Yusuf Küpeli, Afganistan’ın işgali yedinci yılını, Irak’ın işgali beşinci yılını doldururken, emperyalist planlar, saldırganlıklar, yalanlar üzerine notlar

 

4) Afganistan’a saldırının çok önceden planlandığı, petrol şirketlerinin manipülasyonları, ve Karzai rejimi üzerine notlar

 

“US planed war in Afghanistan long before September 11” başlıklı araştırmaya dayalı uzun makalesinde Patrick Martin ve ayrıca konuyla ilgili daha birçok araştırmacı yazar, Afganistan’a yönelik Pentagon saldırısının çok önceden büyük bir dikkatle planlanmış olduğunu inanılır kanıtlarıyla birlikte anlatmaktadırlar... Patrick Martin’in anlatımıyla, ABD yönetimi, 1991 Körfez Savaşı günlerinden beri Orta Asya’da bir savaşa hazırlanmaktaydı ve “Çöl Fırtınası” operasyonu benzeri operasyonların planlarını yapmaktaydı. ABD Özel Kuvvetleri, 1997 yılında Kazakistan’da ve ardından özellikle Özbekistan’ın ve Kırgızistan’ın dağlık güney bölgelerinde birtakım operasyonlara katılmaya, tatbikatlar yapmaya başlamışlardı.

 

“ABD’nin toprakları dışındaki askeri üsleri: Kafkaslar ” başlığıyla  3 temmuz 2003 günü Sinbad’a yerleştirmiş olduğum broşürde, Clinton yönetimi yıllarında Başkan’ın ve Dışişleri Bakanı’nın Hazar Havzası enerji politikası danışmanı olan Büyükelçi Richard Morningstar’ın, 25 Ocak 1999 günü Kalifornia’daki Berkeley Üniversitesi’ne bağlı Goldman School of  Public Policiy’de (Goldman Genel Politika Okulu) yaptığı konuşmadan sözetmiştim. Tüm gerçekleri açıkça konuşmamış olan Morningsatar’ın, bir gerçeğin altını doğru biçimde çizmiş olduğunu ifade ettmiştim... Morningsatar’ın, “Hazar enerji kaynaklarının kullanılması işine ‘güvenilmez devlet’ İran’ın kesinlikle bulaştırılmak istenmediğini”, söylediğini yazmıştım. Ve aynı kişinin, “ABD politikasının bölgedeki en önemli önceliği, petrol endüstrisinde ileri düzeyde olan İran etkisine karşı Hazar havzası enerji kaynaklarının tümünü korumak üzerinedir”, diye konuştuğunu ifade etmiştim...

 

İran’ın açıkça, Rusya’nın ise açıkça belirtilmeden karşıya alındığı bu ABD politikaları, doğal olarak Afganistan’ın bölgedeki önemini arttırmaktadır. Hazar havzası ve Orta Asya petrollerinin ve doğal gazının pazarlara ulaştırılması işinde İran devre dışı bırakılmaya çalışılırken, Kafkaslar, Karadeniz, Balkanlar ve Türkiye üzerinden geçecek hatların yanında, Afganistan üzerinden Hint Okyanusu’na inecek hatlar büyük önem kazanmaktadırlar. Ve zaten Morningstar -sözkonusu yazımda belirtilmiş olduğu gibi- hangi projeleri destekledikleri ni de anlatmıştır...

 

Anılan konuda, Kalifornia merkezli dev petrol şirketi Unucal, Türkmenistan’ın kuzeyindeki Chardzhou’dan başlayıp Afganistan içinden güneydoğuya doğru inerek Pakistan kıyısındaki bir terminalde, -Hint Okyanusu’nun parçası olan- Arap Denizi ile buluşacak 1.040 mil uzunluğunda bir boru hattı planlamıştır. Türkmenistan’da, Özbekistan’da, Kazakistan’da ve Rusya’da bulunan bölgesel boru hatlarının bir parçası ve tamamlayıcısı olacak olan bu hatla igili olarak Unucal, Taleban rejimi ile yakın ilişkiler geliştirmiş ve görüşmelere başlamıştı. Fakat sözkonusu görüşmeler 1998 yılında karmaşık bir yola girmişlerdi. (www.house.gov/international_relations/105th/ap/wsap212982.htm) Yine aynı yıl, bu metinde adı daha önce de anılmış olan ve Taleban’ı finanse eden kuruluşlar arasında gözüken Suudi Delta Oil şirketi ve bununla ortaklık kurmuş olan bir Arjantin firması, gaz-boru hattı inşası için Taleban yönetimiyle görüşmeler başlatmışlardı…

 

Taleban’ın vurulmasında, Afganistan’ın işgalinde, bu son anılan Unucal olayının, Unucal ile Taleban arasındaki görüşmelerin tıkanmasının etkisi açıkça gözükmektedir... Aynı yıl (1998), Kenya’da ve Tanzanya’da bulunan ABD elçiliklerinin Laden yandaşlarınca vurulmuş olmasını gerekçe gösteren Clinton yönetimi, Doğu Afganistan’da bulunan Laden kamplarına güdümlü füzelerle saldırmıştır… ABD’nin satalit görüntüleri ve diğer teknik yardımları ile destekleyeceği, ateş ve planlama desteği vereceği, ve arazi de Pakistan komandolarının kullanılacakları bir operasyon, Afganistan isınırları içinde yapılmak üzere 1999 yılında planlanmıştı. “Laden’i öldürmeye yönelik” veya böyle bir amacı olduğu iddia edilen sözkonusu operasyon üzerine, dönemin Pakistan başbakanı Nawaz Sharif (1949) ile Washington arasında anlaşma yapılmıştı. Fakat aynı yıl, 12 Ekim 1999 günü, General Pervez Müşerref önderliğindeki bir askeri darbe ile Nawaz Sharif iktidardan uzaklaştırılmış ve planlar ertelenmişti… Pencap bölgesinden seçilmiş olan Nawaz Sharif, aslında, İslamcı örgütlenmelerle eleleydi. İlk kez 1990’da ve ardından yeniden 1997 yılında Başbakan olacak bu kişi, Nawaz Sharif, “İslam Birliği” önderiydi aynızamanda. O, köktendinci güçlerle, ve hatta Taleban ile bağlantı içerisindeydi. Ve devrilmesinin ardından da zaten, Taleban'ın bai destekçisi konumundaki Suudi Arabistan’a sığınacaktı...

 

Clinton yönetiminin sonuna doğru ve W. Bush yönetiminin ilk günlerinde, 2000 yılı içinde, Washington’da Taleban’a alternatif arayışları sürecekti… Patrick Martin’in anlatımıyla, Reagan yönetiminin ulusal güvenlik danışmanlarından Robert McFarlane, Taliban karşıtı bir gerilla gücü oluşturabilmesi amacıyla, eski Mücahidin önderlerinden Abdul Haq ile ve diğer bazı Mücahidin önderleriyle Pakistan’da bağlantı kurmuştu. Güney Afganistan’dan, çoğunlukla Pashtun dili konuşulan bölgeden olan Abdul Haq, Taleban karşıtı örgütlenmeyi başlattığı kendi bölgesinde, 2001 Kasım başında Taleban tarafından öldürülecekti… Burada, bu satırları yazan açısından, “Kuzey İttifakı” ve dolayısıyla Şah Mesud dışında yeni bir lider arayışı ve Abdul Haq ile kurulan ilişki dikkat çekicidir. Fakat yine de, Abdul Haq ilişkisinin ardından, Robert McFarlane, 2000 yılı içinde, “Kuzey İttifakı” askeri önderi Şah Mesud ile de ilişki kurmuş ve ABD hava saldırıları ile onların saldırılarının organize edilmeleri konusunu görüşmüştü…

 

P. Martin’in İngiltere merkezli ve 15 Mart 2001 tarihli Jane’s International Security adlı yayından aktardığına göre, W. Bush yönetimi, Taleban rejimine karşı, İran, Rusya ve Hindistan hükümetleri ile ilişki kurmuştu… “Kuzey İttifakı”nı askeri malzeme, askeri danışman ve helikopter teknisyenleri ile destekleyen Hindistan yönetimi, ve ayrıca Rusya Federasyonu, Taleban karşıtı operasyonlarını, Tacikistan ve Özbekistan üzerinden yürütmekte idiler… Hint gazetesi India Reacts’ın 26 Haziran 2001 tarihli haberine göre, ABD, Hindistan, Rusya Federasyonu ve İran, Taleban’a karşı güçlerini birleştirmişlerdi. Fakat burada, İran ve Hindistan mümkün ve daha kolay bir eylem başlatmayı düşünürken; ABD ve Rusya, ekonomik yaptırımların durduramaması durumunda askeri bir operasyon planlamakta idiler…

 

George Arney imzasıyla 18 Eylül 2001 tarihli BBC’de rapor edildiğine göre, Pakistan’ın önceki dışişleri bakanlarından Niaz Naik, aynı yılın Temmuz ayı ortalarında, yani 11 Eylül olayından yaklaşık üç ay önce, Amerikalı görevlilerin, kendisine, “Afganistan’a yönelik askeri bir operasyona hazırlanmakta olduklarını” söylediğini anlatacaktı. Naik’in BBC’ye aktardığına göre, Berlin’de, Birleşmiş Milletler Afganistan ilişki gurubu toplantısında, ABD temsilcileri, O’na, “ABD’nin askeri bir operasyonla Ladin’i ve Taleban önderi Molla Ömer’i yakalayıp öldüreceğini” söylemişlerdi... Yalan söylemesi için herhangi bir neden olmayan Naik’in anlatımından da anlaşılacağı gibi, 11 Eylül olayının ardından “suçlu” ilanedilen Laden’in Taleban’dan istenmesi ve verilmemesi gerekçe yapılarak bu ülkeye saldırılması, dünya kamuoyuna yönelik basit bir tiyatrodan, tipik bir sahtekarlık örneğinden başka birşey değildi. Çünkü, Taleban’a saldırma kararı zaten çok önceden verilmişti... Naik’in anlatımıyla, operasyon için Tacikistan’da bulunan üslerin kullanılacaktı. Bu operasyon da, Özbekistan’ın arazisi ve ayrıca 17 bin Rus askeri de yeralacaktı. Planlanan sözkonusu operasyon, bölgeye kar düşmeye başlamadan önceye, en geç Ekim ortasına rastlatılacaktı. Zaten Afganistan’a yönelik ABD saldırısı da 7 Ekim 2001 günü, Naik’in bunları anlatmasından yaklaşık üç hafta sonra başlatılmıştır. Fakat tabii Ruslar sürecin dışında tutulmuşlardır...

 

Yukarıda nakledilen 18 Eylül tarihli BBC raporundan dört gün sonra, 22 Eylül tarihli İngiliz the Guardian gazetesinde, Afganistan’a yönelik saldırının gelmekte olduğu uyarısıyla birlikte, aynı yılın Temmuz ayı ortasında, Berlin’de bir otelde, ABD, Rus, İran, ve Pakistan görevlilerinin biraraya gelerek Afganistan’a yönelik bir askeri operasyon için “beyin fırtınası” gerçekleştirmiş oldukları yazılacaktı... Sözkonusu toplantıya Naik ile birlikte bazı Pakistanlı generaller, İran’ın önceki Birleşmiş Milletler elçisi Sait Recai Horasani, Kuzey İttifakı’nın dışişleri bakanı Abdullah Abdullah, bazı Rus görevlilerle birlikte Rusya’nın önceki özel Afganistan elçisi Nikolai Kozyrev, ve üç Amerikalı görevli katılmışlardı. ABD’nin önceki Pakistan elçisi Tom Simons, dışişleri bakanlığı güney Asya işleri önceki yardımcı sekreteri Karl Inderfurth, ve dışişleri bakanlı bünyesindeki Pakistan-Afganistan-Bengaldeş işleri bürosunu 1997 yılından beri yönetmekte olan Lee Coldren sözkonusu üç katılımcı Amerikalı kişi idiler... Bu haber, Naik’in bir önceki paragrafta geçen anlatımını doğrulamaktadır...

