Yusuf Küpeli, Afganistan’ın işgali yedinci yılını, Irak’ın işgali beşinci yılını doldururken, emperyalist planlar, saldırganlıklar, yalanlar üzerine notlar

 

2) Emperyalizmin gözüyle acılı Afganistan ve 11 Eylül yalanları

 

Tüm yönlere açılan geçitler üzerinde olması nedeniyle tarihi boyunca büyük stratejik önem taşıyan, ve 1839’dan 1919’a dek İngiliz sömürgeciliğine karşı üç kez kurtuluş savaşı vermiş olan Afganistan, petrolün ve doğal gazın olağanüstü değer kazandığı, ve Avrasya egemenliği için Orta Asya egemenliğinin birinci şart olarak görüldüğü günümüz koşullarında, ABD açısından, -geçmişe göre- daha da büyük bir stratejik önem kazanmıştır. Afganistan, Hazar petrollerinin ve doğal gazının Hint Okyanusu’na indirilerek pazarlara ulaştırılması açısından hayati önem taşıdığı kadar, İran ile alt kıta Hindistan arasındaki bağların kurulması veya baltalanması açısından da önem taşımaktadır. Yine Afganistan, hem Rusya’yı güneyinden ve hem de Çin’in batısından çembere alabilmek için en uygun coğrafi konumdadır. Afganistan’a yerleştirilecek hava üsleri ile sadece Rusya ve Çin üzerinde değil, tüm Orta Asya ülkeleri üzerinde hızlı, kolay ve ucuza tehdit oluşturabilmek mümkündür...

 

Başkan Jimmy Carter’ın (başkanlığı, 1977- 81) ulusal güvenlik danışmanı Zbigniev Brzezinski’nin “Yeşil Kuşak Politikası”nı duyurduğu 1977 yılından beri ABD servisleri, Afganistan’da şiddeti, terörü, politik kaosu kışkırtmaktadırlar... Aynı günlerde, Türkiye’de, denetim altında, “bozkurt” sembollü faşist örgütlerin, ve diğer yanda sahte “sol” kahramanlarla aldatılıp “kurtuluşa kadar savaş” yalanıyla uyutulmuş ekstrem “sol” terör guruplarının silahlı eylemleri yükselişe geçirilmiştir. “Yeşil kuşak politikası” çerçevesinde askeri bir darbenin hazırlıkları Türkiye’de de başlatılmıştı...

 

Sözkonusu “yeşil kuşak politikası”nın amacı, Sovyetler Birliği’ni Basra Körfezi’nin sıcak sularından ve ayrıca petrol zengini bölgelerden izole etmekti. Sovyetler Birliği güneyin zenginliklerinden izole edilirken, öncelikle fosil enerji kaynakları olmak üzere hertürlü doğal zenginlik, başta ABD olmak üzere Batı tarafından kolayca sömürülecekti...

 

İslam’ın yeşil bayrağı referans (kaynak) olarak alınıp, Sovyetler Birliği’nin güney sınırlarında bir seri islami hükümetin şekillendirilmesi için çaba harcanmasının nedeni, sadece bu ülkenin (Sovyetler Birliği’nin) çembere alınması değildi. Biryandan Sovyetler Birliği çembere alınıp boğulmaya çalışılırken, diğer yandan, denetim altındaki birtakım İslamcı ideolojilerin -öncelikle- Ortadoğu’da gelişecek sosyalist düşüncelere karşı önemli koruyucu kalkan rolü oynamaları hesaplanmaktaydı... Emperyalist denetim altındaki birtakım İslami ideolojilerle önlerine set çekilen ve kitlelerden kopuk terör sarmalına itilerek yozlaştırılan “sol” akımların yanında, ve hatta zaman zaman daha da öncelikli olarak, -Baascılık ve benzeri- ulusalcı akımlar da “yeşil kuşak politikası”nın hedefteydi. Üretilen kökten “dinci” akımlarla hertürlü ulusalcı anti-emperyalist düşünce sistemini önünün kesilmesi hesaplanmıştı. Washington’un hesabına göre, denetim altındaki İslami örgütlenmeler, tüm bu sol görüşlere ve değişik ölçülerde anti-emperyalist ulusalcı akımlara karşı set görevi yapacaklardı... Türkiye’de AKP gibi bir partinin önünün açılması, aynı politikanın sonuçlarından sadece birisi olacaktı.

 

Brzezinski’nin “Yeşil Kuşak Politikası”nı açıkladığı 1977 yılında, Afganistan’da, ülkeyi endüstrileştirmeye çalışan bir yönetim vardı. Sözkonusu ulusal yönetim, toprak reformu ile feodalizmin gücünü kırarak köylülüğü özgürleştirip ülkeyi demokratikleştirmeye, kadınları göreceli özgürleştirmeye çalışmaktaydı aynızamanda. Afganistan yönetimi, 200 bin aileye toprak dağıtmış, ve bu aileleri kooperatifler de birleştirmişti. Bu durum, yüzyıllardır ülkeye egemen olan ağır feodal toplumsal ilişkilere, toprakta köleliğe vurulan ağır bir darbe idi... Ülkeye kültürel olarak ta egemen büyük toprak sahipleri, böyle bir toprak reformunu kabuletmek istemeyecekler, tüm güçleriyle karşı saldırıya geçeceklerdi… Afganistan, Sovyetler Birliği’nin güneyinde, emperyalist dünyanın denetimi dışında kalan tek halka idi. Ülkedeki endüstrileşme çabalarının, toprak reformunun ve gerçekleştirilmeye çalışılan tüm sosyal reformların en büyü destekçisi, Sovyetler Birliği idi. Afgan yönetimi, en büyük ekonomik, bilimsel, ve teknolojik yardımları Sovyetler Birliği’nden almaktaydı...

 

Bu ülkedeki rejim muhalifi anti-demokratik feodal unsurlara yapılacak gizli yardımla ilgili ilk emir, 3 temmuz 1979 günü Başkan Carter tarafından imzalanacaktı. Sözkonusu emri Başkan’a imzalatan Brzezinski, yolladığı notta, “Bu yardım, Sovyet askeri müdahalesine yolaçmak amacıyla yapılmaktadır!”, diyerek duruma açıklık getirmekteydi. Yapılacak yardımın, silah, cephane, askeri eğitim, sabotaj eğitimi, ve hertürlü savaş malzemesi teminine yarayacak para olduğunu açıklamaya gerek yok herhalde... Mücahidin yönetimi ile birlikte Batı’nın eroin tüketiminin yüzde 80’ni karşılayacak olan Afgan savaş lordlarının bu alandaki olağanüstü tatlı kazançları, karşı-devrimci savaşın bir başka finans kaynağı olacaktı. Ve silah endüstrisinden bile yüksek kârlar sağlayan bu uyuşturu gelirleri, uyuşturucunun piyasaya ulaşmasına yardımcı olan ABD servisleri ile paylaşılacaktı şüphesiz...

 

ABD’nin resmi açıklamaların tam tersine, “Gölgelerden” adlı anılarında CIA yöneticilerinden Robert Gates’in açıkladığı ve Brzezinski tarafından da doğrulanan gerçeğe göre, Sovyet birlikleri Aralık 1979’da Afganistan’a girmeden en az altı ay önce Mücahidin’e yönelik gizli CIA yardımı resmen başlamıştı... Fransız “Le Nouvel Observateur” gazetesinin 15- 21 ocak 1998 tarihli sayısındaki röpörtajında Brzezinski, Afganistan’a girmesi için sovyetler birliğini kışkırttıklarını, bu amaçla İslamcı gurupları tüm güçleriyle desteklediklerini açıkca anlatmaktadır. Ve Brzezinski, başrolde kendisinin olduğu bu kanlı terör ve yıkım sarmalı nedeniyle, Afganistan’da halen yaşanmakta olan korkunç trajedi nedeniyle herhangi bir vicdan azabı duymadığını da açıkça ifade etmektedir.

