Yusuf Küpeli, Afganistan’ın işgali yedinci yılını, Irak’ın işgali beşinci yılını doldururken, emperyalist planlar, saldırganlıklar, yalanlar üzerine notlar

 

3) Kısaca, 11 Eylül provokasyonunun ve Afganistan’ın işgalinin müjdecisi Ahmed Şah Mesud süikasti üzerine

 

Gerçekleşen 11 Eylül provokasyonu ile, saat hem Afganistan’ın ve hem de ABD’nin geleceği için çalışmaya başlamıştı... Afganistan’a saldırının işaret fişeği olan 11 Eylül provokasyonundan hemen önce, bu provokasyonun habercisi bir süikast yaşanacaktı. Sözkonusu süikast, “Kuzey İtifakı”nın askeri önderi Ahmed Şah Mesud’un 9 Eylül 2001 günü öldürülmesi, Afganistan’ı işgal operasyonu ile ilgili planların çok önceden yapılıp W. Bush’un masasına konduğu gerçeğini ve 11 Eylül provokasyonunun başta Afganistan’ın işgali olmak üzere benzer saldırılara “gerekçe” yaratmak üzere tasarlanmış olduğunu bir kez daha doğrulayacaktı. Aynı süikast, analiz yapabilenlere, işgalin ardından Afganistan için nasıl bir yönetimin tasarlamış olduğunu da göstermekteydi...

 

Özet olarak, Afganistan, İngiliz sömürgeciliğine karşı, 1839 yılından 1919 yılına dek süren üç aşamalı bir kurtuluş mücadelesi vererek bağımsızlığına kavuşmuştu. İngiliz İmparatorluğu’na karşı üçüncü bağımsızlık savaşını başlatan Emanullah Kağan (Afganistan kıralı, 1919- 29), 1919 yılında ülkenin bağımsızlığını ilanetmişti... İngilizler, 8 Ağustos 1919 günü Ravalpindi’de imzalanan antlaşma ile Afganistan’ın bağımsızlığını kabuletmişlerdi. Sözkonusu anlaşma, 1921 yılında düzenlenerek son biçimini alacaktı...

 

Fakat bağımsızlıkla ilgili bu son dökümanın imzalanmasından önce, Afgan yönetimi, genç Sovyet iktidarı ile bir dostluk anlaşması imzalayacaktı. Böylece Afganistan, 1917 Ekim Devrimi ile iktidara gelmiş olan Bolşevik yönetimi tanıyan ilk ülkelerden olacaktı. Yine aynı günlerde Afganistan yönetimi, henüz kurtuluş savaşı vermekte olan Ankara hükümetini de tanıyacak, Ankara’ya dostluk elini uzatacaktır... Moskova’da bulunan Afganistan hükümeti temsilcileri ile yine Moskova’ya gitmiş olan Ankara hükümeti delegeleri arasında 1 Mart 1921 günü bir dostluk antlaşması imzalanacaktı. Böylece, Ankara hükümetini ilk tanıyan ve Ankara’ya temsilci yollayan ülkeler, Afganistan ve Sovyetler Birliği olacaktı... Sovyetler Birliği ile Afganistan arasında yapılan sözkonusu özel anlaşmanın ardından, Sovyetler Afganistan’ın en büyük ekonomik ve askeri destekcisi ve en öndegelen ticari ortağı olacaklardı...

 

Ülke de laik reformlar gerçekleştirecek, Afganistan’ın modernleşmesi için çaba sarfedecek, ve ileride padişah ünvanını kullanacak olan Emanullah Kağan’ın yerine, Muhammed Nadir Şah gelecekti (yönetimi, 1929- 33)... Afgan monarşisi, daha çok Sovyetler Birliği ile İngiltere arasında bir denge politikası izleyecekti... Ülkenin teknik kadrolarının ve ordu subaylarının önemli birkısmı Sovyetler Birliği’nde eğitim göreceklerdi ve bu durum Afganistan’ın içpolitikasını etkileyecekti...

 

Afganistan, 1933 yılından 1973 yılına dek Zahir Şah tarafından yönetilecekti... Sosyalist eğilimli partilerin, geniş bir halk katılımının, ve silahlı gücün kalkışması sonucu, 1973 yılında Zahir Şah devrilecek, monarşi kaldırılacak, ve ilan edilen cumhuriyetin ilk cumhurbaşkanı olarak Muhammed Davud seçilecekti. Zahir Şah tarafından başbakanlığa atanmış olan Muhammed Davud, aynızamanda Zahir Şah’ın bacanağı ve kuzeni idi...

 

Başlayan bu yeni süreçle birlikte Afganistan’da Sovyet etkisi daha da artacaktı. Ardından, 1978 yılanda, Afganistan Halkı’nın Demokratik Partisi (PDPA) tarafından Davud devrilecek, başbakanlığa ve İhtilalci Konsey’in başkanlığına Nur Muhammed Taraki getirilecekti. Babrak Karmal ve Hafizullah Amin, yönetimdeki diğer önemli figürler olacaklardı... Bu son ifade edilen olay, ülkedeki Sovyet etkisini daha da arttıracaktı ama, Afganistan'a yönelik ABD müdahalesini büyüterek politik istikrarsızlıkları da derinleştirecekti... Güvenliği yeterince sağlanamadan ve sonuçları hesaplanmadan başlatılacak olan hızlı reform süreci, özellikle toprak reformu, feodal unsurların karşı-devrim eylemlerinin ve ABD müdahalesinin hız kazanmasına yolaçacaktı...

 

Bir yıl sürecek olan Taraki yönetimini, Hafizullah Amin (1979) yönetimi izleyecekti. Kısa ömürlü Amin yönetimininin ardından Babrak Karmal yönetimi (1980- 86) gelecekti. Ardından, 1986 yılından başa geçecek olan Dr. Nacibullah, Rabbani önderliğindeki İslamcı Mucahidin koalisyonu tarafınan 1992 yılında iktidarı terke zorlanacak ve aynı kişi 1996’da Taleban tarafından öldürülecekti. Nacibullah iktidarı, ülkenin son laik yönetimi olacaktı...

