçok özgürlükten vazgeçme, hatta yaşamı sürdürme uğruna dini veya etnik temelde çok daha anti-demokratik göreceli küçük sürülere katılma, sürünün ürettiği bir çobanı izleme duygularını ön plana çıkartmaktadır... Hapishanelerde çeteler böyle oluşur. Adalet sisteminin çöktüğü ülkelerde mafya örgütlenmeleri, etnik ve dini temele dayalı örgütlenmeler böyle güç kazanır... Dünyamızda, özellikle ağır emperyalist baskılar altındaki Ortadoğu halkları arasında yaşanmakta olan parçalanmalar, sözkonusu süreçlerin nasıl işlediklerinin bazı örnekleridirler. Örneğin, dış müdahale ile devletin çökertildiği Irak, dini ve etnik temelde bu şekilde parçalanıp kaynaklarını emperyalist tekellere teslim etmiştir. Ve zaten emperyalist merkezlerin istedikleri de bundan başka birşey değildir. Onların istemleri, “demokrasi” adına ülkeleri parçalamak, dini ve etnik çatışmaların yarattığı kaos ortamı içinde, sözkonusu kaosa sürüklenmiş olan ülkelerin ekonomik kaynaklarına rahatca elkoymaktır... İran için, aslında tüm Ortadoğu için, etrafı elektronik ve yasal duvarlarla çevrilmiş emperyalist “demokratik” anavtan dışında kalan tüm dünya için istenen, bundan başka birşey değildir...

 

Yukarıdaki paragrafta açıklanmaya çalışılan gerçek, Batı’nın üst sınıflarının düşünce yapılarında derin izlere sahiptir... Kendisine ait hissettiği toplumları ve bunların alanlarını yüksek duvarlarla çevirip zengin mutlu bir yaşamın anavatanı haline getirirken, bu dünyanın dışında kalan “barbarlar”ın kaynaklarını rahatca sömürmek, bunları birbirlerine kırdırtmak, ve arada bunlara yönelik cezalandırma seferleri düzenlemek, Batı’nın üst sınıflarının düşünce yapılarında derin köklere sahiptir... Örneğin, çağının en tanınmış insancıl aydınlarından ve teologlarından olan Thomas More’un (1447- 1535) birsürü yazısının içinde küçük bir yer tutan kitapçığı Ütopya’ya (Utopia = Hiçbiryer,1516) gözatmak, sözkonusu düşünce yapısının izlerini bulmaya yardımcı olabilir... Yeni deniz yolları keşfedilir, Amerika kıtası yağmalanıp “vahşi” yerli halkı katledilirken, ve “Kutsal” Roma Kilisesi’ne (şimdiki Vatikan) başkaldırmış olan XIII. Herny ile İngiltere denizler ötesi bir imparatorluk olma yolunda ilk adımlarını aterken yazılmıştır More’in Ütopya (Hiçbiryer) kitapçığı... Bu kitapçığı kaleme alan Thomas More, daha ilk Haçlı seferleri döneminden beri Batı’da gelişmeye başlamış olan sömürgeci ve ırkçı düşüncelerin, ve Amerika’nın yerli halkının ve Afrika’nın siyah derililerinin “insan olup olmadıkları” üzerine tartışmaların etkisinde kalmıştır kaçınılmaz olarak. Yazarın gerçek insancıl yapısına karşın, dönemin gelişme halindeki ırkçı düşünceleri, sözkonusu yapıtına yansımıştır...

 

Ütopya adlı yapıtta, etrafı surlarla çevrili “ideal” bir dünya (Ütopya adası, yani Hiçbiryer) ve bu “mükemmel” cumhuriyetin “ideal” sosyal sistemi tasviredilmektedir. Ve şüphesiz bu “ideal sosyal sistem”, kendi dışındaki “vahşi” dünyayı yağmalamayı, ve o dünyanın ilkel insanlarını cezalandırmayı meşru görmektedir. İzole edilmiş bir adada -kendi dışındaki toplumlarla arasına duvar örerek- kurulmuş olan bu “ideal” düzen, aslında faşist bir toplumsal yapının embriyonundan başka birşey değildir... Malesef bazı “çokbilmiş” Türkiyeli aydınlar, bu yapıtı, tamamen yanlış biçimde, “komünist” bir toplumun ilk resmi gibi yansıtmaya çalışmışlardır...