 

Kısacası, 11 Eylül 2001 öncesi, her hal ve durumda, Afganistan’a yönelik askeri operasyonun planları ABD yönetiminin elinde hazır durmaktaydı. Pentagon, bu tip operasyonlarla ilgili askeri tatbikatlarını 1990’lı yılların ilk yarısında başlatmıştı... ABD yönetimi, Taleban rejimine yönelik operasyonlar konusunda Rusya federasyonu ve anılan diğer ülkelerle belirli ölçülerde ilişkiler kurmuş, bilgi alışverişinde bulunmuş, ve ortak planlar yapmış olsa da, Afanistan’a yönelik kendine özgü çok özel bir planının olduğunu anlaşılmaktaydı. Çünkü ABD, gücünün zirvesinde olduğuna inandığı günlerde, Afganistan pastasını başkaları ile paylaşmak istemezdı ve istemeyecekti. ABD’nin Afganistan’da egemenliği özellikle İran ve Rusya ile paylaşmak istemeyeceği ortadaydı. NATO üyesi ülkelerin sürece dahil edilmeleri ise tamamen farklı bir olaydı. Bunlar, ABD’nin tam denetimi altında idiler... Kendi hesabına yazacak Afganistan’a yönelik bir operasyon için uluslararası destek sağlayabilmek amacıyla ABD,  dünyaya ve yığınlara yutturabileceği “geçerli” bir gerekçeye ihtiyaç duymaktaydı. Afganistan operasyonu ile aynı odalarda önceden birlikte planlandığı anlaşılan 11 Eylül provokasyonu, Washington’un eline, Afganistan’a saldırı için aramakta olduğu “gerekçeyi” verecekti…

 

Afganistan ile ilgili olarak ABD görevlileri ile birlikte toplantılara katılmış olan Rus, İran, ve Pakistan temsilcilerinin de ne ölçüde gerçek düşüncelerini ve gelecekle ilgili gerçek planlarını açık ettikleri, ve yine ne ölçüde doğru bilgiler verdikleri ayrı bir tartışma konusudur. Fakat, operasyonu önceden bilen bu kişilerin, ve bunların hükümetlerinin, 11 Eylül olayının bir ABD gizli servis tezgahı olduğunu baştan beri bildikleri anlaşılmaktadır. Zaten ilginç tesadüf, 11 Eylül olayı gerçekleştiği sırada, Pakistan gizli servisinin başı ABD’de bulunmaktaydı... Şüphesiz bu bilginin, Afganistan’a yönelik operasyonla ilgili olarak toplantılara katılmış olan Rus, İran, ve Pakistan temsilcilerinin11 Eylül olayına yönelik yorumlarının, bunun ABD yönetici kliğine ait bir tezgah olduğu düşüncesinin resmi ağızlardan açıklanmasına mevcut koşullarda olanak yoktu. Böyle bir açıklama, Beyaz Saray tarafından düşmanca bir saldırı olarak algılanır, ve ona göre tepki görürdü ama, yine de Pakistan cumhurbaşkanı Pervez Müşerref, Laden’in ve El Kaide adı verilen şeyin sözkonusu saldırıyı gerçekleştirebilecek kapasite de olmadıklarını açıklamaktan çekinmeyecekti...

 

Öncelikle ABD’de ve uluslararası arena da dehşet duyguları ile birlikte derin politik sarsıntı yaratan 11 Eylül provokasyonu, ABD yönetimine aradığı fırsatı sağlamıştı. Olay, Beyaz Saray’a, NATO ülkelerini de peşinden sürükleyerek Afganistan’a istediği gibi saldırma şansını vermişti... ABD, “ortak yararlar” mavalıyla NATO müttefiklerini de kullanarak, tamamen kendi hesabına, bazı fosil enerji tekellerinin kazançları için, ve tüm Orta Asya’yı ucuza askeri denetim altına almak amacıyla Afganistan’a saldıracaktı. Fakat sonuçta aynı olay, ABD’ye, ordusu ve askeri üsleriyle Afganistan’a yerleşme fırsatı verse de, Taleban’ın yıkılması, nesnel olarak, hem başta İran’ın ve hem de Rusya’nın işlerine yarayacaktı. Aslında, Irak’ın yıkılması da belli ölçülerde benzer etkiler yaratacaktı... İran’ın yolunu kesmek amacıyla Taleban’ı kurdurtup desteklemiş olan Washington, Taleban’ı yıkarak, ve Irak’ı parçalayarak, görünüşte İzole etmeye çalıştığı İran’ın yolunu temizlediği kadar, yüksek petrol gelirleriyle Rusya’nın kasasının dolmasına ve kendisini çok daha büyük bir hızla toparlamasına yardımcı olacaktı...

 

İşin gerçeği, daha önce de tek tek cümlelerle belirtilmiş olduğu gibi, Afganistan’a yönelik Pentagon saldırısının gerisinde, -zaten CIA tarafından kurdurtulup desteklenmiş olan- Taleban rejiminin sekter yapısından, Taleban’ın Usame bin Laden ile olan bağlarından, ve Laden’in bazı ABD hedeflerine yönelik saldırılar nedeniyle sözde “aranıyor” olmasından, daha doğrusu Washington’un “terörizm” gürültülerinden çok daha önemli ve öte de gerekçeler, Orta Asya petrolleri ile ilgili gerekçeler vardı... Yine Patrick Martin’in aktarmasıyla, Laden ile El Kaide hakkında rapor yazmış olan eski Fransız gizli servisi ajanlarından Jean-Charles Brisard’ın ve Brisard’ın gazeteci arkadaşı Guillame Dasquie’nin birlikte hazırladıkları ve 15 Kasım 2001 günü yayınlanan, “Bin Laden, the Forbidden Truth” başlıklı kitapta, Bush yönetimi ile Taleban rejimi arasındaki gizli ilişkilere ışık tutulmaktaydı. Ve aynı kişilere göre, eğer Taleban rejimi, ABD’nin Orta Asya petrollerini geliştirip nakletme planları ile uyum sağlasa idi, bu konuda ABD ile işbirliği yapsa idi, diğer tüm işlerine karşın Bush yönetimi ile dostluğunu, iyi ilişkilerini sürdürebilecekti. Taleban, iktidarını koruyabilecek ve uluslararası arena da da tanınabilecekti...

 

Aslında, bu satırların yazılmakta olduğu günlerdeki Afganistan rejimine, ABD işgali altındaki Afganistan’a bakacak olursanız, ne kadın hakları ve ne de herhangi başka sosyal bir konu da Taleban rejiminden daha ileri de bir adım göremezsiniz. Anlaşılmış olacağı gibi bu durum, ABD’nin taleban’a saldırısının sadece ve sadece petrol ve doğal gaz ile ilgili olduğunun en somut kanıtlarından birisidir. Diğerleri ise, “kadın hakları”, “insan hakları”, “demokrasi”, “terörizme karşı savaş” vs. sadece bahanedir... Kısaca devamedelim...

 

Sonunda Pentagon, Afganistan’a, “terörizme verdiği destek” gerekçesiyle saldırılmıştı ama, Clinton yönetimi ve ardından Bush yönetimi sırasında hazırlanmış olan resmi terörizm listelerinde, Afganistan’ın, Taleban rejiminin adı geçmemekteydi. Henüz ABD tarafından resmen tanınmamış olmasına karşın, Taleban rejimi, “terörizme destek verenler” arasında sıralanmamakta idi. Yani, ABD elçiliklerinin Usame bin Laden “önderliğinde” gözüken El Kaide tarafından bombalanmış olduğunun ilanına, Laden’in Afganistan’da yaşadığının bilinmesine, ve yine Kafkaslar’da sürmekte olan şiddet eylemlerini yürütenlerle Taleban rejiminin yakın ilişkilerinin biliniyor olmasına karşın, Beyaz Saray ile Taleban rejimi arasında “terörizme destek” konusunda bir sorun yoktu...  

 

W. Bush (1946), “Hitler’in bankacısı” olarak bilinen Nazi işbirlikçisi Prescot Bush’un tornunuydu. Kurulduğu 1922 yılından beri ABD’nin dışpolitika yörüngesini belirleyen CFR’in ve ayrıca Gehlen gibi Nazi istihbaratçılarının elinde 1947 yılında doğumunu yapmış olan CIA’nın geçmişteki başkanlarından George Bush’un oğluydu W. Bush. George Bush, 1989- 93 yıllarının ABD başkanıydı ve seyreltilmiş uranyumlu mermilerin kullanıldıkları olağanüstü yıkıcı 1991 Körfez saldırısı O’nun emri ile başlamıştı. George Bush, aynızamanda petrol işindeydi, ve baba uğraşısı petrol işinden gelen oğlu W. Bush, 20 Ocak 2001 günü başkanlık koltuğuna oturmasından hemen sonra, kural tanımaz “iş bitirici” aile geleneğine uygun olarak, 2001 yılı Şubat ayında Taleban ile görüşmeleri başlatacaktı... Aynı yılın (2001) Mart ayı içinden, özel Taleban temsilcisi, yanında çok değerli bir Afgan halısı armağanla Washington’a gelecek, ve W. Bush yönetiminin şef uygulamacısı ile sözkonusu petrol işi üzerine pazarlığa başlayacaktı. Kalpten olmayan görüşmeler sırasında, Beyaz Saray temsilcisi Brisard, Taleban temsilcisine, “Ya bizim altın bir halı olan teklifimizi kabuledersiniz, ya da biz sizi halı bombardımanının altına taşırız!”, diyecekti.

 

Brisard’ın ve Dasquie’nin anlatımlarıyla, yukarıda ifade edilen görüşmeler boyunca, veya Taleban ile yapılan görüşmeler sırasında Washington, Laden’in eylemleriyle ilgili herhangi yeni bir soruşturma başlatmayacaktı. Aynızamanda Suudi Arabistan bağlantılı bu petrol işleri ile ilgili olarak terörizm araştırmalarının hasır altı edilmeleri, zamanın FBI yönetimi şeflerinden John O’Neill tarafından tepkiyle karşılanacaktı. FBI’dan ayrıldıktan sonra Dünya Ticaret Merkezi’nin güvenlik şefi olan O’Neill, 11 Eylül günü -diğer kurbanlarla birlikte- ölecekti... Daha önce anılan gizli Berlin toplantısıyla ilgili olarak sözkonusu Fransız gazetecilerin (Brisard’ın ve Dasquie’nin) anlatımları, N. Naik’in aynı olayla ilgili öyküsünü doğrulamaktaydı. Bu toplantıda, Taleban’ın ABD tarafından ve uluslararası planda tanınması için, Kazakistan’dan gelecek boru hattı işini kolaylaştırması gerektiği tartışılmıştı... Parantez dışı hemen belirtmekte yarar var, Taleban rejimi, Kabil’e girmiş olduğu 1996 yılından beri sadece Suudi Arabistan, Pakistan ve Birleşik Arab Emirlikleri tarafından tanınmıştı. CIA tarafından finanse edilmiş ve desteklenmiş olmasına rağmen, Beyaz Saray, Taleban’ı resmen tanımamıştı. Anlaşılan ABD ve bağlaşığı diğer Batı, bu uluslararası arena da tanıma işini, ellerinde bir pazarlık kozu olarak tutmaktaydılar. Zaten Berlin’de yapılmış olan tartışmalar da bunun kanıtıydı...