 

Yapılmış olan davetten çok sonra, nükleer başlık taşıyabilen orta menzilli Pershing II füze sistemlerinin Avrupa’ya yerleştirilmesinin ardından, 1979 yılı Aralık ayı sonunda Sovyet birlikleri Afganistan’a girmeye başlayacaklardı... Sovyet birliklerinin 1989 yılı Şubat ayı ortasında tamamen çekilmelerinin ardından da içsavaş sürecekti. Sovyet birlikleri çekildikten sonra, cumhurbaşkanı Muhammed Nacibullah’ın üç yıl kadar daha direnebilmesinin ardından, ilk İslamcı yönetim, Burhaneddin Rabbani’nin (1940) cumhurbaşkanlığında 28 Haziran 1992 günü kurulacaktı...   

 

Panshir, Afganistan’ı güneybatıdan kuzeydoğuya doğru ortadan bölen Hindikuş dağlarının arasında, Kabil’in yüz kilometre kadar kuzeyinden başlayıp kuzeydoğuya, Tacikistan sınırına doğru uzanan bir vadidir. Buradan doğan ve aynı adı taşıyan nehir, İndus’u besleyen ana kollar arasındadır... Askeri stratejik açıdan sözkonusu Vadi’nin denetimi, kuzeyden, Rusya ve Orta Asya Cumhuriyetleri üzerinden Kabil’e uzanan ikmal yollarının denetimi anlamına gelir... Afganistan’da, Sovyet askeri gücüne karşı yürütülen savaş sırasında, “Panshir Arslanı” takma adı ile ünlenen, ve halkın -gerçeklerle mitolojilerin, gerçeklerle gerçeküstü düşlerin birbirine karıştığı- bilincinde “kahraman” konumuna yükselmiş olan olan Ahmed Şah Mesud (Ahmad Shah Massoud, 2 Eylül 1953- 9 Eylül 2001), bir polis şefinin oğlu olarak Panshir Vadisi’nde doğmuştu. Babası, kıral Zahir Şah döneminde albay rütbesine dek yükselmişti... Şah Mesud, öğrenimini, önce Fransız lisesinde görecek, ve ardından da Kabil Üniversitesi mühendislik bölümünde sürdürecekti ama, bu ikinci aşamayı tamamlayamadan olayların içine sürüklenecekti...

 

“CIA-dünya gerçekler kitabı 2008”e göre nüfusu günümüzde 32 milyona yaklaşan Afganistan’ın yüzde 27 kadarını oluşturan Tacik azınlık, genellikle ülkenin kuzeyinde, Tacikistan ve İran sınırlarına yakın bölgelerde yaşamaktadır... Afganistan nüfusunun yüzde 42’sini Pashtun, yüzde 27’sini Tacik, yüzde 9’unu Hazara, yine yüzde 9’unu Özbek, yüzde 4’ünü Aimak,  yüzde 3’ünü Türkmek, yüzde 2’sini Beluci, ve yüzde 4 kadarını da diğer halklar oluşturmaktadır. Başka araştırmalar da bu verileri doğrulamaktadır.

 

Yukarıdaki adlardan okuyucuya yabancı gelebilecek olan Aimak’ın veya Chahar Aimak’ın, Türk-Moğol kökenli bir halk olduğunu, moğol sitili bir yerleşim ve yaşam tarzı benimsemiş olduğunu belirtmekte yarar vardır. Bilindiği gibi, Özbek ve Türkmen toplulukları da türkçe konuşan halklardandır. Başta Özbek ve Türkmen dilleri olmak üzere Afganistan’da halkın yüzde 11 kadarı değişik Türk dillerini konuşmaktadır. Timuri (Timur’un soyundan) olarak ta bilinen ve nüfusu iki milyona yaklaşan, ve yine halen önemli kısmı göçebe ve yarı göçebe bir yaşam sürdüren Hazara halkı ise, Moğol kökenli olmakla birlikte, çok büyük ölçüde moğolca ve türkçe sözcüklerle karışmış bir farsca konuşmaktadır...

 

Yine yukarıda sıralanan halklardan Pashtun, Tacik ve Beluci toplulukları, Hint-Avrupai diller gurubu içinde yeralan Hint-İrani dilleri, bu yakın akraba dilleri konuşan halklardır. Afganistan nüfusunun yüzde 27 kadarını oluşturan Tacik azınlık, Farsça (Persçe) denen İran dilinin bir biçimi olan Dari dilini konuşmaktadır. Ülke nüfusunun yüzde 50 kadarı da zaten bu dili, Dari diye adlandırılan birçeşit farsçayı konuşmaktadır. Diğer en çok konuşulan dil ise, yüzde 35 ile Pashto dilidir. Dari ile Pashto, birlikte ülkenin resmi dili konumundadırlar... İrani bir dil konuşan ve toplam nüfusları beş milyon civarında olan Beluci halkı, çoğunluklu olarak güneydoğu İran’da ve güney Pakistan’da yaşamaktadır. Bu halkın nüfusunun yüzde 20 kadarı İran, yüzde 70 kadarı da Pakistan sınırları içindedir. Şah dönemi İran’ının ABD taşeronu olarak Afganistan’ın iç işlerine müdahale etmeye çalışmasına karşın, Sovyetler Birliği, Beluci ayrılıkçılara destek vermişti... Günüzde de Beluci “kartı” üzerine Washington oynamaktadır...

 

Ahmed Şah Mesud, anadili olarak, Dari konuşmaktaydı ve Tacik halkındandı. Fakat O, mükemmel fransızca, Paşto ve Urdu dillerini de bilmekteydi... Yaklaşık 50 milyon kişi tarafından konuşulan ve Hint-Avrupai diller ailesinden olan Urdu, Pakistan’ın resmi dili olduğu kadar, Kuzey Hindistan’da, Pencap’ın Müslüman halkı arasında da yoğun biçimde konuşulmaktadır. Urdu, bölgedeki birçeşit İslam milliyetçiliği ile özdeşleşmiştir. Aynızamanda sözkonusu halkın edebiyat dili olan Urdu üzerinde, Hindu dilinin, Pesçenin, Arapçanın, ve sadece bir yazı dili olan Sanskritçenin derin etkileri olduğu söylenmektedir...