 

Ütopya adlı yapıtın ünlenişi, ve en geniş kitlelere ulaştırılması, dünya tarihi açısından sonderece karanlık ve ilginç bir döneme rastlamıştır... Mussolini ve Hitler rejimleri ile anlaşmış, onların adamı haline gelmiş olan Papa XI. Pius (= XI. “inanmış”, veya XI. “mu’tekid”), 1935 yılında, Thomas More’i, Vatikan’ın “azizler” listesine almıştır. Ve Papa XI. Pius, Thomas More’i “aziz” ilanetmeden sadece bir yıl önce, 1934’de, Hitler ile anlaşma imzalamıştı. XI. Pius, Nazi partisine ayakbağı olmayacağı, tam tersine yardımcı olacağı, garantisini vermişti. Thomas More’un “aziz” ilanedilmesi, ve Ütopya adlı yapıtının milyonlarca nüsha çoğaltılarak dağıtılması, Hitler’e verilmiş olan destek sözünün pratiğe geçirilmesinden başka birşey değildi.. XI. Pius’un yerine geçecek olan Papa XII. Pius (yönetimi 1939- 58), “Hitler’in Papası” olarak ün yapacaktı (bak: John Cornwell, Hitler’s Pope, The Secret History of Pius XII, USA 1999). (BAK: Bazı yerli faşist yalanlar, Thomas More, Ütopya, Vatikan ve Hitler üzerine kısa notlar)  

 

Ütopya adlı yapıt, Vatikan ve bu organın bağlı olduğu Mussolini ve Hitler rejimleri sayesinde dünyamızda tanınır hale gelecekti. Çünkü, sözkonusu yapıtta resmedilen dünya, Hitler politikaları ve düşleriyle tam bir uyum içerisindeydiler. Hitler’de, “yönetmek için yaratılmış üstün ariler”den oluşan ve dış dünyanın “kirletici etkilerinden” izole edilmiş olan anavatanından dünyayı yönetmeyi, sömürmeyi ve gerekli olduğu zamanlar dışındaki “ilkel yaratıklara” yönelik cezalandırma seferleri örgütlemeyi düşlemekteydi.. Hitler’in “anavatan” olarak gördüğü ülkeler, -günümüzde dış göçe karşı etrafını elektronik ve yasal duvarlarla örmeye çalışan- çoğu Avrupa Birliği ülkelerinden, Almanya ve İsveç- Norveç gibi İskandinav ülkelerinden başkası değildi... Hitler, doğusundaki tüm Slav kentlerini yoketmeyi, Ukrayna’yı (Ukraine) birkaç on yıl içinde ehlileştirerek anavatana dahil etmeyi, aralarında Türkiye’nin de olduğu bazı çevre ülkelerini satalitleri haline getirerek köleleştirmeyi, ve bunların ötesindekilere, Urallar’ın doğusunda kalanlara arada cezalandırma seferleri yapmayı ince ince planlamıştı... Günümüzde AB’nin Türkiye’ye sunduğu “imtiyazlı ortaklık”, “Akdeniz Birliği” gibi önerilerin, ve bunun yanında Ukrayna’ya yönelik çok daha olumlu yaklaşımların, Hitler planlarını çağrıştırmaması olanaksızdır...