 

Berlinde yapılmış olan toplantıdaki tartışmaların merkezinde duran boru hattı, metnin önceki bir yerlerinde Unucal ile bağlantılı olarak anılmış olan 1.040 mil uzunluğundaki hattan başkası değildi. Türkmenistan’da, Özbekistan’da, Kazakistan’da ve Rusya’da bulunan bölgesel boru hatlarını birleştirecek ve bir ana hat olarak başladığı Türkmenistan coğrafyası üzerinden Afganistan’a girecek, ve yine oradan Pakistan’a ulaşacak bu hat, Pakistan kıyılarından dış pazarlara açılacaktı... Taleban ile ABD yönetimi arasında süren görüşmeler, ABD elçisi Christina Rocca ile Taleban temsilcisi arasında 2 Ağustos 2001 günü İslamabad’da yapılan son toplantının ardından kesilecekti. Ve bundan iki ay sonra ABD hava kuvvetleri, Kabil’i bombalamaya başlayacaklardı...

 

Anlaşmazlığın ve Afganistan’a saldırının temelinde duran boru hattı ile ilgili olarak, Kalifornia merkezli petrol devi Unocal’ın uluslararası ilişkiler ikinci başkanı John J. Maresca, Clinton yönetiminin -Laden gerekçesi ile- Afganistan’a güdümlü füzeler yağdırmış olduğu 1998 yılının 12 Şubat günü, Temsilciler Meclisi’nde tanıklık yapmadan önce, Uluslararası ilişkiler Komitesi’nde konuşmuştu. O’nun anlatımı, Orta Asya’nın petrol ve doğal gaz rezervlerinin ABD’nin dışpolitikasının şekillenmesini nasıl belirlediğini açık etmekteydi...

 

Bölgenin enerji kaynaklarının pazara nasıl ulaştırılabileceği, konunun en sorunlu yanıydı. Petrol ve gaz rezervleri (henüz işlenmemiş petrol, gaz vs.), Afganistan’ın kuzeyindeki coğrafya da, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan ve Rusya’da bulunmaktaydı... Afganistan üzerinden geçerek Pakistan kıyısına inecek 42 inçlik ve 1.040 millik bir boru hattının maliyeti, 2.5 milyar dolar civarında olacaktı ve bu boru günde bir milyon varil petrol taşıyacaktı... Sözkonusu tanıklıkta söylenenler, petrol şirketleri, petrole dayalı endüstriler ve enerji tüketicileri açısından olayın olağanüstü önemini, ve projenin o zamana dek olanların en büyü olduğunu göstermekteydi. Aslında olayın bir de doğal gaz taşıma yanı vardı ve Taleban ile tek görüşen şirket Unocal değildi. Unocal, görüşmelere 1997 yılında başlamıştı... Tanıklığı sırasında John J. Maresca, “Tek bir Afgan hükümeti kuruluncaya dek boru hattı inşa edilemez. İşte basit yanıt budur!”, diyecekti.

 

Anlaşılmış olacağı gibi, Unocal uluslararası ilişkiler ikinci başkanı Maresca, Afganistan’ın kuzeyinde bir “Kuzey İttifakı” ve Kabil’de Taleban hükümeti varken, bu iş olamaz, diyordu... CIA tarafından desteklenip denenmiş olan Mucahidin koalisyonu, ardından Taleban rejimi, petrol devlerinin aradıkları istikrarı, güveni sağlayamamışlardı. Bu koşullarda, ya Taleban “ehlileştirilerek” Afganistan’ın gerçek anlamıyla egemen tek hükümeti haline getirilecek ve ardından Batı’nın şartlarına uygun boru hatları anlaşması yapılacak, ya da şimdiye dek denenmiş olanların dışında bir alternatif bulunacaktı. Bu alternatiflerin her ikisinde de “Kuzey İttifakı” gibi bir güce gerek yoktu. “Kuzey İttifakı” denen gücün kolayca bitirilebilmesi ve kalanlarının yeni yapıya entegre edilmeleri olayı, ittifakın askeri kanadının önderi Şah Mesud’un yokedilmesinden geçmekteydi. Şah Mesud, -daha önce de belirtilmiş olduğu gibi- gerçek bir kukla olamayacak kadar halk arasında üne ve uluslararası arena da ilişkilere sahibolmuştu... İstenilen denetim Taleban üzerinde kurulamayınca, sözkonusu yeni alternatif sahnelenmeden önce, pürüzlere neden olabilecek Şah Mesud yokedilecekti... Aranan, petrol şirketlerinin istediği istikrarlı tek yönetimdi, ve ABD’nin doğrudan askeri müdahalesi olmadan bunun sağlanamayacağı kanısına varılmıştı anlaşılan...

 

UNOCAL, CentGas (Central Asia Gas) adlı çokuluslu bir konsorsiumun en öndegelen üyesiydi (consortium, veya türkçesi ile konsorsium, belirli bir proje üzerinde ortak çalışan ülkeler, şirketler birliği anlamına gelmektedir.). Unocal’ın başını çektiği sözkonusu konsorsium, Unocal ile birlikte, Delta Oil (Suudi Arabistan), Türkmenistan hükümeti, Indonesia (Endonezya) Petroleum, Japonya merkezli LTD. (INPEX), yine Japonya merkezli ITOCHU Oil Exploration Co. Ltd., Kore merkezli Hyundai Engineering & Construction Co. Ltd, Pakistan merkezli the Crescent Group, ve Rusya Federasyonu merkezli RAO Gazprom adlı şirketlerden oluşmaktaydı. Boru hattı inşaatı hedefiyle biraraya gelmiş sözkonusu şirketler, İran, Pakistan, Hindistan üzerinden geçerek Okyanus kıyısında bir terminale ulaşacak diğer boru hattı projesi üzerinde de kafa yormaktaydılar... Kısacası Taleban, Washington’un başı çektiği çok büyük bir uluslararası güçle karşı karşıya idi ve anlaşılan başının ne ölçüde dertte olduğunun bilincinde değildi...

 

Şüphesiz süreç buraya dek anlatılmış olanlarla sınırlı değildi. Taleban’ın işi bukadar uzatıyor ve pazarlıkta direniyor olmasının nedenlerinden biri, muhtemelen, Unocal dışında bir şirketle daha olan ilişkisinde gizliydi... Arjantin petrol şirketi Bridas S.A.P.I.C., petrol ve gaz işiyle ilgili olarak 1991 yılından beri Türkmenistan’da idi. Şirket, 1995 yılına dek bu ülkeye 400 milyon dolar değerinde yatırım yapmış ve aynı yılın güzünde ihracat lisansı almıştı... Unocal, Türkmenistan’a 1997 yılında girmişti. Bu iki yabancı şirket, Unocal ve Bridas, 1997 yılından beri Türkmenistan’ın doğal gaz yataklarını geliştirmekte idiler... Bunların dışında, Turkmenistan’ın, petrol ve türevleri ile bağlantılı işlerde, endüstrilerde, özet olarak, İsrail firması Merhav, Kanada firması SNS Lavin International of Canada, yine İsrail firması Baran Energies of Israil, İsveç-İsviçre firması Asea Brown Bovari (ABB), Japon Chioda ve Nichimen, Türkiye’nin Gamma, ve İran’ın National Iranian Oil Company ile ve daha başka yabancı firmalarla yatırım bağları vardı...

 

Temmuz 1997’de, Unocal’ın ve Suudi Arabistan şirketi Delta Oil’in temsilcileri ile Türkmenistan ve Pakistan görevlileri arasında, Türkmenistan’ın en geniş gaz alanı Daulatabad’dan Pakistan’a yılda yaklaşık 20 milyar metre küp gaz nakledecek bir boru hattı anlaşması imzalandı. Şüphesiz bu hattın Afganistan’dan geçmesi gerekiyordu, başka güzergah yoktu ama, imzacılar arasında Afgan yetkililer gözükmüyordu... Anlaşma, Ekim 1997’de şekillenen Konsorsium adına yapıldı ve inşaat Aralık 1998’de başlayıp 2001’de tamamlanacaktı. Ayrıca Unocal, New Delhi’ye dek uzanan 400 mill uzunlığunda bir ek teklif getirecekti... Arjantin şirketi Bridas S.A.P.I.C., kendi alanı Yaslar’dan başlayacak olan Turkmenistan-Afganistan-Pakistan gaz-boru hattı projesinin Unocal ve Delta Oil tarafından gizli planlarla sabote edildiğini, ve ayrıca aynı güçler tarafından Afganistan’da politik destabilizasyon kışkırtılmasa, sözkonusu projelerinin çoktan tamamlanmış olabileceğini iddia edecekti.(http://64.233.183.104/search?q=cache:xnrTGLeeY7wJ:minerals.usgs.gov/minerals/pubs/country/1997/9442097.pdf+Bridas+S.A.P.I.C.%2BAfganistan&hl=sv&ct=clnk&cd=7; Energy Information Administration, September 1997, Turkmenistan, accessed August 3, 1998, at URL www.eia.doe.gov/emeu/cabs/turkmen.html). Aslında, ilişkiler ve çelişkiler ağı, Rusya Federasyonunu’da içine alarak çok daha karmaşık biçimde uzayıp gitmekteydi...

 

Arjantin’in güçlü ailelerinden Bulgheroni’ye ait olan Bridas S.A.P.I.C., Türkmenistan’ın doğusundaki Amuderya havzasında, Yaslar’da, 1995 yılında, dev büyüklükte, 27 TCF gaz ve 165 m varil petrol bulmuştu. Bu sahayı geliştirmek için 1.5 milyar dolar ve gazı Afganistan üzerinden Pakistan’a pompalamak için de yeniden bir 1.5 milyar dolar daha gerekmekteydi. Sözkonusu proje, Unocal’ın Afganistan üzerinden Pakistan’ın Hint Okyanusu kıyısına dek döşemeyi planladığı birbirine parelel gaz ve petrol boru hatları projesine rakip idi... Aslında Bridas, Rabbani hükümeti ile 875 millik bir gaz-boru hattı için Şubat 1996’da 30 yıllık anlaşma imzalamıştı ama, bu hükümet 27 Eylül 1996’da tarih olmuştu. Anılan tarihten sonra ipler, Kabil’e girmiş olan Taleban’ın elindeydi...

 

Taleban temsilcileri, 1997 yılında, Unocal ve Bridas ile anlaşma umuduyla, iki kez, Washington DC’ye ve ayrıca Buenos Aires’e gideceklerdi. Herhangi bir anlaşma imzalanamayacaktı...

 

Unocal, Taliban yönetiminin karşısında engel olduğunu görecekti. Taliban, projeye ek olarak, güvenlik açısından, ana yolların ve pompa istasyonlarının finansmanını istemekteydi... Batı’ya karşı 1998 yılında tavır almış olan Usame bin Laden, Taleban’a, Unocal yerine Bridas ile anlaşma imzalamasını tavsiye etmişti. Bridas’ın teklifi daha elverişliydi. Bridas, Afganistan’ın yerel yönetimleri tarafından da kullanılabilir açık boru hattı teklifi getirmişti. Ayrıca bu proje, herhangi bir dış kaynak tarafından da finanse edilmeye gereksinim duymuyordu. Bir başka deyişle, Afgan yönetimini bağımlı hale getirmiyordu... Unocal’ın teklifi ise, sadece ihracat amacına yönelik kapalı bir hattı. Afgan toplumunun bu hattan yararlanma olanağı yoktu... Diğer yandan Unocal, Dünya Bankası’na yapılacak borçlanma ile projenin finanse edilmesini öngörmekteydi. Böyle bir borçlanma, Batı’nın Afganistan’ı en zayıf yanından teslim alınması anlamına gelmekteydi...

 

Bridas’ın sözkonusu işe yaklaşımı, Taliban yönetimi tarafından daha fazla beğenilmişti. Bridas’ın sahibi olan Arjantin’in güçlü ailesi Bulgheroni’in emrindeki mühendisler işi bağlamak için Afgan aşiret reisleri ile randevu aldıkları zaman, Unocal’ın Amerikalı görevlileri, en üstteki şirket yöneticileri ve ABD elçiliği ile temasa geçtiler. Ayrıca, CIA aracılığıyla “Kuzey İttifakı”na açık görüşme önerdiler... Yani, muhtemel anlaşmayı engellemek, sabote etmek istiyorlardı.