 

Büyük toprak sahibi ve uyuşturucu tüccarı feodal unsurlar tarafından yönetilen karşı-devrimci terörün, ülke ekonomisine yönelik sabotajların durdurulabilmesi amacıyla, Afganistan Cumhurbaşkanı Taraki, 1979 Mart ayında, Sovyet askeri birliklerini davet edecekti. Bu davet, “uluslararası ilişkileri gerer” gerekçesiyle, Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Kosigin tarafından kesinlikle reddedilecekti... Sadece davetin tarihi bile, Afganistan’da varolan karşı-devrimci terörün, Sovyet müdahalesinden en az bir yıl önce, hatta daha önce başlamış olduğunun göstergesidir ve zaten öyle olmuştur... “Karılarınızı da ortak edecekler”, yalanıyla, toprak kölesi eğitimsiz köylüleri, toprak reformuna karşı kışkırtmışlardır. Yerleşik güçlü ataerkil kültür, -Türkiye’de de tanınan- böyle bir yalana dayalı kışkırtmaları kolaylaştırmıştır...

 

Çok kapsamlı bir silah indirimi öngören Salt II anlaşmasının ABD Senatosu’nda onaylanmamasının, İslam devrimini gerçekleştirenler tarafından Tahran’daki ABD elçiliğinin 4 Kasım 1979 günü basılmasının, ve orta menzilli nükleer başlıklı Persing II füze sistemlerinin Avrupa’ya koşullandırılmalarının ardından, birlikte varolma ve sorunları görüşmelerle çözme anlamına gelen Detand (yumuşama) dönemi sonbulacaktı. Sovyetler Birliği topraklarındaki hedeflere yönelik Amerikan Persing II füze sistemlerinin Avrupa’ya yerleştirilmelerinden 15 gün sonra, Sovyet birlikleri, Afganistan’a girmeye başlayacaklardı... ABD yönetimini çok sevindiren bu gelişme, Sovyetler Birliği’nin yıkılışında önemli rol oynayacaktı...

 

ABD’de yaşayan eroin tüketicilerinin gereksinimlerinin yüzde 60’ını tek başına karşılayan Gulbeddin Hekmetyar, Mücahidin adlı karşı-devrimci koalisyonun başında idi. CIA, bu koalisyon için en az 3.5 milyar dolar yatırmıştı. Yine CIA, Sovyetler Birliği’nin 15 şubat 1989’da Afganistan’dan tüm birliklerini çekmesinin ardından, Asya uzmanı Selig Harrison’un ifadesiyle, yaklaşık 3 veya 3.5 milyar dolar daha yatırarak, Taleban’ı örgütleyecekti. CIA, Bu kadın düşmanı vahşi gücü 1994 güzünde savaş alanına sürecekti... Pakistan servisi ISI (Interservices Intelligence), sözkonusu karanlık işlerde, CIA ile birlikte çalışmaktaydı...

 

“Peki neden Mücahidin yerine Taleban?”, sorusu akla gelebilir...

 

Sovyetler Birliği’nin Afganistan’da sahneden çekilişinin ardından, -ABD elçiliğinden gelen bir sepet mango meyvasının arasına yerleştirilmiş patlayıcı ile- Ziya-ül Hak’ın ve tüm kurmay heyetinin yaşamlarının noktalanması, Mücahidin’e verilen ABD desteğin kesilmesi, ve köktendinci fanatik Deobandi inancındaki Taleban’ın Afganistan’da sahneye sürülmesi, bunların hepsi aynı zamana rastlayacaktı. Sözkonusu kirli işlerin asıl nedeni, bölge de yükselen İran etkisini engelleyebilmekti. Tüm bunlar, İran’a karşı manevralardı... Vahabi inancı ve ikiz kardeşi Deobandi inancı, en büyük düşman olarak Şia ve türevlerini görmekteydiler. CIA artık, Afganistan’da, Şia düşmanlarının iktidara giden yollarını temizlemekteydi... (Vahabi ve deobandi hakkında daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam + 6- İslam’ın üç temel akımından en büyüğü olan Sünni İslam’ın kültürel kökleri, Sünni İslam’ın dördüncü ve son ana kolu Hanbeli mezhebi, Ahmad ibn Hanbal, Ibn Taymiyya, Muhammed ibn- Abdulvahab ve Muvahhidun veya Vahabi öğretisi üzerine kısa notlar)

 

Legal CIA araştırmalarına göre, Afganistan nüfusunun yüzde 19’u Şia inancından olduğu gibi, nüfusun yarısı da farsca (persce) ile aynı olan Dari adlı dili konuşmaktaydı. Dari, ülke nüfusunun yüzde 35’inin konuştuğu Pashto ile birlikte resmi dil konumundaydı ve öyledir. Dolayısıyla, hem Afgan toplumu ve hem de Mucahidin üzerinde İran’ın derin bir etkisi vardı ve bu etki ABD’nin Orta Asya hesapları ile uyuşmuyordu...

 

“Yeşil kuşak” politikasının ürünü olarak, sözkonusu politikanın ilanedilmiş olduğu yıl kansız bir darbe ile iktidarı gasbetmiş ve iktidarı boyunca bölge de ABD’nin sadık ortağı rolünü oynamış olan Ziya-ül Hak, Sovyetler Birliği’nin sahneden çekildiği koşullarda, Orta Asya’da doğan boşluğu İran ile birlikte doldurmak, bölge politikalarında İran ile ortak davranmak hesapları içindeydi. O, bağımsızlaşan Orta Asya cumhuriyetleri üzerinde İran ile birlikte etkin olmak istediğini Washinton’da oturan “dostlarına” belli ettiği için, yaşamından olacaktı. Anlaşılan O, iktidarı gasbetmesine yardımcı olan ABD için ne anlam ifade ettiğini, ne gibi bir değer taşıdığını, ve değişen uluslararası koşullarda ABD’nin yeni politikasını farkedememişti...

 

Çok büyük feodal bir aileden, Raja ailesinden, Hindistan’da bir bölge yöneten kıral veya prens ailesinden gelen, aynızamanda Berkeley ve Oxford diplomaları olan Zülfikar Ali Bhutto, 1971-73 yıllarında Pakistan’ın cumhurbaşkanlığını, 1973- 77 yıllarında da ülkenin başbakanlığını yapmıştı... Zülfikar Ali Bhutto tarafından 1976 yılında genelkurmay başkanlığına getirilmiş olan Ziya-ül Hak, “yeşil kuşak politikası”nın ilanedildiği 1977 yılının 5 Temmuz günü, kansız bir darbe ile Zulfikar Ali Bhutto’yu devirecekti. Bhutto hapsedilecek, 18 Mart 1978 günü idama mahkum edilecek, ve 4 Nisan 1979’da asılarak idam edilecekti.

 

“Bağımsızlık Miti” ve “Büyük Trajedi” adlarındaki kitapların da yazarı olan Bhutto’nun politikası, anlaşılan, tırmanmakta olan yeni ağır soğuk savaş dalgası ile uyuşmuyordu. Savaş kışkırtıcılığının ön plana çıktığı günlerde, göreceli bile olsa “demokratik” oyunlara yer yoktu... Emperyalist saldırı dönemi Pakistanı’nın baş oyuncusu Ziya-ül Hak’da, asıl rolünü ve gelmekte olan yeni değişimin boyutlarını anlayamadan yokedilince, bu kez, yeni dönemin oyuncusu olarak Zulfikar Ali Bhutto’nun kızı seçilecekti... Sovyetler Birliği yıkılıken Ziya-ül Hak, neler düşündüğünü soran Amerikalı dostlarına, harita da avucunu Orta Asya’nın üzerine bastırarak, İran ile birlikte buralara elkoymayı planladığını açıklayacaktı... ABD oraları özellikle İran’a yedirmemeye karralı idi. Ziya-ül Hak, tüm kurmayları ile birlikte binmiş olduğu uçakla birdaha geri dönmemek üzere uçarken, Afganistan’da da Şia düşmanı Taleban’ın yolu açılacaktı. Pakistan istihbarat örgütü ISI ve ABD sevisi CIA, birlikte, İran düşmanı Taleban’ın Afganistan’da iktidara yükselişine yardımcı olacaklardı...