 

Ahmed Şah Mesud, Sünni İslam inancının -en erken- ılımlı kollarından Hanefi mezhebine dahildi... Hanefi inancının kurucusu teolog Abu Hanafi’nin (699- 766), İran asıllı olduğu, ve doğduğu dönem içinde devrimci sayılabilecek Hanefi okulunun Ali’ye büyük saygı duyduğu bilinmektedir... Hanefi inancının, Ahmad ibn Hanbal’ın (780- 855) kurucusu olduğu reaksiyoner Hambeli mezhebi ve bunun 1700’lü yılların ortasında doğmuş olan türevi Vahabi inancı, veya gerçek adıyla Muvahhidun (tekci, birlikçi) inancı, ve yine Muvahhidun’un ikiz kardeşi Deobandi inancı gibi özellikle Şia düşmanı olmadığı da ayrıca bilinmektedir... Fakat yine de, Mesud ve birlikleri Kabil’e girerlerken, kentin Şia bölgesini yıkacaklar, bu inançtan olanların binlercesini öldüreceklerdi. Fakat birsüre sonra İran ile iyi ilişkiler geliştirmekten de çekinmeyeceklerdi... Tüm bu gerçeklerin ışığında, hem ana dili Dari açısından, ve hem de inanç biçimi açısından, bir başka ifadeyle ruhsal ve düşünsel olarak, Ahmed Şah Mesud ile İran arasında bir Çin seddi, hatta herhangi önemli bir engel yoktu... Bölge de öncelikle İran’ın ve Rusya’nın yollarını kesme, bu devletlerin Afganistan ile ilişkilerini bozma peşinde olan Beyaz Saray ve CIA açısından Ahmed Şah Mesud’un politik konumu, O’nun için olumlu bir not oluşturmuyordu herhalde...

 

Ahmed Şah Mesud, Sovyet birliklerine karşı savaşmış, önemli başarılar kazanmıştı, ve en önemli saldırıları CIA tarafından finanse edilmişti ama... Bu savaş sırasında CIA’nın Pakistan’da istasyon şefi olan Milton Bearden’e göre Mesud, Rus güçleriyle savaşmaktan ziyade, Sovyet sonrası başlayacak olan içsavaşa hazırlanmaktaydı. Yani, O’nun hakkındaki ikircimli raporlar CIA’nın arşivlerinde durmaktaydı...

 

İçine süreklendiği süreçte, dahil olduğu -Rabbani (1940) önderliğindeki- Cemaati İslami (İslam Cemaatı veya topluluğu) örgütü ile birlikte O, CIA ile yakın bağlar kurmuştu ama, O’nun bu yakınlığı, diğer bazı savaş lordlarının yakınlığı kadar güvenilir bulunmuyordu anlaşılan. Örneğin, 1976’da Cemaati İslami örgütlenmesinden koparak Hizb-i İslam (İslam Partisi) adlı kuruluşu şekillendiren ve ülkedeki eroin rafinerilerinin ezici çoğunluğuna sahibolan “Bukalemun” lakaplı köktendinci Gulbeddin Hikmetyar’ın (1947) CIA’ya yakınlığı, anlaşıldığı kadarıyla çok daha sıkı ve CIA açısından güvenilir idi. Çünkü, Hikmetyar’ın kaybedebileceği büyük kazançları vardı ve CIA olmadan eroinlerini Batı’da pazarlayamazdı... Aynızamanda Pakistan tarafından da güçlü biçimde desteklenmiş olan Hikmetyar, hem Tacikistan’da ve hem de Keşmir’de eylem yapan aşırıların, kökten dinci örgütlenmelerin baş destekçileri, finansörleri idi... Türkiye kamuoyu, Hikmetyar’ı, daha çok, yere çömelmiş genç Tayyip Erdoğan’ın yanındaki koltukta otururken çekilmiş fotoğrafı ile tanımaktadır.

 

Ahmed Şah Mesud gibi Tacik asıllı ve Hanefi mezhebinden olan Burhaneddin Rabbani, Kabil üniversitesinde teoloji eğitimi görmüş ve -Yedi İmam Şiası temsilcisi- Fatımi yönetimi tarafından 970 yılında kurulmuş olan dünyanın en eski eğitim merkezlerinin başında gelen Al-Azhar Universitesi’nde (Mısır, Kahire) İslam felsefesi üzerine mastır yapmıştı. Ardından O Kabil Üniversitesi’nde göreve başlamış, ve tanınmış bir teoloji profösörü olmuştu... Adını peygamber Muhammed’in kızı ve Ali’nin eşi olan Fatma Zehra’dan (605- 633) alan Fatımi Halifeliği, 909- 1171 yıllarında yaşamış ve Atlantik Okyanusu kıyılarından Kızıl Deniz Kıyılarına, Suriye’ye dek tüm Kuzey Afrika’da ve Arap yarımadası’nın önemli birkısmında egemenlik kurmuştu...

 

Rabani, 15 Şubat 1989 günü Sovyetler Biliği’nin son askerini de Afganistan’dan çekişinin ve bundan ancak üç yıl sonra Sovyet yanlısı Necibullah hükümetin yıkılışının ardından, 1992 yılında, ülkenin cumhurbaşkanı olmuştu. Şah Mesud ise, 1996 yılına dek yaşayacak bu hükümette savunma bakanlığını üstlenmişti... Rabbani yönetimi, başlangıçta İran ile bazı problemler yaşamış olsa da, daha sonra gayet iyi ilişkiler geliştirmişti. Bunlar, Beyaz Saray ve CIA açısından kolay kabuledilebilir durumlar değillerdi. Zaten aynı nedenle, Afganistan’da gerçek anlamıyla İran ve Rus karşıtı bir yönetim kurabilmek, ve bölge de yatırımları olan Anglo-Amerikan sermayeli petrol şirketleri hesabına politik istikrarı sağlayabilmek amacıyla Taleban kurulup desteklenmeye başlanmıştı. Fakat işler Taleban yönetimi ile de istenildiği gibi yürümeyecekti...