 

Kısacası, günümüz emperyalist merkezlerinin asıl patronlarının düşüncelerinin gerisinde gizli duran, kökleri derinlerde olan ırkçı düşlerdir. Afganistan’a, Irak’a yönelik politikalardan yansımakta olan, toplumsal kaoslar yaratarak ülkeleri talan etme planlarıdır. “Demokrası” ve “insan hakları” yalanlarının gerisine sığınılarak İran ve Suriye İçin düşünülen de, bundan başka birşey değildir- şüphesiz yaratılmaya çalışılan korkular, ve baskı politikaları ile sözkonusu ülkeleri kendi saflarına çekerek köleleştirmeyi de öncelikli, ve daha az masrafli bir yol olarak görmektedirler... Köleleşenler şimdilik hedef tahtasından çıkartılırlarken, direnmeye çalışanlar için hertürlü şiddet ve parçalama yöntemi planlanmaktadır... Aslında, tüm Ortadoğu, Kuzey Afrika, Kafkaslar, ve daha doğudakiler aynı planın çerçevesi içindedirler ama, şimdilik planı adım adım yürürlüğe koymaya çalışmaktadırlar...

 

Şühesiz diğer yandan, Batı Avrupa’da ve ABD’de, sağlıklı unsurlar, bu ırkçı düşüncelere karşı unsurlar da bulunmaktadır, ve hedefteki ülkelerin aydınları sözkonusu sağlıklı güçlerle bağ kurmak zorundadırlar... Eğer dünyamız gelecek otuz-kırk yıl içinde çılgınca bir çatışma ortamına sürüklenerek yokedilmeyecek olursa, emperyalist merkezlerdeki sağlıklı unsurlar ile hedefteki ülkelerin aydınlarının ortak güçleri, daha barışcı ve daha eşitlikçi bir dünyanın kuruluşuna yardımcı olabilirler. Gelişmekte olan ve “globalizm” adını alan ekonomik süreçler, kısa vadede uluslarüstü tekellerin, uluslarası mali-sermaye güçlerinin dünya çapında diktatörlüklerine, post-modern bir faşizme davetiye çıkartıyor olmakla birlikte, uzun vadede halkları birbirlerine daha fazla yaklaştıran ve enternasyonal dayanışmayı güçlendiren etkiler de yaratabilirler. Şimdilik tüm sorun, yakın zamanda yaşanabilecek olağanüst yıkıcı savaşları engelleyebilmekte düğümlenmektedir...

 

Sonuçta, toplumsal ve ekonomik baskılar, politik baskılar yoğunlaştıkça, mezhepleşme, dini ve etnik temelde tamamen anti-demokratik birliktelikler oluşturma eğilimleri de artmaktadır. Diktatörlükler, baskılar, ve bunların en ağır ve en ileri biçimi olan mali-sermaye diktatörlüğü faşizm, başta “demokrasi” ve “insan hakları” olmak üzere kullandığı hertürlü demagojisine karşın, ve “birliği sağlama” yalanlarıyla geliyor olmasına karşın, toplumdaki hertürlü ayrışmayı, parçalanmayı güçlendirir. Kısacası, “demokrasi” talebinde bulunanlar, daha “demokratik” rejimler getireceklerini iddia ederek -uluslarüstü tekeller yararına- dış müdahaleler gerçekleştirenler, müdahale ettikleri ülkelerde anti-demokratik süreçleri güçlendirmekten ve hertürlü etnik ve dini farklılıkları kanlı çatışmalara dönüştürmekten başka bir iş yapmamaktadırlar... Parçalanacak bir İran, bölgede parçalanacak diğer birliktelikler, sadece ve sadece daha da anti-demokratik süreçleri tetikleyeceklerdir...

 