 

Gerçi insan soyu halen birçeşit sürü olmaktan, değişik katagorilerde farklı sürüler olmaktan henüz kurtulamamıştır. En ileri derecede gelişmiş ülkelerde bile halk yığınları değişik yöntemlerle manupule edilebilirler ama, kapitalist üretim ilişkilerine yeteri derece de geçememiş toplumlarda, ekonomik ilişki alanlarında kapitalizm egemen olasa bile düşünce olarak ortaçağ da yaşayan toplumlar da, sözkonusu sürü özellikler dar çerçevelerde, feodal ilişkiler bağlamında çok güçlü biçimde varlıklarını sürdürürler... Yalnız burada dikkat edilmesi gereken gerçek, insanın aynızamanda değişik ölçülerde sosyal bir varlık olduğudur. İnsan sosyal anlamda ne ölçüde gelişmiş ise, sadece ulusal anlamda değil evrensel anlamda da sosyal bir varlık haline gelmişse, o ölçüde hemcinslerinin acıları ile birlikte acı duyar. Aynen yoldaşı doğa insanı Enkudu’nun ölümü karşısında kendi ölümünü düşünmüş olan Gılgamış gibi acı duyar. Sosyal anlamda gelişmiş insan, hemcinslerine ve hatta bir parçası olduğu doğaya karşı sorumluluk duyar. Hertürlü politik akım içinde, ve özellikle faşist ve ekstrem “sol” guruplaşmalar içinde rastlanabilen anti sosyal ve psikopat karakterlerde bulunmayan veya çok sınırlı ölçüde bulunan bu sosyal varlık olma duygusunu, sürü olma gerçeğinden, sürünün peşinden sürüklenme olgusundan ayırmak lazımdır. Fakat yine de bu ikisi arasında birtakım bağlantı ipleri olduğu da bir gerçektir...

 

Halk yığınlarının ataerkil feodal kültürü ve aşiret ilişkilerini çok ağırlıklı biçimde yaşamayı sürdürdükleri, yani dar çerçevelerde farklı sürüler olma özelliklerini korudukları Pakistan gibi toplumlarda, iktidar değişiklikleri ile ilgili manipülasyonlar, bu yöndeki emperyalist tezgahlar saat gibi işlerler... ABD’nin dostluğunun sınırlarını ve dünyadaki değişimin estireceği yeni güçlü rüzgarları kavrayamamış olan Ziya-ül Hak’ın dönemi kapanırken, Londra’ya ve Washington’a yakınlığı ile tanınan -Harvard ve Oxford diplomalı- Benazir Bhutto’nun iktidar yolu açılmaktaydı. Askeri yönetimden farklı bir politik şekillenmeye geçiş, Pakistan gibi ataerkil kültürün güçlü olduğu bir ülke de, toplum üzerinde etkili birtakım kişilerin yığınları kolayca manupule edebilmeleri sonucu önemli sorunlara neden olmadan gerçekleşebilmekteydi. Bunun aksi de, askeri yönetime geçiş te yine aynı rahatlıkla olabilmekteydi. Toplumdaki klit kişilerin tavırları, olacakları belirleyebilmekteydi ve halen öyledir... Bhutto önderliğindeki koalisyon hükümeti, 1 Aralık 1988 gününden itibaren başta olacaktı. Bu koşullar da Ziya-ül Hak’ın mirası kolayca reddedilebilir, Afganistan’da, Şia düşmanı Teleban, Mücahidin’in yerini alabilirdi... İleri de, bölge de yeni trajik değişimlerin yaşandığı günlerde, Benazir Bhutto’nun (21.06.1953- 27.12.2007) yaşamı da kanlı karmaşık karanlık bir süikast ile noktalanacaktı...

 

Gerçek adı Muvahhidun (birlikçi, tekçi) olan Suudi Arabistan doğumlu Puritan (safcı) Vahabi okulu, ve bu okulunun Hindistan versiyonu olan Deobandi okulu, peygamber Muhammed’in ve en çok ondan sonraki iki neslin yaşadığı dönemin İslami adet ve geleneklerini yaşatmayı savunan reaksiyoner inanç biçimleridirler. Bunlar, İslam’ı tüm dış etkilerden arındırma iddiasında olan tamamen çağ-dışı akımlardır... Sovyetler Birliği sonrası Afganistan’ının Washington tarafından denetlenebilmesi, bu ülkedeki İran etkisinin kırabilmesi için, Şia düşmanı Vahabi ve Deobandi koalisyonu Taleban, CIA’nın ve Pakistan servisi ISI’nin destekleri ile, 1998’de, Afganistan’ın yüzde 90’ında denetim kurabilecekti...

 

Aynen Kafkaslar’da, Çeçenistan’da olduğu gibi, Afganistan’da sürmekte olan kavgada da Suudi petro-dolarları ve Arap Yarımadası kökenli savaşçılar devredeydiler. Zaten, Çeçenistan’da Rus güçlerine karşı savaşan fanatik Vahabi güçler ile Taleben arasında da bağ vardı... Çeçenistan’da savaşan Vahabi militanların önemli birkısmı Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika kökenli oldukları gibi, bu örgütlenmelerin en önde gelen liderleri de Arap ülkelerinde doğmuşlardı. Petro-dolarlar ile beslenen ve petrol boru hatlarının kaderleri üzerinde etkili olma hedefi güden ve aynızamanda din devleti hedefini önlerine koyan bu fanatik silahlı şiddet örgütlenmesinin teoloğu konumundaki Şamil Basayev, Ürdün doğumlu bir Çeçendi. Silahlı mücadelenin önderi rolünü üstlenmiş olan Hattap ise, Suudi Arabistan doğumlu bir kişidir... Suudi parası ve CIA silahları ile beslenen bu gurupların asıl hedefleri, Baku- Grozny- Novorosisk petrol boru hattı üzerinde denetim kurmaktı. Eğer başarabilirlerse, bu çok kârlı işin kaymağını, ARAMCO içindeki Exxon-Mobil ortaklığı aracılığıyla Suudi petrollerini denetleyen, ve 200’ü aşkın ülkede yatırımları olan Rockefeller gurubu yiyecekti. Hazar petrollerine büyük yatırımlar yapmış olan diğer Amerikan şirketleri, “Yedi Kızkardeşler Kulübü” kaymağı yutacaktı.

 

Vahabi veya Muvahhidun ideolojili ve ayrıca CIA ve Taleban bağlantılı fanatik güçlerin 1990’lı yıllarda ön plana çıkmalarından önce, Kafkaslar’da, Çerkes ve Çeçen halkları arasında, İslam içinde ılımlı Sufi tarikatlar sayılabilecek olan Nakşibendi ve Kadiri inançları egemen idi. Bunların din devleti istemek gibi bir talepleri yoktu... Çarlık Rusyası’nın Kafkaslar üzerinde egemenlik kurma süreci içinde, bu coğrafyadan Osmanlı İmparatorluğu sınırları içine bir-kaç kez göç dalgası yaşanmıştı. Örneğin, 1864 yılında Osmanlı topraklarına iki milyon civarında Çerkes gelmişti. Bunlar, Anadolu’nun heryanına dağıtıldıkları gibi, o yıllarda Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde olan Arap ülkelerine de yerleştirilmişlerdi... Örneğin, BM kaynaklarına göre, günümüz Türkiyesi içinde 60 bin civarında insan çerkezceyi anadili olarak kabulederken, buna yakın sayıdaki kişi de çerkesceyi ikinci dil olarak kabuletmektedir. Nüfusu 4 milyonu biraz aşan küçük Ürdün’de, 8 bini aşkın Çerkes veya Çeçen yaşamaktadır. Ürdün silahlı kuvvetlerinin subay kadrolarının önemli birkısmı bu azınlıktan gelmektedir...

 

Uçak kalkmadan hemen önce gelen mango sepeti, kontrol edilmeden alınacaktı. Çünkü, sepet ABD elçiliğinden gelmekteydi, ve uçakta ABD’nin elçisi de vardı. Ziya-ül Hak ile birlikte tüm ekibinin kolayca yokedilebilmesi için bir elçi feda edilirdi doğrusu... Ziya-ül Hak ve yönetici ekibin en tepesi, içinde toplantı halinde oldukları uçağın havada patlayıp yere çakılması ile 17 Ağustos 1988 günü yaşama veda ederlerken, Afganistan’da, yeni yıkım makinelerinin, Taleban’ın ve El Kaide’nin doğum süreçleri başlamaktaydı... Bu ürettiği yeni güçle biryandan bölge de öncelikle İran’ın önünü kesmeyi hesaplayan ABD, diğer yakın gelecekte başlatacağı dünya egemenliği serüveni için gereksinim duyduğu yeni “düşman”ını üretmekteydi. Bu üretilen “düşman” veya “İslam terörizmi” bahanesiyle ABD, Avrasya eğemenliği için vazgeçilmez birinci şart olarak gözüken Orta Asya’ya ve ayrıca -Kuzey Afrika ve Kafkaslar ile birlikte genişletilmiş- Ortadoğu’ya yerleşmeyi hesaplamaktaydı...

