Yusuf Küpeli, Afganistan’ın işgali yedinci yılını, Irak’ın işgali beşinci yılını doldururken, emperyalist planlar, saldırganlıklar, yalanlar üzerine notlar

 

1) Kâr ve kariyer için olan gerçekler için olmaz

 

Sınırlı sayıdaki uluslarüstü tekelin giderek daha fazla egemenliği altına giren dünyamızda, haberleşme ve doğru haber alma özgürlüğü de süreç içinde artan bir hızla yokolmaktadır. Tekelleşebilen, mali-sermaye haline gelebilen ve uluslarüstü dev tekellerle de bütünleşebilen sermaye gurupları, medya üzerinde de egemen olmaktadırlar. Böyle bir dünya da, görsel-işitsel- yazılı basın, doğru haber verme ve gerçeği arayıp bulma motivasyonundan hızla uzaklaşmaktadır. Medya, kendisine egemen sermayenin asıl motivasyonu olan azami kâr motivasyonu ile işleyen yalan makinalarına dönüşmektedir. Medya organları, kendi üzerlerinde egemenlik kurmuş olan mali-sermaye gurubunun hesaplarına uygun çarpıtılmış haberler yaymaktadır... Hatta, bu kolay kazanca yönelik kaos içinde, hiç te okadar eti-budu olmayan yayın organları, birtakım internet siteleri dahi, varlıklarını sürdürebilmek, etki alanlarını biraz daha yayabilmek kaygularıyla, gerçekleri araştırıp bulmak veya bildikleri gerçekleri söylemek yerine, birtakım dini veya toplumsal dogmaların, değişik yalanların, efsanelerin tutsağı konumuna sürüklenmiş sosyal tabanlarının kafa yapılarına uygun haberler üretmektedirler. Ve toplumda, “neresinden tutsan dökülen” yalanlara dayalı ahmakça kamplaşmalar yaşanmakta, yaygınlaşmaktadır...

 

Bir an için, medya patronlarını, tatlı kazançlar getiren değişik alanlarda yatırımları olmayan, sadece medya ile ilgilenen kişiler olarak farzetsek bile, büyük şirketlerden akan tatlı reklam gelirleri, basının yönünü belirlemektedir. Bu gerçek, ATV-Sabah gurubunu 1.1 milyar dolara satınalmış olan -başbakanın damadı ile bağlantılı- ÇALIK sözcüleri tarafından, 5 Aralık 2007 günü, en veciz biçimde dillendirilmiştir. ÇALIK sözcüleri, -nedenleri anlaşılabilen- rakipsiz alışverişlerinin hemen ardından, kendi tüccar düşünce yapıları içinde ve büyük bir samimiyetle, “ATV’yi ve Sabah’ı mevcut çizgisi içinde en kârlı işletmeler haline getirmek, bunlardan azami kazancı elde etmek için çalışacaklarını”, ifade etmişlerdir. Yani onları ilgilendiren, doğru haber değil, elde edilecek olan azami kârdır. Diğer egemen medya gurupları için de gerçek bundan pek farklı değildir...

 

Olaya, dünya haberleşme ağını denetleyebilen ve milyarları yanıltabilen ABD’nin penceresinden bakacak olursak, durum çok daha ciddi ve korkutucudur... Örneğin, 11 Eylül 2001 günü, sadece ABD vatandaşları değil, dünyamızdaki tüm insanlar, New York Dünya Ticaret Merkezi’nin “ikiz kuleleri”ne ve ayrıca Pentagon’a uçakların çarptığına, tarihin en korkunç terörist saldırısının gerçekleştiğine inandırılmışlardır. Hatta öyle inandırılmışlardır ki, birtakım yanıltılmış yoksullar ve ezikler, “büyük bir zafer kazanılmış” düşüyle şaşkın sevinç çığlıkları atarlarken, başta ABD halkı olmak üzere zengin ülkelerin ezici çoğunluğunun halkları, “terörist” gibi gördükleri Müslüman halkların fosil enerji zengini coğrafyalarına yönelik olarak planlanan son Haçlı seferine onay vermişlerdir...

 

Emperyalist basın tarafından ünlendirilmiş burnu birkarış havada birtakım fırsatçı “aydınlar”, 11 Eylül tarihini bir “milat” olarak kabuledip, insan soyunun tarihini, “11 Eylül öncesi” ve “11 Eylül sonrası” diye bilim ve gerçek dışı katagorilere ayırarak sunmaya başlamışlardır. Böylece, 11 Eylül provokasyonunun geçmişini, nasıl hazırlandığını, 1990’lı yılların ilk yarısında (1993) “kültürler arası savaş” yalanının nasıl icad edilerek yeni bir “düşmanın” çok önceden üretilmiş olduğu gerçeğini unutturmaya çalışmışlardır. Yani, herhangi birşeyin 11 Eylül günü başlamadığını, yeni emperyalist saldırı sürecinin çok önceden başlatıldığını, saçma cafcaflı söylemlerin içinde gizleyerek, 11 Eylül’ü demagojik bahane yapan saldırganların “haklılığını” dolaylı biçimde kanıtlama yarışına girişmişlerdir. Bu yönde makaleler yazmaya, ve yalanı katlayarak yaymaya başlamışlardır...