 

Mucahidin gurupları arasında süren iktidar kavgası nedeniyle zaten tamen yıkılmış olan Kabil, bu kez de Taleban’ın ateşi altında kalacaktı... Sonuçta Kabil, 1996 yılı Eylül ayında, CIA ve Pakistan destekli Taleban’ın eline düşecekti... Yeniden iktidar karşıtı konuma sürüklenmiş olan Rabbani, karargahını, Kabil’in kuzeyinde bulunan Panshir Vadisi’nde ve daha kuzeydoğudaki dağlık bölgede, tam Tacikistan sınırındaki Badakhshan’da  kuracaktı. “Kuzey Birliği” olarak adlandırılan bu Taliban karşıtı askeri koalisyon güçlerinin komutanı, Şah Mesud’dan başkası olmayacaktı. “Kuzey Koalisyonu” denince, akla ilk gelen isim, Ahmed Şah Mesud olacaktı...

 

Şah Mesud, Batı dünyasında da alabildiğine ünlendirilecekti. “Kuzey Birliği”nin askeri komutanı olarak Batı’dan küçümsenmeyecek maddi ve manevi yardımlar alacaktı. Fakat, Batı basınında O’nun aleyhine yazılar da yayınlanacaktı. Batı’da birtakım çevreler O’na güven duymayacaklardı...

 

Örneğin, Steve Coll’un, “Ahmad Shah Massoud links with CIA” başlıklı uzun makalesinde, Şah Mesud hakkında, 4 Temmuz 2001 tarihinde Bruce G. Richartson’un yazmış oldukları aktarılmaktaydı... Mesud’a övgüler düzen Fransız basınını eleştiren Richartson, Mesud için, özet olarak, “O’na ‘Panshir Arslanı’ demek gülünç oluyor. Gerçekte Mesud, ‘Panshir Arslanı’ değil ama, ‘Kremlin Arslanı’dır”, diye yazmaktaydı... Aynı yazara göre, “Rus, Afgan, İngiliz, Finli, Ukraynalı ve Amerikalı gazeteciler tarafından kaleme alınmış olan 25’i aşkın kitapta, Mesud’un Ruslarla yapmış olduğu işbirliğinden sözedilmekteydi...” Yine iddiaya göre Mesud, “1980’li yılların başında Sovyetler Birliği ile anlaşma imzalamış ve onların Kabil’e uzanan ikmal yollarının ve haberleşme hatlarının güvenliğini sağlamıştı. Ayrıca O, bu süreç içinde, Sovyet hedeflerine saldıran diğer Mücahidin gurupları ile çarpışmıştı...”

 

Ahmed Şah Mesud’un Sovyet Güçleri ve Sovyet yanlısı rejimle yapmış olduğu işbirliği üzerine başka metinler de vardı. O’nun, Sovyet yanlısı rejimin -Nabi Azimi, Noor ul Haq Ulomi ve Asif Delawar adlarında- üç generali ile harita üzerinde çalışırken çekilmiş fotoğrafları da yayınlanmıştı... Afgan gazeteci Sami Yusafzai, General Gramov’un ağzından şunları yazmaktaydı... “Özbekistan üzerinden Afganistan’a giren ilk Sovyet askeri birliklerinin Salang Vadisi’nden ve Panshir Vadisi’nden geçişleri, Ahmed Şah Mesud’un müsadesi sayesinde olmuştur. Aksi taktirde, bu vadileri geçebilmek olanaksızdı...”

 

Bu satırları yazan kişi, Şah Mesud hakkında yazılıp-çizilenlerin nekadarının ne ölçüde doğru veya yanlış oldukları hakkında kesin bir söz edecek durumda olmasa da, sonuçta, Mesud’un Sovyetler Birliği ve Sovyet yanlısı rejim ile işbirliği üzerine hiç te azımsanamayacak anlatımlar vardır. Diğer yandan O, CIA ve Gulbeddin Hikmetyar gibilerle, ve bazı Araplarla da işbirliği yapmıştı. İçinde bulunduğu koşulların da zorlaması ile Şah Mesud, birsürü karmaşık ilişkinin içine girmişti...

 

Afganistan gibi farklı halk guruplarının ve değişik inançların birarada varolduğu sosyal yapısı çok rekli, ve ayrıca birçok dış gücün elinin üzerinde olduğu bir ülke de, belki O, varolabilmek için tüm bu karmaşık ilişkilere ve birtakım entrikalara zorlanmıştı ama, anlaşıldığı kadarıyla sonuçta, Beyaz Saray ve yandaşları açısından pek güvenilmez biri konumuna sürüklenmişti. Birtakım güç merkezlerine ait bu tip belirlemeler, önemli roller oynayabilecek politik karakterlere verilen notlar, resmi ağızlardan duyurulmazlar herhalde ama, burada olduğu gibi tahminler yürütülebilir...

 

Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, “Kuzey Birliği”nin komutanı olarak Batı’nın birtakım güçleri Şah Mesud’u desteklemekteydiler. Bunun yanında, Taleban’a karşı savaşan “Kuzey Birliği”nin, silah, cephane ve savaş için gerekli tüm malzemeleri, lojistik ikmali, asıl olarak İran ve Rusya üzerinden sağlanmaktaydı. Taleban’a karşı savaşan “Kuzey Birliği”nin arkasında, asıl olarak bu iki ülke durmaktaydı. Ve yine “Kuzey Birliği”ne yardım eden ülkelerin arasına, Rusya ile tarihi iyi ilişkileri olan Hindistan’ı da eklemek gerekir... Kısacası “Kuzey Birliği”, oldukça geniş sayılabilecek bir uluslararası yelpaze de ilişkiler ağı geliştirmişti, ve böyle bir birliğin önderliğinin, Şah Mesud’un, ABD’den göreceli bağımsız davranabilme olasılıkları mevcuttu...