 

Aynı yıl (1988), Afganistan’da, 43 farklı ülkeden onbinlerce müslüman genç, CIA’nın kamlarından eğitilmekteydi. Bu Afgan olmayan 35- 40 bin kadar kökten dinci yabancı genç, El Kaide savaşçıları olarak eğitilmekteydiler. Bunların sözde örgütleyicisi olarak gözüken kişi, Suudi Arabistan kökenli milyarder Usame bin Laden’den başkası değildi... Pakistan’da 1 Aralık 1988 günü kurulmuş olan Benazir Bhutto hükümeti, istihbarat servisi üzerinde denetimi olan Ziya-ül Hak yönetimi gibi sözkonusu oluşumlarla ilgilenecek durumda değildi anlaşılan. Ayrıca, babasını ölüme yollamış olan Ziya-ül Hak’tan nefret eden yeni başbakan, O’nun mirasını koruyacak ta değildi... Ziya-ül Hak ile birlikte istihbaratın ve askeri yönetimin başları da ölmüşlerdi ve devletin çekirdeği ile ilgili herşey, anlaşılan, CIA’nın istemlerine uygun biçimde yeniden şekillendirilmekteydi...

 

Ailesi hem Suudi kırallık ailesi ve hem de W. Bush ile iş ortağı olan -el bebe gül bebe büyümüş- böbrek hastası Usame bin Laden’in El-Kaide gibi uluslararası bir gücü nasıl “örgütleyebildiği” bilinemezdi ama, halkları Müslüman ülkelerin tümünde elleri olan CIA’nın böyle işleri başaracak bağlantıları, deneyimi, entellektüel birikimi, örgütsel ve ekonomik gücü olduğu şüphe götürmezdi. Zaten, “yeşil kuşak” politikasından önce de, özellikle Ortadoğu ülkelerinde, İslamcı örgütlenmelerle ilgili olarak, İngiliz servisleri ile birlikte ABD servislerinin çalışmaları vardı. Sözkonusu emperyalist servisler, başta “Müslüman Kardeşler” olmak üzere islami örgütlenmelerin içinde kollara sahiptiler... Örneğin, halkı müslüman devletlerin üst düzey yöneticileri ve bürokratlar üzerinde çalışan, din devleti hedefleyen, ve anti-emperyalist ulusal kurtuluş mücadelesi önderlerini “İngiliz ajanı” diye karalamaya çalışan Hizb ut Tahrir (Kudüs, 1953) örgütlenmesi, bizzat sözkonusu emperyalist servislerin eseri idi. Zaten merkezi Londra’da, ve paraları da en büyük ABD ve İngiliz bankalarında olan bir örgütün başka türlü olması da beklenemez... Örnekler uzamaktadır...

 

Kısacası, bölge de herşeyin yeniden değişmekte olduğu 1988 yılında, El Kaide adlı merkezi denetimden yoksun ve gerçek varlığı tartışmalı bir garip şiddet örgütlenmesinin temelleri atılmaktaydı. Afganistan’da temelleri atılan El Kaide adlı yeni kökten dinci örgütün etkili olabilmesi, “İslamcı terör” yalanına hizmet edebilmesi, ve militanlarını rahatça kullanabilmesi için, gerçek patronunun gizlenmesi gerekmekteydi...

 

El Kaide adlı ürünü, bir CIA prodüksiyonu olarak sahneye süremezlerdi elbette. Böyle örgütlenmelere, -kara para aklama işine benzeyen yöntemlerle- görünüşte “meşru bir önder ve yönetim” bulmak gerekiyordu. El Kaide örgütlenmesini “aklayacak” önder, Suudi kırallık ailesi ve Bush ailesi ile yakınlığı olan milyarder Usame bin Laden’den başkası olmayacaktı. Bu karakterler arasında aile olarak ekonomik ortaklıklar bulunmaktaydı... Sağcı sıfatlı politik çevrelerde de, “sol” etiketli çevrelerde de, Laden benzeri kullanılan karakterleri ünlendirmek, başlarının üzerine haleler oturtmak hiç te zor değildi... Afganistan’da CIA kamplarında eğitilen El Kaide ve Pakistan’da bulunan medreselerde yetişme Taleban, kardeş örgütler gibi görünüm vereceklerdi  ve zaten öyleydiler...

 

Usame bin Laden (1957), Yemen’den Suudi Arabistan’a yerleşip Dolar milyarderi olmuş bir kişinin 54 çocuğundan birisiydi. Kişi olarak O, 11 milyar dolar tutarında mirasın üzerine oturmuştu... İngiliz sömürgeciliği ile 1800’lü yılların başından itibaren, ABD emperyalizmi ile ise II. Dünya Savaşı’ndan beri yakın işbirliği içinde olan Suudi kırallık ailesi, Leden ailesi ile ortak yatırımlara sahipti. Ayrıca, aynı kırallık ailesi ile Leden ailesi yakın dostluk içindeydiler. Her iki aile de İslam içindeki en köktendinci, reaksiyoner, hoşgörüsüz puritan (safcı) Vahabi tarikatındandı. Vahabiler veya asıl adıyla Muvahhidun yandaşları, Ortadoğu’dan Orta Asya’ya, ve Kafkaslar’dan Balkanlar’a dek tüm coğrafyalarda Anglo- Amerikan petrol tekelleri ile işbirliği içindeydiler... Aynen Suudi kırallık ailesi gibi Laden ailesinin de Bush ailesi ile iş ortaklıkları vardı. Usame bin Laden, 1979 yılından itibaren, diğer birçok ülkeden gelen kökten dinci genç gibi, Pakistan toprakları içinde, CIA ve Pakistan servisi ISI denetimindeki kamplarda yetiştirilmişti…

 

Laden ailesinin, Usame bin Laden’in, ve “El Kaide” denen örgütlenme ile bağlantılı diğer bazı kişilerin, Bush ailesi ve Suudi kırallık ailesi ile bağları kanıtlarıyla ortadaydı... Eski CIA direktörlerinden James Woolsey’in 1998 yılında Senato’da yaptığı tanıklık ifadelerine, Profösör Chossudovsky’ye, ve diğer başka anlatımlara göre, küçük kızkardeşi Usame bin Laden ile evli olan, yani Laden’in eniştesi konumunda bulunan -National Commercial Bank’ın sahiplerinden- dolar milyarderi Şeyh Halid bin Mahfuz (Khalid bin Mahfouz), hem Usame bin Laden’i, hem El Kaide denen kuruluşu, ve hem de Taleban yönetimini finanse edenler arasında gözükmektedir. Suudi kırallık ailesi tarafından da desteklenen sözkonusu işadamı, Mahfuz, Kafkas petrolleri ve Afganistan’da petrol boru hatları üzerinde yatırımları olan Suudi şirketi Delta Oil’in ortakları arasındaydı. Sözkonusu şirket, petrol boru hatları ile bağlantılı olarak Kafkaslar’da, Çeçenistan’da ve Afganistan’da kışkırtılan şiddetin ve destabilizasyonun içindeydi aynızamanda. Mahfuz’un ortaklığı bununla da sınırlı kalmamaktaydı. Şeyh Halid bin Mahfuz, diğer yandan, Bush ailesine ait Harken Energy adlı şirketin de yatırımcıları arasında yeralmaktaydı...

 

Halid bin Mahfuz’un ortağı olarak 1970’li yıllarda Teksas’a gelen, Salem bin Laden, işadamı James Bath ile ortaklık kurmuştu. James Bath, diğer yandan, W. Bush’un iş ortağı idi. Ortaklık ilişkileri -James Bath ve Halid bin Mahfuz üzerinden- Bush şirketlerine dek uzanan Salem bin Laden, Usame bin Laden’in ağabeyidir. Bu kişi, Salem bin Laden, 1988 yılında, Teksas’ta bir uçak kazasında ölmüştür...