 

Yalan ile ilgili sayısız örneklerden sadece basit biri olan bu sıradan “aydın” tavrı, yalan olgusunun, sadece maddi kazanç ile değil, aynızamanda -maddi kazanç hırsının diğer yüzünde duran- manevi kazanç, şan, şöhret, hertürlü kariyer, mevki hırsı ile de bağlatılı olduğunu göstermektedir. Şan, şöhret, kariyer, hertürlü mevki hırsı gibi -kişileri gerçeklerden ve toplumsal adalet duygusundan uzaklaştıran, kişisel ve toplumsal trajedilere kaynaklık eden- sınıflı toplumların ürünü hastalıklı duygular, kişinin ne ölçüde sağlıksız bir aile çevresinden ve sosyal çevreden geldiğine bağlı olarak, sadece devlet örgütlenmeleri içinde değil, büyükten küçüğe hertürlü politik-toplumsal örgütlenme içinde ortaya çıkıp zehrini yaymaktadır.

 

Sözkonusu toplumsal hastalık, “sosyal ideallerle” yola çıkmış havası veren ve hatta “sosyalist” veya “komünist” gibi sıfatlar taşıyan örgütlenmelerin içinde, hatta en basit derneklerin içlerinde dahi açık biçimde yansıyabilmektedir. Çünkü, bu tip örgütlenmelerin insan kaynakları da aynı hastalıklı toplumsal yapıdır ve hertürlü zeki psikopat karakter deşik maskelerle sözkonusu örgütsel yapıların içinde girebilmektedir. Bunlar, topluma egemen hertürlü yoz kültürün, yalanları meşru gören anlayışların, başkalarının sırtına basarak bir anda şan-şöhret olma hırsının, topluma egemen kör bir insani yarışın, perspektiflerinin darlıkları ölçüsünde anlamsız kariyerler yapabilme tutkusunun elinde, içinde oldukları yapıyı hedefinden uzaklaştıracak, batıracak hertürlü entrikayı çevirebilmektedirler. Bu çevrelerde söylenen yalanlar, üretilen ahmakça idealizasyonlar, melodramatik bir cıvıklıkla, dipsiz duygu sömürüleri ile, bir anda, “sosyal ideallerle” yola çıkmış gözüken küçük birliği kendisine tutsak ederek gerçeklerden uzaklaştırabilmektedir. Böylece, sözde insani ideallerle yola çıkanlar, diğer toplumsal birliklerin çoğu gibi kirli toplumsal bataklığın derinliklerine doğru çekebilmektedir.

 

Hatta, sözkonusu birlikler içinde birtakım -gizli psikopat- karakterler, yaşamı aşağılayan, sosyal yaşamı bir cangıl orman gibi yorumlayan, ve böylece ölümü ve yıkımı meşrulaştıran faşistlere özgü “yaşasın ölüm” sloganını dahi “sol” bir slogan gibi yutturulabilmektedir. Her türden serüvenciye, bir anda şan şöhret sahibi olma veya köşeyi dönme hırsı ile ikili oynayarak yaşamını ortaya koyabilenlere, paranoid hastalıklı yapılarıyla oynadıkları kumarda çıkış yolu bulamayarak umutsuzca sürüklendikleri inteharlarına “sosyal bir kılıf” geçirme çabasıyla diğer birtakım masum insanların da ölümlerine ortak edenlere, psikopatlara özgü bir sorumsuzlukla sayısız insanın yaşamının karartılmasına yolaçanlara, ve bu kirli karanlık yolda birtakım servislerle birlikte tüm toplumun aldatılmasına ahlaksızca alet olanlara dahi rastlanmaktadır... Aslında, politik kriminalitenin konusu olabilecek bu tip bireysel ve toplumu etkileyebildiği ölçüde de toplumsal olabilen trajediler, çok daha büyük iktidar kavgalarının, daha derin politik yalanların araçları yapılarak süreklilik kazanabilmektedirler... Yalan, farklı amaçlı yalanlarla katlanarak toplum içindeki yaygınlığını arttırmaktadır...

 

Sonuçta, salyalarını akıtarak yalanın -tüm toplumsal katmanlarda- kudurganca kol gezdiği, gerçeklerin ise maddi ve manevi iplerle bağlandığı bu dünya da, yığınların beyinlerini tutsak alan yeni moda, “İslam terörizmi” modası, yayılarak beyinlere, özellikle Batı dünyasında yaşayanların beyinlerine yerleşmiştir. Moda bu kez giyimde kuşamda değil, asıl olarak insanların politik yaşama bakış biçimlerinde, dünyaya bakışlarında yaratılmıştır... Usame bin Laden’e ait demeçler, arada bir Arupa’nın orasında burasında patlayan bombalar, Muhammed karikatürleri ve benzer psikolojik darbeler, yalanın bozulmadan varlığını koruyabilmesi amacıyla, emperyalist saldırının sürekliliği için, yaşamın birer parçası haline getirilmişlerdir. Elektronik haberleşme kanalları üzerindeki olağanüstü denetime karşın, icad edilen bu sahte düşman, bilinçli olarak yakalanmamış, ve sesi hep açık tutulmuştur... Yalan, baştan sona deforme edilip gerçekliğinden tamamen uzaklaştırılmış birtakım “bilgiler”, satılabilir kazançlı birer meta haline getirilerek medya aracılığıyla tüm entellektüel yaşamın merkezine oturtulmuştur ve oturtulmaktadır...