 

Unocal’ın ve ABD yönetiminin araya girmesi sonucu, Turkmenistan yönetimi, yeterli hazır para olmadığı gerekçesiyle Bridas’ın projesinden desteğini çekecekti. Türkmenistan’ın desteğini çekmesi üzerine doğan mali kaynak sıkıntısından kurtulmak isteyen Bridas, projesi için ortak arayacaktı. Sonuçta Bridas, Latin Amerika varlığının yüzde 60’nı Amoco’ya satacaktı....

 

Petrol, gaz, kimya, maden alanlarında 40 ülkede faliyetleri olan Amoco Corparation, 1889’da Standart Oil Company olarak başlamış, 1900’lerin başındaki anti-tröst eyleminin ardından Standart Oil’in parçalara ayrıması sonucu, Standart Oil of Kansas adlı parça olarak işlerini sürdürmüştü. Aynı şirket, 1985 yılında Amoco Corparation adını almıştı...

 

Burada hemen parantez dışı belirtmekte yarar var; Standart Oil ve kolları, vaktiyle, Hitler iktidarını desteklemişlerdi aynızamanda. Standart Oil, -aralarında W. Bush’un dedesi Precot Bush’un da bulunduğu- bir düzineyi aşkın ABD’li yatırımcı, bankacı, şirket vs. ile birlikte Hitler’i destekleyenler arasında en önde geleniydi. Bunlar, Alman mali-sermayesi ile, dünyanın en büyük kimya ve ilaç karteli olan I. G. Farben ile ortaklıklar kurmuşlardı. Diğer birçok Alman şirketi gibi, I. G. Farben’in de toplama ve ölüm kamplarında köle işçi çalıştıran fabrikaları vardı. Hatta I. G. Farben, Nazi Ölüm Kampları’nın (Extermination Camp) en büyüğü olan, ve üç ayrı kamptan oluşan güney Polonya’daki Auschwitz- Birkenau kompleksi içinde köle işçi çalıştıran bir fabrikanın sahibiydi... Nazi tanklarının ilerlemeleri için Alman kömüründen sentetik benzin üretme işinde I. G. Farben’in en büyük ortağı ve yardımcısı Amerikan Standart Oil firması idi...  

 

Afganistan’ın işgalinin gölgede duran baş aktörlerinin eski Nazi işbirlikçileri oldukları dikkate alınırsa, bu ülkede yaşanmakta olan korkunç insani trajedileri yadırgamamak gerekir herhalde... Geçmişi böyle olan Amaco’nun günü de dünyamızın en tehlikeli karakterleriyle, karanlık uluslararası komplolarının baş mimarları ile birlikte şekillenmekteydi... Jimmy Carter dönemi (1977- 81) ulusal güvenlik danışmanı ve Afganistan trajedisinin baş aktörü olan Zbigniev Brezezinski, Amoco’nun danışmanı idi. Yine bilindiği gibi Brezezinski, ABD dışpolitikasını şekillendiren CFR’in eski başkanlarındandı... Uluslarüstü finans kuruluşu Chase Manhattan, ve ayrıca Morgon Stanley ve Arthur Andersen işin içindeydiler... Ve bir yıl sonra, 1998’de Amoco, BP (British Petroleum) ile birleşecekti. Ve Arjantin’in işleri yavaş ilerleyecekti. Sonunda tamamen devre dışı kalacaktı. Diğer yandan Unocal’da bir seri problemle karşılaşacaktı.

 

Aslında, insanı ve doğayı tamamen unutturan büyük kazanç hırslarıyla motive olmuş boru hattı düşleri içinde, 1985 yılında Teksas-Houston’da doğup kısa sürede ABD’nin en büyük şirketleri arasına giren Enron’da vardı. Eneji devi Enron, diğer boru hattı projelerinin mesafelerini çok aşan, Afganistan-Pakistan üzerinden Hindistan’ın kuzeyindeki büyük New Delhi kentine ulaşan, ve bundan sonra zikzaklı bir yol izleyerek ikiye ayrılıp tekrar birleşen ve sonunda güneybatıya dönüp, Hindistan’ın batı kıyısındaki Dabhol’a dek uzanan bir hat planlamıştı. Doğal gazın en büyük tüketicileri olan Japonya ve Güney Kore için en uygun ve kısa yolun -döşenecek boru hattının uzunluğu ile birlikte- Dabhol limanı olduğu hesaplanmıştı. Enron, sözkonusu devasa projesi ile ilgili olarak, 24 Haziran 1996 günü, Özbekistan hükümeti ile bir anlaşma imzalayacaktı. Özbekistan’da bulunan 11 gaz alanı geliştirilecek ve buradaki gaz nakledilecekti. Yine Enron, 1.3 milyar dolarlık olduğunu hesapladığı bu tehlikeli serüven için yanına Rus ve Özbek devlet şirketlerini alacaktı. Ve Enron, 8 Temmuz 1996 günü, sözkonusu projesi için, ABD hükümetinden 400 milyon dolar yardım almayı başaracaktı...

 

Aynızamanda Afganistan üzerinden geçecek sözkonusu boru hattı ile ilgili anlaşmanın yapıldığı yılın Eylül ayı sonunda Rabbani iktidarı devrilecek, Kabil’e Taleban yerleşecekti... Enron, ilişkilerini Taleban ile de sürdürecek ve dönen entrikaların parçası haline gelecekti. Bush yönetiminin başa geçmesi, Enron için avantaj gibi gözükecekti. W. Bush ile memleketlisi Enron arasındaki ilişkiler, Baba Bush’un başkan olduğu yıllara (1989- 93) dek uzanmaktaydı. O günlerde W. Bush, Arjantin ile Enron arasında iş bağlanmasına aracı olmuştu... W. Bush’un  2001 yılı başından aynı yılın Ağustos ayına dek Taleban ile sürdüreceği pazarlıkların içinde Enron’un hesapları da olacaktı. Taleban ile Beyaz Saray’ı buluşturanlardan biri de Enron idi... Başında olduğu -boru hatları işinde uzmanlaşmış- Halliburton şirketinin başkanlık kampanyasına yatırmış olduğu yüklü paraların yüzü suyu hürmetine ve petrol lobisinin güçlü kişisi olarak ikinci başkanlık koltuğuna oturan Cheney’in ve şirketi Halliburton’un da, Enron ve Hindistan’ın batı kıyısındaki Dabhol limanına uzanacak boru hattı projesi ile bağı vardı... Bush yönetiminden çok yüksek bir görevli, 6 Kasım 2001 günü, Enron’un yükselen borçlarını temizlemeleri zamanının geldiğini Hintli yetkililere söyleyecekti... Sonuçta Enron, 2001 yılı Kasım ayının ortasında, -Bush adının da karıştığı- büyük skandallarla birlikte, ADB tarihindeki en büyük iflas olayının kahramanı olacaktı...

 

Unocal’ın başını çektiği projeye Rusya’nın dahil olmasına ABD yönetiminin muhalefeti sonucu, Rusya Federasyonu, RAO Gazprom, Unocal’ın içinde olduğu CentGas (Central Asia Gas) adlı çokuluslu konsorsiumdan çekilecekti. Bunun üzerine, mali kaynak yetersizliği nedeniyle Unocal, konsorsiyumu genişletmek, birliğe -yukarıda, konsorsiyumun ortakları arasında adları anılmış olan- Japon ve Güney Kore firmalarını almak zorunda kalacaktı. Bu durumda Suudi Delta Oil, konsorsiyum içinde en büyük paya sahibolacak ve dominand konuma yükselecekti... Unucal, Taleban ile görüşmelere yeniden başlayacaktı... Nairobi ve Tanzania bombalamalarının ve Clinton yönetiminin Afganistan’ı güdümlü füzelerle vurmasının (1998) ardından, Washington, zaten henüz resmen tanımamış olduğu Taleban yönetimi ile diplomatik ilişkilerini kesecekti. Birleşmiş Milletler kararıyla Afganistan’a yönelik yaptırımlar başlayacaktı... Bunun üzerine, Unocal, CentGas adlı konsorsiyumdan çekildiğini ABD dışişleri bakanlığına bildirecek ve yine aynı bakanlığa, “Uluslararası arena da tanınan bir hükümet kurulmadan, Afganistan’da gaz-boru hattına başlanamaz!”, diye yazacaktı.

 

Sanırım artık açıkça anlaşılmış olduğu gibi, Afganistan işgalinin ve Karzai hükümetinin gerisinde, Unocal’ın olağanüstü kârlı gaz ve petrol boru hatları projesi durmaktaydı. Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi, işgal planları hazırlanıp Beyaz Saray’daki kasalarına konmuş olsalarda, petrol işinden gelme W. Bush, iktidara gelir gelmez, 2001 başında, Taleban ile pazarlıkları yeniden başlatılacaktı. Ve yine daha önce ifade edildiği gibi, Beyaz Saray temsilcisi Brisard, Taleban temsilcisine, “Ya bizim altın bir halı olan teklifimizi kabuledersiniz, ya da biz sizi halı bombardımanının altına taşırız!”, diyecekti...

 

Taleban, ülkesinden geçecek boru hattının Afganistan’ın kullanımına da açık olmasını ve ABD’nin daha birtakım altyapı yatırımları yapmasını israrla istemekteydi. Aslında tüm bu istemler, çıkacak bir savaşın masraflarından çok daha düşük maliyetli olmalıydılar ama, anlaşılan, ABD’nin asıl sorunu iktidar konusundaydı. ABD gibi bir güçle tartışılmazdı; tartışılırsa eğer, ileride Washington’un karşısına hem Afganistan ve hem de Orta Asya ile ilgili çok daha önemli sorunlar çıkabilirdi. ABD için Afganistan’da tam egemenlik demek, Orta Asya’nın da ucuza denetlenmesi demekti. Beyaz Saray, herhalde böyle düşünüyordu.

 

Kendi kurdurttuğu ve iktidara yükselişine yardımcı olduğu Taleban, şimdi, Washington’a bağımsız bir güç gibi gösteri yapıyor, şartlar öne sürüyordu... Boru hattı için verilecek ufak tavizlerin ardından Washington, yakasını Taleban’a kaptırabileceğini, ve Afganistan’da, ve dolayısıyla tüm Orta Asya’da maliyetlerin giderek yükselebileceğini düşünmüş olmalıydı. Ayrıca ABD, kendi eliyle besleyip büyütmüş olduğu bir gücü eşit muhatap gibi karşısına almayı “sınırsız” gözüken iktidar gücüne yedirememiş olmalıyıdı. Artık kendisini itiraz edilemez olarak gördüğü anlaşılan Washington, sınırsız kibiriyle otoritesini zedeletmek istemiyordu anlaşılan... Kendisi ile pazarlık edebilen bir Taleban iktidarı altında döşenmiş boru hattı, Washington’u Kabil’e gebe hale getirebilirdi ve tüm bölge de Beyaz Saray'ın otoritesini sarsabilirdi. Ardından ABD, boru hattının güvenliği için birçok yeni isteme boyun eğmek zorunda kalabilirdi... Anlaşılan, ABD yönetimi böyle düşünüyor olmalıydı.