 

Delta Hess ortaklığı, Hazar havzasında petrol çıkartma ve petrol alanlarını genişletme amacıyla 1998 yılında şekillendirilmişti. Delta Hess, bir ABD firması olan ve dünyanın öndegelen bağımsız petrol ve doğal gaz kumpanyalarından sayılan Amerada Hess ile, yukarıda anılan Suudi Arabistan’ın Delta Oil şirketinin birleşmesi sonucu kurulmuştu. Amerikan şirketi Amerada Hess ile Suudi şirketi Delta Oil arasındaki evlilikle doğan Delta Hess’in asıl ilginç yanı, Usame bin Laden’e ve bu kişi tarafından yönetildiği söylenen Al- Kaida örgütüne dek uzanan ilişkiler ağı içinde olmasıdır...

 

Delta Hess birliğinin Suudi tarafını, Delta Oil’in sahipleri olan, Muhammed Hüseyin al- Amudi’nin aşireti ile Halid bin Mahfuz’un aşireti oluşturmaktadır. Üç özel Suudi petrol şirketine sahibolan bu iki aile, ABD şirketleri ile Güney Asya’da sonderece iddialı petrol geliştirme ve petrol boru hattı projelerine katılmışlardır aynızamanda. Al- Amudi’ye ve Halid bin Mahfuz’a ait olan Delta Oil, ve ayrıca Nimir Petroleum ve Corral Petroleum adlı şirketler, ABD petrol devleri olan Texaco, Unucal, Frontera Resources ve Amerada Hess ile uluslararası konsorsiyumlar (evlilikler) oluşturmuşlardır... Mahfuz’a ait Suudi Arabistan Ulusal Ticaret Bankası (National Commercial Bank) ile Amudi’ye ait Londra’daki Capitol Trust Bank’ın bazı özel kuruluşlara yaptığı milyarlarca Dolar tutarındaki para transferlerinin Al Kaida örgütüne gittiği iddia edilmektedir ama, sözkonusu Suudi sermayeli kuruluşların ABD’de dokunulmazlıkları vardır. Örneğin, 150 şüpheli kişinin, şirketin ve yardım (hayır) kuruluşunun, veya derneğinin varlıklarını (servetlerini) donduran ABD Hazine Bakanlığı (Treasury Department), en önde gelen şüpheliler arasındaki Mahfuz’a ve Amudi’ye ait varlıklara dokunmamaktadır. Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, Halid bin Mahfuz’un küçük kızkardeşi Usame bin Laden ile evlidir ve bilinen bu gerçeği Clinton dönemi CIA direktörü (şefi) James Woosley, 1998 yılında, Senato’da yaptığı tanıklığı sırasında da açıklamıştır. Woosley, “IV. Dünya Şavaşı içinde olduğumuzu” söyleyen kişidir...

 

Diğer yandan, baba Bush’a ait Harken Energy, bir Amerikan yatırım kuruluşu olan Carly Group aracılığı ile kurulmuştur. Carly Group’un başında ise, Cumhuriyetci ve Bush gibi aşırı sağcı Başkanlardan Reagan’ın ulusal savunma sekreteri (ulusal güvenlik danışmanı) ve ayrıca CIA eski ikinci başkanı Frank C. Carlucci oturmaktadır. Ayrıca, Bank of Commerce International skandalına hem George W. Bush ve hem de Usame bin Laden’in eniştesi Halid bin Mahfuz birlikte bulaşmışlardır. Tüm bunların ötesinde, en ilginç gerçeklerden biride, Laden’in eniştesi tarafından büyükölçüde kontrol edilen Suudi- ABD evliliği Delta Hess’in başta gelen yönetici ve ortaklarından birisinin eski eyalet valilerinden Thomas Kean olmasıdır. Kean aynızamanda 11 eylül olayını araştırmakla görevli Komisyon’un da başındadır. Kean’ı 11 eylül Komisyonu’nun başına tayineden kişi ise, Başkan George W. Bush’dan başkası değildir. Manzara yoruma yer bıtakmayacak kadar açıktır herhalde. (Bak: www.azer.com/; www.globalresearch.ca/, by Michel Chossudovsky, by Xymphora; www.ntimc.org/, Noth Texas Independent Media Center; www.unansweredquastions.net/; http://www2.bostonherald.com/news/, by Jack Meyers, Jonathan Wells, Maggie Mulvihill, December 10. 2001)

 

Aslında, bambaşka uzun bir anlatımın konusu olabilecek karmaşık ilişkiler ağı uzayıp gitmektedir...

Sonuçta, Washington’un hesapladığı ve hesaplayamadığı hedeflere doğru “kader ağlarını örmeye başlamıştı”… “El Kaide” ve Laden bağlantılı oldukları yazılıp çizilen bombalardan ilki, 1992 yılında, Yemen’de patlayacaktı... Birkaç ABD askerinin hedefte olması, ABD’ye herhangi bir zarar vermezdi ama, kitleleri korkutma, “İslam terörizmi” imajını yaratıp yayma tezgahına rahatça yardımcı olabilirdi... Böyle bir imaj, “İslam terörizmi” imajı, Müslüman halkların yaşadıkları coğrafya’ya saldırıyı, ve onların yeraltı zenginliklerine, petrollerine elkoyma operasyonunu “meşrulaştırıp” kolaylaştıracaktı… Laden ve “El Kaide” bağlantılı oldukları söylenen bombalama olayları, 1993 yılında, Somali’de sürecekti. Fakat bunların en sansasyoneli, Batı toplumları açısından en ürkütücüsü, Şubat 1993’de New York Dünya Ticaret Merkezi’nin bombalanması olacaktı.

 

“İslam terörizmi” korkusunun zirveye çıkartıldığı 1993 yılında, ABD dışpolitikasına yönveren, 1940’lı yıllardan beri tüm ABD başkanlarını önceden belirleyen CFR adlı elitist masonik örgütlenmenin yayın organı Foreing Affairs adlı dergi de, Samuel Huntington imzalı ve “kültürler arası savaş”tan sözeden uzun bir makale yayınlanacaktı. Aynı makale, daha sonra, kitap haline getirilecekti... Sözkonusu makalesinde Huntington, “Hipotezime göre, bu yeni dünya da temel çatışma kaynağı esas olarak ideolojik veya ekonomik olmayacaktır. İnsan oğlu arasındaki büyük bölünmeler ve başat çatışma kaynağı kültürler olacaktır.”, diye yazmaktaydı. Laden’in pratiğinin teorisi Huntinton’a ısmarlanmıştı anlaşılan. Böylece, çalınacak minarenin kılıfı eksiksiz tamamlanmıştı… Şüphesiz Huntington’un söylediklerinin tümü de yalandı ama, yalan tam zamanında, İslam korkusunun Batı’da zirveye ulaştığı anda söylenmişti...

 

Laden ve El Kaide imzalı sansasyonel bombalamalar bundan sonra da sürecekti ama, hernasılasa Laden, rahatça ortalıklarda dolaşmayı sürdürebilecekti... Sözde ABD servisleri tarafından aranmakta olan Laden, önce Sudan yönetimi, ardından Pakistan kökenli Amerikalı işadamı Mansur Ijaz, ve son olarakta Suudi Arabistan eski istihbarat şefi Prens Turki bin Faysal tarafından ABD yönetimine teslim edilmek istenmişti. Laden’in ABD servislerine teslim edilmesi ile ilgili teklifler, CIA ve Beyaz Saray tarafından geri çevrilmişti... Prens Turki bin Faysal, -CIA ile birlikte- Suudi sarayı içinde Laden’i özellikle desteklemiş olanlardandı. Bu nedenle, Beyaz Saray ve CIA istese, Faysal, Laden’e kolayca yaklaşabilir ve O’nun yakalanmasını sağlayabilirdi. Fakat anlaşılan, Beyaz Saray “İslami terör” öyküsünün tırmanarak sürmesini istemekteydi. Dünya çapında sahnelenen bu oyunun çok daha küçük bir versiyonu, “sol” terör adı ile Türkiye’de de sahneye konmuştu...