Fazla uzağa gitmeden 2000’li yılların başından beri Irak’ta yaşananlara bir bakalım... Baas rejimini beğenmiyor olabilirsiniz. Buna karşın, yerlebir edilen, tüm ekonomik alt yapısı yıkılan; zengin müzeleri, kitaplıkları, kısacası tarihi yağmalanan; yaklaşık 1.5 milyon insanı öldürülen Irak’a demokrasi ve eskisinden daha iyi bir rejim mi gelmiştir? Tam tersine, laik Irak toplumu, giderek artan dini baskılara, dini ve etnik çatışmalara sürüklenmiştir. Irak kadınları, geçmişteki tüm özgürlüklerini yitirerek -Suudi monarşisinde olduğu gibi- artan ölçülerde kara çarşafların içine hapsolmaya başlamışlardır. Tüm bunların ötesinde, Suudi Arabistan ve bazı Körfez emirlikleri destekli ve yine anlaşıldığı kadarıyla Türkiye destekli Sünni güçlerle, İran destekli Şia güçler arasında bir içsavaşın alevlenmesi ve buna Kürtlerin de dahil olmaları muhtemel gelişmeler arasındadır. Ortadoğu da yeni çatışmaları tetikleyecek böyle bir gelişmenin, Irak’ta alevlenecek bir içsavaşın yönünün demokrasiye doğru olmadığı ortadadır. Bölge halkları için böyle bir felaketi hazırlayanlar da, Irak’a “demokrasi getiren” emperyalist merkezlerden başkası değildir...

 

Yukarıda özetlenen gerçeklerin ötesinde, dünyamızdaki gelir dağılımı ile ilgili bazı çok kısa bilgiler, gidişin demokrasiden yana olmadığını, ABD gibi emperyalist merkezlerin “demokrasi getirme” mavallarının ne ölçüde katmerli yalanlar olduklarını açık biçimde gözler önüne sermektedir... Bu satırları yazanın erişebildiği sınırlı sayıdaki veri, hem uluslararası planda, ve hem de ulusal ekonomiler içinde gelir uçurumlarının giderek derinleştiğini, zenginin daha zengin, yoksulun ise daha yoksul olduğunu göstermektedir. Örneğin, 26 Ağustos- 4 Eylül 2002 tarihlerinde Johannesburg’da gerçekleşen Birleşmiş Milletler’in “Kapsamlı Kalkınma İçin Dünya Zirvesi Konferansı”nın verilerine göre, dünya nüfusunun yüzde 22 kadarını barındıran gelişmiş ülkeler, dünyada üretilen tüm değerlerin yüzde 83 kadarına sahiplerken, dünya nüfusunun yüzde 78 kadarını barındıran az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler, üretilen tüm değerlerin ancak yüzde 17 kadarını paylaşabilmektedirler. Bu çelişki günümüzde derinleşerek sürmektedir. Dünya nüfusunun en zengin yüzde 20’si ile en yoksul yüzde 20’si arasındaki gelir uçurumu 1970 yılında bire 30 iken, bu uçurum 2002 yılında bire 60’a tırmanmıştır. OECD’nin 2011 yılı sonunda 34 ülkeyi kapsayan son raporuna göre de, dünyadaki gelir dağılımı adaletsizliği derinleşerek sürmektedir. Aynı rapora göre toplum giderek bölünmekte, yoksullar daha da yoksullaşırken, zenginler daha da zenginleşmektedir... Birleşmiş Milletler’in 2010 İnsani Gelişme Raporu’na göre, en yoksul 42 ülkenin çoğunluğu, Sahra altı Afrika ülkeleridir. Nüfusu yedi milyara dayanan dünyada yaklaşık 1.5 (bir buçuk) milyar insan günde 1.25 dolar ile yaşamak zorundadır. Yine 2.6 milyar insan, günde 2 dolardan daha düşük bir gelirle yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır... Zengin ile yoksul arasındaki farkların bu ölçüde derin olduğu ve giderek daha da derinleştiği bir dünyada, ne uluslararası ilişkilerin ve ne de ulusal sistemlerin demokratikleşebilmelerine olanak vardır. Zaten uluslar-üstü tekellerin böyle bir amaçları da yoktur...