 

Taleban’a karşı herhangi bir pazarlığı reddeden, “Ya bizim altın bir halı olan teklifimizi kabuledersiniz, ya da biz sizi halı bombardımanının altına taşırız!”, diyen Washington, kurulduğu 1947’de yüzünü Batı’ya dönmüş olan ve 1950’li yılların ilk yarısında ABD ile askeri alışverişini ve ittifak ilişkilerini geliştirmeye başlayan Pakistan’ı, aynı ağır üslupla tehdit edecekti... Pakistan, “Ortadoğu”nun “Uzakdoğu”ya bağlandığı kavşakta, önce, 1954’de NATO üyesi Türkiye ile -Batı savunmasının bir parçası olarak- savunma anlaşması imzalamıştı. Bunun ardından Pakistan, İngiltere’nin de içinde olduğu Bağdat Paktı’nın, ve 1959’dan itibaren de CENTO’nun üyesi olmuştu. Pakistan, bu birbirlerinin devamı olan her iki anlaşma da da NATO’yu SEATO ile birleştiren zincirin bağlantı halkası konumundaydı. Çünkü Pakistan, ABD’nin ve İngiltere’nin de içinde oldukları “Uzakdoğu”daki 1955 doğumlu emperyalist anlaşma SEATO’nun da en batıda yeralan üye devletti. Tüm bunların ötesinde Pakistan servisi ISI, hem Mücahidin adını alan karşı-devrimci feodal karakterli koalisyonun ve hem de Taleban’ın kuruluşunda CIA ile ortak çalışmıştı. Üç kuruşluk askeri yardımlar karşılığında ABD politikalarına bu ölçüde destek vermiş ve ağır riskler altına girmiş olan Pakistan gibi “müttefik” bir ülkenin yönetimine, şimdi yapılabilecek en ağır tehdit en hakaretamiz üslupla yapılmaktaydı. Washington, Taleban’a yapmış olduğu aşağılamanın bir benzerini, hatta daha ağırını büyük bir kibirle Pakistan yönetimine yaparken, “dostluk ilişkisi” denen şeyden ne anladığını ve politikalarını ne ölçüde yıkıcı askeri şiddet üzerine inşaetmiş olduğunu açık etmekteydi...

 

Ordu komutanı Pervez Müşerref, 12 Ekim 1999’da iktidara elkoymuş, ve 20 Haziran 2001’de ülkenin cumhurbaşkanı olmuştu. Müşerref ve Pakistan servisi ISI (Intern Service Intelligence), geçmişten gelen politikanın bir devamı olarak Taleban’ı desteklemeyi sürdürmekte idiler. Desteğin ötesinde, ISI’nin birçok üst yöneticisinin ve yine birçok generalin kökten dinci oldukları, Taleban’a gerçekten inandıkları söylenmekteydi. Ayrıca, Taleban ile iyi ilişkiler, Pakistan içinde çok güçlü olan dinci örgütlenmeleri, ve yine dinin derin etkisi altında olan güçlü aşiret yapılanmalarını denetim altında tutmaya yardımcı olmaktaydı... Aslında Pervez Müşerref, Şubat 1997’de, yüzde 90 gibi ezici bir oy çokluğu ile iktidar koltuğuna ikinci kez oturmuş olan ve ülkeye Şeriatı getirmeye çalışan İslam taciri Nawaz Şerif’i devirerek iktidara gelmişti.

 

Nawaz Şerif, 29 Ağustos 1998’de çıkartmaya kalkıştığı yeni yasa ile Kuran’a dayalı legal “İslami” bir rejim kurmaya, ülkeye Şeriatı getirmeye kalkışmıştı. Bu kişiyi deviren Pervez Müşerref’in müdahalesi ise Pentagon’un bilgisi dışında değildi... Dinin derin etkisi altında olan Pakistan gibi bir ülke de İslamcı taciri başbakan Nawaz Şerif’i devirmiş olmasına karşın, Pervez Müserref’in müdahalesi, halkın yüzde 70 kadarının, hatta daha fazlasının desteğini almıştı. Çünkü O, Keşmir’de “İslamcı” militanları destekleyen ve yine Afganistan’da “İslamcı” etiketli Taleban rejimine destek veren kişi olarak tanınmaktaydı. Ve bu nedenlerle, “İslamcı” örgütlere vermekte olduğu destekler nedeniyle O, ülkede çok güçlü olan dinci örgütlenmelerin hedefi olmamaktaydı (Şüphesiz tek bir İslam yoktur, ve tırnak içinde “İslamcı” derken, ifade edilmeye çalışılan, bu sıfatla adlandırılan kişi veya gurupların kendi inançları doğrultusunda izlemekte oldukları dini ideolojili politikalardır.)... Fakat Washington yön değiştirip Taleban’ı devirmek için harekete geçince, Pervez Müşerref iktidarı için de olayların akışı yön değiştirmeye başlayacaktı. Taleban’ı devirmeye Karar vermiş olan Washington, şimdi Müşerref’e, aynen, “Tarafını açıkça seç; ya bizden ya onlardan yana olursun. Bizden olmazsan, seni taş devrine döndürürüz. Pakistan’ı çiğneyerek Afganistan’a gireriz!”, diyecekti.

 

Pervez Müserref’in başka seçeneği yoktu. Bazı ISI şeflerini Taleban önderlerine yollayıp, muhtemelen, onlara karşı cephe almaya mecbur kaldığı haberini iletecek, ve bazı tavsiyelerde bulunacaktı. Ve Taleban’a sırtını dönüp Başkan W. Bush ile anlaşacak, Afganistan’a saldırı da kullanılmaları amacıyla, veya “Operation Enduring Freedom” (“Sürekli Özgürlük Operasyonu”) için ülkesinin üç hava üssünü Pentagon’un emrine verecekti... Müşerref’in Afganistan konusunda Beyaz Saray ile anlaşması zor olmamıştı ama, Taleban Afganistan’da iktidarden indirilirken, köktendincilik Pakistan’da yükselişe geçecekti. Pakistan’a sığınan Taleban militanları ve önderleri, halk arasında, ve aşiret çevrelerinde korunurlarken, Saldırgan ABD’nin işbirlikçisi olarak gözüken Müserref’in başı ciddi olarak derde girecekti. Aslında ABD, rakipsiz askeri gücünün verdiği kibirle Afganistan’a saldırırken, başlangıçta, hem kendi başını ve hem de “dostları”nın başlarını ciddi olarak derde sokmakta olduğunun bilincinde değildi anlaşılan...  

 

Taleban temsilcileri ile yapılan görüşmelerin 2 Ağustos 2001 günü kesilmesinin üzerinden bir ay kadar bir zaman geçtikten sonra, Dünya Ticaret Merkezi’nin “İkiz Kuleleri”ne yönelik provokasyon gerçekleşecek, ve olayın “sorumluluğu”, Bush ailesi ile petrol işinde olan Usame bin Laden’e yüklenecekti. Taleban’dan Laden’i teslim etmesi istenecek, Pakistan tehdit edilecekti. Ardından, 11 Eylül olayının üzerinden daha bir ay bile geçmeden, 7 Ekim 2001 günü Afganistan, “halı bombardımanının altına” taşınacaktı. Halı bombardımanı ile birlikte ülkenin işgali de başlatılacaktı. Zaten kesintisiz emperyalist kışkırtmaların ve çatışmaların içinde alabildiğine yoksullaştırılmış ve ekonomisinin yüzde 50’si Opium üretimine bağımlı kılınmış Afgan halkı, işgalin daha ilk yılında ezici çoğunluğu masum sivil halktan 20 bin can verecekti. Unocal’ın ve bağlantılı şirketlerin tatlı kazançları için vurulan Taleban değil, tüm Afgan halkı ve tüm bölge idi aslında...

 

Taleban’ın kuruluşu için 3- 3.5 milyar dolar yatırmış olanlar, ve bombardımandan iki ay önceye dek Taleban ile masaya oturup petrol ve gaz nakli işlerinde anlaşmaya çalışanlar, ve anlaşabilmek için biryandan tehditler savururken, diğer yandan da anlaşma karşılığında uluslararası tanıma rüşveti vadedenler, şimdi, “Operation Enduring Freedom” (“Sürekli Özgürlük Operasyonu”) adıyla Afganistanı işgale başlıyorlardı. Afganistan, “özgürlük” adına, vaktiyle Vietnam halkına karşı da yapılmış olan “halı bombardımanları”nın altında yeniden yerlebir ediliyordu...

 

USA Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, tüm pazarlık ve teslim olma taleplerini geri çevirecek ve Taliban’ın yanında savaşırken yakalanan Arap esirlerin öldürülmelerini isteyecekti. Bunların 400 kadarı cenk kalesinde ve daha fazlası da Tora Bora’da yakalandıktan sonra vahşice katledileceklerdi. Saldırının başlatıldığı 7 Ekim 2001 gününden sürekli bombardımanların durduğu 6 Kasım 2001 gününe dek, yani bir ay boyunca, Afganistan halkının başına onbinlerce ton bomba yağdırılırken, USA yönetimi tarafından -kullanılan insanlık ve yasadışı cephane ile- Cenevre anlaşmalarının tümü çiğnenecekti.

 

Kalıcı etkileri dünyanın kalan ömrü kadar (4.5 milyar yıl) sürecek olan seyreltilmiş uranyumlu mermiler, Afganistan doğasını zehirleyecekti... Washington’da bulunan Uranyum Tıbbi Araştırmalar Merkezi (UMRC), İşgalin ardından Afganistan’da, insanlar ve doğa üzerinde kapsamlı bir radyasyon kalıntısı araştırması yapacaktı. UMRC merkezinin başkanı Dr. Asaf Durakoviç, bulunan şaşırtıcı sonuçları 2002 yılı içinde el-Cezire televizyonuna açıklayacaktı... Yapılan idrar tahlillerinde ve doğadan alınan örneklerde normalden çok yüksek radyasyon kalıntılarına rastlanmıştı. Analiz sonuçlarının korkutucu ayrıntıları uzayıp gitmekteydi... Dr. Durakoviç’e göre Afganistan, ikinci Hiroşima idi...

 

Bazı hesaplara göre, Afganistan’a saldırı boyunca, -yıkılanları ve tahribolan doğanın hesaplanamaz değerleri biryana- roketlere ve bombalara 28 milyar dolar harcanmıştı... Döşenmesi planlanan Unocal’a ait boru hattının hesaplanan giderinden (2.5 milyar dolar) 11.2 kat daha fazla olan bu ilk saldırı masrafı, veya vergi mükelleflerinin ceplerinden çıkan sözkonusu 28 milyar dolar, şüphesiz, askeri-endüstri komplekslerin kasalarını dolduracaktı... Bu satırlar yazılırken, 2008 yılı başında, savaş masrafları, -Irak ile birlikte- 1.5 trililyon doları bulacaktı. Yapılan hesaplara göre bu masraflar, yakında iki trililyon doları aşacaktı... Ve her iki ülkede birden ölen sivil sayısı da bir milyonu çoktan aşmıştı...

 

Bir ay süren halı bombardımanlarının, en modern silahlarla donatılmış 60 bin kişilik bir ordunun operasyonlarının, ve daha ilk elde dört bine yakın sivilin öldürülmesinin ardından, ülke de ABD egemenliğinin kurulduğuna inanılacaktı. Ve 5 Aralık 2001 günü, Unocal’ın danışmanı, maaşlı görevlisi, Hamid Karzai (24 Aralık 1957), geçici Afgan hükümetinin başı olarak seçilecekti... Görünüşte, Bon’da (Almanya), Afgan parti veya fraksiyon temsilcileri arasında sekiz gün süren tartışmaların ardından seçilmişti Karzai ama, asıl kararın Washington’da çok önceden verildiği, ve bazı pazarlıkların ardından Bon toplantısında Washington ile uyum sağlandığı anlaşılmaktaydı... Yeni düzensizliğin düzeninde Karzai, anlaşılan, Washington’un hesaplarına uyduğu kadar, -ikili oynamaya alışık- yerel egemen feodal güçlerin, savaş lordlarının, uyuşturucu baronlarının çoğunun hesaplarına da uygun gelmişti ama, nezamana dek?..