 

“ABD Anti-Terör Yasası”nın Clinton tarafından imzaladığı 1996 yılında, Sudan yönetimi, 1992’de ülkelerine gelmiş olan Laden’i sınırdışı edecekti. Yani Laden, istense, o günlede CIA tarafından rahatça teslim alınabilirdi... Açığa çıkan en önemli skandallardan biri de, 11 eylül olayından tam iki ay önce, temmuz 2001’in ilk iki haftası içinde Laden’in Dubai’deki USA hastahanesinde idrar yolları iltihabı nedeniyle tedavi görmesiydi. Lokal CIA görevlisi Lary Mitchell, aynı süre içinde Laden ile görüşmüştü...

 

Dubai emirliği, Laden’in 4- 14 temmuz 2001 tarihinde ülkelerindeki Amerikan hastahanesinde tedavi gördüğünü açıklayacaktı. Lokal CIA şefi Lary Mitchell’de, fransızca yayın yapan İsviçre TV kanalı gazetecisi Labéviére’ye, sözkonusu zaman da ve hastahane de Laden ile görüştüğünü anlatacaktı. Tekrarlamak gerekirse, Laden, lokal CIA görevlisi ile Dubai’de görüştüğü sırada, 1996 yılında Clinton tarafından imzalanmış olan “ABD Anti-Terör Yasası” gereğince USA güvenlik örgütleri tarafından aranmaktaydı. Yine Laden, 1998 yılında Kenya ve Tanzanya’daki USA elçiliklerine yapılan bombalı saldırıların sorumlusu olarak ta aranmaktaydı...

 

Usame bin Laden, El Kaide, Taleban gibi adlarla ilgili gerçekler -kısaca- yukarıda özetlendiği gibi iken, dünya, New York’ta bulunan Dünya Ticaret Merkezi’nin “ikiz kuleleri”ne ve Pentagon’a uçak çarptığı yalanı ile sarsılacaktı... Olayla ilgili dökümanterlerin görüntülerine göre, ilginç “tesadüf”, ikiz kulelere “saldırı” işini bir okulda haber alan, durum kulağına fısıldanırken yüzü aydınlanan, hiç tepki vermeden on- onbeş dakika kadar daha yerinde oturan Başkan Bush, darbelerinin başarısı kesinlik kazanınca, TV kameraları karşısına geçerek, ailece yıllardır petrol işinde ortak oldukları Usame bin Laden’i ve El Kaide denen şeyi, ikiz kulelere saldırının sorumlusu ilanedecekti...

 

Tehlikeli “teröristlerin” George W. Bush tarafından “keşfedilip” ilanedilmeleriyle birlikte, Başkan’ın çalışma masasına çoktan konmuş olan Afganistan’a yönelik USA askeri operasyonunun palanları yüyürlüğe koymaya başlanacaktı. Herşeyin kitabına uygun olması için, önce, -yıllardır tutuklanabileceği halde tutuklanmamış olan- Laden, Taleban yönetiminden istenecekti...

 

Pentagon’a uçak falan çarpmadığı, orada başka birşeyler olduğu çok çabuk anlaşılacaktı... Daha önce defalarca anlatılmış olduğu için, ayrıntıya girmeden söylemek gerekirse, Pentagon’un yıkılan duvarında, ne uçak kanatlarının bıraktığı izler vardı, ve ne de olay yerinde herhangi bir uçak parçası. Fransız gazeyeci Thierry Mersan, “Pentagon’a herhangi bir uçağın düşmediği”ni kesin dille iddia etmekteydi. Fransız gazeteciye göre, USA yönetimin olayla ilgili ciddi aydınlatıcı bir açıklama yapmaması; Pentagon, CIA, FBI, Baskan Bush, itfaiye örgütü gibi kurumların birbirleri ile çelişen açıklamaları, şüpheleri güçlendirmekteydi... Thierry Mersan, depoları dolu 100 ton ağırlığında ve en az saatte 400 km hızla giden bir Boing 757’nin pentagon’un sadece dış cephesine zarar vermeyeceği, carpmanın etkisinin fotoğraflarda görülenden çok daha büyük olacağı kanısındaydı. Ayrıca, çekilen fotoğraflarda hiçbir uçak enkazı görülmemekteydi. Aynı gazeteci, “Pentagon duvarında uçağın kanatlarının izinin neden olmadığını?”, da sormaktaydı... Koskoca dev Boing, buhar olup uçmamıştı ya...

 

Günlük basın organlarına da yansıyan bilgilere göre, Thierry Mersan adlı aynı Fransız gazeteci, “Dehşetengiz Hile” adlı kitabında, 11 eylül günü İkiz kulelere yönelik saldırının bir “iç darbe” olduğu kanısındaydı. Gazeteci, “İkiz kulelere saldıran uçakların yerden idare edildiklerini” iddia etmekteydi... “Alman Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Helmut Schmidts’in kabinesinde 1980- 82 yıllarında teknoloji ve araştırma bakanı olarak görev yapmış olan Andresa von Bülov, “CIA ve 11 Eylül” adını taşıyan kapsamlı araştırmasında, “uçakların uzaktan radyo ile yönlendirildiği” iddiası teknik bilgilerle birlikte inandırıcı biçimde anlatmaktaydı. Yani, Thierry Mersan iddiasında yalnız değildi ve bu iddiaları ortaya atanlar, uzman kişilerdi... Diğer yandan, yine birtakım ciddi dökümanterler de, bilgiler veren uzman kişlerin anlatımlarıyla, “Dünya Ticaret Merkezi’nin ‘İkiz Kuleleri’ne uçaklar çarptığı anda, içeride meydana gelen seri patlamalar, kulelerin yıkılmasına neden olmuşlardı.” Yani, patlayıcılar daha önce yıkım uzmanı kişilerce kulelere yukarıdan açağıya yerleştirilmişlerdi. Bu kulelerin çok yüksek ısılara dayanıklı özel çelik yapıları, bir uçak çarpmasının yaratacağı sarsıntı ve ısı ile bütünüyle yıkılmayacak kadar güçlü idi...

 

Bülov’un anlatımıyla, İngiliz hava kuvvetleri, uçakları uzaktan yönetim tekniğini 1950’li yıllardan itibaren geliştirmişlerdir. Daha sonra bu teknik, 1970’li yıllarda, bir Pentagon organı olan Defense Advanced Research Projets Agency (DARPA) tarafından daha da geliştirilmiş ve uçak korsanlarına karşı bir savunma sistemi olarak büyük yolcu uçaklarına da monte edilmiştir. Sözkonusu teknik sayesinde, kaçırılan yolcu uçaklarının yerden yönlendirilerek alanlara kolayca indirilebilmeleri sağlanmaktadır. Ve şüphesiz, kaçırılmamış uçakları da birer güdümlü füze gibi belirli hedeflere yönlendirebilmek olasıydı ve olasıdır... Yine aynı teknik, kaçırılan uçakların pilot kabinelerindeki tüm konuşmaları dinleme olanağı vermektedir. Pilotun, veya korsanın uçağı yönetmesini de engelleyebilmektedir. Yani, 11 Eylül olayında korsanların rol oynadığını kabuletsek bile, sözkonusu teknikle bunları engellemek olası idi...

 

İşin uzmanı eski bakan Bülov’un açıklık getirdiği teknikle, uçağı dışarıdan yönlendirmek, radyo dalgaları ile yönlendirilen bir model uçağı yönetmekten daha zor değildir. Ve bu teknikle aynızamanda dört uçak birden yönlendirilebilmektedir. Zaten 11 Eylül günü de dört uçak kaçırılmıştır veya dört uçağın kaçırıldığı haberi verilmiştir... Diğer yandan, Andresa von Bülov, Pentagon’a uçak çarpmadığı gerçeğini de araştırmasında yinelemektedir... Ve Bush yönetiminin anlatımlarının yalan olduğu ile ilgili kanıtlar uzayıp gitmektedirler. Sözkonusu kanıtlar, CIA’yı veya CIA içinde bir başka gizli örgütlenmeyi, tamamen faşist bir kliği işaret etmektedirler.