 

Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu dünyanın değişik köşelerindeki “İslamcı”, sağcı veya “solcu” görünümlü birtakım zavallı hastalıklı psikopat karakterleri medya ve sinema endüstrisi yardımlarıyla “kahramanlar” olarak yansıtıp “örnek” kişilikler haline getiren güçler, kitlelerden kopuk ve haklı kitle mücadelesine zarar veren bireysel terörü tek ve geçerli “mücadele yöntemi” olarak gösterip, halk yığınlarının yararlarına yönelik saldırılarına mazeret sağlamaktadırlar. Kitlelerden kopuk terörü, “islamcı savaş” yöntemi olarak tanıtanlar, veya yine bu pisliği “sosyalist” ya da “komünist” savaş yöntemi olarak yutturanlar, kendi faşist saldırılarını ve sömürü düzenlerini geniş yığınların gözünde meşrulaştırmak amacını gütmektedirler. Emperyalist merkezler ve bağlantılı yerli servisler, yaydıkları bu tip büyük uluslararası yalanları ve provokasyonları ile, istedikleri siyasi iktidarın yolunu açabilmekte, askeri darbeler gerçekleştirmekte, ülkeler işgal etmektedirler...

 

Örneğin, kitlelerden kopuk bireysel terör, yukarıda özetlenen emperyalist politikalar çerçevesinde, denetim altında yüceltilip kullanılarak, 12 Mart 1971 darbesi yerleştirilmiş ve darbe süreç içinde çok daha sağa, faşist çizgilere doğru çekilmiştir... Ardından, yine aynı servislerce mükemmelleştirilen yalan ve terör mekanizmaları ile 12 Eylül 1980 darbesi hazırlanmıştır. Çok daha güçlü biçimde denetlenip yüceltilen kitleden kopuk sağlı “sol”lu terörün yardımıyla, 12 Eylül faşist darbesi hazırlanmıştır. Böylece, müdahale ve müdahalenin anayasası, -terörle korkutulmuş- geniş halk yığınlarına kolayca kabulettirilmiştir. Ve yaratılan illizyonun bozulmaması, egemenlerin konumlarını koruyabilmeleri için, ruhlarını üç kuruşa şeytana kiralamış bazı kirli “aydın” tipler kullanılarak, sahte anılar üretilmekte, geçmişle ilgili yalanlar yayılmakta, baştan sona uydurma melodramlar çekilip yüklü paralar ve yeni ünler kazanılmaktadır...

 

Türkiye’nin toplumsal politik yaşamı için önemli olmakla birlikte, dünya çapında aynı ölçüde önem taşımayan -yukarıdaki- sözkonusu örneklerden çok çok daha önemli ve derin uluslararası etkileri olan 11 Eylül 2001 terör eylemi, ya da 11 Eylül provokasyonu, Afganistan ve Irak halklarına yönelik kanlı emperyalist saldırının, işgalin, ve sürmekte olan cinayetlerin, yıkımın, talanın işaret fişeği olmuştur... devamı, ikinci bölüm

 

1) Kâr ve kariyer için olan gerçekler için olmaz

2) Emperyalizmin gözüyle acılı Afganistan ve 11 Eylül yalanları

3) Kısaca 11 Eylül provokasyonunun ve Afganistan’ın işgalinin müjdecisi Ahmed Şah Mesud süikasti üzerine

4) Afganistan’a saldırının çok önceden planlandığı, petrol şirketlerinin manipülasyonları, ve Karzai rejimi üzerine notlar

5) Irak halkının trajedisinin farklı aşamaları, İngiliz işgali, monarşi, cumhuriyet, iktidar kavgaları, İran ile savaş, Kuveyt’in işgali üzerine notlar

 

6) Kuveyt’in işgali ile başlayan “çöl” ve yalan “fırtınası”, 12 yıllık sürekli yıkımın taşları ile döşenen işgal yolu

 

7) İşgalin beşinci yılında Irak halkının trajedisi ve işgal gücünün zulmü üzerine kısa notlar

 

8) Irak’ta yönetimin şekillenmesi, ekonomik talan, ve yönetim krizi üzerine kısa notlar

 

9) İşgal yalanları, “insan hakları” yalanları, ve ABD’de insan haklarının durumu üzerine kısa notlar

 

KAYNAKLAR:

 

8 Haziran 2008, Pazar

yusufk@telia.com

http://www.sinbad.nu/