 

Karzai, anadili gibi ingilizce konuşuyordu ve Batı O’nu kendisinden sayıyordu. Anadili gibi sayılan ingilizcesi ve anadili olan Pashtu dışında O, Fransızca, Afganistan’da en çok konuşulan Dari, Pakistan’da resmi dil olan Urdu, ve Hindistan’da 200 milyona yakın kişinin konuştuğu Hindi bilmekteydi... Karzai, ülke nüfusunun yüzde 42 kadarını oluşturan Pashtun çoğunluğundan geldiği için, en azından biçimsel olarak ve başlangıçta, “Kuzey İttifakı”nın Tacik ve Özbek liderlerine göre daha büyük bir kitlenin temsilcisi görünümündeydi. O, Rabbani hükümetinde (1992- 96) dışişleri bakan yardımcılığı yapmıştı. Vaktiyle, Unocal’ın Taleban ile işleri iyi giderken, Taleban’a maddi manevi destek bile vermişti... Aynızamanda O, 500 bin üyesi olan güçlü Durrani aşiretinin Populzai kolundan (ailesinden) gelmekteydi. Bu aşiret, vaktiyle, Afganistan’a kıral ve yüksek yönetici vermişti ve son kıral Zahir Şah (yönetimi, 1933- 73) ile yakınlığı vardı...

 

Bunların ötesinde ve O’nun kariyeri açısından en önemlisi, en üst düzeyde CIA ile, CIA eski başkanlarından William Casey ile, ve Pakistan gizli servisi Intern Service Intelligence (ISI) ile sıkı bağlarının olmasıydı. CIA, Mucahidin guruplarının “gizlice” beslerken, bu gizli işte en önde gelen bağlantı halkalarından biri Karzai idi... Afganistan, İran ve Türkiye hükümet kaynaklarına göre, Türkmenistan’dan başlayıp Afganistan’ın batısından geçerek Pakistan’a ulaşacak -CentGas bağlantılı- Unocal boru hattı projesi için Taleban ile yapılan görüşmeleri, o günlerde ülkenin geçici başbakanı rolünü oynayan Unocal baş danışmanı Hamid Karzai organize etmekteydi... (Provisional leader Karzai links to US Oil, http://sandiego.idymedia.org/en/2002/01/402.shtml) Karzai-CIA bağlantıları üzerine bilgiler veren değişik kaynakların yanında, Karzai’nin “yurtseverliği”ni sual işareti içine alan Suudi Arabistan gazetesi Al-Watan, yakın zaman da kendisine ulaşmış olan bilgilerin, Karzai ile CIA arasındaki gizli ilişkilere açıklık getirdiğini, 11 Aralık 2001 günü kendi web sitesinde yazacaktı. Gazeteye göre, Karzai ile CIA ilişkileri 1980’li yıllarda başlamıştı...

 

Zamanın geldiğine inanılmış olmalı ki, 2 bin delege ile toplanan “Loja Jirga” (“büyük seçilmişler” veya “büyük meclis”), 13 Haziran 2002 günü, 1295 oyla Hamid Karzai’yi ülkenin cumhurbaşkanlığına seçti... Afganistan’da Pastun gurupları arasında ve ayrıca diğer etnik guruplar arasında da uygulanan bu seçim yönteminin kökleri, -toplumsal evrimin askeri demokrasi aşamasındaki- bozkır topluluklarına, Türk ve Moğol geleneklerine uzanmaktaydı. Bozkırın vahşi boğuşma ortamında gücü yükselen Temuçin, tüm Moğol aşiretlerinin önderlerinin, öndegelen aile reislerinin 1206 yılında toplanan meclislerinde, Moğolların tek liderleri olarak seçilecek, ve evrensel yönetici anlamına, Cengiz Kağan adını alacaktı... Kukla Hamid Karzai’yi seçen Loja Jirga’da, Afganistan’ın aşiret reislerinden, öndegelen aile önderlerinden oluşmaktaydı. Şüphesiz bozkırın benzer meclislerine göre çok çok daha güçlü ataerkil bir kültürü, feodal yapıyı yansıtmaktaydı Afganistan Loja Jirga kurumu. Ayrıca şüphesiz, Cengiz Kağan gibi -babasını yitirmiş olduğu çok küçük yaşından beri- sayısız zorlukla boğuşarak büyük açıların içinden süzülüp eşsiz bir irade ve kişisel güç sahibi olmuş özgür ruhlu bir önderle Karzai’nin uzaktan yakından benzerlikleri olamazdı ama, sadece yöntemin başı olma sürecinin kökenlerini anlatabilmek için böyle bir örnek verildi...

 

Sonuçta, Karzai’nin demokratik bir yöntemle başa geldiği söylenemezdi. Fakat seçim halk oyu ile yapılsa da sonuç değişmezdi. Çünkü, özgür bireylerin, bağımsız karar verebilen bireylerin çok sınırlı sayıda olduğu böyle bir toplumda, ezici çoğunluk, aşiret reislerinin, aile büyüklerinin istemlerine uygun oy verecekti. Ve sonuçta yine aynı oranla Karzai seçilecekti. Zaten, 9 Kasım 2004 günü genel oyla yapılan başkanlık seçimlerini yeniden Hamid Karzai’nin kazanmış olması, bu gerçeği doğrulamaktaydı. Buna karşın, uzayda dönen haberleşme uydularına sahibolanlar, medya üzerinde tekel kurmuş olan mali-sermaye güçleri, Washington ve Londra gibi merkezler, “Afganistan’da ilk demokratik seçim(!)”, yalanlarıyla kulakları sağır edeceklerdi... Şüphesiz bu “demokrasi”nin ne menem birşey olduğunu ve nereye dek yol alabileceğini tarih kısa sürede gösterecektir ve zaten göstermeye de başlamıştır...

 

Loja Jirga tarafından devletin başı olarak 13 Haziran 2002 günü seçilen Hamid Karzai, kısa süre sonra, yapması gereken asıl işini yerine getirecek, -Taleban’ın başını yakmış ve Afganistan’ın halı bombardımanının altına taşımış olan- boru hattı anlaşmasını 27 Aralık 2002 günü imzalayacaktı... Pakistan, Afganistan ve Türkmenistan hükümetleri arasında 27 Aralık 2002 Cuma günü imzalanan anlaşma, 3.2 milyar dolar değerinde ve 1460 km uzunluğunda bir gaz boru hattı döşenmesini öngörüyordu. Hat, daha önce de belirtilmiş olduğu gibi, Türkmenistan’ın Deuletabad alanındaki kaynakları, imza atan üç ülkenin toprakları üzerinden Hint Okyanusu’na ve oradan da dünya pazarlarına ulaştıracaktı...

 

İşi yapacak olan, daha önce de belirtilmiş olduğu gibi, içindeki Unocal ve Delta Oil gibi şirketlerin başı çektikleri CentGas (Central Asia Gas) adlı konsorsiumundan başkası değildi ve 1990’lı yıllardan beri “yıla hikayesine” dönmüş olay artık bir sonuca ulaşmıştı. Baş danışmanı Afganistan’ın cumhurbaşkanı olan Unocal, pastadan payını alacaktı... Aslında, Karzai olsa da olmasa da, 17 Ekim 1890 doğumlu bu bağımsız ve çok güçlü Kalifornia şirketi, ipini sağlam kazığa bağlamıştı. Unocal’ın danışmanları arasında, Henry Kissinger, Robert Oakley, Richard Armitage ve yine Bush’un Afganistan’da sağ kolu olan Afganistan doğumlu ABD vatandaşı Zalmay Khalilzad bulunmaktaydı... W. Bush’un Özel Ulusal Güvenlik Asistanı (yardımcısı) olan Zalmay Khalilzad, son zamanlar, ayrıca, Başkan’ın Afganistan için Özel Elçisi olarak’ta adlandırılmıştır. Aynı kişi, birsüre sonra, benzer rolünü Irak’ta da oynayacaktı...

 

Afganistan’ın işgalinde en önemli rollerden birini oynamış olan Unocal’ın danışmanı olarak Afganistan’ın başkanı olmak Hamid Karzai’yi biraz rahatsız ediyor olmalıdır ki, bazı suallerle karşılaşınca, büyük bir mutlulukla, “artık Unocal’ın olmadığını” söylemektedir... Myanmar’da (Burma) işleri olan, Baku-Tiflis-Ceyhan hattında üçüncü büyük hisseye sahip bu dev şirket, 5 Nisan 2005 tarihli Wall Street Journal’ın raporuna göre, 16.2 milyar dolar karşılığında Chevron’a satılmıştı. Başka bazı kaynaklara göre ise, satışın bedeli, 18.4 milyar dolardı... Tekelleşme süreci, yuvarlandıkça büyüyen ve giderek bir çığa dönüşen kartopunun serüvenini çağrıştırmaktaydı...

 

Daha önce Chevron-Texaco olarak anılan Chevron adlı şirketin kökü, Rockefeller gurubuna ait Standard Oil Company’ye gitmekteydi. Ve yine Rockefeller gurubunun yönlendirdiği ARAMCO’nun ortakları arasındaydı aynı şirket... Dünyanın en büyüklerinden olan Chevron-Texaco Korparasyonu’nun (yeni adıyla sadece Chevron), Azerbeycan’da önemli yatırımları vardı... Chevron, 1911’de ABD’de kabuledilen Anti-Tröst yasası sonucu Rockefeller gurubuna ait Standart Oil Company Tröstü’nden bağımsızlaşanlardandı. Şirket, 1984 yılına dek Standatr Oil of California (Socal) adı ile işlerini yürütmüştü. Aynı şirketin 1998 yılında 30 milyar dolar sermayesi ve 34 bin çalışanı vardı. Yine aynı tekel, Rockefeller gurubunun önderliğindeki Yedi Kızkardeşler Kulübü (Exxon/ Esso, Shell, BP, Gulf Oil, Texaco, Mobile Oil, Socal- Chevron adlarındaki dev şirketlerin birliği) örgütlenmesinin içindeydi. Chevron, Bahrein’deki ve Suudi Arabistan’daki petrol arama ve işletme işlerine öncülük etmişti… Enerji alanından madenciliğe, petro kimya endüstrisinden petrole dayalı hertürlü endüstriye ve bankacılığa dek çok geniş bir alanda yatırımları ve işbirliği olan Yedi Kızkardeşler Kulübü’ne egemen Rockefeller gurubu, 1922 yılında kurulan ve geriden ABD dışpolitikasını yönlendiren masonik örgütlenme CFR’i de (Dış İlişkiler Meclisi) yönlendirmekteydi…

 

Özetlenen tüm bu gelişmelerin ardından, Orta Asya’da ve Afganistan’da enerji yataklarının ve yollarının denetimi peşinde olanlarlar için, “Onlar ermişler muratlarına, biz çıkalım kerevetine!”, diyebilmek olanaksızdır… Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, bitmeyen direnişle birlikte, ABD’nin sabit askeri üslerle Afganistan’a yerleşme, bu ülke de ve Afganistan’ın komşuları üzerinde denetim kurma, ve enerji yollarını kendi şirket kârları için güvenlik altına alma süreci, yükselen masraflarıyla birlikte devametmektedir... Ayrıca ABD, İran hariç, Afganistan’ı çevreleyen ülkelerde bulunan üslerini de, Afganistan’ın denetimi için kullanmaktadır…

 

Pentagon, Kabil’in 100 km kadar kuzeyinde kurulu Bagram Hava Üssü’nü (BAF) ana ikmal merkezi olarak kullanmaktadır. Aynı üs, başka kullanım amaçlarına da açıktır şüphesiz. Güney de bulunan Kandahar Hava Üssü (KAF) yine banzer amaçlarla kullanılmaktadır. Bunların yanında, ülkenin batısında Heart’ta, İran’a yüz kilometre mesafede bulunan Shindand üssü de, ABD’nin emrindedir. Bu üs aynızamanda İran için de bir tehdittir... Shindan üssü yetmiyormuş gibi, ABD, yine Heart’ın Ghorian bölgesinde, çölün ortasında, İran’a sadece 45 kilometre mesafede bulunan Holang’da, 300 hektar büyüklüğündeki bir araziye, stratejik amaçlarla kullanılacak uçakların da inip kalkabileceği bir askeri hava üssü kurmaktadır…