 

Yukarıda özetlenen inandırıcı iddiaların ve 11 Eylül olayının ardından bir bir ortaya çıkmaya başlayan yalanlarının, 1994 Aralık sonunda Irak’ta bir ABD askeri üssünde Savunma bakanı Rumsfeld’in ağzından kaçırarak itiraf ettiği “93 numaralı yolcu uçağının vurulduğu” ile ilgili gerçeğin ötesinde, 11 Eylül günü gerçekleşmiş olan terör eylemini “örgütleyenlerin lideri” gibi yansıtılan ve fotoğrafları internet siteleri dahil tüm medya’da basılan Muhammed Atta ile ilgili yalan da ortaya çıkmıştır. Hürriyet gazetesinin 3 eylül 2002 tarihli sayısında verilen habere göre, Atta’nın babası Muhammed el Emir Atta, yüksek tirajlı haftalık Alman gazetersi Bild’e, “Oğlunun, 12 eylül günü kendisini telefonla aradığını ve saldırıdan habersiz olduğunu”, anlatmıştır. Baba, “Öldüğü ilanedilen oğlunun halen yaşadığını, ve USA istihbarat birimleri tarafından yokedilmemek için saklandığını”, iddia etmiştir.

 

Muhammed Atta olayından çok daha büyük ve tamamen elle tutulabilir bir skandal, 2005 yılı Eylül ayının ikinci yarısında Almanya’da patlamıştır... Tom Flocco’nun haberine göre, “Baba Bush yönetimi yıllarının Beyaz Saray danışman avukatlarından Ted Olson’un sevgili ‘terör şehidi kahraman’ eşi ve FOX News yorumcusu Barbara Olson, 2005 Eylül ayında, cebindeki Vatikan pasaportu ile birlikte, Polonyo- Almanya sınırında, Fransız ve Amerikan gizli servis ajanları tarafından tutuklanmıştır...” (by Tom Flocco, Germany-September 22, 2005, bak: http://www.tomflocco.com/fs/OlsenArrested.htm) Bildiğiniz gibi, “terör şehidi kahraman gazeteci”nin hesabına çalıştığı -ırkçı ve faşist nitelikli TV kanalı- FOX News, George W. Bush’un bir numaralı destekçisidir.

 

Vatikan’ın II. Dünya Savaşı yıllarında Nazi Almanyası’nın ve Mussolini İtalyası’nın emrinde olduğu, savaş sonrası ünlü Nazi savaş suçlularının kaçışlarına yardımcı olduğu, ve savaş sonrası CIA ile ortak çalışmaya başladığı, içinin CIA ajanları ile kaynadığı bilindiği için, Barbara Kay Olson’un cebinden Vatikan pasapotu çıkmasında yadırganacak bir durum yoktur... Fakat Olson’u yakalayanların CIA’dan olmadıkları, diğer 16 kadar ABD servisinden birisinin görevlileri oldukları anlaşılmaktadır... ABD devlet yapılanmasının içinde de güçlü bir iktidar çatışması olduğu anlaşılmaktadır. Ayrı uzun bir anlatımın konusu olabilecek bu gerçek, 11 Eylül provokasyonu ile çok daha belirgin biçimde açığa çıkmıştır... Sadece belirli uluslarüstü tekellerin yaralarını savunan faşist yönetimler, ekonomik ve politik istikrarsızlıkları arttırır. Bu tip faşist yönetimler, iyice iç içe geçmiş olan iç ve dış süreçlerde yaşanan uzlaşmazlıkları, ulusal ve uluslararası arenalardaki çatışmaları kışkırtırlar...

 

Barbara Kay Olson’un nasıl bir “terör şehidi kahraman” olduğu konusuna, “Wikipedia Özgür Ansiklopedi” denen şeyde yazılanlarla açıklık getirelim... “İkiz Kuleler” ve Petagon yalanlarının ardından, bu yalanlarla tamamen uyumlu biçimde, Barbata K. Olson hakkın birçok anma toplantısı yapılmış, gözyaşartan sözler edilmiş, metinler kaleme alınmıştı ve “Wikipedia Özgür Ansiklopedi”de de hakkında şunlar yazılmaktaydı... “Barbara Kay Olson (27 Aralık 1955- 11 Eylül 2001), FOX News, CNN ve daha birkaç diğer organ için çalışan tutucu televizyon yorumcusu. (...)Houston, Teksas doğumlu... (...) Hilary Clinton hakkında bir kitap yazdı. (...) American Airlines Flight 77’de yolcuydu. ...Uçak Pentagon’a çarpmadan 20 dakika önce telefonla kocasına uçağın kaçırıldığını iki kez bildirdi...” (Wikipedia, the free encyclopedia, http://en.wikipedia.org/wiki/Barbara_Olson)

 

Ve evet, 11 Eylül 2001 terör eyleminin “kurbanlarından” Barbara K. Olson, bindiği uçak “Pentagon’a çarpmadan önce, durumu kocasına kahramanca rapor etmişti”... Barbara Olson’un “kahramanlığı”ndan iki ay kadar sonra, 16 Kasım 2001 günü, “terör şehidi kahraman” eşine Federalist Sosyete’de övgüler yağdıracak olan Ted Olson, aradan üç yıl geçtikten sonra eşinin ortaya çıkışına sevinmişmiydi, bilinemez ama, Barbara Olson’un anısına daha birçok konferas verilmişti. Barbara Olson, artık, “Özgürlüğün Ruhu” olmuştu... Ve şimdi O, “birgün yeryüzüne dönmesi” beklenen “kutsal ruh ve baba ve oğul İsa”dan çok önce aceleyle yeryüzüne döndükten sonra, aynen Papa gibi, “kutsal ruh”un yaşayan temsilcisi olmuştu herhalde...

 

Helmut Schmidts kabinesi bakanlarından Andresa von Bülov’un anlatımları yukarıda özetlenmiş olanlarla sınırlı değildi şüphesiz... Bülov, sözkonusu “CIA ve 11 Eylül” adlı yapıtında, diğer ülkelerin istihbarat servisleri üzerinde egemenlik kurmuş olan büyük servislerin terör manipülasyonlarını kolayca gerçekleştirildiğini örneklerle açıklamaktaydı. Bu tip işlerin çift taraflı ajanlar tarafından gerçekleştirildiklerini ve MOSSAD’ın terör manipülasyonunun ustası olduğunu inandırıcı biçimde anlatmaktaydı. Yine aynı kitapta, El Kaide denen örgütlenmenin bir etiket olduğu, merkezi bir denetimden ve yönetimden yoksun bu örgütlenmenin içinde CIA’nın eski kiralık askerlerinin kaynadığı anlatılmaktaydı. (Andreas von Bülow, CIA och 11 September, Ungern 2004)

 

Gerçekten de, “İkiz Kuleler”e saldırının gerisinde, İsrail istihbarat birimleri ile USA istihbarat birimleri içindeki bir gizli örgütlenmenin, bunlarla ilgili bir konspirasyonun olduğu görüntüsü her geçen gün daha da netleşecekti... Türk basınında aktarıldığına göre, 17 eylül 2001 tarihli Haaretz adlı İsrail gazetesi, “FBI’ın, olayın, ‘İkiz Kuleler’e saldırının hemen ardından, beş İsrail vatandaşı Yahudiyi yakalayıp sorguya alındığı”nı yazmıştı. Bunların kimlikleri ve soruşturmanın sonucu hakkında hiçbir açıklama yapılmayacaktı... Yine iddiaya göre, Ariel Sharon, New York gezisini, olaydan bir gün önce iptal etmişti. Binada çalışan Yahudiler o gün işlerine gelmemişlerdi vs...

 

İkiz kulelere çarpan uçakların çok uzun süre rotalarının dışında uçtukları ve böyle durumlarda müdahaleyi gerekli kılacak bir alarm sistemi olduğu bilinmekteydi. Rotaları dışında uçan uçaklara anında müdahale mümkün olduğu halde, sistem nedense işletilmemişti... Hürriyet gazetesinin 5 ağustos 2002 tarihli sayısında yayınlanan habere göre, -Afganistan’a saldırı sırasında topraklarını kullandırtan ve onyıllardır ABD’nin yakın müttefiki olan- Pakistan’ın Cumhurbaşkanı Pervez Müşerref, sözkonusu uçakların rotaları dışında uzun süre uçmaları ile ilgili gerçeği New Yorker dergisine açıkca anlatmıştı. Pervez Müşerref’e göre, böyle bir uçuş, karmaşık ABD hava trafiğini bilmeyenlerin işleri olamazdı... Kısacası Müşerref, Usame bin Laden’in ve El Kaide’nin 11 eylül saldırısını gerçekleştirebilecek kapasitede olmadıklarını nedensellikleri ile açıklamaktaydı...