 

Beyaz Saray, kendi kurdurduğu Taleban’ı gözden çıkartmış olsa bile, eline düşmüş bir Afganistan’ın geleceğini Şah Mesud gibi birisine teslim edemezdi. Afganistan’daki yararları açısından ABD yönetimi, Ahmed Şah Mesud’a güvenemezdi. Zaten görülen, güvenecek bir parti kalmadığına inandığı için olmalı, Washington, Afganistan’a bizzat kendi güçleri ile girmeye ve bu ülke de -askeri denetimi altında- tamamen kukla bir yönetim kurmaya karar vermişti. Beyaz Saray, böyle bir operasyonu başlatmadan önce, önüne çıkabilecek muhtemel engelleri, başını ağrıtabileceğini hesapladığı tanınmış kişileri yoketmek zorunda idi herhalde...

 

Toparlayacak olursa, Orta Asya Cumhuriyetleri’nin ucuza denetlenebilmeleri; Rusya’nın Hint Okyanusu’na inen yolunun tutulabilmesi; Çin’in batısından çembere alınması; Çin ve Rusya üzerinde ucuza tehdit oluşturabilme; ve ayrıca İran, alt Kıta Pakistan-Hindistan üzerinde istenen denetimlerin sağlanabilmesi açısından Afganistan’ı mükemmel bir askeri üs olarak gören ABD yönetimi, bu ülkede kesin bir denetim kurma sevdası içine girmişti. Washington’un sözkonusu hedefe yönelik kanlı mücadelesi halen sürmektedir... Bu satırlar yazılırken (03.04.2008) Afganistan’da, 20 bin tanesi ABD’den 47 bin NATO askeri savaşmaktadır. Bunların yetmediğini iddia eden Pentagon, halen, NATO ülkelerinden Afganistan için yeni savaşcı askeri birlikler istemektedir. Çünkü onlar, ülkeyi baştan sona yıkmış olmalarına karşın, kontrol edememektedirler. Genişleyen NATO’nun diğer -görünüşte- ortakları, bu Afganistan’a asker yollama işine pek hevesli gözükmemektedirler...

 

Sıralanan ve sıralanmayan askeri amaçların gerisinde, ağırlıklı olarak, Afganistan’ın ekonomik önemi durmaktadır. Sözkonusu ekonomik önem, tek başına Afganistan’ın kendi doğal zenginliklerinden kaynaklanmasa da, çevresindeki zenginliklerden kaynaklanmaktadır. Özellikle Orta Asya ve Hazar bölgesi fosil enerji zenginlikleri ve bu zenginliklerin Hint okyanusu üzerinden endüstrileşmiş ülkelere nakledilebilmeleri açısından Afganistan olağanüstü önem taşımaktadır. Afganistan’ın ABD açısından taşıdığı önem, dünyamızı giderek artan ölçülerde kirleten fosil enerjinin, zengin Batı’nın sosyal yaşamı ve endüstrisi açısından taşımakta olduğu yaşamsal değerle koşuttur.

 

Tüm bu özetlenen nedenlerle, Washinton, NATO ülkelerini de kullanarak Afganistan üzerinde tekbaşına egemenlik peşine düşmüştür... NATO üyelerinin ve dünyanın başka öndegelen ülkelerinin toplam askeri bütçelerini aşan dev askeri bütçesinden, ve halen diğerlerine göre en az 10-15 yıl ileride olan askeri teknolojisinden güç alan, kısacası askeri gücüne dayanan ABD’nin, NATO üyesi olan ve ayrıca NATO ile “Barış İçin Ortaklık” çerçevesinde bağ geliştirmiş olan ülkeleri, “ortak yararlar” mavalıyla “ikna” ederek Afganistan’ın işgali operasyonuna katması pek zor olmamıştır.

 

“Ortak yararlar” söylemi, petrol ve doğal gaz kaynaklarının ve yollarının Batı açısından güvenliği anlamına gelmektedir ama, bu kocaman bir yalandır. Çünkü, halen Avrupa, kullandığı petrolünün ve doğal gazın çok önemli birkısmını Rusya’dan veya Rusya üzerinden almaktadır. ABD yönetimi, CIA, 1980’li yıllarda, Avrupalı bağlaşıklarına yaptığı baskılarla, Sibirya’dan Batı’ya döşenecek doğal gaz- boru hattını engellemiş ve Sovyetler birliğini önemli bir gelirden mahrum bırakmıştı. Bu engellemesi ile ABD, aynızamanda Batılı müttefiklerini de ucuz bir enerji kaynağından yoksun kılmıştı. Sözkonusu durumu, “ortak yarar” mavalı ile açıklamanın olanağı yoktur... Washington, Batı ile Sovyetler Birliği arasında gelişecek ekonomik bağları baltalayarak, şiddete dayalı politik egemenliğini sürdürebilmeyi hesaplamaktaydı sadece... Yine örneğin, Irak işgal edilmese de, Avrupa ve Asya ülkeleri petrollerini başta Irak olmak üzere Ortadoğu ülkelerinden rahatça ve güvenlikli olarak ithal edebilirlerdi. Hatta, Irak’ın ticaretini EURO ile yapmak istediği üzerine haberler çıkmaya başlamıştı. İşte ABD’yi asıl ürküten de buydu...