 

Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 80 kadarını barındıran geri bıraktırılmış ülkelere yeryüzünde üretilen tüm değerlerin ancak yüzde 17 kadarını bırakacak kadar derin bir sömürüyü gerçekleştiren uluslarüstü tekellerin, mali sermaye gruplarının hükümetlerinin, kısacası zengin emperyalist Batı’nın, dünyaya, ortadoğu ülkelerine “demokrasi” getirebileceğini düşünmek, aynı merkezlerin insan haklarını savunmakta olduklarını iddia edebilmek, ya ahmaklığın, ya da yalanın en derinidir. Kaldıki, emperyalist anavatanlarda da giderek gelir uçurumları derinleşmekte, ve demokratik kazanımlar gerilemektedir... “İran büyük tehdit oluşturuyor”, “Suriye’de demokrasi katlediliyor” gibisinden propogandalar ise, hem emperyalist anavatanlardaki halkları kendi sorunlarından uzaklaştırarak “hallerine şükreder” hale getirmeye, diğer yandan savaşlar çıkartarak -emperyalist merkezlerde- yaşanmakta olan ve kronikleşen ekonomik krizin yükünü hafifletmeye, ve hem de dünyamızın doğal zenginlikleri ve enerji kaynakları üzerinde giderek artan ölçülerde egemenlik kurmaya yöneliktir...

 

“Birleşmiş Milletler silah kontrolörlerinin başı olarak Hans Blix, ABD-İngiliz işgali başlamadan önce, Irak’ta kitle kırım silahları bulunamadığını bildirecek ve daha zaman isteyecekti. Fakat, dünyaya yönelik egemenlik planlarını çoktan yapmış, ve Irak’ı işgale yıllarca önce karar vermiş olan ABD yönetimi, bunların hiçbirini, uluslararası hukukla ilgili hiçbir kuralı dikkate almayacaktı... Birleşmiş Milletler silah kontrolörlerinin, Blix’in raporunu, çağrılarını hiçe sayan ABD ve İngiltere, kendi insiyatifleri ile, ve tamamen sahte gerekçelerle Irak’ın işgalini başlatacaklardı...- Y. Küpeli” (BAK: 9) İşgal yalanları, “insan hakları” yalanları, ve ABD’de insan haklarının durumu üzerine kısa notlar) Bilindiği gibi, Irak yakılıp-yıkıldıktan, ülkenin tüm ekonomik alt yapısı çökertildikten, tarihi talan edildikten, halkı derin bir yoksulluğa sürüklendikten, sayıları 5 milyonu bulan Irak insanı göçe zorlandıktan, ve bir milyonu aşkın Iraklı katledildikten sonra, vaktiyle yapılmış olan emperyalist propogandanın tersine, Irak’ta herhangi bir kitle kırım silahının bulunmadığı kesinlikle ortaya çıkmıştır. Gelişmeler, Hans Blix’in sözlerini doğrulamıştır... Şimdi yine aynı Hans Blix, İsveç’in en büyük günlük gazetesi “Dagens Nyheter”in (“Günün Haberleri”) 13 Kasım 2011 Pazar günü yayınlanmış olan sayısında, Ewa Stenberg imzalı metinde yeralan söyleşisinde, “İran’ın Batı için herhangi güncel bir tehdit oluşturmadığı”nı açıkça ifade etmektedir...

 

Sözkonusu metinde yayınlanan sözlerinde Hans Blix şunları söylemektedir: “Bizler Avrupa’da silahsızlanma konusunda ileriye doğru adımlar atmalıydık. Fakat şimdi ABD, ‘büyük bir tehdit olarak’ İran’ı hedef tahtasına oturtmaktadır. Bunun arkasında büyük ölçüde Amerika’nın askeri-endüstri komplekslerinin olup olmadığını kendimize sorabiliriz. Onlar herzamn büyük tehditler ve risklerle karşı karşıya olunduğu propogandasını yapmaktadırlar. Önceleri bu tehdit Al Kaida idi, şimdi ise İran...” Aynı metinde yine O, Hans Blix, “İran’a karşı füze savunma sistemini Avrupa’da kurma yolunda Avrupalılar arasında herhangi bir coşku, motivasyon farketmediğini”, sözlerine eklemekte, ve “Avrupa’da kurulacak füze savunma sistemine karşı şüpheleri olduğunu”, açıkça belirtmektedir...

 

Bilmem daha neler yazmalıyım?..

 

Yusuf Küpeli

Yusufk@telia.com

2012-01-22

 

http://www.sinbad.nu/