 

Daha önce de ifade edildiği gibi, Afganistan’da üretilen köktendinci silahlı örgütlenmelerin CIA ile birlikte mimarları arasında olan Pakistan istihbaratı ISI, Laden’i ve El Kaide örgütünü çok iyi tanımaktaydı... Zaten, olayın hemen ardından, Usame bin Laden’de, “ABD’de gerçekleşmiş olan 11 Eylül saldırısına karışmamış olduğum gibi, saldırı hakkında herhangi bir bilgim de yoktur”, diyecekti.(Laden’in sözleri için bak: http://tvnewslies.org/html/bin_laden_ties.html) Fakat yine de, Laden’in yakalanması, Pakistan’ın Taleban’a karşı kesin tavır alması için, askeri darbenin önderi Pervez Müşerref’e ağır baskı yapılacaktı. Hatta Pakistan, “Taleban’a karşı kesin tavır koymazsa, taş devrine döndürülmekle” tehdit edilecekti...

 

Tezgahı kuranlar, büyük yalanı söyleyenler açısından bu gerçeklerin ve hatta daha fazlasının açığa çıkmasının bir önemi yoktu. Nasıl olsa dünyamızı çevreleyen haberleşme uydularının komutası ellerindeydi. Yalanları yeni yalanlar, kötülükleri yeni kötülükler izledikçe, onlar işlerini sürdürebileceklerdi. Yarattıkları “korkunç İslam terörizmi” korkusu ve kendi eserleri olan El Kaide yalanları ile, daha 11 Eylül provokasyonunun ayı dolmadan, zaten yaklaşık 25 yıldır yıkımına aracı oldukları Afganistan’ın üzerine saldıracaklardı. Yoksul Afgan halkının kafasına en gelişmiş tonlarca bombayı, dünya varoldukça etkileri sürecek olan seyreltilmiş uranyumlu mermileri yağdırarak, 7 Ekim 2001 günü Afganistan’a yönelik işgal eylemlerini başlatacaklardı... Özellik halkı Müslüman fosil enerji zengini yoksul ülkelerde varlığını hissettirecek olan Washington-Londra merkezli postmodern (modern ötesi) bir faşizmin gölgesi, yayılarak dünyamızın üzerine düşmeye başlayacaktı. Aynı faşizmin etkilerinin ABD’de de yansımaması olanaksızdı... 

 

Değişik metinlerde daha önce de yazmış olduğum gibi, Lemonde Diplomatik’te, Atack hareketinin önderi Ingnacio Ramonet tarafından kaleme alınan ve türkçesi üç aylık Cosmopolitik dergisinde basılan makaleye ve zaten bilinen gerçeğe göre göre, USA adalet Bakanı M. John Ashcrof, 11 eylül olayının hemen ardından, “yurtseverlik yasası” adı altında bir anti-terör yasasını çıkarttırabilecekti. Sözkonusu faşist yasa, güvenlik güçlerine, insanları belirsiz sürelerle gözaltına alma, gözaltına alınanları tecrit hücrelerine kapama, kişilerin telefon ve internet haberleşmelerini ve mektuplarını izleme, izinsiz olarak evlerini arama, aynı kişileri sürgüne yollama yetkisi vermekteydi. Yasanın ardından tutuklanan en az 1200 yabancının 600’ü aşkını, yargıç kararı olmadan ve avukatları ile görüşemeden gizlice hapsedileceklerdi... Tüm bu faşist içerikli adımları meşrulaştırmaya yönelik propganda kampanyası çerçevesinde, Cumhuriyetci parti yanlısı yorumcu Tucker Carlson, CNN’de, işkenceyi “haklı” bulan ifadeler kullanacak ve bu “haklılığa” dayanak olarak ta “demokratik İsrail”in Filistinli tutukluların yüzde 85’ine işkence yapmasını örnek gösterecekti...

 

George W. Bush, 13 Kasım 2001 günü, özel yargılama usulleri olan askeri mahkemeler yaratmaya karar verecekti... Bu karara göre, askeri üslerde veya savaş gemilerinde kurulan ve üyeleri askerlerden oluşan mahkemelerde, sanıklar, oybirliği olmadan ölüme mahkum edilebileceklerdi. Bu karara itiraz edilemeyecek, sanığın avukatı ile görüşmeleri gizlice dinlenebilecek, hukuki usul gizli tutulacak, ve davaya ait bilgiler on yıldan önce açıklanmayacaktı... Geçmişteki, Nazi Almanyası yıllarındaki “çirkin, cimri ve dolandırıcı Yahudi” resminin, kitleleri aldatarak manupule etmekte kullanılan “Yahudi korkusu”nun yerine, “kadınları ezen ve terör eylemleri örgütleyen şeytani İslam” resmi ve korkusu ustaca yerleştirilmekteydi.

 

Aslıda tüm toplumu baskı altına alacak, içte ve dışta faşist saldırganlığa hizmet edecek olan sözkonusu yeni hukuki gelişmeler; Nazi toplama, tecrit ve yoketme kamlarının bir benzeri olan Guantanamo toplama ve tecrit kampında yaşananlar, bu olanların hepsi, yayılmaya çalışılan “İslam terörizmi” korkusunun malzemeleri idiler. Nasıl Hitler yarattığı “Yahudi korkusu” ile kitleleri Nazi Partisi’nin çatısı altında birleştirmeyi, ve aynı korku ile kitle kırımlarına, cinayetlerine haklılık kazandırmayı hesaplamışsa, Hitler’in bankacısı Prescot Bush’un torunu W. Bush’da, yaratmaya çalıştığı “İslam terörizmi korkusu” ile, rakipsiz dünya egemenliği uğruna fosil enerji kaynaklarının ve yollarının denetimi için başlatacağı yeni Haçlı Seferi’ne ve işleyeceği suçlara gerekçeler hazırlamak peşindeydi...

 

Hukuku ayaklar altına alan sözkonusu kararlar, Küba’da, USA’ya ait Guantanamo Askeri Üssü’nde, pratiğe çoktan geçirilmişti. Aynı üsle ilgili olarak Nazi toplama kamplarını aratmayacak görüntüler, sorgulama yöntemleri, değişik basın organlarına yansımaktaydı. Ürkütücü Guantanamo görüntülerinin yanında, ABD’nin değişik ülkelerde bulunan gizli işkence merkezleri, gizli hapishaneleri, herhangi bir mahkemenin tutuklama kararı olmadan ve kayıtlara geçirilmeden CIA uçakları ile gizlice ve tamamen yasadışı yöntemlerle nakledilen tutsaklar üzerine korkutucu haberler basın organlarına yansıyacaktı... Sözkonusu gizli hapishaneler ve CIA uçakları pisliğine, değişik Avrupa ülkelerinin ve hatta Türkiye’nin de adı karışacaktı... Rezalet ilgili haberler, faşist baskı örnekleri, yaşanan toplumsal felaket örnekleri, trajedilerle ilgili örnekler uzayıp gitmektedir. devamı, üçüncü bölüm

 

1) Kâr ve kariyer için olan gerçekler için olmaz

2) Emperyalizmin gözüyle acılı Afganistan ve 11 Eylül yalanları

3) Kısaca 11 Eylül provokasyonunun ve Afganistan’ın işgalinin müjdecisi Ahmed Şah Mesud süikasti üzerine

4) Afganistan’a saldırının çok önceden planlandığı, petrol şirketlerinin manipülasyonları, ve Karzai rejimi üzerine notlar

5) Irak halkının trajedisinin farklı aşamaları, İngiliz işgali, monarşi, cumhuriyet, iktidar kavgaları, İran ile savaş, Kuveyt’in işgali üzerine notlar

 

6) Kuveyt’in işgali ile başlayan “çöl” ve yalan “fırtınası”, 12 yıllık sürekli yıkımın taşları ile döşenen işgal yolu

 

7) İşgalin beşinci yılında Irak halkının trajedisi ve işgal gücünün zulmü üzerine kısa notlar

 

8) Irak’ta yönetimin şekillenmesi, ekonomik talan, ve yönetim krizi üzerine kısa notlar

 

9) İşgal yalanları, “insan hakları” yalanları, ve ABD’de insan haklarının durumu üzerine kısa notlar

 

KAYNAKLAR:

 

8 Haziran 2008, Pazar

yusufk@telia.com

http://www.sinbad.nu/