 

“Ortak yararlar” mavalının gerisinde gizli duran gerçek, -üretilen İslam terörizmi gibi yeni hayali tehditlerle- Batı üzerindeki hegemonyasını öncelikli olarak korumayı başaran ABD’nin, Batı’yı da peşine takarak bu egemenliğini dünya düzeyinde daha da fazla yayabilme hesabından başka birşey değildir. Batı yönetimleri ise, askeri güçsüzlükleri nedeniyle, şimdilik, bu keskin dişli “ortakları”nın entrikalarını yutar gözükmekte ve peşinden sürüklenmektedirler... Ayrıca, en tatlı kazançları getiren ABD merkezli askeri-endüstri kompleksleri, Batı’nın aynı alanda üretim yapan kuruluşları ile bütünleşme sürecine çoktan girmişlerdir. Aralarında İsveç gibi bazı İskandinav ülkelerinin şirketlerinin de bulunduğu Batı’nın silah üreten kuruluşları ile ABD merkezli askeri-endüstri kompleksler arasında derin birlikler oluşmuştur. Tüm “insan hakları” ikiyüzlülükleri ile birlikte, savaşlardan, yerel çatışmalardan elde edilen ortak büyük kazançlar şekillenmiştir...

 

Sonuçta, anlaşılmış olacağı gibi, burada Afganistan, sadece kendi doğal zenginlikleri, stratejik önemi, ve çevresinde varolan olağanüstü zenginlikler açısından taşımakta olduğu önem nedenleriyle değil, tüm bunların yanında ve ötesinde, zengin emperyalist Batı’nın ve Batı’nın sataliti konumundaki ülkelerin Washington önderliğinde birarada tutulabilmeleri, Washington’un Batı üzerindeki sultasının sürebilmesi açısından da ayrıca büyük bir değer kazanmıştır. Afganistan, ABD’nin NATO üzerindeki, ve dolayısıyla Batı üzerindeki hegomonyasını sürdürebilmesinin aracı haline getirilmiştir. Şüphesiz bu “oyun”un bir limiti vardır ve o aşıldığı zaman olay NATO’nun büyük darbeler yemesine dek uzanabilecektir... Afganistan, şekillenmekte olan yeni uluslararası kamplaşmanın savaş arenasına dönüşmüştür. Aslında, ülkenin geçmişteki konumu da bundan pek farklı değildi. Bu açgözlü hainane didişmenin acısını ise yoksul Afgan halkı çekmektedir...

 

Washington ve peşine takmış olduğu zengin Batı açısından -günümüzün verili koşullarında- bu ölçüde önem taşıyan Afganistan’ın işgalinin ardından tasarlanan kukla yönetimin, Washinton’a bağlılığından emin olunması gerekiyordu. Geçmiş iki on yılı aşkın süre içerisinde -yukarıda özetlenmiş olan- karmaşık politik ilişkiler içerisine girmiş olan Ahmed Şah Mesud ve benzerleri, tasarlanan böyle tamamen kukla bir yönetime uygun karakterler olmadıkları kadar, ünleri, halk üzerinde yaratmış oldukları etkileri ölçüsünde de bu tip kukla bir yönetim için tehdit oluşturmaktaydılar...

 

Ahmed Şah Mesud’un Washington tarafından neden istenmemiş ve hatta tehlikeli bulunmuş olabileceği üzerine muhtemel gerekçeleri şu şekilde yeniden özetleyebiliriz...

 

Birincisi, daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, ataerkil bir kafa yapısına sahibolmakla birlikte Ahmed Şah Mesud, zengin feodal bir aileden gelmiyordu. Herhangi bir petrol şirketinin görevlisi de değildi ve olmamıştı... Yani O, kaybedecek maddi zenginliklere, köylere, kölelere, eroin rafinerilerine, uluslarüstü tekellerle kişisel ekonomik bağlara vs. sahibolmadığı için, bu tip menfaat zincirleri ile bağlanamazdı. Bu konumu, okumuş halktan bir kişi olarak O’nun bağımsız davranabilme olanaklarının güçlü kılıyordu. Kişisel maddi zenginlikler öksesiyle yakalanarak geri dönülemez biçimde satınalınabilme olasılığını yokediyordu...

 

İkincisi, Şah Mesud, vaktiyle Sovyetler Birliği ile dahi bağ kurmaktan çekinmemişti. Yani, bir tarafa yüzde yüz bağımlılığı yoktu, pragmatik biri idi... Şah Mesud’un Batı ile olan ilişkileri, süren savaşla ilgili kısa vadeli yararcı gerekçelere, herhangi ideolojik ve teorik temelleri olmayan pragmatik seçimlere dayanmakta idi anlaşılan... Hem “Kuzey İtifakı”, İran İslam Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu tarafından desteklenmiyormuydu...

 

Üçüncü olarak, Tacik azınlıktan geliyor olması, ileride O’nu, “Bağımsız Devletler Topluluğu” içinde olan Tacikistan’a ve dolayısıyla Rusya Federasyonu’na yaklaştırabilirdi. Ya da, zorunlu gördüğü koşullarda bu ülkelere yaklaşması kolay olabilirdi...

 

Tacikistan’ın güneyinde, Afganistan sınırına yakın konumda iki adet, ve aynı ülkenin kuzeyinde, Özbek ve Kırkız sınırları ile olan üçgen de ise bir adet ABD askeri üssü vardı. ABD’nin Afganistan’ı işgali sırasında bu üsler kullanılacaklardı ama, Tacikistan bütünüyle ABD’nin kontrolunda değildi. Tacikistan, aynızamanda ve asıl olarak, 21 Aralık 1991 günü antlaşması imzalanan ve Mart 1992’de vücutbulan Bağımsız Devletler Topluluğu’nun (CIS, Commonwealth of Independent States) -Rusya Federasyonu ile birlikte- kurucu ilk yedi üyesi arasında yeralmaktaydı. İleride üye sayısı 12’ye yükselecek olan birlik, ekonomik ortaklığı aşan, politik ve askeri beraberlikleri de içeren bir anlam taşımaktaydı... Ayrıca, dil, kültür ve tarihi yakınlıklarının da etkileriyle, Tacikistan ve Şah Mesud gibi Tacik halkından gelenlerin üzerinde İran’ın da değişik ölçülerde etkileri vardı...