 

İran yönetimi, Körfez’de bulunan 5. Filo’yu, Hint Okyanusu’nda ve uzantısı Arap Denizi’nde bulunan 7. Filo’yu, ve ayrıca Ekvator çizgisinin hemen altındaki Diego Garcia atoluna kurulmuş İngiliz-ABD hava üssünü, Afganistan’da ve diğer Orta Asya ülkelerinde bulunan ABD üslerini kastederek, İran’ın ABD tarafından çembere alındığını iddia etmektedir. Şüphesiz aynı çember, Afganistan için de sözkonusudur… Diego Garcia’da bulunan 17 bin mil kare büyüklüğündeki İngiliz-ABD ortak üssünden kalkan B-2 ve B-52 ağır bombardıman uçakları, hem Afganistan’ı ve hem de Irak’ı vurmuşlardır…

 

Yukarıda özetlenen ve Afganistan’ı üç köşesinden denetim altına alan ana üsler ağına, yine kuzeyde bulunan ve Tacikistan-Özbekistan-Türkmenistan sınırlarının yanyana geldikleri çizginin hemen altında duran, ve ülkenin merkezine uzanan tüm yolları denetleyebilen tarihi Mazar-ı Şerif  kentine kurulu ABD üssünü ekleyebiliriz. Bunların dışında, ülkenin değişik köşelerinde, “Forward Operating Base” (“İleri Operasyon Üssü”) vs. adlarıyla bilinen yedi ABD üssü ve askeri kampı daha mevcuttur. Belki daha fazlası da vardır…

 

Nisan 2008’in verileriyle, NATO üyesi ülkelerin ve İsveç gibi “Barış İçin İşbirliği” programı çerçevesinde NATO’ya entegre olmuş ükelerin askeri birliklerinden oluşan, “International Security Assistance Force” (ISAF) adlı 47 bin kişilik bir NATO gücü Afganistan’da operasyonlar yürütmekte, çatışmalara girmektedir. Aslında bu sayıyı çok aşan yabancı asker Afganistan’a yerleşmiş durumdadır… BBC’nin 17 Şubat 2008 tarihli haberine göre, 2003 yılında ülke de 20 bin yabancı asker varken, bu sayı 2007 yılı içinde 60 bine ulaşmış ve son günlerde de yaklaşık 70 bin olmuştur. Başka kaynaklar da bu 70 bin yabancı asker sayısını telaffuz etmektedirler. Bunun nedeni şüphesiz, ülkede yükselen direniş, işgalci güçlerin zayıflayan kontrollarıdır.

 

İşgalin ardından geçen yaklaşık yedi yıl içinde, en modern Amerikan M-16 piyade tüfekleri ve diğer modern silahlarla donatılmış 70 bin kişilik bir Afgan “ulusal” kara ordusu kurulmuştur. Sözkonusu Pentagon üretimi yeni Afgan ordusunun kendi resmi web sitesindeki verilere göre, ABD, bu orduya 2 milyar dolar değerinde malzeme yardımı yapmıştır… Polis gücü dışında toplam 140 bin kara askerinin en modern silahlarla ülke de operasyonlar yürütüyor olmasına, -helikopterler dahil- en yıkıcı ve öldürücü silahlarla donatılmış bir hava gücününün, sivil-gerilla ayrımı yapma hassasiyeti göstermeden gördüğü her hareketliliğin üzerine cömertce bombalar yağdırıyor olmasına karşın, Taleban tarafından yürütülen saldırılar 2007 yılında zirvesine ulaşmıştır. Ölü ve yaralı sayısı -öncelikle sivil halk arasında- giderek artmaktadır. Sivil ölümlerinde Taleban’ın da sorumluluğu da vardır ama, bunun baş sorumlusu sivil hedefleri bombalayan ABD uçak ve helikopterleridir… Yukarıdaki paragrafta anılan BBC haberine göre, öncelikle ülkenin -Pastun ağırlıkı- güney bölgelerinde olmak üzere tüm Afganistan’da Taleban etkisi belirgin biçimde yükselmiştir. 

 

Pentagon’un kendi gücüne, peşinde sürüklemiş olduğu NATO güçlerine, ve işbirlikçi paralı ordunun gücüne ve yine eski “Kuzey İttifakı” parçalarından Özbek “general” Raşit Dostum’un Taleban karşıtı -kural tanımaz- 30 bin kişilik gücüne karşın, ABD’nin ve ortaklarının Afganistan’da istedikleri denetimi kurabildikleri, kendi garnizonları dışında, ülke düzeyinde duruma hakim olabildikleri söylenemez. W. Bush’un ve Karzai’nin söylemleri, bu gerçeği doğrulamaktadır…

 

Değişik uluslararası konferaslarda ve dış ziyaretlerinde Karzai, “daha fazla ekonomik yardım yapılmazsa eğer durumun kontroldan çıkabileceğini” yinelerken, W. Bush’da, 26 üye ülkenin katılımlarıyla 2008 yılı Nisan ayının ilk haftası içinde Bükreş’te toplana son NATO zirvesinde, üyelerden, Afganistan için yeni savaşçı askeri birlikler istemiştir. Pentagon kaynaklı bu talebe, “barış için işbirliği” programı içinde olan ve günümüzdeki hükümetiyle NATO’ya üye olmaya çalışan Gürcistan’dan 500 asker ve yeni üyelerden Polonya’dan 400 asker yollama sözü gelmiştir. Yeniden NATO’nun askeri kanadına dönme, ve ABD denetimindeki coğrafyalardan daha fazla petrol ve gaz tırtıklama peşinde olan Fransa ise, 700 asker yollama sözü vermiştir. Yani toplam 1.800 asker gibi sembolik düşüklükte bir katkı sözü dışında olaya istekli gözüken olmamıştır. İtalya, Romanya, Yunanistan gibi ülkeler ise, Afgan ordusunu eğitecek subay gönderme sözü vermişlerdir. Bazı yetkili ağızlardan “Afganistan’a muharip Türk askeri yollanmayacağını” kesin ifadelerle belirtmiş olan Türkiye’nin ise, son anda, bu satırlar yazılıp bittikten sonra, bir miktar daha rütbeli asker yollayacağını açıklamıştır…

 

Gerçi görünüşte herhangi devrimci, en azından göreceli halkçı, demokratik ve laik eğilimli bir muhalefet bulunmasa da, veya böyle bir muhalefet bırakılmamış olsa da, Taleban gibi -kadın düşmanı- kökten dinci bağnaz bir gücün giderek artan ölçülerde direnişini sürdürebilmesi, birtakım aşiret reislerinin ve halkın gizli desteğini alabilmesi, sonderece düşündürücüdür. Taleban’ın halk arasında yaptığı açık yargılama ve infaz olaylarından da anlaşıldığı kadarıyla, özellikle güney de varolan aşiretlerin birçoğu ikili oynamaktadır. Ve Taleban’a destek yeniden yükselmektedir. Çünkü görülen, sosyal yaşamda Taleban döneminden farklı insancıl yönde bir gelişme, özellikle kadınlardan yana pozitif bir değişme olmadığı kadar, ekonomik alanda da ülkeye herhamgi bir yenilik, gelişme getirilememiştir… Boru hattı, Afganistan için değil, sadece ihracat amaçlıdır…

 

Afganistan’ın -halihazır da- en eski politik ve toplumsal örgütlenmesi olan 1977 doğumlu “Afganistan’lı Kadınların İhtilalci Birliği” (RAWA, Revolutionary Association of the Women of Afghanistan, www.rawa.org/) adlı örgütlenme, kesintisiz, kadınlara yönelik şiddetle ilgili bakılması zor fotoğraflar, kadınların ve ülkenin iç karartan gerçek durumu ile ilgili raporlar yayınlamaktadır. RAWA’ya göre, Karzai iktidarından sonra kadınların ancak yüzde iki ile üç kadarı işlerine dönebilmişlerdir. Kız çocuklarının yüzde 60’ı aşkını 16 yaşını doldurmadan zorla evlendirilmektedir. Kısaca, ortada değişen birşey yoktur ve kötülüklerin listesi uzayıp gitmektedir...

 

Birtakım resmi palavraların ve Beyaz Saray kaynaklı propogandaların dışında, diğer tüm veriler de bu gerçeği doğrulamaktadır. Eski kadın bakan Barbiba Sarobi, 12 Mart 2005 tarihli Associated Press raporuna göre şunları söylemiştir: “Günümüz de Afganistan’da, kadınlar ve erkekler kağıt üzerinde tamamen eşittirler ama, yaşanan gerçek bunun tamamen tersini göstermektedir. Afgan savaş lordu kriminaller tarafında anayasal uzlaşma ve kadın haklarında gelişme olarak adlandırılan şey sadece bir kosmetiktir (makyajdır, gerçeği gizleyen dış boyamadır). Kadınlar halen silahların gölgesinde yaşamaktadırlar. Kabil’de bazı kadınlar burka giymeden işlerine yürüyebilmektedirler ama, kırsal alan da, taşra da değişen birşey yoktur. Kadınlar halen şiddetin kurbanıdırlar...” Sunday Herald gazetesinin 23 Ocak 2005 tarihli sayısında Afganistan’lı Şerife (Sharifa), “Amerikalılar geldiğinde durumun daha iyi olacağını düşünmüştüm ama, değişen birşey olmadı.”, demektedir. Ve kadınlarla ilgili acıklı öyküler uzayıp gitmektedir...

 

Aslında tamamen ülkenin feodal güçlerine, savaş lordlarına, büyük toprak sahiplerine dayanan, onlarla işbirliği içinde iktidarını varedebilen, ve zaten 1977’den beri bu güçlerle gizli-açık işbirliği yapmış olan işgal kuvvetleri, sözkonusu gerçekleriyle tamamen çelişkili biçimde, dış dünyaya ve kendi halklarına bir gözboyama olarak, pratikte işlerliği olmayan yeni anayasa ile, kadınlara sözde “eşitlik” vermenin ötesinde, bayağı yüksek sayılabilecek bir temsil hakkını da onlara “garanti” etmişlerdir... Wolesi Jirga olarak adlandırılan ve 249 sandalyeden oluşan Afganistan Parlementosu’na, 2005 Eylül’ünde yapılan seçimlerin ardından 68 kadın saylav girmiştir. Toplam üye sayısı 420 olan bölgesel meclislere de 121 kadın girmiştir. Fakat bu kadınların, yaşamını tehlikeye atarak konuşan genç Malalai Joya dışında, bazı gerçekleri ifade edebilecek bir konumları ve cesaretleri yoktur. Onların oldukları yerdeki varlık nedenleri, sistemin gerçek yüzünü kamufle edebilmekten başka bir amaç taşımamaktadır...

 

Hakkında ölüm emri çoktan verilmiş olan ve üç muhafızla dolaşabilen Malalai Joya, “Hergün, dışarıda birisinin beni öldürmesini bekleyerek parlemento binasından ayrılıyorum.”, demektedir. Malalai Joya’nın ifadesi ile, özet olarak, işgalden sonra kadınların ancak yüzde biri için bir değişiklik olabilmiştir. Parlemento’da oturanların yüzde 70’i savaş lordudur ve hatta aralarında Taleban liderleri de vardır... O, “Benim ülkem, kadın haklarını yokedebilmek amacıyla şeriat yasalarını kullanmaktadır.”, demektedir. Gerçekten de, bu metnin Afganistan ile ilgili bölümleri yazılıp bitirildikten sonra, 18 Nisan 2008 tarihli ve “Afganistan’da Taliban Tasarısı”, başlıklı “Milliyet” gazetesi haberine göre, parlemento içindeki Uyuşturucuyla Mücadele ve Ahlak Komisyonu, kadınlara, kamuya açık yerlerde dans etme, makyaj yapma yasağı getiren bir yasa hazırlamaktadır. Aynı yasa ile erkeklerin kadınsı kıyafetler (herneyse) giymeleri de yasaklanmaktadır.