 

ABD yetkililerinin Şah Mesud hakkında verebilecekleri tüm negatif notların bir bileşkesi olarak, Washington açısından onunla ilgili dördüncü olumsuzluk, Mesud’un kafa yapısının, gerçek anlamıyla ABD kuklası bir yönetimin başı olmaya uygun olmamasıydı. Uygun olmamanın ötesinde, ABD açısından işleri bozacak özellikler taşıyan bir düşünce yapısına sahipti Mesud... Herşeyden önce Mesud, eski Afgan bürokrasisi içinden gelen, tüm eğitimini Afganistan’da görmüş gerçek bir Afganistanlı ve Asyalı idi. Hatta O, ABD için, Pashtun asıllı Taleban önderlerinden daha tehlikeliydi. Çünkü Taleban önderleri, hiç te ahmak olmamalarına ve hesaplarını bilmelerine karşın, katı dini dogmaların etkisinde kalmaktaydılar. Bu zaafları onların manevra olanaklarını kısıtlamaktaydı...

 

Sonuçta, mevcut kafa yapısıyla Şah Mesud, birtakım petrol şirketlerinin yararları yerine, Afganistan’ın ve Afgan toplumunun yararlarını ön plana almaya kalkışabilirdi... İktidarı elegeçirmesinin ardından, toplum içindeki ünü nedeniyle, “gerektiğinde” Şah Mesud’u alaşağı etmek iyice zorlaşabilirdi...

 

Yüzyılların sömürgecileri, dünyamızın bu egemen üst sınıfları, avlarını sadece aşağılamazlar, aynızamanda -işlemekte oldukları cürümün korkusuyla- ondan ürkerler. Tüm büyük suçlular gibi paranoya sınırlarında derin şüpheler taşırlar... Afgan ve Asyalı kafayapısına sahip bir Mesud’u sadece geçici amaçlar için kontrollu olarak kullanabilirlerdi ama, onu, uzun vadeli olmasını planladıkları gerçek bir kukla hükümetin başı, veya önemli bir kişisi olarak görmek istemezlerdi... Böyle bir iş için, kendi okullarında ve kendi aralarında yetişmiş, öz kimliğinden tamamen uzaklaştırılmış, içi anglo-amerikan, dış görünüşü Afgan, ve aynızamanda ekonomik olarak kendilerine bağımlı birisine, birilerine gereksinimleri vardı. Böyle beyinleri ve ruhları zaptedilmiş kişilerden oluşan bir çekirdeğin çevresi, kişisel yarar yularlarıyla bağlanmış feodal unsurlar, uyuşturucu baronları, savaş lordları ile doldurularak mükemmel bir kukla yönetim oluşturulabilirdi... Afganistan’ı igaletmeyi planlayanların ellerinde böyleleri mevcuttu...

 

Petrol şirketlerinin ve petrole dayalı endüstrilerin enerjisi ile çarkları dönen Afganistan’a ayarlı saat, kendi özel gününü tamamlamak üzereydi. Afganistan’a saldırının işaret fişeği olacak olan 11 Eylül provokasyanundan tan iki gün önce, 9 Eylül 2001 günü ajanslar, Ahmed Şah Mesud’un bombalı bir süikaste kurban olduğu haberi duyuracaklardı. “Kuzey İttifakı”nın politik önderi Rabbani, bu haberi doğrulayacaktı...

 

Haberlere göre, kendi gerçek adlarına ait olmayan pasaportlarla, Cezayir pasaportu ile gelen iki Arap gazetecisinin kameralarına yerleştirilmiş olan bombanın patlaması sonucu, gazeteci kimliğindeki kişilerle birlikte Şah Mesud’da ölmüştü... Gazeteci kimliğindeki kişilere ait sahte pasaportların Tunus kökenli oldukları da iddia edilecekti. Rivayetler çeşitli idi... Şah Mesud’u Taleban’ın öldürtmüş olduğu, infaz emrini Usame bin Laden’in, El Kaide’nin vermiş olduğu, haberleri yayılacaktı. “Röpörtaj” bahanesi ile Şah Mesud’a yaklaşabilmiş olan kişilerin intihar bombacıları oldukları haberleri, ağırlıklı biçimde yayılmaya başlanacaktı. Zaten tüm bu haberler, “Taleban’ın veya El Kaide’nin yollamış olduğu intehar bombacıları ile Ahmed Şah Mesud’un öldürülmüş olduğu” üzerine haberler, Afganistan’a yönelik olarak çoktan planlanmış olan Pentagon askeri operasyonunu haklı kılmaya, meşrulaştırmaya, Taleban karşıtı güçlerin desteklerini almaya yönelikti... Washington tarafından dirisi tehlikeli bulunan Ahmed Şah Mesud’un ölüsü mükemmel biçimde kullanılmaktaydı...

 

Mesud’un, Taleban veya El Kaide tarafından yollanmış intehar bombacıları tarafından öldürülmüş olduğu üzerine haberler akla ziyan idiler ama, bu sürekli yalan haber bombardımanı ve birbirini izleyen kötülüklerin arasında insanların çoğunluğunun doğru dürüst düşünmeye, analiz yapmaya vakitleri ve olanakları yoktu. Ayrıca, çoğunluk, yerleşik önyargıları ile inanmak istediğine inanmayı daha rahat ve kolay bulmaktaydı ve bulmaktadır...

 

Öncelikle, neden iki “intehar bombacısı” yollanmıştı? İntehar bombacıları tek kişi olurlardı; iki kişi hem ziyan, ve hem de çok büyük risk anlamına gelmekteydi. Ya bunlardan biri şüpheye düşecek, vazgeçecek olsa... Hem sonra, ilk anlatımlara göre, patlayan bomba kamera’da idi, bombacıların gövdelerinde değil. Ve zaten gövdelerinde bombalarla kalabalıkların arasına karışabilirler, toplu taşıma araçlarına binebilirlerdi ama, Mesud gibi korunan birisinin yanına vücutlarına monte edilmiş bombalarla röpörtajcı rolünde yaklaşamazlardı. Mutlaka silah aramasından geçirilmişlerdi ve inanılır referanslara sahiptiler herhalde...

 

Tahrip gücü çok yüksek olduğu anlaşılan hacmi küçük bombanın kameranın içine biryere yerleştirilmiş olması, ve çekim düğmesine basılınca aktifleşmesi mantığa en uygun olanıydı. Hatta belki, gazeteci kimliği ile gelenler dahi bomba taşıdıklarından habersizdiler. Kamera, kurcalamalarına fırsat kalmayacak biçimde son anda ellerine verilmişti anlaşılan. “Kameradan fırlayacak mermi, veya küçük çaplı bir roket ile Mesud’u öldürecekleri” söylenmiş olabilirdi onlara. “Cinayetin ardından başlayacak olan kaos anında, birbirlerini koruyarak kaçabilmeleri için iki kişi” oldukları anlatılmıştı belki. Bu ihtimallerin hiçbirisi sözkonusu olmayabilirdi de. Sadece, “Alın şu kamerayı, ve şu şu sualleri sorup gelin.”, demiş olabilirlerdi onlara. Yani, sadece basit bir ajanlık görevini yerine getireceklerini sanıyor olabilirlerdi... Kısacası, bu tip ihtimallerden biri ile aldatılmış olabilirlerdi... Büyük ihtimalle, -basın haberlerine de yansımış olduğu gibi- bomba, kameranın içinde idi ve taşıyanlar bundan habersizdiler...

 

Gazeteci kimliğiyle gelen ölüme referans olan CIA ajanları, ya da CIA bağlantılı birtakım Arap, Afgan veya Pakistan uyruklu karakterler, anlaşılan, Mesud’un tam güvenini kazanmış kişilerdi. Şah Mesud, güvendiği birtakım kişilerin selamları olmadan, ne olduklarını, nereden geldiklerini bilmediği tiplerle kolayca yanyana gelip röpörtaj yapmazdı herhalde. Yalnız bunlar, sözkonusu röpörtajcıları yollamış olan ve Şah Mesud tarafından tanınan kişiler kimledi?.. Kimlikleri bilinemeyen asıl katiller, geride iz bırakmayacak kadar profosyenel olmalıydılar. Röpörtaj için gelen kişiler sağ kalsalar, asıl katillere ulaşmak hiç te zor olmazdı. Böyle bir durum, Beyaz Saray’ın Afganistan’a yönelik planlarını baltalayabilirdi... Bu ölçüde profösyenel işi bir cinayet, ne Taleban ve ne de ne olduğu belirsiz El Kaide tarafından işlenmiş olabilirdi. Ve zaten onlar, propoganda yapma amacıyla, eylemlerine sahip çıkmaktaydılar. Mesud süikastinde böyle bir sahiplenme olayı yaşanmayacaktı...

 

Dirisinden ürkülen Ahmed Şah Mesud’un ölüsü Beyaz Saray tarafından kullanılacak, adına destanlar düzülecek, ve Panshir Vadisi’ne O’nun için bir anıt-mezar dahi yapılacaktı... “Kuzey İttifakı”nın politik önderi, “Cemaati İslami” adlı partinin başkanı ve Afganistan’ın eski cumhurbaşkanı (1992- 96) Burhaneddin Rabbani, daha Mesud’un anıları tüm tazeliklerini korurlarken, 3 Ekim 2004 günü, gelmekte olan haftanın sonunda yapılacak seçimlerde, ülkenin politik stabilitesi için, önceki cumhurbaşkanı Hamid Karzai’yi desteklediğini açıklayacaktı. Petrol şirketlerinin, Kalifornia merkezli Unocal’ın has adamı Karzai’nin desteklenmesi, “hidayete erme” (doğru yola girme) anlamına geliyordu. Şüphesiz bu yol, Washington’un çizmiş olduğu yoldan başkası değildi. Ne de olsa Rabbani’de “işlerini yoluna koymak zorundaydı” ve “yaşam sürmekteydi”...

 

Karzai’yi destekleme gerekçeleri arasında, “uyuşturucuya, rüşvete, teröre karşı olmak” dahi vardı... Gerçekte, Afganistan çiftliğine Washington eliyle dikilen Karzai korkuluğu sayesinde, Afganistan’ın uyuşturucu üretimi “eski güzel günlere” dönecekti. Karzai iktidarının ardından, Afganistan’ın uyuşturucu ihracatı hızla yükselecekti. Afganistan, Batı’nın eroin tüketiminin yüzde 80’lerini yeniden karşılamaya başlayacaktı. Daha Taleban’ın devrildiği ilk günlerde, CIA’nın Afganistan işleri, kazançları yoluna girecekti... devamı, dödüncü bölüm

 

 

1) Kâr ve kariyer için olan gerçekler için olmaz

2) Emperyalizmin gözüyle acılı Afganistan ve 11 Eylül yalanları

3) Kısaca, 11 Eylül provokasyonunun ve Afganistan’ın işgalinin müjdecisi Ahmed Şah Mesud süikasti üzerine

4) Afganistan’a saldırının çok önceden planlandığı, petrol şirketlerinin manipülasyonları, ve Karzai rejimi üzerine notlar

5) Irak halkının trajedisinin farklı aşamaları, İngiliz işgali, monarşi, cumhuriyet, iktidar kavgaları, İran ile savaş, Kuveyt’in işgali üzerine notlar

 

6) Kuveyt’in işgali ile başlayan “çöl” ve yalan “fırtınası”, 12 yıllık sürekli yıkımın taşları ile döşenen işgal yolu

 

7) İşgalin beşinci yılında Irak halkının trajedisi ve işgal gücünün zulmü üzerine kısa notlar

 

8) Irak’ta yönetimin şekillenmesi, ekonomik talan, ve yönetim krizi üzerine kısa notlar

 

9) İşgal yalanları, “insan hakları” yalanları, ve ABD’de insan haklarının durumu üzerine kısa notlar

 

KAYNAKLAR:

 

8 Haziran 2008, Pazar

yusufk@telia.com

http://www.sinbad.nu/