 

Sözkonusu tasarı, AFP ajansının eline geçmiştir... Afganistan’ın en büyük uyuşturucu baronu ve savaş lordu Hikmetyar’ın müridi “elemterefiş kem gözlere şiş” Türkiye başbakanının ve başbakanın biraderi iş takipçisi cumhurbaşkanın çok beğenecek oldukları bu yasa taslağında, “kadınlar ve kızlar işyerlerinde ve okullarda uygun kıyafetler giymeli, tesettür kurallarına uymalı, makyaj yapmamalı”, denilmektedir...

 

Anlaşılmış olacağı gibi tüm bunlar, vaktiyle iktidara taşımış oldukları Taleban karşısında sıkışmış durumda olan işgalci Beyaz Saray’ın, ve kukla Karzai yönetiminin, feodal güçlere, aşiret reislerine, savaş lordlarına, ve asıl olarak Taleban’a vermiş oldukları tavizlerden başka şeyler değillerdir. Eğer Taleban hazır olsa, işgalci ABD gizlice ve kuklası Karzai yönetimi açıkça bu örgütle masaya oturmaya hazırdır. Ve zaten Karzai bu yöndeki niyeti açık etmiştir ama, şimdilik Taleban’ın yanıtı, 27 Nisan 2008 Pazar günü yapılan tören de Karzai’ye süikast girişimi olmuştur. Taliban’ın O’nun bukadar yakınına yaklaşabilmesi, yeniden ne ölçüde güçlendiğinin kanıtı olmaktadır... 

 

Afganistan’da yıkım ve yoksullaşma artarken, ülkeye tek bir yeni çivinin dahi çakılmadığını söylemek, abartma olmayacaktır. Bundan bir-iki yıl öncesinin bilgilerine göre, 3.5 milyon nüfuslu Kabil’de, Almanya’ın hediyesi modern ambulansın dışında, aynı tipte bir diğer araç daha yoktur... Bazı yatırımlar için -aralarında Hindistan’ın da olduğu- birtakım dış ülkelerden gelen sınırlı yardımlar da, gelen yüzmilyonlarca dolar da, eşi zor bulunur rüşvet ve iç etme çarkları arasında eriyip kaybolmuştur ve kaybolmaktadır... Afganistan’da, demokrasinin, özgürlüklerin ve dolayısıyla toplumsal denetimin en ufacık bir kırıntısının bile rastlamak olası değildir. ABD ve organı NATO tarafından “demokrasi” getirilmiş ve “özgürleştirilmiş” bu ülke de, Afganistan da yaşam, ABD’nin getirmiş olduğu “demokrasi”nin kurallarına uygun biçimde sürmektedir....

 

Tek ilerleme, sadece ve sadece enerji yolunun güvenliği için yukarıda anılmış olan 70 bin kişilik Afgan ordusunun (bir çeşit polis gücünün) kurulması ve afyon (opium) ekimi ile birlikte altından değerli eroin üretiminin yeniden “eski güzel günlere” dönmüş olmasıdır. Değişik kaynaklara göre, Batı’nın eroin tüketiminin yüzde 90’ından biraz fazlasını yeniden Afganistan karşılamaya başlamıştır. Yerli uyuşturucu baronları, Avrupa’ya girişte son durak Kosova dahil yol güzergahı üzerindeki mafya, ve Batı mafyaları arasında paylaşılan eroin gelirinin, Afgan halkına ulaşması, ülkeye bir katkı sunması sözkonusu değildir...

 

Kadın düşmanlığına, kız çocuklarına yönelik ayrımcılığına, affedilemez ve gözyumulamaz tüm bu ve başka bağnazca tutumlarına, baskılarına karşın Taleban, en azında eroin üretiminin ve satışının önünü almış, rüşveti ve soygunu bir ölçüde azaltmış, ve halka bazı ekonomik yararlar sağlamaya çalışmıştı. Muhtemelen bu nedenlerle, ve ayrıca Paştun çoğunlukla ve feodal yapı ile uyum sağlamaktaki başarısıyla Talaban, günün koşullarında, tekrar aranıyor hale gelmiş gözükmektedir... Şüphesiz, Mücahidin tarafından yıkılmış olan 1992 öncesinin laik ve reformcu rejimini bu kıyaslamanın içine hiç sokmuyorum. Onlar, biryandan endüstrileşme ve diğer yandan da feodal bağları çözme peşinde iken, başta ABD olmak üzere Batı’nın emperyalist müdahalesi ile devrilecekler ve ülke halen yaşamakta olduğu korkunç trajedinin içine sürüklenecekti... O laik ve Afganistan’a göre ilerici rejimin kalıntıları darmadağın edildiği için olmalı, günümüzde muhalefeti, Taleban gibi geleceği olmayan bir güç yönlendirmektedir...

 

Kendisine kukla (puppet) denilmesinden sıkıntı duyduğu anlaşılan Karzai, Amerika’nın ülkesindeki varlığına teşekkür borçlu olduğunu ve bu nedenle takma adının O’nu rahatsız etmediğini ifade etmektedir. Diğer yandan O, Afganistan’da bulunan ABD ve kendi temsilettiği rejim açısından durumun ciddiyeti karşısında zaman zaman ürküntüye kapılarak, NATO askeri güçlerini “eleştirme”, onlara “meydan okuma” skeçleri sahnelemektedir... Örneğin, 2007 Mayıs ayı içinde yapılan bir bombardıman sırasında çoluk-çocuk 51 sivilin birden ölmesi üzerine Karzai, “ABD ve Nato güçlerinin yolaçtıkları bu kazalara daha fazla gözyumulamaz(!)”, diye efelenmiştir. Tabii bu kendi konumunu korumaya yönelik ikiyüzlü gösterinin, “efelenme” tiyatrosunun içine yerleştirilmiş olan “kaza” sözcüğü bile, Karzai’nin Afganistanlı olmaktan, Afgan halkından biri olmaktan ziyade, işgalci güçlerden olduğunun en somut göstergesi olmaktadır. Ve artık Afgan halkınının ne beyninde ve ne de miğdesinde bu sahtekarca gösterileri yutacak bir yeri kalmamıştır herhalde...

 

Şüphesiz “kaza” ile bukadar fazla sivilin sürekli öldürülüyor olmasının gerisinde, “kaza” yalanı ile kapatılmaya çalışılan derin ırkçı bir duyarsızlık vardır. İnsan unsurunu hiç hesaba bile dahil etmeden sadece ve sadece bölgenin zenginlikleri için Afganistan’a saldırmış olanların, Afgan halkını “kendileri ile aynı düzeyde insan” olarak görmedikleri gün gibi ortadadır. O nedenle, daha önce Vietnam’da, Asya-Afrika-Latin Amerika coğrafyalarında yapmış oldukları ve Irak’ta yapmakta oldukları gibi, kadın çoluk çocuk hassasiyeti göstermeden ve hatta zaman zaman hastalıklı zevkler için rahatça sivil insanları öldürebildikleri ortadadır...

 

NATO zirvesinin hemen ardından, 2008 Nisan ayının ikinci haftasında Afgan bölge valileri, Beyaz Saray’da, W. Bush’a ülkelerindeki durum hakkında bilgi vermişlerdir... Koalisyon güçlerinin özellikle sivillere yönelik katliamlarından şikayetçi olan sözkonusu sekiz vali arasından Uruzgan valisi Hamdam, insanların gelişigüzel yakalanıp hapsedilmelerini gündeme taşımıştır. Valiler, Tutuklananların kimliklerinin bile öğrenilemediğini söylemişlerdir. Bagram hapishanesine girme olanaklarının olmadığını, Bagram üssünde tutulan 640 tutsakla görüşmediklerini anlatmışlardır. Yani valiler, kendi ülkelerindeki hapishanelere girememekten, buralarda kimlerin olduğunu ve bunlara yapılan muameleleri bilememekten şikayetçi olmuşlardır. Herhalde -egemen bir devlet için sözkonusu olamayacak- bu durum için ayrıca yorum yapmaya gerek yoktur. Yalnız, valilerin ABD’ye, sizin yüzünüzden bizim otoritemiz de sarsılıyor, sizlerden yana durumu denetim altında tutmamız olanaksızlaşıyor, mesajını vermeye çalıştıkları ortadadır...

 

Sözkonusu gelişme, ABD ve NATO tarafından kurulan yeni Afgan ordusu ve polis gücü içinde, ve ayrıca yerel Afganlı yöneticiler arasında ikili oynayacak olanların, direniş ile gizlice işbirliği yapacak olanların sayılarının giderek artacağı işaretini vermektedir... Daha önceki değişik basın haberleri, 2005 yılından beri basına yansıyan haberler, Afganistan’da bulunan CIA denetimindeki gizli hapishanelerde insanlara işkence yapıldığı ve kimlikleri bilinemeyen tutsakların sonlarının da bilinemediği üzerinedir. Bazı Avrupa ülkeleri dahil daha başka birçok yerde sözkonusu gizli CIA hapishanelerinin bulunduğu gerçeği, inkar edilemez biçimde ortaya çıkmıştır...    

 

Eğri oturup doğru konuşmak gerekirse... Özel olarak Afganistan’ın ve genel olarak ta dünyamız geri dönülemez korkunç yıkımlara, açmazlara, trajedilere sürüklenmekte olduğu açıkça gözükmektedir. Diğer yandan, özel olarak Afganistan’ın pozitif yönde bir çıkış yolu bulabilmesi, ve yine genel olarak dünyamızın çok daha büyük felaketlerden kurtularak insandan ve insanın içinde varolabildiği doğadan yana bir çıkış yolu bulabilmesi, birtakım yerel güçlerin direnişllerinin ötesinde, büyük global değişikliklerle, yeni uluslararası güçlü rüzgarların esmesi ile mümkün olabilecektir. Bu uğurda, büyüklü küçüklü tüm örgütlenmelerin, halk güçlerinin, çalışanların, aydınların, ve durumdan rahatsız olan hükümetlerin, doğru belirlenmiş hedeflere doğru güçlerini birleştirmeleri gerekmektedir sanırım. devamı, beşinci bölüm

 

1) Kâr ve kariyer için olan gerçekler için olmaz

2) Emperyalizmin gözüyle acılı Afganistan ve 11 Eylül yalanları

3) Kısaca 11 Eylül provokasyonunun ve Afganistan’ın işgalinin müjdecisi Ahmed Şah Mesud süikasti üzerine

4) Afganistan’a saldırının çok önceden planlandığı, petrol şirketlerinin manipülasyonları, ve Karzai rejimi üzerine notlar

5) Irak halkının trajedisinin farklı aşamaları, İngiliz işgali, monarşi, cumhuriyet, iktidar kavgaları, İran ile savaş, Kuveyt’in işgali üzerine notlar

 

6) Kuveyt’in işgali ile başlayan “çöl” ve yalan “fırtınası”, 12 yıllık sürekli yıkımın taşları ile döşenen işgal yolu

 

7) İşgalin beşinci yılında Irak halkının trajedisi ve işgal gücünün zulmü üzerine kısa notlar

 

8) Irak’ta yönetimin şekillenmesi, ekonomik talan, ve yönetim krizi üzerine kısa notlar

 

9) İşgal yalanları, “insan hakları” yalanları, ve ABD’de insan haklarının durumu üzerine kısa notlar

 

KAYNAKLAR:

 

8 Haziran 2008, Pazar

yusufk@telia.com

http://www.sinbad.nu/